|
ESKİTİLMİŞ ÖMÜRLER
Mine Kırıkkanat (Vatan - 23 Temmuz 2008)
Sokaktaki meşum gürültü, ses belleğime tanıdık bir ürperti olarak yansıdı. Koşup tüm pencereleri kapattım. Dışarı baksam, ne göreceğimi biliyordum: Sokakları ilaçlıyorlardı. İçim, acı bir gülümsemeyle buruştu. Sinekleri öldürmek uğruna, zaten taşıtların zehirlediği havayı soluyan insanları, birazcık daha zehirlemek gerekiyordu. Demek. Tıpkı kanalizasyon karıştığı için kirlenen şehir sularındaki mikropları öldürebilmek için klorla zehirleyerek, birazcık da insanları zehirlemek gerektiği gibi. Demek. Ya da arıtmadan denize akıtılan sanayi atıklarıyla zehirlenen denizden avlanan balıkları yiyen insanların DA biraz zehirlenmesi gibi. Demek.
Temizlik için kullanılan deterjanların, çamaşır sularının zehirlediği sularla beslenen sebzelerin, meyvelerin tarım ilaçlarının, dönüp dolaşıp insanların kanına karışması, acaba neyin rövanşıydı?
Ortak budalalığın mı, yoksa vurdumduymazlığın mı?
Pencerelerin ardında boğuklaşan, aşina sese çevirdim dikkatimi yeniden. Ben bu gürültünün aynısını bir sinema filminde duymuştum, ama hangisinde? Belleğimin tarama motoru sessizce çalışırken, dalıp gittim, ilgisiz ve afaki konulara. Belki de ASIL konuya: Varsılın ve yoksulun, sorumlunun sorumsuzun, suçlunun suçsuzun, sorunları yaratanlarla çözmeye çalışanların ayırt edilmeksizin aynı potada eritildiği, aynı çevreyi paylaştığı, çünkü aynı zehirli havayı soluyup, aynı zehirli sularda yıkandığı aynı zehirli topraklardan beslendiği, aynı acınası ve çözülemez kader ortaklığını düşündüm.
Öyle bir kader ortaklığı ki bu, temelindeki hata, suç ve budalalık zincirine dahil olmak gerekmiyor. Aktörlerden ya da etkenlerden birinin sorumsuzluğu ya da cehaleti, hiçbir sorumluluğu olmayanın yaşam fayını da tetikliyor.
Varılan noktada, sorumluluğu olmayan var mı gerçekten? Hayır, yok. Kimi tepkisizlikle paylaşıyor suçu, kimi kaçarak. Oysa bu Rus ruletinin sonunda, kimse kaçamayacak. Çünkü soluduğumuz hava, musluklarımızdan akan su, beslendiğimiz toprak, ortak!
Türkiye'de belki de kimse hesap vermediği için kendi kendisine, başkasına da hesap sormuyor.
Kimsenin aklına gelmiyor ki, GERÇEK haşere mücadelesi, insanların soluduğu havayı da zehirleyerek yapılmaz. Önce, o iğrenç ve pis kokulu çöp arabaları yıkanır. Hem de her gün. Sokaklardan önce çöpçüler temizlenir, çöpçülere temiz giysiler verilir. Hem de her gün. Önce, çöp fabrikaları kurulur.
Bugün çöplüklerden geçimini temin eden insanlar, o fabrikalarda istihdam edilir. Çöpler bu fabrikalarda ayrıştırılır, bir bölümü kâğıt olarak geri döner, bir bölümü plastik olarak. Gerisi de fabrika fırınlarda yakılır. Elde edilen enerji, bir semtin, iki semtin ısıtılmasına, ışıklandırılmasına yarar. Önce bataklıklar kurutulur. Dereler, sokaklar temizlenir. Atık sular arıtılır.
İşte o zaman, sivrisinek ve sinekleri öldürmek için, insanların soluduğu havayı zehirlemeye gerek kalmaz.
Gecekondulara tapu verilmez, tapu verilmeyene ikametgâh belgesi verilmezse, su kaynaklarına kanalizasyonları akıtanlar, dere yataklarını tıkayanlar, seçme ve seçilme hakkını kullanamazlar.
Oy kullanamayan cahil kurnazlık, havamızı, suyumuzu, yediklerimizi zehirleyen zihniyeti, kendisine benzeyeni seçemez başımıza.
Toprağın her boşluğuna yeni bir gökdelen dikilmez ve halihazırı kaldıramayan kanalizasyonlara yeni yük bindirilmez. Altyapısı olmayan yerleşkeye, üstyapı kondurulmaz. Böylece caddeler ve sokaklar da b.k kokmaz.
İşte o zaman, tükenmiş barajlara basılan kanalizasyon sularını arıtmak, musluklarımızdan kloru suyundan fazla sıvı akıtmak gerekmez.
Tabii ki bütün bunlar hayal ve rasyonelleşme sürecine kadar, daha çoook insan kanser olacak. Kurtarılmış sanılan bölgelerde yaşayan, sağlığına pek dikkat edenlerin ardından, Ayol ne sigara içerdi, ne içki! diye şaşılacak.
Çünkü hava ortak, su ortak, toprak ortak ve hepsi zehirleniyor yavaş yavaş.
Pencerelerin ardında uzaklaşan meşum sesi hatırladım. Yeşil Güneş filminde, insan etinden yapılan protein tabletlerine hücum eden kalabalığı yaran ve topladıklarını fırınlara taşıyan zırhlı kepçelerin gürültüsüydü, tıpkı.
EUROVISION
Yılmaz Özdil (Hürriyet - 27.05.2008)
Rusya
Ukrayna
Yunanistan
Ermenistan
Norveç
Sırbistan
Türkiye
Azerbaycan
İsrail
Bosna.
Eurovision'un ilk 10'u böyle.
Deniyor ki:
"Komşu komşuya oy verdi..."
Yanlış.
Komşu komşuya oy verdiyse, İspanya, neden Portekiz veya Fransa yerine, Romanya'ya 12 puan verdi? Portekiz, neden İspanya yerine, 12 puanı Ukrayna'ya verdi? Fransa, Hollanda, Belçika ve Yunanistan, komşu olduğu için mi Ermenistan'a 12 verdi? İsrail, komşu olduğu için mi Rusya'ya 12 verdi? Almanya'nın 10'u bize, 12'si Yunanistan'a... Komşu mudur?
Peki nedir?
AB çökmüştür!
İlk 10'a bakın...
Bir tane AB üyesi ülke yok.
"Yunanistan var" derseniz...
Ben de size, "İlk 4'e biraz daha yakından bakın" derim...
4'ü de Ortodoks!
İlk 10'da 5 Ortodoks, 3 Müslüman, 1 Evanjelik, 1 Musevi var.
Hani, Katolik Avrupa?
*
Kabul edilse de, edilmese de, ulus devletleri tespih gibi etrafına dizen Rusya'nın borusu ötüyor AB topraklarında... Siyasi, ekonomik, nüfus ve nüfuz olarak, gerçek bu.
*
Bize gelince...
*
Sınırlarını korumak için Mehmetçik gönderdiğimiz, liman sattığımız İsrail'den "sıfır" aldık... "KKTC size feda olsun" dediğimiz Kıbrıs Rumu'ndan "sıfır" aldık... "Hepimiz Ermeniyiz" dediğimiz Ermenistan'dan "sıfır" aldık... "Dostum Kosta" dediğimiz, banka sattığımız Yunanistan'dan "sıfır" aldık... Medeniyetler İttifakı yaptığımız İspanya'dan "sıfır" aldık...
Saftirikliği bırakmanın zamanıdır.
DEMOKRASİ - KAKOKRASİ
Öztin Akgüç (Cumhuriyet - 11.05.2008)
Kakokrasi sözcüğünü, kavramı ilk kez, 1950'li yıllarda anayasa hukuku hocamız rahmetli Prof. Dr. Bülent Nuri Esen'den duymuştum. Demokrasi etiketi altında, tek adam yönetimine, isteğince (keyfi) yönetime, baskıcı bir yönetime, hukuk devletinden uzaklaşmaya karşı hocamız tepkisini kakokrasi sözcüğü ile dile getirmişti. Kakokrasi bir kötüye sapmayı, sapıncı (dalaleti), bir kötü kullanımı, kötü uygulamaları, yönetimde pis kokuları, yozlaşmayı demokrasi etiketi altında gizlemeyi, saklamayı ifade ediyordu. Türkiye'nin siyasal düzeni demokrasi değil kokokrasi idi.
Hocamız bugünleri görse, günümüz düzenini nasıl nitelendirirdi? Kakokrasi sözcüğü bile hafif kalabilir. Demokrasiden bu denli çok söz edildiği bir ülkede, yarım yüzyılı aşkın bir sürede niçin, en hafif deyişle kokokrasiden demokrasiye geçilemiyor?
Gerçek demokrasi, bağımsızlığın, özgürce düşünmenin, özgür davranışın yerleşmiş olduğu toplumlarda yeşerebilir, yaşayabilir. Bağımlı, özgürce düşünemeyen, özgürce davranamayan toplumlarda "demokrasi" kimine göre bir özlem, kimine göre de bir alalama (kamuflaj) ya da kandırmaca olarak kalır.
Bizim gibi özgürce düşünemeyen, özgürce davranamayan, kendini mahalle baskısı dahil çeşitli baskılar altında hisseden, özgüveni eksik, ayartıya (iğvaya) çabuk kapılan, kolay yönlendirilebilen toplumlarda, ne yazık ki demokrasi, bir kabuk olarak kalıyor, lafta kalan göstermelik bir demokrasi olmaktan ileri gidemiyor.
Türkiye'de dinsel baskılar, tarikat cemaat ilişkileri, eğitim yetersizliği, ekonomik bağımlılık, insanımızın özgürce düşünmesini ve davranmasını engelliyor, dini baskıların ağır, dinsel egemenliğin hüküm sürdüğü toplumlarda, demokrasi olmaz. Laiklik, özgür düşünmenin, özgür davranışın, baskılara karşı tepki göstermenin temel taşıdır. Demokrasi, ancak laiklik temeli üstüne kurulabilir. Dincilerin niçin laikliğe karşıt olduğunu iyi anlamak gerekir. Laik toplumlarda dinciler kendilerine toplumda üstünlük sağlamalarına, baskı kurmalarına olanak veren tüm araçlarını yitirirler.
***
Dünyada gerçek anlamda demokrasi, demokrat ülke var mı? Sık sık bu köşede de yinelendiği gibi, günümüzde demokrasi, kapitalist düzeni siyasal açıdan meşrulaştırmanın alalamasıdır. Günümüzde, demokratik ülkeler olarak nitelendirilen ABD ve AB ülkelerinde, kapitalizme karşı siyasal partiler kurulsa bile, bu tür partilerin iktidara gelme olasılığı, olanağı yoktur. Halk desteği olsa bile yoktur. Bunlar baskıcı partiler olarak nitelendirilerek, gereği, bir şekilde yerine getirilerek yok edilirler. Örtülü faşizm, sermayenin egemenliği, demokrasi sözcüğünün ardına gizlenmektedir.
Günümüzde piyasa yerine planlamaya, özelleştirme yerine kamulaştırmaya, devleti küçültmek yerine, kamu harcamalarını arttırmaya öncelik veren, gerekirse bütçe açıklarının GSMH'ye oranını en azından yüzde 3.0'ün üstüne çıkarmayı hedefleyen bir ekonomik programı olan bir partinin iktidara gelmesine AB'de de izin verilmez. Böyle bir ekonomik programı olan parti, AB'nin ekonomik ilkelerine, kriterlerine aykırı bulunur. AB ülkeleri, normları, öngördüğü siyasal ve ekonomik düzen, ülke halklarının oyları ile de kabul edilmiş değildir. AB'nin anayasal düzenine ilişkin, Fransa ve Hollanda'da yapılan halkoylamanın sonuçları dikkate alınmamış, diğer ülkelerde halkoylamasına bile sunulmamıştır. Ülkemizde halkımızın büyük bölümünün AB yanlısı olduğu söylenir; ancak AB konusunda halkoylaması yapılmamıştır.
AB ülkelerinde sosyal demokrat partiler kuruluyor, zaman zaman iktidara da geliyorlar. Ancak sosyal demokrat partiler, kapitalist düzene karşıt değillerdir. Kapitalist düzene insancıl, toplumsal amaçlar, öğeler katmayı amaçlamaktadırlar. Ancak günümüzde sosyal demokrat partilerin, neoliberal partilerden ayrıldıkları noktalar giderek azalmakta, ekonomik uygulamalar birbirine benzemekte, sermayenin egemenliği korunmakta ve sürmektedir.
ABD sözde demokrat bir ülke; aslında katı bir kast düzenine dayanan, katmanları olan, insanlarının can güvenliğinin dahi olmadığı, faşist bir ülkedir. Sermayenin mutlak egemen olduğu bir düzeni, demokratik olarak nitelendirmek, bir kandırmaca, bir alalamadır.
Sermayenin egemen olduğu; dış güçlerin yön verdiği, dinci baskıların etkili olduğu, tarikat, cemaat bağlantılarının siyasal tercihlerde rol oynadığı, ekonomik açıdan bağımlı bir ülkede, demokrasi sözde, kâğıt üstünde kalır. Bu kurulu düzeni, kakokrasi sözcüğü ile betimleme de yetersiz kalır.
NİÇİN ALIŞVERİŞ YAPARIZ ?
Gündüz Vassaf (Radikal - 11.05.2008)
Alış veriş hastalık olabilir mi?
Evet.
Alkolik içkisiz duramaz.
Dostoevsky'nin Kumarbaz romanından çok iyi bildiğimiz gibi kumarbaz oyun oynamadan edemez. Sorun alkolde, kumarda değil, kişinin bağımlı olmasında. Her içen alkolik, her kumar oynayan kumarbaz değil. Sorun kişide, pskolojik yapısında.
Zamanla, alkolde olduğu gibi, eroin, nikotin, gibi nesneler bedenimizde fizyolojik bağımlılığa neden olur. Alış verişe kimin müptela olup olmayacağının arkasındaysa binbir psikolojik neden var.
Alış veriş düşkünü kişiler alış veriş yapmadan duramaz. Bağımlıdırlar.
Alkolikler gibi bağımlılıklarını bir yığın açıklamayla perdeleyebilir, gizleyebilirler.
Son kertede onlar için alınan nesne değil, bizatihi alış veriş ihtiyaçtır.
Kapitalizmin büyük ölçüde başarısı, Sovyetler Birliği'nin bir çırpıda tek bir kurşun sıkılmadan çökmesi, toplum mühendislerinin yarattığı bu sahte ihtiyaç üzerine kurulu.
Amerikalıların milli kahvaltısı jambonlu yumurtanın milyonlarca insanın alışkanlığı olması, domuz çiftlikleri hesabına çalışan, halkla ilişkiler uzmanlığı dalının kurucusu bir adamın reklam kampanyası sonucu oldu. Alış veriş sade bireylerin değil toplumların da müptelalığına dönüşebilir.
Kapitalist ülkelerde çöplükler ihtiyacımız olmayan nesneler için milyonlarca zaman vakit ve nakit harcadığımızın kanıtı. Özellikle Noel vakti kapitalist ülkelerde insanlar birbirlerine hediye versin diye alış veriş pompalanır. Bu nedenle yeni ürünler icat edilir. Bir Noel'de New York'ta en popüler hediye bilmem kaç dolara Hiç Birşey Kutusu adı altında piyasaya sürülen, gerçekten de işe yaramayan boş bir kutuydu.
Toplumsal patolojiye dönüştü satın alma ihtiyacımız. Zenginle yoksulun arasındaki farkın açılması, ne yapacaklarını bilemeyecekler kadar çok para kazananların türemesiyle sırf pahalı diye piyasaya sürülen, sırf en pahalısı diye satın alınan ürünler var. Türümüzün geçmişinin en büyük zaman diliminin geçtiği, ihtiyacımızı gidermekle yetindiğimiz avcı toplayıcı günlerimizden Kullan- At toplumlarına geldik.
Panteizm gibi dinlerde her nesnenin ruhu olduğuna inanılırdı.
Hangi dinden olursak olalım bugün kapitalist düzende Tanrılarımız bezirganların hizmetinde.
En son hangi din adamını duydunuz "İhtiyacınla yetin, reklamcılara kanma" diyen?
Zevkime, keyfime ne karışıyorsun, özgür irademle istediğim zaman istediğimi almak
hakkım değil mi? diyerek kapitalist düzenin başarıyla yarattığı uyumlu kulu
olduğunuzu kanıtlamış olursunuz.
Sonuçta neden zevk aldığımızı düzen ve onun sözcüleri belirliyor. Bu düzende insan da, kullan ve at nesnesi
..............................................
Utandım çocuk...
Taner Yenidoğan
Beni anlatan bir film yapmışsın . Kızgınım, utanç içindeyim. Sana değildir kızgınlığım. Filmdeki Mustafa'dan da utanmış değilim. Başaramamışım, bundandır utancım. Komutam altında, bu vatan için kanını akıtan Türk askerlerinden utandım. "Özgürlük" demiştim, benim karakterimdir.. "Bilim" demiştim,
tek yol göstericidir. Sen, "Karanlıktan korkardı" demişsin benim için. Korkardım evet. Bu ulusu boğmak isteyen karanlıklardan çok korktum. Ama insaf be çocuk, korkup da kaçmadım ya. Söküp atmadım mı o karanlığı bu ülkenin üzerinden? Diktatör demişsin bir de. Hiç okumadın mı çocuk? Nerde benim nesilleri emanet ettiğim öğretmenler? Anlatmadılar mı sana? Başkomutan olarak cepheden cepheye koşarken, ve bütün kararları tek başıma alabilecekken neden bir meclis kurdum ben çocuk? Böyle diktatör olur mu? Ah be çocuğum. Neden, nasıl düşman ettiler seni bana? Baktım aşktan, sevgiden, aileden bahseden güzel şeyler yazmışsın bugüne kadar. Belli ki, Çalışkansın, zekisin. Kara cüppeleri ile milletin ümüğüne çökmüş olan yobazları çok iyi anlarım da çocuk, seni anlayamıyorum. Onlar zaten hiç sevmedi beni. Yüzyıllardır süren iktidarlarını çekip almıştım ellerinden. Sevmeyecekler beni elbette..
peki sen çocuk, sen neden kol kola girdin bu kara kalplilerle?
Dedim ya, sana değil kızgınlığım. Başaramamışım. Anlatamamışım demek ki özgürlüğün kıymetini, bağımsız bir ulusun, onurlu özgür bireyi olmanın ne büyük bir nimet olduğunu.
Yazık olmuş, onca vatan evladının kanına, onca ananın göz yaşına. Veremem ki şimdi hesabı, ne o gencecik bedenlere, ne de o gözü yaşlı analara.
"Bu muydu uğruna bizi ölüme gönderdiğin vatan?" derlerse,
"bu nesiller miydi, ölen evlatlarımızın kanıyla kurduğun ülkeyi emanet ettiğin?" diye sorarlarsa ne derim ben onlara be çocuk?
Olmadı be çocuk... olmadı.
...........................................
SEVGİSİZ TARLALARDA YETİŞEN ZEBANİLER...
Bekir COŞKUN - Hürriyet
O adamın...
O sorumlu olduğu yaşamları hiçe sayan adamın... Çocukluğunda sorumlu olduğu bir kuşu, bir kedisi, bir köpeği olsaydı...
Bir sorumlu olduğu canlıyı; koruma, kayırma, yaşatma duygusunu koysalardı yüreğine...
*
Ama öyle olmadı.
Ona "kesmeyi" öğrettiler...
"Kesmenin" sevap olduğunu bellettiler çocuğa... Yaşatınca değil, öldürünce manevi ödüllerin sahibi olmayı...
Böyle yaptılar...
Ve her mutlu olayda "kan akıt" dediler.
Bu sefer sevinçlerin, başarıların kanıtıydı kan akıtmak... Ya da bir umudun, bir beklentinin, bir hayalin gerçekleşmesi için çareydi:
Akan kan...
(.........)
Belki çocukluğunda sokakta bulduğu bir kedi yavrusunu eve götürdüğünde... Kendisine bir rastlantının emanet ettiği bir canlıyı korumaya karar verdiğinde, içerden bir kadının uyarısı geldi:
"Bir bu eksikti..."
Ya da bir korkutucu erkek sesi:
"At onu dışarı..."
*
Böyle büyüdü çocuk...
Çıkarı olmadıkça bir canlıya özen göstermemeyi, kesmenin sevap olduğunu, kan akıtmanın uğur getireceğini öğrene öğrene...
Bir canlıyı yaşatmanın mutluluğunu hiçbir zaman tatmadan...
Kendisine emanet edilmiş bir canın sorumluluğunu taşımanın hazzını ve gururunu hiçbir zaman bilmeden...
Sonra...
Sonra, başka insanların yaşamından sorumlu yetkili oldu, görevli oldu, gaz müdürü oldu, belediye başkanı oldu, vali oldu, devlet adamı oldu...
Ama sorumlu olduğu insanları korumanın, kayırmanın, yaşatmanın, yüreğindeki karşılığı yoktu...
Ve işte; sudan nedenlerle, hiç yoktan yere, boşu boşuna insanlar öldüğünde, gazeteler şöyle yazdılar:
"Sorumsuzluk..."
Yaşatma, koruma, her canlıya özen gösterme duygusunun ekilmediği yüreklerde yetişen zebaninin adıydı o:
"Sorumsuzluk..."
.......................................
KİM YETİŞTİRDİ BUNLARI
Hasan Pulur - (Milliyet - 31 Mart 2008)
GEÇENLERDE Doğan Haber Ajansının Adana'dan verdiği bir haber vardı (Milliyet, 28.03.2008)
Adana Valisi İlhan Atış, bir lisenin öğrencilerinin bilgilerini sınıyor, birinci sınıf öğrencisine Adana'nın ilçelerini soruyor:
Seyhan, Yüreğir, Pozantı
Hem lise bir, hem lise üç öğrencilerine bir soru:
Çanakkale Savaşları'nı kim anlatacak? Parmak kaldırıp "Ben anlatacağım" diyen yok Vali, soruyu değiştirir:
Çanakkale Savaşları nerede oldu? Yine ses yok...
Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde mi, yoksa Kars ile Sarıkamış arasındaki bir yerde mi?
Çoğunluk, Çanakkale Savaşları'nın Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde olduğunu söyler.
Vali'nin dediğine göre, lise üçüncü sınıf öğrencileri Türkiye'nin komşularını dahi bilemiyorlar.
Murat Katoğlu'nun sorusunun tam yeridir:
"Kim yetiştirdi bunları, ya da yetiştiriyor?"
* * *
FIKRALAR gerçek oluyor.
Fıkrada, tarih öğretmeni sınıfta bir çocuğu dalga geçerken yakalar:
Kartaca Savaşları'nı kim yaptı?
Çocuk şaşkın:
Valla, billa ben yapmadım öğretmenim!
Çık dışarı!
ZİL çalar, öğretmen hızla öğretmenler odasına koşar, karşısına çıkan matematikçiye dert yanar, matematikçi, tarihçiyi yatıştırmaya çalışır:
Aldırmayın hocam, bu keratalar öyledir, hem yaparlar, hem de yapmadım, derler!
Tarihçi, alı al moru mor, müdüre koşar, anlatır.
Müdür de onu yatıştırmaya çalışır:
Üzülmeyin hocam, bakanlığa yazar, Kartaca Savaşları'nı kimin yaptığını sorarız.Tarihçi odadan nasıl çıktığını bilemez, doktora koşar, on beş gün rapor alır.
EVDE otururken, bakanlıktan bir zarf gelir, açar:
Bu yıl, ödenek olmadığından, Kartaca Savaşları yapılmayacaktır!...
* * *
YILLAR önce fıkra diye yazıp anlattığımız, gülüp geçtiğimiz, meğer şimdi gerçek olacakmış...
Kim yetiştirdi bunları yahu?
BİR FANTEZİNİN ÖLÜMÜ
Ergin Yıldızoğlu (Cumhuriyet - 31.03.2008)
Yaklaşık 30 yıldır bir fanteziyi yaşıyoruz: Serbest piyasa, özelleştirme, serbestleştirme (deregülasyon) dünyasında herkes kazanır. Çünkü piyasalar kendi sorunlarını en kısa, en verimli yoldan çözer, kaynakları en uygun biçimde dağıtırlar. Devlet müdahalesi bu denklemi bozar, hepimiz kaybederiz.
Bu fantezi önceki hafta öldü. Financial Times 'dan Martin Wolf' a bakılırsa, öldüğü an bile belli. Wolf'a göre "küresel serbest piyasa rüyası", ABD Merkez Bankası'nın 80 yıllık geleneğini bozarak Bear Sterns adlı özel finans kurumunu kurtardığı gün (18 Mart) öldü.
'Şimdi Keynesçi olduk'
Keynes, 1930'larda, büyük buhran sırasında, piyasaların kendiliklerinden dengeye gelmeyeceğini görmüş, devletin, talebi, yatırımları güçlendirme yönünde müdahale etmesi gerektiği sonucuna ulaşmıştı. Keynes'e göre kapitalizm, istikrarı güçlendirecek politikalarla düzenlenmeli, vatandaşlar en aşırı yıkıcı etkilerinden korunmalıydı.
1980'lerde Ronald Reagan ve Margret Thatcher hükümetleri, vatandaşlarını koruma ilkesini bir kenara iterek önceliği sermayenin taleplerine verdiler. Bu iki politikacının hükümetleri döneminde piyasaların serbestçe işleyişinin önündeki vatandaşları koruyan düzenlemeler kaldırılmaya başlandı. Serbest piyasanın insan doğasına en uygun ekonomik model olduğu inancı teşvik edildi, giderek yerleşti. Vatandaşlar "yaşam dünyasındaki" her etkinliğin piyasalaşması gerektiğine ikna edildiler.
Her ekonomik sarsıntıda bu inanç yinelendi, istikrarsızlıkları aşmak için daha fazla serbestleşme, özelleştirme önerildi. Bu aymazlık, eski ABD Merkez Bankası Başkanı Greenspan' ın deyişiyle, "II. Dünya Savaşı'ndan bu yana en yıkıcı mali kriz" olarak nitelenen sarsıntılar geçen yılın başında başlayana kadar sürdü.
Sarsıntılar ABD ev piyasalarından başlayarak önce ABD'de sonra dünyada hızla tüm mali sisteme yayıldı. Giderek mali piyasaların sorunlarını kendiliklerinden çözemeyeceği anlaşıldı. Eğer piyasalara müdahale edilmezse, kapitalizmin bizzat kendisi tehlikeye girecekti. United Press International'ın emektar editörü Martin Walker 'in deyişiyle "Kapitalizm kapitalistlere bırakılamayacak kadar önemliydi. Böylece ABD ' establishment' i, piyasaların serbest kalma özgürlüğünün maliyetinin çok artmaya başladığı görüşüne geldiler" ( UPI , 24/08). Gerçekten de bu yeni mutabakat bankacılar arasında da hızla yayılıyor. Örneğin Deutsche Bank Genel Müdürü, Joseph Ackerman "Piyasaların kendi kendini iyileştirme gücüne artık inanmıyorum" diyor. Martin Wolf'a göre "deregülasyon artık sınırına ulaştı" ( Financial Times 25/08).
Wall Street Journal "Kapitalizmi değiştiren 10 gün" başlıklı başyazısında (27/08), "Geçen 10 gün, ABD yönetiminin Amerika'nın mali kapitalizmini çökmekten kurtarmak için 50 yıllık işleyiş kurallarını terk ettiği dönem olarak anılacak" diye yazıyor. Financial Times da bir yorum "Washingon tüm gücünü sergilemeye başlayan krizle mücadele etmek için süvarileri gönderiyor" başlıklı bir yazıda, Bear Sterns 'in kurtarılmasının yanı sıra ABD yönetimi, ev piyasasında çalışan devlet destekli Fanne Mae, Freddie Mac ve Federal Konut Kredileri Bankası'nı devreye sokuyordu. Fed, bunların, özel sektörün borç piyasalarını felç etmiş olan ipoteğe dayalı menkulleri (MBS) satın alma yetkisini genişletiyor, bir anlamda, JP Morgan ekonomistlerinden Michael Feroli'nin deyişiyle "ev finansmanını toplumsallaştırıyordu" (27/03). ABD mali sisteminin kurtarılması sürecine, petrol zengini ülkelerden, Asya'dan devlet fonları da katılıyor.
Böylece, krize müdahaleye piyasaya likidite basarak başlayan Fed, giderek bankaların şüpheli alacaklarını devralma, faizleri düşürme, banka sektörü dışındaki finans kurumlarını kurtarma, ABD hane halkına kişi başına 600 dolarlık çek gönderme, nihayet doğrudan desteklediği, denetlediği kurumlarla batık ipotekleri devletleştirme noktasına gelmişti. Böylece Fed 900 milyar dolarlık bilançosunun yarısına yakın, 400 milyar dolarlık bir sorumluluk üstleniyordu; hem de 1930'lardan bu yana en büyük mali krizin ortasında ( Wall Street Journal , 26/03). Öyleyse, Fed'in bundan sonra mali sistemi daha yakından düzenlemesi ve izlemesi kaçınılmazdı. Bu gelişmeleri değerlendiren bir Wall Street Journal başyazısı "Şimdi hepimiz Keynesçi olduk" (18/03) diyordu.
Topun ağzındakiler
Hükümetler, merkez bankaları, büyük bankaların zararlarını üstlenmeye başlarken giderek gündeme gelmeye başlayan soru şu: 1930'lardan bu yana en büyük mali krizdeysek, başta gelişmiş ülkeler olmak üzere dünya ekonomisi yavaşlamaya başlıyorsa, bu krizin yükünü kimler üstlenecek?
Uluslararası İşçi Örgütü'nün (ILO) Cenevre'de, Dünya Bankası'yla ortak düzenlediği bir toplantıda (IPS, 19/03) sendika liderleri, mali krizinin yükünün, işsizlik, ev piyasasındaki kayıplar, giderek artan yoksulluk yoluyla, ağırlıklı olarak işçilerin üzerine yıkılacağını savundular. ILO bünyesindeki İşçiler Grubu yönetim kurulu başkanı Roy Trotman 'a göre "piyasalar kendi hallerine bırakıldığında krizleri çözemiyor, neticede çalışanların yaşamlarını olumsuz etkiliyorlar" . Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick ise "Bu kez kriz farklı. Dünyada birden çok büyüme merkezi var. Gelişmekte olan ülkeler krizin etkilerini hafifletebilirler" diyerek iyimser bir tablo çizdi. Ama ya hafifletemezlerse?
Bu bağlamda bir ILO raporu, gelişmekte olan ülkelerin ihracat bağımlılıklarını azatlatarak iç tüketimi ve iş yaratıcı yatırımları destekleyerek krizin etkilerini yumuşatabileceğini söylüyor. Rapor bu önerilerin, mali ve cari dengeleri sağlam, döviz rezervleri güçlü ülkeler için geçerli olabileceğine işaret ediyor.
Bu açıdan bakınca, Asya ülkelerindeki emekçiler açısından nispeten iyimser olunabilir. Buna karşılık kimi Baltık Denizi ülkeleri, Balkan ülkeleri, Macaristan, Türkiye, Güney Afrika gibi, mali ve cari açıkları büyük, paraları aşırı değerli, döviz rezervleri zayıf, açıklarını da gittikçe azalan ve maliyeti artan dış kredilerle kapatmaya çalışan ülkeler için krizin zor geçeceği söylenebilir.
Hele bu ülkeler Türkiye gibi kendilerini, merkez sermayenin gereksinimlerine öncelik veren IMF'nin eline bırakmışlarsa.
Bu ülkelerin emekçileri açısından koşullar kısa sürede çok ağırlaşabilir. Bu bağlamda, en güçlü senaryo, çökme noktasına hızla yaklaşan İzlanda banka sisteminde başlayacak bir krizin, bu ülkelere ilişkin risk algısını daha da kötüleştirerek sermaye çıkışını hızlandıracağına ilişkin ( Daily Telegraph , 27/03/08). Bu senaryoyu aktaran Telegraph yorumunda, yazarın, Türkiye üzerinde uzun uzadıya durarak reyting kurumu Fitch'in Türkiye notunu ' BB- 'ye indirdiğini aktarmasıysa kaygı verici. Reuters de cuma günü, JP Morgan'ın Türkiye menkulleri için "sat" tavsiyesinde bulunduğunu yazıyordu.
Bu ülkelerde iç talebi güçlendirecek "Keynesçi" politikalar uygulansa bile serbest ticaret koşullarında meyvelerinin güçlü çokuluslu şirketler tarafından değil de ülke içindeki üreticiler tarafından toplanması nasıl sağlanacak. Bu "Keynesçi" talep teşvik politikalarıyla, ülke kaynaklarının, yerel düzeyde işsizliği azaltamadan, merkez ülkeleri beslemek için kullanılması olasılığı da çok güçlü. Dolayısıyla, krize karşı korunmak isteyenlerin, daha fazla vakit kaybetmeden, yazının başında aktardığım fanteziden vazgeçerek kendi özgün yollarını aramaya başlamaları gerekiyor. Yoksa yine gelişmiş ülkeler için, kırılana kadar kullanılacak, bir koltuk değneği olmaları kaçınılmaz.
UZLAŞMA BÖYLE OLUR "EY TUZU KURULAR"...
Yiğit Bulut (Vatan Gazetesi - 30 Mart 2008)
Bir gazete manşet atmış; tuzu kurular uzlaşması... Çok doğru ve güzel bir tespit...Ben biraz değiştireyim; küreselleşmenin kurduğu oyun bozulmasın, varılacak hedef şaşmasın diye, uzlaşma diye ortaya döküldüler...Veya daha kısa: Küreselleşmeciler uzlaşması...
Sevgili dostlar,uzlaşma diyenlere gülüyorum. Kimin özellikle sade vatandaşın kaybedecek neyi kaldı ki uzlaşma adımlarını desteklesin!
Bu noktada uzlaşalım diyenlere bazı tespitleri aktarmak ve bunların sonrasında sormak istiyorum; bu tablo devam etsin, dalga boyu artmadan, çanak-çömlek patlamadan küreselleşme hedefine doğru daha rahat ilerlesin diye mi uzlaşacağız !!!
İşte düşünülmesi gerekenler;
1- Bir ülke dünya üzerindeki en yüksek nominal faizi ödüyor ve düşen kur ile birlikte içeriden-dışarıdan bozulan dolarlar yıllık yüzde 35 ila 42 dolar bazında getiri sağlıyorsa,
2- Sıcak paranın sağladığı getiri, bir ülkenin vatandaşına harcanması gereken sağlık, eğitim, savunma, yatırım harcamalarından kesilerek aktarılıyorsa,
3- Konsolide bütçe rakamlarının neredeyse yarısı sıcakçılara sunuluyorsa,
4- Sıcak para finansal sonuçları değiştiriyor, ama arkasında makro dengeler tarihte görülmemiş seviyelerde bozulma gösteriyorsa,
5- Ülkenin reel sektör kuruluşları, bankaları, telekomünikasyon şirketleri, limanları, yer altı kaynakları kontrolsüz bir özelleştirme politikası sonucu yabancıların kontrolüne geçiyorsa,
6- Sıcak paranın yarattığı sonuçlar makro ekonomik bozuklukların kısa vadede algılanmasına izin vermiyor, orta ve uzun vadeli enkazın sorgulanmasını engelliyorsa,
O ülkede işler yabancı sıcak para ile hareket eden mutlu azınlık için daha doğrusu Yüzde 1 için iyi olabilir ama Yüzde 99'un geleceği acımasızca tüketiliyor demektir.
Sonuç: Askerlikte bir kural vardır; keşif yaptığınız arazi cetvelle çizilmiş gibi muntazam ise mayın tehlikesi fazla demektir. Türk ekonomisi de aynen mayınlı arazi gibi. Sıcak paranın dünya genelindeki konjonktür ile içeride yarattığı fazla muntazam arazi, aslında ağzına kadar mayın dolu. Sıcak para Türkiye'nin varlıklarını sonuna kadar emdikten; küreselleşme hedefine ulaşıp Türkiye'yi siyasi ve ekonomik anlamda tam bağımlı hale getirdikten sonra sonra mayınlar aynen 2001 krizi gibi tek tek patlamaya başlayacak. Bu yüzden varolan sıcak para çarkı devam etsin, sıcak paranın yarattığı algılama bozukluğu içinde küreselleşme hareketi amacına daha rahat ilerlesin diye ortaya dökülüyorsanız, o zaman uzlaşma olmasın da kurulan tuzak biran önce çöksün diye temenni etmekte bize düşer...
Son söz: Ülkem adına gerçekten çok üzülüyorum. Bu ülkenin burjuvazis, akademisyeni, askeri, düşüneni, vatandaşı yukarıda tarif ettiğim sahte cenneti göremiyor ve aman işler çok iyi, bozulmasın, var olan sistem için uzlaşalım diyorsa, bize söyleyecek fazla bir şey kalmıyor...
Bu ülkenin varlıklarının küresel sermaye tarafından kurulan sıcak para destekli yapı tarafından emilmesine dur demek, siyasi bağımlılığımıza bir nokta koymak noktasında uzlaşmak istiyorsanız, hepimiz varız! Haydi uzlaşalım ve bu gidişe dur diyelim...
Not : Türkiye'nin yılda 50 milyar dolara varan faizi kaç gerçek ve tüzel kişiye ödediğini biliyor musunuz! Araştırın lütfen, bir dahaki yazıda ben sizlere aktarmaya çalışacağım...
"AB SÜRECİNDE" KAZANANLAR VE KAYBEDENLER
Erol Manisalı (Cumhuriyet - 14.03.2008)
Geçenlerde Boğaziçi Üniversitesi'nde öğrencilere konuşma yaparken söze İtalyan yazar Pirandello 'nun "Size Nasıl Geliyorsa Öyledir" oyunu ile başladım. Türkiye'nin AB süreci de aynen Pirandello'nun oyununda söylediği gibi "Size nasıl geliyorsa..."
Çünkü herkesin beklentisi farklı. Değişik çevreler bu süreçten ayrı şeyler bekliyorlar...
- İşbirlikçi dinciler için AB süreci,Türkiye'de yollarının üzerindeki engelleri temizleyen bir süpürge gibi. Dinci bir yapılanmaya ordu mu karşı çıkıyor? Alırsın AB'yi arkana, başlarsın "Ordu siyasetin dışına" diye bangır bangır bağırmaya...Temizletirsin AB'ye önündeki engelleri bir bir ... "AB süreci" işbirlikçi dinciler için bir terminatör gibi iş görür. Tabii ki bilirler AB'nin Türkiye'yi içine hiçbir zaman almayacağını. Brüksel ile bu konuda adeta, stratejik ortak durumundalar. Zaten ne dinciler ne de AB ister Türkiye'nin üyeliğini. Ama, "Alınacakmış oyununu oynayarak" her iki taraf da işini görür Türkiye Cumhuriyeti üzerinden.
- "AB süreci" bölücüler için vazgeçilmez bir kaldıraçtır. AB süreci sayesinde Cumhuriyeti ve Lozan'ı çökertebileceklerini düşünürler.
AB (ve ABD) için Kürdistan projesi Ortadoğu'daki bir koçbaşıdır. Dinciler de bölücüler de hem kendilerini AB'ye kullandırırlar hem de AB'yi Türkiye'ye karşı kullanırlar. Bu çok verimli (ve kârlı) bir alışveriştir. Talaban i ve Barzani' nin ABD bağımlılığı gibi, bizdeki bölücüler için AB bağımlılığı vazgeçilmezdir.
İşte bu nedenlerle "AB süreci" Alaaddin'in sihirli lambası gibi kullanılır. "Açıl ya susam.." dediklerinde, AB süreci bütün kapıları açmaya başlar.Televizyon kanalları, siyasal destek, silah, para her şey gelir.
- Kimi büyük sermaye çevreleri için "AB süreci" , Türkiye'nin Batı kapitalizminin himayesi altına sokulmasının sihirli bir kapısı gibidir. 2004 ve 2005'teki çerçeve anlaşmalarına bile yazılmıştır. Türkiye piyasa ekonomisi uygulayıp ona göre hareket etmek zorundadır. Öyle sosyal devlet falan yok. Hele 1961 Anayasası gibi, karma ekonomiyi öngören yapılanmalar, "zinhar yasaktır" ! Tek seçenek, Türkiye'yi "Batı kapitalizminin mandası altına sokacak serbest piyasa düzeni" olarak öngörülmüştür bu süreçte.
İşte kimi büyük sermaye çevrelerinin sürekli olarak bozuk plak gibi, "AB sürecinden çıkmak yok" demelerinin arkasındaki gerçek neden budur. Türkiye'nin AB'ye hiçbir zaman alınmayacağını, en iyi onlar bilirler.
Ya Amerika?
- Herkes "AB sürecini" ABD'ye rakip bir gelişme zanneder. Bu en büyük aldatmacadır. 1963 Ankara Anlaşması'nı ABD istedi; 1970 Katma Protokolü ABD sayesinde imzalandı. 6 Mart 1995'te Başbakan Tansu Çiller 'in önünde, Richard Holbrooke 'un özel notu duruyordu(*). Aralık 1999'da göstermelik adaylık için, en fazla Brüksel'deki Washington temsilcileri çalıştılar. "AB üzerinden Türkiye'yi Batı kapitalizminin güdümüne sokmak" , Amerika için en doğal köprüdür. Bu köprünün adı, "AB sürecidir". ABD Kürdistan için de AB'yi (ve sürecini), bugün tepe tepe kullanmaktadır. Hem de sıfır maliyetle...
Yönetimdeki oligarşiyi oluşturan üç kesim azınlıkta olmalarına rağmen "Arkalarında ABD ve AB'nin bulunması" demokrasinin işlemesini engelleyen en önemli faktördür. Oligarşinin iktidarında, demokrasi işlemez hale gelir. AB süreci, "Demokrasi içinmiş gibi gösterilerek" , Türkiye'de gerçek demokrasinin önü kesilir. İşbirlikçi dincilerin, kimi büyük sermaye çevrelerinin ve bölücülerin yönetime egemen olmaları dış desteklerle sağlanır.
Kaybedenler kim?
AB sürecinden kazananlara karşın bir de kaybedenler var.
- Köylü (ve tarım) kaybedenlerin başında. AB süreci, "makro (ve ulusal) bir tarım politikası" nın uygulanmasını engelliyor. Brüksel'in dedikleri yapılıyor. Sonuçta, köylünün milli gelirden aldığı pay hızla gerilerken yabancı tekellerin esiri haline düşürülüyor.
- Yerli (ve ulusal) sanayinin yerine Batı kapitalizminin dev tekelleri egemen oluyor. Yerli sanayici, ithalatçı durumuna düşüyor.
- İşçi, memur ve esnafın milli gelirden aldıkları paylar geriliyor; sosyal hakları yavaş yavaş iyice kayboluyor. AB'nin talepleri doğrultusunda, "piyasa dostu" anayasalar ve yasalar getiriliyor. Bu yenilikler bizim halkımıza değil, yabancı tekellere yarar sağlıyor.
- AB sürecinde "Türkiye Cumhuriyeti" yavaş yavaş eritilip çözüştürülüyor. Sosyal devlet tamamen yok edilirken AB'nin (ve Batı'nın) egemenliği altına giren piyasa üzerinden bu süreç yürütülüp derinleştiriliyor.
Ulus devlet, tekil yapı, sosyal hukuk devleti yerine dinci, piyasacı ve bölücü bir yeniden yapılanma getiriliyor. AB sürecinin getirdiği özgürlükler, " sömürgeleşme, piyasalaşma ve dinci bir yapıya dönüşme özgürlüğü" oluyor.
Türkiye'nin AB sürecinden çıkmamasını isteyenlere bakın, gerçeği görürsünüz; Atina, Rumlar, Fener Patrikhanesi, DTP, Talabani ve Barzani AB sürecinin en büyük savunucuları.
AB süreci, BOP'nin en önemli kaldıraçlarından birisi haline dönüşmüş bulunuyor. AB sürecinin bir kenarından, farkında olmadan tutanların, bu gerçekleri görmelerinde yarar var...
KÜRESEL SERMAYE İSTEDİ... HÜKÜMET DE YAPIYOR...
Yiğit Bulut (Vatan-13 Mart 2008)
Emeklilik ile ilgili tartışma aldı başını gidiyor. Başbakan eleştirilere dahi tahammül edemiyor. Dün çok güzel ve tatmin edici bir cevap verdi; yalan söylüyorlar... Ben de vatandaş olarak derin bir oh çektim, yalan söylüyorlarmış!
Sevgili dostlar, kim yalan söylüyor takdirini sizlere bırakıyor ve bu köşede çok uzun süredir paylaştığımız Avrupa'daki emeklinin parasını Türk çalışanlar ödüyor yazılarını hatırlatarak, geldiğimiz nokta gayet normal diyorum... Küresel sermayenin Türkiye için biçtiği modelde Türk halkı için emeklilik yok... Modelde emekli olmuş Türklerin giderlerini karşılayacak bir kaynak yok... Model, sıcak paranın Türk çalışanını mümkün olduğunca çok işler halde tutup, gelirini küresel kaynaklara aktarması üzerine kurulmuş...
İsterseniz daha önce tartıştığımız detayları özellikle İzmirli Emel abla-Atinalı Yorgo üzerinden sorguladığımız modeli, o yazıdan alıntılar ile hatırlayalım;
Birkaç gün önce çok ilginç bir elektronik posta aldım. Yıllarını kamuda avukat olarak çalışarak geçirmiş bir okuyucum nasıl oluyor da her yıl yüzde 5 üstünde genleşen Türkiye'de, mucize olduğu iddia edilen ekonomik büyüme Türk halkına yansımıyor?Sorusunu soruyor...
Bu sorunun İzmir'den gelmiş olması ayrıca önemli. İzmir ve çevresinde yaşlı insanlarımızı dinlerseniz, size genelde Yunanı nasıl denize döktüklerini anlatırlar... Döktünüz amcacım, döktük teyzecim ama bugün; Sen İzmir'de çalışıp vergi mükellefi olarak, Atina'da oturan Yorgo'ya bakıyorsun!
Nasıl mı? İki hayat var; İzmir'de yaşayan ve ödeyeceği vergi daha kaynaktan kesilen Emel abla. Ve Atina'da oturan emekli olmuş Yorgo. Yorgo bir emeklilik şirketinden emekli olmuş. O şirket de birikimleri fonlarında değerlendiriyor.
Bu fon yani Yunan Emeklilik Fonu, 2003 yılında emeklilerine getiri sağlamak amacıyla, Türkiye'ye 100 milyon dolar sokuyor.
Bu parayı kademeli olarak 1.50-1.77 arasında TL'ye çeviriyor ve Türk Hazinesi'nin borçlanma kağıtlarına yatırıyor yani Hazine bonosu alıyor...
Emel ablam İzmir'de oturuyor. Kamu görevlisi olarak çalışıyor ve döviz-faiz-borsa üçgeninden herhangi bir kazanç sağlamıyor... Aylık kazancının yüzde 30'u üzerinde bir kısmı kaynağında kesiliyor, devletimize vergi veriyor... Bu noktada Yunan Emeklilik Fonuna dönelim. Yorgo'nun parasını değerlendiren fon, 2003 yılında açtığı pozisyonu kapatmaya karar
veriyor ve 2007 yılı içinde Hazine bonolarını satıp yeniden dolar alarak operasyonu tamamlıyor... Şimdi sıkı durun; koyduğu 100 milyon dolara karşılık geri aldığı para tam 225 milyon dolar... Hemen soralım; aradaki 125 milyon dolar yani yıllık yüzde 30'un üzerindeki dolar bazındaki net kazanç nereden geldi?
Cevap çok zor değil; Emel ablamın ödediği vergiden... Sonuç: Yukarıdaki olay hem bana sorulan soruya cevap, hem de bir Türk vatandaşının var olan ekonomik yapı içinde sıcak paracılara alın terini nasıl kaptırdığına verilebilecek en güzel örnek... Siz de yukarıda anlatmaya çalıştıklarımı lütfen defalarca sorgulayın. O zaman 5 yılda yüzde 30'dan fazla büyüdü denen bir ekonomide çalışmanıza rağmen elde edemediğiniz katma değerin nereye transfer edildiğini çok daha iyi anlayacaksınız...
Sevgili dostlar, yazıdan alıntılar ile içine düştüğümüz küresel kapanı hatırlattıktan sonra gelelim emeklilik tartışmalarına...
Durum çok açık ve net; bu model Türk insanının yani küresel sermayenin çalıştırıp emeğini faiz olarak& transfer edeceği insanların emekli olmasını öngörmüyor.
Yaşadığımız tartışmanın özü bu. Küresel sermaye emrediyor, son düzenlemeler ile modele uygun olarak emeklilik haklarımız yok ediliyor. Kim yalan söylüyor varın, siz karar verin...
EMEKÇİLER UYUYUN...
Bekir Coşkun (Hürriyet-13 Mart 2008)
Şu yeni yasa ile birçok hakları ellerinden alınırken, işçilere birkaç saat işi yavaşlatma eylemi yetiyorsa, demek ki öyle fazla sorun yapacak bir şey yok. O zaman bu kravatlarının bir ucunu uzun bağlama eylemi de olabilir...
Ya da hapşırana "Çok yaşa" dememe eylemi olur...
Ne bilelim biz, ayakkabılarıçıkartarak "sessiz yürüyüş" eylemi de yapabilirler, ki kimse duymasın.
Dünyanın tüm uygar ülkelerinde emekçiler kendi haklarını sonuna kadar savundukları gibi, hukuka, demokrasiye, rejime, ülkelerine de sahip çıkarlar.
İşçi örgütleri güçlü ve saygındır oralarda.
Siyasi iktidarlar emekçi sınıfı asla göz ardı edemezler.
Oysa Türk emekçisi sanki yok gibi...
Televizyonda Tekel'in satılmasını istemeyen işçilerin coplanarak yerlerde sürüklendiğini gördüğümde ve Tuzla'da işçi ölümlerine önlem alınmasını isteyen işçilere biber gazı sıkıldığında, bunları düşünmüştüm.
İşsiz kalmamak ya da ölmemek gibi en kutsal istemlerin yanıtı niçin dayak yemek ve biberlenmekti?..
Çünkü bu memleketin emekçileri hiçbir zaman var olmadılar...
İşçiler her zaman işçi sınıfının canına okuyan sağ sermaye partilerine oy verdiler. Hiçbir zaman kendi sınıflarının insanı değillerdi.
Zenginler dahi zaman zaman "solcu" oldular da işçiler olmadılar.
Elbette -denizde damla- emekçi olduğunun farkında olan bir azınlık vardı. Ama çoğunluk dini ve milli duyguları kullanan partilere aldanıp peşlerinden gittiler, kendi kimliklerini ve sınıflarını reddettiler.
İşte; Türk-İş gibi en büyük işçi örgütünü götürüp AKP'ye teslim ettiler emekçiler, enteresan değil mi?Şimdi o AKP işçi haklarını kırpıyor, tekmeliyor, kesip atıyor.
Emekçileri azarlayıp adam yerine dahi koymuyor.
İyi mi?...O zaman müstehak...
Demokrasilerin iyi yanıdır; her akılsızlık faturasını öder.
Şimdi işi yavaşlatmalı, olmadı kravatların bir ucunu kısa bağlamalı...
Bakalım kim takar emekçileri?...
Kim?...
TÜRKİYE'NİN FAKİRLİK DÖNGÜSÜ
Serdar Turgut (Akşam - 11.03.2008)
Burada bizim için önemli olan; dini değerlere daha açık bir kitlenin, AKP yardımlarına bağımlı tutulması ve bu nedenle de fakirliğin sürekli kılınmasının resmi ideoloji haline fiilen geldiğinin tespitinin yapılmasıdır. Olan Türkiye'ye olacak. Türkiye azgelişmişlik fakirlik kısırdöngüsünden hiç çıkamayacak
Başbakanlığa bağlı Fak-Fuk-Fon, AKP hükümetinin bugüne kadar yaptığı yardımları rapor haline getirmiş. Raporun tonundan anlaşılacağı üzere AKP, yardım sürecinin tam gaz sürmesinden ve yardıma muhtaç insan sayısının artmasından oldukça hoşnut gözüküyor.
Raporda yardımlara dini yardım denmesi de ilginç bir bilinçaltının çalışmakta olduğunu gösteriyor. Şöyle ki; ülkedeki fakirleri koruyup kollayacağı vaadi ve insanlara fakirlikten kurtuluş yolunu açacağı mesajıyla iktidara gelen AKP, iktidardaki deneyinin birinci döneminde toplumda fakirliğin kalıcı olmasının kendi iktidarının yararına çalıştığını ve dolayısıyla fakirliği ortadan kaldıran adımların tuhaf bir şekilde kendi oy tabanına zarar vereceğini gördü.
Bu iki açıdan böyleydi: Fakir fukaranın ve mazlumların dini duygulara sahip olması daha kolay olduğundan parti dindarlardan oluşan tabanını daha da genişletebilecekti. Ayrıca dindarlık adı altında yapılan yardımlarla bu mazlum kitle, partiye daha da bağlı kılınıp, partinin oy tabanını sağlamlaştıracaktı.
Bu mazlum, fakir, dindar ve yardımla yaşamaya alışmış kitle, başka partiler ne derse desinler veya AKP ne tür hata yaparsa yapsın AKP'den katiyen kopamayacaklardı.
Kendi yayınladıkları son rapor, stratejinin ne kadar da başarılı uygulandığını gözler önüne seriyor. Rapordan bazı bölümler şöyle:Dini bayramlar öncesi 2003'te 35, 2004'te 55, 2005'te 90, 2006'da 150 milyon YTL aktarıldı.
Seçim dönemine denk gelen 2007'nin ekim ayına kadar dağıtılan kömür miktarı önceki bir yılın toplamını aştı.
2006'da 1 milyon 797 bin aileye 1.3 milyon ton kömür dağıtılırken, 2007'nin ekim ayına kadar 1 milyon 894 bin aileye 1.4 milyon ton kömür dağıtıldı.
Rakam örneklerini daha da artırmak mümkün ama isteyen kurumun internet sitesinden başarının boyutunu detaylı inceleyebilir.
Burada bizim için önemli olan; dini değerlere daha açık bir kitlenin, AKP yardımlarına bağımlı tutulması ve bu nedenle de fakirliğin sürekli kılınmasının resmi ideoloji haline fiilen geldiğinin tespitinin yapılmasıdır.
Fakirlikleri ebedi kılınan kitle şikayetçi de olamıyor çünkü o aşama yaklaşınca dini değerler ortaya sürülüyor. Türban, ahlak gibi konular gündeme sokuluyor ve kitlenin kafası karışıveriyor. Kendisini fakir tutanları ve sadakayla yaşatanları unutuveriyor.
Sadece bu açıdan Karl Marx'ın Din halkın afyonudur saptamasının ne kadar da doğru olduğunu söylemeliyiz.
AKP'nin iktidarı güçlü tutulacak ama olan da Türkiye'ye olacak. Türkiye azgelişmişlik-fakirlik kısırdöngüsünden hiç çıkamayacak.
Bu arada hükümet zoruyla yeni yaratılan AKP'li zengin-sermaye sınıfının başarıları da uyutulmakta olan kitleye masallar olarak anlatılacak durmadan.
TÜRK OLAMAMAK
Öztin Akgüç (Cumhuriyet - 09.03.2008)
Türk deyince, belki kendime de övünme payı çıkarmak için aklıma hep iyi hasletler, huylar, erdemler, artamlar (meziyetler) gelir. Türk, gururludur; zelil duruma düşmektense ölümü yeğler diye düşünürüm. Türk bağımsız yaşar, bağımsızlık için her türlü savaşımı verir derim. Türk, dürüst ve düzgündür, yolsuzluk yapmaz, kamunun malını, haram mal yemez derim. Türk cesurdur, gözüpektir, ülkesi için adalet için, bağımsızlık için her türlü özveriyi göze alır diye düşünürüm. Türk'ü yüce gönüllü (âlicenap), iyiliksever, paylaşmacı olarak görmek isterim. Türk'ün gözü toktur; aç kalır, ilkelerinden ödün vermez diye düşünürüm. Türk hakseverdir, daima ezilenin, horlananın, haksızlığa uğrayanın yanında yer alır, ezilenleri korumaya çalışır diye düşünürüm. Türk, başkasından medet ummaz, kol kırılır yen içinde kalır anlayışı ile davranır diye düşünürüm. Türk kişiliklidir, başka uluslara öykünmez, taklit etmez, kendini kabul ettirir, uyduluğu kendine yediremez derim. Bunlara başka iyi erdem ve artamlar da eklenebilir. Türk başka uluslarca sevilmese de, davranışları ile saygı görmelidir özlemini taşırım.
Türklerde iyi erdem ve artamların olmasını istemek, Türk'ü cesur, gözüpek, gözütok, dürüst, yüce gönüllü, kişilikli, üretken olarak görmek ırkçılık değildir. Türklerin diğer uluslardan daha üstün olduğu iddiasını, anlamını da taşımaz.
Şöyle bir ülkeme baktığımda, ne yazık ki, bugün bu coğrafyada yaşayan toplumun bireylerinin büyük bölümünün, bir Türk'te bulunması gereken nitelikleri, özellikleri taşımadığını görüyorum ya da öyle düşünüyorum. Özür dilerim, kırıcı gelebilir ama ezik, olduğundan farklı görünmeye çalışan, konuşan, övünen, ancak övünülecek iş yapmayan veya yapamayan; kurtarıcı arayan, küçük hesaplar peşinde koşan, geniş ufku olmayan, at gözlüğü takmış, gününü ne olursa olsun kurtarmaya çalışan, dürüst ve düzgün davranmayan, cesur sıfatına yakışmayacak ödlekçe işler yapan, sağa-sola yaltaklanarak bir şeyler koparmaya çalışan, eleştiriye tahammülsüz, kişiliği gelişmemiş, Batı'ya ya da Arap ülkelerine, giyimi, yaşamı, düşünceleri ile öykünen, bilgi yoksunu, Türk sıfatına yakışmayan kalabalık bir insan kitlesi görüyorum. Belki bu tür eleştiriler abartılı, ağır, haksız görülebilir ama bu ülkenin ileri gidebilmesi, bir Türk ve Türkiye saygınlığı uyandırabilmemiz için davranışlarımızın, değer yargılarımızın kesinlikle değişmesi gerekir. Ben Batı'ya ya da diğer İslam ülkelerine öykünerek bir yere varılabileceğine inanmıyorum. Yalnız ekonomik gerekçelerle değil. Bu nedenle AB'ye de,
Batı'nın uydusu olmaya da, din istismarı, din ticareti ile emperyallerin elinde uyutma aracı olarak kullanılan dinci aldatmacalara da karşı çıkmaya çalışırım.
Akılcı düşünce, insan hakları, kalkınma, Batı kültüründen, sanatından insanca yaşamak için yararlanmak başka; Batı'nın uydusu olmak, Batı'nın mukallidi, taklitçisi olmak başkadır. İnançlı olmak başka, dinin bir siyasal, bir ticari meta, bir gösteri, bir çıkar aracı olarak kullanılmasına karşı çıkmak başkadır.
Dinin aynı olması, başka uluslara benzemeye çalışmayı, öykünmeyi gerektirmez. Her ulus, kendi özelliklerine, değer yargılarına göre de dine bir yorum, bir davranış biçimi, bir anlayış getirebilir, getirmelidir de. Ilımlı İslam potasında Türklüğümüzün eritilmesine, geri plana itilmesine de karşı çıkmalıyız.
Ben, kişilerin, toplumların güdülenmesinde, motive edilmesinde, iyiye, doğruya yönelmesinde, övgünün değil, eleştirinin daha etkili olduğunu düşünürüm. Topluma yönelik eleştiriler, gidilen yolun çıkmaz olduğu düşünüldüğü içindir. Toplumundan büyük başarılar beklemiş, Türk olmanın saygınlığını yaşamak istemiş bir kişinin uğramış olduğu hayal kırıklığının dışavurumudur bu tür eleştiriler. Lafı, görüntüyü bırakıp biraz da Türk gibi davranmaya çalışalım.
İKTİDARDA AKP, MUHALEFETTE BÜYÜK SERMAYE Mİ ?
Erol Manisalı (Cumhuriyet - 07.03.2008)
ABD ve AB'nin, yeni Türkiye modelinde, "dinci iktidara karşı, sermayeci muhalefet" var.
-Dinci iktidar, "ılımlı (ve uyumlu) İslam hükümeti olarak", Batı'nın iktisadi ve siyasi taleplerini karşılayacak.
- Buna karşılık "özde de Batıcı kimi büyük sermaye çevreleri", dinci iktidara karşı muhalefet oyununu oynayacak. Türkiye'nin "modern, hatta biraz da Atatürkçü" öbür yüzü olarak oligarşideki dengeyi sağlayacaklar. İş çevrelerinin tamamı değilse bile, bazı büyük sermaye çevreleri 11 Eylül 2001'den sonra Türkiye'de bu Amerikan projesini kabul ederek, "dinci Amerikancılarla birlikte", oynamaya başladılar.
Bugün AKP iktidarına karşı göstermelik muhalefeti, bu "kimi büyük sermaye çevreleri başarıyla yürütüyorlar".
- Ortada AKP iktidarına karşı, "antiemperyalist, ulusalcı ve halkçı" bir muhalefet yok.
- Bütün meseleyi, "göstermelik ve biçimsel laiklik üzerine oturtan" muhalefet odakları ve " Amerikancı milliyetçiliğe yatkın" sağ çevreler var.
- AKP'yi sadece "dinciliği ile suçlayan", ama dinciliğin altyapısını hazırlayan esas konulara hiç girmeyen bir muhalefetle karşı karşıyayız.
İşbirliği alanları hangileri?
AKP iktidarı ile muhalefeti oynayan "kimi büyük sermaye çevreleri" arasındaki ortak noktalar ne?
- Dinciler de kimi büyük sermaye çevreleri de Washington, Brüksel ve Batı kapitalizmine bağlı durumdalar. Oligarşi içindeki, "iktidar ve muhalefet paylaşımlarını'', ABD ve AB sayesinde yürütüyorlar.
- Dinci iktidar ve muhalefeti oynayan kimi büyük sermaye çevreleri, BOP'un destekçisi ve bir parçası olmuşlar. Arkalarında Amerika ve Avrupa'nın bulunması, bunu zorunlu kılıyor, elIeri mahkûm. Batı'nın Kürdistan, Ermenistan, patrikhane projelerine esnek bakmak zorundalar. Irak'a, İran'a ve Türkiye'ye onların gözü ile yaklaşmak durumundalar.
- Dinci iktidar da kimi büyük sermaye çevrelerinin oluşturduğu göstermelik muhalefet de Türkiye'nin IMF ve AB'ye tek yanlı bağlanmasına destek veriyorlar.
Türkiye'nin, IMF'nin ve AB'nin güdümünde tutulması gerekiyor. Böylelikle oligarşi içindeki yerlerini koruyorlar.
Dinciler de bazı büyük sermaye çevreleri de hep birlikte, "Aman istikrarı bozacak bir şey olmasın" diyorlar. Onlar için istikrar "oligarşinin aksamadan sürmesi" demektir.
- AKP'de bazı büyük sermaye çevreleri de sosyal devlete karşılar. Devletin içinin boşaltılarak her şeyin başıboş bir biçimde piyasaya devredilmesini ısrarla uyguluyorlar.
"Avrupa'ya benziyoruz" gerekçesi ile bunu yapıyorlar. Oysa Almanya'da, Fransa'da, Belçika'da böyle şeyler yapılmıyor, doğru söylemiyorlar.
- Atatürk devrimlerine ve halkçılığa her ikisi de karşı çıkıyor. Biri "külliyen reddediyor" ; diğeri ise Atatürkçülüğü biçimsel yönleri ile kabulleniyor. Sonuçta, ikisi de aynı kapıya çıkar. Batı kapitalizminin Atatürk devrimlerine bakışında birleştiklerini söylersek yanlış olmaz.
Gelelim farklı yanlarına...
İktidardaki dincilerle muhalefeti oynayan "kimi büyük sermaye çevrelerinin" ayrıldıkları noktalar da var kuşkusuz.
Dinciliğin simgelerinde ve ambalajında ayrıldıklarını görüyoruz. Sokakları çarşaflı, türbanlı, takkeli, sarıklı insanların doldurması "sermayeci muhalefetin" karşı çıktığı şeyler.
"İçiyle değil, daha çok dışıyla ilgililer". Ne yapıyorsanız yapın ama "ambalajınızı düzeltin" diyorlar. Zaten, Şerif Mardin' in biçimsel ağırlıklı olarak "mahalle baskısından" yakınırken Betül Mardin 'in Köşk'te Abdullah Gül 'ün halkla ilişkilerine başarıyla hizmet sunması, "Batılı, Batıcı, dinci" gibi kavramların ortak ve ayrı yönlerinin hangi koşullarda birleşip ayrıldığını da ortaya koymaktadır.
Başlı başına bu örnek bile, "Bugün Türkiye'nin yaşamakta olduğu sorunların ve çelişkilerin kaynağının nerelere kadar uzandığını gösteriyor".
Yetenek, beceri, Batılılık, siyaset, bürokrasi, bilim, din, tarikat ve piyasa kavramlarının inanılmaz biçimde bütünleşip bir çelişkiler yumağı oluşturduğu bir süreçten geçiyoruz.
Sonuçlardan yakınanlar da sonuçları yaratanlar da iç içe geçmişler, aynı insanlar...
Sorun "sömürgecilerle işbirliği yapan bir azınlığın, sisteme egemen olmasıdır". Bu kısırdöngüyü yıkmak zorundayız... Öyle ya da böyle...
"ULUSAL ANT" IN ÇÖZÜLÜŞÜ
Ataol Behramoğlu (Cumhuriyet - 01.03.2008)
12 Ocak 1920'de Osmanlı Devleti'nin son Milletvekilleri Meclisi (Meclis-i Mebusan) İstanbul'da toplanıyor.
"Son" olmasının nedeni, bu açılıştan az sonra 16 Mart 1920'de İstanbul'un işgali, bazı milletvekillerinin işgal güçlerince tutuklanması, 18 Mart'ta da Meclis'in kapanış toplantısı yapmak zorunda kalacak oluşudur...
Osmanlı'nın da sonu demek olan bu işgal ve kapanış öncesinde Meclis-i Mebusan'ın en önemli ve belki de tek başarısı, 28 Ocak tarihli gizli bir toplantıda "Misak-ı Milli" adlı belgenin kabul edilmesidir.
"Misak-ı Milli", yani "Ulusal Ant".
"Misak" sözcüğü, yemin, antlaşma, sözleşme anlamlarını içerdiğine göre, söz konusu belgenin adı sanıyorum ki "Ulusal Sözleşme" diye de çevrilebilir.
6 maddeden oluşan bu yarım sayfa oylumundaki belgenin hazırlanmasındaki amaç, ülkenin bağımsızlığının ve sınırlarının belirlenmesidir.
1919'da İtilaf güçlerince yargılanarak Malta'ya sürülen siyaset ve düşünce insanlarından biri de Ziya Gökalp 'tir. Gökalp 1921'de İstanbul'a dönüşünden az sonra memleketi Diyarbakır'a gidiyor ve orada "Küçük Mecmua" adlı dergisini çıkarmaya başlıyor...
Adı "küçük" olan bu dergi, düşünce yaşamımız bakımından en büyük yayın organlarından biri olsa gerek.
Ziya Gökalp'in bu dergide yayımladığı sosyoloji, felsefe, ahlak, edebiyat vb. konulu yazıların kapsamı, derinliği, irdelenen konuların çeşitliliği, genişliği, önemi, değil bugünkü Diyarbakır, günümüz Türkiye'si düşünce yaşamının bütünü bakımından bile tasavvur edilemez...
İlgi duyacak olanlar için tek bir notla yetineyim:
Felsefi antropoloji konusu, değil Türkiye'de, henüz dünyada gündemde değilken ( Max Scheller 'in bu konudaki kitabı kendi dilinde de yayımlanmamışken), Gökalp bir başka düşünürden ( A. Fouillé 'den) söz ederken bu yeni felsefi kavramı sezinlediğini gösteren ipuçları veriyor... ( H.Z. Ülken , sayfa 358)
Kendi burunlarından ötesini görmeyen günümüzün birtakım aydınları, Gökalp'in geçtiği düşünce evreleri, yaşadığı düşünce sancıları üzerinde azıcık kafa yorarlar mı dersiniz?
Fakat konumuz şimdilik bu değil...
" Küçük Mecmua" da yayımladığı yazılarından birinde, "ulusal ant" kavramı ile ilgili olarak Ziya Gökalp şunları söylüyor:
"Millet, ortak duygular ve idealler ve başlıca ortak sözleşmeler (misak) etrafında toplanan dayanışmalı zümredir. (...) Her fert kendi
mihveri etrafında dönen ayrı bir âlem olduğu halde, yirmi milyon ferdi kendi etrafında döndürerek hepsinde bir tek güneş sistemi
getiren, bu ortak ideal, misak değil midir?"
Gökalp'in sorusunu günümüz Türkiye'sine şöyle uyarlayabiliriz:
Bugünün Türkiye'sini oluşturan yetmiş milyonun üstündeki insan topluluğunu, acaba hangi "ortak ideal" ve "sözleşme" ler birleştirmektedir?
Hangi siyasal, toplumsal, ahlaki vb. görüşe sahip olunursa olunsun; hangi toplumsal sınıf ve tabakaya ait olursak olalım, eğer ortak bir "ideal" imiz, bizi birleştiren bir "sözleşme", ortak bir "aidiyet" duygumuz yoksa, ya da bu duyguyu yitirmişsek, kaç milyon olursak olalım, biz bir ulus sayılamayız...
Bugün Türkiye'de görülen, tam olarak budur.
Bütün toplumsal ayrışmalara, karşıtlıklara, çatışkılara karşın, yakın zamanlara kadar, ulusu ayakta tutan ortak değerler, "ulusal ant" ın ilkeleri, -her yerde görülebilecek ve demokrasinin gereği sayılması gereken sınırlı sayıda ve güçte oluşumlar dışında- tartışma konusu değildi...
Günümüzde ise ulusun birliğini değil, "cemaat" çiliği, "ümmet" anlayışını savunan, egemen kılmaya çalışan bir siyasal iktidar söz konusudur.
Ülkenin içinde bulunduğu bir savaş durumu karşısında bile bu siyasal iktidarın en tepesindekilerin duruşlarındaki iğretilik, yapaylık; toplumun değerlerine, beklentilerine, alışkanlıklarına ülkenin hiçbir döneminde görülmedik ölçüde yabancılık, soğukluk, aykırılık bundandır...
"Ulusal ant" taki çözülüşün ilk büyük ayrışma noktası bu çevrelerle ilgili olanıdır.
İkinci ayrışım, kendilerini açık seçik olarak Türkiye gerçekliğinin dışında gören, "Türkiye" sözcüğündeki "Türk" sözünden rahatsızlık duyan çevrelerin günümüzde kazanmış oldukları konumlardır.
Bu iki çevreyi yakınlaştıran, birleştiren uzlaşı ekseni de budur...
Bunlara, ilkesiz, kimliksiz aydın topluluklarını ve bir yandan geçim sıkıntısı, öte yandan örgütsüzlük ve her türden yanlış bilgilendirme saldırısı altındaki halk yığınlarını eklediğimizde, "ulusal ant" ın çözülüş fotoğrafı tamamlanmış olur...
Yazıyı bu karamsar fotoğrafla bitirmeyi elbette istemem... Fakat öncelikle, bu olguyu olanca acılığı ve gerçekliği ile kavrayan insanların çoğalması gerekiyor...
GÜLÜNECEK HALİMİZE AĞLAMAK
İlhan Selçuk (Cumhuriyet - 17.02.2008)
Televizyon yaman bir aygıt, uzakları yakın ediyor, ajans haberlerinde bir baktım ki eski Meclis Başkanı Bülent Arınç karşımda ağlıyor...
Üzüldüm..
Acıdım..
Arınç, AKP grup toplantısında, öfkeli, tepkili, gerilimli liderini dinlerken duygulanmıştı...
Gözler şıpır şıpır...
Neden?..
RTE "Beyaz çarşafı giymeye hazırım" diye meşhur nutkunu atıyordu...
Beyaz çarşaf..
İdam gömleği..
Ağlar mısın?..
Ağlamaz mısın?..
Ağlamak insana özgü...
Orhan Veli 'nin ünlü şiirinden birkaç dize:
"Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz
Gözyaşlarıma, ellerinizle?"
Televizyon ekranında Başbakan ile eski Meclis Başkanı'nı izlerken düşündüm...
Ne oluyordu Allahaşkına?..
Sandıktan gümbür gümbür çıkmışsın, iktidar koltuğuna ikinci kez oturmuşsun, derdin ne?..
Evet, takıyyecilerin bir dertleri olsa gerek...
Kadını kızı sarıp sarmalayıp bohçalamak ve tesettüre mahkûm etmek uğruna idam sehpalarından dem vurup gözyaşları dökmek 'normal' mi sayılır?..
Yoksa ruhsal bir açmazın göstergesi midir?..
Başbakan RTE gazetecileri "çırılçıplak kadın" fotoğrafları yayımlamakla da suçladı...
Yoksa siyasal yaşamımızda, ruh doktorlarının ilgilenmesi gereken bir "vaka" mı gündeme oturdu?..
Tesettür..
Çarşaf..
Açılmak..
Örtünmek..
Çırılçıplak kadın resimleri..
Vesaire..
Ne siyasette ne de medyada başka bir laf var...
Erkekler kafayı yemişler...
Türkiye'de kadının giyim kuşamı üzerine kavgalaşıyorlar...
İş geldi kara çarşafı solladı, beyaz çarşafa dayandı...
İslam coğrafyasında kadın elbette bir gün özgürleşecek...
Tesettürü özgürlük sayan beyinsel bağımlılık zincirlerini koparıp kölelik düşüncesini aşarak erkekle eşit insan olduğunun bilincine erişecek...
Ama kolay olmuyor bu işler...
Eski Meclis Başkanı kendini bu işe öylesine kaptırmış ki şıpır şıpır ağlıyor..
Biz de ağlayalım mı?..
Demokrasi tarihine, İnsan Hakları Bildirgesi'ne, özgürlükler felsefesine Türkiye'de elbirliğiyle yeni bir kavram armağan ettik:
Tesettür özgürlüğü!..
Kadını günah sayan, erkekten aşağı gören, insan eşitsizliğini damgalayan binlerce yıllık tesettürü, özgürlük diye yorumlayan fikri ancak biz Türkler icat edebilirdik...
Öyleyse gelin biz de Bülent Arınç'la birlikte ağlayalım...
Sonra da kendi kendimize gülelim...
Çünkü Türkiye o hallere düştü ki ağlıyoruz gülünecek halimize ve gülüyoruz ağlanacak halimize...
|