|
EVRENİN KİLİDİ BİLİM VE TEKNOLOJİ
ÇERNOBİL FELAKETİNİN TÜRKİYE ÜZERİNE ETKİLERİ - 1
1. GİRİŞ
2. ETKİLERİN GİZLENMESİ VE KAMUOYUNA YALAN SÖYLENMESİ
2.1. RESMİ SANSÜR VE PROPAGANDA KURALLARI
2.2 RESMİ YANLIŞ-BİLGİLENDİRME KAMPANYASI
3. TRAJİK GERÇEK
3.1. BAĞIMSIZ BİLİMSEL SONUÇLAR
3.2 RADYOAKTİF ÇAYLAR
3.3 FINDIK ÜRETİMİ ÜZERİNDEKİ ETKİLER
3.4 SAĞLIĞA ETKİLERİ
3.5 TURİSTLERİ ALDATMAK
4 GREENPEACE’İN TALEPLERİ
1. GİRİŞ
Bu rapor Çernobil Felaketi’nin Türkiye üzerindeki etkilerini değerlendirmektedir. Bir nükleer santraldeki bu ilk büyük çaplı olay, bir nükleer kaza olduğunda sınırların geçerli olmadığını dünyaya göstermiştir. 26 Nisan 1986 gecesi saat 1:24’te, Ukrayna’daki Çernobil nükleer enerji santralının 4. reaktöründe olan kazadan hemen sonra radyoaktif bulutlar tüm dünyaya dağıldı:
* 27-30 Nisan: İskandinavya, Finlandiya, Belçika;
* 28 Nisan-2 Mayıs: Doğu ve Orta Avrupa, Güney Almanya, İtalya, Yugoslavya, Ukrayna ve Doğu Bloğu, Türkiye Karadeniz);
* 1-4 Mayıs: Balkanlar, Romanya, Bulgaristan, Türkiye Trakya);
* 2 Mayıstan sonra: Karadeniz ve Türkiye.
Kazadan on yıl sonra, Türkiye’de herhangi bir resmi ya da akademik kurumda bilimsel verilerle yapılmış, neredeyse hiçbir kapsamlı çalışma yoktur. Bu raporda, yabancı raporlara ek olarak, Türkiye’de mevcut bir kaç araştırmadan da alıntılar yapılmıştır.
2. ETKİLERİN GİZLENMESİ VE KAMUOYUNA YALAN SÖYLENMESİ
Çernobil santralının patlamasından sonraki ilk aylarda, Türk Yetkilileri, bilimsel veri ya da araştırma sonuçlarının resmen açıklanmasını yasakladı. Herhangi bir resmi açıklama yapmasına izin verilen tek kişi Endüstri ve Ticaret Bakanı H.Cahit Aral’dı. Üniversiteler ve diğer bilimsel kurumlar, resmi emirlerle bu konu üzerinde çalışmaktan caydırıldı.
Yetkililerin kar yönelimli ticari yaklaşımının insan sağlığı ve çevreye ilişkin herhangi bir kaygıyı bastırdığı açıkça ortadadır. Yetkililerin baş kaygısı, çay ve fındık satışları ve ihracatıydı. 1993’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bir soruşturma açılması tartışıldı, fakat bu hiçbir zaman gerçekleştirilmedi.
2.1. RESMİ SANSÜR VE PROPAGANDA KURALLARI
14 Mayıs 1986’da kazanın dünyaya resmen açıklanmasından iki hafta sonra Dışişleri Bakanı Vahit Halefoğlu, Başbakanlığa yazdığı “Gizli” damgalı mektupla [EIBD-III-750.278-1133], Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi’nin kurulması ister.
Bu mektupta, doğu bloğu ülkelerinden yiyecek ithalatı üzerinde 31 Mayısa kadar geçerli Avrupa Ekonomik Topluluğu yasağından söz edilmektedir. Komitenin hedefleri şöyle sıralanmıştır:
Çernobil Nükleer Santralı kazasının radyoaktif etkilerini düzenli ölçümlerle yakından izlemek
Ölçüm sonuçlarını iç ve dış kamuoyuna duyurmak, “özellikle de ihracatımız ve ülkemize yönelik dış turizm üzerinde olumsuz sonuçlara yol açabilecek tesir ve izlenimleri bertaraf etmek”
Yetkililerin baş kaygısı, sağlık sorunlarını önlemek değil, ticareti koruyucu önlemler almaktır.
26 Mayıs 1986’da Başbakanlık Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü’nden Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na gönderilen, Hasan Celal Güzel (Başbakan adına Müsteşar) imzalı, “Gizli” ve ”Acil” mektupta [#19-383-10415] bu son hedef daha da açık bir dille ortaya konulmuştur:
Hedef, tek taraflı beyan ve propagandaların ortaya çıkmasına mani olmak”tır. Aral Türkiye Radyasyon Güvenliği Komitesi (TRGK) bu komitenin başkanı olarak atanmıştır. Mektuba göre, ”Bu konularda Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın H. Cahit Aral’ın dışında hiçbir ilgili açıklamalarda bulunmayacaktır.”
Bu mektubun gönderildiği kurumlar şunlardır: Dışişleri Bakanlığı,Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı, Tarım, Orman ve Köyişleri Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Kültür ve Turizm Bakanlığı, T. Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı, Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarlığı, Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı, Çevre Genel Müdürlüğü’ne dağıtılmış; ayrıca bilgi için: Genel Kurmay Başkanlığı, Cumhurbaşkanı Genel Sekreteri ve Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği. TRGK’nin ilk toplantısı 29 Mayıs 1986’da yapıldı. Komite’de, ilgili bakanlıklar, Başbakanlığa bağlı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve iki askeri yetkili vardır; fakat tek bir bağımsız bilim insanı ya da bilimsel kurum temsilcisi davet edilmemiştir.
Katılımcılar şunlardır:
1. Sanayi ve Ticaret BakanlığıAkın ÇAKMAKÇI (müsteşar)
2. Dışişleri BakanlığıErdim TÜZEL; Ayşe ÖĞÜT (Enerji Dairesi Başkanı)
3. Sağlık ve Sosyal Yardım BakanlığıDr. Haluk NURBAKİ (Numune); Dr. Korkut AKOĞUZ
4. Tarım, Orman ve Köy İşleri Bakanlığıİsmail BİLİR (Müsteşar Yardımcısı)
5. Devlet Bakanlığı(Ahmet KARAEVLİ); Dr. Arif Nuri TUÇ); Zeynep YÖNTEM
6. BaşbakanlıkGürcan YOLEK; Niyazi YEŞİLYURT (Vehbi DİNÇERLER’in danışmanı)
7. Hazine Dış Ticaret MüsteşarlığıUğur ERCAN (İhracat Genel Müdürü; A. Hamit CEMİLOĞLU (İ.G.M.)
8. Kültür ve Turizm BakanlığıGüman KIZILTAN (Müsteşar Yardımcısı); Oktay ATAMAN (Turizm Genel Müdürü)
9. Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Başkanlığı Prof. Dr. Ahmed Yüksel ÖZEMRE (Başkan); Doç. Hasbi YAVUZ (Başkan Yardımcısı); Özer ÖZERDEN (Radyasyon Güvenliği Daire Başkanı)
10. Müh. Albay İhsan İSHAK (Kara Kuvvetleri Komutanlığı Tek. D. Başkan Yardımcısı)
11. Müh. Yüzbaşı Neciğ BAYKAL (Milli Savunma Bakanlığı Ar-Ge Daire Başkanı, Fiz. Bel. Arş. Müdürü)
TAEK Başkanı Ahmed Yüksel Özemre, toplantı katılımcılarına, radyoaktiviteyi izlemek için yaptıkları tüm çalışmayı açıklıyor ve şöyle diyor: “Türkiye’de radyasyon doğal düzeydedir.”
2.2 RESMİ YANLIŞ-BİLGİLENDİRME KAMPANYASI
29 Mayıs 1986’da yaptığı bu açıklamasında Özemre; radyasyon bulutunun Türkiye’yi 30 Nisandan itibaren etkisi altına almaya başladığını ve Kiev’den esen rüzgarların Türkiye’yi Sinop-Anamur hattının batısında bir hafta süreyle etkileyeceğini öğrendiklerini belirtiyor. TAEK Genelkurmay Başkanlığı ile işbirliği yapmak- tadır. Havadaki (yerden 1 metre yükseklikteki) radyasyon, İstanbul’ da, doğal radyasyon düzeyinin en çok 2,5 katına, Karapınar mevkiinde ise en çok 12 katına yükselmiştir. Radyoaktivite, 3 Mayısta yağan yağmurla Edirne ve civarında yere inerek toprağı kirletmiştir. Bulgaristan sınırına giden Kapıkule-Edirne karayolu üzerinde 2 km.lik bir kısımda sellerin getirdiği çamurlarda yüksek oranda radyoaktivite saptanmıştır. Özemre’nin iddiasına göre, ”yetkililer, bu radyoaktif çamurları etrafa bulaşmadan varillere yükleyip Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi’ ne (ÇNAEM) taşımış ve üç gün boyunca yolun bu kısmı yıkanarak radyasyon seviyesini 12,5 MiliRöntgen/saatten doğal radyasyon düzeyi olan 17 mikroRöntgen/saat değerine düşürmüştür.”
Özemre, İyot-131 ile kirlenmiş sütlerin yalnızca, 3-4 ay sonra tüketilmek üzere peynir yapımında kullanıldığını söylemiş, daha fazla açıklama yapmamıştır. Bu konuda hiçbir resmi açıklama ya da karar yoktur. İyot-131’in yarılanma ömrü 8 gün olsa da Türk halkı tarafından tüketilmiş olan süt ve peynirde bulunan ve YARILANMA ÖMÜRLERİ 30 YILA KADAR UZAYAN Cs-137 ve Cs-134, onları yıllar boyu içten ışınlamayı sürdürecektir.
İtalya’da ise 1986 Mayısı’nın ilk üç haftasında taze süt tüketimine yasak getirilmişti. İnek sütünde 2000 Bekerel/litreye varan rakamlar bildirilmişti ve İyot düzeylerinin yüksek olduğu yerlerde Sezyum-137 ve Sezyum-134 düzeyleri de yüksekti. (Kaynak: Batı Avrupa’da Çernobil’in Radyolojik Yönleri, R.H. Clarke, NEA (Nükleer Enerji Ajansı) Newsletter, sonbahar 1986, s.10.) Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral tarafından yapılan ilk resmi açıklama şöyledir: “Ülkemizin her tarafındaki et, süt, su, balık, sebze ve meyvelerin tümü tertemizdir. İnsan sağlığına zararlı hiçbir kirlenme mevcut değildir.”
24 Haziran 1986 tarihli Türkiye Gazetesi: ”Türkiye’de radyasyon yok.” Aral açıklamasında, radyasyon konusunda kendisinden başkasının açıklama yapmaya yetkili olmadığını hatırlatarak, ”Dininize, imanınıza inandığınız gibi biliniz ki, Türkiye’de kesinlikle böyle bir tehlike mevcut değildir” dedi.
3 Temmuz 1986’da TRGK ikinci toplantısını (86/2) yapmıştır. Özemre, Komiteye, Sovyetler Birliği’nin Ukrayna’daki Dinyeper Nehri’nde yüzmesine müsaade ettiğini açıklıyor. Karadeniz’in kirlenmesinin zorluğunu, halbuki Türkiye’de İnebolu’da Karadeniz halkının denize girmediğini, et, süt, sebze yemediğini anlatıyor.
Özemre’ye göre, Almanya, Avusturya gibi bazı Avrupa ülkeleri konuyu fazlasıyla abartmışlar ve politik yönden fayda umarak panik yaratmışlardır. Fransa, İsviçre ve Türkiye daha soğukkanlı hareket etmiştir. Komitede görevli Dr. Nurbaki, belirli bir radyasyonun (Karbon-14 ve radon gazı) hayat için nasıl gerekli olduğunu açıkladıktan sonra yüksek düzeyde radyoaktivite içeren kaplıca sularının sağlığa yararlarından söz ediyor.
Karadeniz’deki radyasyonu belgeleyen ”Clarke Raporu”na ilişkin bilgiyi aldıktan dokuz gün sonra, TAEK ve askeri yetkililer sessizdir. Özemre ve TRGK ikinci resmi açıklamalarını yaparak Türk halkını kandırmayı sürdürmektedir.
Sanayi ve Ticaret Bakanı Cahit Aral yaptığı basın açıklamasın-da şöyle demektedir: “Türkiye’de günde iki kez yapılan ölçümlerde, radyasyon düzeyi Çernobil kazası öncesindeki doğal seviyesinde olduğu tespit edilmiştir... Komitemiz, radyasyonun Türkiye kıyılarında, toprakta, suda ve havada doğal seviyede olduğunu açıklar. TAEK tarafından daha önce belirtildiği gibi, sularımızda, sütlerimizde, sebze ve meyvelerimizde, etlerimizde, hububatımızda, radyasyon sağlığı ile ilgili hiçbir sakınca yoktur.”
9 Temmuz 1986’da Dışişleri Bakanlığı, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’na (Bakan adına M. Aşula imzalı) “GİZLİ” damgalı bir mektup [(EIBD-III)-750.278-1573-652] göndermiştir. Bu mektupta Karadeniz’deki radyasyona ilişkin bilgi tekrarlanmaktadır.
Mektubun sonuna el yazısı ile eklenen notlar şöyledir:
1) Karadeniz balık ve deniz ürünleri kontrolü artırılsın.
2) Raporu bekleyelim.
Aynı gün, Resmi Gazete (9 temmuz 1986, #19159, s.77) Türkiye genelinde havadaki radyasyonun 6-14 mikroRöntgen/saat olduğu ve bunun Çernobil kazasından önce mevcut olan tabii radyasyon seviyesi olduğu yazılıdır!
17 Temmuz 1986’da Tüm General Fuat Şenel Genel Kurmay Başkanı adına Sanayi ve Ticaret Bakanlığı ve TAEK Başkanlığı’na yolladığı ”GİZLİ” damgalı mektubun [3584-185-86/EMN.S.1] ekinde Prof. Dr. İzdar’ın Clarke Raporu’na ilişkin mektubu vardır. Sonuna eklenen el yazısı notta şöyle deniyor: ”Bilgi gizli tutulmalı (raporu bekleyelim) 28 Temmuz 1986.”
14 Ağustos 1986’da Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın YÖK’e yolladığı mektup, 28 Ağustos 1986’da, Türkiye’deki tüm üniversitelere gönderildi. Araştırmacılara imza karşılığında teslim edilen bu mektup, TRGK’nın bilgisi dışında radyasyonla ilgili yapılacak tüm yayınlara yasak getirmiştir.
2 Eylül 1986’da Prof. Dr. İzdar, TAEK’e yeni bir mektup (#2141) yazmıştır:
1) Kendi kurumuna ait 25 Haziran 1986 tarihli,
2) Seyir Hidrografi ve Oşinografi Dairesi Başkanlığına ait 1 Temmuz tarihli,
3) TAEK’e ait 7 Temmuz 198 tarihli,
daha önceki mektuplara gönderme yapan İzdar, TAEK’ten raporu inceleyip Türkiye’de ve dışarıda yayınlanmasının uygun olup olmadığına karar vermelerini istemiştir.
17 Eylül 1986’da Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Doğu Karadeniz Bölgesi’nden gelen tüm fındıkların Fiskobirlik tarafından satın alınacağı ve bölgeden dışarıya çıkarılmayacağını belirten bir basın açıklaması yayınladı.
Bunu izleyen günlerde, ulusal basında bu kararla ve tepkilerle ilgili şunlar yazılıyordu:
Eylül 18 Milliyet Gazetesi: Tüm fındığa el kondu.
Eylül 19 Cumhuriyet: Fındıkta yasağa sert tepki.
Eylül 19 İzmir Ticaret: Fındıkçılar Aral’ı protesto ediyor.
Eylül 24 İzmir Ticaret: AET’nin istemediği fındık SSCB’ye satılıyor.
Eylül 24 Milliyet: Üretici Evren’e başvurdu.
Eylül 29 Yeni Asır: Aral: Fındık gerekirse imha edilecek.
Eylül 30 Hürriyet Gazetesi: Fındık’ta radyasyon yok.
İki hafta içinde fındık yasağı büyük bir baskı sonucunda kaldırıldı. Bir devlet kuruluşu olan Fiskobirlik üreticilerden fındığı satın alamadı. Ödemeleri iki ay geciktirdi; Ordu’da 41 fabrikada üretim durdu. 5000 işçi işsiz kaldı.
TAEK, ÇNAEM ve üniversitelerden nükleer bilimciler bir toplantı yaparak fındıktaki radyoaktiviteyle ilgili bilgileri yalanladı. İstanbul Teknik Üniversitesi Nükleer Bilimler Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Nejat Aybers, Karadeniz’in kirlenmesine ihtimal vermediğini belirtmiştir. Aybers, Çernobil’den akan suların Dinyeper Nehri’ne ulaşmadan önce, oluşturulan çukurlarda toplandığını, Sovyetler’in göl kapaklarını derhal kapattıklarını iddia etmiştir. Böylelikle radyoaktif suların Karadeniz’e karışması önlenmişti. Aybers’e göre, Karadeniz’de normal sınırların üzerinde radyasyona rastlanmamıştı.
26 Eylül 1986’da İzdar Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü’ne:
1) Rektörlüğe ait 2 Eylül 1986 tarihli,
2) Rektörlüğün TAEK’e yazdığı 25 Haziran 1986 tarihli,
3) TAEK’e ait 7 Temmuz 1986 tarihli,
4) Kendisinin TAEK’e yazdığı 2 Eylül 1986 tarihli, mektuplara gönderme yaparak bir mektup [#0921/EYZ/070-2375] yazmıştır.
İzdar araştırmanın Dışişleri Bakanlığı ve Yüksek Öğretim Kurulu - YÖK’ün bilgisi dahilinde yapıldığını belirtmiştir. Araştırma raporunun hazır olduğunu ve basım izni için 2 Eylül’de TAEK’e iletildiğini açıklamaktadır. Örnekler almayı sürdüreceklerini ve 16-24 Eylül 1986 tarihlerinde alınmış örneklerde olduğu gibi, Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi - ÇNAEM’e analiz etmek üzere verileceğini söyler. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından 14 Ağustos 1986 tarihli mektupla [1-01-398] bilim insanlarına dayatılan, Türkiye’de radyasyon ölçümleri ve sonuçlarıyla ilgili olarak yapılacak tüm yayınlar üzerindeki sansürü kabul etmektedir. Bu mektuba göre yalnızca TAEK ve TRGK bu konularda açıklama yapmakta özgürdür. 14 Ekim 1986’da, [TBMM B:13, 14.10.1986, O:1, s.577-599] milletvekilleri parlamentoda hükümete zorlu sorular yöneltmektedir:
Fındıklar temizse neden ambargo kondu?
Radyasyonla kirlendiyse ambargo neden kaldırıldı?
Alman ithalatçı firmaları ile işbirliği yapan ihracatçılar radyasyon ölçüm cihazları getirmeyi önermişti. Önerileri neden reddedildi?
İlgili Bakanlar neden Karadeniz Bölgesi’ne gitmedi?
Eski Hür Demokratik Parti Grubu’ndan Osman Bahadır ise şu soruyu sormuştur: ”Karadeniz’in suları radyasyonla ne ölçüde kirlenmiştir? Balıklarda radyoaktif kirlilik var mıdır, yok mudur?” [TBMM B:13, 14.10.1986, O:1, s.586] Cahit Aral ise radyasyonla kirlenen çaylardan söz etmeden önce, ”bilimsel açıklamalar” yaparak, farklı bir tür radyasyona övgüler yağdırıyordu: “Bir bitkiyi düşünelim; yaprağı, güneşten gelen radyasyon etkiler ve fotosentez dediğimiz olay meydana gelir... Güneş radyasyonu olmazsa, bitki olmaz, hayat olmaz... “[TBMM B:58, 22.1.1987, O:1, s.141-142]
26 Ocak 1993’te TBMM Çernobil konusundaki soruşturma önergesini reddetti. 1986 ve 1987 yıllarında da benzer girişimler olmuştu.
Radyoizotoplar yaşamımıza öylesine girmişlerdir ki, bunların kullanıldıkları alanlar saymakla bitmez. Bilimde, teknikte, tıpta, tarımda, bütün hizmet dallarında radyoizotoplar çok yaygın şekilde kullanılırlar. Nükleer çağın insanoğlunun hizmetine sunduğu yeni iki olanaktan birincisi muazzam "atom enerjisi" ise, ikincisi hiç şüphesiz "radyoizotoplardır. Radyoizotopların sayısız uygulamalarına şöyle bir göz atıldığında akla gayri ihtiyarî şu soru gelir:
Radyoizotoplar olmadan bugünkü yaşam düzeyine ulaşmak acaba mümkün olabilir miydi?
Aşağıda sunulan sınırlı bazı örnekleri okuduktan sonra bu soruyu dilerseniz siz kendiniz yanıtlayınız.
Radyoizotop kalp pili ve sun'i kalp
Kaloriferli elbise
Uydularda radyoizotop enerji kaynakları
Kutup istasyonlarında radyoizotop enerji üreteçleri
Radyoaktif yol lambaları
Sinek mücadelesi
Karbon-14 yaş tayini
Radyoizotoplarla analiz
Radyoizotoplarla radyografi
Radyoizotoplarla teşhis (teknikte ve tıpta)
RADYOİZOTOP KALP PİLİ VE SUN'İ KALP
Kalp pili ilgili bütün devreleriyle bir cep saati büyüklüğündedir. Hastanın göğüs nahiyesine cilt altına yerleştirilir; ona takılı olan küçük bir elektrot damar içinden kalbe kadar sürülür. Türk Kardiyograflar Cemiyeti başkanının 25 Eylül 1980 günlü açıklamasına göre Türkiye'de 500, Amerika Birleşik Devletleri'nde 200 000 kişi hayatlarını pille sürdürmektedirler.
İlk kalp pilleri kimyasal (civalı) pillerdi ve en çok 3 yılda bir küçük bir cerrahî operasyonla değiştirilmeleri gerekiyordu. Tabii, bu tekrar. eden operasyonlar hasta için son derece sevimsiz bir durumdu.
Plütonyum-238 radyoizotopundan enerji alan ilk kalp pili 1969 yılında Amerika Milli Kalp Enstitüsü (Bethesda) da bir köpeğe takılmıştır W. Bu izotop 88 yıl yarı ömürle adeta tükenmez bir enerji kaynağıdır. Yayınladığı yumuşak (5,5 MeV) alfa ışınları üç-beş mikron içinde durdurularak, kinetik enerjileri ısıya dönüşür. Böylece oluşan ısı bir termoelektrik devre aracılığıyla elektriğe dönüştürülür. Klasik teknolojide sıcaklık ölçen "ısıl çift = thermocouple"dan da anımsanabileceği gibi termoelektrik olay ısıyı hiç hareketli parça kullanmadan elektriğe dönüştürme yöntemidir. Söz konusu radyoizotopun saf alfa yayıcı olması, beta veya gamma ışınları vermemesi zırhlama sorununu büyük ölçüde hafifletir. Teknisyenler bu üstünlüklere sahip Plütonyum-238 radyoizotopunun kalp pili sorununu ideal şekilde hallettiği inancıyla sevinçliydiler.
Fakat halk sağlığı otoriteleri bu sevince katılmadılar. Plütonyum gibi radyotoksik maddelerin başında yer alan bir zararlının göğüs kafesine yerleştirilmesi fikrini, ne denli garanti verilirse verilsin, benimseyemediler. Onun için radyoizotop kalp pili uygulamada beklenen gelişmeyi gösteremedi. Daha sonra geliştirilen ve 15 yıl dayanabilen kimyasal türden lityumlu piller ömür sorununu makul ölçülerde çözdü ve kalp pilleri piyasasına hakim oldu.
Sun'i kalp veya kan pompası isimleriyle anılan ve ameliyat sırasında esas kalp devre dışı bırakıldığında hastanın yaşamını sürdüren aletin de radyoizotopla çalışan modelleri vardır. Hayatî tehlike söz konusu olduğu için elektrik kesilmesine, frekans veya voltaj değişmesine karşın şebeke cereyanındansa daha kararlı bir enerji üreteciyle çalışılması tercih olunur. 7 Watt dolayındaki elektrik gereksinimi gene termoelektrik dönüşümle Plütonyum-238 veya Prometyum-147 radyoizotoplarından birinden karşılanır. Birinci radyoizotop az yukarda tanıtılmıştı; ikincisi yani Pm-147 yarı ömrü 2,6 yıl olan saf ve yumuşak (en çok 0,2 MeV) enerjili bir beta vericisidir. Bu enerjideki betaların frenlenmeleri de kolay olduğundan zırhlama gene sorun değildir. Üstelik bu alet insanın (hastanın) dışında olduğuna göre sağlık sakıncası da yoktur.
KALORİFERLİ ELBİSE
Çok soğuk iklimlerde veya ortamlarda (kutupta, uzayda veya buzlu sularda) giyilecek elbiselerin ısıtılması için radyoizotop enerjisine dayalı "tek kişilik kalorifer" yapılmıştır. Pu-238/Zirkonyum alaşımından yapılmış ısı kaynağını küçük bir ısı değiştirgeci (eşanjör) çevreler. Burada ısınan su elbisenin katları arasına döşenen plastik borular içinde dolaşarak dalgıcı veya astronotu ısıtır. Gerek duyulan ısı enerjisi miktarına göre değişen sayıda ve her biri elbisenin ayrı bir bölgesini ısıtmak üzere birden çok sistem de yapılabilir.
UYDULARDA RADYOİZOTOP ENERJİ KAYNAKLARI
Uydulara ve diğer uzay araçlarına yerleştirilen çok sayıda cihazın gerektirdiği ortam ısısını ve elektriği üretmek üzere farklı fiziksel temellere dayanan başlıca üç tür enerji kaynağı geliştirilmiş bulunmaktadır. Bunlardan biri küçük tip nükleer reaktörleridir. Diğer ikisi güneş enerjisi ve radyoizotop enerjisi ile çalışan üreteçlerdir. Amerika Birleşik Devletleri 1978 yılına kadar uzaya göndermiş olduğu uydularda yalnız bir kez nükleer reaktör, 20 kez radyoizotop enerji paketi ve çok daha fazla sayıda güneş hücresi kullanmıştır
Güneş pili uzayda radyoaktif kalıntı bırakmayan temiz bir aygıt olduğu için Amerika tarafından tercih oluna gelmiştir. Fakat en çok 10 yıla varan ömrü onun ancak kısa ve orta süreli uçuşlarda kullanılmasına yetmektedir. Gerek bu neden ve gerekse güneşten uzaklaşıldıkça enerji üretiminin zayıflaması, onu sadece dünya etrafındaki uçuşlar için uygun kılmaktadır. Dünyanın güneşi görmeyen tarafında üretim mümkün olmadığından güneş hücresinin enerji sürekliliği ancak bir batarya ilavesiyle sağlanabilmektedir. Batarya ise sistemi tahminlerden fazla ağırlaştıran bir eklentidir. Güneş hücresi teknolojisi 1980'li yıllarda metrekareden 100 W elektrik üretecek düzeye gelmiştir. Bu durumda bir okyanus keşif ve denetim uydusunun 4 kW dolayında olan elektrik gereksiniminin yalnız bu kaynaktan sağlanması halinde uzaya 40 m2 genişliğinde kanat açması gerekmektedir. Günümüze gelene dek kanatlar bir sakınca yaratmadı. Fakat 19 Mayıs 1978 günü ilk "avcı-vurucu" (hunter-killer) Sovyet uydusunun uzayda boy göstermesi durumu değiştirmiştir. Radar algılamasına yakalanmayı ve avlanmayı kolaylaştıran güneş kanatları artık uyduların istenmeyen uzantılarıdır.
Radyoizotop enerji üreteci bu bakımdan üstünlüğe sahiptir. Dolayısıyla gelecekte uzaydaki önemi daha da artacaktır. Onun, yukarda sözü edilen diğer iki enerji seçeneğine üstünlüğü ömür bakımından da vardır. Uzayda münhasıran kullanılan radyoizotop Pu-238'dir. Onun 88 yıllık yarı ömrü gerek nükleer reaktörle ve gerekse güneş hücresiyle karşılaştırılamayacak kadar dayanıklı bir enerji kaynağı olmasını sağlar. Mamafih radyoizotop enerji üretecinin ömrünü termoelektrik dönüştürücünün daha kısa olan ömrü sınırlar.
Pu-238'i uzayda çekici kılan bir diğer etken, birim ağırlık başına en fazla enerji üreten radyoizotop olmasıdır.
Uzaya ilk radyoizotop enerji üreteci, 1961 sonbaharında fırlatılan Amerikan Transit uydusuyla gönderilmiştir. Bilindiği gibi bu uydu gemilere konumlarını ve rotalarını tayine imkan veren sinyaller yayınlar. Amerika Birleşik Devletleri radyoizotop enerji üreteçlerinden ilk partiyi dünya yörüngesinde denedikten sonra, 1969'dan itibaren 11 adedini Ay'a, Jüpiter'e, Satürn'e, Mars'a ve Venüs'e gönderdiği araçlarda kullanılmış, bunlardan 5 tanesini de birtakım cihazlarla beraber Ay yüzeyine bırakmıştır.
21 Nisan 1964 günü fırlatılan dördüncü radyoizotop kaynak SNAP-9A başarısız bir atılışla atmosfere geri dönmüş ve Güney Yarımküre'de 50 km yükseklikte yanarak dağılmıştır. Taşıdığı 1 kg Pu-238'in 17 000 Ci dolayındaki radyoaktivitesinin % 95'i yeryüzüne serpilmiştir. Altı yıl sonra 1970'de çevrede radyoaktivite bulaşıklığı hâlâ ölçülebilecek düzeyde idi. Plütonyumun en radyotoksik elementlerden biri olduğunu geçmiş bölümlerden biliyoruz. Bu yönüyle olayın geniş tepki uyandırdığını söylemeye gerek yok. Radyoizotop enerji üreteçlerinin dünya yörüngesinde değil de, daha ziyade dış uzayda kullanılmalarının bir nedeni de benzeri kazaların tekrarından kaçınmaktır.
Nitekim anlatılan tatsız tecrübeden sonra radyoizotop enerji paketinin yapısı, bir kaza ile atmosfere dönmesi halinde yanmayacak şekilde pekiştirilmiştir. Yapılan bu değişiklik iki kez bilfiil denenmiştir. 1968 ve 1970 yıllarında, arızalar nedeniyle uçuşları atılıştan sonra iptal olunan Nimbus B-l ve Apollo-13 araçları deneme için geri çevrilmişler, araçların kendileri atmosferde yandıkları halde SNAP-19 B2 ve SNAP-27 kodlarıyla anılan radyoizotop enerji paketleri hiç dağılmadan okyanusun derin sularına gömülmüşlerdir. Paket açılmadığına göre sakladığı radyoaktivitenin suya sızmayacağı aşikârdır.
Radyoizotop enerji üretecinin en önemli sakıncası 1 kW gücün üzerinde hafif olma özelliğini hızla yitirmesi ve daha büyük güçlerde artık nükleer reaktörlü enerji üretecinden de ağır çekmesidir. Fakat bu sonuncunun arz ettiği radyoaktivite tehlikesi kıyaslanmayacak ölçüde büyük olduğundan, aralarında yapılan çok yönlü karşılaştırmayı gene radyoizotop enerji üreteci kazanmaktadır. Onun için seneler 1980'lere dönerken Amerika Birleşik Devletleri'nin savunma araştırmalarından birisi 100 kW gücünde "dev" radyoizotop enerji paketi geliştirmek idi. Bu seriden ilk üretecin uzayda 1983 yılında denenmiş olması hedef alınmıştır. "Küresel Konum Tayini" ve "Hava Kuvvetleri Haberleşmesi" gibi amaçlarla yeni hizmete girecek uydular çok sayıda cihazla yüklü olacaklarından elektrik gereksinimleri de eskilerle kıyaslanmayacak ölçüde fazladır. Bunların Sovyet avcı-vurucu uydularına kolay hedef olmaktan sakınılmaları da düşünülünce radyoizotop enerji üreteci elde tek seçenek olarak kalmaktadır.
KUTUP İSTASYONLARINDA RADYOİZOTOP ENERJİ ÜRETEÇLERİ
Kutuplar çevresinde, yılın ancak belirli aylarında ulaşılabilen yörelerde insansız çalışmak üzere kurulmuş bulunan hava tahmin istasyonlarında cihazlar için gerekli ortam ısısı ve elektrik en güvenilir şekilde gene radyoizotoplar sayesinde sağlanabilir.
Nitekim bu tür kaynaklardan ilki 1961 yazında, Kuzey Kutbu'na sadece l 300 km uzakta bulunan Axel Heiber adasındaki hava tahmin istasyonuna konmuştur.
Kullanılan radyoizotop Stronsyum-90'dır. 28,5 yıl yarı-ömürlü bu radyonüklid en çok 0,5 MeV enerjide saf betalar verir. Bir yer istasyonunda ağırlık, daha doğrusu üretilen birim güç başına ağırlık uzaydaki kadar kritik olmadığından, kaynak seçiminde ucuzluk önem kazanır. Adı geçen radyoizotopun bu işde tercih olunmasının nedeni de ucuzluğudur.
Stronsyum-90 bir fisyon ürünüdür; üstelik bütün fisyon ürünleri arasında en yüksek verimle üreyenler-den biridir. Dolayısıyla kullanılmış yakıtın tekrar işlenmesinden bir yan ürün olarak bol miktarda elde olunur.
RADYOAKTİF YOL LAMBALARI
Elektrik şebekesinden bağımsız çalışan karayolu trafik lambalarının yapılması, elektriğin ikide bir kesildiği ülkemizde ne güzel olurdu? Aynı özlemi demiryolcular da duymaktadırlar.
Trityum radyoizotopundan enerji alan trafik lambaları yapılmıştır. Gerçi bu lambalar elektrikli olanlar kadar parlak değillerdir. Verdikleri ışık gece ancak 50 - 60 metreden görülebilir. Bir beyaz kağıt dolunay ışığı ile ne kadar parlarsa trityum lambanın yüzey parlaklığı da bunun ancak iki katıdır. Dolayısiyle trafiğin hızlı seyrettiği ana yollarda elektrikli lambaların yerini almaları beklenmemektedir. Fakat elektriğin götürülmesinin pahalıya oturduğu tenha köy yollarında pekâlâ kullanılmaktadırlar.
Trityum, geçmiş bölümlerden hatırlanacağı gibi hidrojenin üç izotopundan en ağır olanıdır. 12 yıl yarı ömürle çok yumuşak (0,02 MeV) enerjide ve saf beta aktiftir. Dolayısıyla lambanın içine yerleştirildiğinde dışarıya sağlığa zarar verecek ölçüde radyasyon sızıntısı yapmaz. Trityumun yayınladığı betalar bir fosforlu camı bombalayarak onda görünür ışık flüoresansı doğururlar. Yani sistemde elektrik kullanılmadan ışık üretilir.
Bu olayın klasik örneği fosforlu saatlerdir. Onlarda kullanılan Radyum yayınladığı alfa tanecikleriyle gene bir fosforu (çinko sülfürü) bombalayarak görünür ışık pırıltısı yaratırlar.
SİNEK MÜCADELESİ
Radyoizotop uygulamalarının sayısız örnekleri arasından burada sunulmak üzere özellikle birbirinden çok farklı olanlar seçilmişlerdir.
Afrika'da uyku hastalığı taşıyan sineğin dişisinin ömür boyu yalnız bir kez çiftleştiği, fakat bundan sayılamayacak kadar çok yumurta meydana getirdiği saptanmıştır. Radyasyonların zararlı etkilerinden birinin canlıları kısırlaştırmak olduğu bilinmektedir. Konumuzda bundan yararlanılmakta, uyku hastalığı sineğinin erkekleri kısırlaştırılarak araziye salınmaktadır. Kısır erkekle çiftleşen dişi sinek üreme yapamadığından sinek nesli zamanla azalır.
Karbon-14 Yaş Tayini
Hem doğal olarak kendiliğinden sürekli biçimde oluşan ve hem de yapay olarak üretilebilen bir radyoizotoptur.
Willard Frank Libby paleontolojik devirlerden veya tarihin derinliklerinden arda kalan kalıntıların yaşlarının tayininde yeni ve şaşmaz bir yöntem olarak Karbon-14'ün kullanılabileceğini kanıtlamış ve bu buluşuyla 1960 yılı Nobel Ödülü'nü kazanmıştır.
Libby bu yöntemle son buzul çağının zannedildiği gibi 25 000 yıl önce değil, fakat 10 000 yıl önce yaşandığını; Mezopotamya'da çiftçiliğin 7 000 yıl önce başladığını; Teotihuacan (Meksika) güneş piramidinin zannedildiği gibi 15 000 yıllık değil, fakat sadece 3 000 yıllık olduğunu ve benzeri daha birçok tarihi yanılgıyı ortaya çıkardı. Kendisi ve ondan sonra bu yöntemi kullananlar müzelerde özenle saklanan bir kısım eşyanın sahte olduklarını veya kendilerine atfedilenden başka döneme ve uygarlığa ait olduklarını gösterdiler. Prof. Libby haklı olarak tarihi tekrar yazan adam unvanını kazanmıştır. Mamafih Libby'ye asıl şöhreti ve Nobel ödülünü "Dead Sea Scrolls" ismiyle bilinen dinsel yazıtların orijinal belgeler olduğunu kanıtlaması kazandırmıştır. 1948 yılında Kudüs dolaylarında bir mağara içinde bulunan, rulo şeklinde sarılmış deri şeritlerin Milattan önce 2. yüzyıla ait olduklarını saptamıştır. Deri üzerinde okunan dini yazılar incil'in günümüze kadar tahrif olmadan geldiğinin kanıtı sayılmış ve hıristiyanlık dünyasını heyecandan ayağa kaldırmıştır.
Karbon-14 yaş tayini yönteminin esası özetle şöyledir: Atmosferin üst tabakalarında kozmik nötronlara hedef olan bir kısım azot atomları radyokarbona dönüşürler. Aslında çok zayıf olan bu reaksiyon jeolojik devirlerden beri biteviye süregelmiştir. Böylece oluşan radyo karbonla, bilinen diğer menşeden gelen kararlı (radyoaktif olmayan) karbon canlı besin çevriminde karışmakta ve onbinlerce yılla ifade olunan zaman sürecinde ikisi arasında bir denge oluşmuş bulunmaktadır.
Öyle ki, yaşayan her türlü canlı yapısında (biosferde) yer alan karbon içinde radyoaktif olan ve olmayan izotopların oranı yeryüzünün her yanında ve tarihin bütün dönemlerinde hep aynı olup 10-12 (trilyonda bir) dir.
Buna göre yaşayan bitki, hayvan ve insan yapısında var olan her gram karbon içinde dakikada 16 radyoaktif bozunum olur. Her bozunumdan bir adet 0,2 MeV maksimum enerjide ve eksi elektrik yüklü beta parçacığı yayınlanır. Canlı ölüp besin çevriminden çekilince, yeni karbon takviyesi kesildiği için, bünyesinin ihtiva ettiği radyo karbon, bu radyoizotopun 5736 yıl olan yarı ömrü ile azalmaya başlar. Anılan sürenin sonunda fosilin ihtiva ettiği beher gram karbon başına dakikada 8 beta, iki yarı ömür (11 472 yıl) sonra 4 beta yayınlanacaktır. Fevkalade duyarlı teknikler sayesinde 10 yarı ömre kadar azalan radyo karbon aktiviteleri ölçülebilmiştir. Yani zamanımızdan geriye 57 000 yıl giden bir tarih dönemi için radyo karbon, sanki bir doğal saat imişcesine kullanılabilmektedir.
Ağaç, kemik, kağıt, v.b. kalıntılarla, karbonlaşmış tabakaların (kömür, petrol) arkeolojik ve jeolojik yaş tayinleri bu sayede mümkün olabilmektedir. Başka tür bir uygulama organik bileşiklerde menşe tayinidir. Örneğin etilalkolün sentetik mi olduğu, yoksa petrolden mi damıtıldığı gene bu yöntemle saptanabilir.
Ülkemizin hâlâ bakir bir tarih ve arkeoloji hazinesi olduğu, ayrıca geniş kömür ve linyit yataklarının bulunduğu, petrol aramalarına büyük ümitler bağlandığı düşünülürse, radyokarbon yaş tayini konusunda uzmanlaşmanın Türk kültür ve ekonomisi için ne büyük katkıları olabileceğini anlamak kolaylaşır.
Radyoizotoplarla Analiz
Radyoizotoplar kimyasal analizin bilinen yöntemlerine yenilerini eklemiştir. Bu yeni yöntemler yerine göre ucuz, çabuk, otomatik olabilmek gibi üstünlükleriyle modern teknolojide geniş uygulama alanları bulmuşlardır.
Radyoizotoplarla analizin başlıca iki yöntemi vardır.
Radyoaktivasyon analizi ismi verilen birincisinde, analiz edilecek örnek önce bir nükleer reaktörde ışınlanır. Örneğin yapısında bulunan ve tayini istenen elementler nötron ışınlaması sırasında radyoaktif hale gelirler. Böylece oluşan her bir radyoaktif elementin yayınladığı ışının cinsi, enerjisi ve yarı ömrü farklıdır. Bunlar ölçülmek suretiyle radyoizotop kokteyline dönüşmüş olan örnek yapısında aranan elementler ve bunların miktarları tayin olunur. Elle çok zaman alan bu işlemler istenirse bilgisayar kumandalı otomatik analiz cihazlarıyla bir çırpıda sonuçlandırılabilirler. Dolayısıyla ıslak kimya yöntemleriyle günler süren analizler dakikalara sığdırılabilirler.
Fluoresan X-ışınları analizi radyoizotoplarla analizin ikinci türüdür. Bunun için yukarda olduğu gibi bir nükleer reaktörün varlığına ve analiz edilecek örneğin onun içinde ışınlanmasına gerek yoktur. Hassas, kesin ve acele analizler için bilgisayarla donatılmış karmaşık laboratuar düzenekleri olduğu gibi, kaba analizler için çok basit ve taşınabilir olanları da vardır. Öyle ki, bir maden arayıcı dağ-taş dolaşması sırasında bunları beraberinde gezdirip toplayacağı örneklerin ilk kontrollerini kendisi yapabilir.
Bu analiz yönteminde, örneği oluşturan elementlerin X-ışmı fluoresansı ile ışımaları sağlanır. Görünür ışık flüoresansını günlük hayattan biliyoruz. Bazı boyalar, üzerlerine düşen ışığın etkisiyle görünür ışık vererek ışıldarlar. Burada uyaran da, uyarılan da görünür ışıktır. Aslında X-ışını flüoresansında da durum benzerdir. Atomda X-ışını flüoresansını uyarmak için genellikle gene bir X-ışını veya gamma ışını ve nadiren de beta ışını kullanılır. Her atomun (elementin) flüoresansından doğan X-ışınları önceden bilinen ve hiç değişmeyen bir dalgaboyuna (enerjiye) sahiptirler. Kullandığımız algılayıcı flüoresan X-ışınlarının dalga boylarını seçebiliyorsa örnek içinde bunların kaynaklandığı atomların cinslerini ayırt edebiliyor (analiz edebiliyor) demektir. Unutulmamalıdır ki, göz denen algılayıcı görünür ışığın dalga boylarını (enerjilerini) ayırt edebilmekte, bu sayede renkleri seçebilmektedir. Yukarda anılan elektronik algılayıcının yaptığı, gözün doğal olarak yaptığını X-ışınları düzeyinde yapmaktan ibarettir.
Temel ilkeleri kısaca özetlenen radyoaktivasyon analizinin ve flüoresan X-ışınları analizinin teknikte, tıpta ve akla gelebilecek daha bütün dallarda uygulamaları kelimenin tam anlamı ile sınırsızdır. Analiz için seçilen örnek ameliyat masasında yatan bir hastanın kanı, Haliç'in kirli suyu, Ankara'nın pis havası, narkotik polisin yakaladığı uyuşturucu, kalitesinin kontrolü istenen bir sanayi ürünü, bir maden arayıcının topladığı taş-toprak numuneleri ve daha niceleri olabilir. Hele taşınabilir flüoresan X-ışmı cihazı ile çalışılıyorsa dağdaki kayayı veya fabrikadaki metali, v.b. kırıp örnek almaya da gerek yoktur. Yapıyı hiç tahrip etmeden, cihazı onun başına götürüp yüzeysel bir analizle yaklaşık sonuca varmak mümkündür.
Radyoaktivasyon analizi tartılamayacak kadar az madde "bulaşıklıklarını" tayin edebilecek duyarlıkta bir tekniktir. Şu örnek zikre değer: Kalabalık içinden açılan tek bir ateşle cinayet işlendiğini düşünelim. Cani silahı derhal üzerinden uzaklaştırmış ve onun bu hareketini kimse fark etmemiş olabilir. Fakat silahın geri tepmesiyle eline eser miktarda barut mutlaka sıvanmıştır. Şayet elini henüz yıkamamışsa, mendille silmiş dahi olsa, elinde gözle görülmeyecek ölçüde az barut bulaşıklığı bir parafin kalıb üzerine alınabilir, nükleer reaktörde ışınlanabilir ve radyoaktivasyon analizine tabi tutulabilir Böylece yakalanan yüzlerce zanlıdan hangisinin elinde barut bulaşıklığı olduğu saptanabilir. Polis bu yöntemi ilk kez ABD Başkam John Kennedynın katilini belirlemek için kullanmış, fakat o zaman başarılı olamamıştır. Çünkü 1963 Kasımında henüz polise de yabancı olan bu yöntemin uzmanları sanık Harvey Oswald'a ulaşıncaya kadar, başka şubelere mensup polis ekipleri uyguladıkları testlerle ve sanığın tuvalete gitmesine izin vermekle elindeki barut bulaşıklığının yokedilmesıne fırsat tanımışlardır
RADYOİZOTOPLARLA RADYOGRAFİ
Röntgen çekiminde elektronik cihazların ürettiği X-ışınlarının kullanıldığını hepimiz biliriz.Fakat radyoiztoplann ürettiği gamma ışında aynı amaçla kullanıldıklarını bilmeyenler çoktur. Çünkü bu ikinci tür radyografi sadece teknikte kullanılır; tıpta yeri yoktur Gamma ışınları X-ışınlarından daha yüksek enerjilidirler. Dolayısıyle daha büyük malzeme kalınlıklarına nüfuz edebilirler.
Teknikte X-ışınların nüfuz edemediği kalınlıkların radyografisinde radyoizotoplardan kaynaklanan gamma ışınları kullanılır. Et ve kemikten ibaret olan insan vücudunun radyografisinde gamma ışınlarına gereksinim duyulmaz, üstelik bu ışınların zararları X-ışınlarından daha fazla olduğundan tıbbî radyografide kullanılmaları sakıncalıdır.
Endüstriyel radyografide kullanılan başlıca radyoizotoplar Iridyum-192, Kobalt-60, Sezyum-137, Sezyum-134 olup özellikle ilk ikisi uygulamaların belki % 90'unda yeralır.
Söz radyografiden açılınca elektron ve nötron radyografilerinden de birkaç cümle ile bahsetmek yerinde olur. Birincisi beta aktif izotoplarla, ikincisi ise çoğunlukla nükleer reaktörlerle yapılabilir. Betaların malzemeye nüfuziyeti son derece az olduğundan bunlarla radyografisi alınabilecek objeler pul, para, tablo gibi kağıttan yapılmış, tarihi veya sanatsal değeri olan, sahte veya orijinal olduğu araştırılan nesneler olabilir. Elektrik yükü olmayan nötronların malzemeye nüfuziyeti daha fazladır. Dolayısıyle bu tür radyografinin kullanma alanı daha geniştir. Özellikle havacılık, uzay ve nükleer sanayiler gibi ileri teknoloji gerektiren dallarda kullanılır.
Şekil-5.2 X-ışınlarıyla radyografinin ülkemizden bir örneğidir. x. Radyoizotoplarla Terapi
Gamma ışınının tıbbî radyografide kullanılmadığı yukarda söylenmişti. Mamafih aynı ışın terapide geniş şekilde kullanılır. Kanser ve benzeri habis tümörlerin tedavisinde doktor, artık bütün çarelerin tükendiğine karar verdiği zaman, bir son çare olarak gamma ışınının öldürücü etkisine baş vurur. Kanserli hücreleri ışınlayarak öldürür. Ancak bu sırada çevredeki sağlam dokular da "feci şekilde" hırpalandığından, zaten zayıf-nahif olan hasta büsbütün sarsılır.
Kobalt-60 radyoterapide kullanılan yegâne izotoptur. Yarıömrü 5 yıldan birazcık fazla olan bir yapay radyoizotoptur. Gerçi bazı eski hastanelerde tarihi bir miras olarak Radyum terapi cihazları da vardır. Sadece doğal radyoizotopların bilindiği veya yapay radyoizotopların büyük ölçekte üretilemediği nükleer çağ öncesi günlerden kalma Radyum terapi cihazları, bu izotopun pek uzun (l 600 yıl) olan yarı-ömrü nedeniyle hâlâ aynı etkinlikte kullanılıyor ise de artık yenileri yapılmamaktadır. Çünkü aşırı pahalı olan söz konusu radyoaktif madde yerini daha ucuz Kobalt-60 radyoizotopuna çoktan bırakmış bulunuyor.
İstenmeyen hücrelerin radyasyonla öldürülmesinden konu açılınca aynı ilkeye dayanan başka uygulamalardan da kısaca bahsetmek yerinde olur. Gamma ışınlaması ile mikropların öldürülmesi, böylece ilaçların, ilaç ambalajlarının ve ameliyathane teçhizatının (eldiven, makas, pense v.b.) hiç ısıtılmadan sterilizasyonu 1960'lı yıllardan itibaren başlamış devrimsel bir uygulamadır. Harp stoku olarak uzun saklanacak tahıl türünden gıda maddelerinde üreme hücrelerinin yüksek dozda gamma ışınlaması ile tahribi, böylece filizlenmelerinin yıllarca geciktirilmesi bir diğer uygulamadır. Ancak ışınlanmış gıdanın bizzat kullananlarda olmasa bile gelecek nesiller üzerinde gecikmiş zararlı etkileri olabileceği endişesi bu uygulamayı frenlemiştir.
Radyoizotoplarla Teşhis (Teknikte ve Tıpta)
Radyoizotop ışıldayan maddedir. Ancak bu ışıldama normal duyu organlarıyla (gözle) değil elektronik cihazlarla algılanabilir. Radyoizotopların saldığı ışınların, özellikle gamma ışınlarının, kalın madde tabakalarını geçebilmesi bir başka üstünlüktür. Bu sayede bir petrol boru hattı içindeki akışa katılan bir tutamcık radyoaktif madde ile borunun dışından akışı izlemek mümkündür. Ana boru hattından benzin, gaz, motorin, v.b. petrol ürünleri peşpeşe basılabilir. Yalnız, bunların arayüzeylerine radyoizotop katılır. Ülkeyi aşan hattın öbür ucunda elinde bir radyasyon algılayıcı cihazla bekleyen teknisyen bir malın bitip öbürünün başladığını elindeki cihazdan anlayabilir ve birtakım vanaları açıp kapatmak suretiyle her bir malı ayrı depoya alabilir.
Radyoizotop, insan kan dolaşımına da katılabilir. Radyoaktivite atomsal ölçekte bir olay olduğuna göre kana verilecek radyoaktif madde miligram veya mikrogram ölçeğine kadar azaltılarak bir yan etki (kan zehirlenmesi) yapması önlenebilir. Radyoizotopun vücuttaki hareketi dışardan, vücuda hiç temas etmeden, elektronik algılayıcı ile izlenebilir. Böylece kan dolaşımının, kalbin, akciğerin, böbreğin, v.b. organların çalışmaları kontrol edilebilir.
Tiroid bezi kandaki iyodu 24 saatte toplayıp alır ve bir o kadar zaman içinde de elimine eder. Hastaya İyot-131 (yarıömrü 8 gün) izotopu zerk edilirse bu faaliyet dışardan izlenebilir. Şayet anılan metabolik fonksiyon uzun sürüyorsa tiroid bezinin tembel çalıştığı veya aksine çok kısa sürüyorsa hastanın hipertiroidden muzdarip olduğu deneysel olarak kanıtlanır. 1960'lı yılların sonlarında bu maksatla hastanelere dağıtılan radyoiyod kokteyli sayısı, yalnız Amerika Birleşik Devletleri'nde yılda yarım milyon adedi buluyordu.
Fosfor-32 (yarıömrü 14,3 gün) kanser ameliyatına hazırlanan hastaya zerk edilir. Normal hücrelerden çok daha aktif olan tümör hücreleri, daha fazla kan ve dolayısıyla radyofosfor alırlar. Cerrah tümörün en küçük kalıntılarını dahi kazıyıp aldığından emin olmak için o bölgeyi kapatmadan önce radyasyon algılayıcı ile tarar ve işinin bittiğine böylece karar verir.
Altın-198 (yarıömrü 2,5 gün) tıpta çok kullanılan bir diğer radyoizotoptur. Kan, radyoaltını vücudun herhangibir yerindeki habis tümöre taşır ve yayınladığı gamma ile tümörü içinden ışınlar. Başlangıç halindeki tümörler için radyoaltın içten ışınlaması yeterli olabilir ve hasta için daha sarsıcı olan radyokobaltla dıştan ışınlamaya gerek kalmayabilir.
Ksenon-133 (yarıömrü 5,3 gün) radyoaktif ve asal bir gazdır. Ciğerlere az miktarda verilirse bu organın sağlığı ve işleyişi dışardan gözlenebilir ve görüntüsü (sintologram'ı) alınabilir.
Okuyucuyu sıkmamak bakımından örneklere burada son verilecektir. Ancak şunu ilavede yarar var; anılan bütün bu tıbbî uygulamalar hastanelerimizde yıllardır yapılmakta ve bunlar için gerekli radyoizotopların çoğu Çekmece Nükleer Araştırma Merkezi'nde üretilmektedir.
Sıralanan örneklerden okuyucunun dikkatini çekmiş olabileceği gibi insan vücuduna verilen radyoizotoplar hep kısa yarı ömürlüdür. Radyoizotopdan beklenen görev bittikten sonra, madde olarak vücuttan atılması gecikse dahi, kısa sürede sönümlenerek zararlı etkisini kaybetmesi istenir.
Radyoaktif maddelerin özellikleri ve çevreye zararları
RADYOAKTİVİTE
Radyoaktif denilen bazı cisimlerin kendiliklerinden bir parçalanma sonucu fotoğraf plaklarına etki eden, gazları iyonlaştırıp elektriğe karşı iletken kılan ve daha bazı olaylara sebep olan çeşitli radyasyonlar yayabilme özelliiğidir. Bir radyoaktif çekirdeğin kendiliğinden bir başka çekirdeğe değişmesi olayına dezentegrasyon , yapma olarak bir çekirdekten bir başka çekirdeğin elde edilmesi olayına da transmütasyon denir.
Fizikokimya bilimleri alanında modern keşiflerin en önemlisi radyoaktifliğin keşfi olmuştur. Zira bu keşif; bizzat bu olayın keşfi yanında, kimyasal element hakkındaki düşüncelerimizi de temelinden değiştirmiştir. Öte yandan, atomun yapısı hakkındaki şimdiki teorilerle izotopluk kavramını ve bazı atomların çekirdeklerinin büyük birer enerji kaynağı teşkil ettiklerini ve bunlardan ilk faydalanmayı hep bu keşke borçluyuz.
Radyoaktiflik, henri becquerel tarafından, 24 şubat 1896’da X ışınlarının keşfinden iki ay sonra keşfedilmiştir.
Bir crookes tüpünden husule gelen katod, pozitif ve röntgen ışınlarının özelliklerinden biri de, flüoresan maddelerin flüoresansına sebep olmalarıdır. İşte bu olayın incelenmesidir ki radyoaktifliğin keşfine yol açmıştır. İlk röntgen tüpleri antikatotsuzdu. X ışınlarının kaynağı katod ışınlarının gelip çarpmasıyla flüoresan kılınmış olan tüpün çeperinde bulunuyordu. O halde, Röntgen tüpünün camı gibi flüoresan olan, yani sebebi her ne olursa olsun bir dış etkiyle ışık verebilen başka cisimlerinde röntgen ışınlarını verip vermeyeceği haklı olarak sorulabilirdi. Şöhretli Fransız matematikçisi Henri Poicare, 20 Ocak 1896’da, Fransız Fen akademisine röntgen tarafından elde edilen bir klişe göstermiş ve fluoresan kılınmış bazı cisimlerin X ışınları verip vermediklerinin araştırmasının enteresan olacağı ifade etmiştir. Bunun üzerine bir çok fizikokimyacı durumu incelemeğe başlamıştır. Çinko sülfür, Kalsium sülfür üzerinde yapılan denemeler olumsuz sonuç vermiştir. H. Becquerel benzer denemeleri bazıları fluoresan olan uranyum tuzları üzerine yapmıştır. Siyah kağıda sarılı fotoğraf camının siyahladığını görmüştür. Becquerel, sonraki denemelerinde gözlenen olayın fluoresansa bağlı olmadığını, tuzun önceden aydınlatılmasına lüzum olmadığı gibi, urainumun fluoresan olan ve olmayan bütün tuzlarının aynı şekilde etkide bulunduklarını ve metalik uranyumun en fazla aktif olduğunu bulmuştur. Becquerel, daha sonra, tam karanlıkta bulundurulan Uranyum bileşkelerinin siyah kağıt arasından uzun fotoğraf plaklarına etkide bulunan bazı ışınlar yayınladık süre bulmuştur. Bu ışınlara uranik ışınlar denmiştir.
Bu ışınlar, Rötgen ve lenard ışınları gibi ince metalik levhalardan geçer ve gazları iyonlaştırırlar; olay, uranium dahil olduğu bileşiğe tabi değildir; şiddeti, uraniumun mutlak miktarıyla orantılı olup aydınlatma, ısıtma gibi dış etkilere de tabi değildir. O halde radyoaktiflik maddenin atomik bir özelliğinden ileri gelir. Bequerel’in keşfinden sonra başka cisimlerin de uranium gibi uranik ışınlar yayıp yaymadıkları araştırılmıştır. Fransa’da Pierre ve Marie Sklodowska Curie ve Almanya’da G. Schmidt tarafından aynı zamanda yapılan araştırmalar sayesinde thoruim tuzlarının da, uranium tuzları gibi uranik ışınlar verdiklerini bulmuşlar. Bu ışınlara Becquerel ışınlar da denmiştir. Becquerel yahut uranik ışınlar veren cisimlere radyoaktif cisim; bu ışınlar yardımıyla meydana konulan maddenin bu özelliğine radyoaktiflik denir. Bu özelliğe malik olan elementlere radyo element; radyo element; radyoaktiflik özelliği ile ilgili olaylar, metodlar ve araçları bir arada inceleyen bilim dalına da radyoaktivite adı verilmiştir.
Bu gün kırktan fazla doğal element bilinmektedir. Bunların çoğu periyodik sistemin son periyotlarında yer alan ağır elementlerdir. İleride görüleceği gibi, yapma olarak bir çok radyo element elde edilmiştir.
RADYOAKTİF MADDELERİN ÖZELLİKLERİ
Atom çekirdeklerinin bir dış etki olmaksızın kendiliklerinden ışıma yapmalarına ve bu tür ışıma yapan atomlara da radyoaktif atom adı verilir. Radyoaktif atomların çekirdekleri kararsızdır.
Atom çekirdeklerinin kararlığı nötron ve proton sayısına bağlıdır. He, C, N ve O gibi hafif atom çekirdeklerinde nötron sayısı, proton sayısına eşittir. Nötron sayısının proton sayısına oranı 1’dir. Bu çekirdekler karalıdır. Proton sayısı 2040Ca atomundan fazla olan atomlardan; nötron sayısı proton sayısına eşit olan kararlı atom çekirdeği yoktur. Bu atom çekirdeklerinde Coulomb itme kuvvetleri, çekirdeğin kararlılığının azalmasına sebep olur. Ağır elementlere doğu nötron sayısının proton sayısına oranı git gide artar.
Kararlı olan 80200Hg izotop atomunda n/p oranı 1,5’tur. N/p oranı 1,5’tan büyük olan çekirdeklerin kararlılıkları kaybolur, en son kararlı çekirdek 83209Bi’tur. 83209Bi’tan proton sayısı büyük olan atom çekirdekleri kararsızdır. Çekirdekleri kararsız olan atomlar radyoaktiftirler ve radyoaktif bozunmalar ile karalı hale ulaşmak isterler.
Bu bilgiler ışığında bir atom çekirdeğinin radyoaktif özellik göstermesi için uyması gereken şartları şu şekilde sırayalabiliriz:
Çekirdekte bulunan nötron sayısının proton sayısına oranının 1,5’tan büyük olması,
Atom numarasının 83’ten büyük olması.
Bununla birlikte atom numaraları küçük olan bütün izotopların çekirdekleri kararlıdır.
Mesela, 6 proton ve 6 nötrona sahip olan 612C izotopu karalı olmasına karşın 6 proton 8 nötrona sahip olan 614C izotopu kararsız yani radyoaktiftir. Görüldüğü gibi, radyoaktiflik çekirdek yapısı ile yani çekirdekteki proton ve nötron sayıları ile diğer bir deyişle çekirdeğin cinsi ile ilgilidir.
Yapılan deneyler radyoaktif bir elementin bu özelliğini bileşiklerinde de gösterdiği ortaya koymuştur. Bir elementin radyoaktif özelliği o elementin kimyasal durumuna bağlı değildir. Sıcaklık ve basınç gibi dış etkiler de radyoaktif özelliği değiştirmez. Bunlara ek olarak radyoaktif özellik maddenin katı, sıvı veya gaz halinde bulunmasıyla da ilgili değildir.
Kurşundan bir kröze içinde bir miktar radyum koyup bir mağnetik alana tabi tutulursa radyasyonlar üç gruba ayrılır. Bir kısmı hafifçe sola sapar, pozitif yüklüdürler, bunlar iki elementer yüke malik olan helyum çekirdekleridir, bunlara alfa ışınları denir; bir kısmı fazlaca sağa sapar, negatif elektronlar olup bunlara beta ışınları denir; bir kısmı hiç sapmaz, bunlar çok kısa dalga boylu elektromağnetik dalgalar olup bunlara gama ışını denir.
Radyoaktif maddelerden yayılan alfa beta ve gama ışınları çeşitli olaylara sebep olurlar. Mesela; karı, sıvı ve gaz halindeki maddeleri iyonlaştırırlar. Cam, porselen, fayans gibi maddeler radyoaktif ışın temasında renklenirler. Renklenme ışınların yollarına karşılık gelen bölgede olur.
Radyoaktif ışınlar canlı hücrelerine etki ederler. Başta kanser olmak üzere birçok hastalığa sebep olurlar. Nesiller boyu kalıtsal bozukluklar meydana getirebilir. Şimdi bu bozunma türlerini sırasıyla inceleyelim.
Alfa Işınları: Alfa ışınları iki defa pozitif yüklü helium çekirdekleridir. Gerçekten alfa partiküllerinin spetik yükleri bu partikülleri veren radyoaktif cisim ne olursa olsun, daima hidrojeninkinin yarısına eşittir. Bu sonuç, ancak alfa taneciklerinin atom ağırlığının ikiye eşit olduğu yahut, Rutherford’un ilk anda ileriye sürdüğü gibi, bunların kütlesi 4 olan ve herbiri 2 e yüküne malik atomlardan ibaret olduğu şeklinde izah edilebilir. Ramsay 1904’te, Rutherford’un ileri görüşünün tamamiyle yerinde olduğunu genel olarak ispat etmiştir. Gayet ince çeperli fakat gazları geçirmeyen bir cam ampul içerisine radon konmuştur; bu ampul de daha büyük, havası, boşaltılmış ve iki elektrot ihtiva eden bir başka ampul içerisine alınmıştır.
Bir müddet sonra dış ampulde husule getirilen bie deşarjın helium spektrumunu verdiği görülmüştür. Deneme şartlarına göre, bu helium ancak ince kenarlı birinci ampulün çeperinden alfa partiküllerinden ileri gelebilirdi. Radonun bozunması şöyle olmuştur.
86Rn 222è84Ra218+ 2He4
Böylece şüpheye mahal kalmaksızın alfa partiküllerinin helium çekirdeklerinden ibaret oldukları meydana konulmuştur.
Alfa ışınları radyoaktif atomdan, bu atoma tabi olarak çok büyük bir hızla yayınlanırlar. Örneğin RaC ‘nin verdiği partiküllerinin hızları 19220 Km/s’dir.
Bir radyoelementin verdiği alfa ışınları genellikle aynı enerjiye maliktirler, yani bunlar monokinetikler veya aynı enerjiyi haiz gruplar olarak kendini gösterirler. Bir ışının husule geldiği andan itibaren durdurulduğunda ana kadar bir ortamda aldığı yola, bu ışının ortamdaki yolu denir. Radyoaktif cisimlerin elektrik, ısı kimyasal olayları,esas itibariyle alfa ışınlarından gelir. Bir radyoaktif cismin verdiği alfa partiküllerini saymak suratiyle Avogadro sayısı bulunabilir. Bunun için bir taraftan bir radyoaktif cismin belli bir kütlesinin belli bir zamanda verdiği helium hacmi ölçülür ve buradan 11,2 litredeki helium sayısı hesaplanır. Alfa ışınlarının havadaki yolları ilk hızlarının küpü ile orantılıdır. Bu kanunun geçerli olduğu sınırlar içinde alfa partiküllerinin iyonlaştırma gücü, partikülün hızı ile ters orantılıdır ve bir alfa partikülünün husule getirdiği iyon sayısı R2/3’le orantılıdır; R partikülün yoludur. Radyoaktif cisimlerin elektrik, ısı ve kimyasal olayları, esas itibariyle, alfa ışınlarından gelir. Bir radyoaktif cismin verdiği alfa partiküllerini saymak suretiyle avogadro sayısı bulunabilir.
Beta Işınları: Beta ışınları negatif elektronlardan ibarettirler. Hızları ışık hızına yaklaşır, yolları alfa ışınlarınınkinden daha uzundur. Beta ışınları da iyonlaştırıcı ışınlardır. Beta ışınlarını primer ve sekonder olmak üzere iki gruba ayırmak mümkündür. Primer beta ışınları çekirdekten gelen ışınlardır. Örneğin 83Bi10 beta dezentegrayonu ile 84Po10’a dönüşür:
83Bi210è84Po10+B-
Bu dönüşüme çekirdekte bir nötronun bir protona dönüşmesi sonucunda meydana gelir : nèp + B- . Bir radyoelementin verdiği beta ışınları izokinetik değildir. Bunların enerjileri en küçük değerden en büyüğüne kadar değerler alabilir. Kaba olarak maksimum, maksimal enerjinin üçte birine tekabül eder. Bu şekilde enerjileri kesiksiz bir enerji dağılımı gösteren beta ışınları, primer beta ışınlarını teşkil eder ve yalnız bunlar çekirdek dezentegrasyonundan gelenlerdir. Bazı atomlarda bunların yanında aynı enerjiye sahip beta ışınları grupları da yer alır ki bunlara sekonder beta ışınları denir.
Beta ışınları çok gericidir, yani yolları çok uzundur. Çoğu radyoaktif cisim alfa, beta ve gama ışınlarını filtre etmek gerekir. Ama bugün kuvvetli arı beta kaynağı olarak yapma yolla elde edilen Stronsium - 90’dan faydalanılır. Alfa parçacıklarına oranla kütlelerinin çok az, hızlarının ise çok yüksek oluşundan daha fazla nüfuz etme özelliğine sahiptirler. 2-3 mm kalınlığındaki alüminyum levhadan geçebilirler. Beta parçacıkları elektrik ve manyetik alanda, alfa parçacıklarına göre zıt yönde ve kütlesinin çok küçük olması nedeniyle daha fazla sapmaya uğrarlar.
Beta bozunmasına uğrayan bir atom, çekirdeğinden bir elektron fırlatır. Fırlatılan bu elektron ise çekirdekteki bir nötronun bir protona dönüşmesi sonucunda oluşur.
Netice itibariyle beta bozunmasına uğrayan elementin atom numarası 1 artar, kütle numarası ise değişmez.
Gama Işınları: Gama ışınları kısa dalga boylu elektromağnetik radyasyonlardır. Bir çekirdekte alfa yahut beta ışınları meydana geldikten sonra çoğu zaman çekirdek uyartılmış hale geçer. Uyartılmış haldeki çekirdeğin bir enerji aşırısı vardır. Uyartılmış çekirdek normal haline dönüşünde kaybettiği bu enerj, aşırısı çekirdekten bir taneciğin fırlatılması şeklinde olmazsa buna bir izomerik geçiş denir ve bu sırada gama radyasyonu yayınlanır.
Uyartılmışhalde uzun süre kalan çekirdek ile normal haldeki çekirdeğeler denir.Enerjileri yüksek olan gama ışınları birkaç santimetre kurşundan geçer. Öreneğin ThC” nün verdiği gama ışınlarının yarılanma kalınlığı yani radyasyonların şiddetinin yarıya düşmesi için lüzumlu kalınlık 1,5 cm kurşundur
Gama ışınları doğrudan doğruya iyonlaştırıcı değildirler, ama meydana getirdikleri elektronlarla bunu yaparlar. Gama ışınlarının etki gücü çok yüksektir. Beta ışınlarına göre 100 kat daha fazla nüfuz etme özelliğine sahiptirler. Gama ışınları birkaç santimetre kalınlığındaki kurşundan geçebilir.
Gama ışınlarını ancak kalın kurşun levhalar 2-3 metrelik beton bloklar durdurabilir. Gama ışınları yüksüz olduklarından elektrik ve manyetik alanda sapma göstermezler. Gama ışınları iyonlaştırıcı değillerdir.
Gama parçacıklarının kütlesi ve yükü sıfır kabul edilir. Dolayısıyla gama bozunmasına uğrayan bir elementin atom ve kütle numarası değişmez.
Gama ışınları çok yüksek enerjili, elektromanyetik dalgalardır. Genele olarak gama ışınları tek başına meydana gelmez. Bir takım radyoaktif bozunma veya çekirdek tepkimelerinin ardından meydana gelir. Örneğin alfa ve beta parçacıkları oluşturan bazı radyoaktif bozunma tepkimeleri sonucunda çekirdek enerjili halde kalır. Bu yüksek enerjili çekirdek gama ışını yayarak daha düşük enerjili çekirdeğe dönüşür.
Sekonder Beta Işınları: Bazı izomerik geçişlerde bazı uyartılmış çekirdekler gama ışınları vermezler, ama enerji aşırıları atomun çekirdek dışındaki ve çoğunlukla K tabakasından
elektron koparıp fırlatmaya harcanır. Buna iç dönüşüm denir. Çekirdek dışı elektronlar belli enerji seviyeli elektronlar olduğundan, bu sekonder beta ışınlarının enerjileride bellidir. Genellikle, izomerik geçiş enerjisinin ancak bir kısmı iç dönüşüm elektronları verir. Bir iç dönüşüm elektronun fırlatılmasından sonra boşalan yere üst tabakalardan elektron sıçraması sonucu ya enerji elektronun çıktığı ve geldiği seviyedeki enerji farkına eşit enerjili ve elementin karakteristiği olan X ışınları fotonu meydana gelir, ya da bu enerji üst tabakalardaki bir elektronun fırlatılmasına harcanır. Böylece ışımasız bir iç dönüşüm olur. Bu şekilde meydana gelen elektronlara auger elektronları denir. Bunların da enerjileri bellidir.
Yukarıdaki izahlardan anlaşılacağı üzere, beta ışınlarının dağılımı çok karışıktır. Kesiksiz bir enerji dağılımı gösteren primer beta ışınları yanında belli enerjili dönüşüm ve auger elektronları da bulunur.
Pozitron Işıması: Pozitron ışımasında çekirdekteki bir proton bir nötrona dönüşür. Bu esnada özellikleri elektrona benzeyen fakat pozitif yüklü bir tanecik oluşur. Bu taneciğin çekirdekten dışarı fırlatılması pozitron ışımasıdır. Pozitron parçacığı B+ veya +1e0 şeklinde sembolize edilir. Pozitron ışıması yapan bir çekirdeğin atom numarası 1 azalır, kütle numarası ise değişmez.
RADYASYONUN GENETİK ETKİLERİ
Düşük seviyeli radyasyonun tek belirgin sağlıksal etkisi sonraki kuşaklarda görülen genetik sakatlıklara sebep olmasıdır. Genellikle genetik bozukluklar olarak adlandırılan bu sakatlıklar, renk körlüğünden, mongolizm gibi ciddi hastalıklara kadar çeşitlilik gösterir. Bazı kişiler, radyasyonun iki başlı çocukların doğmasına; insan altı ya da insan üstü canavarların ortaya çımasına neden olacağına inanırlar. Durum kesinlikle bu değildir; çünkü insanlık daima doğal radyasyona maruz kalmış olmasına karşın, hiçbir zaman bu tür vakalar görülmemiştir.
Bazı kişiler de radyasyon kaynaklı genetik etkilerin insan soyunu yok edeceğine inanırlar. Ancak bu da yanlıştır. Yani radyasyonun yol açacağı herhangi bir kötü özellik, sonuçta yok olacaktır. Nükleer endüstrinin genetik etkileri, ancak insanın doğal kaynaklardan aldığı radyasyondan sadece yüzde bir kadar daha fazla radyasyon etkilenimine yol açtığı hatırlandığında en iyi şekilde anlaşılabilir. Doğal radyasyonun da, normal olarak karşılaşılan genetik bozukların sadece %3’ünden sorumlu olduğu düşünülmektedir. Nükleer gücün genetik etkilerini anlamanın muhtemelen daha kolay bir yolu, geç yaşta çocuk sahibi olma durumudur. Geç annelik yaşının Down sendromu, Turner sendromu ve birkaç diğer kromozomal düzensizliğe yakalanma riskini artırdığı bilinirken, geç babalık yaşının da akondroplazia ve binlerce diğer otozomal, baskın hastalık riskini hızla artırdığı bilinmektedir. Sonuçlara, fareler üzerinde yapılan çalışmalar ile varılmış olması ilginçtir, çünkü insanlar üzerinde genetik bozukluğa yol açan, radyasyonla ilgili gerçek bir kanıt yoktur. Böyle bir kanıt bulabilmek için en iyi yol, atom bombasından sonra Japonya’da hayatta kalan insanları gözlemektir, ancak dikkatli olarak yapılan birkaç çalışmada, bu insanların ilk kuşak çocuklarında aşırı miktarda genetik bozukluk görülmemiştir.
Genetik bozukluğa sahip bir çocuğu olması riskini merak edebilir; bu gebelikten önce maruz kalınan her mrem radyasyon için 40 milyonda bir olasılıktır.
Hava kirliliğinin ve birçok kimyasal maddenin de genetik bozukluğa yol açtığını ifade etmek uygun olacaktır. Kükürt dioksit suda çözündüğünde ortaya çıkan bisülfatlar ve nitrojen oksitlerde elde edilen nitrosamin ve nitrus asiti de içeren 3500 kimyasal madde hakkında kesin olamayan bilgi mevcuttur. Kafein ve alkolün genetik bozukluklara yol açtığı bilinir. Bir çalışmaya göre 28.35 gram alkol, genetik etki bakımından 140 mrem’lik radyasyona eşittir. Bir fincan kahve de 2.4 mrem’lik doza eşittir. Genetik bozukluklara yol açan belki de en önemli insan etkinliği, erkeklerin pantolon giyme geleneğidir. Bu, cinsiyet hücrelerinin ısınmasına yol açar ve böylece kendiliğinden ortaya çıkan mutasyonların, yani genetik hastalıkların başlıca kaynağının olasılığını arttırır. Kaba taslak olarak yapılmış mevcut hesaplamalar, bir miliremlik radyasyonun genetik etkilerinin, beş saat pantolon giymekle aynı olduğunu göstermektedir.
Nükleer gücün genetik etkileri ile ilgili can sıkıcı bir nokta da, biz üretilen enerjinin karından yararlanırken, bedelini gelecek kuşakların ödeyeceği şeklindeki zihniyettir. Bununla birlikte, bu kuşağın ve teknolojisinin geleceği olumsuz yönde etkilediği daha başka ve çok daha önemli durumların varlığını da hatırlamalıyız. Nükleer sanayi ve onun sonraki kuşaklara yapacağı genetik etkiler konusunda yapılacak anlamlı bir değerlendirmede, gelecek kuşaklar için, onlarca milyar dolara, onbinlerce yıllık çabaya mal olmuş ucuz ve bol bulunur, sonsuz bir enerji kaynağı karşısında söz konusu olan birkaç genetik bozukluk vakası ile bunlarla mücadele etmek için bizden onlara kalacak ucuz ve etkin araçların karşılaştırılması, dengeyi sağlayacaktır.
CANLILARIN RADYOAKTİVİTEYE KARŞI KORUNMA YÖNTEMLERİ
Henri Becquerel radyoaktiviteyi bulan kişi olarak ünlüdür. Kendisinin ayrı zamanda,radyoaktif maddelerin canlılar için tehlikeli olduğunu da keşfettiğini bilen çok azdır. Becquerel, içinde radyum örneği taşıdığı cebinin altında,dersinin yandığına dikkat etmiş. O zamandan beri, radyumun zararlı ışımalar meydana getirdiğinden haberimiz vardır ve hiç kimse cebinde radyum taşımayı aklına getirmez. Işınımların tehlikesi çok büyüktür,çünkü etkisi,zarar meydana geldikten bir süre(birkaç yıl bile olabilir)sonraya kadar hissedilmez.
Atom ışımaları nedir?Bu terim parçalanan atomlardan fırlatılan hızlı taneciklerden oluşmuş demetler ve enerji dalgaları için kullanılmaktadır. Her atom parçalandığı zaman çekirdeğinin bir kısmını dışarı fırlatmaktadır. Bir atom ortasındaki,çekirdek adı verilen bir göbekten belirli uzaklıkta, bu göbeğin çevresinde dönen ve elektron adı verilen küçük taneciklerden yapılmıştır. Her elektron negatif elektrik yükü taşımaktadır. Çekirdek, proton ve nötron adı verilen iki cins tanecikten yapılmıştır. Protonlar pozitif elektrikle yüklüdür, nötronlar yüksüzdür. Bir radyoaktif atomun çekirdeği hiçbir sebep olmadan parçalanma eğilimi gösterir. Parçalandığı zaman proton ve nötron fırlatacağını söyleyebiliriz. Gerçekten böyle olur, ama çoğunlukla, fırlatılan tanecikler alfa ve beta tanecikleridir. Alfa taneciği iki proton ve iki nötrondan oluşmuş bir gruptur; içinde proton olduğu için pozitif elektrikle yüklüdür. Beta taneciği elektronla aynıdır. Negatif elektrik yükü taşımaktadır. Çekirdeğin çevresinde dönen elektronlardan gelmektedir, ama nötronlardan birinin, bir proton ve elektron haline gelmesini sağlayan bir dönüşüm sonunda çekirdekten fırlatılmaktadır. Taneciklerin hızı bunların enerjisini ve giderek, cisimlere geçme yeteneğini belirtir. Alfa ve beta tanecikleri hemen hemen ışık hızına yakın bir hızla hareket ederler. Enerji dalgalarına gama ışınları denir ve elektrik yükü taşımazlar. Bütün bu ışınlarda ve hareket eden taneciklerde, önemli bir ortak özelik, yolları üzerine rastlayan atomların elektronlarını koparma eğilimidir. Dönmekte olan elektronlarından bazılarını kaybedince, bu atomlar, elektrikle yüklü hale gelirler ve ilk hallerindeki atomlardan çok daha fazla ve değişik şekilde kimyasal reaksiyon meydana getirme özelliği kazanır. Belki atom, ışımalarına gösterilen canlı dokuların harap olması bu yüzdendir. Herhangi bir ışınımın cisimlere ne kadar geçebileceği bunun enerjisine bağlıdır. Çünkü, ışınım her bir atoma çarpışında, bu atomlardan elektron koparmakla enerjisinin bir kısmını kaybeder. Alfa tanecikleri havada birkaç santimetre ilerleyince havadaki gaz atomlarından elektron koparmak yoluyla bütün enerjisini kaybeder. Madenlerde yaklaşık olarak milimetrenin binde birkaçından ve canlı dokulardaysa yaklaşık olarak yüzde birinden fazla bir derinliğe giremez. Bir tek alfa taneciği milyonlarca atomlardan elektron koparabilir. Beta ışınlarının geçme yeteneği alfa ışınlarından daha fazladır, ama canlı dokular içerisinde fazla ileri gidemez. Alfa ve beta ışınları verev cisimler deride ışınım verev cisimler deride ışınım yanıklarına sebep olabilir. Kazara nefes alma yoluyla yada yutularak vücuda girerlerse, özellikle tehlikeli olurlar, çünkü bu ışınımların geçme yeteneği küçük olmakla beraber, uzun bir süre boyunca akciğerlerin ve midenin çeperlerinde meydana getirdiği etki çok önemlidir. Gama ışınları alfa ve beta ışınlarından çok daha öldürücüdür; hızlı nötronlar da öyledir. Bunun sebebi, menzillerinin hemen hemen sınırsız olmasıdır. Bu ışınlar, örneğin , insan vücudunun bir tarafından öte tarafına yada yüksek enerjili gama ışınları halinde yirmi santimetre kalınlığında kurşundan geçebilir. Acaba ışınım, hayvan olsun, bitki olsun, canlılara neden zarar verir? Bütün canlılar , canlı hücrelerden yapılmıştır. Büyüme ve eskiyen hücreleri yenileme her bir hücrenin kendisinin bütünüyle aynı olan iki hücreye bölünme yeteneğiyle mümkün olmaktadır. Bu bölünme , hücrenin çekirdeği ve belki bu çekirdekte meydana gelen bir kimyasal ürünle dezoksiribonükleik asit(DNA)meydana gelmektedir. Hücreye hayat veren şeyin ne olduğunu daha kimse tam olarak bilmemektedir, ama bunun, hücrenin çekirdeğini meydana getiren çok atomlu karmaşık moleküllerdeki atomların, anlaşılması güç bir düzenlenmesiyle ilgili olduğu sanılmaktadır. Bölünmenin meydana gelmesi için hücrede normal miktarda DNA bulunmalıdır ki yeni hücrelerin her birine normal miktarda DNA gidebilsin. Elektrikle yüklü bir tanecik sıradan bir moleküle çarparsa, bunun yapısını altüst eder, çünkü atomların bir araya gelmesi elektrikle yüklü taneciklerin çeşitli atomlarda ortaklaşa bulunması ve atomlar arasında değiş tokuş edilmesiyle mümkün olmaktadır. Işınımın elektrikle yüklü taneciklerinin, canlı hücrenin çekirdeği atomların çok karmaşık ve çok dengeli olan düzenine ve su gibi olan dış kısmına gelişi, nasıl olduğu daha tam olarak bilinmemekle beraber, hücrenin hayatını ve yapısını zedeleyen yeni bir düzenlemeye sebep olur. Işınların etkilediği bir hücre hemen ölür, yada ışınların dozu çok büyük ve etkilediği süre çok uzun değilse, kendini iyi edebilir. Tek bir hücrenin, yeri doldurulur. Ama, bir hayvanın bölünebilen bütün aktif hücrelerinin çekirdeği,bunların bölünmesini engelleyecek kadar zarar görürse, o zaman, yeni hücreler meydana gelemez ve biraz gecikirse de, eninde sonunda hayvanın ölümü gelir. Çok yüksek dereceli ışınım bir canlıyı hemen öldürebilir, çünkü, hücrelerin kimyasal düzenini bozmakla can alıcı organları öylesine kötü bir şekilde zedeler ki, bu organlar görevlerini yapamaz hale gelir bu da ani ölüm demektir. İnsan vücudundaki can alıcı organların korunması derine geçebilen gama ışınlarından ve nötron ışınımlarından bile kurtulma şansı artırabilir, çünkü ana organlar zarar görmezse vücut fonksiyonlarını yapmaya devam edebilir. Alyuvarların üretiminde artmaya sebep olarak vücudun dayanıklılığını arttıran dalak özellikle önemli bir organdır. Biraz tuhaf gelir ama, vücuttaki en büyük kemiklerin korunması da önemlidir, çünkü vücuttaki hasarları onaracak olan yeni kan hücreleri bunların ilik kısmında meydana gelir. Eğer, örneğin sadece bir kalça kemiği korunursa, bu bir tek fabrikanın kan hücreleri üretmeye devam etmesi iyileşme ve yaşama şansını önemli derecede artırır. Hücrelerin ışımaların etkisine uğramasıyla ilgili birçok araştırlamalar yapılabilmektedir; ama hala, birçok şey iyice anlaşılmış değildir. Eğer, hücre olgun bir hücreyse, bunun iyileşme ve bölünerek çoğalabilme şansı çok fazladır. Bölünmenin ilk basamaklarında olan daha genç hücreler ışınlara karşı çok duygundur ve ancak hafif dozlardan zarar görmeden kurtulabilir. Çeşitli ışınların etki olanları hakkında bildiklerimizle, halkı, radyoaktivitenin tehlikelerinden koruyacak güvenlik tedbirlerini bulmak mümkündür. Hiçbir radyoaktif maddenin çıplak elle tutulamayacağı apaçıktır. Cisim, sadece, alfa ve beta ışınları veriyorsa, bunlarla çalışan kimse eldiven giyerek bunları elleyebilir. Ama gene de radyoaktif tozların solunum yoluyla vücuda girmesi tehlikesi vardır. Bunu önlemek için, cisim, üzerinde içini görmek için bir pencere ve kenarlarındaki deliklerde bir çift eldiven bulunan ve eldivenli kutu adı verilen bir kutunun içinde ele alınır. Çalışan kimse, kutunun dışından içeriye erişmek için ellerini eldivenlere sokar. Bu şekilde kutu hava sızdırmaz ve radyoaktif madde çalışan kimsenin hiçbir yerine değmeden kullanılabilir. Gama ışını veren cisimlerin kurşun ve betondan kalın duvarların arkasında saklanması gerekir. Bunlarla ancak uzaktan kumandayla çalışabilir. Radyoaktif cisimlerle çalışanların koruyucu elbise, eldiven ve ayakkabı giymeleri ve bazen maske takmaları, laboratuardan ayrılırken de bunları çıkartmaları şarttır. Koruyucu elbisenin bir şekli, üzerinde toplanması mümkün olan kirleri çıkarmak için fırçalanabilir şişirilmiş, su geçirmez elbisedir. Bu tedbirler kazara çalışan kimsenin üzerine konan radyoaktif tozların laboratuarda yemek içmek, makyaj tazelemek yada sigara içmek, tehlikelidir. İşçiler ve laboratuarlar, ışınım miktarını düzenle kaybeden ölçü aletleriyle kontrol edilir. Bu kontrol düzenlerinin en basiti, madalya gibi cep üzerine asılan madensel bir kılıf içerisindeki bir fotoğraf filmidir. Film her hafta yıkanır ve filmin kararma miktarına bakarak etkisi altında kaldığı ışınım miktarı ölçülür. Eğer maksimum bir doz bulunursa işçi bir süre ışınımlardan uzak durur. Işınımlara karşı korunma, özellikle nükleer reaktörlerin yakınında önemlidir, çünkü buradaki ışınım isteyerek meydana getirilmiştir ve laboratuvarlardakinden çok daha şiddetlidir. Reaktörler kurşunla kaplanmış tek parça bir beton duvarla çevrilmiştir. Bu biyolojik kalkan en hızlı nötronlar ve gama ışınlarını bile durduracak şekilde tasarlanmıştır. Tabii kontrol çubukları ve nükleer yakıt, ancak uzaktan kumandayla yönetilir. Bu biyolojik kalkandan dışarıya biraz ışınım sızarsa, otomatik monitörler hemen alarm işareti verir. Atmosferi kirletebilecek tozlardan temizlenmesi için, nükleer elektrik santrallerini havalandırma gelen hava süzgeçlerden geçirilir. Günümüzde radyoaktif maddelerden ve radyoaktif hale gelen gereçlerden kurtulma, önemli bir problemdir.
Ürküten biyolojik silah: "VEBA"
Dünya sıcak savaş günlerinden geçerken biyolojik silahlar ve özellikle veba bir kez daha gündeme geldi. Londra'da 30 kişilik bir bilim ekibi, vebanın gizlerini ortaya çıkardı
Dünya biyolojik silah felaketinden korkarken, bilim adamları biyolojik silahlar arasında bulunan veba bakterisinin tüm genlerinin haritasını çıkardılar.
İngiliz bilim adamları, veba bakterisinin, 14. yüzyılda Avrupa nüfusunun üçte birinin yok olmasına yol açan bir hastalığa nasıl dönüştüğünü buldular.
Hıyarcıklı vebanın 4012 geninin dizilimini inceleyen 30 kişilik ekipten Julian Parkhill, yıllar içinde ''bakterinin, yaşam biçiminde radikal değişiklik yaptığını'' söyledi.
Araştırmacılar, ABD'de 1992'de kediden aldığı mikropla vebaya yakalanarak ölen veterinere bulaşan bakterinin soyunun izini sürdüler. Genomun haritasının çıkarılması, bilim adamlarının bakterinin bu derece öldürücü hale nasıl geldiğini adım adım görmelerini sağladı.
Parkhill, ''Bu bilgiye sahip olmak kuşkusuz, yeni ilaçlar ve aşılar bulunması açısından araştırmaların hızlanmasını sağlayacaktır'' dedi.
Güneydoğu Asya, Afrika ve Kuzey Amerika'da hala rastlanan hastalık antibiyotikle tedavi edilse ve hastalığın aşısı bulunsa da, bilim adamları, bakterinin biyolojik silah olarak kullanılması halinde, yüzbinlerce insanı aynı anda tedavi edecek kadar ilaç ve aşı stoku bulunamayacağı için kaygı duyuyorlar.
Antraks ve çiçek hastalığının yanı sıra hıyarcıklı veba en çok korkulan potansiyel biyolojik silahlar arasında bulunuyor.
Dünya Sağlık Örgütü'ne her yıl 3 bin civarında veba vakası bildiriliyor.
|