|
MUHABBET
Sevgi toplumların birlikteliğinin harcı ve iç mekanizmasının çalışma, hareket ve dinamiğidir. Zira düşmanlık, kin ve nefret üzerine kurulmuş beraberliklerin devamlılığı mümkün değildir. İlla ki, sevgi hamuruyla yoğrulması ve muhabbet pınarından kanması, sulanması gerekir.
Sevgi dostlukların, arkadaşlıkların sürdürülmesinde ve omuz omuza yürürken kendisinden medet umulan muharrik güç. Sevgi dostlukları şekillendirir ve zorluklarında yaşamın, meşakkatlerinde meşgalelerin, girdabında, soluklanma ve enerji sağlar.
Sevgi içten, yapmacıksız, doğal kalpten doğduğu gibi arı ve duru olmalıdır. Bulaşıksız, beklentisiz, karşılıksız, çıkarsız yani. Özveri üzerine bina edilmiş, sevilenin hasletlerindeki kıymetdar hususiyetler uğruna en değerli şeyi, yani sevgiyi sunmak, büyük bir fedakarlıktır. Böyle bir sevgiyle büyür idealler, yüce değerler. Böyle bir sevgiyle yükselir sırtlanmış kutsal davalar. Böyle bir sevgi, asıl insanı değerli kılar, konumunu anlamlandırır. Halbuki beklentiler, karşılıklar gözetilerek sunulan sevgi anlam yitimine uğrayarak, gerçekliğini, değerini kaybeder. Kıymetli mücevherlerin, adi metallerle yer değiştirmesi kadar vahim bir durum kesbeder. Beklentilerle sevgi ancak bir gösteriye, gösterişe dönüşür ve ihlasını, samimiyetini izale ederek,birikimlerinin heba olmasına sebep olur.
Sevgi, dayanışma temelli toplulukların inşasına ve faziletli, erdemli şehirlerin, toplumların tesisine nedendir. Her bireyinin vazifesinin bilincinde, vatandaşlık, komşuluk ve arkadaşlık oluşumlarına layıkıyla katkıda bulunduğu erdemli toplulukların bir beden gibi duruşu, duyarlılıklarının en zirvede olduğu bir beraberliği insanlara kazandırır.
Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmuştur: Birbirlerini sevmede, birbirlerine muhabbette, birbirlerine şefkatte müminlerin misali, bir bedenin misalidir. Ondan bir uzuv rahatsız olsa, diğer uzuvlar uykusuzluk ve hararette ona iştirak ederler.(Buhari, Edeb 27; Müslim, Birr 66)
Organik bir yapı gibi sevgide üzüntüde ortak bir toplumdur İslam toplumu. Bu toplumun bireyleri tek tek ama bir bütün oluşturarak bir binanın kendisini oluştururlar. Bedenin organlarındaki bütünlük ve insicam bu topluluğun ana karekteridir. Her bir organın fonksiyon ve çalışması bir bütünlüğe katkıda bulunmaktır. Bağımsız ve atomize bireylerin yalnızlıklarını yaşadıkları bir stil asla kabul görmez bu yapıda.
Sevgi İslamda Allah rızası içindir. Karşılığı, mükafatı da bu dinin sahibi tarafından kendi rızası doğrultusunda hadsiz verileceğini peygamberimiz şu hadislerinde bildirmektedir: Aziz ve Celil olan Allah Teala hazretleri kıyamet günü şöyle diyecek: Benim celalim adına muhabbet edenler nerede? Gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı şu günde onları gölgemde gögelendireyim.(Müslim, Birr 37; Muvatta, Şir 13)
Diğer bir hadislerinde peygamber şöyle buyurmaktadır: Allah Teala hazretleri buyuruyor ki: Benim celalim adına birbirlerini sevenler var ya! Onlar için nurdan öyle minberler vardır ki, peygamberler ve şehidler bile onlara gıbta ederler. (Tirmizi, Zühd 53)
Allahın sevgisi onun için birbirine muhabbet edenleredir. Allahın sevgisini kazanmak ne büyük bir kurtuluş! Ne büyük bir kazanç!
Allah rasülü şöyle buyurmaktadır: Allah Tebareke ve Teala hazretleri şöyle hükmetti: Benim rızam için birbirlerini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyarek edenlere ve benim için birbirlerine harcayanlara sevgim vacip olmuştur. (Muvatta, Şir 16)
Allah için yapılan hiçbir şey zayi olmaz. Allah için sevmek ve Onun için düşmanlarına öfkelenmek faziletli bir ameldir. Bu hususta Rasulullah şöyle buyurmaktadır: Amellerin en faziletlisi, Allah için sevmek, Allah için buğzetmektir.(Ebu Davud, Sünnet 3)
Zülfü KILIÇ
UCUB-KİBİR
Kibir, tekebbür şahsın kendi nefsini diğer insanlardan üstün görmesidir. Nefsin kışkırttığı ve alevlendirdiği çirkin bir haslettir. Büyüklenme\tekebbür, yaratılmış ve sonu kokuşmuş bir et-kemik yığını halini alacak bir varlık için kabullenilemez bir durum, dergah-ı ilahi huzurunda haddini bilmemek ve haddini aşmaktır. İnsanın yaratılmışlığındaki şifre, onun büyüklenmemesini işar edecek bir çok işaretleri havi olduğundan, kendini içten kaynayan bu tür sapmalara karşı uyanık kılaçak bir sibop, bir garanti sadedinde bir çok ikazlarla donatılmıştır. Ruhun ulviliği yücelikleri temsil ederken, toprağın kokuşmuşluğundaki öz ise alçaklığı, dolayısıyla hatırlanması gereken sonu işaret ederek, varlığının boyutlarını kavraması ve farkındalığını algılamazsı açısından insana bir yol haritasıdır. Her sapma durumunda insanın kendini hatırlaması ve yaratılmış olduğu toprağa gözünü çevirerek büyüklenmemesi gerektiğini idrakiyle şekillenecek bir bilinç, bu yol haritasının esasını teşkil eder.
Azamet, tekebbür, zayıf, çaresiz ve kudretsiz bir varlığın haddi değildir. Ona düşmez, yaprağın bile kendi ilmi haricinde düşmeyeceği her şeyi kuşatmış malik-ül mülkün huzurunda münasebetsizlik yapmak ve ukalalık taslamak. Atılmış, çirkin bir sudan yaratılmış bir varlık, yaratılımışlığını unutarak büyüklenmeye kalkarsa, yaratıcıyla boy ölçüşmeye, nazire olmaya çabalamış demektir. Resulullah şöyle buyuruyor: Allah Teala hazretleri şöyle dedi: Büyüklük (Kibriya) ridamdır, izzet de izarımdır. Kim bu iki şeyde benimle niza ederse ona azab veririm.(Müslim, Birr 136; Ebu Davud, Libas 29)
Büyüklenmenin gerçekliği, kendi nefsini diğer insanlardan üstün ve müraccah görme esasına dayanır. Bu tasavvur ile insan kendinde farklı duygu ve düşüncelerin oluşmasına sebep olarak, ötekileri aşağılık varlıklar derecesinde görmeye başlar. Ötekiler sinek misali değersiz ve anlamsız. Ötekiler sıradan ve kabiliyetsiz. Ötekiler ruhsuz ve kıymetsiz.Bütün ötekiler kendi hizmetine amade hizmetkarlar olarak kendince algılanarak, değersizleştirdiği diğerlerini kıymetsiz varlıklar mesabesinde görme basiretsizliğinin kazandırdığı kişilik bozukluğu, tahakküme, aşağılama ve fahra götürür. Bu çerçevede kendinin dışında otorite, nasîh kabul etmeme, başkasının önceliğini hazzetmeme, başkalarının ileri adımını kerih görme tarzında bir nazar geliştirmesi ile çevresindekilerini hakir görmesi kibrini derinleştirir. Bu özellik bir engeldir aslında güzelliklere ulaşmada ve kendini tezkiyede. Bir perdedir kutsalla bağ kurmada. Bir ağırlıktır göksel mesajları anlamada, duymada. Kendini alim, önder, lider, hakim, bilgin, bilge, kadir bilmek suretiyle tekebbür hastalığına mübtela kişi, bu özellikleri diğerlerine layık göremez, yakıştıramaz. Ki, her türlü yaklaşımında bu tavrını etrafındakilere ihsas ettirir. Elpençe dursun istir nefsi çevresindekilir. Hep boyun eğsinler ve ululasınlar, yüceltsinler. Eleştirilemez, eleştiriye hiç gelmezler. Kimin haddine düymüştür ki, ona tenkit okları yöneltmek. İşte böyle bir havzada büyür, serpilir ve nefsini kararttıkça karartarak, aydınlıklara ama hale getirir.
Kibir bir kompleks yapıdır; çirkinliklerin en alasını barındıran. Müstağni görme hasletinin yoğurduğu şeytani bir vechesi vardır. İblisin tardedilmesindeki ana tema da budur. Şeytanlaşan İblis, bir naziredir, diğer şeytanlaşmalara. Kibrin beraberinde taşıdığı bütün kötü özellikler, bir mikrop gibi ruha sirayet ederek surda gedik açılmasına neden olur. Bu gedikten giren tahripkar rüzgarlar ruhu sallar ve kemirererk güzellek adın a bir şey bırakmaz.
Büyüklenme Allah ile çekişmeye ve yarışa girmektir aslında. Çünkü bu sıfat yaratıcının tek büyük olduğu gerçeğini ibtal etmeye yönelik bir operasyon, müdahaledir. Mağruriyet adımlarında bir zerre olduğunu unutan insanın, sultana başkaldırısı ve isyanıdır. Lakin Allahın saltanında onun tahtına oturmaya kalkmak ise, gerçekte eblehlik, ahmaklık ve gerizekalıllıktır. Resululah şöyle buyurmaktadır : Kibir hakkı iptal, halkı tahkirdir.(Ebu Davud, Libas 29)
Kibrin bir çok sebebi vardır. Kendini bilgin, entellektüel, akıllı, zahid, abid kabul etmek; ırk, soy ve nesep itibariyle üstün görmek; güçlü, kuvvetli bilmek; diğer insanlardan daha zengin ve varlıklı olmak; güzellikte ve yakışıklılıkta diğerlerden üstün olmak gibi hasletler, insanı kibre sürükler. Bu özelliklerin geçici dünya metaı olduğunun bilincinde olmaklığıyla insan, onların kendisini sürükleyeceği badireden kurtulabilir. Yani dünyevi üstünlüklerin, imtihan meydanındaki imtihanın bir gereği olduğunu idrak ederek, bir gün elinden çıkacağının düşüncesiyle hareket etmesi kendisini bu rahatsızlığa düşmesine mani olur. Dünyadaki hiçbir halinin ebedi ve garanti olmadığını bilmesi, yani elindeki malının yok olabileceğini, güzellik ve yakışıklığının gidebileceğini, bilgilerinin bunamayla buharlaşacağını, gücünün hastalıklarla güçsüzlüğe dönüşebileceğini düşünmesi ve o dairede amel etmesiyle bu hastalığa karşı uyanık kalmış olur.
Ucub kendi zatını beğenmedir. Kendini daha hayırlı, günahları affedilmiş ve günahsız görmedir. Ucub kibre, büyüklenmeye ve dolayısıyla cehenneme götürür. Peygamberimiz şöyle buyurmuştur : Üç şey insanı helak eder: Biri bahillik, biri nefsine uymak, biri de ucub(kendini beğenme)dur. (Kimyayı Saadet)
Soy, güzellik, zenginlik, kudret fanidir. Bunların gerçek kudret, güzellik ve zenginliğe engel olmalarına karşı tavır geliştirmek, güzel ahlakı kuşanmakla mümkündür. Aksi takdirde peygamberimizin şu hadislerinde de belirttikleri üzere cehennem kaçınılmaz olacaktır: Kıyamet günü, mütekebbirler küçük karıncalar gibi haşrolunurlar. Onları her yönden zillet bürümüştür. Cehennemde Bules denen bir hapishaneye sevkedilirler. Ateşlerin ateşi onları bürür. Cehennem ehlinin irinleri kendilerine içecek olarak verilir. Bu içeceğe Tinetul Habal denir.(Tirmizi, Kıyamet 48)
Zülfü KILIÇ
Başlık Buraya Gelecek
|
|
|
|
|
TAMAH
Dünya malına olan tamah ve iştiyak, insan nefsinin tatminsizliğinin, kanaatsizliğinin emellerinin, tükenmeyen arzularının sınırsızlığının geldiği nokta. Tamahla şekillenen nefsi temayül, kazanmak ve biriktirmek temelli bir sapmayı yaşamın mihveri haline getirmekle, sabrı, kanaati, uhrevi olanı, manevi boyutu ıskalamakta ve değerler hanesine maddi olanı yerleştirmektedir. Değer yargısı, insanın yol haritasını çizen asıl amil. Gidilen istikametteki durakları, inişleri, çıkışları, kesişmeleri, hedefi belirleyen gerçek faktör. Bakarken, çıkılan ve inilen mekanın karekteri ve kimliği yaşamın gidişatını, rengini belirler ve insanı bakışlarında şekillendirir. Peygamber bu minvalde bakışın nasıl yönlendirilmesi gerktiğini şu hadisle güzel ifade etmektedir: İki haslet vardır, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici(şakir) ve sabrediciler(sabir) arasına kaydeder:
-Diyanette(din) kendinden üstün olana bakıp, ona uymak.
-Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp, Allahın kendine vermiş olduğu üstünlüğe hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici ve sabredici olarak yazar. Kim de diyanette kendinden aşağı olana bakar, dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse(esef ederse), Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.(Tirmizi, Kıyamet 59)
Nimete şükür, hamd, meşakkatlere sabır ve bunların erişeceği makamın yüceliği kazanılması gereken sıfatların kıymetini izhar etmektedir.
Zülfü KILIÇ
TEVAZU
Kişinin büyüklenme, kibirlenme, kendini varlığından daha yüksek görme hakkı yoktur. Bir atımlık adi sudan meydana gelmiş, varedilmiş insanoğlunun, varlığının menşei, bu basitliği idrakiyle, kendini yükseklerde görme selahiyeti yoktur.
Kibir ubudiyetin, bendeliğin asliyetine tecavüz, saldırıdır; çizilen sınırları, belirlenmiş kulluk dairesini ihlaldir. Kibir insan tabiatının varaoluşsal kökenine aykırılık ve rububiyetin, uluhiyetin azamet ve kibriyasına saygısızlıktır. Saygı ki eğilmeyi, beğenmeyi, susmayı, gözleri dahi kaldırmadan kibriyasını yaradanın tasavvur, tefekkür, tedebbür ile yüceltmedir. Basitlikle mündemiç bir yaratığın, yaratanın arşı karşısında, kendi asliyetini, yapısındaki harcı unutarak diklenmesi, isyanın, tecavüzün en büyüğüdür.
Tevazu, insanları küçümsemeden, hal ve dil lisanıyla aşağılamadan, insanca davranmaktır. Tevazu yüceliklere varmada bir vasıtadır. Üzerine binildiğinde ışık hızından daha süratle alayi illiyine vardırır; kibir, tekebbürle ise esfeli safiline düşer.
Rasulullah buyuruyor ki: Muhakkak ki Allah-u Teala bana sizin mütevazi olmanızı vahyetti. Hiçbir kimse diğerine karşı öğünmesin ve hiçbir kimse diğerine zulüm ve teaddi etmesin (Müslim)
Sadaka malı eksiltmez. Allah-u Teala suç bağışlayan kimsenin izzeti şerefini artırır. Allah tevazu gösterenleri yüceltir.(Müslim)
Yücelik, yaradanın insanı yaratılış aşamasında ona ilka ettiği ruhsal özdedir. Bedensel süfliliğin, toprağa ait basitliğin, insanı sürekli hazza, nefsi tatmine yönelten hayvani dış kabukta değil; nefsin alçak isteklerinden arınmış ruhsal cevherdedir.
İblisin cennet bahçelerinden, cennet nimetlerinden uzaklaşmasına, tardedilmesine, kovulmasına, Racim sıfatıyla cezalanmasına sebep olan kibrin, büyüklenmenin, büyüklük getirmeyeceğini; bilakis sürülme reddedilmeyle, Rabbın meclisinden uzaklaşmayı gerektireceği hakikatiyle tevazunun engin ufuklarına kanat çırpmayı, yükselmeyi şiar edinmek en büyük saadettir. Saadeti yüce değerleri deruhte etmekliğimizle kazanacağımızın idrakiyle hareket etmeliyiz.
Kibir, insanın varoluş kimyasına aykırıdır.Hamurun bileşeninde tam bir itaat, tam bir teslimiyet vardır. İtaatla varlığı ana rahminin acziyet pozisyonuna, zafiyet sembolüne gönderme yaparak, dünyaya merhaba demeden bile ne kadar biçare olduğunu ifade etmektir. Bu taati terk etme durumunda, büyüklenmeyle gerçekliğini inkar, benliğine, terkibine aykırılıkla kendisini reddedişe götürür. Büyüklenmeyle yaratıcının karşısında onun büyüklüğüne başkaldırı vardır. Yani yaratıcıyla boy ölçüşme sözkonusudur.Kibirle yücelikleri kazanmak, üstünlüklere vasıl olmak ve zirveler gidebilmek mümkün değildir. Yüceliklerin merdiveni, yolu, yöntemi o yüce değerleri taşıyan nurani basamaklarda, kutlu yoldadır. Önünü görebilecek kadar başını eğerek çukurların, tuzakların farkındalıkla dergahın kapısında eğilerek gururu, kibri tevazunun odunda yakarak pişmiş, çiğliklerini terk etmiş olarak o basamaklar ancak çıkılabilir.
Tevazu ile rütbe ve makamlar, kutsal gizli hazineler keşfedilir. Tevazu ile insan, meyveleri olgunlaşmış, herkese ikramda bulunan cömert bir meyve ağacına dönüşür.
Kainatın azameti, genişliği karşısında insanın varlığı bir zerre mesabesinde olup, küçüklüğünü, sıradanlığını, basitliğini fark etmeden kafa tutmaya kalkışması, inatçı tavrıyla büyüklenmesi, kendini beğenmesi iblisvari tardedilişle hüsrana; ebediliği, sonsuz hayatı kaybetmeye sebeptir.
Rasulullah diyor ki: Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete geremez. Ashaptan Mali b. Mirare:
Ya rasulallah, insan elbisesinin, ayakkabısının güzel olmasını sever.dedi. Rasuli Ekrem de:
-Allah güzeldir, güzelliği sever. Kibir ise hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir. Buyurdular. (Müslim)
Kibri, sökülüp atılması, kazınıp temizlenmesi gereken bir kir olarak değerlendirilip en küçük bir kırıntısına bile tahammül etmemek gerekir; en küçük bir kalıntısının bile, cennet kapısından girmeye engel olabileceğini idrak etmek lazımdır.
Kiramen Katibinin şaşmaz kalemleriyle tespit edilmiş en küçük kibir kırıntısı bile, cennetin kapısından girmeye mani olacaktır.
Kalbi tetkik etmek, ayrıntılarını araştırıp, saklı kalmış artıkları kalbin hazinesinden temizlemekle güzele, yüceliğe ulaşılabilir.
Rasulullah buyuruyor ki: Çalım satarak elbisesini sürükleyen kimseye Allah-u Teala kıyamet günüde rahmet nazarıyla bakmaz.(Buhari-Müslim)
Zülfü KILIÇ
RİYA
Allahu Teala yaratma eyleminde ortaklık, paylaşım kabul etmez. Evrenin yoktan varedilmesinde dayandığı mutlak kudretin, gücün tabiatı, birliği, tevhidi gerekli kılar. Paylaşım zayıfların, yetersizlerin, yeteneksizlerin bir özelliğidir ki, desteğe, yardıma ihtiyaç duyar. Bu yardımla ancak düşüncelerini gerçekleştirebilme kabiliyetine haiz olabilir. Evren üzerinde durmuş olduğu hassas dengenin, devasa ilişkilerin bir kaynaktan menşe aldığını işaret etmesi hasebiyle, tek bir makama, tek bir yaratıcıya istinat etmenin gereği olarak ahengini, atomundan (zerreden), galaksilere değin tek bir yaratıcının ellerinde bulabilir; dolayısıyla yüce yaratıcı bu bağlamda hiçbir şeyde şirki, şerikliği kendisine yakıştırmamakta ve özellikle ibadette ortaklık hissettirecek nevinden her türlü tavrı cezalandıracağını bize bildirmektedir.
İbadette şirk, riyayla, gösterişle, Allah’tan başkalarının teveccühünü kazanmaya yönelik bir eğrilme, bir sapmadır. İçsel alemde bir mevki, makam, şan, şöhret, halkın beğenisini kazanma, güzel görünme duygularını, düşüncelerini taşır ve yaşarken zahiren abit görüntüsüyle kendini kandırmaya yönelik yaklaşımıyla insan, şirkin sinmişliğiyle riyanın farkında olmalı ve idrakine varmalı. Ömrünü harcadığı ibadetlerinin batıl olmaması ve silinmemesi için ihlası, samimiyeti ilke edinmelidir. Zira riya, cilalı yüzü ve kof içeriğiyle ebedi saadetin önündeki sinsi bir düşmandır. Bu hastalık, kendisine yoldaş arayan şeytan ve velilerinin, ahbaplarının ibadette bile, insanı yalnız bırakmadıklarını ve bu asil, ulvi melekeleri nasıl iptal etmek için uğraştıklarını göstermektedir.
Rasulullah şöyle buyurmaktadır: Allahu Teala buyurdu ki: Ben şeriklerin şirkten en müstağnisi ve münezzehiyim. Her kim yaptığı amel ve ibadette başkasını bana ortak yaparsa (riyakarlık ) o kimseyi bana ortak kattığı amel ile veya koştuğu şerikiyle baş başa bırakırım (amellerinin sevabından mahrum ederim) (Müslim)
Diğer bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: Her kim yaptığı bir hayrı (şöhret kazanmak için) halka duyursa, Allah onu rezil ve rüsvay eder. Her kim de (halk nazarında bir mevki edinmek için) işlediği bir hayrı halka gösterir, riyakarlık ederse, Cenab-ı Hak da kıyamet gününde onun gizli hallerini teşhir eder. (Buhari-Müslim)
Bir başka hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: Aziz ve Celil olan Allahın rızasını kazanmaya yarayan bir ilmi, sırf dünyalığını elde etmek için tahsil eden kimse, kıyamet gününde cennetin kokusunu duymaz. (Ebu Davud)
İbadette ihlas, amellerde samimiyet, tutumda içtenlik, bakışlarda doğallık, konuşmalarda iğnesiz, istihzasız, ilişkilerde çıkarsız yaklaşımlar kazanımdır, ebediyete ulaşan köprü ve bağdır, Cenab-ı Hakkın cemalini görmeye sebeptir.
Riya ile silinmesi muhtemel gayreti, çabayı, bir ömrün sermayesini muhafaza etmenin yöntemi, metodu, adabı, bu illetten her daim uzaklaşmanın uğraşısıyla, üstün mücadelesiyle beri olmaktan geçer. Riya kokan her tür adımı adımlamadan önce düşünerek, derinlikli fehmederek aklı-ı selime doğru geri çekilmekten ve daha hayırlı olanı yerine ikame etmekten geçer. Riya ile ömür kuşunu gerçek sahibine teslim etmeyerek onu zayi etmek ve sermayesiz, azıksız kalmakla, şiddetli günün yalnızlığında korunaksız, savunmasız olmak, hüsrana uğramak gerçek bir çöküş, kaybediştir.
Riya, ikiyüzlülüğün tezahürü, kapısı; rızası kazanılmaya çalışılan kudretin, makamın insanı yalnızlaştırmasıdır. Gerçekliğin inkarı ve kandırmanın en zirvesi. Kısa zamanla ebediyetin kıyaslanmasındaki muvanesizlik , akılsızlığın ve fikriyatsızlığın en en deni alçalışıdır.
Zülfü KILIÇ
|
|
ÖMÜR
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: Sağlık ve boş vakit, insanların çoğunun aldanıp değerlendiremediği iki nimettir.(Buhari)
Düzensizlik, karmaşa, gelişigüzellik. Rastgelelikle mündemiç bir yaşam stili. Günleri, zamanı hoyratça kullanma alışkanlığı. Zamanı, yani ömrü biteviye tüketme üzerine kurgulanan müsrifçe bir hayat tarzı.
Ömür, her insana sayılı bir şekilde sunulmuş, artmayan ama sürekli eksilen bir azık, zahire. Dünyaya gönderilirken insana, yaratıcı tarafından verilmiş ihsan, bağıştır ömür. Bu ihsan, tedbirli, ölçülü bir biçimde kullanılsın diye bahşedilmiştir; sınırsız tüketme yetkisi yoktur; zira verilen beden ve çizilen yaşam çizgisi, alınmak kaydıyla muvakkaten, emaneten bırakılmıştır insana. Bu beden gemisinde, taşıtında sayılı süre kalacak ve tamamlanınca müddet, sevk mekanına gönderilecektir. Yaşamını sürdürdüğü bu gemi , kendi mülkü olmadığı gibi, ebediyen kendi tasarrufuna terkedilmiş de değildir. Aksi bir düşünüş ciddi bir yanılgı, bir sapmadır. Mülk asıl malik, malikül mülk olan Allahındır. Bu bedeni de gerçek malik tarafından Onun emri dairesi altında kullanmak kaydıyla aldığını, zamanı gelince sahibine terk etmek gerektiğini idrak etmek lazımdır.
Beden üzerinde, kullanma rehberi doğrultusunda kullanmayıp su-i istimal etmenin ceza-i müeyyideyi istilzam ettiği, bu bağlamda emanet mala nasıl bakılması gerekiyorsa, o vechile ihtimam göstermenin gerekliliğiyle davranmak, emanetçinin, emanet malı deruhte edenin en büyük vazifesidir
Yaşam kurulu bir saat gibi sönümlenmeye, bitişe doğru yol alırken, onu müsrifçe dağıtmanın ne büyük bir zarar ve ziyan olduğunu anlamak için bittiği zamanı, tükendiği noktayı beklemeye gerek yoktur. Müsrif bir tüccarın, izansız, idraksız bir esnafın sermayesini çarçur etmesiyle, eninler, eyvahlar, esefler içre bir vaveylanın bir felaket, sefalet olduğunu fark ederek ömür sermayesini melek-ül mevtin eli altında vermeden uyanmak ve her anını canlı tutarak harcamak ebedi saadeti kazanmaya sebeptir.
Ömür sermayesesini kılı kırk yararak nefsin, şeytanın ayartmalarından azade, özgür bir zeminde kula kul olmadan, mabuda bendelikte bulup, Onun yolunda her an ebedi bir aleme kalbedecek kazançları elde ederek harcamak ne büyük bir saadet!
Disiplinsizlikle sermayemizi yoketmeye çabalayan İblis ve avanelerinin ne büyük bir tehlike, ne büyük bir düşman olduklarını onların zehir yüklü tatlı sözlerinde saklı olduğunu Zikrullahın hazzına varmışlar anlayabilir. O tılsıma vakıf olanlar yanıltıcı albeniyi fark edebilir.
Şeytanın ömrü harcatırken her şeyi yarına erteletme manevraları, günahı işletirken rahatlık ve emniyet hissi kabilinden birikimleri yok etme planları, deşifre edilmedikçe, günler su misali akıp gider geri gelmemek üzere.
Tul-i emel bitmez Uzun bir ömür hayali Tükenmeyeceğini sandığımız günler Yapmayı her seferinde ertelediğimiz ideallerİşte şeytan ve dostlarının devamlı saldırdıkları ve ruhumuzu yaraladıkları gedikler, geçitler. Sürek avıyla kemendini boynumuza doladıkları darağaçları; boğulduğumuz anaforlar.
Ömür bir şekilde durmaksızın malum sona yaklaşırken; yolculuk süratli bir şekilde hedefine yaklaşırken hala mı oyalanmak? Hala mı malayani uğraşılar ve sefahat?
Ömrün sayılı günleri, ömür yaprakları olarak bir bir kopup gidiyorlar, yaşamımızdan, dağarcığımızdan. Her kopuşta bir çok şeyleri de alıp sürüklüyorlar bizden, koparıyorlar bir daha da dönüşsüz olarak. Ömür için biçilen süre dolmak üzere ve biz binlerce yıl yaşayacakmış gibi rahat ve gevşek halet-i ruhiyeyle dalmış hayel alemine bigane nefes tüketiyor, zaman dolduruyoruz. Bekliyoruz umarsız sonumuzu. Bir bekleyiş ki, sanki hiç bitmeyecek gibi. Bir bekleyiş ki, saplanıp kalacak gibi dünyaya.
Ömür tükeniyor, eriyor mum gibi. Sinsi düşman ise, mevzilenmiş her yerde, sinmiş tuzaklarıyla, hileleriyle, desiseleriyle ayaklarımızı kaydırmaya çalışıyorken, en değerli varlığımız, ömrümüzü düşmanın tasarrufuna terk etmiş, savrula savrula, yata kalka, serseri, sarhoş, avare gidiyoruz, götürülüyoruz. Düşmanlarımız bize eşlik etmiş sarmaş dolaş, kol kola, güle oynaya onlarla ateşe doğru sürükleniyoruz. İblis ve dostlarına tasarruf yetkisini devretmiş, toz pembe hayeller içerisinde zehirleri yudumluyor, için için zehirleniyoruz.
Ebedi mutluluğu muştulayan o nebinin getirdiği kutsal mesajın nurani rehberliğini terk etmiş, karanlıklara talip olarak boşluğa yuvarlanmış savruluyoruz.
Bu gidişe dur demek ve savrulmayı, dağılmayı düzene sokmalıyız bir an önce. Son nefesten önce emellerimizi bitirmeli, kendimizi Kur an rehberliğine terk etmeliyiz; Çünkü Kuran nurlarıyla ömrü aydınlatmak ve sermayeyi katbe kat artırmka mümkün. Kuran rehberliğiyle ancak, kısacık ömrü ebediyete kalbetmek, sonsuzlık kervanına katılmak mümkün. Kuran pınarlarından içmekle ancak ömrü anlamlı kılmak mümkün
Rasulullah şöyle buyuruyor: Dört şey şekavat alemetidir: Gözün kuruması(günahlarına ağlamamak), kalbin katılaşması, tul-i emel (dünyada hiç ölmeyecek gibi planlar yapmak), dünyaya karşı hırs.
İnsan yaşlandıkça iki duygu genç kalır : Dünya sevgisi ve tul-i emel
Zülfü KILIÇ
SAKINMA-İTTİKA
Yoldaki tehlikelerden sakındırma hususunda peygamberlerin canhıraş gayreti, cehennemin azabından bizleri kurtarmak içindir. Peygamberlik müessesesi, insanlığın kurtuluşu, felaha ulaşması bağlamında insanın hizmetine amade bir oluşumdur. Bütün peygamberler ilahi mesajı tüm insanlığa iletmekle görevli elçilerdir. Son nebi, son resul Hz Muhammed (s.a.s) de bu halkanın sonuncusu ve en mümtazıdır. Onun sözleri\hadisleri yeryüzünün tüm feylesof, bilge ve entelektüellerinin ifadelerinin hepsinin üstünde ve en değerlidir. Dolayısıyla şu hadislerindeki tavsiyelerini sıradan tavsiyeler kabilinde ele almamak gerekir. Zira hayatımızı kurtaracak gerçekler ve cevherler burada gizlidir. Peygamberimiz bir hadislerinde şöyle buyurmaktadır: Haramlardan sakın, Allahın abid kulu ol. Allah&ın sana ayırdığına razı ol, insanların en zengini ol. Komşuna ihsanda bulun, mümin ol. Kendin için istediğini başkaları için de iste, Müslüman ol. Fazla gülme, çünkü fazla gülmek kalbi öldürür. (Tirmizi, Zühd2 ; İbnu Mace, Zühd 24)
İttika yani sakınma, çekinme bütün hallerde, gaypta ve şehadette, Allahın gazabını, öfkesini çekecek her tür hareket ve amelden uzak durmayla şekillenir. İttika, cehennemin ateşinden korunma ve ona karşı kalkan oluşturacak muhafazaları kuşanmaktır. İttika, kalbin rikkatini nefsin emellerinden ayıklayarak, soyutlayarak, duyarlı hale getirmek ve Allah ile olan irtibatı sağlamlaştırmaktır. Rabbe ulaşan köprü ve merdivenleri tesis etmek üzere ter dökmek, emek vermektir.
Peygamberimiz bir diğer hadislerinde ittika sahibi olmak için şu hasletleri kuşanmamızı önermiştir: Rabbim bana dokuz şey emretti: Gizli halde de, aleni halde de Allahtan korkmam; Öfke ve rıza halinde de adaletli söz söylemem; Fakirlikte de zenginlikte de iktisad yapmama; Benden kopana da sıla-i rahm yapmam; Beni mahrum edene de vermemi; Bana zulmedeni affetmemi; Susma halimin tefekkür olmasını; Konuşma halimin zikir olmasanı; Bakışımın da ibret olmasını; Marufu emretmemi.(Rezin tehriç etmiştir)
Zülfü KILIÇ
SÖZ TAŞIMA
Toplum iyi geçimlilik özellikleriyle birbirine bağlanmış ve yekdiğerine saygılı fertlerin varlığıyla devamlılığını sağlayabilir. Isırgan, her vakit saldırmak için diğerini kollayan ve tuzak kurmak maksadıyla açıklarını yoklamaya çalışan bir toplumsal yapı, sadece kaos üretir. Güvensizlik ve huzursuzluğun bariz bir alamet-i farika olduğu toplulukların, toplu hareket kabiliyetlerinin olması mümkün değildir. Basit, sıradan işlerin bile böyle toplumlarda icra edilmesi büyük bir gayreti gerekli kılar. Girift ve kompleks meselelerin çözümünde güven atmosferi ve sahiplenme duygusu önemlidir. Bencillik ve bireysel hesapların sadece gözetildiği, menfaat eksenli yapıların, insanı harcamakla, dostlukları yıkmakla başarıya ulaşabilmeleri, tasarladıkları bu tür yapılanmalarda gözlenemez. Kendi çıkarı için karşısındakini, ötekini ötelemeye , dışlamaya, gerekirse iftira ve karalamalarla silmeye çalışan bir bireyler topluluğu, insan tabiatının uyduğu nizama ters bir yönelim içerisinde olmanın patolojisiyle sürekli nefret ve kin üretirler.
İslamın dayandığı temel unsur, kardeşlik hukukunu mesnet alarak insan şeref ve haysiyetini yaralayabilecek herhangi bir teşebbüsü, anında akim bırakmak merkezlidir. Tesanüd, öncelikli bir özelliktir, bu yapılanmada. Bu hususta Rasulullah şöyle buyurmaktadır: Kim bir mümini bir münafığa (gıybetçiye) karşı himaye ederse, Allah da onun için kıyamet günü, etini cehennem ateşinden koruyacak bir melek gönderir. Kim de müslümana kötülenmesini dileyerek bir iftira atarsa, Allah onu kıyamet günü cehennem köprülerinden birinin üstünde, söylediğinin (günahından paklanıp) çıkıncaya kadar hapseder. (Ebu Davud Edeb 41)
Bir müslümanın bir başka müslümanın kişiliğini, malını, canını, namusunu koruması önemli vecibeleri arasındadır. Gelişigüzel konuşmalarla, şahsiyet rencide edilebilecek herhangi bir tutum reddedilmiştir. Her ağızdan çıkan lafın bir sorumluluğu vardır. Sözlerin mahreci ,içeriği ve yansıması kontrolsüz olamaz. Her sözün bir karşılığı ve ceza-mükafatı vardır. Kişi ve veya gruplar aleyhinde toplumsal itibarını zedeleyebilecek duruşları, konuşmaları hukuk koyucu yasaklamakla, fitnenin yaygınlaşmasıyla kardeşliğin bozulmasına sebep unsurların, etkenlerin temizlenmesini bu tür propagandalarla insanın bireysel hakkının zedelenmesinin önlenmesini ve şahisyetinin korunmasını sağlamaktır. Bu hususta Rasulullah şöyle buyurmaktadır: Ribanın en kötüsü (en çok vebala sebep olan, en ziyade haram olan), haksız yere müslümanın ırzını (manevi şahsiyetini) rencide etmektir. (Ebu Davud Edeb 40)
Şeref insanın namusudur. Şerefini kaybeden namusunu yitirmiştir. Şeref insana değer katan, rütbesi, makamıdır. Şerefiyle insanın oynamak ve onu heder edebilecek bir saldırıda bulunmak hakkı, diğerine verilmemiştir. Bu, koruma altında olan ve asla kimsenin kolay kolay harcayamayacağı bir mevhibedir. Bu hususta rasulullah şöyle buyurmuştur: Miraç gecesinde, bakır tırnakları olan bir kavme uğradım. Bunlarla yüzlerin (ve göğüslerini) tırmalıyorlardı.
-ey Cebrail! Bunlar da kim? Diye sordum.
-Bunlar, insanların etlerini yiyenler ve ırzlarını (şereflerini) payimal edenlerdir. Dedi.(Ebu Davud Edeb 40)
Sözlerin kimleri yaralayacağı, nerelerde ne gibi tahriatlar meydana getireceğini hesaplamakla, yapılan ibadetlerin batıl olmaması, boşa gitmemesi sağlanmış olunur. Cennete girebilmek için kul hakkını gasbetmemek gerekir. Şahsiyetini şerefini korumak ve azami dikkat sarfetmek lazımdır. Zira Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: Kattat (söz taşıyan) cennete giremeyecektir.(Buhari Edeb 50; Ebu Davud Edeb 38; tirmizi Birr 79)
Zülfü KILIÇ
FİTNELER
Peygamberin hadislerinde kıyamete yakın bir zamanda Müslümanların hal-i pür melalini anlatan tasvirler, günümüzün dağdağalı herc-ü mercinde daha iyi anlaşılmaktadır. O fitneler çok uzağımızda değil, yakınımızda belki de içimizde bizim. Fitnenin fitneliğinin farkında, şuurunda olmaksızın bir duyarsız yaşam sitiliyle sıratı müstakim üzere gittiğini sanmanın gaflet ve ahmaklığı ise ayrıca büyük bir mesele.
Hz. Sevban (R.A.) anlatıyor: Resulullah aleyhissalatü vesselam buyurdular ki:
Size çullanmak üzere, yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır. Orada bulunanlardan biri: O gün sayıca azlığımızdan mı? diye sordu.
Hayır,buyurdular. Bilakis o gün siz çok çoksunuz. Lakin bir selin getirip yığdığı çer-çöpler gibi hiçbir ağırlığı olmayan çer-çöpler durumunda olacaksınız. Allah düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize zaafı atacak.
Zaaf da nedir Ey Allahın Resulü ? denildi.
Dünya sevgisi ve ölüm korkusu. Buyurdular. (Ebu Davud, Melahim 5)
Kaliteli, mümtaz, seçkin azınlıkların, kalitesiz, sıradan, bayağı çoğunluklara üstünlüğü, bu hadisle de vurgulanmış bulunmaktadır.
Fitne ve fesadın şuyuu bulduğu ve genel geçer hale ulaştığı ve sıradanlığını sağladığı fitne ve fucur devrelerinde, hengamesinde imanı muhafaza ve idame ettirmenin güçlüğü, meşakkati, imanın lezzet ve kıymetini de ortaya koymaktadır. O zamanların kargaşa ve belirsizlik ortamında doğrunun, yanlışın, günahın, sevabın, iyinin, kötünün ayırtedilmesi güçleştiğinden imanı kazanmak da zorlaşacaktır. Bu hususta peygamber şöyle buyurmaktadır: Karanlık gecenin parçaları gibi olan fitnelerden önce hayırlı ameller işlemede acele edin. O fitne geldi mi, kişi mümin olarak sabaha erer de kafir olarak akşama girer. Mümin olarak akşama erer de, kafir olarak sabaha ulaşır; dinini basit bir dünya menfaatine satar. (Müslim, İman 186; Tirmizi, Fiten 30)
Fitneler hususnada peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen) hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse onda siyah bir leke hasıl olur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Söylece iki ayrı kalp ortaya çıkar. Biri cilalı taş gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar vermez. Diğeri ise alaca siyahtır. Tepetaklak duran teste gibidir; bu kalp ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü. O, hevadan(beşeri değerlerden) kedisine ne yutturulmuşsa, onu (hak veya batıl) bilir.(Müslim, İman 231)
Fitne zamanında kurtuluş reçetesini yine peygamber şöyle vermektedir: Haberiniz olsun! Sizden önce ehl-i kitap yetmiş iki millete (dine) bölündüler. Bu ümmet ise yetmiş üç fırkaya bölünecek. Bunlardan yetmiş ikisi ateşte, sadece biri cennettedir. Bu da (Ehl-i Sünnet vel) cemaattir. (Ebu Davud, Sünnet 1)
Zülfü KILIÇ
RIFK-YUMUŞAKLIK
Yumuşaklık ve tatlılık insanı halklara, hakka sevdiren hem hakkın hem insanların nazarında değerli sayılmasına yol açan bir haslettir. İslamın ahlaki prensipleri arasında önemli bir yer işgal eden bu prensip, seçkin bir nebi, rasül ahlakıdır. Hilm ile davranmak arıların bala üşümesi gibi insanları cezbeder. İnsanlara, hayvanlara, tüm canlılara merhametle, acıma duygusuyla ve tatlılıkla muamele etmek, sertlik ve kabalığın her türlüsünden içtinap ederek kibarlıkla kuşanmak, nazenin bir eda ile yanaşmak, insanı diğerleri arasında mümtaz kılar. Belirgin, seviyeli, usluplu bir yaşam stili ancak bu ahlaki yapıyı yaşamakla mümkündür. Rasulullah şöyle buyurmuştur: Rıfk bir şeye girdi mi, onu mutlaka tezyin eder; bir şeyden de çıkarıldı mı, onu mutlaka kusurlu kılar. (Müslim, Birr 78; Ebu Davud, Cihad 1)
İslamın insanlararası muamalede önerdiği bir ilişki biçimi olarak tatlı söz ve güleryüzle muamele sadedinde hayırlı olanın insanların hayrına olan ve onların gönlünü kazanacak denli mülayemet yüklü tavırlar olduğunu yine rasullah şöyle ifade etmektedir: Bir kimse yumuşak davranmaktan mahrum ise hayrın tamamıdan mahrumdur.(Müslim, Birr 75)
İslam, güzeldir ve güzel olanı sever, önerir. Rasulullah şöyle buyurmaktadır: Sevindirin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın. (Müslim, Cihad 6)
Sevgiyle, tatlılıkla, islamın saklı hazinelerine, sırlarına vakıf olunur. Tebşir ile İslamın evrensel kurtuluş müjdesine ulaşılır. Nefretin uzaklaştıran mecrasından sakındırmakla, Allahın rahmetinden ümid kesilmesine mani olunur.
Zülfü KILIÇ
|
|