|
Sherlok Holmes
Ünlü bir dedektifsin. Bir olay üzerine eski bir köşke çağırıldın. Mesleğinin piri bir dedektif olduğun için, polisler hep seni çağırıyor!.. 80'lik Chevrolet arabanla olay mahalline geliyorsun. Ortalık polis kaynıyor. Polislerin o meşhur sarı şeridini kaldırıp, eski ve gizemli köşke doğru yaklaşıyorsun. Evin bütün ışıklarının kapalı olması dikkatinden kaçmıyor. Yavaşça kapıyı açıyorsun. İlk göze çarpan büyük heybetli boynuzlarıyla bir geyik kafası oluyor. Daha yakından bakmak için içeri doğru ilerliyorsun. Ve hemen arkandan kapı kapanıyor. Kalp atışların yavaş, yavaş hızlanmaya başlıyor. Etrafı ağır, ağır kolaçan etmeye başlıyorsun. Eşyaların üzerine örtülmüş çarşaflar birer örtü gibiler. İlk olarak mutfağa bakmaya karar veriyorsun.
İçeride arkası dönük uzun, kızıl saçlı, yaşlı bir kadın görüyorsun. Sana saldırabileceğini düşünerek, sessiz olmaya dikkat ediyorsun. Kadının yakınına geldiğinde kalbin dışarı çıkacakmış gibi oluyor. Korkunla yaptığın savaşı kazanarak kadına dokunmaya karar veriyorsun. Ve dokunmanla kadının yere düşmesi bir oluyor. Hemen geri sıçrıyorsun. Kadının gözlerinin olmaması, senin içini kaldırıyor. Kadını dikkatle incelerken sanki ağzının kımıldadığını görüyorsun. Bunun imkânsızlığı merak ederek eğildiğinde kadının ağzından koca ayağınkine benzeyen kılları olan orta boylu bir tarantula çıkıyor. Biraz istifra çıkarıyorsun. Birkaç dakika sonra kendini toparlıyorsun. Kadına tekrar bakıyorsun, bir ne göresin! Kadının dili kesilmiş. Kadını baştan aşağıya süzüyorsun. Bu sefer kadının elinde irice bir bıçak fark ediyorsun. Hem de o meşhur Japon fileto bıçaklarından!.. Heyecandan mantıklı düşünemiyorsun. Daha sonra kadının sımsıkı tuttuğu fileto bıçağını alıyorsun. Kadının o içler acısı görüntüsü mideni kaldırdığından dantelli masa örtüsünü kadının üstüne örtüyorsun. Bir ipucu bulabilmek umuduyla mutfakta bir gezintiye başlıyorsun. Buzdolabı daha cazip geliyor. Buzdolabının o beyaz ışığı ay ışığı ile mutfağı hafifçe aydınlatıyor. Buzdolabında bir - iki konserve ve yarım sütten başka bir şey göremiyorsun. Ama sütün son kullanma tarihine baktığında, daha iki ay olduğu sana şaşırtıcı geliyor. Demek ki bu evde bugünlerde birileri yaşıyor diyorsun kendi kendine. Sakinleşmiş bir şekilde buzdolabını kapatırken, tezgahta bir kısmı yanmış sepya bir fotoğraf fark ediyorsun.
Bu arada yukarıdan acı bir çığlık geliyor. Ortam bir anda cehennemi bir ambiyansa bürünüyor. Temkinli bir şekilde yukarı çıkmayı düşünüyorsun. Ağır ve emin adımlarla geyik kafasının olduğu bölüme ilerliyorsun. Merdivenlerin yanına gelirken ayağınla suya basarken çıkan ses çıkmaya başlıyor. Sanki ıslak çimlerin üzerinde yürüyorsun. Merdivenin başına geldiğinde ortalığı ağır bir leş kokusu kaplıyor. Leş kokusu kan kokusuyla birlikte homojen bir şekilde etrafa dağıldığını hissediyorsun. Ve su olarak düşündüğün sıvı ise merdivenlerden ağır, ağır akıyor. Acaba bu ne olabilir diye soruyorsun kendine. Başını temkinli bir şekilde merdivenlerin yukarısına kaldırıyorsun. Gördüklerin belki de hayatında ilk ve son kez görmek isteyeceğim türden!.. Tavana bağlı kalın bir halat, sıska bir adamın boynuna geçirilmiş ve aynı zamanda adamın sol bacağının olmadığını görüyorsun. Gördüklerinin şokuyla ne yapacağını unutur gibi oluyorsun. Sonra hafiften başını sallayıp takviye ekiplerini içeri çağırmaya karar veriyorsun. Tam telsizle ekiplere haber verecekken motorculara ait sert deri bir eldiven ağzını sıkı, sıkı kapatıyor ve sen de telsizi yere düşürüyorsun. Ne yazık ki telsiz düştüğü gibi kırılıyor. Lanet olsun şu imitasyon Çin mallarına demek istiyorsun ama o an için seni sadece o eldivenli el kontrol ediyor gibi. Bir anda aklında bir ampul yanıyor. Cebimde mutfaktan aldığım fileto bıçağı vardı, onunla bu adamı kuşbaşı yapabilirim. Ama bir dur belki... belki... bu adam bir dost olabilir. Belki yukarıda bir tuzak var ve bu adam benim ses çıkarmamam için beni uyarıyor. Kararsızlıktan başın etini yiyiyor.
Tomorrow's World
At first, tomorrow's world will increase Technologies. Our life will get easy. Our travel will become highly fast. We will find existence planets. We won't need water and water sources.
For instance, we will g oto othr planet. That planet will include some materials as oxygen and water. However, we will live without oxygen and water.
Tomorrow's Technologies will be nano technology. Mobile phones will connect Internet quickly. Photos quality will be excellent. Megapixels will increase. New findings will come the big sound.
Plasma and LCD TVs will become every home. High Definifion publication will widespread. Plasma and LCD TVs will be very thin and quality. They will be so big.
Computers will be flexy and light. Especially, notebooks ot laptops will be famous. New operation system will be handy. Technology lovers will go crazy.
To Sum up, tomorrow's tecgnology wil get easy our life. Technology will be at summit every time.
St. Petersburg
St. Petersburg'ta buluşmaya karar vermiştik. Üç kafadardık; Ben, Robert ve Trane. Robert; doğu Virginya doğumlu, bir basketbolcu kadar uzun ve sert hatlara sahipti. Trane ise aslen Moskovalı olup St. Petersburg'ta yaşıyordu. Trane; büyük bir kutup ayısı kadar sert ve göbekliydi. Bizi birleştiren nokta eğlenceye olan tutkumuzdu. Eğlence bizim için günlük alınması gereken bir besin gibiydi. Bu kez Alp'lerin zirvesine çıkmayı düşünüyoruz.
Ben ve Trane iki günden beri Frozen Lake Oteli'nde kalıyorduk. Robert söz verdiği gibi Pazar saat 14.00'te Otelin önünden Pick-Up'ı ile alacaktı. Saat 13.45 olmuştu. Ben aşağıda Robert'ı bekliyordum. Aniden bir tipi başladı. Tipi sanki yoğun bir sis bulutuymuş gibi görüş mesafesini sıfıra düşürmüştü. Tipiye aldırış etmeden dışarıda beklemeye devam ettim. Pamuk beyazı tipinin içinde bir karartı bana yaklaşmaya başladı. Sanırım bu Trane'di. Trane ile bir müddet konuştuktan sonra saatin 14.12 olduğunu fark ettim. Acaba Robert nerede kaldı diye düşünürken bir korna sesi tipinin büyülü sessizliğini bozdu. Robert bizi Ford'una çağırıyordu. Yüklerimizi alıp arabaya doğru ilerledik. Robert aynı zamanda bir Rock çılgınıydı. Arabasının güçlü bir ses sistemi vardı. Eşyaları bagaja koyup, içeriye geçmek için kapıyı açtığımda, FORT MINOR'un muhteşem şarkısı THERE THEY GO bizi karşıladı. Dağın eteklerine yaklaşık 80 km yol vardı. Ama arabayı aşağıda bırakıp dağa yürüyerek çıkmamız gerekiyordu.
Saat 16.00'ya geliyordu. Hemen, hemen gelmiş sayılırdık. Birkaç kilometre ötedeki "Alp Dağları'na Hoş geldiniz" yazısını okuyabiliyordum. Saat 16.00 olmuştu. Radyodaki spiker haberleri sunmaya başladı. "Merhaba soğuktan dişleri taklayan insanlar! Bugün birkaç uyarım var. St. Petersburg yakınlarında birçok köye ayılar saldırmış. Hatta bir adamın karısını ve çocuklarını almış ama adama dokunmamış. Sanırım adam biraz kartmış... İkinci önemli haberimiz ise soğuklar bitti sanmayın daha Nisan'ın başlarındayız."
Robert arabayı durdurdu. Önümüzde çok uzun bir yol vardı. Sırt çantamızı aldık ve yola koyulduk. Soğukluğu vücudumun en küçük hücresinde bile hissetmeye başlamıştım. Trane bu soğuk havaya alışkın olduğundan pek fazla soğukluk hissetmiyordu. Yürüyüşe başlayalı yaklaşık bir buçuk saat olmuştu.
Aramızda en üzgün ve huzursuz görünen Robert'tı. Birdenbire Robert dizlerinin üstüne çöktü ve "Lanet Olsun!" dedi. Ben ve Trane bir anlam verememiştik. Robert şimdi de kara yumruk vurup bir yandan da ağlıyordu ama biz hala olayı anlamamıştık. Robert bu kez "Neden Jessica! Neden beni bırakıp kanatlı bir melek oldun?!?!" dedi. Ben olayı merak edip anlatmasını istedim. "Bundan iki yıl önce..." diye başladı Robert gözlerindeki yaşları silerek. "Bir iş gezisi için Orta Amerika - New Mexico City'ye gitmiştim. İşim gereği üç hafta orada kalmam ve müşteriyi ikna etmem gerekiyordu." Trane sözünü kesip "Bu arada mesleğin neydi?" dedi. "Tomruk pazarlıyorum" dedi Robert. "Yurt dışı da çalışıyorum ama şu lanet Amerikalılar kendi ağaçlarını kesmedikleri gibi benim satacağım malı da indirimli istiyorlar. Ah!.. Şu Amerikan Yankee'leri ve İleri zekâları.." Nerede kalmıştım dedi Robert. Ben hemen atıldım "New Mexico City'ye gitmiştin" "Evet" dedi Robert. "Gitmeden önce Jessica ile birbirimizi sevdiğimizi söyledik. Çok mutlu anlarımız olmuştu ama ilk defa ondan bu kadar uzak kalacaktım. Aklıma gelen de başıma geldi. Geziden döndüğüm de Jessica evde yoktu. Sadece Yatak odamızda rujla aynaya yazılmış "Elveda" yazısı vardı. Hemen 911'i aradım. Polisler aynada hiçbir parmak izi bulamadı. Ama eminim ki bu yazı Jessica'ya ait değildi. İki yıldan beri her hafta gazetelere kayıp ilânı veriyorum fakat bir sonuç yok. Neden Jessica, Neden beni bıraktın?" dedi ve daha sonra tekrar ağlamaya başladı. Bunlardan etkilenmiş olacak ki Trane de gözyaşlarını tutamadı! Bu hüzünlü anlar bir nebze dindikten sonra tırmanmaya devam ettik. 1-2 km ötelerinde küçük bir kulübe gördüler. Kulübede cılız ışıklar vardı ve bacasından güzelim enstantaneyi bozan kara, kara dumanlar yükseliyordu. Orada konaklamaya karar verdiler.
Üç kafadar günün yorgunluğunu bu kulübede dinlenerek atacaklarına inanıyorlardı. Kulübenin yanına gelmiştik. Kapı aralıktı. Önce Trane girdi içeriye. Sonra da Robert ve ben onu takip ettik. Kapıdan girdiğimizde sol tarafta mutfak tezgâhı ve küçük tahta bir masa vardı. Sağ tarafta ise iki tekli koltuk ve bir üçlü kanepe vardı ve o unutulmaz siyah-beyaz televizyonlardan.. İlerlediğimizde tuvalet, banyo ve yatak odası vardı. Yatak odasının içinde irice bir soba vardı. Bu soba yeni yakılmışa benziyordu. Çünkü sobadaki çıtırtılar çok hızlıydı. Trane "Kimse var mı?" diye seslendi. Bu bağırma o kadar güçlüydü ki sesinin dağda yankılandığını hissettim. Kimse cevap vermedi. Biz bu geceliğine burada kalmaya karar verdik. Robert girişteki kanepeyi Yatak odasına getirmemizi önerdi. Böylelikle beraberce yatacaktık. Yardımlaşarak kanepeyi yatak odasına taşıdık.
O gece üçümüz rahat bir çektik. Sabah olmuştu. Hazırlanıp dışarı çıktık. Trane aniden elleriyle bizi uyardı "Sessiz olmalısınız!" Yolun sağ tarafında karlarla kaplı çalıya bir şey çarpıp, karları yere döküyordu. Biz onun daha ne olduğunu kavrayamadan, o çalılardan sıyrılıp önümüze geçti. Bu bizden yarım metre kadar büyük, iri ve kalın beyaz yünlü bir kutup ayısıydı. Üçümüzde ölü taklidi numarasını bilmemize rağmen ayıyı görünce cesaret edemedik. Ayrıldığımız kulübeye geri döndük. Hemen iki küçük koltuğu kapının arkasına dayadık. Daha sonra ben ve Robert yatağı kapıya dayamak için yatak odasına koştuk. Beraberce yatağı kapıya sürükledik. İçeride bozulmuş yumurta kokusu vardı. Trane "Bence ayımız mide spazmı geçiriyor!" dedi. Bu korku dolu anda bile gülümseyebiliyorduk. Robert sırtını kapının yanındaki duvara dayamış oturuyordu. Birden "Bir kapı gördüm" dedi. "Evet, sanırım orada bir kapı var." Trane giriş kapısında beklerken Ben ve Robert o gizli kapının arkasındaki yeri öğrenmek için kapıya doğru ilerledik. Robert kapının ardında bir bahçe ya da kümeslerden oluşan küçük bir ahır olacağını düşündü. Ama kapıyı açtığımızda ikimizde hayretler içinde kaldık. Biraz aşağıda uzun ve geniş bir dere vardı. Yavaş akması ve insanı büyüleyen sesi kelimelerle tarif edilemeyecek kadar hoştu. Aklıma balık tutma fikri geldi. Robert sert çıktı "Her yerde karnını düşünüyorsun!" dedi. "Yanılıyorsun!" dedim. Bu tutacağımız balıkları ayıya atacağız ve onun bunlarla oyalanmasını sağlayacağız. Sonra aradan da sıvışırız. "Güzel fikir!" dedi Robert. 8 tane Somon balığı yakalamıştık. Yukarı, eve çıktık. Kapıda Trane yoktu. "Nerede bu lanet Herif" dedi Robert. Yatak odasında uzanmış hıçkırıklara boğularak ağlıyordu. N'oldu diye sordum. Kendi hıçkırmasından benim sorumu duymuyordu. Bu sefer daha gür bir sesle "Neyin var Ahbap!" dedim. Hıçkırığı bir nevi azalarak "Banyoya doğru gidin" dedi. Robert ile Ben lambayı açıp içeriye girdik. Sanki küvetin içinde biri banyo yapıyordu. Daha yakından baktığımızda suyun üzerinde duran aşırı derece şişmiş, vücudunun her yeri yosun yeşili olan bir çocuk duruyordu. "Muhtemelen girdiğimizde de o buradaydı." dedi Trane. Bu benim 8 yaşımdaki kızım Alice. "Oh! Hayır" dedi Robert. Biri ya da birileri kızını çok şiddetli bir şekilde boğmuş öyle ki vücudu su alsın diye birkaç dakika suyun altına bile tutmuş. "Ayı ne alemde.." dedim arkadaşlara. "Hala dışarıda" dedi Trane. Balıkları ayıya fırlatmak için camın kenarına geldim. Uygun bir yer bulup, balıkları atmalı, ayı balıklarla haşır neşirken de buradan tüymeliyiz dedim. Trane somonlara baktı ve "Dalga mı geçiyorsun?" dedi. "Bu balıklar çok küçük. Ayının bu balıkları yemesi ve sindirmesi aynı anda olur. Bunu ancak kediler sever. Tabi bu mevsimde donmamış kedi bulabilirsen..." dedi Trane. Ben yine de şansımı denemek istiyordum. Balıkları teker, teker bir oraya bir buraya fırlattım ama ayı bir kurt kadar iyi koku alıyordu. Nereye attıysam hepsini buluverdi.
Başka çaremiz kalmamıştı. Aşağıya inip derenin yanından seyredecektik. Derenin yanına geldik. Her dakika başı dereden birkaç Somon suyun üzerinde atlamalar yapıyordu. Yaklaşık bir saat yürüdükten sonra karşımıza gürleyen bir şelale çıktı. "Bu su o kadar soğuktur ki ellerini şelalenin suyuna 2 dakika değdirsen, elin kangren olabilir" dedi Trane.
Şelalenin arka kısmında bir mağara olabileceğini ve oraya gidip sığınabileceğimizi söyledim. Şelalenin altına gelmiştik. Dediğim gibi şelalenin arka tarafında bir mağara vardı. Şu an için sonunu göremiyorduk. Mağaranın içinde girdik. İçeride sağlı sollu dağılmış, birçok varil vardı. İzcilerin yaktığı ateşe benzer kül kalıntıları vardı. Eşyalarımızı bir kenara atıp rahatladık. Robert "Ayı bizi burada bulamaz, değil mi?" dedi. "Sanırım ayı o kadar akıllı değildir." dedim.
Bu muhabbeti cızıltılarla başlayan daha sonra sesi gürleyerek artan bir Walky Talky bozdu. "Lütfen beni dinleyin" diyordu cihaz. Önce biraz şaşırdık hatta kamera şakası falandır diye düşündük ama bile bile, bir tuzağın içine girmiştik. "Karını mı bulmak istiyorsun, Robert!" dedi Walky Talky'nin arkasındaki ses.
"O hala hayatta mı?! Yüce Tanrım sana şükürler olsun!" dedi Robert. "İlerideki 3 şeritli büyük varili görüyor musun, Robert" dedi telsiz. "Evet" dedi Robert koşarak varilin yanına giderken... Varilin üzerinde bir not ve yarısı koparılmış bir fotoğraf vardı. Fotoğraf Jessica ile katılmış olduğu festivalde çekilmişti. Ama fotoğrafta Jessica'nın yanında ben yoktum. Biri sanki Robert ile Jessica'nın birlikte olmasını istemiyordu. Kıvrılmış olan kâğıdı açtı ve okumaya başladı Robert. İnce ve hoş bir yazıyla "Ne sen hayatta kalacaksın ne de sana yardım etmeye veya rahatlatmaya kalkışanlar" diyordu. Telsizdeki ses kayboldu ve yerini boşluğun sesi aldı.
İnceden inceye korkmaya başlamıştık. Trane Robert'a "Jessica ile ne zaman tanıştınız?" diye sordu. "Çok iyi hatırlıyorum" dedi Robert. "2005'in eylül ayıydı. Yine bir iş gezisi için New Mexico City'ye gitmiştim. Büyük patron Joe ile iş üzerine konuşuyorduk. Derken, birden kapı açıldı ve dünyalar güzeli bir kız olan Jessica içeri girdi. Patron Joe "Tanıştırayım" dedi. "Tek kızım olan Jessica" dedi Joe. Bana bir gülüşü yetmişti. Bir daha ki gelişimde Joe"dan kızını istedim ve evlendik. Evlenmemizden 4 ay sonra Jessica kaçırıldı." dedi Robert. "İleride bir ışık görüyorum" dedi Trane kendinden emin bir şekilde. Işığa doğru yürüdük. Işığa geldiğimizde ise dışarıya çıkamamıştık. Gördüğümüz yer, bir yer altı deposuydu. İçerisi akıl almaz büyüklükteydi. İçeride belki binlerce tomruk vardı. "Hepsi kaçak!" dedi Trane. "KGB bu gibi yasadışı işlere izin vermediği için, her dağın altında bir depo bulabilirsin, hepsinin kaçak olduğundan emin ol." dedi.
Tomruklar arasından sesler gelmeye başlamıştı. Etrafı kolaçan ederek aşağıya indik. Aşağıda bir varil vardı ve sesler varilin üzerindeki telsizden geliyordu. "Aferin, Robert!" dedi telsiz. "1. aşamayı geçtin!" "Lanet Herif!" diye ateş püskürdü Robert. "Ya adam gibi Jessica'nın nerede olduğunu söylersin ya da buradaki bütün malları ateşe veririm." dedi Robert. "Sıkıyorsa yak!" dedi kalın bir erkek sesi. Sonra ışıklar açıldı. İçeride, sayabildiğim 10 kişi vardı. Üçümüzü de yakaladılar ve mahzenden de kötü bir yere fırlattılar.
Ertesi gün hiç kimse gelip bizim kaldığımız mahzenden bozma yere uğramadı. 2.gün ise sabahın erken saatinde bizi uyandırıp aşırı derece şişman(belki de bira göbeği olan)bir adamın karşısına diktiler. "Alfred yakın dostlarımdandır." dedi göbekli adam. "New Mexico City'ye satacağımız mallarla o ilgilenir. Çok başarılı bir elemandır. Ama ne yazık ki son bir yıldan beri ondan haber alamıyorum. Yakın zamanda Jessica diye biriyle evlendiğini duydum. Herhalde evlenince eşine daha çok zaman ayırmak istiyor. "Lanet sürtük!" dedi Robert burnundan nefes alırken.
O sırada helikopter sesleri, tank sesleri deponun içinde yankılanıyordu."Evet, tam vaktinde" dedi Trane. Birkaç dakika içinde içerisi özel timlerle doldu taştı. Adamları yakaladılar ve bizi de sorgulamak için Özel timleri ana binasına götürdüler.
Stockholm'deydik. Ajanlara durumu anlattık. "Biz sadece macera ve atraksiyon olsun diye bir dağ gezisi planlamıştık." dedi Trane. "Özellikle seni tebrik ediyorum" dedi ajan şefi Trane'e. "Yanındaki GPS aygıtı ile senin yerini bulduk ve tomruk kaçakçılarını köşeye sıkıştırdık. Amirime söyleyip seni terfi ettireceğim." dedi ajan şefi. Ben ve Robert ağzımız açık konuşmaları dinliyorduk. Trane aslında gizli bir ajanmış.
8 AY SONRA
Gecenin üçünde telefonum çaldı. "Kim bu ahmak" dedim. Gizli numara arıyordu
. Kişi konuşmaya başladığında arayanın, uzun süreden beri görmediğim Trane olduğunu anladım. "Ne var Ahbap?" dedim. "Süremiz azaldı" dedi Trane. Sesi yankılı geliyordu sanki küçük bir oda da gizli bir şekilde konuşuyormuş gibi. "Ne süresinden bahsediyorsun, Adamım!" dedim. "Pazar gece 5'te Stockholm Havalimanın dış hatlar terminalinde buluşalım" dedi ve telefon kapandı. Uyku sersemi ne olduğunu anlamamıştım. "Rüyadır herhalde." dedim. Sabah oldu. Telefonumu kurcalarken arayanlara baktım ve saat 3'te gizli bir numaranın aradığını buldum. Bugün cumartesi'ydi. Gece Stockholm'de olmam için biraz hızlı hareket edip oraya ulaşmalıydım.
Saatin sıfırladığı anda Stockholm Havalimanı'na geldim. Durmaksızın yol gelmek tuvaletimi getirmişti. Tuvalete girdim. İşimi hallettim ve ellerimi yıkamaya başladım. Çıkmak için kapıyı çektiğimde kapı sebatla açılmıyordu. Sanki biri tuvalette mahsur kalmamdan zevk alıyormuş gibi geldi. Arkadaki ilk tuvaletin kapısı açıldı ve Trane dışarı çıktı. "Uzun zamandan beri görüşemiyoruz." dedi Trane. "Ama sen KGB'deydin" dedim."Evet, hala oradayım." dedi Trane. "Sana bir iyi bir de kötü haberim var." dedi Trane. "Öncelikle kötüden başla" dedim. Dağa çıkarken tanıştığımız Robert, bir tomruk kaçakçısı olmuş. Onu bulmalı ve gerekeni yapmalıyız. "Ben onu görmeyeli çooook oldu! Dışarıda görsem tanımam." dedim. éİstihbaratımız bu sabah itibariyle onun New Mexico City'de olduğunu saptadı. Bizde 5'te New Mexico City'ye uçacağız." dedi Trane. "Ben nasıl seninle geleceğim, biletim yok ki..." dedim. Bana damgaları tam olan bir ajan kimliği uzattı. Yeni İsmin "Daniel Crew" dedi. Takma adın "Dany" olacak. Uçağın VIP bölümünde seyahat edip yarım gün süren bir yolculuktan sonra New Mexico City'ye geldik.
TO BE CONTINUED <dEVaM EdeCeK>
|