|
POPÜLER KÜLTÜR VE ORHAN GENCEBAY ARABESKİ
Meral ÖZBEK
İlk basımı 1991 yılında İletişim Yayınları tarafından yapılan
"Popüler Kültür ve Orhan Gencebay Arabeski" adlı yapıtın amacını Meral
Özbek'in önsözünden alıntıladığımız şu bölümden anlayabiliriz:
"1984'te Arabeski tez konusu olarak aldığımda birçok kişi,
artık vadesi dolmuş bir toplumsal olgu ve müzik olarak da
Arabeskin uygun bir konu olmadığını düşünüyorlardı. Bana öyle
gelmiyordu; çünkü Arabeskin sadece bir moda olmadığını,
geçmişten izler taşıdığı gibi popüler duygu ve biçimlerde
kalıcı izler bırakacağını düşünüyordum. Ama bu yapacağım
çalışmanın enini boyunu baştan çok iyi gördüğüm anlamına
gelmiyordu. Arabesk konusunu seçmemde hem sahiden
"Popüler" olması hem de 1970'lerin sonundan itibaren sol içinde
Kültür ve Arabesk konusundaki yaygın kanılara duyduğum isyanın etkisi oldu (...)
Bunlar başlangıç noktamı oluşturdu ve yaptığım şey, bu sezgilerimi varsayan
perspektifi çeliştirmeye çalışmak, bunu sağlayacak kaynakları aramak,
kavramak ve problemi çözümlemede uygun gördüğüm kavramları sentezlemeye
çalışmaktı."
Kitap üç ana bölümden oluşmakta: 1. Bölüm "Modernleşme ve Popüler
Kültür" adını taşımakta. Modernleşme kuramı, modernizm, gelenek, iktidar,
kültürel hegemonya, ideoloji gibi konuları irdelemekte.2. Bölüm Orhan
Gencebay Arabeski başlığı altında temelde Gencebay müziğinin özelliklerini
ayrıca müzik endüstrisini, arabeskin ortaya çıkış nedenleriniyle sonuçlarını
inceliyor.Son bölüm ise 20 Ekim - 6 Kasım 1987 tarihleri arasında Orhan
Gencebay'la yapılmış kapsamlı bir söyleşiyi, Gencebay arabeskinin şarkı sözleri
çözümlemesini kapsıyor.
Müzik, modernleşme, popüler kültür konuları ilginizi çekiyorsa,
ilginç bir Orhan Gencebay söyleşisi de okumak istiyorsanız Meral Özbek'in
kitabına kayıtsız kalmamalısınız...
07.04.1998 - Sabah
ŞİRRETLİĞE BAŞLADI
Bülent Ersoy kanal kanal gezip çarpık evliliğine karşı çıkan herkese çamur atarken sanatçı Orhan Gencebay'a bile dil uzakmaktan çekinmedi.
Aykırı evliliği ile Türk halkından çok sert tepki gören Bülent Ersoy, içinde çırpındığı batağa başkalarını da çekmeye çalışıyor. Dün özel bir TV kanalının haber programına çıkan Bülent Ersoy, kendisinden 27 yaş küçük bir çocukla evlenmesini normal bir şey gibi gösterip kutsal aile kavramını çiğnemeye devam etti. "Türkiye Cumhuriyeti'nin bana verdiği nüfus kağıdıyla, Cumhurbaşkanı Sayın Demirel'in eşi Nazmiye Demirel, Başbakan beyefendinin eşi sayın Berna Yılmazv e Tansu Çiller, TC hudutları dahilinde ne kadar kadınsa ben de o kadar kadınım" diyen Bülent Ersoy, böyle bir olayı gerçekleştirdiği için kendisiyle iftihar ettiğini de söyledi.
A TAKIMI'NA KATILDI
Bülent Ersoy, daha sonra Savaş Ay'ın sunduğu "A Takımı"na da katıldı. Bülent Ersoy, canlı yayının konuğu olan ve efendiliği ve olgunluğuyla halkın gönlünde taht kuran sanatçı Orhan Gencebay'a bile dil uzatmaktan çekinmedi.
Ersoy, Gencebay'ın Sevim Emre ile 25 yıllık nikahsız beraberliğini örnek göstererek kendini haklı çıkarmaya çalıştı. Orhan Gencebay, Bülent Ersoy'un şirretliğine yanıt vermemeyi tercih etti. Bu sırada canlı yayına katılan Sevim Emre, Orhan Gencebay ile resmi nikahlarının kıyıldığını ima ederek, Bülent Ersoy'dan kendi beraberliklerini aykırı evliliğiyle bir tutmamasını istedi. Hatta çok sinirlenen Sevim Emre'yi, Orhan Gencebay ve Savaş Ay güçlükle sakinleştirebildi.
Canlı yayına telefonla katılan şovmen C.Ö. reklamını yapabilmek için SABAH Gazetesi'ne sataşarak Bülent Ersoy'u haklı çıkarmak için uğraştı.
"İMZA KAPATMAYA YETMEZ"
Orhan Gencebay, 25 yıldır birlikte yaşadığı Sevim Emre ilişkisine dil uzatan Bülent Ersoy'a dün son derece olgun bir cevap verdi: "Hepimiz insanız, doğrularımızla, yanlışlarımızla bu kiralık dünyada yaşıyoruz. Bazı insanlar yapmış oldukları toplumumuza ters düşen hataları, önemine göre, ya yandaş arayarak başkalarına bulaştırıp hafifletmek isteyebilirler; veya çok kişi tarafından onaylatarak yüklerini azaltmak isteyebilirler.
Bizim evlilik imzamızın atılıp atılmaması konusuyla Bülent Ersoy'un ilginç evlilik durumu, son derece farklı benzetmelerdir. Bülent Ersoy'un ilginç durumuyla bizim durumumuzun hiçbir alakası yoktur. Biz bir imza atarak yasalarımızın emrini yerine getirip konuyu kapatabiliriz. Fakat Bülent Ersoy'un yasal imzası dahi bu konuyu kapatmaya hiçbir zaman yetmeyebilir. Ayrıca biz imzamızı belki de atmışızdır."
|
|
Orhan GENCEBAY Hayatını Değiştiren "Çocukluk Anısı"nı Anlatıyor:
O KÖPEK OLMASA BEN YOKTUM
Hepimizin hayatında vardır... Farkında olsak da olmasak da
yürüdüğümüz çizgiye bir nokta koyar, yeni bir yola başlatır o "an." Yeni yazı
dizimiz bu merakın ürünü. Bu yazı dizisinde ünlüler hayatlarını değiştiren, onları
ünlü yapan anları anlatacak. Bizimle birlikte geçmişe dönüp "o an"dan itibaren
yaşadıkları köklü değişiklikleri su yüzüne çıkaracaklar. İlk konuğumuz Orhan
Gencebay. Gencebay 30 yıllık meslek hayatındaki başarısını bir "köpek ısırığı"na
borçlu...
* * *
"Altı yaşındaydım. Samsun'da otururduk o zamanlar. Bir gün mahalle
arkadaşım Macit Safi'nin önünden geçiyordum. Birden Karadağlı İhsan adlı başka
bir arkadaşımın köpeği çıktı ortaya. Öyle iri yarı ya da korkutucu bir köpek
değildi ama daha ne olduğunu bile anlayamadan sol bacağımdan ısırdı beni. Köpeğin
kuduz olabileceğini düşünen ailem beni tuttuğu gibi hastaneye götürdü. Kuduz aşısı
olmaya başlamıştım. İlk günler aşının verdiği acıyı o kadar hissetmiyordum. Ancak
iğneleri devlet hastanesinin hademesi vurduğu için karnımda ceviz büyüklüğünde
şişler oluşuyor, çok canım yanıyordu. Tam on üç gün bu acıya dayandım. On
dördüncü gün yine hastaneye gittik."
Ehliyetsiz hademenin ağır elinin verdiği acılar yüzünden bu defa aşı
olmamaya kararlıdır küçük Orhan. Tek yol kaçıp kurtulmaktır. "Yine canım
yanacaktı, tabana kuvvet kaçtım hastaneden. Ben önde, annem arkada bir
kovalamaca başladı. Annem arkamdan avaz avaz bağırıyordu. Çareyi 'Dur ne
istersen alacağım, yeter ki dur' demekte buldu. 'Ne istersem alacak mısın' dedim.
'Söz, alacağım' dedi. O zaman 'Bana bir mandolin alın' dedim. Aşıyı vurdurabilmek
için kabul etmek zorunda kaldı. Biz, o kovalamaca sırasında fark etmeden babamın
dükkânına kadar gelmişiz. Annem içeri girdi ve ona durumu anlattı. İsteğim kabul
edilmişti."
Mandolin sözü alan Orhan Gencebay, annesiyle birlikte tekrar hastane
yollarına düşer. Mandolinin yarattığı heyecan ve sevinçle bir kez daha aşı olmaya
hazırdır artık. "O gün de aşı oldum. Neyse ki o günden sonra köpeğin kuduz
olmadığı anlaşıldı ve ben de acılar içinde kıvranarak iğne vurulmaktan kurtuldum.
O akşam babam eve elinde bir paketle geldi. Heyecanla açtım, içinden kısa saplı bir
müzik aleti çıktı. 'İşte istediğin mandolin' dedi babam. Sevincim kursağımda
kalmıştı. 'Ama benim istediğimin sapı uzundu, bununki kısa' dedim. 'Mandolin
istedin, mandolin aldık' dedi babam. Ama benim aklım uzun sapı olan o çalgıdaydı.
Sonradan anladım ki, mandolini bağlama sandığım için bütün bu karışıklık
yaşanmıştı. 'Neyse' diye avuttum kendimi, 'O da müzik aleti, bu da.' Babam
'Şimdilik idare et, bunu 17 liraya satın aldık, geri veremeyiz' dedi. Yanlışlıkla
bir mandolin sahibi olmuştum."
BU ÇOCUĞA DİKKAT
Köpek ısırması sayesinde yanlış da olsa bir enstrüman sahibi olan
Orhan Gencebay'a hemen bir müzik hocası tutar ailesi. Kendi deyimiyle "Kısa saplı
bağlama"yı, yani mandolini ona, Rus konservatuarından mezun, Kırım Türkleri'nden
keman ustası Emin Tarakçı sevdirir. Müzik derslerine büyük şevkle sarılan Orhan
Gencebay, daha ilk günlerden ileride nasıl bir müzisyen olacağının sinyallerini
verir. Ders almaya başladıktan yalnızca bir buçuk ay sonra gördüğü her notayı
deşifre etmeye başlar. Bu ilerleme Klasik Batı Müziği'nin temel formlarını anlatan
Emin Hoca'yı şaşırtır. Daha o günlerde ailesine "Bu çocuğa dikkat edin, müziğe
karşı çok özel bir yeteneği var" der.
"Aradan bir yıla yakın zaman geçmişti. Nota bilgimi iyice sağlamlaştırmış,
mandolini çok iyi çalar hale gelmiştim. Fakat benim gönlüm halk müziğinde olduğu
için mandolinle 'Yine Yeşillendi Fındık Dalları, Misket ve Fidayda'yı çalmayı
deniyordum. Hocam beni bunları çalarken duydu, küplere bindi. 'Bu sokak
şarkılarını çalıyorsun da neden benim öğrettiklerimi çalmıyorsun' dedi. Çok gücüme
gitmişti. Yedi yaşımda dersleri bıraktım."
Orhan Gencebay, müzik derslerini bırakmasına rağmen gece gündüz
"Bağlama" hayalleri kurmaya devam eder ve bir gün bu hayaller gerçeğe dönüşür.
"Okuldan eve döndüğümde içeriden gelen bağlama seslerini duydum. Şaşırdım,
kimin çaldığını anlayabilmek için aceleyle içeri daldım. Babam elinde bağlama
'Bir dalda iki kiraz'ı çalmaya uğraşıyordu. Merakla yanına yaklaştım. 'Bu senin
bağlaman' dedi. Heyecanla elime aldım ve birkaç türkü çalmaya çalıştım mandolin
alışkanlığıyla. O zamandan beri bütünleştim bağlamayla, notayı, kuralları bir
kenara bıraktım."
SERBEST ÇALIŞMALAR
Orhan Gencebay'ın hayatına bir köpeğin sihirli ısırığıyla giren bağlama
ona yepyeni bir tutku kazandırır: Müzik. Kendini gece gündüz bağlama çalmaya
veren Gencebay, Samsun'daki ustalardan işin inceliklerini kapmaya başlar.
"Samsun'da, bağlama konusunda bana yardım edebilecek Efe Naci ve Ömer Sinop
vardı. Onların yardımlarıyla bağlama çalmayı öğrenmeye çalıştım. Aşık Veysel'e
hayrandım. Çekiç Ali, Muharrem Ertaş, Sarı Recep, Hacı Taşan ve Tamburacı
Osman Pehlivan gibi ustaları radyodan dinleyerek büyüdüm. On yaşıma gelmiştim,
kendi kendime müzik tarzlarını sorgulamaya başlamıştım. İlk bestelerimi
yapıyordum." Orhan Gencebay, daha o yaşta, Halk müziği formunda yaptığı
bestelerinin yanı sıra, özgün, yani kendi deyimiyle 'serbest çalışmalar'ın
temellerini atan ilk eserlerini üretmeye başlar. Gencebay, o günlerde bu çalışmaların,
bütün ülkeyi peşine takıp sürükleyecek bir müzik tarzını yaratacağını
düşünerek çalışır uzun zaman.
Sanat müziğini de öğrenebilmek için Samsun Musiki Cemiyeti'ne
kaydolur. Yeteneği sayesinde daha 13 yaşındayken sanat müziğinin 40 - 50
makamını öğrenir. Müzik anlayışının temel taşları yerine oturmaya başlar o
günlerde. "Halk müziği, sanat müziği ve klasik müziğin sentezi ilerki yıllarda
rehberim oldu. 1950 - 60'larda tüm dünyada rock fırtınası esiyordu. Türkiye de
bu akımlardan nasibini 60'larda almaya başlamıştı. Bunun önemini sonradan
anladım, çünkü Amerika'da doğan yeni tarzlar yerleşik kalıplara karşı çıkıyor,
özgürlüğü savunuyordu. Klasikleşmiş kalıplar ise insanı sınırlıyordu. Katı bir
denetim mekanizması vardı bu kalıpların. Ben yaratıcılığın sınırlanmasına karşı
çıktım her zaman."
UNKAPANI' NDA BİR USTA
Sihirli ısırıkla birlikte başlayan müzik serüveninin ilk günlerinden
itibaren sanatçı, kalıpları yıkarak özgür, yenilikçi ve kendi kültürümüze özgü bir
tarz yaratmak için çalışır. Popüler, ilgi uyandıran, gündelik hayatın içine girebilen,
hayatı yansıtan, soluk alan çalışmalar peşindedir. Sonuçta yepyeni bir tarz ortaya
çıkartır. Ona göre bu tarzın adı "Serbest çalışmalar" başkalarına göre ise
"arabesk"tir...
Profesyonel anlamda ilk defa 14 yaşında sahneye çıkan Orhan Gencebay
kendini icracı ve bestekâr olarak ispat edişini şöyle anlatıyor:
"İlk kez Muzaffer Akgün Hanımefendi'ye eşlik etmek için sahneye çıkmıştım.
Küçüklükten beri yıllarım İstanbul - Samsun arasında geçmişti. İstanbul benim
ikinci şehrimdi. Unkapanı piyasasına girişim de öyle filmlerde anlatıldığı gibi olmadı.
Elime sazımı alıp kapı kapı dolaşmadım. Ben zaten yıllardır Unkapanı camiasının
içindeydim. O zamanlar Doğubank İş Hanı'nın altındaydı plakçılar çarşısı. Türk
plakçılığının nerede, nasıl geliştiğinin canlı tanıklarından biriyim."
Orhan Gencebay, 23 yaşına geldiğinde İstanbul Radyosu'nun kapılarını
aralar. Ancak yalnızca 10 ay dayanır ve ayrılır TRT'den. Çünkü TRT'nin
kalıplaşmış, özgürlüğü kısıtlayan yapısı onun yaratıcılığını engellemektedir.
"Unkapanı camiasında bağlama virtüözü olarak tanınıyordum. Birçok
ünlü sanatçıya eşlik ediyor, onlar için besteler hazırlıyor, plak kayıtlarında
danışmanlık yapıyordum. Kazancım çok iyiydi. Kendimi icracı, bestekâr olarak
gördüğüm için şan yapmayı istemiyordum. Ancak ısrarlara dayanamadım ve
besteleyip söylemeye başladım. Ardından da 1968'de ilk 45'liğimi, 'Başa Gelen
Çekilir'i yaptım. Kısa bir durgunluktan sonra inanılmaz bir ilgi gördü bu 45'lik.
O ilk plağı hazırlarken şöhret olmak değildi kafamdaki. O plağı yapmam gerekiyordu
ve yaptım. Sonra da gerisi geldi zaten. 1000'den fazla eser ve 28 civarında
albüm, sayısız 45'lik ve long play... Kesin sayıyı şu an ben bile hatırlayamıyorum."
Nereden çıktığı belli olmayan bir köpeğin saldırısıyla başlayan olaylar
zinciri, Gencebay'ın kitleleri peşinden sürükleyen bir yıldız olmasıyla sonuçlandı.
Allah muhafaza, sonuç çok daha vahim olabilirdi, ama bir masal gibi mutlu bitti...
13.06.1997 - Zaman
LAİKLİĞE AYKIRI ARABESK (!)
Böylece Türk insanı yıllarca istediğini değil, istenilen ve diretilen
sanatçıyı ve sanat eserini seyretti-dinledi... Orhan Gencebay'lar, İbrahim
Tatlıses'ler, Ferdi Tayfur'lar sözde aydınımıza göre 'modernite' yi değil
'gelenekçi' liği temsil ettikleri için sanatın gayri meşru çocuklarıymış gibi
ekrandan uzak tutulup, karanlıklara hapsedilmek istenirken; çıkardıkları kasetler
rekor sayıda satıyor, çevirdikleri filmler ise kapalı gişe oynuyordu.
Gösterdikleri sevgi seliyle kitleler, müzik seçiminde özgür iradelerinin etki
altına alınamayacağının mesajını veriyorlardı. Toplumların güdülemeyeceği sadece
idare edilebileceğinin koro halinde haykırışıydı bu tepkiler. Bilim-kurgu harikası
"E.T." ve "Superman" filmleri tüm dünyada gişe rekorları kırarken , geleneksel
değerleri modernleşmeye köprü yapan Japonlar dünya sanayi robotu üretiminin
yüzde 50'sini üretirken , bizde 'Milli'lik sendromuna sahip kompleks içindeki
çevreler, arabesk müziğini "Laikliğe aykırı" ilan ediyorlardı. İşte bütün bu
garabetlerin aslında anlamsız bir zaaftan ibaret olduğu çok sonra anlaşıldı.
"Yasakçı zihniyet Türkiye'ye ihanettir" diyor ve geçmişin muhakemesini
yapmaktan kendini alamıyor Şahin Özer: "Sanatçının, eserin ve yorumcunun
komplekse sahip insanların çelik makasına teslim edilmesinin açtığı yaraları halen
saramadık. Ülke felsefesini, kültürünü sadece kendi kafalarında gördükleri gibi
zanneden zihniyetler çağın yakalanmasını geciktirmekten öte bir şey yapmamışlardır.
O zamanlar yılda 50 tane çıkardı. Şimdi ise günde 50 tane kaset piyasaya çıkıyor.
Biz bunları daha önce de yapar, teknolojide farklı bir mesafe yakalayabilirdik.
Bugün dünyanın en iyi hekimi Türk, en iyi bilim adamları Türk iken neden
dünyanın en iyi müzisyeni Türkiye'den çıkmasın? Hiçbir eksik tarafımız yok ki...
Bu fasit dairede müzik ne kadar mükemmel olabilirse Türk müziği de o kadar
mükemmel oldu. Oysa:
- Halkın hissiyatından kopuk, toplum vicdanına muhalif teşebbüs
etmek yerine sanata veya müzik sektörüne geniş ufuklar açılıp halk iradesinin
beğenisine bırakılsaydı,
- Siyasetçisi, aydını yılların yanlışlıklarını sürdürmeyip, milleti millet
yapan maddi manevi dinamiklere sımsıkı sarılarak, hoşgörü çerçevesinde barışı,
sevgiyi ve milli birliği temin edebilecek tezler üretebilseydi,
- Basit zaafların keşfini daha önce yapıp, toplumun bütün katmanları
beraber yaşamayı sindirerek birbiriyle kenetlenebilseydi, Türkiye, bugünkünden
çok daha istikrarlı bir trende sahip olabilirdi.
|
|
|
|
- ORHAN GENCEBAY'IN YAZDIĞI GAZETE YAZILARI -
GAZETE PAZAR 3 AĞUSTOS 1997
SERBEST YAZILAR: DİLİN ETTİĞİ
"TATLI DİL YILANI DELİĞİNDEN ÇIKARIR."
"TATLI DİL GÜLERYÜZ."
"ELİNE, BELİNE, DİLİNE..."
"YİĞİDİ KILIÇ KESMEZ BİR KÖTÜ SÖZ ÖLDÜRÜR."
"BÜLBÜLÜN ÇEKTİĞİ DİLİ BELASIDIR." VESAİRE...
Eski yunan'da bir filozofa sormuşlar: "üstat bir ülkenin iyi olmasında en büyük rol nedir?" o da,"dildir" demiş. Devam etmiş: "en yukarıdaki yöntem çok düşünerek yapmaya karar verdiği şeyleri yanındakine çok iyi anlatabilirse, yanındaki bu anlatılanları çok iyi anlayabilip kendi yanındakine çok iyi anlatabilirse, o da çok iyi anlayıp kendi yanındakine anlatabilirse, bu böyle çok iyi anlaşılıp anlatılarak bütün ülkedeki herkes aynen böyle intikal ettirirse, o ülkedeki şuurlanma mükemmel bir hale gelir ve her şeyi yapmak hem kolay, hem de güzel olur" demiş.
Yukarıdaki veciz sözler ile filozofun görüşü, dilin önemi ile ilgili söylenen ifadelerden bir kısmı.
Barışın en önemli öğelerinden birisi dildir, diyalogdur. Diyalog kopmuşsa ayrılıklar, mutsuzluklar var demektir.
Toplumsal barışta da, aile içi barışta da her türlü uzlaşmada da diyaloğa büyük ihtiyaç vardır.
Dil, nice savaşları başlatır, nice savaşları barışa ulaştırır.
Hatta iki sevgilinin arasındaki savaşı dünya biraraya gelse bitiremez fakat bir çift gözün güzel bakarak söylediği "seni seviyorum" cümlesinin sihirli etkinliği barışların en yücesini sağlar. Burada da en büyük rolü tabii ki dil oynamıştır. Onun için karı koca ve sevgililerin arasına girilmez. Giren hata eder, yardım istense dahi dikkatli olunulmalıdır. Unutulmamalıdır ki gönüller arası savaşı ancak bu savaşı başlatanlar bitirir.
Dil bazen yalan da söyler. Fakat bu yalan mutluluk veriyorsa yararı vardır. Bazen her iki taraf da bunun yalan olduğunu bilmelerine rağmen karşı çıkmazlar. Bu durum yalnız sevgililer arasında değil, bazı umut vaad eden siyasilerle onlara inanıp oy verenler arasında da geçer.
Ama unutulmamalıdır ki yalancının mumu yatsıya kadar yanar. Şu anda insanlarımızın çoğu anlaşılamamaktan ve anlayamamaktan şikayetçiler. Maalesef ne doğru dürüst yeterli bilgi veriyoruz, ne de zaman zaman verilebilse dahi anlamaya dinlemeye sabrımız var. Her kafadan ayrı ayrı sesler çıkıyor. Toplumsal uzlaşmaya ihtiyacımız var. Bu da ancak yine dil ile diyalog ile olacaktır, başka yolu yok. Birbirimizden kaçmayıp konuşup görüşerek sorunları halledebiliriz.
Dil: düşünceyi, derdi, bilgiyi, aşkı, vesaire anlatır.
Dil en çok dert anlatırken yorulur. Birisine mutluluğu anlat derseniz "çok mutluyum anlatacak kelime bulamıyorum" der. "Derdini anlat" deyin bakın ne olacak. Size günlerce dert anlatabilir. Çünkü dert söyletir. Bizim insanımız çilekeş ve dertli olduğu için bu konularda maalesef uzman olmuştur. Herkesin derdi kendine yettiği için kimse kimsenin derdini dinlemediğinden diyalogsuzluk daha da büyür. Bu kopukluğu birleştirecek olan yine uzlaşmacı bir dil olacaktır.
Dilin önemini herkes bilir de asıl önemli olan tabii ki dili yöneten gönül ve akıldır. Dil icracı, sunucu olduğu için gönlü ve aklı temsil eder.
Bazen sessizlik de dilin ifade edeceği anlamları taşır. Sessiz kalmak da bir çeşit konuşmak demektir ki, feryat etmeye gücü olmayanlar, feryatsız duyulmayı bekler. Bazı keşfedilmeyi bekleyenler gibi. Hatta bizim sessiz toplumumuzun anlaşılmayı, beklemesi gibi.
Sanatçılar herşeyden etkilenip, herşeyi dile getirmeye çalışırlar. Ben de dilin önemini anlatan bir beste yapmıştım:
Kimbilir daha neler neler bekliyor ikimizi
Belki çok mutlu olacaktık tutsaydık dilimizi
Bu inat, bu kapris, bu kavgalar, yıprattık sevgimizi
Tam mutlu olduk derken nasıl da kaybettik kendimizi
Dil yarası, dil yarası
En acı yara imiş
Dudaktan kalbe bir yol var ki
Saygı ve sevgidenmiş
Aşka doğru ilk adımlar ne ümitle doluydu
Seviyorum seni demek gönlümün tek yoluydu
Hasret bizi bekler
Sevmek bizi bekler
Kaybolan tek biz değiliz
Bunca yıllık emekler
Dil yarası, dil yarası,
En acı yara imiş
Dudaktan kalbe bir yol var ki
Sevgi ve şevkattenmiş.
Savaşların en büyüğü insanın kendisiyle yaptığı savaştır. Akılla gönülle savaşarak sağduyusuna galip gelen kendiyle barışık olan insanların var olduğu bu dünyada, güleryüzlü tatlı dilli barışçı olmak o kadar zor mu ki?
Berhudar olun...
GAZETE PAZAR 17 AĞUSTOS 1997
SERBEST YAZILAR: AYAKLARI YERE DEĞEMEYEN SİNCAP
Şu korkunç orman yangınları hepimizi perişan ediyor. Neredeyse hergün bir veya birkaç orman yangını haberi alıyoruz. Dünyanın akciğeri olan ormanlar giderek azalıyor. Bir zamanlar Anadolu'muz büyük ölçüde ormanlıkmış. Hatta öyle ormanlıkmış ki, Evliya Çelebi'ye göre, bir sincap İzmir'den Adana'ya gitmek istese ayakları yere değmeden gidebilirmiş.
Bunun anlamı İzmir'den Adana'ya kadar olan heryer orman demek oluyor. Neredeyse insanın inanacağı gelmiyor. Çünkü şimdi bu mesafenin çok önemli bölümü bozkır ve çorak durumda.
Eğer bu orman kıyımının nedeni dikkatsizlik ve cahillik ise bir an evvel daha yeterli bilgi ve çaba ile önlemler alalım.
Eğer sabotaj ise sabotaj yapana en ağır cezaları verelim. O sabotajcılara şunu hatırlatırım ki, yakarak bitirmeye çalıştıkları ormanlar şimdilik çokmuş gibi görünse de, üzerinde yaşadığımız dünyamız bir tanedir ve bu dünya hepimizindir. Hem o sabotajcının kendisi ve ailesi hem bizim ailemiz bu dünyayı müşterek kullanıyoruz.
*Kişisel meselelerimizle, varolma nedenlerimizi birbirine karıştırmayalım.
***
Herkes kendi hayatının başrolünü oynar. Kader denen kavram, hayat senaryosundaki ihtimaller hesabıdır. Herkes bu ihtimallerden kendi gönlüne göre olanını seçmeye çalışır.
Doğum kararı kendi elinde olmayan insanın, ölüm kararı da kendi elinde olmadığı gibi herşey insanın kendi elinde olmayacaktır. Fakat nedense herkes kendini haklı gördüğü için olumsuz bir şeyle karşılaştığı veya başaramadığı zaman suçu kadere yükler.
Hatta istediği olmayınca kavga çıkarır, huzursuzluk yaratır, başkalarına engel olmaya çalışır, savaşlar yapar, öldürür, ormanları yakar, doğayı kirletir daha neler neler... Her olay insanın kendi istediğinin olup olmamasıyla ilgilidir.
***
Eğer benim elimde olsaydı tarım alanlarına inşaat izni vermezdim veya son derece dikkatli olurdum. Çünkü verimli bir toprağın oluşması için 8-10 bin sene geçmesi gerekirmiş. Yani 8-10 bin sene de oluşan verimli toprağın üzerine beton yığınlarını koyarak o toprağı katletmek demek, yalnız insanı değil, bütün canlıları da öldürülen o toprak kadar öldürmek demektir.
Bir heves bir macera uğruna değil, yaşamak için geldiğimiz şu dünyada maalesef herkes kendini haklı görüp, bilerek ya da bilmeyerek birbirine zarar veriyor.
Orman yakmanın, doğayı kirletmenin hiçbir haklı yönü olamaz. Doğayı ve insanı korumak için herkese görev düşmektedir. Sanatçılar bu konuda en ön saflarda görev almalıdır ve zaten almaktalar da. Bu konuyla ilgili olarak yaptığım bir bestemde şunları söylemiştim:
Haklısın haklı!
Bence sen de haklısın!
Hak aranır eğer varsa aranıp da bulunursa
K kimin hakkı kimde kalır
E eğer razı olunursa haklısın haklı!
Bence sen de haklısın!
Herkes ben haklıyım diyor haksız olan kimdir?
Herkes en çok bana diyor razı olan kimdir?
Bu nasıl hak aranışı
Bu nasıl hak dağılışı
Herkes farklı farklı ister bu nasıl fark yanılışı...
Haklıyız haklı!
Yaşadığımız için...
Haklıyız haklı!
İnsan olduğumuz için...
Berhudar olun...
GAZETE PAZAR 18 MAYIS 1997
SERBEST YAZILAR: BU HAFTA NELER OLDU
(Bu yazım, geçtiğimiz haftanın yazısıydı. Fakat 11 Mayıs Pazar'ın Anneler Günü olması nedeniyle anneme bir mektup yazdım ve bu yazımı bu hafta yayınlamak durumunda kaldım.)
En nihayet şeytanın bacağını kırdık. İlk olarak 22 sene evvel sanatçı Semiha Yankı'yı göndererek katıldığımız Eurovision Şarkı Yarışması'nda ilk defa iyi bir dereceyi yakaladık.
Öyle başarıların zevki de bir başka oluyor. Ülke olarak herkes bundan büyük mutluluk duydu sanıyorum. Ben şahsen çok mutluyum. Bu zevki, mutluluğu bize yaşatan sanatçı arkadaşlara çok teşekkür ediyorum. Sağolsunlar, varolsunlar.
Daha önceki olumsuzluklarda ne yorumlar yapmıştık. Avrupalı bizi sevmiyor, bu olumsuzluklar siyasidir dedik. Bazı ülkeler engelliyor dedik. Gönderdiğimiz besteler fazla oryantal veya etnik dedik. Baltık ile Akdeniz ülkeleri arasındaki zevk ve kültür farklılıkları sebep dedik. Neler neler söyledik.
Fakat şimdi görüyoruz ki, yaptığımız yorumların hiçbirinin önemi yok. Belki de hiçbir yorum yapmaya gerek yok. Önemli olan bestenin sıcaklığı, etkinliği ve icrası.
Eurovision'a giden bestemizi incelediğimizde bizden motiflerin bir hayli olduğunu görüyoruz. Bestenin ritmi, folklorumuzdaki iki dörtlük aşık ritmi ile baterinin her darbı vuran kiki ile bütünleşmiş. Darbuka çiftetelli figürleriyle velveleli bir icraat yapıyor. (Biz bu icrayı her zaman kullanıyoruz.) Makamsal yapı ise nihavent, neveser ve buselik geçkileriyle batı minör kalıbının içerisinde yer alıyor. Bağlamada Ahmet Koç ve nefesli enstrümanların pirlerinden sevgili Ercan Irmak kardeşim neyiyle imzasını atıyor.
Güzel sevimli dinamik bir beste. Ayrıca bu tür yarışmaların ülkemizin tanıtımına, görünümüne, imajına katkıda bulunmak açısından büyük yararları var.
Sanatçılar aynı zamanda birer elçidirler. Nice devletlerin yapamadığını sanatçılar yapabiliyorlar. Yıllar önce NATO'da görevli bir General arkadaşın söylediği bir sözü unutmam. Demişti ki: ''devlet olarak nereye gittiysek sizlerin bizden daha önce oralarda olduğunuzu gördük.'' İşte bu cümleler insanı motive ediyor, mutlu ediyor.
Sanıyorum Eurovision'da bu başarımızla yapmayı istediğimiz ve özlediğimiz birçok olayı belli ölçülerde yaptık. Sanatçı arkadaşlarımız sağolsunlar, varolsunlar.
***
Bu hafta telif hakları üçgeninin (MESAM, MÜYAP, BİRSES) üçüncü ayağı olan birses anonim şirketi resmen kuruldu. Birses'in gayesi komşu hakkı denilen telif haklarını yorumcu sanatçılar adına almak. Birses'de Müyap ve Mesam kuruluşları gibi yalnız şirketi kuranları değil, tüm camiaya hizmet amacıyla kuruldu.
Daha detaylı bilgiler önümüzdeki günlerde kamuoyuna basın toplantısı yapılarak açıklanacak ve üye kayıtları yapılacak. Camiamıza hayırlı olsun.
***
Bu hafta 6 Mayıs salı günü sevgili Esin Engin'i toprağa verdik. Esin Engin benim çok eski bir dostumdu. Bir zamanlar neredeyse her gün beraber çalışmalar yapardık, birbirimizi çok sever ve sayardık.
Çok güçlü bir sanatçı olduğu gibi çok da iyi bir insandı. Benim gibi herkes Esin'i severdi üzüntüm şudur ki, bu kadar sevdiğim insanı yıllardır göremedim. Vefasız değilim ama, yine de görmedim. Yaşamın ve şu Şehr-i İstanbul'un bizi vefasız ve ihmalkar durumuna düşürmesi de ayrı bir acı gerçek.
Sevgili Esin'im nur içinde yat.seni her zaman sevdik. Allah rahmet eylesin ve geride kalanlara büyük sabırlar versin.
***
Bu hafta Trafik Haftasıydı. Haftanın açılışını başta içişleri bakanı olmak üzere tüm Emniyet Müdürlerimiz, Görevlilerimiz, Basın Mensuplarımız, Sanatçılar, Galatasaraylılar ve diğer misafirler hep beraber yaptık.
Günün olay sözü, İçişleri Bakanı Sayın Meral Akşener'in söylediği sözdü. Kapanış konuşmasını yaparken ''her zaman yanlış yaptığımı söylediniz. Fakat bu defa trafiğin başına sayın Şevket Ayaz'ı getirmekle ilk defa doğru bir şey yaptım'' dedi. Hepimiz tebessüm ve coşkuyla alkışladık.
Biz inanıyoruz ki, Şevket Ayaz, yalnız Türk trafiğini değil, ülkemizdeki her görevi en üst düzeyde yapacak yetenek ve kişiliktedir. Emniyet Genel Müdür Muavini Sayın Şevket Ayaz kardeşime en derin sevgi ve saygılarımla başarılar diliyorum.
***
İşte bu haftaki bazı olaylardan bazı kesitler vermeye çalıştım. Haftaya görüşmek üzere.
Berhudar olun...
GAZETE PAZAR 25 MAYIS 1997
SERBEST YAZILAR: YE MEHMET YE
Önüne gelen arabesk kadercidir, arabesk pasifizmdir, arabesk teslimiyetçidir, arabesk şudur, arabesk budur der. Ve hatta Türk Müziği'nin de hep dert anlattığından dem vurur. Gerçek bilenler farklı konuşur da, bilmeyenler ise işte böyle ileri geri konuşur.
Sanat ve Sanatçı:
Ağlatır, güldürür, düşündürür, protesto eder, sorunları irdeler, çareler arar, yüce duygular verir, karamizah yapar.
Yani yaşamla ilgili hangi olay, hangi konu varsa sanatçı onu kaleme alır, notalara döker, resmini yapar, kitabını yazar vs... Bu hep böyleydi, böyle de devam edecektir. Hele ülkemizde bunca sorun varken, hatta bir dert ülkesi haline gelmişsek bir sanatçının bundan etkilenmemesi mümkün müdür?
Ve sanatçı vargücüyle bundan etkilenmişse, eserini çok dertli bir şekilde yapmış ve protestosunu etmişse kendine göre çareler arayıp tavsiyelerde bulunmuşsa, karamizahını, hatta ağıtlarını yaparak bazı konuları ve olayları daha da etkili hale getirmişse, buna ne denir?
Bakın şu anda ülkemizin bir kısmı bu hükümet gitsin, bir kısmı kalsın diyor. Ve ülkemizde sorunlar dağ gibi olmuş, huzursuzluk hat safhada iken bir sanatçının ortalığı güllük gülistanlık göstermesini beklemek ne kadar doğrudur ki?
Ülkemizde varolan herşey ülkemizin en ücra köşesinde de vardır ve aynı duyarlılıkla da izlenmektedir.
Bütün TV'ler, gazeteler her gün yüzlerce olumsuz haberi kamuoyuna sunuyor. Evde, sokakta, işlerinde, her yerde ülkemin ve zorluklarla mücadele eden madalyayı haketmiş vatandaşımızın dertleri konuşuluyorsa ve yine de büyük bir sabırla geleceğe ümitle bakılıyorsa, bu çilekeş ve ümitkar insanımıza saygı duymamak mümkün mü?
Ümit fakirin ekmeği, ye Mehmet ye.
Mehmet'in bu ümitleri ne kadar daha yiyeceğini kestirmek zor ama, sanatçılar Mehmet'in duygularını iyi biliyor. Çünkü çok sanatçı o Mehmet'lerden birileri. En azından Mehmet'i en iyi anlayanlardan biriyim.
Maksim Gorki'nin Ayak Takımı adlı bir eseri vardır. Eserde yer alan umut taciri bir ihtiyarı, onun büyük umutları yaşatıyordu. İhtiyara göre dünyada öyle bir ülke vardı ki orada dert, hüzün, keder çile ızdırap yok, sadece mutluluk vardı. Ve ihtiyar herkese, her önüne gelene ''bu ülke nerede'' diye soruyordu ve oraya gitmek istiyordu. Bir gün ihtiyarın köyüne bilgiç bir adam geldi. Söylentiye göre bu adam her şeyi biliyordu.
Bizim ihtiyar büyük bir şevkle bilgiç adama bu ülkeyi sordu. Bilgiç adam ihtiyara baktı ve ''bu dünyada böyle bir ülke yok'' dedi. İhtiyar inanamadı, defalarca sordu. Fakat bilgiç adam her defasında yok deyince, zavallı ihtiyar bunalıma girdi ve ertesi sabah ihtiyarı evinde ölü buldular. Kalbi durmuştu. Çünkü ümitleri bitmişti.
Yani umutları da abartmadan, gerektiği kadar düşünelim, yaşayalım diyorum. Ama umutlar mutlu ediyorsa ne diyebilirim ki! ayrıca umutlar, duygunun özgürlüğün ve düşüncecenin sonsuz ufuklarında sadece onları yaşayanlara ait değil mi?
Ye Mehmet ye.
Her şeye rağmen bir bestemde dediğim gibi, yine diyorum ki: Kaybolan ümitlere bağlanmak olmaz. Doğacak ümitleri henüz kaybetmedik.
Berhudar olun...
GAZETE PAZAR 6 TEMMUZ 1997
SERBEST YAZILAR: BEKLEYİŞ
HERKES, HERŞEY BEKLENTİ İÇİNDE.
SEVENLER SEVİLMEYİ BEKLİYOR.
İŞSİZLER İŞ BEKLİYOR.
Hastalar şifayı, bilgi aranıp bulunmayı, dostlar aranmayı, insanlar mutlu olmayı, sanat üretenler telif hakkının ödenmesini... Demokrasi ise kendini anlamayan, anlayamayan ve anlatamayan yönetimlerden kurtulup anlaşılmayı bekliyor.
İnsana hizmet için kurulan hangi sistem olursa olsun, iyi ellerde olursa iyidir, kötü ellerde olursa kötüdür diyemeyiz. Demokrasinin kötü ellerde olması, demokrasi müessesesine hiçbir zaman zarar veremez. Demokrasi kendine zarar vereni aşar ve kendinden bekleneni verir. Çünkü demokrasilerde çareler tükenmez.
İşte bir örneğini daha yaşıyoruz. Demokrasi bir sınav daha geçirdi. Gerçi ben demokrasinin bizim ülkemizde çok mutlu olduğuna ve nice yıllar daha onu mutlu edeceğimize de inanmıyorum. Ama demokrasi hep bekliyor. Bir gün onu daha iyi anlayacağımızı bekliyor. Arada bir tebessüm etmiyor da değil hani.
İşte yeni bir tebessümün mutluluğunu daha yaşıyoruz. Ülkemizin büyük bir çoğunluğu hükümet değişikliklerinden çok memnun. Eski yönetimin yapısından ve yetersizliğinden kaynaklanan bunalımın getirdiği güvensizlik, itimatsızlık, huzursuzluk ortamının bu yeni hükümet tarafından aşılacağını ümit ediyor ve bekliyor. En azından demokrasi memnun. O da geri geldiğini düşünüyor; hizmete hazır.
Yeni kabinemiz hepimize hayırlı uğurlu olsun. Ben iyi olacağına inanıyorum ve bekliyorum. Güzel bir kabine oluştu. Gerçi seçime kadar bu görevi üstlendiler ama belli olmaz, çok kabinenin yapamadığını yapabilirler. Bekleyelim görelim.
Hayat zaten ümitle beklemekte değil midir? Verdiğimiz emeğin karşılığını beklersiniz, yaptığınız iyiliğin karşılığını da.
Biz sanatçılar ürettiğimiz sanat ürünlerimizin ve icraatlarımızın herkes tarafından sevilip beğenilmesini bekleriz. Onları yalnız kendimiz için yapmıyoruz.
Siyasetçiler de ülkeyi halka hizmet için yönetimdedirler. Yalnız kendilerini tatmin etmek için değil.
Herkesin beklentisi, her kesimin birbirine yaptığı hizmetin mutluluğuyla ilgili olmalıdır. İyi hizmet verenin mutluluğu da daha iyi olacaktır. Yani bu dünya bir nevi ticarethanedir, alışveriş yeridir. Herkes bir şeyler verip karşılığını almak ister.
Sevenler sevilmek ister. Bu da bir alışveriştir. Daha evvel bahsetmiştim. Yüce mevlana der ki: ''iki sevgili buluştukları yerde birbirlerine bir şey vermedilerse ayrılığın başlangıcıdır.'' işte bu da bir gönül alışverişi, ticaretidir.
Bundan bir süre önce çeşitli dönemlerde bazı bakanlık hizmeti yapmış arkadaşlarla sohbet ederken vatandaşlarımızın ülkedeki bu kadar sorunlar karşısında neden sessiz kalıp kitle hareketlerine girişmediklerini anlayamadıklarını söylemişlerdi. Ben de, halkımız devletine her halükarda saygılı olduğu için, her türlü güce, bilgiye iktidara sahip olan, seçip parlamentoya gönderdikleri kişilerin hala neden bu problemlerini çözemediğini anlayamıyoruz diye söylediklerini söyledim.
Dediğim gibi herkes birşeyler bekliyor. Beklediğimiz o kadar şey var ki.
Bence hepimiz birbirinden en çok beklenmesi gereken şey,sabır, bilgi, sevgi, saygı ve hoşgörüdür.
Berhudar olun...
GAZETE PAZAR 6 TEMMUZ 1997
SERBEST YAZILAR: BEKLEYİŞ
HERKES, HERŞEY BEKLENTİ İÇİNDE.
SEVENLER SEVİLMEYİ BEKLİYOR.
İŞSİZLER İŞ BEKLİYOR.
Hastalar şifayı, bilgi aranıp bulunmayı, dostlar aranmayı, insanlar mutlu olmayı, sanat üretenler telif hakkının ödenmesini... Demokrasi ise kendini anlamayan, anlayamayan ve anlatamayan yönetimlerden kurtulup anlaşılmayı bekliyor.
İnsana hizmet için kurulan hangi sistem olursa olsun, iyi ellerde olursa iyidir, kötü ellerde olursa kötüdür diyemeyiz. Demokrasinin kötü ellerde olması, demokrasi müessesesine hiçbir zaman zarar veremez. Demokrasi kendine zarar vereni aşar ve kendinden bekleneni verir. Çünkü demokrasilerde çareler tükenmez.
İşte bir örneğini daha yaşıyoruz. Demokrasi bir sınav daha geçirdi. Gerçi ben demokrasinin bizim ülkemizde çok mutlu olduğuna ve nice yıllar daha onu mutlu edeceğimize de inanmıyorum. Ama demokrasi hep bekliyor. Bir gün onu daha iyi anlayacağımızı bekliyor. Arada bir tebessüm etmiyor da değil hani.
İşte yeni bir tebessümün mutluluğunu daha yaşıyoruz. Ülkemizin büyük bir çoğunluğu hükümet değişikliklerinden çok memnun. Eski yönetimin yapısından ve yetersizliğinden kaynaklanan bunalımın getirdiği güvensizlik, itimatsızlık, huzursuzluk ortamının bu yeni hükümet tarafından aşılacağını ümit ediyor ve bekliyor. En azından demokrasi memnun. O da geri geldiğini düşünüyor; hizmete hazır.
Yeni kabinemiz hepimize hayırlı uğurlu olsun. Ben iyi olacağına inanıyorum ve bekliyorum. Güzel bir kabine oluştu. Gerçi seçime kadar bu görevi üstlendiler ama belli olmaz, çok kabinenin yapamadığını yapabilirler. Bekleyelim görelim.
Hayat zaten ümitle beklemekte değil midir? Verdiğimiz emeğin karşılığını beklersiniz, yaptığınız iyiliğin karşılığını da.
Biz sanatçılar ürettiğimiz sanat ürünlerimizin ve icraatlarımızın herkes tarafından sevilip beğenilmesini bekleriz. Onları yalnız kendimiz için yapmıyoruz.
Siyasetçiler de ülkeyi halka hizmet için yönetimdedirler. Yalnız kendilerini tatmin etmek için değil.
Herkesin beklentisi, her kesimin birbirine yaptığı hizmetin mutluluğuyla ilgili olmalıdır. İyi hizmet verenin mutluluğu da daha iyi olacaktır. Yani bu dünya bir nevi ticarethanedir, alışveriş yeridir. Herkes bir şeyler verip karşılığını almak ister.
Sevenler sevilmek ister. Bu da bir alışveriştir. Daha evvel bahsetmiştim. Yüce mevlana der ki: ''iki sevgili buluştukları yerde birbirlerine bir şey vermedilerse ayrılığın başlangıcıdır.'' işte bu da bir gönül alışverişi, ticaretidir.
Bundan bir süre önce çeşitli dönemlerde bazı bakanlık hizmeti yapmış arkadaşlarla sohbet ederken vatandaşlarımızın ülkedeki bu kadar sorunlar karşısında neden sessiz kalıp kitle hareketlerine girişmediklerini anlayamadıklarını söylemişlerdi. Ben de, halkımız devletine her halükarda saygılı olduğu için, her türlü güce, bilgiye iktidara sahip olan, seçip parlamentoya gönderdikleri kişilerin hala neden bu problemlerini çözemediğini anlayamıyoruz diye söylediklerini söyledim.
Dediğim gibi herkes birşeyler bekliyor. Beklediğimiz o kadar şey var ki.
Bence hepimiz birbirinden en çok beklenmesi gereken şey,sabır, bilgi, sevgi, saygı ve hoşgörüdür.
Berhudar olun...
|
|