maviKAN

"her şey insanla güzel,her şey insan için."

ANA SAYFA

 

Betül TERKAN

 

GÜNEŞTEN KAÇMAK

 

 

 

 

 

K

ararlıyım bu sefer sanki. Yüzyıllardır üzerinde oturduğum minik sandaldan başımı doğrultup ayağa kalkıyorum. Yürümek gelince aklıma bir heyecandır kaplayıveriyor içimi. Önce, yoldaki taşları birer birer kaldırıyorum. Sonra yürüyerek gideceğim uzakların, çok uzakların hayallerini kuruyorum. Ayağa kalkıyorum sonra; koşmak, kavuşmak için çok uzaklara. Gözlerim kamaşıyor doğan güneşe doğru bakınca. Bu kamaşma, gözlerimi güneşten de parlak kılıyor ansızın. Küsüyor güneş düne, bugüne. Güneşin gözlerimi kıskandığını düşünüyorum.

Korkuyorum aslında kendimden ve o kocaman parlak güneşten. Milyonlarca kilometreyi küçük bir sandalla kat etmiş olan ben, niye şimdi uzaklara, çok uzaklara gidebilmeyi kararlaştırmışken iki adım atma uğruna, yürümekten uyuşmuş olan ayaklarımı kullanmaya kıyamıyorum?...

Savaşmak için kalkan gerek, gitmek içinse sadece konaklayabileceğin dağdağasız, küçük bir orman olsun yeter; ha bir de yorgunluk bilmeyen bir çift ayak!

– Gitmek mi, nereye?

­– Uzaklara, çok uzaklara…

­–Yani?

–!?!...

Gideceğin yer uzak olsun yeter. Bu gönlümün belki de tek isteği uzakları ama çok uzakları ziyaret ederken geride bıraktıklarımı nasıl özleyebileceğimi görmek. Belki de tek derdim özleyebileceğim birini bulmak uzaklarda ve onu bulduğumdaysa derdim örtülecek ve artık tek derdim geri gelip onu özleyebilmek olacak.

Kocaman bir dağın tepesinde minicik bir ağaç olmak ya da o ağacın gölgesinde oturmuş koyunlarını sayan bir çoban… Her ikisi de anlamsız geliyor bankamatiklerin nasıl çalıştığını ya da bisiklette nasıl dengede durulacağını bilmediğinde. Ve gitmek o kadar anlamsızlaşıyor ki nereye gideceğini bilmediğinde.

Beynim gitmeye kilitlenmişken uzaklara, çok uzaklara – ama nereye fark etmez – biricik anam yolluğumu hazır etmiş, ardımdan su dökmeye hazırlanıyorken, çocukluğum aklıma geliyor; baloncukları tenis raketiyle vurup patlattığım, gökkuşağının yüz bin renkten oluştuğunu, tüm dünya insanlarının aynı dili konuştuğunu sandığım çocukluğum. Ve iki damla gözyaşı yanaklarımdan aşağı süzülüveriyor ben çocukluğumun özlemini çekerken.

Ceviz ağaçlarının altında geçen çocukluğum, ağzımın yolunu öğrendiğimde bitmiş oldu. İçine taş doldurduğum ayakkabıları çekip çekip oynardım oyuncak niyetine; yokluktan, yoksulluktan. Çocukluğum, ah çocukluğum! Çok uzaklarda şimdi ve galiba gitmek isteyip de adını dahi koyamadığım o çok uzak yer çocukluğum.

Öteki sokaklardan bakır kalaycılarının sesleri geliyor. Mavi gözlü bir kedinin miyavlamalarına karışıp kaybolan kalaycı sesleri sokakları terk ederken başka gezegenlerdeki denizler kabarıp kabarıp sokaktaki sessizliği kovuyor. Akşam oluyor, derken gece yarısı. Yavrusunu kaybetmiş bir annenin kaygılı bakışları sokaktaki yağ kokusunu toprağa gömüveriyor. Kapanmış dükkanların aralarından sessiz sedasız geçip gidiyor kadın kahrolarak. Sonra bir kapının kilit sesleri kaplıyor sokağı. Üç beş kuş sokağın akasya ağaçlarına konuşlanıyorlar. Kavrulmuş patates kokuyor birden sokaktaki apartmanlar. Gecenin karanlığından güç alan uğultular uykuları kaçırsa da, karanlık insanları korkutuyor ve insanlar gecenin ve de karanlığın türlü kötülüklerinden kurtulma uğruna uyumaya devam ediyor. Çikolatalı otlarla beslenen atların kişnemeleri sabahın habercisi… Kıskanç güneş henüz uyku sersemliğini üzerinden atamazken, ay sessizce elveda diyor romantik aşıklara. Kurulmuş saatler çalıyor ve aynı anda tüm musluklar açılıp yüzler yıkanıyor. Ve gün başlıyor işte.

Dünya dönüp dönüp yerini değiştirdikçe insanlar da bir zaman sonra değişiveriyorlar işleriyle birlikte. Kimileri günün başında gideceklerinden haberli bir şekilde bavulunu hazırlarken, kimileri de günün sonunda haberdar oluyor gideceklerinden. Ve hazırlıksız bir şekilde katılıyorlar yolcuların arasına. İşte vapurumun düdük sesi kapladı sokağı. İşte gitme vaktim geldi çattı. Gitmem gerek; uzakları, çok uzakları görmem. Gitmem için koşmam gerek yorgunluk bilmeyen bir çift ayağımla. Kavuşmam için uzaklara, hayallerime; koşmam gerek. Koşmam için yorgunluk bilmeyen bir çift ayak gerek. Koşmam için…

Karnıma bir ağrı saplanıyor birden. Gitme düşüncesinin bende oluşturduğu heyecan anlatılamayacak büyüklükte. Vaktiyle kabuk bağlamış yaralarım tekrar kanamaya başlıyor. Kulağıma kaçırdığım sular dışarı fışkırıyor. Yırttığım eski fotoğraflar kendiliğinden yapışıveriyorlar birbirlerine. Kısacası gitme fikrim tüm dünyayı ayağa kaldırıyor; felçlileri bile!

- Gitmek mi?

-Evet, kesinlikle.

-Nasıl gideceksin?

-!?!...

Gitmekte kararlı ol yeter. Bu gönlün belki de tek isteği gitmek istediği yere vardığında, dönüşünü dört gözle bekleyenlerin gözyaşlarıyla ıslanmak. Belki de tek derdim dönüşümü bekleyebilecek birini bulmak oralarda ve onu bulduğumdaysa derdim örtülecek ve artık tek derdim dönüşümü bekleyebilecek olanın gözyaşlarını silmek olacak.

Kalabalık bir şehirde yapayalnız bir şekilde yaşamak ya da tanıdık bir düğünde kendini yalnız hissetmek… Her ikisi de anlamsız geliyor ilaçların nasıl çare olduğunu ya da düdüklü tencereyi kimin keşfettiğini bilmediğinde. Ve gitmek o kadar anlamsızlaşıyor ki nasıl gideceğini bilmediğinde.

Ayaklarım gitmemekte kararlı, kilitlenmiş. Tel örgülerle kuşatılmış koskoca zindanı gezmekten yorulmuş olan ayaklarım, küçücük bir çocuk gibi nazlanıyor gitmeye. Elma şekerlerine benzeyen kırmızı patiklerle kandırıyorum minicik ayaklarımı. Kanıyorlar mı bana yoksa zinanda gezmekten al al kanlar mı fışkırıyor ayaklarımın altından bilemiyorum. Bana kanıyorlar mıydı, yoksa al al kanıyorlar mıydı, bilemiyorum.

Ben ayaklarımı kandırmaya çalışırken, sokağın gölgesiz kaldırımları insan kaynıyor; elinde evrak çantası, kel adamlar, pardösolu kısa boylu bayanlar, mor tokalı kıvırcık saçlı kızlar… Şen evlerden gümbür gümbür müzik sesleri geliyor. Bakkalın küçüklere kakaladığı taşlı pirinçleri değiştirmeye geliyor pirinç pilavı pişirmekten usanmış anneler. Sonra mideleri bulandıran bir yumurta kokusu, yağan yağmurla beraber sokağı dolduran nefis toprak kokusuna karışıyor. Aynı anda tüm masalar kuruluyor ve sokakta kaşık-çatal sesleri yankılanıyor. Arabalar geçiyor sonra son model, vızır vızır. İki sokak ötedeki tren garından çuf çuf sesleri geliyor. Trenle beraber giden sevgili, gözyaşları bırakıveriyor ardında. Yağan yağmura karışıp kayboluveriyor ya sessiz gözyaşları, gözyaşlarının yürekte oluşturduğu yarıklar kaybolabilir mi bilinmez. Ah, gitmek! Giderkenki hissedilen heyecan, ardında bıraktıklarının gözyaşlarına karışırken; akşamüzeri, sessizce çekip gitmek… Ama nereye, nasıl gideceğini bilmeden karanlıkta gitmek; karanlıkta… Işıkların yanması gerek, güneşin sönmesi. Önce arabalar farlarını yakıyor, sonra evlerde ışıl ışıl, renk renk lambaların yandığı görülüyor. Bozacılar tezgahlarını toplayıp evlerine dağılıyorlar. Çocuklar çok mutlu, babaları geliyor evlerine. Ve akşam başlıyor işte.

Eminim bu sefer, yüzyıllardır üzerinde düşünmekte olduğum gitme fikrimi nihayet sonlandırıyorum. Evet, evet gideceğim buralardan; hem de ilk vapurla. Çok uzakların havasını teneffüs edeceğim artık, onun için burada hiç soluk almadım yüzyıllardır. Gittiğim gün güneş daha da erken merhaba diyecek dünyaya ve o gün kıskanç güneş daha da hiddetlenecek; niyedir bilinmez, belki de uykusuzluktan dert yanacak. Annesinden beş dakika daha uyku dilenen çocuklar gibi mızmızlanacak her sabah. Pamuk helvalara benzeyen  papatyalı yelpazelerle kandıracağım kocaman güneşi. Kanar mı bana yoksa hiddetinden dolayı beynine sıçramış olan kanlar bir yerlerden sızıp da kanamaya mı başlar, bilemiyorum. Bana kanar mı, yoksa al al kanar mı, bilemiyorum… Hiddetten kızaran güneşin üzerine yağmur yağınca, hasta benizler gibi sararacağı konusunda aynı fikirdeyiz sanırım. Belki de güneş her yağmur sonrası daha da bir sarı kesiliyordur, ya da onun gibi bir şey… Ve bir yaz günü gelecek ki yağmurun inmediği, güneşin kıpkırmızı kesildiği, o kıskanç yuvarlak şeyin artık sıcaktan bunalıp da sıcağını şöyle bir dünyaya gönderdiğinde gölgesiz kaldırımlardan geçen insanlar gölge aradığında güneşten kaçarak… İşte o an güneş daha bir hiddetlenecek, öyle ki çıldırıp kaçacak evrenden; nereye bilinmez, belki de benim gittiğim yere.,

 

 

/  ANTALYA

 

iletişim