|
ararlıyım bu sefer sanki. Yüzyıllardır
üzerinde oturduğum minik sandaldan başımı
doğrultup ayağa kalkıyorum. Yürümek gelince
aklıma bir heyecandır kaplayıveriyor içimi.
Önce, yoldaki taşları birer birer
kaldırıyorum. Sonra yürüyerek gideceğim
uzakların, çok uzakların hayallerini
kuruyorum. Ayağa kalkıyorum sonra; koşmak,
kavuşmak için çok uzaklara. Gözlerim kamaşıyor
doğan güneşe doğru bakınca. Bu kamaşma,
gözlerimi güneşten de parlak kılıyor ansızın.
Küsüyor güneş düne, bugüne. Güneşin gözlerimi
kıskandığını düşünüyorum.
Korkuyorum aslında kendimden ve o kocaman
parlak güneşten. Milyonlarca kilometreyi küçük
bir sandalla kat etmiş olan ben, niye şimdi
uzaklara, çok uzaklara gidebilmeyi
kararlaştırmışken iki adım atma uğruna,
yürümekten uyuşmuş olan ayaklarımı kullanmaya
kıyamıyorum?...
Savaşmak için kalkan gerek, gitmek içinse
sadece konaklayabileceğin dağdağasız, küçük
bir orman olsun yeter; ha bir de yorgunluk
bilmeyen bir çift ayak!
– Gitmek mi, nereye?
– Uzaklara, çok uzaklara…
–Yani?
–!?!...
Gideceğin yer uzak olsun yeter. Bu gönlümün
belki de tek isteği uzakları ama çok uzakları
ziyaret ederken geride bıraktıklarımı nasıl
özleyebileceğimi görmek. Belki de tek derdim
özleyebileceğim birini bulmak uzaklarda ve onu
bulduğumdaysa derdim örtülecek ve artık tek
derdim geri gelip onu özleyebilmek olacak.
Kocaman bir dağın tepesinde minicik bir ağaç
olmak ya da o ağacın gölgesinde oturmuş
koyunlarını sayan bir çoban… Her ikisi de
anlamsız geliyor bankamatiklerin nasıl
çalıştığını ya da bisiklette nasıl dengede
durulacağını bilmediğinde. Ve gitmek o kadar
anlamsızlaşıyor ki nereye gideceğini
bilmediğinde.
Beynim gitmeye kilitlenmişken uzaklara, çok
uzaklara – ama nereye fark etmez – biricik
anam yolluğumu hazır etmiş, ardımdan su
dökmeye hazırlanıyorken, çocukluğum aklıma
geliyor; baloncukları tenis raketiyle vurup
patlattığım, gökkuşağının yüz bin renkten
oluştuğunu, tüm dünya insanlarının aynı dili
konuştuğunu sandığım çocukluğum. Ve iki damla
gözyaşı yanaklarımdan aşağı süzülüveriyor ben
çocukluğumun özlemini çekerken.
Ceviz ağaçlarının altında geçen çocukluğum,
ağzımın yolunu öğrendiğimde bitmiş oldu. İçine
taş doldurduğum ayakkabıları çekip çekip
oynardım oyuncak niyetine; yokluktan,
yoksulluktan. Çocukluğum, ah çocukluğum! Çok
uzaklarda şimdi ve galiba gitmek isteyip de
adını dahi koyamadığım o çok uzak yer
çocukluğum.
Öteki sokaklardan bakır kalaycılarının sesleri
geliyor. Mavi gözlü bir kedinin
miyavlamalarına karışıp kaybolan kalaycı
sesleri sokakları terk ederken başka
gezegenlerdeki denizler kabarıp kabarıp
sokaktaki sessizliği kovuyor. Akşam oluyor,
derken gece yarısı. Yavrusunu kaybetmiş bir
annenin kaygılı bakışları sokaktaki yağ
kokusunu toprağa gömüveriyor. Kapanmış
dükkanların aralarından sessiz sedasız geçip
gidiyor kadın kahrolarak. Sonra bir kapının
kilit sesleri kaplıyor sokağı. Üç beş kuş
sokağın akasya ağaçlarına konuşlanıyorlar.
Kavrulmuş patates kokuyor birden sokaktaki
apartmanlar. Gecenin karanlığından güç alan
uğultular uykuları kaçırsa da, karanlık
insanları korkutuyor ve insanlar gecenin ve de
karanlığın türlü kötülüklerinden kurtulma
uğruna uyumaya devam ediyor. Çikolatalı
otlarla beslenen atların kişnemeleri sabahın
habercisi… Kıskanç güneş henüz uyku
sersemliğini üzerinden atamazken, ay sessizce
elveda diyor romantik aşıklara. Kurulmuş
saatler çalıyor ve aynı anda tüm musluklar
açılıp yüzler yıkanıyor. Ve gün başlıyor işte.
Dünya dönüp dönüp yerini değiştirdikçe
insanlar da bir zaman sonra değişiveriyorlar
işleriyle birlikte. Kimileri günün başında
gideceklerinden haberli bir şekilde bavulunu
hazırlarken, kimileri de günün sonunda
haberdar oluyor gideceklerinden. Ve
hazırlıksız bir şekilde katılıyorlar
yolcuların arasına. İşte vapurumun düdük sesi
kapladı sokağı. İşte gitme vaktim geldi çattı.
Gitmem gerek; uzakları, çok uzakları görmem.
Gitmem için koşmam gerek yorgunluk bilmeyen
bir çift ayağımla. Kavuşmam için uzaklara,
hayallerime; koşmam gerek. Koşmam için
yorgunluk bilmeyen bir çift ayak gerek. Koşmam
için…
Karnıma bir ağrı saplanıyor birden. Gitme
düşüncesinin bende oluşturduğu heyecan
anlatılamayacak büyüklükte. Vaktiyle kabuk
bağlamış yaralarım tekrar kanamaya başlıyor.
Kulağıma kaçırdığım sular dışarı fışkırıyor.
Yırttığım eski fotoğraflar kendiliğinden
yapışıveriyorlar birbirlerine. Kısacası gitme
fikrim tüm dünyayı ayağa kaldırıyor;
felçlileri bile!
- Gitmek mi?
-Evet, kesinlikle.
-Nasıl gideceksin?
-!?!...
Gitmekte kararlı ol yeter. Bu gönlün belki de
tek isteği gitmek istediği yere vardığında,
dönüşünü dört gözle bekleyenlerin
gözyaşlarıyla ıslanmak. Belki de tek derdim
dönüşümü bekleyebilecek birini bulmak oralarda
ve onu bulduğumdaysa derdim örtülecek ve artık
tek derdim dönüşümü bekleyebilecek olanın
gözyaşlarını silmek olacak.
Kalabalık bir şehirde yapayalnız bir şekilde
yaşamak ya da tanıdık bir düğünde kendini
yalnız hissetmek… Her ikisi de anlamsız
geliyor ilaçların nasıl çare olduğunu ya da
düdüklü tencereyi kimin keşfettiğini
bilmediğinde. Ve gitmek o kadar
anlamsızlaşıyor ki nasıl gideceğini
bilmediğinde.
Ayaklarım gitmemekte kararlı, kilitlenmiş. Tel
örgülerle kuşatılmış koskoca zindanı gezmekten
yorulmuş olan ayaklarım, küçücük bir çocuk
gibi nazlanıyor gitmeye. Elma şekerlerine
benzeyen kırmızı patiklerle kandırıyorum
minicik ayaklarımı. Kanıyorlar mı bana yoksa
zinanda gezmekten al al kanlar mı fışkırıyor
ayaklarımın altından bilemiyorum. Bana
kanıyorlar mıydı, yoksa al al kanıyorlar
mıydı, bilemiyorum.
Ben ayaklarımı kandırmaya çalışırken, sokağın
gölgesiz kaldırımları insan kaynıyor; elinde
evrak çantası, kel adamlar, pardösolu kısa
boylu bayanlar, mor tokalı kıvırcık saçlı
kızlar… Şen evlerden gümbür gümbür müzik
sesleri geliyor. Bakkalın küçüklere kakaladığı
taşlı pirinçleri değiştirmeye geliyor pirinç
pilavı pişirmekten usanmış anneler. Sonra
mideleri bulandıran bir yumurta kokusu, yağan
yağmurla beraber sokağı dolduran nefis toprak
kokusuna karışıyor. Aynı anda tüm masalar
kuruluyor ve sokakta kaşık-çatal sesleri
yankılanıyor. Arabalar geçiyor sonra son
model, vızır vızır. İki sokak ötedeki tren
garından çuf çuf sesleri geliyor. Trenle
beraber giden sevgili, gözyaşları
bırakıveriyor ardında. Yağan yağmura karışıp
kayboluveriyor ya sessiz gözyaşları,
gözyaşlarının yürekte oluşturduğu yarıklar
kaybolabilir mi bilinmez. Ah, gitmek!
Giderkenki hissedilen heyecan, ardında
bıraktıklarının gözyaşlarına karışırken;
akşamüzeri, sessizce çekip gitmek… Ama nereye,
nasıl gideceğini bilmeden karanlıkta gitmek;
karanlıkta… Işıkların yanması gerek, güneşin
sönmesi. Önce arabalar farlarını yakıyor,
sonra evlerde ışıl ışıl, renk renk lambaların
yandığı görülüyor. Bozacılar tezgahlarını
toplayıp evlerine dağılıyorlar. Çocuklar çok
mutlu, babaları geliyor evlerine. Ve akşam
başlıyor işte.
Eminim bu sefer, yüzyıllardır üzerinde
düşünmekte olduğum gitme fikrimi nihayet
sonlandırıyorum. Evet, evet gideceğim
buralardan; hem de ilk vapurla. Çok uzakların
havasını teneffüs edeceğim artık, onun için
burada hiç soluk almadım yüzyıllardır.
Gittiğim gün güneş daha da erken merhaba
diyecek dünyaya ve o gün kıskanç güneş daha da
hiddetlenecek; niyedir bilinmez, belki de
uykusuzluktan dert yanacak. Annesinden beş
dakika daha uyku dilenen çocuklar gibi
mızmızlanacak her sabah. Pamuk helvalara
benzeyen papatyalı yelpazelerle kandıracağım
kocaman güneşi. Kanar mı bana yoksa
hiddetinden dolayı beynine sıçramış olan
kanlar bir yerlerden sızıp da kanamaya mı
başlar, bilemiyorum. Bana kanar mı, yoksa al
al kanar mı, bilemiyorum… Hiddetten kızaran
güneşin üzerine yağmur yağınca, hasta benizler
gibi sararacağı konusunda aynı fikirdeyiz
sanırım. Belki de güneş her yağmur sonrası
daha da bir sarı kesiliyordur, ya da onun gibi
bir şey… Ve bir yaz günü gelecek ki yağmurun
inmediği, güneşin kıpkırmızı kesildiği, o
kıskanç yuvarlak şeyin artık sıcaktan bunalıp
da sıcağını şöyle bir dünyaya gönderdiğinde
gölgesiz kaldırımlardan geçen insanlar gölge
aradığında güneşten kaçarak… İşte o an güneş
daha bir hiddetlenecek, öyle ki çıldırıp
kaçacak evrenden; nereye bilinmez, belki de
benim gittiğim yere.,
/ ANTALYA |