maviKAN

"her şey insanla güzel,her şey insan için."

ANA SAYFA

 

 

Mavi Işık YAZICI

  YOL GÜNLÜĞÜ  

 

 

 

 

Eylül –Ekim 2008, Bursa

Bir yerde okumuştum: Attığınız her adım bir yoldur, diyordu. Böyle bakınca,  benim bu başlangıcım yaşamımın en büyük adımı, yani tam bir yol,  tam bir gurbet.

 Eylülde üniversite de okumak için yola çıktığımda yolun ağırlığını çok net hissediyordum. İçimde çok yoğun duygular, düşünceler vardı. Gitmem gerekliydi, okuyacaktım, istiyordum da... Ne var ki, ailemden ayrılmak, bilmediğim bir kentte, tanımadığım insanlarla dünyamı paylaşmak kaygılandırıyordu. Üzerinden zaman geçince olağanlaşıyor, ama şimdi yazınca bile ürpertici görünüyor, bir bilinmeyene adım atmaya karar verdiğim o an. … Kente, yeni insanlara zamanla alışıyorsunuz, belki önem de kazanıyorlar, ne var ki, geridekiler, aile… onlara da derin bağlı ruhunuz…Nasıl unutursunuz? Görüntüleri, öğütleri hiç aklımdan çıkmıyor.  

Şimdi o günlerin üzerinden bir ay geçti. Kaydımı yaptırıp, dönüşümüzü,  okullar açılınca gelip başlayışımı çok iyi anımsıyorum. Bayram nedeniyle eve dönmek için  yola çıktığımda kendimi deneyimli  bir yolcu sayıyordum. Oysa topu topu iki hafta geçmişti.

***

Eve dönüyordum. Saat onda yola çıkabilmek için erken kalkıp koştururunca yorulmuşum. Otobüse biner binmez uyudum.  Uyumadan yurtta kalırken okuduğum, Amin Maalouf’un, Doğunun Limanları kitabının İsyan adındaki  kahramanı gelmişti aklıma. Soyu saraya dayanan, ama babasından geçen başkaldırı ruhunu da bastırmaya çalışan genç İsyan’la, Ermeni arkadaşının Beyrut ve Fransa arasındaki geçen yaşamları kadar, kahramanın adı da beni etkilemişti.

Hikaye de bir Osmanlı padişahı intihar ediyor.  Bu olaya tanık olan kızı İffet deliriyor. Kızın tedavi için doktor Kitabdar’a teslim edilmesiyle başlayan üç kuşağın hikayesi, İsyan’ın dilinden aktarılıyor. Kitap, bu uzun ve maceralı yolu anlatırken bir yandan da dostlukları, başkaldırıyı, yani isyanı sorguluyor. Anlıyorsunuz ki. içinizde dostluk varsa, onu ne ırk, ne de olumsuz anılar bozabilir.

Kitap da ilginç bölümlerden biri  İsyan’ın şu sözleriydi:

“- Bir insan, nasıl dünyaya gelmiş olursa olsun, böyle bir ismin yükünü kolay kolay kaldıramıyor. Ben isyankar olmak asla istemedim, hatta elimden geldiğince direndim. Ama  böyle bir ismin talihi mutlaka gelip insanı buluyordu.”

Kitap, yazarın Semerkant kitabının tadında değilse bile çok başarılı. Mekanlar gene aynı, tarihsel ve Ortadoğu… Ben çok beğendim, ama  okuyana göre farklı tatlar da verebilir.

Benim adım da  çok rastlanır türden değil, çocukken arkadaşlarımın yakıştırmalarından rahatsız olurdum, ama sonra  sonra sevdim. İnsanın sıradanlıktan ayrılması, bir isimle bile başlasa hoş bir duyguymuş. Büyümek gerçekten insanı değiştiriyor. Sonuç sahip olduklarınızı, nasıl kullandığınıza bağlı… Ama galiba ismime uygun olsun, sıradanlıktan ayrılayım derken seçtiğim bu yol, yolculuk beni epey yoracak. Ailemin yanında okusam daha mı iyi olacaktı? Kim bilir? Kazanımlı bir yol olacaktır belki de…

Çanakkale küçük bir şehirdi, ama  ününün, Anzak savaşından, üniversitesinden ya da Truva Atı’ndan meydana gelmediğini tanıdıkça fark ediyorsunuz. Çevresi anıtlarla ve tabyalarla dolu  boğazı gerçekten güzeldi, İstanbul Boğazı gibi bina yığını da değil. Kordonuna, küçük İzmir, demelerine hak vermiştim. Kordon farklı farklı kentlerden, hatta ülkelerden gelen, her biri bambaşka özelliklere, geçmişe, umutlara  sahip öğrencilerle doluydu.

Kent insanı çağdaş görünüşe ve demokratik davranışlara sahipti. Birbirlerinin düşüncelerine, yaptıklarına, seçimlerine ülkemizin çok az yerinde rastlanacak kadar saygılıydılar. Ama şehrin yeni yapılanıyormuş gibi bir izlenim vermesi, şaşırtıcıydı. Evlerin çoğu sobalıydı ve doğalgaz yeni geliyordu. 

Üniversitenin ana binası dışarıda olsa da, öğrenim göreceğim kampus, yaklaşık beş bin öğrenciye sahip Anafartalar Eğitim Fakültesi kent merkezindeydi. Kolay ulaşılan, düzenli  bir yerleşimdi..

Sonun da evime dönmüştüm. Sadece iki haftam Çanakkale’de geçmişti. Evden bakınca,  o iki haftanın güzel olduğunu düşünmeye başlamıştım bile. Sorunsuz üstesinden geldiğimi sanıyorum. Sanırım ailem beni hayatın koşullarına iyi hazırlamış. Olgunluk birden gelmiyormuş  insana zaten. Yasaların öngördüğü reşitliğe gelinse bile, her insanın aynı zamanda  olgunlaşmadığı görülüyor. Daha çok karşılaşılan zorluklar geliştiriyormuş insanın ruhunu meğerse.

Şu anda mutlu dokuz  günüm var önümde. Sonrasında yeniden ayrılacağım. Tabi ki hüzünleneceğim, ama yolumdan da geri kalmayacağım. Sanki insanın ruhunun çok saklı bir gizini net olarak algılıyorum. İnsan acıyla, tatlıyla yaşıyor ve her ikisini de kendi seçerek, gerektikçe deniyor, kabulleniyor. Bunun insan için doğal bir süreç olduğunu fark ediyor ve fark ettiklerimden mutlu oluyorum.

Kasım  Aralık 2008,  Çanakkale

Günlerim sıradan geçermiş gibi gözükse de, herkesin yaşantısı anlatılmaya değer hikayesidir, ne de olmasa başrolünde kendileri vardır.

Benim sahnem kampusum, oyunumsa öğrenimim… Sahnemi yani Çanakkale şehrini önceden anlatmıştım.

Öğrenci toplulukları, okul içindeki konserler, seminerler kişinin kendini geliştirmesine yardımcı oluyor. Ben de Özel Eğitim Topluluğu’na üye oldum. Katılmamdaki en büyük etken stantlarının önünden geçerken  gördüğüm ‘Her normal insan birer engelli adayıdır,’ yazısıydı. Engellilerin, engelleri aşmasına izin vermeyenlerin biraz da bizler olduğunu düşünüyorum şimdi.

Fırsat buldukça okumaya çalışıyorum. Eksiklerimin hepsini deneylerle tamamlayamam, oysa  yaşamla ilgili çok bilmediğim var, bunları öngörmek, karşı koymayı öğrenmek okumakla mümkün. Bu günlerde okuduğum Beyaz Zambaklar Ülkesinde’de, Grigory Petrov bir bataklık ülkesinin nasıl sömürgeden kurtarıldığını anlatıyordu. İsviçre’nin ve Rusya’nın baskısı onların benliklerini oluşmasına izin vermemişti. Ülke harap haldeydi ve kahramanları Shelman kurtarıcı olacak, değişimi halkıyla beraber gerçekleştirecekti. Bu nedenle onları  eğitmeye çalışıyordu. Bir ulusun Shelman önderliğinde kusursuz bir amaç için gayretini çok etkileyici buldum.

Vizelerim başladı, çalışıyorum şu anda. Zorlanıyorum da… Hep bu zamanlarda insana denk gelir ya, siz çalışmak istersiniz, ama dört yanınız ses dolar. Arkadaşınla bir çay içip sohbet etmek, dışarısının çağrısı, en çok izlemek istediğiniz film sinemadadır… O durumdayım, ama kişiliğiniz, heveslerinizin önüne ülkülerinizi koyacak kadar sağlamsa, değerli olanla geçicileri, yeri ve zamanı ayırt edebiliyorsa, bu seslerin hepsi, siz istediğiniz zamana kadar susar. Ben bunu başarabildim demiyorum, büyük bir iddia olur, ama o yapıda olmak için kararlıyım… Ve sonuçlar gayet olumluydu. Vizelerim iyi geçti.

Şimdi bedenim dinleniyor, ama zihni dinlendirmek yok. Anlayamıyorum, böyle zamanlarda, sanki tüm enerjim boşalıyor, bildiklerimi unutmuş gibiyim. Yazmayı çok sevmeme rağmen kağıt ve kalemden korkuyorum. Yazdığımı okuyan kimse, bunu belki anlamayacaktır, ama kalemle kağıdı aldatamayacakmışım gibi hissediyorum. Böyle durumlara da hazırlıklı olmak için kendimi daha geliştirmeliyim. Bunun ayırtına  varmış olmamı da  bir aşama ve güzel buluyorum.

Şimdilerde bir felsefe kitabı olan Sofia’nın Dünyası’na başladım. Kendimi geliştirmek, anlamlandırabilmek, belki bir gün beyaz bir karga bulabilme umudunu yitirmemek, en çok da kendime, kağıt ve kaleme karşı mahcup olmamak için….

Dergi için yazdıklarımı gözden geçirdim, ilk yazdıklarımı hele hiç beğenmedim. Yazdım  sildim, yeniden yazdım, defalarca. Hiç bir yazdığım beni bu kadar zorlamamıştı, herhalde yaşadıklarımı adlandırmakta düştüğüm sıkıntıdan. Umarım, yaşadığım ama henüz net tanımlayamadığım bu yolculuktan sevimli bir yazı çıkar.

Şimdi… şimdi ne? Eve dönüyorum.. Annemin yemeklerini, kardeşlerimi, eski arkadaşlarımı… Özledim. Ne yani sevinmeyecek miydim? O kadar ruhum sertleşmedi henüz, öyle olmasını da istemem de zaten. Hem bütün kahramanların arada dinlenmek için limanlara ihtiyacı olmaz mı?

 10 Aralık /bursa

                                                                                                

 

iletişim