maviKAN

"her şey insanla güzel,her şey insan için."

ANA SAYFA

 

Deniz TARSUS

Hamal Himmet

 
 

 

 

 

        Himmet buzdolabını yüklendi sırtına, omuzlarına, ruhuna, kuyruk sokumuna, göz kapaklarına, ayaklarına, parmak uçlarına, saçlarına... Himmet yürüdü, ayak tabanları yeri yaladı. Lakin nalınları eskimemeliydi. Buzdolabı ağır;  buzdolabı beyaz, kar gibi ve çığ gibi üstüne gelen musibet bir boğa gibi...

     Himmet dolabı kaldırım boyunca taşıdı. Dükkana vardı. Buzdolabını bırakmak, gürül gürül akan şelalenin başından atlamak gibiydi. Atlarken önce korkarsın, sonrasında ise serin, çağla gibi katır kutur-tazecik suya ulaşıp engin bir ferahlıkla dolarsın ya... Buzdolabını taşırken ve yükünü sırtından indirirken de böyle engin bir ferahlık hissederdi.

   Öğle vaktinin sıcağı Himmet’in ruhunu soydu, çırılçıplak- savunmasız bıraktı. Boş midesi nefesini kokuttu, açlıktan içi bayatladı. Sıra dördüncü buzdolabına geldiğinde sigaranın son damlası gibi sararmıştı gözleri. Biraz daha çalışırsa kemerinin çentiği son deliğe girecekti. Zayıf bir buzağı kadar çelimsiz, mezardan çıkmış işi bitik bir ihtiyarın iskeleti gibi de cesametsizdi bedeni.

      Anlaşma gereği Himmet ve Himmet gibilere, işe girişmeden önce yevmiyenin yarısı, işin sonunda diğer yarısı verilecekti. Şimdi paranın yarısı cepteydi. Para, bir kamçı kadar sert, acımasız ve ince-derin bir yara kadar da geçmek bilmez bir acıydı. Ne var ki arka cebine usulca yerleştirdiği beş kağıt, cebinden düştü düşecekti. Gıcır gıcır bir beşlik... Para, Himmet’in cebinden kaykıla kaykıla önce başını, sonra gövdesini çıkardı. Tam para özgürlüğüne kavuşacaktı ki, bir el uzandı cebe. Hırsız nefesini tuttu; adımlarını, çölde ilerleyen  deve gibi tutturduğu ritimle ilerleyen Himmet’in adımlarına uydurdu. Şıkırt, şıkır, şık, şıkırt... Parayı çekti çıkardı cebinden. Himmet’in burnunun ucu tatlı tatlı kaşındı. Burnunu kaşımak için aniden durdu. Hırsızın eli, Himmet’in kasığını okşadı. Aniden dönüveren Himmet arka solunda salak sakallı, kibrit kadar zayıf ve bir o kadar da zararsız görünen hırsızla burun buruna kalınca ne yapacağını bilemedi. Hırsızsa son bir hamleyle cebinden gıcır gıcır beşliği aldı, arkasını döndüğü gibi koşmaya başladı. Himmet arkasından koşmak için yeltendi, ne var ki buzdolabı beyaz, buzdolabı kurşun... Himmet düşünmeden sırtına geçirdiği semeri çıkardı, buzdolabını yere eğdi, yere dikti. Sanki dört buzdolabını sırtında o taşımamıştı. Ok gibi atıldı, hırsızın ardından koşmaya başladı. Yoldaki herkes Himmet’in  koştuğunu görüp, korkuyla kenara çekiliyor, arkasından da kuşkulu gözlerle bakıyorlardı. Bakanlar: “Kesin bir şey çaldı da, ondan böyle kaçar gibi koşuyor şerefsiz!” diye söyleniyorlardı. Durum ortada... Hırsız önde ardına bile bakmadan avcunun içi gibi bildiği ara sokaklara daldı. İzini kaybettirmeye çalışıyor, lakin bizim Himmet yılmadan hırsızı takip ediyor, hırsızı gözden kaybetmemeye çalışıyordu.

    Düz ana yol sağlı, sollu ara sokaklara ayrılıyordu. Hırsız  üçüncü sağdan girdi. Himmet, hırsızın döndüğünü görüp ardından daldı. Hırsız soldan başka bir yola saptı, hemen köşede bir yorgancı dükkanı vardı. Dükkana daldığı gibi yorganlardan birinin altına girdi. Yorgan, mahallenin yeni evlileri için düşünülmüş bir düğün hediyesiydi. Kan kırmızı, yanar dönerli, afilli mi afilli çift kişilik dev bir yorgan örtüsü... Himmet ardından sokağa daldı, lakin bomboş uzayıp giden yola bakakaldı. Sağa sola bakındı. Kedilerden başka hiçbir ayak, asfaltı ezmiyordu.

       N’apmalıydı şimdi? Kimlere gidip danışmalıydı? Yapılacak bir şeyler her zaman bulunurdu. Çözüm üretemeyen beyni, bedeni gibi elden ayaktan kesilmişti. Yapışan sakızların izleriyle kararmış, kirlenmiş kaldırıma oturdu. Son cigarasını cebinden çıkardı. Arka cebinde ezilmiş cigaranın gövdesini eliyle düzledi. Kibriti bir kerede yaktı, sigaranın ucuna dayadı. Derin-dertli bir nefes aldı.

    Hırsız  dükkana girdiğinde, şansı yaver gitmişti. Yorgancı içerideki odada yemek yiyordu. Yorgancı hırsızın ne sesini duydu, ne de saklandığını gördü. Fakat şansızlık bu ya; hırsız, yorgancının yemeğinin sonuna denk gelmişti. Yorgancı yemeğin verdiği tokluk, tatlı ağırlık ve rehavetle sallana sallana zanaatini sürdürdüğü odaya geçti. Geniş vitrinli bu oda sokağa bakıyordu. Her tarafta kumaş parçaları ve yarım kalan yorganlar atılıydı. Kalın yorgan  iğnelerinin  kanattığı parmaklar,  ipi hünerle yorgana işliyordu. Odada ne bir sandalye ne de bir tabure vardı. Yorgancı en sevdiği köşeye oturdu, poposuyla yorganı eşeledi, yerleşti. Önündeki mavi yorganın son rötüşlarını geçip, kırmızı olana elini uzattı, yorganı kendine çekti. Hırsızın üstünden çekilen yorgan, kıvrılmış bedenini açığa çıkardı. Yorgancı hırsızı görünce “Leyynnn!” diyerek ve beklenmeyen bir çeviklikle ayağa fırladı. Hırsız da çaresizlikle ayaklandı. Karşılıklı bakıştıktan sonra, yorgancı tüm hiddetiyle: “ Ulan senin işin ne benim yorganımın altında? Sapık mısın lan sen? Ne diye girdin benim dükkanıma ha, puşt!”  Hırsız diyecek laf bulamadı:” Abi, valla ben...”  “Sus lan ibne, yakarım seni... Siktir git, deli misin nesin be? Ödümü bokuma karıştırdın. Aa! Dur dur sen... Çıkar bakayım ceplerini para mı araklamaya geldin yoksa dükkanıma ha?” Hırsız bu lafı duyar duymaz kapıya yöneldi. Zaten dükkanın içi hırsızın üç adımı ederdi. Çıkmak çok da zor olmadı. Yorgancı da ardından çıktı : “ O.. evladı! Ne aldın lan, gel buraya kaçma...

    Kaldırıma sığınmış Himmet sigarasının son demlerindeyken, az ötesindeki bağrışmaları duydu. Azgın bir köpeğin kuyruğu gibi dikildi. Koşan hırsızı hemen tanıdı. Kıvırcık, kesilmemiş saçlarını, kibrit bedenini, salaş kotunu... Himmet, sigarayı fırlattığı gibi arkasından koşmaya başladı. Yorgancı, dükkanın önünde durmuş hırsızın ardından küfüre devam ederken, Himmet’in de hırsızın arkasından koştuğunu görüp ona da bok attı. “Sen de mi onlasın lan? Adamlara bak, hırsızlığı işbirlik haline getirmişler. Kaç adamınız var lan daha ha? Sıkıyorsa çıkın lan karşıma...” Boşluğa bağırdı: “ Nerde diğerleri?”  

 

    Sokaklar ve sokaklar boyunca yorulmak bilmeden hırsızın peşinden koştu. İçindeki nefret her adımda daha da büyüyordu. En sonunda dik bir yokuşun önüne geldiler. Yokuş o kadar dikti ki, bir taşı yuvarlansın diye salsan, zemine değmeden yokuşun dibini boylayabilirdi. Hırsız önünde sereserpe uzanmış yokuşa kafasını kaldırarak baktı. Derin bir nefes alıp, yokuşu tırmanmaya başladı. Himmet hiç tereddütsüz ardından devam etti. Yokuşun sonunda tükenen hırsız Himmet’in gömleğinden yakaladığını anlayınca pes etti. Himmet mecali kalmamış yumruklarına söz dinletemiyordu. Son gücünü kullanarak yakaladığı hırsıza bir güzel dayak attı. Hırsız nefes alamıyordu, mosmor kesildi. Lakin Himmet bunun farkında bile değildi. Gözü kararmıştı. Ezile ezile pestil haline getirilmiş ruhunu, hırsıza attığı yumruklarla şişirdi. Yorulunca Himmet’in burnundan ter, hırsızın kulağından ise kan geliyordu.

        Yüzü mosmor olan hırsızın gözleri kapanmıştı, yerde öylece yatıyordu. Himmet, yerde yatan sıska bedeni ayağının ucuyla dürttü. Ses yok... Himmet :” O kadar koştun da, dayak yiyince mi yoruldun ibnenin oğlu... Ayak yapma bana, kanmam!” diye söylendi. Adamda hiçbir hayat belirtisi yoktu. Himmet adamın put gibi, kıpırtısız yatışından kıllandı, nabzını yokladı. Çok zayıftı. Etrafa bakındı, bu dik yokuşta öğlenin sıcağında kimsecikler yoktu. Ne bir çift göz, ne bir nefes... Himmet kaçmaya yeltendi. Yuvarlanmaktan korktuğundan verevine adımlarla yokuşu inmeye başladı. Arkasına dönüp baktı, fakat adam kıpırtısız yatıyordu. “Ya sebebi bensem?” diye geçirdi içinden. Durdu, etrafa tekrar bakındı. “Allah kahretsin!” dedi ve geriye dönüp adamı sırtlandı. Her gün yaptığı işi yaptı, sırtında taşıdı. Lakin bu kez taşıdığı yük vicdanıydı.

          Midesinde hazmedeceği bir topan ekmek olmadığından, haykırırcasına gurulduyordu. Oluk oluk terler boşaldı alnından, koltukaltından, sırtından... Yaman bir kısrak gibi kokuyordu bedeni. Hırsızı aldığı gibi hastaneye yollandı. Acilden giriş yapıp, hastaların arasından doktora ulaştı. Doktor donuk bakışlarla sedyeye yatırılan hırsızın gözlerini parmağıyla açıp baktı, kulağından akan kanı ve yüzündeki morlukları gördü. Doktor Himmet’e : “Kim dövmüş bunu bu kadar?” diyerek bağırdı. Himmet “Bilmem beyim, ben yol kenarında buldum da getirdim.” dedi. Doktor hırsızın nabzına baktı. Kabinin beyaz perdesini hiddetle çekti.  

         Himmet kabinin kenarına sinip, doktorun çıkmasını bekledi. Cebinden mendilini çıkarıp, alnının terini sildi. Doktor çıktığında, tereddütle Himmet’e baktı. “ Sen bu adamı tanımıyorsun değil mi şimdi?” dedi. Himmet başını hayır anlamında salladı. Hırsızın durumunu merak ediyordu: “Neyi var doktor bey? Dayaktan mı olmuş böyle?” Doktor: “Onun da etkisi var, bedeni çok sarsılmış, zorlanmış. Ama asıl sebebi nefes darlığı... Nefes alamayınca bayılmış.” diyince Himmet kendini tutamayıp bir “ Oh!”  çekti. Doktor, yorgunluğun verdiği sinirle: “Manyak mısın be adam? Ne diye oh çekersin şimdi, tıkanmış adam tıkanmış...” Doktorun bağırmasıyla Himmet hazır ola geçti: “Haklısın beyim, onun için değil de...” Sözünü bitiremeden arkadan hemşire panikle doktora seslendi. Doktor arkasını döndüğü gibi Himmet’i unuttu, diğer kabindeki hastaya koştu.

      Dışarı çıkıp bir sigara yaktı. Rahatlamıştı. Hastanenin curcunasından sıyrıldı, kendine sessiz bir köşe seçti. Hemşire dışarıya çıktı, bekleyen insan kalabalığında gözleri Himmet’i aradı. Bahçedeki merdivenlerin orada oturuyordu. Himmet hemşirenin sessiz gelişini fark etmedi, dürtmesiyle irkildi. Güzel, temiz yüzlü, değirmi çehreli, etli, dişe gelir bedenli, ak tenli kadını görünce şaşırdı, yüzü güldü, içi ferahlamıştı. Kadın günün yoğunluğundan yorgun düşmüş, biraz da sinir yapmıştı. Himmet’e emir verircesine gelmesini söyledi, kamburu çıkmış bu küçük adamın yüzüne dahi bakmadı. Himmet hemşirenin ters tavrını önemsemeden mutluluk içinde onu takip etti. Tam bu sırada yolun ortasında bırakıp gittiği buzdolabını ve muhtemelen atıldığı işini hatırladı. Himmet ansızın durdu, nasırlı avcunu alnına sapladı. “Si...” Ağzında zaptedemediği küfürü hemşire duyunca, kaşlarını çatarak arkasına döndü. Himmet kaymak hemşirenin kendisine baktığını görünce kıpkırmızı kesildi, diğer nasırlı avcunu da kuru dudaklarına batırdı. Özür dileyerek başını eğip yürüdü. Kabine geldiklerinde hemşire hırsızın hayati tehlikesi olmadığını, hastanede yatmasına gerek olmadığını söyledi. Himmet güzel hemşireye ne diyeceğini bilemedi, dili dolanınca teşekkür etmekle yetindi.

    Hemşire kabinin perdesini açtı. Hırsız kendine gelmişti, Himmet’le göz göze geldiler. Dişlerini çıkarıp, tüm siniriyle bakarken, hırsızsa kuyruğunu arasına sıkıştırmış, çaresiz bir köpek gibi gözlerini yere indirdi. Sedyeden bacaklarını sarkıttı. Hemşire koluna girdi, Himmet’te ise hiçbir tepki yoktu. Hemşirenin “Hadisene be adam, yardım et!” diyen bakışlarını fark edince, Himmet’de hırsızın koluna girdi.

    Sessiz bir tören eşliğinde kapıya kadar taşıdılar. Çıkış için birkaç belge imzalanması gerekiyordu. Hırsızın avcunun içi parçalandığı için, hemşire kalemi Himmet’e uzattı. Himmet önce uzatılan kalemi görmemezlikten geldi, hemşire almasını söyleyince eli mahkum kalemi aldı. “Al şu kalemi, hastaneden çıktığına dair şuraya imza atman gerek.” diyince Himmet omuzlarının içine saklandı, usulca: “Benim okumam yazmam yok hanımım.” dedi. Hemşire, ayıp bir şey yapmış gibi çekine çekine konuşan adamın halie acıdı, çekmeceden mürekkebi çıkardı, önüne koydu. Parmağını batırıp kağıda basmasını söyledi ve yavaşça gülümsedi. Himmet denileni yaptı ve hırsızın koluna girip, hemşirenin gözlerine bakamadan iyi günler diledi. Sonunda hastane sınırlarından çıkmışlardı.

     “Ağabey, özür dilerim.”  “ Neden özür diliyon lan? Paramı istemeyerek çaldığın için mi, beni işimden ettiğin için mi, yevmiyemin diğer yarısını alamadığım için mi, ha neden? Patron bir daha işe hayatta çağırmaz beni! Kaç yıldır ekmeğimi sırtımdan çıkarıyorum, sen bilmiyor musun? Bu kambur nasıl çıktı, bu eller nasıl nasır tuttu, sen biliyor musun? Bilmiyorsun tabi, nereden bileceksin? Ne birazcık nasır var elinde, ne de azıcık ter var teninde...”  Şu ellere bak vıcık vıcık!”  “ Ağabey, ben ellerim nasır tutacak kadar ağır işler yapmadım lakin alın teri döktüm elbet! Gerekirse onu da yaparım. İş de,  yemek de ayırmam. Kuvvetim yerine gelsin, bir ayıyı bile kaldırabilirim. Semeri benim mi almam gerek?”  Himmet şaşkınlığını belli ettireden: “ Evet...”

     Hırsız : “ Ağabey inan karnım çok açtı, paranı istemeden çaldım.” “ Ulan namuzsuz, ne demek istemeden çaldım? Gördüm işte, elini soktun, parayı aldın, hadi istemeden aldın diyelim sokaklar boyu istemeden mi kaçtın ha deyus!” Hırsız uzun boynunu eğdi, yürümeye devam etti. “Neyse sen onu bunu bırak da, kalacak yerin ya da tanıdığın falan yok mu? Bu halde sen helaya bile yetişemezsin.”  “Yok ağabey, ne yatacak yerim var, ne de sarılacak bir kimsem. ” diyince Himmet koluna girdiği hırsıza bakıp: “ Beni o sarılacak kişi sanma da!” “Yok ağabey, ben kimseyi bir şey sanmam, korkma...Ah biraz çirkin şansı olsaydı bende, neler yapardım! Ama yok, neerdee! Ne işe yarar ki böyle çirkinlik...” Hırsız gerçekten de çirkin adamdı. Cılız bedenine nazaran koca kellesine bakıldığında, yüzünün şakakları sararmış, hastalıklı, ölüme yakın bir adamın çökmüş suratıyla karşı karşıyaydı Himmet. Elmacık kemikleri, üstünden kamyon geçmiş gibi dümdüz ve kaşları seyrek, belirsizdiler.

       Hırsızın moraran kaburgalarının acısı her adımda arttı, dayanamadı, sağ taraftaki alçak duvara oturmak istedi. Bu duvar bir bahçeyi çevreliyordu. Bahçede envai çeşit çiçek; ayrıca erik ağacı, dut ağacı, muşmula ağacı vardı. Baharın azgınlığı bu bitkileri de etkisi altına almıştı sanki. Çiçek açmış muşmula ağacına tebelleş olmuş arıların sesi kulak tırmalıyordu. Hamarat tanrının boyadığı çiçeklerin renkleri ise gözalıcıydı. Himmet yakınarak: “N’apayım şimdi ben seni ha? Söyle bana... Of  Allah’ım ne günah işledim de bu yapışkan otunu başıma sardın?” diyince hırsız: “Sen beni bırakıp git abi, ben zaten yeterince başına bela oldum. Senden özür dilemeye bile yüzüm yok.” Himmet, sönüveren hırsızın haline acıdı ve sordu: “ Senin şimdi gidecek yerin neyin de yok di mi?”  “Yok ağabey, bi babamın mezar başı, bir de anamın yatağı var.” dedi ve sustu. Himmet konuşmaya yeltendi, lakin lafını söyleyemeden hırsız devam etti: “ O yatağı da başkaları doldurmakta...” Himmet sorduğuna, soracağına pişman olmuştu. Uzun soluklu  sessizlikten sonra bu kez hırsız sordu: “ Senin evin ocağın yok mudur peki ağabey?” Himmet bu soruyu hiç beklemiyordu. Önce başını yere eğdi, gözleri yaşarınca dayanamadı, kafasını çevirip sırtını verdiği bahçeye döndü ve : “ Bizim köyde biri vardı bir zamanlar... Vurgundum, eskilerde kaldı. Çok istedim ama evlenemedik. Yalnız başıma bir barakada yaşarım. Hammallık yapardık, kesin kovuldum, onu da elimden aldın şerefsiz! Şimdi ne yapmalı? Bi çare, bi çare!” “Ağabey, bir çare olsaydı, inan ben şimdiye kadar bulmuştum ama yok...” Himmet bu söze celallenip: “Kafasızsın da ondan yok! Eşek herif...İş bulunur, gücün kuvvetin yerinde maaşallah...” dedi, hırsızı dövdüğünü hatırlayınca duraladı : “ Yani yerine gelecek...Çalışmak isteyene iş çok, kavgamız boğazla bizim... Ne aile, ne çoluk çocuk var... Hadi kalk yeter oturduğumuz, hadi, canın acıyor mu? Aman yavaş kalk. Tamam, adımını sağlam at, bu kambur seni de taşırdı ya, arkandan koşarken soluk bırakmadın ne bende, ne kendinde... Ulan insan bir durur nefes alır, tıkanmışsın, para para diye öbür dünyayı boylayacaktın serseri...”  “Ağabey, ben bir hata ettim, paranı çalmaya yeltendim.”    “Hata ettin ettin de, beni de işimden ettin. Ah ulan ah!”  “Öyle ,öyle de... Sor bi neden diye...”  “Deyiversin beyfendi o zaman... Bi zahmet!”  “ Benim takıldığım bir grup vardı, kankardeşim ince hastalığa yakalanınca, ilaç almak gerekti. Onunla 13 yaşımdan beri kol kola, kıç kıçayızdır. İşinin ehli, ama kalbi tertemizdir.”  “Ne iş yapar sizin tayfa? Malları toptan mı kaldırırsınız? Bankalar, villalar ha? Ben küçük yemim tabi di mi sana? Ama bak yiyemedin, kimselere yedirtmem emeğimi!”  “Yok ağabey, kimimiz ayakkabı boyarız, kimimiz simit satar, mesela benim çiğ köfte arabam vardı, namuzsuz zabıtaya kazandığım iki lokmacık ekmek fazla geldi. Yüklendiler arabamı, içindeki mis gibi çiğ köfteleri yiye yiye gittiler. Arabayı da ceza ödemeden vermeyeceklermiş. Ödemem imkansız, çok yüksek... Bir de kankardeşime benden başka kimse yardım etmedi. Ben de bağırdım çağırdım bizim tayfaya, eşkiyalara... Ne biçim adamsınız dedim, ileride siz hasta olsanız da biz götümüzü dönüp yatsak iyi mi olur dedim. Çıt yok hiçbirinde... Üstüne zabıtalar çiğ köfte arabamı da elimden alınca arkadaşın veremine ilaç yetişmez oldu. Çocukcağız ölecek biliyorum. O benim dostumdu ağabey... İşinin ehliydi, kalbi de tertemizdi ama ölecek.”  “ Hadi yürü, du bakayım, senin ismin ne? Hay Allah, ne boktan iş bu ya, ismini bile bilmiyorum.”  “ İsmail ağabey, seninki ne?”  “ Himmet, Hammal Himmet derler bana... Yolumuz uzun, sıkı tut omzumu, yorulunca söyle, dinleniriz. Kendini çok zorlama. Şimdi sana da, bana da yeni bir iş bulmak lazım gelir. Lakin önce senin  iyileşmen gerekli...”

         Güneş, batmak için ufuk çizgisine dokunmuş, gökyüzünü doğudan batıya kadar içmiş, kafayı bulmuştu. Güneş gitmekte zorlanıyor, zik zaklar çiziyordu. Himmet, bir yandan İsmail’i tutup, bir yandan yürümeye çalışırken o da güneş gibi sallanıyorlardı. Lakin onlar güneş gibi yalnız başına sarhoş olup, serseri kurşun gibi dolaşmıyorlardı. Onlar omuz omuza verip savaşacakları harbe hazırlanıyorlardı.

 

                                                                                  /istanbul

 

 

 

iletişim