|
Himmet buzdolabını yüklendi
sırtına, omuzlarına, ruhuna, kuyruk sokumuna,
göz kapaklarına, ayaklarına, parmak uçlarına,
saçlarına... Himmet yürüdü, ayak tabanları
yeri yaladı. Lakin nalınları eskimemeliydi.
Buzdolabı ağır; buzdolabı beyaz, kar gibi ve
çığ gibi üstüne gelen musibet bir boğa gibi...
Himmet dolabı kaldırım boyunca
taşıdı. Dükkana vardı. Buzdolabını bırakmak,
gürül gürül akan şelalenin başından atlamak
gibiydi. Atlarken önce korkarsın, sonrasında
ise serin, çağla gibi katır kutur-tazecik suya
ulaşıp engin bir ferahlıkla dolarsın ya...
Buzdolabını taşırken ve yükünü sırtından
indirirken de böyle engin bir ferahlık
hissederdi.
Öğle vaktinin sıcağı Himmet’in ruhunu
soydu, çırılçıplak- savunmasız bıraktı. Boş
midesi nefesini kokuttu, açlıktan içi
bayatladı. Sıra dördüncü buzdolabına
geldiğinde sigaranın son damlası gibi
sararmıştı gözleri. Biraz daha çalışırsa
kemerinin çentiği son deliğe girecekti. Zayıf
bir buzağı kadar çelimsiz, mezardan çıkmış işi
bitik bir ihtiyarın iskeleti gibi de
cesametsizdi bedeni.
Anlaşma gereği Himmet ve Himmet
gibilere, işe girişmeden önce yevmiyenin
yarısı, işin sonunda diğer yarısı verilecekti.
Şimdi paranın yarısı cepteydi. Para, bir kamçı
kadar sert, acımasız ve ince-derin bir yara
kadar da geçmek bilmez bir acıydı. Ne var ki
arka cebine usulca yerleştirdiği beş kağıt,
cebinden düştü düşecekti. Gıcır gıcır bir
beşlik... Para, Himmet’in cebinden kaykıla
kaykıla önce başını, sonra gövdesini çıkardı.
Tam para özgürlüğüne kavuşacaktı ki, bir el
uzandı cebe. Hırsız nefesini tuttu;
adımlarını, çölde ilerleyen deve gibi
tutturduğu ritimle ilerleyen Himmet’in
adımlarına uydurdu. Şıkırt, şıkır, şık, şıkırt...
Parayı çekti çıkardı cebinden. Himmet’in
burnunun ucu tatlı tatlı kaşındı. Burnunu
kaşımak için aniden durdu. Hırsızın eli,
Himmet’in kasığını okşadı. Aniden dönüveren
Himmet arka solunda salak sakallı, kibrit
kadar zayıf ve bir o kadar da zararsız görünen
hırsızla burun buruna kalınca ne yapacağını
bilemedi. Hırsızsa son bir hamleyle cebinden
gıcır gıcır beşliği aldı, arkasını döndüğü
gibi koşmaya başladı. Himmet arkasından koşmak
için yeltendi, ne var ki buzdolabı beyaz,
buzdolabı kurşun... Himmet düşünmeden sırtına
geçirdiği semeri çıkardı, buzdolabını yere
eğdi, yere dikti. Sanki dört buzdolabını
sırtında o taşımamıştı. Ok gibi atıldı,
hırsızın ardından koşmaya başladı. Yoldaki
herkes Himmet’in koştuğunu görüp, korkuyla
kenara çekiliyor, arkasından da kuşkulu
gözlerle bakıyorlardı. Bakanlar: “Kesin bir
şey çaldı da, ondan böyle kaçar gibi koşuyor
şerefsiz!” diye söyleniyorlardı. Durum
ortada... Hırsız önde ardına bile bakmadan
avcunun içi gibi bildiği ara sokaklara daldı.
İzini kaybettirmeye çalışıyor, lakin bizim
Himmet yılmadan hırsızı takip ediyor, hırsızı
gözden kaybetmemeye çalışıyordu.
Düz ana yol sağlı, sollu ara sokaklara
ayrılıyordu. Hırsız üçüncü sağdan girdi.
Himmet, hırsızın döndüğünü görüp ardından
daldı. Hırsız soldan başka bir yola saptı,
hemen köşede bir yorgancı dükkanı vardı.
Dükkana daldığı gibi yorganlardan birinin
altına girdi. Yorgan, mahallenin yeni evlileri
için düşünülmüş bir düğün hediyesiydi. Kan
kırmızı, yanar dönerli, afilli mi afilli çift
kişilik dev bir yorgan örtüsü... Himmet
ardından sokağa daldı, lakin bomboş uzayıp
giden yola bakakaldı. Sağa sola bakındı.
Kedilerden başka hiçbir ayak, asfaltı
ezmiyordu.
N’apmalıydı şimdi? Kimlere gidip
danışmalıydı? Yapılacak bir şeyler her zaman
bulunurdu. Çözüm üretemeyen beyni, bedeni gibi
elden ayaktan kesilmişti. Yapışan sakızların
izleriyle kararmış, kirlenmiş kaldırıma
oturdu. Son cigarasını cebinden çıkardı. Arka
cebinde ezilmiş cigaranın gövdesini eliyle
düzledi. Kibriti bir kerede yaktı, sigaranın
ucuna dayadı. Derin-dertli bir nefes aldı.
Hırsız dükkana girdiğinde, şansı
yaver gitmişti. Yorgancı içerideki odada yemek
yiyordu. Yorgancı hırsızın ne sesini duydu, ne
de saklandığını gördü. Fakat şansızlık bu ya;
hırsız, yorgancının yemeğinin sonuna denk
gelmişti. Yorgancı yemeğin verdiği tokluk,
tatlı ağırlık ve rehavetle sallana sallana
zanaatini sürdürdüğü odaya geçti. Geniş
vitrinli bu oda sokağa bakıyordu. Her tarafta
kumaş parçaları ve yarım kalan yorganlar
atılıydı. Kalın yorgan iğnelerinin kanattığı
parmaklar, ipi hünerle yorgana işliyordu.
Odada ne bir sandalye ne de bir tabure vardı.
Yorgancı en sevdiği köşeye oturdu, poposuyla
yorganı eşeledi, yerleşti. Önündeki mavi
yorganın son rötüşlarını geçip, kırmızı olana
elini uzattı, yorganı kendine çekti. Hırsızın
üstünden çekilen yorgan, kıvrılmış bedenini
açığa çıkardı. Yorgancı hırsızı görünce “Leyynnn!”
diyerek ve beklenmeyen bir çeviklikle ayağa
fırladı. Hırsız da çaresizlikle ayaklandı.
Karşılıklı bakıştıktan sonra, yorgancı tüm
hiddetiyle: “ Ulan senin işin ne benim
yorganımın altında? Sapık mısın lan sen? Ne
diye girdin benim dükkanıma ha, puşt!” Hırsız
diyecek laf bulamadı:” Abi, valla ben...”
“Sus lan ibne, yakarım seni... Siktir git,
deli misin nesin be? Ödümü bokuma karıştırdın.
Aa! Dur dur sen... Çıkar bakayım ceplerini
para mı araklamaya geldin yoksa dükkanıma ha?”
Hırsız bu lafı duyar duymaz kapıya yöneldi.
Zaten dükkanın içi hırsızın üç adımı ederdi.
Çıkmak çok da zor olmadı. Yorgancı da ardından
çıktı : “ O.. evladı! Ne aldın lan, gel buraya
kaçma...
Kaldırıma sığınmış Himmet sigarasının
son demlerindeyken, az ötesindeki bağrışmaları
duydu. Azgın bir köpeğin kuyruğu gibi dikildi.
Koşan hırsızı hemen tanıdı. Kıvırcık,
kesilmemiş saçlarını, kibrit bedenini, salaş
kotunu... Himmet, sigarayı fırlattığı gibi
arkasından koşmaya başladı. Yorgancı, dükkanın
önünde durmuş hırsızın ardından küfüre devam
ederken, Himmet’in de hırsızın arkasından
koştuğunu görüp ona da bok attı. “Sen de mi
onlasın lan? Adamlara bak, hırsızlığı işbirlik
haline getirmişler. Kaç adamınız var lan daha
ha? Sıkıyorsa çıkın lan karşıma...” Boşluğa
bağırdı: “ Nerde diğerleri?”
Sokaklar ve sokaklar boyunca yorulmak
bilmeden hırsızın peşinden koştu. İçindeki
nefret her adımda daha da büyüyordu. En
sonunda dik bir yokuşun önüne geldiler. Yokuş
o kadar dikti ki, bir taşı yuvarlansın diye
salsan, zemine değmeden yokuşun dibini
boylayabilirdi. Hırsız önünde sereserpe
uzanmış yokuşa kafasını kaldırarak baktı.
Derin bir nefes alıp, yokuşu tırmanmaya
başladı. Himmet hiç tereddütsüz ardından devam
etti. Yokuşun sonunda tükenen hırsız Himmet’in
gömleğinden yakaladığını anlayınca pes etti.
Himmet mecali kalmamış yumruklarına söz
dinletemiyordu. Son gücünü kullanarak
yakaladığı hırsıza bir güzel dayak attı.
Hırsız nefes alamıyordu, mosmor kesildi. Lakin
Himmet bunun farkında bile değildi. Gözü
kararmıştı. Ezile ezile pestil haline
getirilmiş ruhunu, hırsıza attığı yumruklarla
şişirdi. Yorulunca Himmet’in burnundan ter,
hırsızın kulağından ise kan geliyordu.
Yüzü mosmor olan hırsızın gözleri
kapanmıştı, yerde öylece yatıyordu. Himmet,
yerde yatan sıska bedeni ayağının ucuyla
dürttü. Ses yok... Himmet :” O kadar koştun
da, dayak yiyince mi yoruldun ibnenin oğlu...
Ayak yapma bana, kanmam!” diye söylendi.
Adamda hiçbir hayat belirtisi yoktu. Himmet
adamın put gibi, kıpırtısız yatışından
kıllandı, nabzını yokladı. Çok zayıftı. Etrafa
bakındı, bu dik yokuşta öğlenin sıcağında
kimsecikler yoktu. Ne bir çift göz, ne bir
nefes... Himmet kaçmaya yeltendi.
Yuvarlanmaktan korktuğundan verevine adımlarla
yokuşu inmeye başladı. Arkasına dönüp baktı,
fakat adam kıpırtısız yatıyordu. “Ya sebebi
bensem?” diye geçirdi içinden. Durdu, etrafa
tekrar bakındı. “Allah kahretsin!” dedi ve
geriye dönüp adamı sırtlandı. Her gün yaptığı
işi yaptı, sırtında taşıdı. Lakin bu kez
taşıdığı yük vicdanıydı.
Midesinde hazmedeceği bir topan
ekmek olmadığından, haykırırcasına
gurulduyordu. Oluk oluk terler boşaldı
alnından, koltukaltından, sırtından... Yaman
bir kısrak gibi kokuyordu bedeni. Hırsızı
aldığı gibi hastaneye yollandı. Acilden giriş
yapıp, hastaların arasından doktora ulaştı.
Doktor donuk bakışlarla sedyeye yatırılan
hırsızın gözlerini parmağıyla açıp baktı,
kulağından akan kanı ve yüzündeki morlukları
gördü. Doktor Himmet’e : “Kim dövmüş bunu bu
kadar?” diyerek bağırdı. Himmet “Bilmem beyim,
ben yol kenarında buldum da getirdim.” dedi.
Doktor hırsızın nabzına baktı. Kabinin beyaz
perdesini hiddetle çekti.
Himmet kabinin kenarına sinip,
doktorun çıkmasını bekledi. Cebinden mendilini
çıkarıp, alnının terini sildi. Doktor
çıktığında, tereddütle Himmet’e baktı. “ Sen
bu adamı tanımıyorsun değil mi şimdi?” dedi.
Himmet başını hayır anlamında salladı.
Hırsızın durumunu merak ediyordu: “Neyi var
doktor bey? Dayaktan mı olmuş böyle?” Doktor:
“Onun da etkisi var, bedeni çok sarsılmış,
zorlanmış. Ama asıl sebebi nefes darlığı...
Nefes alamayınca bayılmış.” diyince Himmet
kendini tutamayıp bir “ Oh!” çekti. Doktor,
yorgunluğun verdiği sinirle: “Manyak mısın be
adam? Ne diye oh çekersin şimdi, tıkanmış adam
tıkanmış...” Doktorun bağırmasıyla Himmet
hazır ola geçti: “Haklısın beyim, onun için
değil de...” Sözünü bitiremeden arkadan
hemşire panikle doktora seslendi. Doktor
arkasını döndüğü gibi Himmet’i unuttu, diğer
kabindeki hastaya koştu.
Dışarı çıkıp bir sigara yaktı.
Rahatlamıştı. Hastanenin curcunasından
sıyrıldı, kendine sessiz bir köşe seçti.
Hemşire dışarıya çıktı, bekleyen insan
kalabalığında gözleri Himmet’i aradı.
Bahçedeki merdivenlerin orada oturuyordu.
Himmet hemşirenin sessiz gelişini fark etmedi,
dürtmesiyle irkildi. Güzel, temiz yüzlü,
değirmi çehreli, etli, dişe gelir bedenli, ak
tenli kadını görünce şaşırdı, yüzü güldü, içi
ferahlamıştı. Kadın günün yoğunluğundan yorgun
düşmüş, biraz da sinir yapmıştı. Himmet’e emir
verircesine gelmesini söyledi, kamburu çıkmış
bu küçük adamın yüzüne dahi bakmadı. Himmet
hemşirenin ters tavrını önemsemeden mutluluk
içinde onu takip etti. Tam bu sırada yolun
ortasında bırakıp gittiği buzdolabını ve
muhtemelen atıldığı işini hatırladı. Himmet
ansızın durdu, nasırlı avcunu alnına sapladı.
“Si...” Ağzında zaptedemediği küfürü hemşire
duyunca, kaşlarını çatarak arkasına döndü.
Himmet kaymak hemşirenin kendisine baktığını
görünce kıpkırmızı kesildi, diğer nasırlı
avcunu da kuru dudaklarına batırdı. Özür
dileyerek başını eğip yürüdü. Kabine
geldiklerinde hemşire hırsızın hayati
tehlikesi olmadığını, hastanede yatmasına
gerek olmadığını söyledi. Himmet güzel
hemşireye ne diyeceğini bilemedi, dili
dolanınca teşekkür etmekle yetindi.
Hemşire kabinin perdesini açtı. Hırsız
kendine gelmişti, Himmet’le göz göze geldiler.
Dişlerini çıkarıp, tüm siniriyle bakarken,
hırsızsa kuyruğunu arasına sıkıştırmış,
çaresiz bir köpek gibi gözlerini yere indirdi.
Sedyeden bacaklarını sarkıttı. Hemşire koluna
girdi, Himmet’te ise hiçbir tepki yoktu.
Hemşirenin “Hadisene be adam, yardım et!”
diyen bakışlarını fark edince, Himmet’de
hırsızın koluna girdi.
Sessiz bir tören eşliğinde kapıya
kadar taşıdılar. Çıkış için birkaç belge
imzalanması gerekiyordu. Hırsızın avcunun içi
parçalandığı için, hemşire kalemi Himmet’e
uzattı. Himmet önce uzatılan kalemi
görmemezlikten geldi, hemşire almasını
söyleyince eli mahkum kalemi aldı. “Al şu
kalemi, hastaneden çıktığına dair şuraya imza
atman gerek.” diyince Himmet omuzlarının içine
saklandı, usulca: “Benim okumam yazmam yok
hanımım.” dedi. Hemşire, ayıp bir şey yapmış
gibi çekine çekine konuşan adamın halie acıdı,
çekmeceden mürekkebi çıkardı, önüne koydu.
Parmağını batırıp kağıda basmasını söyledi ve
yavaşça gülümsedi. Himmet denileni yaptı ve
hırsızın koluna girip, hemşirenin gözlerine
bakamadan iyi günler diledi. Sonunda hastane
sınırlarından çıkmışlardı.
“Ağabey, özür dilerim.” “ Neden özür
diliyon lan? Paramı istemeyerek çaldığın için
mi, beni işimden ettiğin için mi, yevmiyemin
diğer yarısını alamadığım için mi, ha neden?
Patron bir daha işe hayatta çağırmaz beni! Kaç
yıldır ekmeğimi sırtımdan çıkarıyorum, sen
bilmiyor musun? Bu kambur nasıl çıktı, bu
eller nasıl nasır tuttu, sen biliyor musun?
Bilmiyorsun tabi, nereden bileceksin? Ne
birazcık nasır var elinde, ne de azıcık ter
var teninde...” Şu ellere bak vıcık vıcık!”
“ Ağabey, ben ellerim nasır tutacak kadar ağır
işler yapmadım lakin alın teri döktüm elbet!
Gerekirse onu da yaparım. İş de, yemek de
ayırmam. Kuvvetim yerine gelsin, bir ayıyı
bile kaldırabilirim. Semeri benim mi almam
gerek?” Himmet şaşkınlığını belli ettireden:
“ Evet...”
Hırsız : “ Ağabey inan karnım çok
açtı, paranı istemeden çaldım.” “ Ulan
namuzsuz, ne demek istemeden çaldım? Gördüm
işte, elini soktun, parayı aldın, hadi
istemeden aldın diyelim sokaklar boyu
istemeden mi kaçtın ha deyus!” Hırsız uzun
boynunu eğdi, yürümeye devam etti. “Neyse sen
onu bunu bırak da, kalacak yerin ya da
tanıdığın falan yok mu? Bu halde sen helaya
bile yetişemezsin.” “Yok ağabey, ne yatacak
yerim var, ne de sarılacak bir kimsem. ”
diyince Himmet koluna girdiği hırsıza bakıp: “
Beni o sarılacak kişi sanma da!” “Yok ağabey,
ben kimseyi bir şey sanmam, korkma...Ah biraz
çirkin şansı olsaydı bende, neler yapardım!
Ama yok, neerdee! Ne işe yarar ki böyle
çirkinlik...” Hırsız gerçekten de çirkin
adamdı. Cılız bedenine nazaran koca kellesine
bakıldığında, yüzünün şakakları sararmış,
hastalıklı, ölüme yakın bir adamın çökmüş
suratıyla karşı karşıyaydı Himmet. Elmacık
kemikleri, üstünden kamyon geçmiş gibi dümdüz
ve kaşları seyrek, belirsizdiler.
Hırsızın moraran kaburgalarının
acısı her adımda arttı, dayanamadı, sağ
taraftaki alçak duvara oturmak istedi. Bu
duvar bir bahçeyi çevreliyordu. Bahçede envai
çeşit çiçek; ayrıca erik ağacı, dut ağacı,
muşmula ağacı vardı. Baharın azgınlığı bu
bitkileri de etkisi altına almıştı sanki.
Çiçek açmış muşmula ağacına tebelleş olmuş
arıların sesi kulak tırmalıyordu. Hamarat
tanrının boyadığı çiçeklerin renkleri ise
gözalıcıydı. Himmet yakınarak: “N’apayım şimdi
ben seni ha? Söyle bana... Of Allah’ım ne
günah işledim de bu yapışkan otunu başıma
sardın?” diyince hırsız: “Sen beni bırakıp git
abi, ben zaten yeterince başına bela oldum.
Senden özür dilemeye bile yüzüm yok.” Himmet,
sönüveren hırsızın haline acıdı ve sordu: “
Senin şimdi gidecek yerin neyin de yok di
mi?” “Yok ağabey, bi babamın mezar başı, bir
de anamın yatağı var.” dedi ve sustu. Himmet
konuşmaya yeltendi, lakin lafını söyleyemeden
hırsız devam etti: “ O yatağı da başkaları
doldurmakta...” Himmet sorduğuna, soracağına
pişman olmuştu. Uzun soluklu sessizlikten
sonra bu kez hırsız sordu: “ Senin evin ocağın
yok mudur peki ağabey?” Himmet bu soruyu hiç
beklemiyordu. Önce başını yere eğdi, gözleri
yaşarınca dayanamadı, kafasını çevirip sırtını
verdiği bahçeye döndü ve : “ Bizim köyde biri
vardı bir zamanlar... Vurgundum, eskilerde
kaldı. Çok istedim ama evlenemedik. Yalnız
başıma bir barakada yaşarım. Hammallık
yapardık, kesin kovuldum, onu da elimden aldın
şerefsiz! Şimdi ne yapmalı? Bi çare, bi çare!”
“Ağabey, bir çare olsaydı, inan ben şimdiye
kadar bulmuştum ama yok...” Himmet bu söze
celallenip: “Kafasızsın da ondan yok! Eşek
herif...İş bulunur, gücün kuvvetin yerinde
maaşallah...” dedi, hırsızı dövdüğünü
hatırlayınca duraladı : “ Yani yerine
gelecek...Çalışmak isteyene iş çok, kavgamız
boğazla bizim... Ne aile, ne çoluk çocuk
var... Hadi kalk yeter oturduğumuz, hadi,
canın acıyor mu? Aman yavaş kalk. Tamam,
adımını sağlam at, bu kambur seni de taşırdı
ya, arkandan koşarken soluk bırakmadın ne
bende, ne kendinde... Ulan insan bir durur
nefes alır, tıkanmışsın, para para diye öbür
dünyayı boylayacaktın serseri...” “Ağabey,
ben bir hata ettim, paranı çalmaya
yeltendim.” “Hata ettin ettin de, beni de
işimden ettin. Ah ulan ah!” “Öyle ,öyle de...
Sor bi neden diye...” “Deyiversin beyfendi o
zaman... Bi zahmet!” “ Benim takıldığım bir
grup vardı, kankardeşim ince hastalığa
yakalanınca, ilaç almak gerekti. Onunla 13
yaşımdan beri kol kola, kıç kıçayızdır. İşinin
ehli, ama kalbi tertemizdir.” “Ne iş yapar
sizin tayfa? Malları toptan mı kaldırırsınız?
Bankalar, villalar ha? Ben küçük yemim tabi di
mi sana? Ama bak yiyemedin, kimselere
yedirtmem emeğimi!” “Yok ağabey, kimimiz
ayakkabı boyarız, kimimiz simit satar, mesela
benim çiğ köfte arabam vardı, namuzsuz
zabıtaya kazandığım iki lokmacık ekmek fazla
geldi. Yüklendiler arabamı, içindeki mis gibi
çiğ köfteleri yiye yiye gittiler. Arabayı da
ceza ödemeden vermeyeceklermiş. Ödemem
imkansız, çok yüksek... Bir de kankardeşime
benden başka kimse yardım etmedi. Ben de
bağırdım çağırdım bizim tayfaya, eşkiyalara...
Ne biçim adamsınız dedim, ileride siz hasta
olsanız da biz götümüzü dönüp yatsak iyi mi
olur dedim. Çıt yok hiçbirinde... Üstüne
zabıtalar çiğ köfte arabamı da elimden alınca
arkadaşın veremine ilaç yetişmez oldu.
Çocukcağız ölecek biliyorum. O benim dostumdu
ağabey... İşinin ehliydi, kalbi de tertemizdi
ama ölecek.” “ Hadi yürü, du bakayım, senin
ismin ne? Hay Allah, ne boktan iş bu ya,
ismini bile bilmiyorum.” “ İsmail ağabey,
seninki ne?” “ Himmet, Hammal Himmet derler
bana... Yolumuz uzun, sıkı tut omzumu,
yorulunca söyle, dinleniriz. Kendini çok
zorlama. Şimdi sana da, bana da yeni bir iş
bulmak lazım gelir. Lakin önce senin
iyileşmen gerekli...”
Güneş, batmak için ufuk çizgisine
dokunmuş, gökyüzünü doğudan batıya kadar
içmiş, kafayı bulmuştu. Güneş gitmekte
zorlanıyor, zik zaklar çiziyordu. Himmet, bir
yandan İsmail’i tutup, bir yandan yürümeye
çalışırken o da güneş gibi sallanıyorlardı.
Lakin onlar güneş gibi yalnız başına sarhoş
olup, serseri kurşun gibi dolaşmıyorlardı.
Onlar omuz omuza verip savaşacakları harbe
hazırlanıyorlardı.
/istanbul
|