|
ir ülke düşünün ki orada dil yoktu.
Egemen olan boşluktu. Egemen olan
kimliksizlikti.
Dil yoksa her şey bir sisin ardındadır.
İletişim olmaz, kültür olmaz, toplum olmaz.
Toplumu bir zamk gibi birbirine bağlayan en
birinci unsur yok olursa, en önemli tuğla olan
dil çekilirse , o toplum çözülür, o duvar
yıkılır. Çünkü dil kimliktir.
Dil, insanın varlığının en büyük kanıtıdır.
Dil insanların isteklerini anlatmak için
kullandıkları ortaklaşa bir sistemdir.
Bilinmeyen zamanlarda, beden diliyle duygu ve
düşüncelerini anlatmaya uğraşan insan, bunun
yetmezliğini görünce binlerce yıl içinde
ilmik ilmik dokuyarak tüm istemlerini
ayrıntılarıyla anlatacak bir ses ve işaretler
dizini, yani dili yaratmıştır. Başka hiçbir
ortak değerimiz, dil kadar ortak ve uzun bir
emekle , tüm toplumca üstünde uzlaşarak
binlerce yılda üretilmemiştir. Vatan,
diyeceksiniz şimdi. Vatan, ortak dili
konuşan, ortak kültürü, ülküleri olan
insanların yaşadığı topraktır ve tarih içinde
yeri değişebilirken, ulusun dili hep aynıdır.
Örneğin Türkler, değişik coğrafyalarda
vatanlar kurmuş, ama dilleri her zaman Türkçe
kalmıştır. Çünkü dil, ulus olma sürecinde ana
unsurdur. Her ulus dilini, insan
özelliklerinden üretir, kendi öz değerleriyle
donatır. Çünkü o, kendini tanımlayacak bir
araç ararken dili bulmuştur. Hiç bir İngiliz
dilini ya da sözcükleri üretirken Japonun
yaşam tarzını ve beklentilerini hesaba katmaz.
Türkçe’nin bir İngiliz’in tüm hallerini
tanımlamasını bekleyemeyiz.Yani hiçbir ulusun
dili, birebir başka bir ulusun dili olamaz.
Uzak Asya’dan yaşama merhaba diyen Türkçe,
uzun yolculuğunda steplerin, bozkırların,
karlı dağların cehennemi sıcak çöllerin,
savaşanların, yeni bir dünyada yerleşen ve
güçlenen bir ulusun türkülerini emerek
gelişirken, İngilizce, hiçbir yere
kımıldayamayacak bir adaya sıkışmış,ama çok
düzenli, yeniliği ve macerayı kendi içinde
bulan insanın izlerini taşır. O yüzden Türkçe,
eylem yani hareket ağırlıklı sözcüklere
dayanır.
Anadolu’ya gelinceye değin gelişiminin en üst
noktalarına ulaştığını Göktürk Kitabeleri ve
Dede Korkut Öyküleri’yle kanıtlayan Türkçe,
Osmanlı imparatorluğu süresince yüzyıllar
boyunca yazı dili olarak kullanılmadı, ancak
Türkçe konuşan halk arasında soluk alabildi.
Herkes bilir ki, yazıya geçemeyen dil
yoksullaşır. Cumhuriyetin ilanından hemen önce
yazılı bir metindeki Türkçe oranı üçte bire
inerken, yalın Türkçe kullananlar küçümsenen
insanlar durumuna düşmüştü. Anadilimizi öyle
bir hale getirdik ki, biz bile tanıyamaz
olduk; kentli köylüyle, okur yazar, sıra
halkla anlaşamaz oldu. Sanat artık bizim
değildi, edebiyat da, kültür de…Dil
yapıştırıcı, ulus yapıcı özelliğini yitirmiş,
kendimizi anlatmakta sıkıntı yaşar olmuş, kırk
parçalı bir ümmete dönüşmüştük. Ortak bir
paydada hiçbir zaman buluşamayacak bir ümmete.
Duygu ve düşüncelerini Arapçanın, Farsçanın,
yeni moda Fransızca’nın ya da küçük bir etnik
grubun birbirine hiç benzemeyen kültürüyle
üretilmiş sözcükleriyle oluşturmaya çalışan
bir insan topluluğu nasıl yekpare olur ki?
Sömürgeciliği kanımızla boğarak durdurduk .
Dilimizi de “yabancı dillerin boyunduruğundan”
kurtarmalıydık. Bu konuyla bizzat Atatürk
kendisi ilgilendi. İyice yoksullaşan
dilimizdeki tüm yabancı sözcükleri atmanın
zorluğunun bilincindeydi. Tarama, derleme ve
türetme yöntemleriyle dilimizi eski gümrah
akışına ulaştıracağını düşündü. Üçgen, açı,..
gibi ilk Türkçe geometri terimlerini o
belirledi. Bu işin daha bilimsel ve uzman
kişilerce yapılması için Türk Dil Kurumu’nu
kurdu. Dilimiz bugünkü her kesimden insanın
anlayacağı ve paylaşacağı düzeye böyle ulaştı
Ne var ki, önce siyaset girdi işin içine. Biri
eskiye, diğeri, yeniye, karşı olmak için,
karşı çıktı. Dil kurumu etkisizleştirildi.
Gelişen çağın, küreselleşen dünyanın
getirdiği yeni kavramları karşılayacak
sözcükleri bulmakta yetersiz kaldı. İlgililer,
yazarlar, edebiyatçılar yeni moda akımların
etkisinde dili savsakladı. Sıra halkımız, dün
neyse bu gün de aynıydı; o hep yaygın, moda
olana özenirdi. Okuma yazması ilkokul üçten
terk bakkal, tabelasını astı: Dallas Market.
İsimlerde özentiler hep vardı. Türkçe yeni bir
sahipsizliği yaşamaya başlayınca bu en üst
noktaya ulaştı. Medyanın büyük gücü, yaygın
iletişim ağı, internet,.. ama en önemlisi
kendi değerlerinden hep komplekse giren
halkımızın özentisi dükkan adlarını, büyük
işletmelerin, sokakların, yerleşim
birimlerinin adlarını değiştirmemize neden
oldu. Artık en az gelişmiş yörelerimiz bile
İngilizce adlı mahallelere, lokantalara
sahip. Geçenlerde Milli Eğitim bakanımızın
da dediği gibi okullarımızda yıllarca
didindiğimiz halde anadilimizi öğretmeyi
başaramadık ama, İngilizce’yi öğretmek için
milli servetin büyük bölümünü dışarı
aktarıyoruz. Belki bu yoğun emek ve masraftan
akademik İngilizce’yi öğrenen pek çıkmıyor
ama, dilimize giren, artık yoksul sokak
aralarında bile Türkçe’nin yerine duyulan
birkaç tarzanca İngilizce sözcük daha
kazancımız oluyor. Artık blucin
giyiyor, cafede takılıyor, internette
entel çetler yapıyor, centerlerden
alışveriş ediyor, citylerde yaşıyoruz… Bu
çalıntı kabuk, aldığımız dile bile ihanet
söyleyişler yetmiyor, anadilden sağlam kalan
bir kaç sözcüğü de bozarak, olmadık anlamlara
taşıyarak “o’ha oluyoruz”…
Küreselleşmeden söz edip İngilizce’yi evrensel
anadil yapmanın yanı sıra , artık bir
yaşlıların anımsadığı , grameri, bilimsel alt
yapısı sınırlı, bölgesel, etnik dilleri
kullanıma sokuyor, zaten anlaşmama eğilimi
olan toplumu iyice ‘anlamaz’ hale
getiriyoruz. Kirlenme son hız sürüyor.
Dünya bir kıyameti yaşasa ve yaşam yok olsa,
yurdumuza gelecek bir uzaylı, Türkiye’ nin bir
çok kentine baktığında neresi olduğunu
anlamayacaktır. Körün tanımladığı fil gibi bir
ülkeye dönüştük. Gitgide sisleniyoruz. Bunun
ardı kimliksizlik.
Çözüm yok gibi duruyor.
Bizim, yani Türkiyelinin farkına varıp dur
demesinden başka çözüm yok gibi. Önce
özentilerimizi, komplekslerimizi atmalı, bir
markete, lokantaya yabancı bir ad taktık diye
daha çok satış yapamayacağını, bunun hizmetle
ilgili olduğunu kavramalıyız. Atatürk’ün
kararlılığıyla dilimizi arı biçime dönüştürme
çabasını sürdürmeliyiz. Amaç, kullanım
olanakları sınırsız, sözcük dağarcığı
gelişkin, çağın tüm yeniliklerine yanıt
verebilen bir dil yaratmak ve yaratılana sahip
çıkmak böylece yorgun dilimizin yaralarını
iyileştirmek olmalıdır. Yabancı deyimlerle
şaşkına dönmüş çocuklarımız, tıpkı computere
karşılık bilgisayarı bulduğumuz gibi herkesin
anladığı sözcükler, terimler yarattığımızda
çağını daha kolay kavrayacak, taklitte
herkesin önünde ama, öğrenmede geride
kalmaktan da kurtulacaktır. Belleğimize zorla
sıkıştırdığımız, ait oldukları dillere de yara
açarak yarattığımız kelimelerden
vazgeçmeliyiz. Çocuklarımıza ulusun, etnik
köklerin dışında üst, birleştirici bir kavram
olduğunu ve vatan, bayrak, dil gibi ortak
değerlerden oluştuğunu, bunun onur vesilesi
olması gerektiğini anlatmalıyız. Amerikalının,
geldiği İtalyanın kültürel değerlerini
yaşatsa da Amerikan İngilizce’siyle bir sorunu
yoktur. Olursa, o bin bir parçaya dönüşecek
ülkenin gurur duyacakları süper bir ülke olma
şansı olmadığını herkes bilir. Çağdaşlaşmayı
özdeğerlerimizden vazgeçerek değil, bu
değerlerimizi de harcına katarak bina etmemiz
gerektiğini, tüm insanlık bir ortak paydada
buluşacaksa o paydanın renklerinde bizim de
payımız olması gerektiğini işlemeliyiz.
Yazarımız, aydınımız, öğretmenimiz,
politikacımız, televizyon ve gazeteler
varlıklarını ana dile borçlu olduklarını
iyice kavrayıp tam bir sorumluk duymalılar. En
önemlisi, Ziya Gökalp’in “ Başka dile
benzemez Annenin sesi,/ Her sözün ararsan
vardır Türkçe’si,” dizelerinde dediği
gibi Türkçe kullanmalıyız.
O zaman sis aralanır. Kimliğimizi yeniden
tanımlayabiliriz. Yoksa bir sabah
kalktığımızda, toprağın kokusunu, sevdiğimiz
çiçeğin adını hatırlayamaz, içine düştüğümüz
hüznü tanımlayamaz, başarırsak duyacağımız
gururu aktaramayız. Bu yüzden ilk önce
kafamızın içini Türkçeleştirmeliyiz.
Yoksa bunun ardı boşluk, bunun ardı
kimliksizlik.
|