|
kulun yaşanır zamanlarından
biridir geziler. Çoğu kişi öğrencilik
yıllarından gezilerin ne kadar eğlenceli
olduğunu bilir. Hatta gezi kelimesi aynı bahar
gibi içinde bir şeyleri hareketlendirir
insanın. Çok eğlencelidir. Önce ortaya bir
öneri olarak atılan, sonra çok sevgili
biyoloji öğretmenimiz sayesinde hayata
geçirilen Yalova-Hayrettin Karaca Botanik
Parkı gezimizden söz etmek istiyorum.
Her şeye en baştan başlayayım. Gezi düşüncesi
çok sevgili biyoloji öğretmenimizin girdiği
sağlık dersini kaynatmak, zaman öldürmek
amaçlı ortam yaratmak için ortaya atılmıştı.
Ancak öğretmenimiz eğer katılım olursa böyle
bir gezi düzenleyebileceğini, ayrıca botanik
bahçesinde görebileceğimiz şeylerin biyoloji
ile ilgili olduğunu ve bizim için hem
eğlenceli hem de öğretici bir gezi
olabileceğini söyledi. Ve böylece dersin kendi
konusu kaynadı, buharlaştı, bitti… Dersten
sonra teneffüste bizim tayfa toplandık ve
herkesi geziye gitmeleri için örgütlemek
konusunda karar aldık. Bu gezi bizim için
yoğun yazılı dönemine girmeden önce bir ara
dinlenme olabilirdi. Ve bir sürü çabanın,
uğraşmanın sonunda bir otobüs dolduracak
sayıya ulaştıktan sonra gezi izin belgeleri
dağıtıldı ve gezi paraları toparlanmaya
başladı bile. Birkaç günde tüm işler halloldu.
Artık gezi için geri sayım başladı.
Geziye cumartesi günü gidilecek, sabah erken
çıkılıp gece on bir gibi dönülecek böyle
günübirlik bir gezi olacaktı. Otuz bir kişilik
küçük otobüsle gidecektik geziye çünkü birçok
kişi, para verip de ot- böcek görmeye gidemem,
düşüncesinde olduğundan bu kadar kişi
toplanabildik. Dediğim gibi az kişi olmamız
bizim lehimize oldu. Ayrıca otobüs yalnızca
onuncu sınıf fen şubeleriyle doldu. Tüm
arkadaşlar aramızda anlaştık, herkesin annesi
bir çeşit yiyecek yapacaktı ki bu ancak ve
ancak o annenin en iyi yaptığı hamur işi, keki
ya da kurabiyesi olabilirdi. Elbette başka
yerlerden gelen ve yurtta kalan
arkadaşlarımızı da düşündük ve onlara plastik
tabak, çatal ve meşrubatları alma görevini
verdik.
Geziden bir hafta önceden başlayarak
dershanede okulda vb. yerlerde, biz haftaya
burada yokuz, gibisinden cümlelerle havamızı
da attık, o ot- böcek görmek istemeyenlere…
Bize geriye sadece beklemek ve zamanı
geldiğinde dolu dolu eğlenmek kaldı.
Gezi sabahı geldi çattı. Sabah her zamankinden
erken kalkmak zorundaydım ama kalkmakta hiç
zorluk çekmedim. Neden acaba…
Hepimiz sabahın köründe okulun önündeydik.
Kargalar bile daha kahvaltısını etmemişti ama
biz kimin annesi ne yaptı muhabbetine çoktan
dalmıştık bile. Neyse biz oyalanırken
otobüsümüz de geldi. Herkes istediği yeri
kapabilmek için kapılar açılır açılmaz otobüse
koşturdu. Kaçar mı? Tabii ki arka beşliyi biz
kaptık ve arkadan öne doğru ikişerli
koltuklara da bizim tayfadaki kızları
oturttuk. Yerleşme aşaması kimsenin
beklemediği kadar sorunsuz oldu. Meğer
kimsenin yerinde kimsenin gözü yokmuş… Herkes
el salladı ailesine ardından, bas gaza şoför
bas gaza…
Yola çıktık çıkmasına ama herkeste bir uyku
mahmurluğu. Kendimize gelmemiz yaklaşık bir
saat aldı. Ama bir saat sonunda tam kıvamımızı
bulduk. Önce bir fotoğraf çılgınlığı başladı.
Otobüste olsaydınız flaşlar sizi kör
edebilirdi. “Dur dilimi çıkarayım öyle çek,” “
Dur ayağımı uzatayım öyle çek.” Özellikle
kızlar iyice kaptırdılar kendilerini. Neyse
kızlar da sonunda fotoğraf çekinmekten
sıkılınca, şoförün seçtiklerini dinlemektense
kendi şarkımızı kendimiz söyleyelim dedik ve
uzunca bir süre solo ve gruplar halinde en
sevdiğimiz şarkıları söyledik. Şarkı söyleme
faslı birkaç utangaç arkadaşımız hariç hepimiz
için gezinin o ana kadar ki kadarki en
eğlenceli bölümüydü. Cüneyt’in Alp Er Tunga
sagusunu kendi uydurduğu melodiyle söylediği
sırada Zeynep’in;
- Ah be, bir de Uşak’tan Çanakkale’ye
demiryolu olacaktı ki… dediğini hatırlıyorum.
Sesimiz kesilene kadar şarkı söyleye söyleye
vardık sonunda Yalova’ya.
İlk olarak adını bilmediğim termal bir otelin
olduğu mevkide bulunan Atatürk Köşkü’nü
ziyaret ettik. Köşk sözle anlatılamayacak
kadar güzeldi. İçeri o geniş kapıdan girerken
burnunuza o harika tarih kokusu geliyor. Sol
tarafta müthiş bir Osmanlı tablosu sağ tarafta
yine o dönemden kalma bir ayna ve karşınızda
misafir odası karşılıyor sizi. Rehber çok
önceden ezberlediği ve daha önce defalarca
tekrar ettiği metne, Atatürk Köşkü’ne hoş
geldiniz diyerek başlıyor. Onun aceleci
konuşmasından yakalayabildiğimiz kadarıyla
anlıyoruz ki bu köşk buraya termale yakın
olmasından dolayı özellikle inşa edilmiş.
Her yer çeşitli ülkelerden gelen hediyelerle
bezeli. Rehber hepsini sayıyor saymasına ama
biz daha birinin adını algılayamadan ikincisi
geliyor.Rehberin arkasından kırmızı halıyı
takip ederken sırasıyla yemek salonu ve
Atatürk’ün kızları, hizmetçiler için ayrılan
odalar, Atatürk’ün yatak odası, çalışma odası
ve kahvaltısını ettiği balkonu geçtik. Rehber
için bir şey demeyeceğim, o anlattı
anlatmasına ama ben anlayamadım galiba. Yine
de aklımda kalan en ilginç eşyalar; Çin
vazoları, İran halıları, saraydan çıkma bir
piyano, ikinci Abdülhamit’in kendi yaptığı bir
aynalı masa ve ikinci kata çıkarken merdivenin
hemen yanında duran Mısır’dan gelme bir
vazo... Atatürk’ün kişisel eşyaları ve bazı
resimleri de ışıklı bir vitrinde sergileniyor.
Köşkten ayrılırken hepimiz fotoğraf çekemedik
ne yazık, diye düşünmekten alıkoyamadık
kendimizi. Girişte “ Fotoğraf çekmek ücretli,
üç lira verirseniz çekebilirsiniz.” denmişti.
Keşke ücretli olmasına kızıp inat
etmeseymişiz. Ama ne mantığı var ki , değil
mi?
Köşkten biraz aşağıda termal, onun da
aşağısında bir restoran var. Orada yemeğimizi
yeyip yollara düştük. Güle oynaya vardık
Hayrettin Karaca Botanik Parkı’na. İçerisi
ayrı bir dünya. Çimler bile o kadar yumuşak
ki, acaba ortamın büyüsüne mi kaptırıyorum
kendimi, diye düşünmeden edemiyorum.
Dayanamayıp çıtı pıtı rehber ablamıza sorunca
öğrendim ki çimler özel bir çeşitmiş.
İçerisini görseniz siz de benim gibi beş yüz
dönümlük arazinin yalnızca on üç
dönümünün gezilmesine üzülürsünüz. Rehber abla
bir ağacı tanıtıyor ardından, bir an önce
bitse de gitsem, yüz ifadesiyle sevgili müdür
yardımcımızın bitmez sorularını cevaplıyor:
-Hı hı…Evet hocam öyle de denebilir. Bence
öyle de düşünülebilir…
Biz de bu sırada fotoğraf çekiyoruz.
Gezinin sonlarına doğru, sevgili müdür
yardımcımız, rehber ablanın sevecenliğinden
güven almış olacak ki; Hayrettin Ağabey
gelmeyecek mi? diye patlattı bombayı. Hepimiz
gülmeye başladık. Sanki hoca tanıyor, buranın
kurucusunu gibi konuşmalar geçti kulaktan
kulağa.
Aradan beş dakika geçti geçmedi ne olsa
beğenirsiniz. Karaca Arberetum’um kurucusu
seksen altı yaşındaki Hayrettin Dede, Müdür
Yardımcımızın deyimiyle Hayrettin Ağabey,
çıkageldi. Üzerinde yine her zamanki gibi
kırmızı kazağı vardı. Saçları sakalları
bembeyaz, çok tonton bir dede. Yürüyüşünden
belliydi biraz da aksi olduğu. Nitekim yine
aksiliği tuttu ve üzerimizdeki İngilizce
yazılar olan, baskılı tişörtlerimizden dolayı
kızdı. Bize bir şeyi hatırlattı. Aynen şöyle
dedi, Hayrettin Karaca:
-Eğer havamız kirlenirse temizleyebiliriz,
sularımız kirlenirse tedbir alabiliriz ama bir
ülkenin kültürü, dili ve toprağı giderse işte
onu geri çeviremeyiz…
Bu konu üzerinde uzun bir konuşmadan sonra ben
kendi adıma o tişörtü giydiğim için utandım.
Öyle yavaş öyle içine işleyen bir konuşması
vardı ki hepimiz çok etkilendik. Ve Karaca
Arberetum’dan Hayrettin Karaca ile bir
fotoğraf çekindikten sonra harika anılarla
ayrıldık.
Buradan sonra Süs Bitkileri Fuarı’na ve Koru
park Alışveriş Merkezi’ne de gittikten sonra
bu kadar macerayı bu kadar anıyı bu kadar kısa
sürede yaşamanın vermiş olduğu yorgunlukla
dönüş yoluna koyulduk.
Eğer Yalova ya gitmemiş ve buraları gezmemiş
iseniz ben gezmenizi tavsiye ederim. Sakın
rehber ablayı fazla oyalamayın ve parka
girerken az da olsa bir bağış yapmayı
unutmayın. Ayrıca baskılı tişört de giymeyin.
Atatürk Anadolu Lisesi / Biga
|