|
TÖVBE VE İNTİSAP
--------------------------------------------------------------------------------
Mürşidin terbiyesine girmek tövbe ile başlar. Tövbe mürşide değil, Yüce Allah'a yapılmaktadır. Ancak, mürşid bu tövbede, mümine şahit ve yardımcı olmaktadır. Mürşid günahları affetmez, ona böyle bir yetki verilmemiştir. Günahları affedecek olan sadece Yüce Allah'tır. Mürşid, Yüce Peygamberimize (s.a.v) uyarak, bir müminin affedilmesi için alemlerin Rabbine yönelmekte ve yalvarmaktadır. Yüce Rabbinin huzurunda nasıl davranacağını bilmeyen ve buna kendini ehil görmeyen kimseye mürşit, yol göstermekte, usul öğretmektedir. Ayrıca ona tövbesinde yardımcı olmakta, tövbe eden kimsenin kalbine ilahi izin ve destekle feyiz, sevgi ve nur akıtmaktadır. Daha da önemlisi, mürşid, tövbe ile Allah'a dönen kimseyi, özel terbiye dairesine almaktadır. Böylece nefsine ve şeytana karşı zayıf düşen mümin, artık kendisine hayır ve takva yolunda yardım edecek gerçek bir dost ve yardımcı bulmuş olmaktadır.
Mürşidle birlikte yapılan tövbede iki önemli iş olmaktadır: Birisi, günahlardan tövbe, diğeri de tövbeyi korumak için mürşide intisap,
Bir mümin, tek başına da tövbe yapabilir; fakat tek başına tövbesini korumak ve manevi terbiyesini gerçekleştirmek oldukça zordur. Hatta bugünün insanı için imkansızdır.
İşte Allah'ın dostu ile Allah yolunda yürümek için yapılan bu manevi sözleşmeye intisap, inabe, el alma, manevi terbiyeye girme denir. İntisap, irade işidir. Bu bağlanmada müridin irade, niyet ve kararı lazımdır. İradesiz intisap olmaz. İntisap için mürşidin istemesi yetmez, bu iş tek taraflı olmaz. Kulun kendisi istemelidir ki iş başlasın. Bu bir manevi anlaşmadır. Bu anlaşma Allah'a güzel kulluk etmek için yapılır. Gayesi Allah rızasını elde etmektir. Mürşid bu güzel yolda vasıtadır, rehberdir, örnektir, yardımcıdır, duacıdır, şahittir.
Tövbe ile intisap ettikten sonra yapılması gereken bazı şartlar vardır. Bunlar, manevi terbiyeye girmenin ilk adımlarıdır. Mürşidin manevi terbiyesi ve tasarrufu altına girmek için bu şartlar noksansız yapılmalıdır. Şekiz şart ve âdab diye isimlendirilen bu vazifeler gece yapılacaktır. Bazı özel durumlarda gündüz de yapılabilir. Bunun şekli daha sonra anlatılacaktır. Gece yapılacağı zaman yatsı namazından sonra, yatmaya yakın bir zamanda yapılır. Bu vazifeler şunlardır:
1-Tövbe Niyetiyle Abdest Almak
Bu ve bundan sonraki vazife banyoda yapılacaktır. Banyoya girilince önce, günahlardan temizlenme ve tövbe niyetiyle bir abdest alınır. Abdestten gaye vücudun kirlerini yıkamak değildir. Asıl maksat kalbin manevi kirlerini temizlemek ve gafletini gidermektir. Bu niyetle abdest alırken her azanın yaptığı günaha tövbe etmeli ve onlarla bir daha günah işlememeye samimi olarak niyet etmelidir. Hz. Rasulullah (a.s) Efendimizin müjde ettiği gibi, abdest suyunun son damlasıyla o aza ile işlenen günah kirlerinin de döküldüğünü bilmelidir.
2- Tövbe Niyetiyle Boy Abdesti Almak
Abdestin hemen peşinden yine tövbe niyetiyle bir gusül abdesti alınır. Abdest alırken yaptığımız gibi aynı niyet ve edeple bütün vücut yıkanır, peşinden: "Allahım! ben vücudumun ancak dışını yıkayabildim. Sen de nurun ile içimi yıka, kalbimi temizle !" diye dua edilir. Yıkanırken, mümkün olduğu kadar edebe ve avret yerini örtmeye dikkat edilir. Sonra elbiseler giyilip banyodan çıkılır.
3- iki Rekat Tövbe Namazı Kılmak
Bu namaz, iki rekatlik sünnet bir namazdır. Hadis-i şerifte övülmüş ve tavsiye edilmiştir. Buna tövbe ya da istihare namazı denir. "Niyet ettim Allah rızası için tövbe niyetiyle istihare namazı kılmaya" denir. Bilenler, birinci rekatinde Fatiha'dan sonra Kâfirûn sûresini, ikinci rekatta ise ihlas sûresini okurlar. Bilmeyenler, bildikleri sûreleri okuyarak kılarlar.
4- Tövbe Etmek
Mürşidle birlikte yapılan tövbe, ilahi huzurda olduğunu düşünerek, kendi duyacağı bir sesle üç kere tekrar edilir. bu tövbe şekli şudur: "Ya Rabbi! bütün yapmış olduğum günahlardan ben pişmanım. Keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım". Bu tövbe esnasında kişi, büluğ çağından beri yaptığı bütün günahlarına, niyet ederek, kalbinden pişmanlık duyarak tövbe eder.
Samimiyetle yapılan tövbelerin Cenab-ı Hakk katında kabul edildiğine inanmalıdır. Hatta tövbe edilen günahların önce silindiğini, sonra bir iyilik olarak hasenat defterine yazıldığını Allahu Teala şöyle müjdeliyor:
"Ancak tövbe ve iman edip güzel amel yapanların Allah kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır ve çok merhamet sahibidir." 19
Bu müjde Allahu Teala'nın Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ümmetine bir hediyesidir. "Allah tövbe edenleri ve (maddi-manevi kirlerinden) güzelce temizlenenleri sever." Ayeti, ümitleri bitmiş bir kul için en güzel destek ve kuvvettir.
Bundan sonra gözler kapatılır ve diğer bütün vazifeler gözler kapalı yapılır.
5- Yirmi Beş Defa Estağfirullah Demek
Yukarıdaki tövbenin peşinden, gözler kapanır, dil ile kendi duyacağı bir sesle en az 25 defa "estağfirullah" denir. Manası: Allahım! beni affetmeni istirham ediyorum, demektir. Tövbeden sonraki bu istiğfar, tövbe ettiği günahlardan kalpte kalan artıkların temizlenmesi ve kalbin ilahi nur ile cilalanması içindir. Bu şekilde samimiyetle yapılan tövbe ve istiğfardan sonra kalp günah kirlerinden tertemiz olur. Bunları yaparken mürid mürşidinin himmet ve duasının kendine destek olduğunu ve üzerine ilahi rahmetin indiğini düşünmelidir.
6- Sekiz Adet Fatiha Okuyup Bağışlamak
Daha sonra, 8 adet Fatiha sûresini okuyup sevabını Allah rızası için Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz başta olmak üzere, Sahabe-i Kiram ve Sadat-ı Kirama hediye eder. Fatihaları hediye usulü şöyledir:
Okunan her bir Fatiha önce Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun Ehl-i Beytinin ve ashabının ruhlarına hediye edilir. Peşinden de aşağıdaki sıra ile isimleri zikredilen Sadat-ı Kiramın ruhlarına hediye edilir. Şöyle:
Birinci Fatiha'yı okuduktan sonra: 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Hz. Şahı Nakşibend ve Seyyid Abdulkadir Geylani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul ve vasıl eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları ruhaniyetleriyle nurânî bir şekil almış olarak karşısında düşünerek, onlara hitaben:
"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:
İkinci Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Şeyh Abdulhâlik Gücdevani ve imam Rabbani Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:
"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:
Üçüncü Fatiha'yı okur: 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Şeyh Mevlana Hâlid Zülcenahayn ve Seyyid Abdullah Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha, hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:
"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:
Dördüncü Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına ayrıca, Seyyid Taha ve Seyyid Sıbğatullah Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:
"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:
Beşinci Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının, ayrıca Abdurrahman-i Tahi ve Şeyh Fethullah Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha, hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek, onlara hitaben:
"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:
Altıncı Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Şeyh Muhammed Diyaüddin ve Ahmedü'l-Hıznevi Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:
"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der. Sonra:
Yedinci Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca Seyyid Abdulhakim Hüseyni ve Seyyid Muhammed Raşid Hz.lerinin ruhlarına hediye ettim kabul eyle' der. Sonra Fatiha hediye ettiği sadatları karşısında düşünerek onlara hitaben:
"Ey Allah dostlarının ervahı, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin." der. Sonra:
Sekizinci Fatiha'yı okur. 'Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'yı Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun ehl-i beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca mürşidim Gavs-ı Sânî Hz.lerinin ruhaniyetine hediye ettim kabul eyle' der. Sonra, mürşidinin ruhaniyetini karşısında düşünerek, ona hitaben:
"Ey Allah'ın dostu, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah benim (c.c) tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" Beni terbiyenize kabul edin, himmet buyurun, dua edin, yardımcı olun diye ricalarda bulunur. Mürşidinin gönlünü kendi tarafına çekmek için boyun büker, yalvarır, yakarır, tevazu gösterir.
Mürid gönderdiği bu manevi hediye ile kendisini Resûlullah (s.a.v) Efendimize ve diğer büyüklere tanıtmış, ayrıca onların sevgi ve himmetlerini üzerine çekmiş olur. Onlar da hediye sahibine verilmek üzere bir karşılık olarak bulundukları makamda onun için dua, istiğfar ve himmet ederler. Mürid kendisine gelen bütün bu manevi nimetlerin mürşidinin bereketi ile geldiğini ve onun sebep olduğunu düşünmelidir.
Silsiledeki büyüklerin isimlerini ezber bilmeyenler, Fatihaları şöyle hediye ederler.
Önce besmele ile sekiz adet Fatiha sûresini peş peşe okur. Sonra: "Ya Rabbi! Okumuş olduğum bu Fatiha'ları Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, onun Ehl-i Beytinin, ashabının ruhlarına, ayrıca bana şekiz şart talimatında isimleri söylenen evliyaların ve mürşidim Gavs-ı Sâni Hz.lerinin ruhaniyetine hediye ettim kabul eyle' der. Sonra, bütün evliyaların ve mürşidinin ruhaniyetini karşısında düşünerek, onlara hitaben:
"Ey Allah'ın dostları, Resûlullah (s.a.v) Efendimize benim için istirhamda bulunun Allah (c.c) katında şefaatte bulunsun da, Allah (c.c) benim tövbemi ve ibadetlerimi kabul etsin" der.
7- Ölüm Rabıtası/Ölümü Düşünmek
Bundan sonra nefse ölüm ve ölüm hâlleri düşündürülür. Ölümü düşünmekten gaye kalbi yumuşatmak, kalpten dünya sevgisini çıkararak nefsin ibret almasını temin etmek, ayrıca yaptığı ibadetlerde ihlas kazanmak ve tövbenin sabit kalmasını sağlamaktır.
Kalbe ilahi muhabbetin ve mürşid sevgisinin gelmesi için, kalbin katılığının giderilmesi ve haram sevgilerden boşaltılması lazımdır. Bunu temin edecek en güzel sebeplerden birisi de, ölümü düşünerek kalbi uyandırmaktır. Herkes nefsini ölümle yüz yüze getirir ve şöyle düşünür:
Sekerat hâli başladı. Ölümün kokusu geldi, dünyadan ayrılık alametleri gözüktü. Son nefesler veriliyor ve son anlar yaşanıyor. Azrail Aleyhisselam geldi ruhu almak için bekliyor. Şeytan son oyununu oynamak istiyor, imanı çalmak ve mümini meşgul etmek için çırpınıyor. Evlatlar, hanım ve akrabalar baş ucunda çaresizlik içinde ağlaşıyor, hiçbirisinden yardım gelmiyor. O anda mal-mülk fayda yerine sıkıntı veriyor. Bu en zor ve en mühim anda ölümün sahibi Yüce Allah'tan başka yönelecek kimse yoktur. Onun geniş rahmetinden başka da sığınılacak bir yer mevcut değildir. İşte o anda ilahi rahmetin tecellisiyle müjdeci melekler ve mürşid-i kâmilin ruhu Allahu Teala'nın izniyle yanına teşrif ederler. Sana iman üzere ölmen için yardım ederler, fayda verirler; o andaki yalnızlığını giderir, ızdırabını dindirirler.
Bu zor anda mürşidinin Allah'ın lütuf ve izniyle ölüm anından haberdar olduğunu, kendisi için Allah'a yöneldiğini, ruhaniyetiyle o meclise teşrif ettiğini ve nurânî himmetleriyle Allah'ın rahmetini çekip şeytanı o meclisten defettiğini ve bu ilahi rahmetin desteği ile iman üzere öldüğünü düşünür.
Teneşirde yıkanırken, kefene sarılırken, namazı kılınırken ve tek başına kabre konurken, kabirde sual meleklerine cevap verirken insana fayda verecek tek sermayenin Allah'ın bu rahmeti olduğunu, bu yolda en güzel arkadaşın salih ameller olduğunu düşünür. Hayattaki mümin kardeşlerinin ve özellikle ölene kadar hak yolda peşinden gittiği mürşidinin bu zor anlarda kendisine dua ve istiğfar ile destek verdiklerini düşünür. Zaten onlar, dünyada kendisi ile meşgul olmakta ve ona bir fayda vermeye çalışmaktadırlar.
Mümine kabri dışında yapılan bütün dua, istiğfar ve hayırların faydası vardır. Onun için cenaze namazı kılınır, kabir başında dua ve istiğfar edilir, Kur'an okunur, göz yaşı dökülür. Bir müminin, samimi olarak Allah'a yönelip: "Ey Allah'ım şu kulunu bağışla" diye inlemesi ne büyük bir rahmet sebebidir. İşte mürid, böyle kardeşlerinin ve yardımcılarının olduğunu düşünüp sevinir.
Asıl sevindiren ve bu sevincin sebeplerini halkeden Yüce Allah'tır. Bu iş, ilahi rahmetin bir tecelli şeklidir.
Kul, ölüm rabıtası içinde ahiretin her anında ve durağında Allah için sevdikleri ve yaptıkları hariç, hiçbir şeyin kendisine fayda vermediğini düşünür, bütün bunları gönül gözüyle seyreder, sanki görmüş ve içine girmiş gibi korkup ibret almaya çalışır. Bu yolculukta tek sermayenin ve fayda verecek şeyin Allah'a iman, salih amel, O'nun için sevgi ve güzel ahlak olduğunu görür, nefsini onlara yöneltmeye, salihleri ve iyilikleri sevdirmeye çalışır .
Kalp, kötü düşünce, sevgi ve dertlerden kurtulmadan içine ilahi feyiz ve muhabbet girmez. Bunun için Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
"Ölümü çokça hatırlayın. Hiç şüphesiz ölümü hatırlamak, günahları temizler ve kalpten dünya sevgisini giderir."20 Buyurmuştur.
İşte bu ölüm rabıtası ile kalp dünya muhabbetinden arındırılır, içindeki boş düşünceler, kötü duygular dışarı atılır; kalp rahatlar. Sıra, bu boş kalbi Allah muhabbeti ile doldurmaya ve tatlandırmaya gelir. Bu da, yeryüzünde ilâhî muhabbetin ve feyzin taşıyıcısı olan Allah'ın dostu kâmil mürşidin kalbine kalbi bağlayıp oradaki nuru, muhabbeti ve feyzi çekmekle mümkün olur. Buna rabıta denir. Son vazife budur.
8- Mürşid Rabıtası/Mürşidi Düşünmek
Rabıta, gönül yoluyla kalbe nur ve feyiz çekmektir. Kâmil mürşidin kalbi, yeryüzünde ilahi feyiz ve nur kabıdır. Gökten inen ilahi nur, onlar vasıtasıyla yer yüzünde nasibi olanlara yayılır. Bu kalbi Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle tanıtır:
"Allahu Teala'nın yeryüzünde yaşayanlar içinde (feyiz ve nur) kapları vardır. Rabbinizin kapları salih kullarının kalpleridir. Bu kalplerin O'na en sevgili olanları, en yumuşak ve en ince olanlarıdır."21
Mürşid-i kâmil, Allahu Teala'nın yeryüzünde dostu ve halifesi olarak bu ilahi nuru ve feyzi taşıyan bir kalp sahibidir. Bu kalbe bağlanan kimseye, muhabbeti nisbetinde ilahi feyiz gelir. Mürşid, bu işte, güneşin aydınlığını yansıtan bir ayna görevi yapar. Kalbine inen ilahi nuru, feyzi ve sevgiyi, kendisine bağlanan kalbe yansıtır. Mürşid rabıtası şöyle yapılır:
Mürid gözünü kapayıp âdap üzere/sağ kalçası üzere oturur. Mürşidini de karşısında heybetle oturuyor olarak hayal eder. Mürşidinin ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurdan nasiplenmeye çalışır. Bütün gönlü ve hayal gücü ile ona yönelir. Allahu Teala'nın nuru, yücelik makamını temsil eden gökten mürşidin üzerine inmekte ve ondan nasibi olanlara ulaşmaktadır. İşte yer yüzünde ilahi nurun dağıtım merkezi yapılan bu kalbe yönelmek ve ondan nasiplenmek rabıtadır.
Mürid, mürşidin iki kaşı arasından çıkan bu ilahi nurun bembeyaz süt şeklinde ağız yoluyla vücuduna girip kalbine geldiğini, kalbindeki günah yaralarının onunla tedavi olduğunu ve kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Bu nurun, onun kalbine nur banyosu yaptırdığını, içindeki manevi kirlerin temizlenerek başının üzerinden bir duman şeklinde çıktığını hayal eder. Bu şekilde 10-15 dakika devam eder. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözünü açar, kalkar. Yatağına gider, yüzü kıbleye gelecek şekilde sağ tarafına yatar.
Bu vazifeler sadece bir gece yapılır. Yapıldıktan sonra sabah güneş doğuncaya kadar bir şey yemez ve içmez, cima yapılmaz. Dünya kelamı konuşmaz. Evli olanlar, hanımlarından ayrı yatarlar. Ayrı yer ve yatak bulamayanlar, yorganlarını ayrı yapıp tek yatmış gibi olurlar. Adap yapıldığı gece, biraz uyuduktan sonra kalkıp namaz, zikir, dua gibi vazifeler yapılabilir. Mürşidi ile dilediği kadar konuşabilir.
Eğer sabaha çıkılan gün teveccüh varsa, yeme-içme ve konuşma yasağı teveccühün bitimine kadar devam eder.
Adab gecesi, ameliyat gecesidir. Ciddi bir ameliyattan çıkan kimse nasıl doktorun tavsiye ettiği şekilde kendi derdi ile meşgul olup, bütün varlığı ile acısına yöneliyorsa, mürid de hasta kalbine yönelip, oraya sıkıntı verecek her türlü, söz, hâl ve hareketten uzak durmalıdır. Aklı, fikri, hep kalbinde ve tövbesinde olmalıdır.
Adab yapıldığı gece konuşulması yasaklanan dünya kelamı, bir ibadet, zikir, dua ve hayır sınıfına girmeyen sözlerdir.
Bu vazifeler Ramazan ayında yapıldığında, o gece sahur yemeği yenebilir. Bu adabı bozmaz. Çünkü, sahur yemeği ibadet içindir, ibadet niyetiyle yenilip içilmiş olur. Kaza ve nafile oruç tutulduğu zaman gece vazife yapıldığında da sahur yemeği yenebilir.
Hasta olup gece ilaç almak zorunda kalanlar ilaçlarını içebilirler. Bununla adap bozulmuş olmaz. Hastalık ve zaruret durumları gibi nedenlerle konuşmak zorunda olanlar, lazım olduğu kadar konuşurlar.
Açlığa dayanamayıp ciddi rahatsız olanlar ve bu sebeple gaflete düşünler de yeme içme yapabilirler.
Gece çalışmak zorunda olup adap yapmaya imkan bulamayanlar, adabı gündüz yaparlar. Ancak adabı yaptıktan sonra bir müddet (en az yarım saat) uyumak için uzanmak gerekir. Hiç uyku gelmese bile bu kadar uzanmak yeterlidir.
Adap yapılan gece görülen güzel ve tabir gerektiren rüyalar mürşide anlatılır. Mürşide anlatmaya imkan bulamaz ise, mürşidin vekiline anlatabilir. Bu vazifelerin yapıldığı gece bir rüya görmek şart değildir. Sonra görülen her rüya tabir istemez. Herkes tabir bilmez. Vekilin bu konuda bir izni ve tecrübesi yoksa anlatılan rüyayı yorumlamak zorunda değildir. Gerekirse rüyayı mürşide ulaştırır, değilse "hayırlı olsun" diye dua ederek yoruma girmez. Rüya ile hemen amel edilmez. Mürşidi rüyayı yorumlayıp ona yeni bir vazife verirse, bu durumda da rüya ile değil, mürşidin emri ile amel edilmiş olur.
Mürşidini inkar eden, onun hakkında şüpheye düşerek veya işlediği büyük günahlar yüzünden tarikattan düştüğünü zannederek vazifelerini terk eden, bir mazeret sebebiyle bir sene veya daha uzun süre mürşid ziyaretine gidemeyen veya büyük günah işleyen kimselerin intisaplarını yenilemeleri, mürşidden veya vekilinden tövbe alıp yeniden adap yapmaları gerekir.
Yeni intisap ederek sekiz şartı yerine getirenlere hatme ve rabıta talimatı verilir, bunların yapılış şekli anlatılır
HATME-İ HÂCEGAN
--------------------------------------------------------------------------------
Hatme, cemaat ile toplu hâlde yapılan bir halka zikridir. Kur'an ve sünnette övülen ve teşvik edilen zikir çeşitlerinden birisidir.
Kur'an-ı Hakim'de sabah akşam dua, ibadet ve zikir edenlerle beraber bulunmaya şöyle teşvik edilmiştir:
"Resûlüm! Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını isteyerek dua (ibadet ve zikir) edenlerle birlikte bulunmaya candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme."22
Bu ayet indiği zaman Resûlulah (s.a.v) Efendimiz, bu kimseleri araştırmak için mescide çıktı. Mescitte zikreden bir topluluk buldu. Bunlar elbiseleri eski fakir ve garip Müslümanlardı. Onları görünce hemen yanlarına oturdu ve: "Ümmetim içinde benim kendileriyle birlikte olmamı emrettiği kimseleri yaratan Allah'a ham dolsun." Buyurdu.23
Bu ne büyük bir tevazu ve edep örneğidir. Elbette Allah Resûlü (s.a.v) Efendimiz, kendileriyle birlikte olması emredilen kimselerden her yönüyle üstündü. Fakat, Yüce Allah bu emirle önce onların oluşturduğu zikir meclisinin faziletini gösterdi. Sonra, Efendimizin (s.a.v) yüksek tevazusunu bize gösterip kendisini örnek almamızı istedi. Ayrıca Efendimizin (s.a.v) onların içlerinde bulunup kendilerini şereflendirmesi ve onlara feyiz vermesi için bu emri verdi.
Bir rivayette, Efendimiz (s.a.v), mescitte zikredenlerin yanına gelerek: "Sizin üzerinize Allah'ın rahmetinin indiğini gördüm; ona sizinle ben de ortak olmak istiyorum." Buyurdular ve halkaya oturdular.24
Rasululah (s.a.v) Efendimiz, bir defasında:
"Cennet bahçelerine uğradığınızda, oralardan çokça istifade edin." buyurdu. Ashab-ı Kiram: "Cennet bahçeleri neresidir?" diye sorduklarında, Rasul-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz:
"Zikir halkalarıdır." buyurdu.25
Yine Efendimiz (s.a.v), mescitte halka şeklinde toplanmış bir grup ashabının yanına uğradı. Onlara:
"Burada ne yapıyorsunuz? " diye sordu. Halkadakiler:
"Allah'ı zikrediyoruz, bizi İslam'a ulaştırdığı ve ihsanlarda bulunduğu için O'na hamd ediyoruz." Dediler. Efendimiz (s.a.v) onlara:
"Allah için soruyorum, siz gerçekten bunun için mi oturdunuz?" diye sordu; Sahabeler:
"Vallahi biz ancak bunun için oturduk." dediler. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v):
"Yanlış anlamayın, ben sizi suçlamak için yemin etmenizi istemedim. Ben sizin asıl niyetinizi öğrenmek ve size şu müjdeyi vermek için geldim. Bana Cibril geldi ve haber verdi ki: Allah sizinle melekleri yanında övünmektedir."26
Şu müjde de önemli:
"Herhangi bir topluluk sırf Allah rızası için toplanıp Allah'ı zikrederse, görevli bir melek semadan onlara şöyle seslenir: "Günahlarınız affedilmiş olarak kalkın, hiç şüphesiz günahlarınız iyiliğe çevrildi."27
İşte halka şeklinde yapılan Hatme-i Hacegan da bu övülen zikir çeşitlerinden birisidir. Görüldüğü gibi halka hâlinde cemaatle zikir yapmak övülmüş fakat halkada ne okunacağı konusunda bir şey belirtilmemiştir. Bunun için, zikir sayılacak şeylerden ne okunsa zikir yapılmış ve bu müjdeye ulaşılmış olur. Hatmede okunan zikir ve dua çeşitleri de sünnet-i seniyyeden alınmıştır.
Hatmeyi bugünkü usul üzere Abdulhâlik Gücdevani Hz.leri tertip etmiştir. "Hatm-i Hâcegân" diye de anılır. Hâcegân, ulu zatlar, efendiler, büyük hocalar demektir. Hatm-i Hâcegân büyük velilerin tertip, talim ve tatbik ettiği hatim demektir.
Bu zikre hatim ve hatme denmesinin bir sebebi şudur: Bu yolun büyükleri müridleri ile bir meclis kurduklarında toplantıyı bu zikirle bitirirlerdi. Onlara has bir uygulama olarak bu zikre "Hatm-i Hâcegan" denmiştir.
Bu zikirlere hatim denmesinin bir diğer sebebi, içinde okunan Fatiha ve İhlasların hatim sevabına denk olmasındandır. Çünkü Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, ihlas sûresini üç defa okuyan kimsenin Kur'an'ı bir kere hatmetmiş gibi sevap elde edeceğini müjdelemiştir.28 Büyük hatmede toplam bin defa İhlas sûresi okunmaktadır. Bu da üç yüz otuz üç (333) Kur'an hatim sevabına denktir. Onun için büyükler bu zikre çok önem vermişlerdir. Öyle ki çok ciddi bir hastalık ve ağır yolculuk hâlleri hariç, bütün ömürleri boyunca bu zikri hiç aksatmamışlardır.
Hatme Nakşibendî yolunun büyüklerinin tercih ve tatbik ettiği usul üzere yapılır. "Büyük Hatme" ve "Küçük Hatme" olmak üzere iki kısımdır.
BÜYÜK HATME
--------------------------------------------------------------------------------
Cemaatte Elemneşrahleke sûresini bilen imam dahil 11 kişi varsa büyük hatme yapılır. 11 kişiden az olunca büyük hatme yapılmaz. Büyük hatme şu şekilde yapılır:
Cemaat bir halka kurar. Hatmeyi yaptıracak kimse arkası kıbleye gelecek şekilde halkayı ortalayarak oturur. Taş dağıtıcı ise imamın karşısına oturur, sepetteki taşları yere boşaltır.
Taş dağıtıcı önce 100 taştan 21 tanesini ayırıp imama verir. Geri kalan 79 taş, dağıtılmak üzere önünde yerde bekler. Ayrıca okunacak Fatihâlar için altı büyük taş ayrılır. Herkes adap üzere oturur. Gözler kapanır; huzurlu, sessiz ve edepli bir şekilde hatmenin başlaması beklenir. Gözler hatme bitene kadar açılmaz.
İmam 'estağfirullah' diyerek hatmeyi başlatır. Herkes 25 defa estağfirullah der. Elemneşrahleke sûresini bilenler taş almak için sağ ellerini açıp beklerler. Taşları dağıtan görevli gözlerini açıp 79 taşı sepete koyar, imamın sağ tarafından başlayarak eli açık olanlara dağıtır. Dağıtılan taşların eşit sayıda olmasına dikkat eder. Cemaat kalabalık ise eli açık olanlara en az üçer taş dağıtır. Kalabalık değilse taşları eşit miktarda dağıtmaya çalışır. Kendilerine taş yetmeyenler ellerini indirirler, bir şey okumazlar.
İmam "Fatiha-i şerife" diye ses verir. İmam dahil sağ taraftan yedi kişi Euzü besmele ile Fatiha okurlar. Fatiha okuyacakları belirlemek için taş dağıtıcı önünde hazır tuttuğu altı büyük taşı imamın sağındaki altı kişiye dağıtır, imama Fatiha taşı vermez, imam kendisi bir Fatiha okur. Taş dağıtıcısı Fatiha taşlarını tekrar toplayıp diğer taşlarla birlikte 10 büyük taşı imamın önüne sağ tarafına toplar.
İmam "Salavat-ı şerife" diye ses verir. İmam ve cemaat ellerindeki taş adedi kadar salavat okurlar. Salavat "Allahümme salli alâ Seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed" sözüdür. Her salavatla birlikte sağ ellerindeki bir taşı sol ellerine aktarırlar ve hepsi bitince tekrar sağa alıp yeni verilecek zikir komutunu beklerler.
İmam elindeki 21 taştan bir kısmıyla salavat okuduktan sonra "Elemneşrahleke-i şerife" diye ses verir. Cemaat "eûzü-besmele" çekip ellerindeki taş kadar "Elemneşrahleke" sûresini okur. Sûreleri okurken başta bir kere "eûzü-besmele" çekilir; diğerlerinde sadece besmele okunur, bu yeterlidir. İhlas okurken de böyledir. Bu arada imam 21 salavatı bitirir ve bir miktar taş kendisine ayırarak kalanını taş dağıtıcıya verir. Taş dağıtıcı gözlerini açar, imamın verdiği taşları imamın sol tarafındakilere dağıtır. Taşları daha önce almayanlardan başlayarak yettiği kadar tek sayıda dağıtır.
Taş dağıtan bu sevaptan mahrum kalmamak için, kendisine de taş ayırır. Eğer halka küçükse ve ortada oturanlar varsa, taş dağıtan önce imama göre sağ taraftan başlayarak sola doğru eşit miktarda taş dağıtır.
Sonra imam "İhlas-ı şerife" diye ses verir. Herkes elindeki taş kadar besmele ile ihlas sûresini okur. İmam ihlas-ı şerife" diye on defa ses verir ve herkes elindeki taş adedince ihlas okur. Böylece toplam 1000 (bin) ihlas okunmuş olur..
İmam tekrar "Fatiha-i şerife" diye ses verir. Bu defa imam hariç sol taraftan yedi kişi Fatiha okurlar. Fatiha okuyacakları belirlemek için taş dağıtıcı büyük taşlardan yedi taş alarak soldan yedi kişiye dağıtır ve tekrar geri toplayıp imamın önüne kor. Eline taş verilenler besmele çekip birer tane Fatiha okurlar, diğerleri bir şey okumazlar.
İmam son kez "Salavat-ı şerife" diye ses verir. İmam ve cemaat ellerindeki taş adedi kadar salavat okurlar. Sonra, taş dağıtıcı gözlerini açar, imamdan başlayarak sağdan sola doğru taşları toplayıp oturur. İmam hatme duasını okur. Duanın peşinden bir sûre okur ve "estağfirullah" diye ses verir. Herkes 25 "estağfirullah" çeker ve gözlerini açar.
Hatme ikindi namazından sonra yapılmışsa, duadan sonra "Nebe/Amme" sûresi, yatsı namazından sonra yapılmışsa "Mülk/ Tabareke" sûresi okunur. Bunları ezbere bilmeyenler "Elemneşrahleke" sûresini veya "Nasr/İzâcâe" sûresini okuyabilirler.
KÜÇÜK HATME
--------------------------------------------------------------------------------
Büyük hatmede olduğu gibi halka kurulur. Cemaatın içinde Elemneşrahleke sûresini bilen imamla birlikte 11 kişi yoksa, küçük hatme yapılır. Küçük hatmede de 100 adet taş kullanılır. Ortada taş dağıtıcı olmayacağı için önce yüz taş cemaata eşit olarak imam tarafından dağıtılır. İmam ayrıca başta ve sonda okunacak yedi adet Fatiha'yı kimlerin okuyacağını önceden belirler. İlk yedi Fatiha'yı, imam dâhil sağ taraftan yedi kişi okur. İkinci yedi Fatiha'yı imam hariç solundaki yedi kişi okur. Dağıtım ona göre yapılır. Cemaat az olunca ikinci Fatiha imama da düşebilir. Sonra gözler yumulur.
İmam "estağfirullah" diye ses verir. Herkes 25 defa estağfirullah çeker.
İmam "Fatiha-i şerife" diye ses verir. imamla birlikte sağ taraftan tespit edilenler Euzü-Besmele çekip birer Fatiha okurlar.
İmam "salavat-ı şerife" diye ses verir, imam ve cemaat ellerindeki taş adedi kadar salavat okurlar.
İmam "Yâ Bâkî entel Bâkî" diye ses verir, herkes elindeki taş sayısı kadar bu zikri kendi duyacağı bir sesle söyler. Bu, beş defa tekrar edilir. Toplam 500 (beş yüz) defa okunmuş olur.
İmam ikinci kez "Fatiha-i şerife" diye ses verir. Bu defa imamın sol tarafından tespit edilenler euzü-besmele çekip birer Fatiha okurlar.
İmam son olarak "Salavat-ı şerife" diye ses verir. İmam ve cemaat ellerindeki taş adedi kadar salavat okurlar. İmam elindeki taşları önündeki taş sepetine koyar ve sağ tarafındaki kimsenin önüne uzatır. Herkes elindeki taşları gözünü açmadan taş sepetine koyarak sağ yanındakinin önüne sürer ve sonunda imamın önüne gelir. imam büyük hatmede olduğu gibi hatme duasın okur. Peşinden, tavsiye edilen sûrelerden birisini okuyup "estağfirullah" diye ses verir. Herkes 25 defa estağfirullah diyerek gözlerini açar.
HATME İLE İLGİLİ EDEBLER
--------------------------------------------------------------------------------
Hatme için düzgün bir halka şeklinde oturulur.
Estağfirullah dendikten sonra kalb huzurunu ve uyanıklığını temin etmek için başta kısa bir rabıta yapılır.
Hatme başlayınca, bitinceye kadar gözler kapalı olur.
Hatme sırasında gözleri açık olanları taş dağıtıcısı uyarır, gözlerini kapatmalarını söyler. Adap yapmamış kimse varsa, münasip bir lisanla dışarı çıkarır.
Mürid, hatmeyi mürşidi yaptırıyormuş gibi dikkatli ve uyanık olmalı, ona göre niyetini ve davranışlarını kontrol etmeli, edep ve tevazu içinde oturmalıdır.
Hatme, vird ve rabıta için dille yapılacak bir niyet yoktur. Ne yaptığını düşünerek, kalbini toplayıp "estağfirullah" ile başlamak, niyet yerine geçer. Bu yeterlidir.
Hatmeyi yaptıranın farz namazını kılmış olması gerekir.
Bulunduğu yerde cemaatle namaz kılınmışsa, hatmeden sonra namaz kılacak vakit varsa, namaz kıldığında hatmeye yetişemeyeceğini anlayan kimse, namaz kılmadan hatmeye girilebilir.
Herkes mümkünse âdâp üzere oturur. Rahatsız olanlar, rahat ettikleri şekilde otururlar. Ayaklar ağrıdığında değiştirilebilir.
Hatmede, bir mazeret yoksa, duvar, yastık gibi herhangi bir şeye yaslanmamalıdır.
Hatmeyi yapanlar arasında duayı ezbere bilen yoksa, hatmeyi yaptıran, dua esnasında gözlerini açarak yüzünden okuyabilir, okumasını bitirince gözlerini kapatır. Ancak devamlı yüzünden okumaya alışmamalı, bu ruhsatı geçici bir süre için kullanmalı, hatme duasını ezberlemelidir.
Namaz kılmasını ve hatmenin adabını bilen çocuklar hatmeye girebilir.
Kadın-erkek karışık olarak hatme yapılamaz. Kadınlar ve erkekler kendi aralarında ayrı ayrı hatme yaparlar.
İslam dinine göre birbirleriyle evlenmeleri haram olan kişiler,29 kendi aralarında hatme yapabilirler.
Yeni intisap edenler, sekiz şartı yapmadan ve hatmenin nasıl yapılacağını öğrenmeden (talimatı almadan) hatmeye katılamazlar. Ancak daha önceden intisap etmiş fakat bu intisabını tekrarlamış olanlar, sekiz şart adabını yapmasalar da hatmeye girebilirler.
Hatmeden sonra dua okunurken Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ism-i şerifi geçince, kendi duyacağı kadar gizli bir sesle: "sallallahu aleyhi ve sellem=Allah'ın selamı onun üzerine olsun" denir. Ashabın ismi geçince: radıyallahu anhüm=Allah onlardan razı olsun, denir. Sadat-ı Kiramın ismi geçince: "Kaddesallahu sırrahu =Allah onun sırrını pak, makamını yüce etsin." denir.
Hatme halkasına, farklı kollardan da olsa, Nakşibendî olanlar katılabilir. Bu konudaki ölçü şudur: Adı ne olursa olsun açıklamasını daha önce verdiğimiz şekilde sekiz şartı yerine getiren ve kendi aralarında hatme yapan herkes -mürşidi farklı da olsa- hatmeye girebilir, diğerleri giremez. Kadirî, Mevlevî, Rufâî ve diğer tariklerden olanlar hatme halkamıza bu sekiz şartı yaptıktan ve hatme talimatı aldıktan sonra katılabilirler.
Günde sadece bir kez büyük veya küçük hatme yapılabilir. Unutarak hatmeye katılır ve hatme esnasında daha önce hatme yapmış olduğunu hatırlarsa, hatmeden çıkar.
Hatme iki vakitte yapılır. Birisi ikindi ile akşam arasıdır. Akşam namazına kadar hatme yapılabilir. Hatme yapmanın kerâhet vakti olmaz Diğeri yatsı namazının vaktidir. Yatsı namazının son vaktine kadar hatme yapılabilir.
Hatmeye abdesti olmayanlar giremez. Hatme sırasında, hatme duası başlamadan önce abdesti bozulan, elinde taş varsa yanındaki kişilere birer ikişer dağıtarak hatmeden çıkar.
Abdesti bozulduğu için hatmeyi terk eden kimse, abdest alıp hatme duası başlamadan yetişebilirse tekrar katılabilir. Ancak hatme duası başladıktan sonra hatmeye girmez. Dua kısmında hatmede bulunamayan kimseler hatmeyi yapmış sayılmaz.
Bir de hatme duası okunurken abdesti bozulan kimse, -imam olsun veya olmasın- hatmeden çıkmaz, bitinceye kadar hatmede kalır.
Hatmeyi yaptıran kişinin abdesti, duadan önce bozulursa, hatme yaptırmasını bilen biri devam ettirir. Hatme yaptırmasını bilen yoksa kendisi devam eder, hatmeyi tamamlar. Acil bir özrü meydana gelen, hatmeden çıkabilir.
Hanımlar âdet hâllerinde hatmeye katılamazlar.
Hatmenin ilk başlangıcına yetişemeyen kişi, hatme duası başlamamışsa halkaya sonradan katılabilir.
Büyük hatmeye sonradan katılan kimse, taş dağıtanın arkasındaki safta boş bir yere oturur. Gözlerini kapatır, 25 estağfirullah' çekerek hatmeye iştirak eder. Eline taş verilirse, okur; verilmezse, hatme duasına kadar rabıta ile kalp huzurunu temin etmeye ve inen feyizden istifade etmeye çalışır. Bu manevi rabıtadır. Mürşidinin huzurunda olduğunu düşünerek feyz almaktır. Akşam rabıtası gibi değildir.
Küçük hatmeye, hatme başladıktan sonra gelen kimse, oturanlara eliyle işaret ederek açılmalarını sağlar ve halkaya oturur. Halkada genişleme imkanı yoksa, ortasına oturur. Gözlerin kapatır, 25 estağfirullah' çekerek hatmeye iştirak eder. Halkadakilerin elinde fazla taş varsa, en aza üç tanesini kendisine ayırıp diğer üç taşı veya daha fazlasını yeni gelene verebilir. O da imanın işaret ettiği yerden okumaya devam eder. Ancak küçük hatmede Fatihalar daha önceden taksim edildiği için, sonradan gelen kimse, Fatiha okumaz.
Hatme yapılırken söylenen zikir sözleri, taş veya tespih taneleri ile sayılır. Zorunlu durumlarda, taş vazifesini görecek cisimler de kullanılabilir, ama ipliği koparılmamış tespihle hatme yapılmaz.
Tek başına küçük hatme yapılabilir. Bu durumda sırtın kıbleye gelecek şekilde oturulması daha iyidir. Yüz kıbleye gelecek şekilde de oturulabilir.
Hatme ve zikirde gizlilik esas olduğundan, kapalı alanlarda yapılır. Dışarıdan görülebilen odanın pencereleri perde ile örtülür, kapılar kapanır.
Hatme yapılan yer, ayak altı bir yer değil, sakin, boş bir mekan olmalıdır. Duaya başlamadan önce, sonradan gelecek olanların katılması için açık bırakılan kapı kapatılmalıdır.
Hatme yapılan yerde uyuyan çocuk var ise hatmenin veya çocuğun yeri değiştirilir, mümkün değilse üzeri örtülür, hatme yapılır.
Hatmeyi, hatme duasını ezbere bilen herkes yaptırabilir. Hatmeyi yaptırmak, bir makam değildir. Hatmeyi yaptıranın okuyuşunun düzgün olması, okunacakları ezbere bilmesi yeterlidir. Ancak Amme'yi veya Tebâreke'yi ezbere bilen varken, bilmeyen kimsenin yaptırması uygun değildir.
Aynı şartları taşıyan birden fazla kişi varsa, vekil olanın yaptırması daha uygun olur.
Hatme yaptıranın duayı okurken Sâdât-ı Kiram'ın sıfatlarını unutması hâlinde, o sâdâtın ismini hatırlayınca söylemesi ve devam etmesi hatmeyi bozmaz.
Hatme için halka kurulduğunda, zaruret olmadıkça konuşmamalı, kendisinden istenmeden, hatme imamının yapacağı işleri yapmaya kalkışmamalıdır.
Halkaya girenler arasında sükûnet meydana gelmesi için herkes, bir an önce halkadaki yerini almalıdır. Büyük hatme yapılırken taş dağıtıcısı, uygun vaziyetin alınması ve giren-çıkanın kontrolünü sağlamakla görevlidir.
Taş dağıtıcısı, sevabından mahrum kalmamak için kendisi için de taş alır.
Büyük hatmede herkese taş verilmemiş olabilir. Bu durumda kendisine taş verilmeyenler, mürşid rabıtası ile kalbini uyanık tutmaya, huzur hâlini bulmaya ve inen feyzi almaya çalışır.
Dua okumaya başlayınca, okunan dua ve Kur'an-ı Kerim dinlenir. Dua sırasında ismi geçen büyüklere ait hürmet ve dua cümleleri söylenir.
Bir erkek, annesi, kızları, büyükannesi, kız kardeşleri, teyzesi, hâlası, ablası, erkek ve kız kardeşlerinin kızları yani yeğenleri, süt annesi, süt ninesi, süt hâlası, süt kız kardeşi, üvey annesi, gelini, kayınvalidesi ve üvey kızı ile hatme yapabilir. Ama erkek eşinin kız kardeşi, teyzesi, hâlası ve erkek kardeşinin hanımı (yengesi) ile birlikte hatme yapamaz.
Bir kadın mürid ise; babası, oğulları, üvey babası, amcası, dayısı, erkek kardeşi, süt kardeşi, damadı, erkek ve kız kardeşlerinin oğulları, büyükbabası, dedesi ve kaynatası ile hatme yapabilir. Ama kadın mürid eşinin erkek kardeşi, amcası, dayısı ve kız kardeşinin kocası (eniştesi) ile beraber hatme yapamaz.
KISSA: En Şerefli Meclis
--------------------------------------------------------------------------------
Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, toplanıp halka hâlinde zikir yapanların meclisini şöyle övmüştür:
"Bir topluluk oturur da Allahu Teala'yı zikrederlerse, muhakkak onların etrafını melekler sarar, onları ilahi rahmet kaplar, üzerlerine sekinet iner, Allahu Teala onları, huzurundaki melekleri yanında anar.30.
Bir defasında Efendimiz (s.a.v) zikir için toplanan bir halkaya uğradı ve:
"Ümmetim içinde benim kendileriyle birlikte olmamı emrettiği kimseleri yaratan Allah'a ham dolsun.".31 buyurarak aralarına oturup onları şereflendiler.
O günkü Müslümanların ilim ve zikir meclisini saadetli vücudu ve cenneti süsleyen kalb-i şerifi ile şereflendiren Efendimiz (s.a.v), daha sonra bu emaneti koruyan, Allah için halka kuran, oturup Yüce Allah'ı zikreden, kendisinin tek mirası olan ilmi öğrenen kimseleri de yalnız bırakmaz. Allahu Teala'nın izniyle bu garib ümmetini de rûhâniyeti ile şereflendirir; sevgisi ve duası ile destekler.
Gavs-ı Bilvânisî (k.s) hatmedeki bu sır ve şeref hakkında şöyle sohbet buyurmuştur:
"İnsanlar, bir araya gelip hatme/zikir yapmanın faziletini bilselerdi, hasta ya da sakat olsalardı bile yine de sürünerek hatmeye gelirlerdi. Çünkü hatmenin manevî reisi Hz. Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimizdir. O, bu meclislere manen teşrif buyurur ve oradakilerin dileklerini Allahu Teala'ya ulaştırır. Efendimizin (s.a.v) ilahi huzura arzettiği şeyler geri çevrilir mi?"
RABITA
--------------------------------------------------------------------------------
Rabıta, kelime olarak bir şeyi diğerine bağlamak, onunla ilgi ve alâka kurmak demektir.
Dinimizde rabıta, tefekkürün bir çeşididir. Tefekkür, varlıkları ve olayları düşünüp onlarda gizlenen ilahi rahmeti, hikmeti, kudreti fark etmek ve bu vesile ile kalbi zikre geçirmektir. Tefekkür farzdır. Kalbin en önemli vazifesi tefekkür yoluyla uyanmak ve Yüce Allah'a bağlanmaktır. Allahu Teala'nın zatından başka her varlık tefekkür edilebilir, hayâle alınıp üzerinde derin derin düşünülebilir.
Rabıta yapmak insana ait bir özelliktir. Kalbi ve gönlü olan herkes bir çeşit rabıta yapar. Ancak her rabıta şekli kalbi uyandırıp Allah'a ve ahirete bağlamaz. Tasavvufta tavsiye edilen rabıta, kendisine bakılınca Yüce Allah'ı zikrettiren bir kâmil insanı düşünmekten ibarettir. Kâmil insanın kalbi Allahu Teala'nın en fazla nazar ve tecelli ettiği bir mahâldir. Bu kalb, ilahi aşk ve zikirle mamur olmuştur. Ona bağlanan kalb de o aşk ve zikirden nasiplenir, beslenir, kuvvetlenir, mamur olur.
Rabıta, müridin kâmil mürşidini hayal ederek kalbini onun kalbine bağlamasıdır. Rabıta, birbirini seven ruhların kaynaşmasıdır. Rabıta, kalbin kalpten nur ve feyiz almasıdır. Rabıta, gönlün gönle bakışı ve birinden diğerine sevgi akışıdır.
Rabıta, müridin terbiyesi için en mühim bir vasıtadır. Rabıta namaz gibi şekli, zamanı ve usulü dinimizce belirlenmiş bir ibadet değildir; kalbi uyandırıp huşu ve huzur içinde ibadete hazırlamaktır. Rabıta, manevi terbiye aracıdır. Rabıta, azgın nefis için en güzel ıslah ilacıdır. Rabıta, gafil kalbin uyanık kalbe bağlanıp uyanmasıdır. Rabıta, üzerine devamlı ilahi feyzin aktığı kalbe bağlanıp ondaki sevgi ve feyzi çekmektir.
Büyükler, rabıtanın özü itibariyle şu ayetlere dayandığını belirtmişlerdir: Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun."32
"Ey iman edenler! Allah'tan korkun, O'na yaklaşmaya vesile arayın. Onun yolunda mücahede edin ki kurtuluşa eresiniz."33
Bütün gaye Allah'tan gerçek manada korkmaktır. Bu korku, Yüce Yaratıcıyı sevmek ve O'na koşmaktan ibarettir. Buna haşyet denir. Haşyet, sevgiliyi üzerim korkusu ile titremektir. Haşyet, gizli ve açık her hâlde hayalı olmaktır. Buna kısaca takva denir.
Her iki ayet-i kerime de takvayı emretmektedir. Takvayı elde etmek için birinci ayeti-kerimede Allah'ın sadık kulları ile beraberlik emredilmiş, ikinci ayeti-kerimede ise takva yoluna sevk edecek bir vesileye yapışılması ve nefsi terbiye için bütün yolların denenmesi istenmiştir.
İşte rabıta, Allahu Teala'nın sadık kulu ve kâmil dostu olan mürşid ile beraber olmanın bir şeklidir. Mürşide el verip intisap eden herkes onunla Allah yolundaki beraberliğine ilk adımı atmış olur. Sonra onun terbiyesine giren kimsenin zâhirî beraberliği başlamıştır. Bu işte asıl hedef kalp ve gönül beraberliğidir. Kendisine gönül bağlanan kâmil mürşid Allah'a ulaşmada en güzel bir vesiledir. Bütün bunların sonucu zikir ve edebtir, kısaca takvadır. Mürşidin Allah'a ulaşmada bir vesile ve vasıta olmaktan başka bir görevi yoktur.
Ulu arifler rabıtayı şöyle tarif etmişlerdir:
"Rabıta, müşahede makamına ulaşmış, ilahi huzurda kabul görmüş, Allah'ın nuru ve edebiyle süslenmiş kâmil bir mürşide kalbi bağlamaktan ibarettir. Çünkü kâmil mürşidin kalbi ilahi nur, feyiz, sevgi ve ilimler için bir merkez yapılmıştır. Ona yönelen ve sevgiyle bağlanan bir kalbe, oradan nur, feyiz, sevgi ve ilim akar. Bu kuvvetli kalp müridin zayıf kalbini besler.
Kendisine rabıta yapılacak mürşid, nefsini ıslah etmiş, huzur makamına ulaşmış, Allahu Teala'ya tam teslim olma hâlini elde etmiş ve en önemlisi insanları terbiye için görevlendirilmiş olmalıdır. İrşat izni ve ehliyeti olmayan kimseye yapılan rabıta, hem yapana hem de yapılana zarar verir.
Kısaca, kendisine rabıta yapılacak mürşid, Hz. Rasulullah'ın gerçek varisi, nazarları şifa, manevi tasarruf sahibi, icazetli bir kimse olmalıdır. İşte müridin böyle bir kâmil mürşide kalbini bağlayıp, huzurunda ve gıyabında onun sûret ve ruhaniyetini hayaline almaya, onu kendisi ile birlikte düşünerek, yanındayken takındığı tavrı, uzağında iken de sürdürmeye rabıta denir.
Rabıtanın aslı muhabbete dayanır. Muhabbet rabıtası, müridin mürşide olan ileri seviyede sevgisi ve edep ile gerçekleşir. Bu rabıtaya devam eden mürid, yavaş yavaş mürşidinin boyasına boyanır, onun hâlleri ile hâllenir, ahlakına bürünür, sevgisi ile tatlanır, güzelleşir ve kâmil bir insan olur. Çünkü muhabbet rabıtası seveni, sevilenin sıfatlarına sokar.
Bilinmelidir ki kulun tek başına mukarrebun makamına çıkması, yakin ve müşahede hâlini elde etmesi çok zordur. Bunun için bu güzel hâllere ulaşmak isteyen kimseye, o hâlleri elde etmiş, yolu bilen kâmil bir mürşid gereklidir. Böyle bir mürşidi bulan müridin, onun ruhaniyetini vasıta yapıp ilahi feyiz ve nurlarından bolca nasiplenmesi gerekir. Bunun en kısa yolu muhabbet rabıtasıdır. Müridin, mürşidinin huzurunda feyiz alması kolaydır. Huzurunda olduğu gibi gıyabında da edep ve feyiz alabilmesi için mürşidinin kalbine yönelerek onun sûretini çokça hayal etmesi lazımdır.
Rabıtada Hedef
Rabıtaya devam eden mürid, zamanla fenafillah makamına yükselir. Bu makam, ihsan mertebesi olup Yüce Allah'ı görüyormuş gibi O'na kulluk yapma makamıdır. Mürşid, bu makama ulaştırdığı müridini Allahu Teala'ya emanet eder, aradan çekilir. Artık rabıta, murakabeye döner.
Murakabe, kulun her an Allahu Teala'nın nazar ve kontrolü altında olduğunu kesin olarak bilmesi ve bunu hissetmesidir. Böylece kalbi uyanan ve bütün vücudu ile zikre geçen mürid, kainattaki bütün varlıkları tefekkür etme derecesini elde etmiş olur. Artık her şey onun için bir zikir sebebi olur.
Kâmil mürşid, ilahî sırların toplandığı bir mahâldir. ilahi sırlar ve nurlar, Resulullah (s.a.v) Efendimizden itibaren manevî verâset yoluyla kâmil mürşide ulaşır. Ondan da kendisine bağlanan müridine intikal eder. İşte rabıtanın en büyük kazancı, kalbi bu nur ile aydınlatmaktır.
RABITANIN YAPILIŞ ŞEKLİ
--------------------------------------------------------------------------------
Rabıta, çok değişik şekillerde yapılabilir. Rabıtanın temeli muhabbete dayandığı için, herkesin muhabbeti ve sevgi meşrebi bir değildir. Ancak, rabıtanın genel usul ve edepleri vardır. Rabıta bunlara göre yapılmalıdır. Rabıtayı yapılış zaman ve şekline göre büyükler iki gruba ayırmışlardır.
MÜRŞiDiN HUZURUNDA YAPILAN RABITA
--------------------------------------------------------------------------------
Mürid, mürşidinin huzurunda rabıta yaparken, onu yüksekçe bir taht üzerinde oturan azametli bir sultan gibi görür. Kendisi de onun huzurunda boynunu büküp duran bir fakir gibi bulunur. Kalbini bir dilenci torbası gibi açarak hükümdarın huzuruna arz eder. Bu hâl, hayal ile değildir. Çünkü orada mürşid hazırdır ve hayale gerek yoktur. Mürid, ümit ve edeple mürşidinin vereceği manevi hediyeleri bekler, ondaki nur ve feyze talib olur. Bütün duygularını ve sevgisini onda toplar.
MÜRŞiDiN GIYABINDA YAPILAN RABITA
--------------------------------------------------------------------------------
Mürşidin gıyabında yapılan rabıta iki kısımdır. Birisi günlük ders olarak yapılan rabıta, diğeri de devamlı olup bütün zamanlara yayılan rabıtadır. Her ikisini usulüne uygun yapanlar büyük menfaat elde ederler. Bu usulleri kısaca tarif edelim.
Günlük Ders Olarak Yapılan Rabıta
Mürid, günlük rabıta dersini yapacağı zaman, akşam namazından sonra, abdestli bir şekilde kıbleye karşı adap üzere oturur, gözlerini kapatır, yirmi beş (25) defa estağfirullah der. Mürşidinin dolunay gibi ilahi nurlarla parlayan cemalini hayalinde canlandırır. Onu gözünün önüne getirmeye ve ondaki nurlardan nasiplenmeye çalışır. Bunun için mürşidin iki kaşı arasından çıkan bembeyaz süt şeklindeki ilahi nurun ve feyzin, müridin ağzından girerek kalbinin üzerine geldiğini, kalbinden yayılarak bütün vücudunu sardığını düşünür. Buna 10-15 dakika devam eder. Rabıtanın en azı beş (5) dakikadır. Duruma göre bu süre uzatılabilir. Sonra 25 defa estağfirullah diyerek gözler açılır.
Kadınlar ders rabıtası yaparken, mürşidi bir nur şeklinde, güneş gibi parlak vaziyette düşünürler. Mürşidin vücut azaları, başı, yüzü, gözü zahiri olarak değil, ilahi nur ve feyiz ile dolu gönlü ve o gönüldeki nurun dışa yansımış hâli düşünülür. Ruh ruha, kalp kalbe, gönül gönüle bağlanır ve ondaki ilahi nurdan, feyizden, sevgiden, ilimden ve edepten nasiplenmeye çalışır.
Ders olarak yapılan rabıtanın vakti akşam ile yatsı arasıdır. Ramazan- şerif ayında ise bu ders öğle ile ikindi namazı arasında yapılır. Ramazan ayının ve orucun bereketinden istifade etmek için Ramazan ayında rabıta, gündüz yapılır.
Hayatın Her Anına Yayılan Rabıta
Buna manevi ve hayali rabıta da denir. Bu rabıtanın şekli çoktur. O belli bir vakte bağlı değildir. Her iş ve ibadetten önce yapılacak bir rabıta şekli vardır. Bu rabıta ile basit işler güzelleşir, görülen şeylerden ibret alınır, kalp devamlı uyanık olur, insan edeplenir. Rabıta desteği ile yapılan amellerde insan, varsa riyasını görür, ihlasa sarılır, kusurlarını fark eder.
Manevi rabıtanın bir şekli mürşide ait şeyleri sevmektir. Mürşid sevgisini kuvvetlendirmek için onun ehl-i beytini, oturduğu yerleri, kendisiyle ilgili şeyleri düşünmek, bir yandan muhabbetle ayrılık hasreti çekmek, öbür yandan buluşma özlemi ile kalbi mürşide bağlamak gerekir.
Mürid, yolda yürürken, yemek yerken ve bir işe giderken mürşidine yönelerek onun ruhaniyetini kendi tarafına çekebilir. Bu ruhaniyetin nurları ve tasarrufatı altındaki bir insan Allah'ın rahmetini üzerine çekmiş olur. Bu rahmet ona çok şey kazandırır.
Mürid, günlük işlerinde de rabıtalı olmalıdır. Mesela uyuyacağı sırada mürşidini baş ucunda kendisine feyiz akıtır vaziyette düşünmesi, aynı şekilde uykudan uyanınca, bir ders alma veya verme anında, namazın başında ve sonunda rabıta yapması önemli kazanç sağlar. Çünkü müridin iki rabıta arasında işlemiş olduğu her amel, rabıtanın bereketi içinde işlenmiş olur. Namazın içinde rabıta yapılmaz.
Rabıtanın bereketi, kalbi Yüce Allah'a bağlamak ve onu her an uyanık tutmaktır.
Müridin, dostlarıyla veya yabancılarla sohbet ederken, evinde ailesi içinde oturup kalkarken rabıta yapması da önemlidir. Bunun en önemli faydası gaflete düşmemek, boş konuşmalardan kaçınmak ve karşısındaki kimselere edepli davranmaktır.
Müridin tatlı akar sular, hoş manzaralar, güzel binalar, çekici elbiseler, lüks arabalar görünce de rabıta yapması kendisine önemli kazançlar sağlar. Bu durumda mürid şöyle düşünebilir:
Keşke mürşidim şu akar suyun başında, şu hoş manzaranın içinde veya şu güzel binada olsa da sohbetini dinleme şerefine ersek. Çünkü böyle yerlerde sohbet daha tatlı olur. Keşke mürşidim şu elbiseleri giymiş veya şu güzel vasıtaya binmiş olsa da herkes ondaki cemali ve celali, tevazu ve edebi görse. Bunlar ona ne güzel yakışır, hem bu nimetlere de en fazla o layıktır. Çünkü onların şükrünü en güzel o yapar.
Aslında bu düşünceler samimi sevginin gereğidir. Çünkü aşık insan hoşuna giden her güzel şeyin sevdiği kimsede de bulunmasını ister, hatta önce onu tercih eder. Aşkta bencillik olmaz, ben diyen aşık olamaz. Mürid de karşılaştığı güzel nimetler içinde önce kimi hatırladığına bakarak sevgisini kontrol edebilir.
Güzel nimetler karşısında yapılacak rabıta müridi gaflet, nankörlük, kin, haset, dünya sevgisi, cimrilik gibi hastalıklardan korur.
Rabıtanın ihmal edilemeyeceği yerlerden birisi de velilerin hâllerini inkar eden alimlerin meclisleri ve onlarla münakaşa anlarıdır. Bu andaki rabıta kalbi yıkıcı fikirlerin etkisinden kurtarır, müridi edebe uymayan hissi ve nefsi davranışlardan uzak tutar.
Bir başka mürşidle karşılaşma veya buluşma anında da rabıtalı olmalıdır. Bu şekilde mürid, karşılaştığı büyüğe karşı edepli davranır, sevimsiz düşüncelerden kurtulur, kalp kaymasından korunur.
Kâmil Mürşid Rahmet Vesilesidir
Mürid, bir nimetle karşılaşınca, bunu nefsine veya herhangi bir ameline maletmek yerine, mürşidinin dua ve bereketine bağlaması güzel olur. Böylece, kalp nimete değil onu verene bağlanır, Allah'a şükreder. Kendisine bu nimetin gelmesine vesile edilen, ayrıca nimet karşısında nasıl davranacağını öğreten mürşidine de teşekkür eder.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Gerçekte bütün nimetleri yaratan ve dilediği kimselere dilediği kadarını ulaştıran Allahu Teala'dır. Böyle bir anda mürşidi düşünmenin ve onu nimete vesile görmenin ne faydası vardır? Bu durum sebebe bağlanıp asıl vereni unutma ve ileri safhada şirke düşme tehlikesi taşımaz mı?
Buna cevap olarak denir ki: Bir nimete ulaşan kimse için asıl tehlike onu kendi nefsinden bilip, ben yaptım, ben çalıştım, ben kazandım diyerek gaflete düşmesidir. Elbette bütün mülk, yaratma ve nimetleri taksim Yüce Allah'a aittir. Ancak Yüce Allah'ın dünya alemindeki adeti, her şeyi bir sebeple yaratmasıdır. Bu alemin ayakta durması için en büyük sebep, içinde Allah'a kulluk eden, O'nu zikreden salih müminlerin bulunmasıdır.
Resûlullah (s.a.v) efendimizin belirttiği gibi: "Yeryüzünde Allah, Allah diye zikredenler bulunduğu sürece kıyamet kopmayacaktır.34
Kıyamet, dünyadaki hayatın sönmesi ve bütün hayat düzeninin bozulmasıdır. Demek ki şu anda bütün insanlık Yüce Allah'ın zikrini çeken salihlere teşekkür borçludur. Çünkü bu dünya onların yaşadığı ilahi ahlak ve çektikleri zikir sebebiyle ayakta durmaktadır.
Şu hadisleri de burada hatırlatmalıyız:
"İnsanlar, Allahu Teala'nın kulları içinden seçtiği salihlerin sebebiyle yağmura kavuşur, onların bereketiyle müminler ilahi yardıma ulaşır, halktan umumi azap kaldırılır." 35
"Allah bu ümmete ancak aralarındaki zayıf görünümlü salihlerin duası, namazı, orucu ve ihlası sayesinde yardım eder." 36
İmam Rabbani (k.s), Hz. Peygamber'e varis olan ve dini hayatı canlandıran irşat kutbu müceddidi tanıtırken şöyle demiştir:
"Müceddit öyle bir kimsedir ki, ümmete gelen bütün feyiz ve maneviyat ancak onun sayesinde gelir. Onun aracılığı olmadan hiç kimseye irşat, hidayet, nur ve feyiz gelmez. Bu Allah'ın takdir ve tercihi ile böyle olmaktadır. Allahu Teala irşat kutbu yaptığı zatı vesile ederek dilediklerine pek çok faydalar ulaştırır. Bazen bundan irşat kutbu olan zatın haberi de olmaz."37
İşte rabıta yoluyla kendisine kalbin bağlandığı zat bu irşat kutbudur. Zaten bu yetki ve derecede olmayan kimseye rabıta yapılması yasaktır. İrşat kutbunun kim olduğunu o kimsenin irşadı gösterir. Onun veliliği ve peygamber varisi olduğu her hâlinden bellidir. Takva imamı olduğu güneş gibi ortadadır. Yeter ki onu gören kimse inkar gözüyle bakmasın.
Mürid elde ettiği her nimetin kendisine gelişi için bir sebep arayacaksa, bu sebep onun Allah'tan gafil nefsi değildir. Elbette her şey Yüce Allah'ın sonsuz rahmeti ve iradesiyle olmaktadır. Ancak Allahu Teala kullarına göndereceği bir nimeti onların içlerinden seçtiği bir kul vasıtasıyla göndermeyi daha çok sevmektedir.
Maddi ve manevi bir nimete kavuşunca yapılacak rabıta kalbi eşyaya değil, Yüce Mevla'ya bağlar. Kulu şirke değil, şükre götürür.
Hastalık ve Sıkıntı Anında Rabıta
Mürid bir musibet ile karşılaşınca şöyle düşünmelidir: Mürşidim, bende Allah'tan başka şeylere karşı ilgi, aldanma ve gaflet görerek kalbimin onlardan kurtulması ve Allah'a yönelmesi için Yüce Allah'tan bana bu musibeti vermesini dilemiştir. Böylece mürşidim uyanmamı ve tüm varlığımla Yüce Allah'a yönelmemi istemiştir. O hâlde bu musibet aslında bir ihsandır. Çünkü o beni kapıldığım gurur ve gafletten kurtarmıştır. Bu durumda ben böyle bir musibeti verene şükür, onun verilmesine sebep olana da teşekkür etmeliyim.
Sadat-ı Kiram'dan Şah-ı Hazne (k.s), müridin günlük işleri ile meşgul olurken yapacağı hayâli rabıtayı şöyle tarif etmiştir:
"Mürid, sanki üstadı daima kendisiyle berabermiş gibi düşünür. Bir şey yediği, dostlarıyla konuştuğu, başkalarıyla karşılaştığı zaman onu hatırından çıkarmaz. Yatacağı ve uykudan kalktığı vakitte onun baş ucunda bulunduğunu düşünür. Talebeye ders verirken, dersi bitirirken, namaza ilk kalkarken, namazı bitirirken mürşidini yanında, önünde hayal eder. Mümkün olduğu kadar bu düşünceye devam edip, nefsin sevdiği şeye iltifat edilmemesi gerekir.38
Rabıta Farklı Derecelerde Gelişir
Bu yolun büyükleri derler ki: Râbıtanın şekil ve dereceleri farklı farklıdır. Onun tek bir şekli yoktur. Bu sebeple mürid sabırlı olmalı, hak yolundaki edeplere dikkat etmelidir. Kalbini öldürecek boş işlere dalmamalıdır. Dinin emirlerine sıkıca yapışıp nefsi yavaş yavaş rabıtaya alıştırmalı ve bu hâli ilerleterek rabıtanın farklı derecelerine ulaşmalıdır.
Şu çok önemli: Kâmil mürşidi düşünürken onun kulluk sıfatını unutmamak ve kendisine ait olmayan sıfatları düşünmemek gerekir. Bir sevgi haddi aşınca sevgiliye ihanete dönüşür. Müride düşen mürşidini yüceltmek değil, ondaki yüksek sıfat ve ahlaklardan nasiplenmektir.
İş-güç esnasında kısaca mürşidimin huzûrundayım diye düşünmek kâfidir. Yine Namaz ve Kur'an okurken namazını ve okuyuşunu karıştıracak şekilde râbıta yapmaktan sakınarak kısaca: "mürşidimin huzurunda Kur'an okuyorum, yanında namaz kılıyorum" diye düşünüp okunacak şeylerin güzel yapılmasına, mânâlarının düşünülmesine dikkat edilmelidir. İşte devamlı râbıta böyledir. Bu kısmı, kulun gayretine bağlıdır. Gelecek mânevî zûhûrat ve zevkler ise vehbîdir. Onlar Allah vergisi olup, kulun müdâhâlesi söz konusu değildir. "39
Namazın içinde rabıta yapılmaz. Namazda kendiliğinden oluşan rabıta hâlinin bir zararı yoktur; ancak bu hâle iltifat edilmez.
Namazda kalbi dağılan kimse: "Şu anda Kabe'de namaz kılıyorum, mürşidimin arkasında namazdayım, sağımda cennet, solumda cehennem var, ayaklarımın altında sırat köprüsü kurulu..." şeklinde bir çeşit zikir sayılacak ve kalbini toplayacak şeyleri düşünmesinin bir zararı yoktur, aksine faydası vardır. Böyle bir düşünce şirk değildir. Namazın ve içindeki bütün amellerin hedefi Yüce Allah'ı zikirdir. Bu zikre vesile olan, kalbi uyandıran, gönlü toplayan, ibrete yol açan düşünceler, tefekkürler, hayaller, namazın ruhuna aykırı değildir.
Mürid bu şekilde rabıtayı bütün vakitlerine yaymaya ve her zaman mürşidi ile kalb bağlantısı kurmaya çalışmalıdır. Çünkü gönlünü ve gündemini mürşidi ile doldurmayan kimsenin gönlü kendini meşgul edecek bir sevgili bulur. Ancak her sevgili onu Allah'a bağlamaz, her sevgi saadet sebebi olmaz.
RABITA YAPMANIN FAYDALARI
--------------------------------------------------------------------------------
Rabıta ile elde edilecek iki önemli sonuç vardır. Birincisi zikir, ikincisi edeptir.
Bir insan için en tehlikeli hastalıklar gaflet ve kibirdir. Rabıta, gafleti zikre, kibri tevazu ve edebe çevirir.
Rabıtanın hedefi, devamlı Allahu Teala ile huzur hâlini elde etmektir. Bunun neticesi ise ihlas ve tevazudur.
Rabıta yoluyla kalbi desteklenen ve edeplenen mürid, her işinde sünnet üzere hareket etmeyi öğrenir. Allahu Teala'ya güzel kullukta başarılı olur.
Büyükler, edeb ve şartlarına uygun olarak yapılan bir rabıtanın müridi kemale erdirmek için yeterli olduğunu belirtmişlerdir. Rabıta sevginin çokluğuna göre güzel ve devamlı olur. Rabıtada hiç bir şey gözükmese ve hissedilmese bile, anlatıldığı adap üzere yapmaya devam etmelidir.
Mürid ihlasla yaptığı amellerini gösteriş veya kendini beğenmek sûretiyle kaybetmesin diye büyükler rabıtayı emretmişlerdir. Rabıtanın en önemli faydası müridi nefsinin terbiyesi ile kibir ve benlikten kurtarmaktır. Çünkü bir yönüyle de rabıta, şeytanın hücumlarına karşı büyüklerin rûhaniyetine sığınmak ve onlarla tehlikeden korunmaktır.
Rabıta yoluyla insan hayatını gönlündeki mürşidiyle paylaşmış olur. Kâmil mürşid, müridin gerçek dostudur, hak yolunda en güvenilir rehberidir. Onu her işinde önüne alan kimse hak ve hakikatten sapmaz. Mürşidin ruhaniyeti müridin sevgi ve ilgisine göre kendisine tasarruf ve yardım eder. Bu gönül beraberliği sayesinde mürid kibirden ve benlikten korunur, ihlası elde eder. Yaptığı hayırlı amelleri gözünde büyütmez, kendisini beğenmez, malı ile kibirlenmez, makam ve mevkiiyle övünmez, insanları küçük görmez. Yaptığı her ibadetin sonunda ve elde ettiği her nimetin önünde, rabıta ile nefisini muhasebeye çeker, kontrol eder. Buna devamlı rabıta hâli denir. Bu hâli elde etmeye çalışmalıdır. Bunu başaran kimse gerçekten büyük bir saadeti ele geçirmiş olur
RABITA İLE İLGİLİ EDEPLER
--------------------------------------------------------------------------------
Mürid, mürşidini Allah ile kendisi arasında güvenilir bir rehber görmelidir. Onun Allah rızasına giden yolda en güzel bir vasıta ve vesile olduğunu unutmamalıdır.
Mürşidin uzaktan feyiz vermesi, kalplere tasarrufta bulunması Allahu Teala'nın kâmil velilere verdiği özel bir yetkidir. Allahu Teala velisini seven ve gönlünü onun gönlündeki nura bağlayan kimseye çok özel ikramlarda bulunmaktadır. Buna uzaklık mani değildir. Bunun örnekleri çoktur.
Mesela, Veysel Karanî Hz.leri Resûlullah (s.a.v) Efendimizi hiç görmediği hâlde muhabbet ve ruhaniyet yoluyla kendisinden özel terbiye ve feyiz almıştır. Efendimiz (s.a.v) onu ashabına anlatmış, ismini vermiş, sıfatlarından bahsetmiştir. Ayrıca Hz. Ömer ile Hz. Ali'ye onu ziyaret etmelerini emretmiş ve onlara şu tavsiyede bulunmuştur:
"Onunla karşılaştığınız zaman sizin için istiğfar etmesini isteyin ki Allah sizi affetsin"40 işte bu hâle temiz ruhların tanışması, kaynaşması ve yardımlaşması denir. Zaten rabıta birbirini seven ve özleyen ruhların buluşmasından ibarettir.
Kâmil mürşidin uzaktaki müridinin hâllerini Allah'ın izniyle bilmesi ve görmesi mümkündür. Ancak bu görme ve bilme şekli sınırlıdır. Mürşidin Allahu Teala gibi her şeyi gördüğünü ve bildiğini düşünmek haramdır, şirktir. Mürşiddeki bütün yetkiler, feyiz ve nurlar Allahu Teala'nın ikramıdır.
Şah-ı Nakşibend (k.s) bu görüşün nasıl olduğunu şöyle belirtmiştir:
"Veliler her gördüklerini Cenab-ı Hakk'ın kendilerine ikram ettiği feraset nuru ile görürler. Öyle ki bu nur ile baktıklarında uzak ile yakının bir farkı olmaz."
Kâmil mürşidin sahip olduğu yüksek ahlak, feyiz ve nurlar onun ruhâniyetinden ayrılmaz. Bu ruhaniyet zaman ve mekân ile bağımlı ve sınırlı değildir. Allahu Teala dilediği kullarına bu ruhaniyet yoluyla pek çok faydalar ulaştırır. İmam-ı Rabbani'nin (k.s) belirttiği gibi; bu faydadan bazen mürşidin de haberi olmayabilir.
Bir mürid, devam ettiği rabıtasında şeyhinin sûretini düşünürken müşahede veya kendinden geçme (gaybet) gibi manevi hâllere ulaşırsa rabıtayı bırakıp gelen hâle yönelmesi gerekir.
Şah-ı Nakşibend (k.s) Hazretlerinin müridlerinden birisi huzurunda rabıta yapıyordu. Bir ara müridde manevi hâl zuhur etti. Fakat mürid hâlâ rabıta ile meşgul olmaya çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend (k.s) durumu fark etti, müride hitaben: "Bana rabıtayı bırak, sana gelen hâle yönel!" diye uyardı.41
Mürid, bir vasıta olmadan Cenab-ı Haktan vasıtasız ilim ve feyz alma gücüne ulaşamadıkça daima râbıtaya muhtaçtır. Arada bir vasıta olmadan feyz almaya güç yetirince vasıtanın terk edilmesi gerekir. Zira o hâlde vasıtayla uğraşılacak olursa netice manevi gerilemeye gider. Ancak rabıtanın bırakılacağı zamanı mürid değil, mürşid belirler.
Râbıtada mürşid ile mürid arasına kimse giremez, himmet dağıtamaz. Bana yönel ki seni mürşidle buluşturayım, gibi sözler doğru değildir.
Mürşidin sağlığında ondan başkasına râbıta edilmez. Bu iş ortaklık kabul etmez.
Rabıtayı vasıta olmaktan çıkarıp gaye hâline getirmek yanlıştır. Rabıtadan asıl maksat mürşidi düşünmek değil, onda tecelli eden ilahi nur ve rahmeti seyredip Yüce Allah'ı zikretmektir. Vesilelerin maksat kabul edilmeleri doğru değildir. Vesileye muhabbet, Allah sevgisine vesile olursa, kıymetlidir. Yoksa, hayırlı vesile olmaktan çıkar, kalbe perde olur, sahibine zarar verir.
RABITAYI BOZAN DURUMLAR
--------------------------------------------------------------------------------
İnsan kalbi çok hassas ve hareketlidir, devamlı değişim içindedir. Mürid her zaman aynı derecede uyanık ve sevgi içinde rabıta yapamayabilir. Bazen rabıta bozulur, zayıflar ve etkisi iyice azalır. Bunun müridden ve dışardan kaynaklanan bazı sebepleri vardır. Bunlar kısaca şunlardır:
1-Mürşid hakkında şüpheye düşmek. Bu hâlden kurtulmanın çaresi sık sık tövbe tazeleyip mürşidle kalp bağını kuvvetlendirmektir. Mürşid hakkında kalbe gelen vesveselere aldırış etmemelidir. Allahu Teala'dan özel yardım istemeli ve kalbinin haktan kaymaması için dua etmelidir.
2-Mürşidden başkasının etkisinde kalmak ve gönlünü başka birisine kaptırmak. Bu hâlin tedavisi, kendisini şeyhinden uzaklaştıracak her şeyden gözünü ve gönlünü çekmektir. Mümkünse bizzat mürşidinin yanına gitmeli, onun nazarları altına girmeli, böylece sevgisini kuvvetlendirmelidir. Bu mümkün değilse hayalen mürşidi ile beraber olduğunu düşünmelidir.
3-Büyük günah işlemekten meydana gelen gaflet ve ümitsizlik. Bu hâlin çaresi, nefsi devamlı hayırlı amellere sevk etmek, haram ve boş işlerden el çekmektir. Bununla birlikte kişi günde yetmiş defa günah işlese bile, yetmiş defa Allah'a tövbe etmelidir. Hiçbir hâlde ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmemelidir. Mürid nefsine mağlup oldukça daha fazla manevi desteğe muhtaç olduğunu anlamalı, günahlarla zayıf düşen kalbinin kuvvetlenmesi için zikir, istiğfar ve rabıtaya sarılmalıdır.
4-Velilere itiraz ve düşmanlık yapan kimselere yaklaşmak ve onlara kulak vermek. Mürid en büyük zararı Allah dostlarını inkar eden, hafife alan ve onlara karşı edep dışı davranan kimselerden görür. Nefis kötü ve olumsuz şeylere hemen yönelir. Öyle ki insan Allah dostlarının güzel hâlleri hakkında bin söz dinlese, peşinden bir münkirin onları küçük düşürecek bir sözünü işitse nefis bin hak sözü bırakır, bir boş söze takılır, onunla kalbin huzurunu kaçırır. Bunun için münkirden kaçmalı, edepli, muhabbetli ve Allah dostlarıyla rabıtası kuvvetli salih insanlara yakın olmalıdır.
Sadatlar, sofileri en çok münkirlere karşı uyarmışlar ve sohbetlerinde şöyle demişlerdir:
"Bir kimse papazla oturup kalksa, aynı kaptan, aynı kaşıkla yese içse, ondan gördüğü zarar, bir münkirden gördüğü zararın yanında hiç kalır."
ViRD/ZİKİR DERSİ
--------------------------------------------------------------------------------
Tasavvufta hedef, kalbi gafletten uyandırıp Yüce Allah'a bağlayarak ebedi huzuru ele geçirmektir. Bunun en birinci ve en kolay yolu, kalbi devamlı zikirle meşgul etmektir. Zikir, kalbi Yüce Allah'a bağlayan en kısa, en kolay bir yoldur. Zikrin en büyük fazileti, zikreden kulu, Yüce Allah'ın özel olarak huzurunda zikretmesidir. Alemlerin Rabbi Yüce Mevla'mızın:
"Siz beni zikredin; ben de sizi zikredeyim."42 Müjdesi, zikrin faziletini anlatmaya yeter de atar bile. Şu kudsi hadis de, zikir ehline özel müjde vermektedir:
"Kulum beni zikrettiğinde, ben onunla beraberim. Kulum beni gizlice içinden zikrederse, ben de onu özel olarak zatımla zikrederim. O beni bir topluluk içinde zikrederse, ben de onu daha hayırlı bir topluluk içinde ( meleklerimin arasında ) zikrederim."43
Şu ayet gerçek akıl sahiplerini bize tanıtmaktadır:
"O gerçek akıl sahipleri, ayakta (yürürken) otururken ve yanları üzere yatarken ( bütün hâl ve zamanlarında ) Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler." 44
Büyük müfessir Fahruddin Razî (rah): "Bir kalp ancak Yüce Allah'ın muhabbeti ile dirilir, sevgisiyle hayat bulur, zikriyle huzura erer, diyor ve ekliyor: Bir kul ancak diliyle zikir, azalarıyla şükür, kalbiyle fikir içinde kaybolup bütün varlığı ile devamlı Allah'a kulluk yaptığında gerçek insan olur." 45
Diğer bir ayette Yüce Allah, kendisi ile her an beraber olanların hâlini şöyle belirtir:
"Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz. Onlar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği ahiret gününden korkarlar."46
Allame Âlusî (rah.) bu ayetin tefsirinde der ki: "İslam Ümmeti içinde bir çok ehl-i tarik ve özellikle Nakşibendî büyükleri, ayette anlatılan daimî zikir hâline ulaşmışlar ve bu zikre ulaşmayı en büyük gaye edinmişlerdir. Zikir onların kalbinde iyice yerleşmiştir. Öyle ki hiçbir halde Yüce Allah'ı zikirden gafil olmazlar." 47
İşte Allah dostları, bizlere bu zikir çeşidini yaptırarak, bizleri bu müjdelere ulaştırmak istemektedir.
Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
"Zikrin en hayırlısı, gizli zikirdir," 48 buyurmuşlardır.
Arifler zikri, veliliğin diploması olarak tarif etmişlerdir. Zikirsiz, kalb uyanmaz, Allah dostu olunmaz.
Gavs-ı Sânî Seyyid Abdulbaki (k.s) Hz.leri, bir sohbetlerinde zikir hakkında şöyle buyurdular:
"Zikir kalbin gıdasıdır; gıdasını almayan kalp zayıflar, sonra ölür. Kalp ancak zikir ile beslenir, kuvvetlenir, tatlanır, manen hayat bulur. Haramlar ve işlenen günahlar ise, şeytanın gıdasıdır. İşlenen günahlar, insanın kalbini zayıflatır; onun düşmanı olan nefsi ve şeytanı kuvvetlendirir. Bu nedenle, insanın içinde kalp, nefis ve şeytan devamlı mücadele hâlindedir. Rabbü'l-Alemin:
"Dikkat edin, uyanık olun; kalpler ancak Allah'ın zikriyle huzur bulur," 49 buyurmuştur."
Vird, düzenli bir şekilde günlük olarak yapılan ders ve zikir demektir. Nakşibendilikte bu ders ve zikirler, gizli usulle yapılır. Bu yolda vird olarak uygulanan üç çeşit zikir vardır. Birincisi kalp zikri, ikincisi letâif zikri, üçüncüsü de nefyu isbat zikridir. Bunları kısaca açıklayalım:
KALP ZİKRİ
Kalp zikri dersi almanın bazı şartları vardır:
1-Yukarıda anlatıldığı usullerde mürşide intisap edip adapları yapacak.
2-Sadatların isimlerini ezberleyecek.
3-Sağ elinin şehadet parmağı olacak.
Bu ders herkese tavsiye edilir, kendi irade ve arzusuna bırakılır, zorla yaptırılmaz. Zikir dersi isteyen müride ilk olarak kalp zikri verilir. Kalbin üzerinde Lafza-i Celal (Allah) zikri çekilir. Bu zikir en az beş bindir. Bu sayının altına düşülmez. Onun nasıl çekileceğini bizzat mürşid veya onun görevlendirdiği vekili tarif eder. Bu zikir şu şekilde yapılır:
Mürid, abdestli olarak kıbleye karşı adap üzere oturur. Önünde iki tane tesbih bulunur. Birisi zikir çekeceği tesbih. Diğeri de ne kadar çektiğini belirlemek için kullanacağı tesbih. Beş bin zikir çeken kimse yüzlük tesbihi elli defa devir yapacağı için bunu belirlemek için tesbihlerden birisinden elli tane ayırır ve onu sol eline alır. Başına ön tarafını dizlerine kadar örtecek bir bez atar. Beyaz bez tercih edilir. Sonra gözlerini kapatır.
Zikre başlarken, günahların kalbi sardığı, bu hâlle gerçek zikrin çekilemeyeceği, ilahi yardıma muhtaç olduğunu düşünerek 25 defa estağfirullah der.
Peşinden 8 (sekiz) adet Fatiha okuyup 8 şart kısmındaki sırayla bağışlar; ancak hediye edilen Sadatların ruhlarından istimdat isteme yoktur. Kalbin uyanması, toplanması ve zikre hazırlanması için biraz (beş dakika kadar veya daha kısa) mürşid rabıtası yapar, mürşidden manevi destek ve feyiz bekler. Sonra, sağ elindeki tespihini elinin başparmağı ile orta parmağını birleştirip sol memenin dört parmak aşağısındaki insani kalbinin üzerine kor. Dilini damağına yapıştırıp şehadet parmağı ile tespihi hızlıca çevirirken kalbiyle Allah Allah Allah diye zikreder. Yüzlük tespihi sonuna kadar çevirince, diliyle kendi duyacağı bir sesle: "ilahi ente maksûdî ve rızâke matlubî" der. Bunun anlamı şudur: 'Allahım! Benim maksadım sensin, aradığım ise senin rızandır.' Bunu söylerken, aynı anda bu sözünde sadık olmadığını, nefsinin yalancı olduğunu düşünür. Tekrar azimle zikrine devam eder.
Bu duayı her yüzden sonra söyler ve böylece tespihi elli defa çevirerek 5 (beş) bin virdi tamamlar.
Virdin sonunda, amelimi hakkıyla yapamadım diye üzülür, Allah'ın rahmetine güvenir, zikir esnasındaki kusurları için 25 defa estağfirullah der ve gözlerini açar.
Vird esnasında rabıta yapılmaz, bu tehlikelidir. Virtte kalb sadece zikre bağlanır; alemlerin Rabbini zikrettiğini düşünür, bütün dikkatini kalbindeki zikirde toplar.
Kalp zikrini vekiller 21 bine kadar artırabilirler. Alınan bir zikrin vücuda yerleşmesi ve vücudun zikre alışması için en az 4 ay çekilmesi güzel olur. Bundan sonra istenirse artırılır. Ancak özel durumlar ve gelişmeler olursa bu süreden önce de mürşide veya vekiline danışılır. 21 binden sonrası Letâif virdine girer ve onun zamanını mürşid belirler.
LETÂİF ZİKRİ
Önce letâifler hakkında biraz bilgi verelim.
Letâif, insan vücuduna yerleştirilmiş manevi, nuranî cevherlere verilen bir isimdir. Bunlar gizli, sırlı ve iç bünyede saklı cevherlerdir. Baş gözüyle görülmezler, ancak gördükleri vazifelerden varlıkları anlaşılır. İnsanın aslı bunlardır. Bu cevherler mümin kafir her insanda mevcuttur. Kâmil mürşidler bu cevherleri ilim, tecrübe ve müşahede ile tanıyıp yerlerini ve vazifelerini tespit etmişlerdir. Bu konudaki açıklamaların özeti şudur:
Cenab-ı Hakk (c.c) insanı on asıl şeyden yaratmıştır. Beşi mahlukat alemi denilen hâlk alemindendir. Bunlar toprak, su, hava ateş ve nefistir. Bunların başkanı ve hakimi nefistir.
Ölçü ve hesap ile bilinebilen, gözle görülen ve incelenebilen cisimlerden oluşan aleme 'hâlk alemi' denir.
Diğer beş unsur ise, asılları alem-i emirden olan insani kalb, ruh, sır, hafi ve ahfadır. Bunların başkanı ve hakimi kalptir.
Ruhun sarayı kalptir. Ruh kalbe hâkimiyetini kurunca, kalp bedeni ona göre yönetir; ruh vasıtasıyla aldığı ilâhi feyiz ve terbiyeyi bedenin bütün işlerine yansıtır.
His, hayal, yön ve mekanla sınırlanmayan, mesafe ve maddesi olmayan, Allahu Teala'nın 'ol' emri ve iradesinin tecelli etmesiyle yaratılan şeylere 'emir alemi' denir.
Allahu Teala yüce kudreti ve ince hikmetiyle her iki alemin latifelerini aşk yoluyla aralarını birleştirmiş ve kaynaştırmıştır. Öyle ki bunlar birbirinden ayrılmak istemezler. Bu aşktan dolayı hâlk aleminin latifeleri emir aleminin latifelerini hükmü altına almıştır.
Letaiflerin Vücuttaki Yerleri:
Kalb, sol memenin dört parmak altındadır. İlahi huzur ve tecelliyat mahâllidir.
Ruh, sağ memenin dört parmak altındadır. İlahi aşk ve muhabbet mahâllidir.
Sır, sol memenin iki parmak üstündedir. İlahi marifet mahâllidir.
Hafi, sağ memenin iki parmak üstündedir. ilahi tecelli ve nurlar içinde kaybolma mahallidir. Buna istiğrak denir.
Ahfa, göğüs kafesinin üst ucundan yani gırtlak çukurundan iki parmak kadar aşağıdır. İlâhî sır mahallidir. Gizli ilimler ve tecelliler merkezidir. Burada elde edilen duruma izmihlal denir.
Nefs latifesinin yeri iki kaşın ortasıdır.
Bütün latifelerin merkezi kalptir. Kalb ruhun sarayı hükmündedir. Terbiye olmamış nefs, devamlı kötülüğü emreden sıfatıyla kalbi tamamen hükmü altına aldığı zaman, kalbden Allah için hiç bir hayırlı amel çıkmaz. Bu durumda ruh da, nefsin arzularına bağımlı hâle gelir. Artık kalb ve ruh asli vazifelerinden uzaklaşmış ve ölmüşçesine gaflete düşmüş olurlar. Bu hâl kalbin perdelenmesi ve günahlarla kararmasıdır.
İnsanın bu durumdan kurtulması için çok ciddi bir tedaviye ihtiyacı vardır. Bu tedavinin en güzel ve en kolay yolu bir mürşid-i kâmilin elinden tövbe alıp, kendisine intisap edip manevi terbiyeden geçmektir.
Mürşid-i kâmil, kendisine intisap eden müride önce güzel bir tövbe yaptırır. Sonra zikir telkin eder. Bu zikrin nuru ilk olarak kalbe, sonraları diğer letaiflere sirayet eder. Zikre devam edildiğinde kalpten Allahu Teala'nın sevmediği ve razı olmadığı düşünceler silinip gider. Zikir kalbe iyice yerleşince her hâlde zikretme hâline geçer, böylece gaflet yok olur. Zikir sayesinde insanın sıfatları değişir, insanda Cenab-ı Hakk'ın razı olduğu ahlak ve sıfatlar oluşur.
Mesela münafıklık, nefsin kötü sıfatlarından birisidir. Vücuttaki su unsurunun özelliği ile irtibatlıdır. Suda, bulunduğu kabın şeklini ve rengini alma özelliği ve bulunduğu şartlara göre değişme sıfatı vardır. Bu sıfat, insana yansır ve iki yüzlülük meydana gelir. Ancak bu sıfat, mürşid-i kâmilin terbiye, himmet ve tasarrufu ile alçak gönüllü olmaya dönüşür. Kalpten nifak ve yalancılık gider, yerini samimiyet ve mertliğe bırakır.
Ateş unsurundan kaynaklanan zulüm ve hiddet sıfatı, İslam'ın emir ve hükümleri karşısında gayrete, ince davranmaya ve rahmani taraftarlığa dönüşür.
Havadan ileri gelen kibir ve üstünlük taslama sıfat, izzet, vakar ve heybete dönüşür.
Toprak unsurundan kaynaklanan tembellik, uyuşukluk gibi durumlar, sabır ve efendilik sıfatına dönüşür.
Letaifleri hakiki vazifelerine döndürmek gevşemeyi gidermek için onların zikir nurları ile aydınlanması, temizlenmesi ve beslenmesi gerekir.
Letâif Zikrinin Çekilişi
Nakşibendi yolunun büyükleri kalp virdini başarıyla tamamlayan kimseye Letaif virdi vermektedirler. Bu zikir de "Allah" ism-i şerifi ile yapılır. 23 bin ile başlar, 101 bine kadar devam eder. Bu zikrin çekiliş vaktini mürşid belirler ve seyrini kendisi takip eder.
Letâif virdi, altı latife üzerinde çekilir. Bunlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefis latifeleridir. Bunların yerleri yukarıda anlatıldı.
Mürid, letâifler üzerinde aynen kalb zikrinde olduğu şekilde zikir çeker. Her latife bir kalp gibidir; zikir onun üzerinde çekilir. hedef, her bir latifenin zikre geçmesi, uyanması, olgunlaşması ve böylece bütün vücudun zikre geçmesidir. Buna zati zikir, sultanî zikir, denir.
Tesbihi zikir çekilecek latifenin üzerine koyar ve kalb zikrinde olduğu gibi Allah Allah diyerek hızlıca çevirir. Kalb zikrindeki edeb ve usullere dikkat eder. Her yüz tespihten sonra dille, kendi duyacağı bir sesle 'İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi" der.
Çekilecek zikir miktarı altı latifeye paylaştırılır. Önce kalpten başlanarak her latifede biner biner zikir çekilir. Nefs latifesiyle bir tur tamamlanmış ve altı bin çekilmiş olur. Tekrar kalbe dönüp ikinci tura başlanır. Binlik kaç turun gerektiği baştan tespit edilir ve hepsi tamamlanır. Sonra, kurtarırsa her latifede beş yüz beş yüz zikir çekilir. Beş yüz fazla gelirse yüzer yüzer taksimat yapılır. Sonra kalan olursa, otuzüç otuzüç taksimat yapılır. Otuzüçler çekilirken yüzün tamamlandığı latifede ''İlahi ente maksûdî ve rızake matlûbi" denir.
Kısaca taksimat bin, beş yüz, yüz ve otuz üç sıralamasıyla yapılır. Letaif zikri çekilirken bitmeden ara verilmesi gerektiğinde mümkünse bir kere devir yapıp tek sayıda bırakmak güzel olur. Mesela yedi bin, dokuz bin, onbeş bin gibi. Ancak zor durumda herhangi bir latifede iken ara verebilir. Sonra kaldığı yerden devam eder.
NEFY U İSBAT ZİKRİ
Letâif zikrinde başarılı olan müride Nefy u isbat zikri tarif edilir. Bu zikir, zikirlerin en faziletlisi olan "lâ ilâhe illallah" zikridir. Buna Kelime-i Tevhid zikri de denir. Bunun zamanını da mürşid belirler. Bu zikrin çekiliş şeklini mürşidin kendisi veya bizzat görevlendirdiği bir kimse yapar.
Bütün bu terbiye ve zikirlerle elde edilecek sonuç zâtî zikirdir. Zâtî zikir, insanın bütün vücuduna yayılan, benliğini saran, kalbini Allah aşkında toplayan zikirdir. Bu zikir hâline ulaşan kimse yürürken, otururken ve yatarken devamlı Allahu Teala'yı zikreder. Ayrıca zikir nuru onun bütün etine kemiğine yansır. O insan bu nur ile bütün eşyanın zikrini işitecek, hissedecek bir makama ulaşır. Artık her şey ona Allah'ı hatırlatır, her varlık bir ilim sebebi olur, hikmet öğretir, ilahi sevgisini artırır. Bunların sonu müşahede ve güzel ahlaktır. Müşahede, ihsan makamı olup Allahu Teala'yı görüyor gibi O'na kulluk yapmaktır.
Sadatların isimlerini ezberlemeyenlere kalp virdi verilmez. Onlara "ihlas-ı şerife", "Salavat" ve "Sübhanellahi velhamdü lillahi velâ ilâhe illallahu vellahu ekber" tesbihi günlük ders olarak verilir. Her birinden günde 50 veya yüz defa okuması istenir. Bu zamanla artırılır. Bine, iki bine kadar çıkabilir. Ancak her gün çekilebilecek miktarı almak ve vermek esastır. Bunlar çekilirken, abdestli olarak yüzü kıbleye yönelik oturulur, 25 "estağfirullah" ile başlanır. Bitince tekrar 25 estağfirullah çekilip kalkılır. Hastalık veya başka bir özür sebebiyle kıbleye karşı oturamayan kimse, kolayına geldiği gibi oturur.
Bu zikirler günün her vaktinde çekilebilir. Zikir için mekruh vakit yoktur. Zikri vücudun en dinç ve neşeli olduğu anlarda, özellikle sabah ve akşam vakitlerinde çekmek daha faziletli ve faydalıdır. Böylece gün zikirle başlamış ve zikirle kapanmış olur. Bunun yanında herkes iş durumuna ve çalışma saatlerine göre virdinin zamanını ayarlar.
Bir kimse, özel kalb virdi yanında, isterse günlük olarak yukarıda bahsedilen tesbihleri de alıp çekebilir.
HER İLMİN BİR BİLENİ VARDIR
--------------------------------------------------------------------------------
Nakşi yolunun büyüklerinden Abdulhâlık Gücdevanî (k.s) (vefat: hicri 617, miladi 1220) gençlik yıllarında hocası Şeyh Sadreddin Efendi'den tefsir dersi alıyordu. Şu ayete geldiler:
"Rabbinize yalvara yakara ve gizlice dua edin. O haddi aşanları sevmez"50 Hocası ayetin tefsirini bitirince, Abdulhâlık Gücdüvanî, hocasına şunu sordu:
"Efendim! Bu ayette bahsedilen gizli dua ve zikir nasıl yapılır. Eğer insan zikir ve duayı açıkça yapsa insanlar görür ve işitir. Bunda gösteriş tehlikesi var. Eğer bu zikri kendi içinden yapacak olsa onu da şeytan fark eder. Çünkü hadis-i şerifte: "Kan damarları içinde kanın dolaşması gibi, şeytan da insanın içinde dolaşır."51 Buyruluyor. İnsanlara ve şeytana fark ettirmeden Yüce Allah gizlice nasıl zikredilir?" Hocası soruyu hayranlıkla karşıladı ve:
"Evladım! Bu ledünni, ilahi bir ilimdir. Allahu Teala dilerse seni dostlarından birisi ile buluşturur, o sana bu gizli zikri öğretir." Dedi. Abdulhalik Gücdüvanî (k.s) o dostu beklemeye başladı. Nihayet Allahu Teala kendisini önce Hz Hızır (a.s) ile ve daha sonra büyük arif Yusuf Hemadanî Hz.leri ile buluşturdu. Hz. Hızır (a.s) kendisine gizli yolla nefy u isbat (La ilahe illallah) zikrini öğretti. Hz. Yusuf Hemadânî (k.s) ise onun manevi terbiyesi ile meşgul oldu. Sonuçta onu insanları irşatla mezun etti.
Meşhur Hoca Ahmed Yesevî (k.s) de Yusuf Hemadanî'nin halifesi ve Abdulhalık Gücdevanî'nin yol arkadaşıdır. Bu iki büyük veli aynı kaynaktan terbiye almışlardır. Tarihte ve günümüzde Türklerin ekseriyeti bu iki koldan gelen manevi feyiz ve terbiye ile tanışmıştır.
ON BİR TEMEL USUL
--------------------------------------------------------------------------------
Abdulhalık Gücdevanî (k.s) ve ondan sonra gelen büyükler, manevi terbiye ve kalbi zikirde tutma usullerini on bir temel prensipte ortaya koymuşlardır. Bu prensipler her Müslüman için hedef ahlaklardır. Bütün hak yolcuları için lazım olan usullerdir. Onlar zikrin meyveleridir, güzel terbiyenin sonuçlarıdır. Zikir ayetlerinin tefsiridir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin devamlı zikir hâlinin açıklamasıdır. Halk içinde Hak ile olma sünnetinin her devirde yaşanmasıdır. Her an Yüce Allah ile olmanın ispatıdır. Bu usuller şunlardır:
Vukûf-i Zamanî
Manası, yaşanan her anın farkında olmaktır. Hak yolcusu, her anını kontrol etmelidir. O vakit içinde kendisine gereken en hayırlı amelin ne olduğunu bilmeli ve o ameli yapmalıdır. Vakitlerini bir çeşit zikir ile geçirmeye çalışmalıdır. Nefsinin davranışlarını kontrol etmelidir. Eğer yaptıkları hayırlı ve güzel amelse, buna şükretmelidir. Şükür bir zikirdir. Kötü, çirkin ve haram işlere bulaşmışsa hemen tövbe ve istiğfara sarılmalıdır. İstiğfar da bir zikirdir. Geçmişteki noksanlıklarını gidermek için çalışmalıdır. Ayrıca nefes alıp verirken kalbinin durumuna da bakmalıdır. Nefeslerin zikir ve huzur içinde mi yoksa gaflet içinde mi çıktığına dikkat etmelidir. Arifler buna sahv yani manevi uyanıklık hali derler
Hak yolcusu kendisinin devamlı Yüce Allah'ın nazarı ve kontrolü altında bulunduğunu düşünmelidir. Her an Yüce Allah'a gittiğini, ölüme yaklaştığını bilmelidir. Gafletten uyanmaya çalışmalıdır. Şayet uyanamıyorsa, bir gün muhaka uyanacağını bilmelidir.
Vukûf-i Adedî
Manası, çektiği zikrin farkında olmak, adedi korumaktır. Hak yolcusu zikrin sayısına dikkat etmelidir. Zikri, öğretilen edebe uygun yapmalıdır. Sayıyı korumakla birlikte, asıl olarak kalbin huzuruna dikkat etmelidir. Kalbi zikirde toplamalıdır. Özelikle "La ilahe illallah" zikrini çekerken nefsini ve Yüce Allah'tan başka bütün varlıkları unutmalı, aradan çıkarmalı, zikrin tadına ulaşmaya çalışmalıdır. Zikir esnasında kendini aşarak ilâhî cezbeye ulaşmalıdır. Bu aşk ve cezbe, manevi ilimlerin ilk basamağıdır.
Vukûf-i Kalbî
Manası, kalbi zikirde toplamak ve bütünüyle zikrettiği varlığa bağlanmaktır.
Hak yolcusu, zikir esnasında Yüce Allah ile tam bir huzur hâlini elde etmeye çalışmalıdır. Öyle ki, kalbinde O'ndan başka hiçbir varlığa bir meyil ve muhabbeti kalmamalıdır. Kalbin içinde dolaşan dünyevî fikirlere mâni olmalıdır. Zikrin sırrına ve şuuruna ulaşmalıdır. Devamlı kalbe ve içindeki sevgiliye yönelmelidir. Şah-ı Nakşibend (k.s), kalbi zikirde toplamayı ve zikrini yaptığı Yüce Zat'a bağlamayı, sayıya dikkat etmekten daha önemli ve gerekli görmüştür.
Nazar Ber Kadem
Manası, gözün ayağın üzerinde olmasıdır. Hak yolcusu, yürürken devamlı önüne bakmalıdır. Hep kendi işi ile meşgul olmalıdır. Gözünü haramdan ve kalbini karıştıracak şeylerden korumalıdır. Kendisini ilgilendirmeyen şeylere takılmamalıdır. Gözünü korumayanın gönlü karışık olur, ciddi olmayan kimseden ciddi işler çıkmaz, denmiştir.
Hak yolcusunun gözünde tek hedefi olmalı, kalbini o hedefte toplamalı ve girdiği yolda bütün gayretini kullanmalıdır. Allah'tan gayri şeylere iltifat etmemelidir. Hedefine koşarak giden bir kimsenin devamlı önüne bakması gerekir. Yoksa ayağı sürçer, yere düşer.
Hak yolcusunun sözü ile işi bir olmalıdır. İçinde bulunduğu hâle uygun konuşmalı ve davranmalıdır. Ehli olmadığı, bilmediği, tatmadığı hallerden ve ilimlerden bahsetmemeli, onu kendisine mal etmemelidir. Hâlini ve haddini bilmelidir
İmam Rabbani (k.s) der ki: "Nazar ber kadem, hak yolcusunun gözü ayağını ileri geçmez şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu anlayış vâkıaya aykırıdır. Bundan anlaşılması gereken şudur: Göz devamlı ileri bakmalı, ayak da onu takip etmelidir. Çünkü yüksek makamlara önce göz dikilir, sonra adım atılır. İnsan gözünü yükseklere dikmeli ki, gayetini ona göre kullansın. Aza kanaat eden az kazanır. Uçamayan yaya yürümek zorunda kalır."
Hak yolcusu kendinden ileri gidenleri örnek almalıdır. Zayıf ve geride kalanlara bakıp hâline şükretmeli, ayrıca onlara şefkat gösterip yardım etmelidir.
Bir de mümin mütevazi olmalı, kibir ve çalım içinde yürümemelidir. Sünnete uymalı, önüne bakmalı, gereksiz bakışları ile kimseyi rahatsız etmemelidir.
Hûş Der Dem
Manası, her nefes alış verişte uyanık bulunmak, gaflette olmamaktır. Hak yolcusu her nefesini Allah ile huzur ve uyanıklık içinde alıp vermelidir. Bütün vakitlerini bir çeşit ibadet ve taat içinde geçirmelidir. Çünkü Allah'ın zikri ve itaati içinde geçen her nefesle kul Yüce Allah'a bağlanmış olur ve böyle nefesler diridir, canlıdır, tatlıdır, feyizlidir. Gafletle çıkan ve isyanda harcanan bütün nefesler ölüdür, feyizsizdir, nursuzdur, tatsızdır. Gaflet anında insan Rabbiyle kalbinin bağını kesmiş olur.
Şah-ı Nakşibend (k.s) der ki: "Bizim terbiye yolumuz, nefeslere varana kadar her anını uyanık geçirme üzerine kurulmuştur. Uyanık sufi, iki nefes arasını bile zikirle geçirir."
Arifler der ki: Bu çok zor bir iştir. Ancak peşine düşenler ve zâtî zikre geçenler, onun mümkün olduğunu anlarlar. Çünkü bu hâli bizzat yaşarlar.
Hak yolcusu, elindeki ânı iyi değerlendirmelidir. Geçmiş zamanın derdi ve geleceğin endişesi ile eldeki ânını zayi etmemelidir. İşin en doğrusu, sık sık istiğfar etmelidir.
Sefer Der Vatan
Manası, halktan kaçıp Hakk'a gitmektir. Hak yolcusu, devamlı seyir ve sefer halindedir.
O, "Ben Rabbime gidiciyim"52 ayetiyle anlatılan durumda olmalıdır. Gidilecek yer cennettir, aranacak şey ilahi rızadır. Bunun için hak yolcusu kötü huyları terk edip iyi huylarla süslenmelidir. Haramı bırakıp helale koşmalıdır. İsyandan takvaya kaçmalıdır. Bu sefer kalp ile yapılır. Bu yol gönül ile katedilir. Kalp uyanmadan önünü göremez, terbiye görmeden Rabbini tanıyamaz, manevi kirlerden temizlenmeden hakkı müşahede edemez.
Bunun için hakka gitmek isteyen kimse, önce güvenilir bir rehber bulmalıdır. İlk sefer mürşide olmalıdır. Sonra onun terbiye ve nezaretinde kalbin manevi seyri gerçekleştirilmelidir. Mürşid elindeki seyr u sülük ile kalp aynası temizlenir. İlahi sevgi ve feyiz ile kalp kuvvetlenir. Nefsin sıfatları değişir. Böylece insan gösterişten ihlasa, gafletten zikre, zulümden adalete, isyandan itaate adım atar. Buna gerçek hicret denir. Kısaca Yüce Allah'a gitmektir. Tasavvufun hedefi, bu hicreti gerçekleştirmektir.
Bir de Hak yolcusu bir hâlde çakılıp kalmamalıdır. Devamlı hayırlarda yol almalı, güzel ahlakta ilerlemeli, manen terakki etmelidir. Hak yolunda seyir devamlıdır, durmak, usanmak ve oturmak yoktur.
Halvet Der Encümen
Manası, halkın arasında iken Cenab-ı Hakk ile beraber olmaktır. Buna zâhiri halk, bâtını hak ile olmak denir. Hak yolcusunun kalbi ilâhî zikrin tadıyla dopdolu olmalı ve her şeyi zikre vesile etmelidir. Varlıklar kalbe perde yapılmamalı, her şey değerine göre yerine konulmalıdır. Kalp Yüce Rabbini tanıdıktan ve O'nun tecellilerini müşahede ettikten sonra başka hiçbir varlık ile perdelenmez, oyalanmaz, aldanmaz, huzur bulmaz. Zikirle uyanmış ve ilahi nurla cilalanmış bir kalp nereye baksa, kiminle karşılaşsa Yüce Allah'a zikreder. Kalbin bu hâle nasıl ulaştığını İmam Rabbanî (k.s), şöyle belirtir:
"Kalbin Allah'tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması ancak, ehl-i sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile huzur bulup selîm hâle gelen kalb sahipleri, herhangi bir varlığa nazar ettiklerinde, ilk olarak onları yaratanı hatırlarlar ve eşya ile perdelenmezler. Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya ait bir vücut ve sıfat akıllarına getiremezler. Her şeyde ilâhî tecellileri müşahede ederler. Buna 'fenâ-i kalbî' denir. Tarikatta ilk basamak budur ve diğer velayet makamları bunun üzerine gelişir." İmam Rabbanî, I, 278. Mektup.
Necmüddin Kübra (k.s) der ki: "İki zikir bir yerde bulunmaz. Devamlı eşyayı zikir ve dert eden kimse Allah'ı gerçek olarak zikredemez. Allah'ın zikrine dalan kimse de kalbini eşya ile meşgul etmez. Hz. Peygamber (s.a.v) devamlı Allahu Teala'yı zikrederdi. Peygamberlerin ve velilerin normal işleri de zikir sayılır. Çünkü, onların bütün davranış ve işleri Hak ile olur, hak ölçülere uyar. Zikirden gaye, kalbin Allah ile huzur bulmasıdır." (Necmüddin Kübra, Tasavvufî Hayat, 58)
Nakşi yolunun piri Şâh-ı Nakşibend (k.s): "Bizim yolumuzun esası 'halvet der encümen'dir, der ve ekler:
"Tarikatimizin temeli sohbettir. Halktan uzaklaşmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, cemiyete girip insanlara hizmet etmektedir. Bu da ancak sohbetle güzel olur. Ancak, hizmetle sohbet birbirini takviye etmeli ve tamamlamalıdır.»
Allah dostlarının bu ahlakı Kur'an-ı Hakimde:
"Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Allah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymaz."53 ayetiyle anlatılmaktadır.
Yâd Kerd
Manası, zikretmektir. Bununla anlatılmak istenen, murakabe dersine geldikten sonra «La ilahe illallah» zikriyle meşgul olmak, tevhidin manasına ulaşmak, devamlı Yüce Allah'ı hatırda tutmak, kalb ile dilin zikrini birleştirmektir. Hak yolcusunun her an gönlü uyanık olmalıdır. Zikir esnasında kalbi Rabbini murakabe ve müşahede etmelidir. Tam bir uyanıklık içinde "lafza-i celâl" veya "kelime-i tevhid" zikrine devam etmelidir.
Şah-ı Nakşibend (k.s), tevhid zikrinin manasını şöyle açıklar: "La ilâhe" nefiy ifade eder. Bununla, kainatta hiçbir ilah olmadığına işaret edilir. Peşinden «İllallah» ifadesi gelir. Bu ise ispattır. Bununla gerçek ilâhın ve ibadet edilecek tek mabudun ancak Allah olduğu ispat edilir. En son «Muhammedu'r-Rasulullah» denir. Bununla, Yüce Allah'a sevilmek ve O'na karşı sevgimizi göstermek için Hz. Peygamber'e uymaya niyet edilir. Çünkü ona uymadan ne tevhid anlaşılır, ne de Allah muhabbeti tadılır.
Bâz Geşt
Manası, dönüş demektir. Bununla anlatılmak istenen; "Nefy u isbat" yani «La ilahe illallah» zikrini çekerken, nefesi serbest bırakma anında, bütün hayalini şu cümlenin manasında toplamaktır: "İlâhi Ente Maksudî ve Rızake Matlubî" Allahım. Benim bütün maksadım sensin, aradığım ise senin rızandır. Sonra zikirdeki kusurunu görüp Cenab-ı Hakk'a sığınmalı ve istiğfar etmelidir. Her zikredişinde nefsinin hiçliğini ve acziyetini anlamalıdır.
Nigâh Dâşt
Manası, muhafaza etmektir. Hak yolcusu zikir esnasında kalbine sahip olmalıdır. Zikir esnasında nefy u isbâtın manasını düşünmelidir. Kalbini, nefsanî düşünce ve endişelerden korumalıdır. Yüce Allah'tan başka düşünce ve arzuların kalbe girmesine mâni olmalıdır.
Yâd Daşt
Manası, anmak, hiç unutmamak, devamlı zikretmektir. Hak yolcusu her an ve mekanda zevk yoluyla Cenab-ı Hakk ile beraber olmalıdır. İlâhî huzur ve neşeden hiç ayrılmamalıdır. Bütün eşyada ilâhî tecellileri müşahede ile kalbini uyanık tutmalıdır.
Gavs-ı Sâni Hz.leri (k.s) buyurdular ki: "Yüce Allah'ı zikre devam ediniz. Zikir çekerken uyanık olunuz. Allah zikrini kalbinizin içine yerleştiriniz. Zikir kalbe yerleşince, siz istemeseniz de kalp Yüce Allah'ı zikreder. Midenizi düşünün; o, siz istemeseniz de kendi işini görür. Siz uyurken bile işine devam eder. İçine zikir yerleşen kalp de böyledir."
TEVECCÜH/MANEVÎ AMELİYAT
--------------------------------------------------------------------------------
Teveccüh, bir şeye yönelmek ve onunla ciddi olarak ilgilenmek demektir. Burada anlatılan teveccüh, mürşidin müridin hasta kalbine yönelmesi, onun tedavisi ile ilgilenmesidir. Bu bir manevi ameliyattır.
İnsanın kalbi, yaratılışta temiz ve nurani olarak yaratılmıştır. Fakat kalp zamanla işlenen günah kirleriyle kararır, paslanır üzerini zulmet kaplar, kalb katılaşır. Nefis ve şeytandan gelen tahribatla kalb yaralanır. Teveccüh, nurani bir ameliyat olup bu işte ehil ve ehliyetli olan mürşid-i kâmil tarafından gerçekleştirilir.
Bu ameliyata hazırlanma safhası vardır. Teveccüh yapılacağı gün, sabahından itibaren yeme içme yapılmaz. Teveccühe abdestli girilir, adap üzere oturulur. Oturma şekli hatmeden faklıdır. Sıra hâlinde, sırtı sırta vererek oturulur. Her sıra arasında mürşidin geçebileceği kadar bir boşluk bırakılır. Gözler kapanır, 25 estağfirullah çekilir ve manevi doktorun, mürşid-i kâmilin içeri girişi beklenir. Teveccüh bitene kadar gözler açılmaz. Bu hâlde bütün dikkat manen yaralı olan kalbe ve bu yarasını saracak tabibe, yani mürşidine çevrilir.
Mürid, mürşidini Allah tarafından görevlendirilmiş ve manevi cihazlarla donatılmış bir doktor olarak görmelidir. O, Allahu Teala'nın izni ve desteği ile Hz. İsa Aleyhisselam'ın nefesiyle ölüleri dirilttiği gibi, manen ölmüş kalbleri ilahi nur ile tedavi eder. Mürşid-i kâmil Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin varisi olduğu için, onun nazarla kalbleri tedavi hâline de varis olmuştur.
Mürid kalbinin doktoru olan mürşidini aşk ve hasretle bekler. Sesini duyunca sevinir, içi ferahlar, ondan büyük bir tat alır, gönlü hoş olur.
Mürid, mürşidi, silsile-i şerifi okurken üzerine Allahu Teala'nın nurları ve ilahi tecellileri indiğini düşünmelidir. Ayrıca Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin rûhaniyetinin o meclise teşrif ettiğine, Sadat-ı Kiramın himmetlerinin yetiştiğine, hepsinin getirdiği manevi hediye ve ilaçların mürşidin eline teslim edildiğine itikat etmelidir.
Mürşid bu emanetleri kalbi ve gönlüyle hazır ve ehil olanlara verir. Onlara layık olmak için zahiren ve batınen edebe sarılıp mürşide yönelmelidir. Boynunu büküp onlara çok muhtaç bulunduğunu fakat layık da olmadığını, kendisinden başka herkesin maksadına ulaştığını, kendisinin ise nefsinin elinde geri kaldığını, çok garip ve çok aciz olduğunu düşünmelidir.
Teveccühte herkes, ümitle korku arasında olmalıdır. Tek ümidi mürşididir, korkusu ise nefsidir. Mürid, mürşidinin kendisine yönelmesi, hasta nefsiyle ilgilenmesi, ona bir ilaç vermesi için kalbiyle çok yalvarmalıdır. Sadat-ı Kiram'ın himmeti, müridin bu himmeti talep edişindeki iştiyak, samimiyet ve edebine göre gelir.
Mürid, mürşidinin yanına yaklaştığını hissedince büyük bir ikram ve devletle yüz yüze geldiğini düşünmeli, mürşidine olan muhabbet ve hürmeti artmalı, bütün varlığı ve duyguları ile ona yönelmelidir.
Mürşid tam yanına gelip hizasına durunca mürid normal bir şekilde ağzını açmalı ve mürşidin nur ve feyiz yüklü nefeslerini içine üfürmesini beklemelidir. Kalbinin bütün yaraları için en güzel ilaç olan bu nur ve feyzi mürşidi ağzına üflediği zaman, nefesiyle içine çekmelidir. Mürşidi kaç defa nefes verirse, hep aynı niyet ve edeple verilen nefesi içine çekmelidir. Teveccüh bitimine kadar mürid huzur hâlini ve mürşidinden himmet talebini devam ettirmelidir.
Teveccühün sonunda okunan bir sûre veya ayet teveccühün bittiğini gösterir. O zaman 25 defa estağfirullah denir ve gözler açılır.
Teveccühün ne zaman yapılacağını mürşid belirler.
NEFSİN SIFAT VE MERTEBELERİ
--------------------------------------------------------------------------------
Nefsin bir çok mana ve sıfatları vardır. Nefs, insanın zatı anlamına gelir. Ayrıca, ruh, hayat, can gibi manaları da vardır. Ayrıca, Emir âleminden olup yeri iki kaşın arası olan ve diğer latifelerle birlikte üzerinde zikir çekilen manevî sıfata da nefs denmiştir. İnsanın rûhu olan manevî cevhere "Nefs-i Nâtıka" da denir.
İnsandaki bu nefs, varlık olarak bir tane olmakla birlikte sıfatları itibariyle bir çok ismi vardır. Nefsin bu sıfatları ve isimleri şunlardır:
1-Nefs-i Emmâre: Devamlı kötü işleri emreden nefis demektir. Bu nefsin sıfatı, hep kötü işleri istemektir. Kötü işleri güzel görür, kalbi devamlı o tarafa çeker. Ahiret derdi, ölüm düşüncesi, hesap korkusu, azap kaygısı yoktur. Sadece keyfini, şehvetini, rahatını düşünür. Buna ulaşmak için helal haram diye bir sınır tanımaz; her yolu kullanmak ister. Kur'an-ı Hakim'de:
"Hiç şüphesiz nefis devamlı kötülüğü emreder. Rabbimin acıyıp korudukları müstesna"54 Ayeti, bu sıfattaki nefsi tanıtmaktadır.
Kafirlerin, münafıkların ve devamlı günaha dalan kimselerin nefsi bu sıfattadır. Bunun tedavisi, samimi tövbe ve terbiyedir.
2-Nefs-i Levvâme: Kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefis demektir. Tövbe ve terbiye ile bir derece uyanan nefis, bu merhalede kendi işlediği kötülükleri önce zevk alıp yapsa da peşinden pişman olur, kendisini kınar, yapmamak için karar verir. Ancak günah önüne gelince, duramaz, yine içine düşer. Sonra pişman olur. İyilik ile kötülükler arasında bucalar durur. Eğer nefs, ilahi rahmet ve manevî bir feyiz ile desteklenirse, bu halden kurtulur. Kur'an-ı Hakim'de:
"Kıyamet gününe ve devamlı kendini kınayan nefse yemin ederim ki.."55 ayeti, bu sıfattaki nefse işaret etmektedir.
3-Nefs-i Mülhime: İlham, feyiz ve keşfe ulaşan ve hayırda kalbe yoldaş olan nefis demektir. Nefis tövbe ile günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulup itaate yönelirse, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır. Artık, haramdan kaçar, hayırlara koşar. İbadet ve zikirden lezzet alır. Kalbinde ilahi aşk ateşi parlayama başlar. Bu nur ile iyi ve kötüyü seçer. Ancak şeytan kalbine girmeye yol arar. Peşini bırakmaz. Günah ile kandıramazsa, ibadetleri içinde kandırmaya çalışır. Kendini beğendirir, insanları küçük ve değersiz gösterir. İçine azaptan emniyet hissi verir, Haktan koparmaya uğraşır. Bu mertebedeki hak yolcusuna kamil bir mürşid nezaret ve yardım ederse, tehlikelerden kurtulur. Yoksa, gizli yollarla tehlikeli hâllere düşme ihtimali mevcuttur.
4-Nefs-i Mutmainne: Huzur bulmuş, sakin olmuş, rahatlamış, ızdırabı dinmiş, şek ve şüphesi gitmiş nefis demektir. Bu mertebe, Yüce Allah'a dostluk yani velâyet mertebesidir. Bu merhalede nefs, kalple birlikte bütün ilahi emirlere sevgi ile uyar. Şek ve şüphesi kalmaz. Izdıraplardan kurtulur. Manevî tecellilere ulaşır; feyizlenir, tatlanır, artık her işte Yüce Allah'ın rızasını hedefe alır. O'na teslim olur. İtaati süreklidir. Kur'an-ı Hakim'de:
"Ey mutmain olmuş (Allah ile huzur ve sükûna ulaşmış) nefs! Sen O'ndan râzı, O da senden râzı olarak Rabbine dön. Gir salih kullarımın arasına; gir cennetime."56 Ayetiyle anlatılan nefis, Allahu Teala'nın aşkı ve zikri ile mutmain olmuş nefistir. Yine bu ayette aşağıdaki üç makama işaret edilmektedir.
5-Nefs-i Râdiye: Allah'tan razı olan, O'ndan gayri her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabbine nazar eden nefis demektir. Bu sıfata ulaşan nefis, kendi iradesini Yüce Allah'ın iradesine teslim eder. O'nun için sever, O'nun için kızar; O'nun için yaşar. Acı tatlı her şeyde ilahi rızayı arar, edebi korur. Herkese rahmet olur, kimseye sıkıntı vermez. Bütün insanlara şefkat gözüyle bakar.
6-Nefs-i Merdıyye: Yüce Allah'ın kendisinden razı olduğu nefistir. Bu nefis sahibi öyle terbiye olmuştur ki, ne yapsa Allah rızasına uygun olur. Günahları unutur; ilahi aşk denizinde yüzer; her şeyi ile âleme rahmet olur. Ona keşif ve keramet olarak ne verilse, o Allah rızasında başka bir şeye iltifat etmez. Bu makam büyük velilerin, ariflerin, kâmil insanların makamıdır.
7-Nefs-i Kâmile: Kâmil, olgun, tertemiz, sâfi nefis demektir. Bu makamdaki nefis sahipleri, Allahu Teala'nın en seçkin, en has kullarıdır. Onlar, ilahi aşkı ve edebi en üst düzeyde temsil eden kutup insanlardır. Onlar, Allah'ın yeryüzündeki delili ve gerçek peygamber varisidirler. Halkı irşad ile görevlidirler. Bütün güzel ahlakları bünyelerinde toplamışlardır. Gavs, kutup diye anılan zatlar bu makamdadır.
Onlar Yüce Hakkı sever; halk da onları sever. Onlar Allah'tan korkar; halk da onlardan korkar. Onlar Yüce Allah'a hizmet eder; bütün alem de onlara hizmet eder. Onlar, Yüce Allah'tan razıdır; kâfir ve gafiller hâriç, cümle âlem de onlardan razıdır.
İşte tasavvuf terbiyesinin hedefi, bu kamil insanla buluşup kamil insan olmaktır. Bu yola giren ve kamil insanı kendisine rehber eden herkes, derece derece nefsini terbiye edip Yüce Allah'a yakın olur. Ebedi saadeti bulur. Bunun için ne yapılsa, ne kadar emek verilse azdır.
|