gozumun_nurusun_ya_resulallah.sitemynet.com

Anasayfam
KATLİAM RESİMLERİ COCO COLA
ESMA-ÜL HÜSNA
FIKIH-İLMİHAL-AKAİD-KUR'AN MEALİ
İSLAMDA EVLİLİK
HAC VE UMRE REHBERİMİZ
PEYGAMBER EFENDİMİZİN HAYATI
PEYGAMBER EFENDİMİZİN İSİMLERİ VE VEDA HUTBESİ
HADİS-İ ŞERİFLER
SAHABE-İ KİRAM
ŞAH-I NAKŞİBEND
NAKŞİBENDİ TARİKATI
ARİFLER YOLUNUN EDEPLERİ 1.Bölüm
ARİFLER YOLUNUN EDEPLERİ 2.Bölüm
ARİFLER YOLUNUN EDEPLERİ 3.Bölüm
MÜSLÜMAN GENÇ 1.Bölüm
MÜSLÜMAN GENÇ 2.Bölüm
MÜSLÜMAN GENÇ 3.Bölüm
ÜYELERİN BÖLÜMÜ
Linkler Sayfam

ARİFLER YOLUNUN EDEPLERİ 2.Bölüm


MÜRŞİDİN MANEVÎ TERBİYEMİZDEKİ YERİ

--------------------------------------------------------------------------------

Her mümin ziyaret için gittiği mürşid-i kâmili, Allah ve Rasulunün bir emaneti olarak görmelidir. Ona karşı yapacağı hürmetin, aslında Allah ve Resûlüne yapılan bir hürmet çeşidi olduğuna inanmalıdır.

Herkes kalbindeki Allah ve Peygamber sevgisini, kendisindeki edeb ve hürmet anlayışını, velilere karşı tavrıyla ölçebilir. Çünkü veli yeryüzünde Allahu Teala'nın şahidi ve hâlifesidir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin varisidir. Bir insan kendi zamanında yaşayan kâmil mürşidlere ve Rabbani alimlere ne derece hürmet ve edep gösterebiliyorsa, onun Hz. Peygambere karşı yapabileceği hürmet de ancak o kadardır. Bu bir ölçüdür.

Kâmil mürşide gitmenin asıl hedefi, kâmil insan olmaktır. Kâmil olmak zordur. Onun için ilk işimiz kâmil ve salih insanlarla beraber bulunmaktır. Allahu Teala ayetinde:

"Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve sadık kullarımla beraber olun!"57 emrini vermiştir. Demek ki Allah'tan korkmanın en güzel yolu Allahu Teala'nın sadık ve salih dostları ile beraber olmaktır.58 Zahirdeki bu sevgi ve beraberlik sonuçta insanı:

"Kişi sevdiği ile beraberdir." 59 hadisinin müjdesine ulaştırır.

Dünyada Allah dostlarını seven, hayatının sonuna kadar peşlerinden giden kimse -inşaallah- ahirette de onlarla beraber olur. Efendimiz'in (s.a.v şu müjdesini duyup da sevinmemek elde değil:

"Bir kimse sevdiği bir topluluğun amelini yapmamış olsa bile kıyamet günü onlarla birlikte mahşer yerine getirilir ve beraberce hesaba çekilir." 60

Velilerden Ebu Bekir Tilmisani (k.s) demiştir ki:

"Allah'la sohbet ediniz. Eğer buna güç yetiremezseniz, Allah'la sohbet eden ariflerle beraber bulununuz ki, onların bereketi sizi Allah'la beraber olmaya ulaştırsın."61

Mürşid-i kâmile gitmenin ve ziyaret etmenin en önemli faydası, onun nazarlar altına girmek, kendisiyle aynı meclisi paylaşmak, feyiz ve edebinden nasiplenmek, üzerindeki ilahi nur, heybet ve huşuya bakıp Allahu Teala'yı hatırlamak ve zikretmektir.

Rabbü'lalemin, velileri nurunu yansıtan birer ayna yapmıştır. Güneş nasıl dış dünyamızı aydınlatan, ısıtan, meyveleri tatlandıran ve olgunlaştıran bir sebep yapılmışsa, veliler de gönül dünyamız için manevi nur, feyiz, şuur, tat ve hayat sebebi yapılmıştır.
VELİLERDEN YANSIYAN NUR VE FEYİZ

--------------------------------------------------------------------------------

Resûlullah (s.a.v) Efendimize: "Ey Allah'ın Resûlü! Allah'ın velileri kimlerdir? diye sorulduğunda şu cevabı verdiler:

"Allah'ın velileri görüldüklerinde yüce Allah'ı hatırlatan kimselerdir."62

Arifler demişlerdir ki: Bir kimsenin veli olduğunun en büyük alameti, yüzünü görenlerin, meclisine ve sohbetine girenlerin Yüce Allah'ı zikretmesi, kalbinin dünyadan soğuması, ahirete yönelip ibadete ısınmasıdır.63

Kâmil mürşidler, kalbi fani sevgi ve sevgililerden çözüp, ebedi sevgiliye Yüce Mevla'ya bağlarlar. Yeter ki mürid, kalbini onların önüne bırakıp teslim etsin.

Büyük veli Hakim et-Tirmizi (k.s), irşadla görevli bir veliyi görmenin kazancını şöyle ifade ediyor:

"Kâmil insanın yüzünde parlayan Allah'ın nuru, Hakkı arayan kimseye Allah'ın yüceliğini hatırlatır. Böyle bir nuru görmek insanı kötü ve çirkin işlerden alıkoyar."64

İmam Sühreverdi (k.s), velilerdeki nazarın kalbe nasıl ilaç olduğunu şöyle anlatmıştır:

"Salih ve sadık kimselerle her buluşmada müridin edep ve takvası artar. Ehlullahın sözleri gibi, nurlu nazarları da fayda verir. "Nazarı sana fayda vermeyenin, sözü de fayda sağlamaz." denmiştir. Yani, bir kâmil mürşid müridlerine diliyle anlattığından daha çok, hâli, edebi ve heybetiyle konuşur. Sadık bir mürid, mürşidinin sükutuna, konuşmasına, halkın içindeki hâline, yalnızlıktaki edebine yani bütün hâl ve hareketlerine bakarak istifade eder. İşte bu, kâmil bir insanı görmenin kazancıdır.

Hiç şüphesiz, ilimde yüksek seviyeye ulaşmış, fazilet ve takva sahibi Allah dostlarının nazarlar kalp hastalıklar için en faydalı ilaçtır. Bir kâmil mürşid, sadık bir müride nazar ettiğinde müridin kalbi yumuşar, içine nur akar ve Allahu Teala'nın özel ikramlarını almaya kabiliyet kazanır.

Allahu Teala bazı sevdiği kullarına öyle bir nurani nazar gücü vermiştir ki o, sadık bir müridine yöneldiği ve nazar ettiği zaman ona pek çok manevî hâller kazandırır.65

Gavs-ı Sânî Hz.leri, kamil mürşidlerin nazarının etkisini şu misalle anlatmıştır:

"Sâdât-ı Kiram'ın nazarı kaplumbağa nazarı gibidir. Kaplumbağa yumurtasını yapar, biraz geri çekilir, yumurtaya bir müddet nazar eder. Sonra onu kuma veya toprağa gömüp gider. Onun bu bakışı yumurtayı olgunlaştırmaya yeter ve belli bir müddet sonra yavru meydana gelir. Sâdât-ı Kiram'ın nazarı da kalbi olgunlaştırır. Allah dostlarının nazar ilahî bir nurdur. Bu nur kalbin ilacı olur. Allahu Teala kudsî bir hadiste dostlarına verdiği bu nur hakkında şöyle buyurmuştur:

"Ben kulumu sevdim mi onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Benden herhangi birşey isterse onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himâye ederim."66 İşte, Sâdât-ı Kiram bu yüce devlete ermiştir. Allahu Teala onlara bu yetkiyi vermiştir."

SOHBETİN FAZİLETİ

--------------------------------------------------------------------------------

Sohbet, birisiyle beraber olmak, onunla aynı meclisi, aynı atmosferi, aynı hâli ve yolu paylaşmak demektir.

Bu beraberlik cisimle ve gönülle olursa, hakiki sohbet olur.

Sahabe-i Kiram (r.anhüm), Allah Resûlü (s.a.v) ile sohbet ve beraberlikleri ile bu fazileti ele geçirmişler, kendilerinden sonra gelen en büyük alim ve arifleri fazilette öne geçmişlerdir. Onlar bu fazileti çok amelleri ve yüksek ilimleri ile değil, alemlere rahmet olan Yüce Peygamberimizin (s.a.v) saadetli sohbet ve nazarlarıyla şereflenerek elde etmişlerdir. Kendilerinde sonra gelenler, ne kadar salih amel yapsalar, ilim elde etseler, onların elde ettiği bu fazileti ele geçiremezler.

Manevi nazar böyledir. Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ilim ve manevi hallerine varis olan kâmil mürşidler, rabbani alimler ve arifler de, Efendimizin (s.a.v) kalplere nazar etme, feyiz akıtma, onları sevgi ile olgunlaştırma, uyandırma sıfatına derece derece varis olmuşlardır. İşte bu nuru taşıyan zatlar ile aynı meclisi paylaşan, onların sohbet halkasına ve feyiz dairesine girenler de, amelle elde edilemeyen nice feyze, şuura, nura, sevgiye ve kalp uyanıklığına ulaşırlar. Sadatların terbiyesi ve feyiz vermesi daha çok nazarla olmaktadır. Bunun binlerce örneği vardır. Onlar hiç konuşmadan, doğrudan kalbe yönelerek ve oraya ilah feyiz akıtarak insanları tövbeye sevk etmişler, Allah yoluna ısındırmışlar, kötü sıfatlarını değiştirmişler ve onlara pek çok güzel haller kazandırmışlardır.

Bu yolun büyükleri:

"Kâmil müminin ferasetinden sakının; şüphesiz o, Yüce Allah'ın nuru ile bakar." 67 hadis-i şerifiyle övülen kimselerdir.

Lokman (a.s) oğluna demiştir ki:

"Oğlum! Alimlerle beraber otur, onların meclisinden ayrılma. Şüphesiz Allah, gökten indirdiği yağmurla kuru toprağı canlandırdığı gibi, nur ve hikmetle de ölü kalpleri diriltir."68

Resûlullah (a.s) buyurmuştur ki:

"Sizin hayırlılarınız, görülmeleri size Allah'ı hatırlatan, sözleri ilminizi çoğaltan, ameli ahirete rağbetinizi artıran kimselerdir."69

Mürşidin nazarı müride güzel hâller ve edep kazandırır. Bu nazarın müridin kalbindeki hastalığa göre bir etkisi olur. Müridin kalbini ya Allah korkusu veya ilahi muhabbet ile doldurur. Bazen de nazar cezbe hâlinde ortaya çıkar.

MÜRŞİDDEN ALINACAK GÜZELLİKLER

--------------------------------------------------------------------------------

Kâmil mürşidlerin sadece duasını almak için değil, onlarda bulunan güzel ahlakı almak için yanlarına gitmelidir. Hak yolcusu mürşidinde gördüğü edeb, zikir, taat, tevazu, hürmet, nezaket, insan sevgisi, sabır, kusurları örtmek ve affetmek, yumuşaklık, ikram ve hizmet ahlakından az da olsa almalıdır. Susuz bir kimsenin tatlı bir su kenarına varıp hiç su almadan geri dönmesi ne kadar acıdır.

Veli, kendisini öveni değil, izinden gideni sever. Kendisine verilmiş olan ilahi nur ve edebin herkes tarafından paylaşılmasını ister. Allah dostları talebelerinden hediye değil, Allah'tan haya ve O'na dostluk yapmalarını bekler.

Evliyanın ahlakından bir pay sahibi olmadan onların gerçek tadını alamayız. Mesleğimiz ne olursa olsun, makam olarak hangi hâlde olursak olalım, onlara kalbimizi açmalıyız. Bu büyük velilerle beraber olan kimseye onlardan muhakkak bir güzel hâl bulaşır. Bu güzel hâller, sevgi ve samimiyete göre değişir. Onlarla bulunmaya sabreden kimse, kesinlikle bunun bereketini görür. Bunun için samimiyet, sabır ve mürşidin sohbetine devam gerekir. Bu konuda Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Salih insanlarla beraber bulunan kimse güzel koku satanla beraber olan kimseye benzer. Güzel koku satan kimse kokusundan ona ikram eder. O hiç bir koku almasa bile, onun yanında durduğu sürece ondaki güzel kokuyu teneffüs eder ve koku üzerine siner. Kötülerle bulunmak da körükçü dükkanında oturmak gibidir. Orada bulunan kimse elini hiç kömüre bulaştırmasa bile, oradaki pis havadan bir parça üzerine siner."70

Bu, ilahi bir kanundur, hep böyle cerayan eder.

Önceki insanlar, kendilerine edep öğretecek ve kalplerini Allah'a çevirecek bir mürşid bulmak için memleket memleket dolaşırlardı. Kalblerinin ilacını bulana kadar manevi doktor ararlardı. Ehlini bulunca da, Allah'a şükreder, sadakatla onun sohbetine girer, elinden tutar, emir ve tavsiyelerine uygun hareket ederlerdi.


MÜRŞİDLE ÇIKILAN MANEVÎ HİCRET

--------------------------------------------------------------------------------

Mürşid terbiyesi tövbe ile başlar. Tövbe kalple Allah'a dönmek ve manevi bir hicret yapmaktır. Bu hicret isyandan itaate, gafletten zikre, cehâletten ilme, kötü ahlaktan edebe doğru yapılan manevi bir hicrettir. Bu konuda Rasulullah Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki:

"Gerçek muhacir, Allah'ın nehyettiği kötü şeylerden uzaklaşan kimsedir." 71

"Asıl mücahit, Allah'a itaat hususunda nefsi ile cihad eden kimsedir." 72

Rasulullah (a.s) Efendimiz, Uhud harbi dönüşünde, etrafındakilere:

"Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz." buyurdu. Ashab: "Ey Allah'ın Resûlü, büyük cihad nedir?" diye sorunca, şu cevabı verdiler:

"En büyük cihad, (Allah'ın emirlerini yerine getirmesi için) nefisle yapılan mücahededir."73 buyurdu.

Efendimiz (s.a.v), insanın en azılı düşmanını şöyle tanıtmışlardır: "Senin en azılı düşmanın, iki kaburga kemiğinin arasında devamlı seninle beraber bulunan nefsindir."74

Tasavvuf yolu ve kâmil mürşid terbiyesi, kalbin manevi kirlerden temizlenip Allah'a bağlanması, nefsin terbiye edilip sevgi ve edeple ilahi emirlere uyması için gereklidir.

Kâmil mürşide gitmekteki asıl hedef işte bu manevi hicrettir. Allah dostuna ancak Yüce Allah'ın dostluğu için gidilir.

Mürşide ilk gidişle her şey çözülmez. Sabırla devam edilmeli, bir daha bir daha gidilmelidir. Vesveseye düşmemeli, akla gelen kötü düşüncelere de önem vermemelidir.

Şeytan, Allah yoluna çıkan kimseye bütün yollardan ve kollardan hücum eder, onu tövbeden vazgeçirmek ister. Bu işin sonunun olmadığını söyler. Parana yazık der. Kendi başına tövbe yaparsın, sen zaten iyi bir adamsın, mürşide ne hacet, otur evinde zikrini yap, memleketinde Müslümanlığını yaşa, bu zahmete ne gerek var, bu devirde evliya bulunur mu, peygamberden başkasına uyulur mu, hem evliya da senin gibi bir insan değil midir? şeklinde bir sürü vesvese verir, olmadık şeyleri akla getirir. Bunların hepsi şeytanın bir oyunudur; Allah rızasını arayan kimseyi yolundan alıkoymak için birer tuzaktır. Aldırış edilmez, önem verilmezse hiç bir zararı olmaz.

Mesele gerçek mürşidi bulmak ve ona gerçekten teslim olmaktır. Bir arif demiştir ki:

"Ey Yüce Rabbim! Senin işin ne güzeldir! Sen bir kulunu sevmek isteyince onu bir dostuna gönderirsin. Dostuna gönderdiklerini de seversin."

KISSA: Edeb Ya Hu!..

--------------------------------------------------------------------------------

Osmanlı devrinde yaşamış arif ve meşhur şâir Yusuf Nâbî (rah.), 1678 yılında bir kafile ile hacc yolculuğuna çıkmıştı. Kafilede devletin ileri gelen paşaları da bulunuyordu. Kafile hicaz bölgesine girince Hz. Peygamber'i ziyaret aşkı Nâbî'yi iyice sardı. Öyle ki, vücudu bir hoş oldu, uykusu kaçtı, hiç uyumadı. Bir gece yarısı kafile Peygamber şehri Medine-i Münevvere'ye yaklaştı. Kafilede bulunan Eyüplu Râmi Mehmed Paşa o esnada kıble tarafına doğru ayaklarını uzatmış uyuyordu. Rasul-i Kibriya'nın beldesine girerken arkadaşlarında gördüğü bu manzara Nâbî'ye hiç de hoş gelmedi. Paşayı uyandıracak bir şekilde şu meşhur beyitleri söylemeye başladı:



Sakın terk-i edepten, kûy-i mahbûb-ı Hüdâdır bu!

Nazargah-i ilahîdir, Makam-ı Mustafadır bu.

Mürâât-ı edep şartıyla gir Nabî bu dergaha,

Metâf-ı kudsiyadır, bûsegâh-ı enbiyadır bu.



Açıklaması şöyledir: Edebi terketmekten sakın! Zira burası Allahu Teala'nın Habibinin beldesidir. Burası, Hak Teala'nın devamlı nazar kıldığı bir yerdir; Muhammed Mustafa'nın makamıdır. Ey Nâbî, bu dergaha edebin şartlarına dikkat ederek gir. Sakın edebi basite alma. Burası, büyük meleklerin etrafında pervane gibi döndüğü, peygamberlerin eğilip eşiğini öptüğü bir yerdir.

Bu beyitleri işiten paşa, gözünü açtı, hemen kendine geldi, ikazın sebebini anladı, ayaklarını topladı, doğruldu. Nâbî'ye dönerek:

-Ne zaman yazdın bunları? Senden başka duyan oldu mu onları? diye sordu. Yusuf Nâbî:

-Bunları daha önce herhangi bir yerde söylemiş değilim. Şimdi, sizi bu halde görünce elimde olmadan yüksek sese söylemeye başladım. İkimizden başka bilen yok! dedi. Paşa:

-Öyleyse bu aramızda kalsın, diye ikaz etti. Nâbî sustu, yola devam ettiler. Kafile, sabah ezanına yakın Hz. Rasulullah'ın mescidine yaklaştı. Bir de baktılar ki, mescidin minârelerinden müezzinler, ezandan önce, Nâbî'nin: "Sakın terk-i edepden..." beytiyle başlayan nâtını okuyorlar. Nâbî ve paşa hayret ettiler. Mescide girdiler, namazı kıldıktan sonra, hemen müezzinin yanına koştular. Nâbî, heyacanla:

-Allah adına, peygamber aşkına söyle, sen ezandan önce okuduğun o beyitleri kimden, nereden ve nasıl öğrendin? diye sordu. Müezzin önce cevap vermek istemedi, Nâbî ısrar ve rica etti. Bunun üzerine müezzin:

-Resûl-i Kibriya (s.a.v) Efendimiz, bu gece bütün müezzinlerin rüyasını şereflendirerek: "Ümmetimden Nâbî isimli birisi beni ziyarete geliyor. Bana olan aşkı her şeyin üzerindedir. Kalkın, ezandan önce, onun benim için yazdığı beyitleri okuyarak kendisini karşılayın, mescidime girişini kutlayın!" buyurdu. Biz de Efendimizin emirlerini yerine getirdik, dedi. Nâbî, hepten şaşırdı ve heyecanlandı, dayanamayıp ağladı. Göz yaşları içinde müezzine tekrar:

-O iki cihanın Efendisi, gerçekten Nâbî mi dedi, o benim ümmetimdendir mi buyurdu? diye sordu. Müezzin :

-Evet, Nâbî dedi, o benim ümmetimdendir buyurdu, deyince, Nâbî bu iltifata daha fazla dayanamadı, sevincinden düşüp bayıldı. Bir zaman sonra ayıldığında paşayı ve müezzini yanında ağlarken buldu.


MÜRŞİDİN HUZURUNDAKİ EDEBLER

--------------------------------------------------------------------------------

Herkesin terbiye seviyesi edebiyle anlaşılır. Özellikle kalbi Allahu Teala'nın nazar yeri ve manevi kâbe hükmünde olan kâmil mürşidi ziyaret anında edebe çok dikkat etmelidir. Bu şerefli makamda ve yüksek huzurda gerekli edebleri iyi bilmeliyiz. Bunları kısaca açıklıyoruz:



Abdestli Olmak ve Temiz Giyinmek

Kâmil insanı ziyaret ederken, taşıdıklar ilahi şerefe hürmeten abdest almak gereklidir. Mümkünse gusül abdesti almalıdır.

Bir mürşidin eli zaruret anında abdestsiz olarak öpülebilir, Yoksa, abdest için imkan ve zaman varken lakayt bir şekilde mürşidin elini öpüp geçmek edebe uygun değildir. İhmale dayanan bütün davranışlar müridi ve talebeyi zarara sokar. Edebi hafife almak kalbi dağıtır, faydayı azaltır, feyzi keser. Hâlbuki muhabbet gevşeklik değil, edep ister. Edep zillet değil, izzettir. Müminleri seven sevilir, onlara hürmet eden hürmet görür, tevazu gösteren yücelir, hizmet eden şereflenir.

Bu yolun büyükleri, mürşid ve üstatlarını ziyaret anındaki edeplere çok dikkat ederlerdi. Onları büyük eden de zaten bu edepleriydi.

Büyük veli İmam Kuşeyri (k.s)şöyle der:

"İlk günlerimde, mürşidim Ebu Ali ed-Dakkak'ın (rah.) yanına gittiğimde muhakkak oruçlu olurdum ve gusül abdesti alırdım. Çoğu zaman medresesinin kapısına gelir, Hazretin haşmet ve heybetinden dolayı 'benim gibi birisi onun yanına giremez!' düşüncesiyle kapıdan geri dönerdim. Cesaret edip de içeriye girerek medresenin ortasına geldiğimde beni mürşidimin heybeti kaplar ve bundan dolayı irkilirdim. Çoğu zaman vücudum heyecan ve heybetten donuklaşırdı. Öyle ki birisi iğne ile bana dürtecek olsa hissetmezdim. Huzuruna oturunca, derdimi dille ifade etmek zorunda kalmazdım. O, aklımdan geçen konulara tek tek cevap verirdi. Buna çok defa şahit oldum. Ona karşı öyle hürmet hisleriyle doluydum ki, bazen bu zamanda bir peygamber gönderilse idi acaba ona karşı bundan daha fazla hürmet etmeye güç yetirebilir miydim diye düşünürdüm. Mürşidime karşı hep bu hisler içinde kaldım; kendisi vefat edene kadar içimle ve dışımla hiç bir hâline itiraz etmedim.75

Kendisine karşı bu derece hürmet gösterilen büyük veli Ebu Ali ed-Dakkak ise (rah.) şöyle demiştir:

"Ben, mürşidim Nasrabâdî'nin huzuruna her girdiğimde muhakkak bir gusül abdesti alırdım.76

Büyük veli Şeyh Ebu Medyen el-Mağribi (k.s) demiştir ki:

"Manevi terbiyeye girdiğim ilk günlerde, yıkanıp gusül almadan, elbisemi, asâmı ve üzerimde bulunan bütün eşyamı temizlemeden mürşidimin huzuruna girmezdim. Ayrıca, kalbimdeki bütün ilimleri ve zanna dayalı bilgileri bir kenara bırakıp bomboş ve mahzun bir kalple yanına varırdım. Beni kabul ettiğinde ve bana yöneldiğinde, bunu saadet sebebi bildim. Benden yüz çevirdiğinde ve beni kendi hâlime terk ettiğinde, kusuru kendimde gördüm ve nefsimi suçladım."77

Mürşidin huzuruna temiz bir kıyafetle çıkmalıdır. Zira Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurur:



"Allahu Teala temizdir; ancak temiz olanları kabul eder." 78



"Allah güzeldir; güzelliği sever." 79

Kirli, paslı, yırtık, dağınık bir kıyafet ile mürşid huzuruna çıkmak edebe uygun değildir. Giyilen elbise eski olabilir, fakat kirli ve pis kokulu olmamalıdır. Mümkünse beyaz elbise tercih edilmelidir. Kaba desenli ve karışık renkli elbiselerden sakınmalıdır. Vücut, saç ve sakal temizliğine özen göstermelidir. Varsa hafif ve güzel koku sürünmelidir. Ağızda soğan, sarımsak ve aşırı sigara kokusu bulunmamalıdır. Bu tür kokusu rahatsız edici maddeleri kullananlar, ibadet ve ziyaret sırsında ağızlarını temizlemeli, mürşidini ve müminleri rahatsız etmemelidir.

Sofi sadeliği sevmeli, içini de dışı gibi temiz, sade ve düzenli yapmalıdır.

Sadat-ı Kiram, müridlerin dışından çok içlerinin ve kalblerinin temiz olmasını isterler. Kalbi kin, haset, gösteriş, kendini beğenme, aşırı dünya muhabbeti ile kirlenmiş kimselerin, dış giysilerini tertemiz etmesini ve görüntü ile yetinmesini ihlas ve mertliğe uygun görmezler. Dışı temiz, içi kirli olmak iki yüzlülüktür ki, mürşidlerin gönlü en fazla bu durumdan rahatsız olur.

Büyük arif Abdulvehhab Şarânî (k.s), bu hususta şu uyarıyı yapıyor:

"Mürşidin huzuruna pejmürde, kirli paslı, dağınık elbise ile girmemelidir. Temiz olmalı ve namaza giriyormuş gibi özen göstermelidir. Bunun için en güzel elbiselerini giyinmeli, bunun yanında iç alemindeki günah kirleri için de istiğfarla meşgul olmalıdır."80



Ayağa Kalkmak ve El Öpmek

"Ashab-ı Kiram yaş ve faziletçe büyük olanların elini öpmeyi sünnet olarak görüyorlardı."81

Anne-babaya, alime, mürşide, salih insanlara ve adil idarecilere hürmet edip ayağa kalkmak müstehaptır. 82

Özellikle kâmil mürşide son derece hürmet göstermelidir. Aslında hürmet edilen şahıs değil ondaki takvadır. Gönül verilen et-kemik değil manadır. Bütün bunların sahibi Yüce Mevla'dır. Cenab-ı Hakk kimi takva ile şereflendirmiş, kendisine izzet vermiş ve muhabbet elbisesini giydirmiş ise o, kâmil bir insandır. Kâmil insan, tam hürriyyetine kavuşmuş gerçek bir sultandır. Ondaki bu muhabbet insanın kalbini çekmekte, ilahi heybet herkesin boynunu bükmektedir. Bu hâl veliliğin işaretidir, ona karşı gösterilen hürmet de müminliğin alametidir, kesinlikle zillet değildir.

Resûlullah (s.a.v) Efendimizin büyüklere karşı tavrımızı şöyle belirlemiştir:



"Büyüğümüzü (hürmetle) yüceltmeyen, küçüğümüze merhamet göstermeyen, âlimimizin hakkını bilmeyen bizden değildir."83

Kâmil mürşid, her yönden hürmet ve saygıya layıktır. Çünkü o takvaya ulaşmış bir Allah dostudur ve edep yolunda bir imamdır. Ayrıca müridin terbiyesini üstlenmiş manevi bir babadır. O aynı zamanda helali haramı öğreten bir alimdir. Gece gündüz Allahu Teala'ya ihlasla kulluk eden bir salih insandır. Allah sevgisinde kaybolmuş bir Hakk adamıdır. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin varisidir.

Mürşid içeri girince veya yanımıza gelince ayağa kalkılır. Elini öpmek için durum uygunsa bir izdiham yapmadan edeple yanına yaklaşılır. Oturuyorsa diz çökerek, ayakta ise hafifçe boyun bükerek eli nezaket ve sükunetle bir defa öpülür. Kendisine sırt dönmeden geri geri giderek huzurdan çıkılır.

Mürşid ziyaret edilirken veya kendisiyle konuşulurken, edeb ve heybetten dolay karşısında hafifçe boyun eğilse de, beli kırıp iki büklüm olmaya gerek yoktur. Hele ayağa kapanmak, etek öpmek, cübbeye asılmak, mürşidi yüzüne karşı övmeye kalkmak, yağcılık yapmak gibi hareketlerden kesinlikle sakınmak gerekir.

Kâmil mürşidin derdi müridlerine el öptürmek değil edep öğretmektir. Eğer insandaki kibri ve benliği yok etmek için edepten daha güzel bir şey olsaydı, mürşidler muhakkak onu tercih ederlerdi.

El öperken, bağırıp çağırmaya, yapmacık sevgi gösterisinde bulunmaya gerek yoktur. Ziyaret esnasında Allah dostlarına karşı hasret ve samimi sevgiden dolayı gözden sevinç yaşları gelebilir. Bu durumda hemen sükunetle bir kenara çekilip dua ve istiğfar içinde Allahu Teala'ya şükredilmelidir. Çünkü kalbe atılan bu muhabbet Allahu Teala'nın bir hediyesidir, buna şükür gerekir.

Mürşidlerin en rahatsız olduğu şey, birilerinin yapmacık hareketler ile kendilerine yakınlık göstermesi, hürmet etmesi ve etrafındakilerin dikkatini çekmesidir. Hele mürşide yakın gözüküp hâlkın gözüne girmeye, ona gösterdiği hürmetle milletin rağbetini çekmeye çalışanlar, kâmil mürşidlerin en nefret ettiği kimselerdir.

Bu yol tamamen samimiyet üzere kurulmuştur. Mürid, ibadetlerinde olduğu gibi normal davranışlarında da gösterişten uzak olmalıdır.



Sükunet ve Tevazu

Kâmil mürşidi ziyaret anında gereken en önemli edeplerden birisi de, sükunet, sessizlik ve kalp uyanıklığıdır. Mürşidin bulunduğu meclise giren kimse, onun nazarları altına girmiş durumdadır. Bundan sonra var gücüyle edebe sarılıp mürşidin kalbindeki nur ve muhabbete yönelmelidir. Mürşidin huzurundaki bu mühim edepleri, Seyyid İbrahim Fasih (k.s), şöyle açıklamaktadır:

"İlahi feyzin gelişi, mürşidin huzurundaki edepleri korumaya bağlıdır. Bu edepler zahiri ve batıni olmak üzere iki kısımdır. Zahiri edep, müridin vücut azaları ile koruyacağı edeplerdir. Bu edepler şunlardır:

Mürid, mürşidinin huzurunda otururken devamlı onun yüzüne bakmamalıdır. Boynunu bükerek oturmalı, tıpkı sultandan kaçan ve daha sonra yakalanıp huzura getirilen bir kölenin teslim olup ve boyun büktüğü gibi bulunmalıdır. O huzurda daima, huzur, saygı ve hürmet içinde olmaya çalışmalıdır.

Mürid, mürşidin izni olmadan oturmamalı, müsaade edilmeden konuşmaya, kendiliğinden soru sormaya başlamamalıdır. Ancak hatme sırasında içeri giren kime izin almadan oturur.

Mürşidin huzurunda başkalarına iltifat etmemeli, konuşmayı gerektirecek bir zaruret yokken yanındakilerle konuşmaya, hâl-hatır sormaya yönelmemelidir. Mürşidin yanındaki kimseler, ileri seviyedeki kimseler olsa bile, rağbetini sadece mürşide yöneltmelidir.

Mürid mürşide yapılacak bütün hürmet ve saygının aslında Allahu Teala için yapılmış bir sevgi ve tazim olduğunu bilmelidir.

Mürid, mürşidin huzurunda sessiz ve sakin olarak oturmalı, gözlerini kapamalı, feyiz elde edebilmek için kalben Allah'a yalvarmalıdır. Bu esnada istediği feyzin kendisine gelmesi için bir merkez konumunda olan mürşidinin kalbine yönelmelidir.

Mürşidin huzurunda bulunurken dikkat edilecek batınî edeplerin en önemlileri şunlardır:

Mürid, mürşidinin huzurunda bulunurken kalp uyanıklığına çok dikkat etmelidir. Kalbinde yersiz düşünceler ve vesveseler olmamalı, gelirse onlara iltifat etmemelidir. Mürşidini imtihan etme, içinden ona karşı gelme ve itiraz etme gibi düşünceler taşımamalıdır. Bunlar onun mürşidin kalbinden ve gözünden düşmesine sebep olur. Böylece mürşidin teveccüh ve sevgisinden mahrum kalır. Allah'ın veli kullarının nefretini çekecek şeylerden şiddetle sakınmalıdır. Allahu Teala'nın nazar mahalli olan bir gönülden düşmek, gök yüzünden yere düşmekten daha tehlikelidir, denmiştir.

Mürid huzurda kalbini toplayarak feyiz talep etmeli, kalbini mürşidinin kalbine bağlayarak onun yüksek teveccüh ve iltifatını beklemelidir. Güneşin her tarafı kapladığı gibi, mürşidin feyzinin de herkesi içine alacağını bilmelidir.

Mürşid, kendisinden feyiz talep edilmesini bekler. Mürid kendi eksikliğinden dolay mürşidinden bizzat feyiz alamasa da, güzel zannını bozmamalı, itikadını güzel tutmalı, kusurun kendinden kaynaklandığını bilmeli ve sabırla beklemelidir. Bu kadarı bile yeterlidir.

Mürid, mürşidinin başkalarıyla meşgul olmasına bakarak "o şu anda benden habersizdir, benimle ilgilenmiyor, bu durumda ben kendisinden nasıl istifade ederim ve feyiz alabilirim" diye düşünmemelidir. Çünkü, mürşidin zahirde insanlar ile meşgul olması onu Hak'tan uzaklaştırmadığı gibi, aynı anda kalbiyle müridleriyle ilgilenmesine de mani değildir. Kâmil mürşidin ilahi tecellilere ayna olan kalbi yeri ve göğü aynı anda seyredecek bir genişliğe sahiptir.84



Kalbiyle Mürşide Yönelmek

Mürid, kendisini ölümcül bir hastalığa yakalanmış kabul etmeli ve ilacının mürşidinde olduğunu bilmelidir. Öyle olunca bütün kalp ve ümidiyle yönelmesi gereken tek makam mürşidi olacaktır. Çünkü takdir edilen şifa müride onun vasıtasıyla gelecektir.

Gönlünü bir noktada toplayamayan kimse gerçek manada hiçbir mürşidden istifade edemez

Merhum Seyyid Muhammed Raşid (Rah.) Hz.leri, bir sohbetlerinde kalbi kendi mürşidinde toplamakla ilgili şu olayı nakletmişti:

Gavs-i Hizanî Hz.leri (k.s) bir sofisin yanına alarak mürşidi Seyyid Taha'nın (k.s) ziyaretine gittiler. O zaman Seyyid Taha (k.s) hayatta idi. Hakkari'nin Nehri köyünde ikamet ediyordu. Köye yaklaştıklarında, o gün Seyyid Taha'nın (k.s) teveccüh yapacağını öğrendiler. Gavs-i Hizani (k.s) buna çok sevindi. Seyyid Taha gibi bir zatın teveccühüne gireceğiz ne mutlu bize dedi ve yanındaki sofiye teveccühle ilgili bilgiler verdi, nasıl hareket edileceğini anlattı, peşinden de:

"Sabah bir şey yiyip içme, çünkü teveccühe aç karınla girilir." dedi. Köye vardılar. Herkes teveccüh için hazırlık yapmaya başlamıştı . Gavs-i Hizani'nin sofisi ise heybesinden bir şeyler çıkarıp yemeye başladı. Bunu gören Gavs-i Hizani (k.s) sofisine:

"Ben sana teveccühe girerken bir şey yenmeyecek demedim mi, sen ne yapıyorsun, sanki inadına yiyorsun!" deyince, sofi:

"Kurban siz teveccühe girenler bir şey yemezler buyurdunuz. Ben teveccühe girmeyeceğim ki bir şey yemeyeyim. Seyyid Taha Hz.leri sizin şeyhinizdir, siz onun teveccühüne girebilirsiniz. Benim şeyhim ise sizsiniz, ben ancak sizin teveccühünüze girerim!" diye cevap verdi. Gavs-i Hizani (k.s) sofisinin bu edep ve ince anlayışından çok memnun kaldı. Daha sonra ben, bu sofisinin isminin Ali Can olduğunu öğrendim."

Büyük veli İmam Sühreverdi (k.s), mürşid huzurundaki en kazançlı işi şöyle tarif ediyor:

"Mürid, mürşidinin huzurunda ona nazar ederek ondaki nûraniyet içinde kaybolmaya çalışmalı ve Cenab-ı Hakk'ın ona ikram ettiği ilahi ihsanlara gönlünü açmalıdır. Bu onun için her şeyden daha kazançlıdır."85

Şu ayet-i kerimeler, her mümine, alim ve salihlerin meclisinde nasıl hareket edeceklerini öğretmektedir:

"Ey iman edenler! (Sözünüz ve işinizle) Allah ve Resûlünün önüne geçmeyin. (Size verilen emrin ve öğretilen edebin dışına taşmayın). Allahtan korkun. O, herş eyi işiten ve bilendir."86

"Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamberin sesinden yüksek çıkarmayın. Onu, birbirinizi çağırır gibi çağırmayın; yoksa hiç haberiniz olmadan hayır amelleriniz boşa gider. Şayet onlar, sen yanlarına çıkana kadar sabretselerdi, kendileri için daha hayırlı olurdu."87

Arifler bu ayetlerden müridin dikkat edeceği pek çok edep ortaya çıkarmışlardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

Mürid, mürşidi konuşurken ve yürürken izinsiz veya emirsiz önüne geçmemelidir.

Mürid, mürşidinden izinsiz veya işaretsiz söze başlamamalı, mürşidinin tavrına dikkat etmeli, onu konuşmaya zorlamamalıdır.

Mürid, dini ve dünyası ile ilgili ciddi bir iş yaparken mürşidine danışmalıdır. Mürşidle bir konuyu istişare ettikten sonra onun açıkça yapılmasını istediği şeyleri yerine getirmelidir. Çok soru sormanın çok yük getireceğini unutmamalıdır.

Mürşide gerekli gereksiz sık sık soru sormak sakıncalıdır. Verilecek her cevap müridin istediği gibi olmayabilir. Bu durumda soru sorup da aksine gitme ve yanlış yapma tehlikesine girmemelidir. Çok soru sormak her zaman güzel sonuç vermez. Her sorunun bir cevap hakkı olduğu gibi, her cevabın da gereğini yapma görevi vardır. Mürşidine danıştıktan sonra onun verdiği emrin tersine gidenlerin yüzü gülmemiştir. Şu hadis-i şerifin uyarsına dikkat edilmelidir:

"Ben sizi terk ettiğim (size bir şey söylemediğim) müddetçe beni kendi hâlime bırakınız. Size bir şey söylediğim zaman da onu yapınız. Sizden öncekiler ancak peygamberlerine çokça soru sorup verilen cevaba ters hareket etmeleri sebebiyle helak oldular."88

Mürşidle konuşurken onun duyacağı kadar alçak bir sesle, hürmet ifade eden güzel kelimelerle az ve öz konuşmalıdır.

Mürşide ismi ile değil, güzel bir sıfatı veya meşhur olduğu lakabı ile hitap etmelidir. Efendim, Kurbanım, Gavsım, Seydam, gibi...

Ziyaret veya istişare için en uygun vakit seçilmelidir. Mürşidin ziyaret ve istişare için belirlediği vakitlere dikkat etmelidir. Belirlenen vaktin haricinde kapısına yığılmaktan ve sık sık içeri haber göndermekten çekinmelidir.

Mürid, kendisine zuhur eden manevî halleri muhakkak mürşidine arz etmelidir. Büyükler: "Hâlini mürşidinden gizleyen kimse ona ihanet etmiş olur." Demişlerdir. Bundan daha tehlikelisi, mürşidinden başkasına hâlini anlatıp ondan medet ummaktır. Şunu bilmek gerekir: Manevî terbiyede müride kendi mürşidinden başka kimseden fayda olmaz, hatta zarar olur.



Vesveseye Önem Vermemek

Bir mürşidi ziyarete giden insan esasında Cenab-ı Hakk'ın rızasına yönelmiştir. Elini mürşide veren mürid, gönlünü Yüce Rabbine vermek istemektedir. Günahlarından pişman olarak mürşidini şahit tutup Allahu Teala'ya yaptığı tövbe ise şeytan ve nefsin tasallutundan kurtulup sırf Yüce Mevla'ya kulluğa söz vermektir. İşte bu güzel niyet ve yöneliş, şeytanı harekete geçirmektedir. Aslında şeytanın yaptığı ve yapacağı tek iş, kalbe vesvese vermektir. Şeytan bu vesvese ile nefse kötü şeyleri güzelleştirir, hayırlı amelleri zor gösterir.

Şeytan hak yoluna yönelen kimsenin önüne çıkıp onu boş şeylerle meşgul edip türlü türlü vesveseler verir. Kalbi olumsuz düşüncelerle meşgul eder. Gönle aslı esası olmayan şüpheler atar ve kaçar. Bu tür vesveselere maruz kalan bir insan, aklına her gelenin hayır ve doğru olduğunu zannederse perişan olur. Vesveseyi ciddiye alan kimsenin kalbinin huzuru kaçar, ibadetinin neşesi bozulur. Bu duruma düşen müridin mürşidine karşı güzel düşüncesi kaybolur.

Bu tür düşüncelerin Hakka ve hayra yönelen her kalbe gelebileceğini ve bunların zaten müminlerde görüleceğini bilmek ve kabul etmek gerekir. Onun için bize hakim olan bu tür duygulara itibar etmemeli ve onlardan korkmamalıdır. Kalbe gelen bu tür kötü düşünceler, akılla haklı bulunmaz, dille savunulmaz ve amel olarak ortaya konulmaz ise müride hiç bir zararı olmaz. Hatta, onların şeytandan olduğu bilinip reddedilerek şerrinden Allah'a sığınmakla sevap bile kazanılır.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, nefis ve şeytandan kaynaklanan kötü düşüncelerin konuşulmadığı ve onlarla amel edilmediği müddetçe affedildiğini müjdelemiştir.89

Ashaptan bazıları Allah Resûlüne (s.a.v) gelerek: "Ey Allah'ın Resûlü! İçimize öyle kötü düşünceler geliyor ki, gökten düşüp parçalanmak onları söylemekten daha iyidir; bunun sebebi nedir? diye sordular, Efendimiz (s.a.v): "Bu kalbinizdeki imandan kaynaklanıyor."90 buyurdu.


Kendi Nefsiyle Meşgul Olmak

Şeytan müridi hak yolundan caydırmak ve kalbini kaydırmak için kâmil mürşidin zahirine baktırır, kendi nefsi ve hâliyle kıyas yaptırır ve peşinden de: "O da senin gibi bir insan, seni Allah'a o mu ulaştıracak?" şeklinde bir sürü vesvese verir. Bu tür düşünceler gerçek ilim ve irfanla aydınlanmayan gafil nefsin boş kuruntularıdır.

Terbiye olmanın ve ilerlemenin esası kendini kusurlu ve hasta görmektir. Benim kimseye ihtiyacım yok demek insanı olduğu noktada bırakır.

Gerçek bir mürşidi bulana kadar akıl kullanılmalıdır. İrşat işinde alim, arif ve ehil olmayan kimseden şiddetle kaçılmalıdır. Ancak irşat ve takvası, edeb ve hayası ile kâmil mürşid olduğu güneş gibi açık olan bir arife ulaştıktan sonra, aklı ona itiraz için değil, itaat için kullanmalıdır.

Mütehassıs bir doktorun elinde tedavi gören bir hasta, artık niçin ve nasılı bırakıp kendisine verilen ilacını içmeli, doktorun tavsiyelerine uymalıdır. Akıl bunu gerektirir.

Arifler demişlerdir ki, kendini salih gören kimsenin salihleri ziyaret etmesinin pek faydası olmaz.91



Kâmil Mürşidi Bulduğuna Sevinmek

Mürid, kâmil bir mürşid bulduğuna her şeyden çok sevinmelidir. İnsana dünya ve ahirette faydası olacak bir dostun nasip olması Allahu Teala'nın en büyük nimetlerinden birisidir. Allah için sevginin sonu Allah'ın rızasıdır. Ahirette, Allah için birbirini seven muttakilerin dışında herkes dünyada nefsi için dost ettiği kimselere düşman olur.

İmam Rabbanî (k.s) Hz.leri demiştir ki:

"Allah dostlarını sevmeyi Cenab-ı Hakk'ın en büyük nimetlerinden birisi saymalıdır. Cenab-ı Hakk'tan bu sevgide samimi olmayı istemelidir. Bu büyüklere bağlılık sebebiyle hasıl olan az bir şey de çok kabul edilmelidir. Zira o, az değildir."92

Bazen müridin güzel hâli değişir, muhabbeti azalır, feyzi kesilir, amele karşı şevki azalır. Bu durumda sabırla amele ve yola devam etmelidir. Bu hâl münafıklık değildir, belki manevi zayıflıktır. Benzer durumlar Ashab-ı Kiramda da oluyordu. Bir defasında ashaptan bazıları Rasulullah Efendimize (s.a.v) gelerek:

"Biz sizin huzurunuzda iken güzel bir hâlde oluyoruz, sizden ayrılınca farklı bir hâle giriyoruz.

Bu nasıl bir şeydir anlayamadık!" diye hâllerinden şikayet ettiler. Efendimiz (s.a.v):

"Siz bu hâller içinde Peygamberiniz hakkında ne düşünüyorsunuz?" diye sordu; onlar da:

"Seni gizli ve açık her hâlimizde hak peygamber olarak kabul ediyoruz, bu konuda hiç bir şüphemiz yok." dediler. Efendimiz (s.a.v):

"Sizin başınıza gelen o hâl nifak değildir." 93 buyurdu.

Demek ki muhabbet Allah vergisidir. Kalplere dilediği gibi hükmeden Allahu Teala'dır. Müridin muhabbeti azalsa da mürşidine karşı itaat ve edebe devam etmelidir. Kâmil mürşidler müridlerinden samimiyet ve edebi yeterli görürler.



Mürşidden Keramet Beklememek

Bazı müridler, mürşidden keramet beklerler ve onun kâmil bir veli olduğunu ancak bu yolla anlayacaklarını düşünürler. Bu yanlış bir beklentidir. Keramet beklentisi daha çok aklı ve iradesi zayıf insanların işidir. Teslim ve tabi olmak için keramet şart değildir. Mürşidde görülen takva, istikamet, edep ve ilahi cezbe, aklı olanı cezbetmeye yeterlidir.

İnsanları irşat etme görevini dostlarına Allahu Teala vermiştir. Onlara bu görevle birlikte üstün kabiliyetler ve büyük yetkiler de bahşetmiştir. Velisine kullarını gönderen, kalbleri istediği yöne çeviren, dilediğine aşk, istediğine cezbe veren, kulları içinden sevip seçtiği bir dostunu bu işte vesile eden Allahu Teala'dır. O, dostlarının üzerine rahmetini indirir, bu rahmetle ilahi destek gelir ve kalpler Mevla'ya yönelir.

Bir kimsenin veli olduğunun en büyük alameti, kendisini görenin kalbini cezbetmesi ve o kalbi Allah'ın zikrine sevk etmesidir.

Bir insanın kalbinin dünyadan çekilip Allahu Teala'ya yönelmesinden, eşyayı bırakıp Mevla'yı sevmesinden ve kötü bir huyunu terk etmesinden daha büyük bir keramet yoktur.94

Elbette velilerde keramet vardır. Keramete inanmak haktır. Ancak, bir veliyi göstereceği kerameti ile değerlendirmek yanlıştır.

Nakşibendi yolunun ulu velilerinden Hace Ubeydullah Ahrar (k.s) anlatıyor:

"Semerkant'ta beni müthiş bir göz ağrısı tuttu ve kırk gün devam etti. O sırada içime Hace Alaeddin Gücdevani'yi görmek arzusu düştü. Kendisinin büyüklüğünü ve üstün vasıflarını duymuş fakat saadetli yüzünü hiç görmemiştim. Bir gün Buhara'ya gittim ve yolumun üstündeki bir mescide girdim. Mescidin bir köşesinde nur yüzlü bir ihtiyar oturuyordu. Gönlüm bu ihtiyara kapıldı. Huzuruna vardım, üç gün sohbetine katıldım. Üçüncü gün bana bakıp:

"Kaç gündür gelip sohbetimize katılıyorsun, isteğin nedir? Eğer, bu adam şeyhtir kerametini göreyim diye geliyorsan bizde öyle şey arama! Eğer sohbetimizi beğendin de kendinde bir değişiklik hissediyorsan, sana ve bana mubarek olsun. Peşine düşülecek nimet budur." buyurdu. Bir de anladım ki bu zat, hayali ile yanıp tutuştuğum Hace Alaeddin Gücdevani Hz.leri imiş. Bunu öğrenince öyle sevindim ki, kırk gündür ağrıyan gözlerimin acısı bir anda kesiliverdi.95



Mürşidden Bir Misafir Gibi İltifat Beklememek

Mürşide gidenlerin bir beklentisi de özel iltifat görmek, mürşidle sohbet ve muhabbet etmek, hususi meclisine girmek ve nazarları altında bol bol feyiz almak düşüncesidir. Bu arzu güzeldir, ancak iş müridin düşündüğü ve beklediği gibi olmayabilir.

Her iltifat hayra alamet değildir. Bir kere, kâmil velinin gerçek iltifatına mazhar olmak ve bu iltifatın hakkını korumak kolay değildir. Bu yolda hiç terlemeden, yolun zahmetini çekmeden, dost için göz yaşı dökmeden karşılık beklemek hak değildir. Arifler, çilesiz sevgi tatlı olmaz demişlerdir.

Büyük veli Seyyid İbrahim Fasih Nakşibendi (k.s) bu hususa şöyle dikkat çekmiştir:

"Mürid, mürşidinin kendisine karşı yönelmesine ve iltifat etmesine aldanmamalı, hatta içinden bu özel muamelenin sona ermesini arzulamalıdır. Yani mürid mürşidinden saygı ve hürmet beklememelidir. Çünkü mürşidin müridine karşı saygılı bir tavır takınması aslında helak edici bir durumun habercisidir. Zira mürşidin bir müride böyle davranması aslında onun sadık olmadığını bilmesinden ileri gelir.

Bir mürşid, bazen müride sert davranıyor ve onun nefsini küçültecek davranışlara giriyorsa bu mürid için bir rahmettir. Çünkü mürşid onu gerçekten terbiyesine almıştır ve kendisiyle ilgilenmektedir. Öyleyse mürid bu duruma sabretmelidir. Herkes ayrı bir imtihan içinde olduğunu unutmasın.96

Gavsu'l-Azam Seyyid Abdulhakim el-Hüseyni Hz.leri bir sohbetinde şunları anlatmıştır:

"Biz Hazne'de bulunduğumuz sürece Şah-ı Hazne bize hiç iltifat etmezdi. Yanında bir ay kaldığım zaman bile ancak bir kaç kelam ederdi. Ben bu hâle çok üzülürdüm. Bir gün yine bu düşünce ile mahzun bir hâldeydim. O sırada Şah-ı Hazne bize şu sohbeti yaptı :

"Mürşidin zahirdeki iltifatına gönül bağlayan kimsenin maneviyatta nasibi azdır. Müridin teslimiyeti tam olarak gerçekleşip feyiz ve himmet alabilme kabiliyetine sahip olduğu zaman mürşid, o müride zahiren iltifat etmez." 97

Bir gün, mürşidim ve aynı zamanda kayınpederim olan rahmetli Sultan Muhammed Raşid (k.s) Hz.leri zamanında muhterem babam Seyyid Abdulbaki Hz.lerini üzüntülü gördüm. Kendisi o zaman halifeydi. Üzüntüsünün sebebini sordum, şöyle anlattı:

"Keşke Seyda'nın yanında senin oğlun kadar, Seyda'nın küçük torunları kadar olsaydım, onlar kadar kıymetim olsaydı. Ben dikkat ediyorum Seyda sizin çocuklarınız ile ne kadar ilgileniyor, onları seviyor; oysa benim yüzüme dahi bakmıyor!"

Ben babamın bu sözüne çok üzüldüm. Belki adapsızlıktı ama kendisine:

"Kurban, vallahi insan birisine kızınca, sevmeyince onun semtine dahi uğramak istemiyor, değil kendisini tavuğunu bile göresi gelmiyor. Vallahi Seyda'nın sana kızması mümkün değildir. Kendin de görüyorsun ki senin çocuklarınla, torunlarınla kendi evlatlarından daha fazla ilgileniyor. Eğer seni sevmeseydi mümkün değil böyle yapmazdı" dedim. O zaman muhterem babam şunları söyledi:

"Vallahi gözüm hiçbir şeyi görmüyor; benim imanım Seyda'ya teslimdir. Benim en büyük korkum Seyda'nın benden rahatsız olup incinmesidir. Yoksa ilgi, alaka beklediğimden değil."

Mürid şunu iyi bilmelidir: Mürşidinin kendisine karşı göstermiş olduğu tavır müride ilaçtır. Mürşid, müridin manevi doktoru olması hasebiyle, onun tedavisini yapacak odur. Onun hangi hastalığına hangi ilacın lazım olduğunu en iyi o bilir ve ona uygun tedavi yapar. Mürid, mürşidi kendisine nasıl davranırsa davransın, nefsi için lazım olanın o olduğunu, hayrının onda bulunduğunu kesin olarak bilmelidir. Mürşid müridin keyfine göre davranırsa, nefsin hastalıkları nasıl tedavi olacaktır. Müridin mürşidinden ilgi, sevgi ve özel iltifat beklemesi bu yolda en büyük adapsızlıktır.



Zâhire Değil, Gönle Bakmak

Bazen zayıf bir müridin ayağı ve kalbi kaymasın diye kendisine mürşid tarafından güzel muamele edilir; hâlbuki diğer müridler ondan daha sevimlidir. Bu, mürşidin şefkatinden ve ince siyasetinden kaynaklanmaktadır.

Ashab-ı Kiram'dan Sad b. Ebi Vakkas (r.a) anlatıyor:

"Bir defasında Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, bazı insanlara mal veriyordu. Ben de yanlarında oturuyordum. Orada bulunan muhacirlerden birisine bir şey vermedi. Bana göre onların içinde en faziletli ve ikrama en layık olanı o idi. Böyle düşünerek, Efendimizin (s.a.v) yanına yaklaşıp:

"Ey Allah'ın Resûlü! Şu falancıya niçin bir şey vermiyorsunuz? Vallahi ben onu salih bir mümin olarak görüyorum! dedim. Efendimiz (s.a.v):

"Müslüman desen daha iyi olur! buyurdu. Ben biraz sukut ettim. Sonra dayanamadım tekrar söyledim, ama aynı cevabı aldım. Üçüncü de Allah Rasulü (s.a.v) şöyle buyurdu:

"Ben bazı insanlara böyle mal ve hediye veriyorum ki, İslam'dan çıkıp yüz üstü cehennemi boylamasınlar. Aslında kendisine bir şey vermediklerim bana, bunlardan daha sevimlidir." 98

Allah Rasulü (s.a.v) baz insanların imanlarını zayıf buluyordu. Bunun için onlara kalblerini dine ısındıracak ve kendisine bağlayacak davranışlarda bulunuyordu. Kendisine iltifat ve ikram etmediği sahabinin ise imanına güveniyor, onu içten seviyor, fakat kendisine zahiren bir iltifat göstermiyordu. Mürşidler de Hz Peygamber'in (s.a.v) varisi olarak onların usulü üzere müridlerini terbiye ederler.

İmam Sühreverdi'nin (k.s) anlattığı şu hadise de bu konuda güzel bir örnektir.

"Şeyh Abdulkadir Geylanî'ye (k.s), dervişlerinden birisi ziyarete gelince kendisine haber verilirdi. Hazret, hâlvete girdiği yerden gelir, kapıyı açar, selam verir, müridle bir musafaha eder ve kendisiyle hiç oturmadan hâlvethanesine geri dönerdi. Henüz mürid olmayan birisi kendisini ziyarete gelince çıkıp kendisini karşılar, onunla oturur sohbet eder, ikramlarda bulunur, kendisiyle bir hayli ilgilenirdi. Bu durum bazı dervişlere ağır geldi. Hazret bunu haber aldı; sebebini şöyle açıkladı:

"Bizim gerçek dervişlerle bağımız ve bağlantımız kalbdendir. Hem derviş bizdendir, bizim ehlimiz arasındadır. Aramızda yadırganacak bir hâl yoktur. Bunun için onlara karşı muamelemizde bu şekilde kalblerimizin birliği ile yetiniyoruz. Yeni gelen birisi ise, zahiri iltifatlara alışmış birisidir. Ona böyle davranmaz isek kalbine soğukluk gelir ve bizden uzaklaşır. Bu sebeple böyle davranıyoruz.99



Mürşid-i Kâmilin Gönlüne Girme Yolu

Mürşidin gönlüne girmenin ve kimseyle sıkışmadan onu ziyaret etmenin en güzel yolu, kalp yoludur. Bu yolun nasıl açıldığını Nakşibendi yolunun pirlerinden Şeyh Safi (k.s)şöyle anlatır:

"Ben, ulu arif Hace Ubeydullah Ahrar Hz.lerinin yüksek huzuruna vardığım zaman yirmi iki yaşındaydım. Henüz kendisiyle şereflenmeden Mevlana Cami Hz.leri ile tanıştım ve kendisine bu yola girme isteğimi açtım. Bana:

"Sen gençsin, bu yolda yenisin. Hace Ubeydullah Ahrar Hz.leri ulu bir zattır. Yüksek hâllerinden dolayı müridleriyle fazla meşgul gözükmezler. Sen onun bu durumundan dolay pişman olmayasın. Eğer mutlaka kendisine intisap etmek kararını verdiysen önce git Mevlana Siraceddin Kasım Hz.leri ile görüş, ondan bu işin edebini ve yolunu öğren." dedi. Ben de:

"Bana bir tavsiye mektubu verin de Mevlana Kasım'a götüreyim, sizden geldiğimi söyleyeyim ki benimle ilgilensin" dedim. Kabul etti. Mektubu Mevlana Kasım Hz.lerine götürüp takdim ettiğimde hemen ayağa kalkıp mektubu öptü ve başı üzerine koydu. Bana pek çok iltifatta bulundu. Sonra beni karşına alıp şöyle dedi:

"Bende bir ilim ve hüner yoktur ki size vereyim. Madem ki bana bu tavsiye mektubu ile geldiniz ve her hâlinizle bir aşk adamı olduğunuzu göstermektesiniz, size bu zamana kadar kimseye açmadığım bazı hususi hâlleri bildireyim:

Hace Ubeydullah Ahrar Hz.leri hâlkın gönlünü ve iç yüzünü okuyacak bir ferasete sahiptir. Ben buna çok defa şahit oldum. Aksine ihtimal bile veremiyorum. Sana düşen vazife şudur: Huzuruna varınca gönlünü tamamen ona ver ve neticeyi bekle. Göreceksin ki mürşidimiz, sultanlar ve idareciler tarafından devamlı ziyaret edilmektedir. Bu yüzden fazlaca vakit harcamış olmaktadır. Kendisinin zâhirî ve bâtınî meşguliyetleri çoktur. Müridleri ile tek tek ilgilenmeye vakitleri ve dereceleri müsait değildir. O hâlde her şey müridin istidat ve gayretine kalmaktadır. Rabıta yoluyla onun gönlüne girmeye çalışmalı ve bu yolla kalben kendisiyle özel görüşme sağlamalısın. Hazretin yanına her taraftan akın akın insan geliyor, fakat bu inceliği bilmediklerinden ve bu işin aslından gafil olduklarından çokları muradına eremeden, hazretin bereket ve feyzinden mahrum olarak geri dönüyorlar."100

Mürşid güneş gibidir; Allahu Teala'nın kendisine ikram ettiği nur, sevgi, feyiz ve rahmetle herkese yönelmiş durumdadır. Artık o ışıktan nasibini almak müride kalmaktadır. Bunun için mürid kalbini açmalı ve hasretle mürşidten gelecek ilahi nasibini beklemelidir.

Aslında her şey ilahi takdire bağlıdır. Kuluna dilediğini verecek olan Allahu Teala'dır. Mürşid ilahi taksimle belirlenen şeyleri yerine ulaştırmakla görevlidir. Mürid işin kader yönünü bilmekle sorumlu değildir. Ona gereken zahiri edeplere dikkat etmektir. Bir de maneviyat yolunda gayret ve himmetini yükseltmeli, aza kanaat etmemeli, Allahu Teala'dan daha fazla manevi ilim ve güzel ahlak istemelidir. Şu da unutulmasın ki Cenab-ı Hakk her şeyi bir ölçüyle vermekte, hikmetle yaratmaktadır.
KISSA: Uğruna Can Verilecek Yol

--------------------------------------------------------------------------------

Raşahat sahibi Şeyh Sâfi (rah) anlatıyor:

Hâcegan yolunun büyüklerinden Mevlana Hüsameddin Buharî'nin babası Hamidüddin Şaşî (rah) vefat döşeğinde idi. Bu zat büyük alimlerdendi. Şah-ı Nakşibend'le aynı dönemde yaşamıştı. Şah-ı Nakşibend'e büyük hürmet, sevgi ve saygıları vardı. Fakat o kalp doktoruna teslim olup seyru sülük terbiyesi almamıştı. Kendi ilim ve tedbiri ile yetinmişti. Zahiren helal ve harama dikkat etmiş, farzları yapıp, haramlardan kaçınmış, fakat kalbine pek eğilmemişti. Oğlu Hüsameddin Buharî ise Emir Hamza'nın (k.s) irşatta halifesi idi. Emir Hamza da Seyyid Emir Külal'in (k.s) oğludur. Hamidüddin Şaşî vefat anında sıkıntı ve ızdıraba düştü. Oğlu ve dostları baş ucunda idiler. Bir ara oğlu:

-Baba ne haldesin? diye sordu. Babası:

-Benden şu anda kalb-i selim istiyorlar. O da bende yoktur. Nasıl elde edileceğini de bilmiyorum!" dedi. Hüsameddin Buharî babasına:

-Sakin olun, kalbinizi bana bırakın. Selim kalbin ne olduğunu anlayacaksınız!" dedi. Ve derin bir murakabeye daldı. Bir saat kadar öyle kaldı. O anda Cenab-ı Hakk'a yönelip babasını bu ızdırap ve endişeden kurtaracak ilahi rahmet ve sekinet istedi. Orada bulunan diğer müminler de dua ettiler. Gözlerini açtığında, babasının yüzüne bir nur ve huzur inmişti. Kalbi dünyadan ayrılık, yalnızlık ve ölüm endişesinden kurtulup Allah ile huzur bulmuştu. İnen rahmet ve sekinet ile ızdırabı gitmişti. Bu arada gözlerini açtı, bulduğu huzurun sevincini ve kaçırdığı fırsatın hasretini şöyle dile getirdi:

-Oğlum! Allah sana bol mükafat versin. Meğer bize lazım olan iş bütün ömrümüzü bu kalbi elde etme yolunda harcamak imiş. Fakat ne yazık ki ömrümü başka türlü zayi ettim!" dedi.

Ne mutlu bu babaya ki salih evladının dua ve gözyaşı bereketi ile Yüce Allah'ın rahmetine kavuştu, huzur içinde dünyadan göçtü." (Şeyh Safi, Raşahat, 45.)

MÜRŞİD ZİYARETİNDEN DÖNÜŞ ADABI

--------------------------------------------------------------------------------

Bir mürid, mürşidini ziyarete gittiği zaman ondan izin almadan yanından ayrılmamalıdır. Gelmek irade ile fakat gitmek müsaade iledir. Bir arkadaş ve dostunu ziyarete gidince de bu edebe dikkat etmelidir. Bu konuda Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Sizden biriniz, kardeşini ziyaret edip yanında oturduğu zaman, ondan izin almadan kalkıp gitmesin."101

Vakti müsait olup, tekkede uzun süre kalmaya niyetli olan kimseler kalmak için izin almalıdır. Hem amelden hem de hizmetten kaçan kimseler, tembelliği tercih ederek böyle yapıyorlarsa, hoş karşılanmazlar. Ziyareti uzun tutan kimseler, eğer bütün vakitlerini ibadet, ilim, zikir, hizmet ve hayırlı bir işle doldurabiliyor iseler, tekkede uzun süre kalmaktan zarar görmezler. Bir mekanın hakkı verilemez ise, oradan hemen ayrılmak gerekir. Ancak kendisine görev verilir ve ondan hizmet istenirse, kalmaya devam eder. Çünkü, Allah için Allah dostlarına hizmet etmek, ibadettir.

Yolculuk yapan kimse konakladığı ve mola verdiği herhangi bir mekandan ayrılırken vakit uygunsa iki rekat namaz kılarak ayrılmalıdır. Bu namaz sünnettir. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, konaklamak için inmiş olduğu her yerden iki rekat namaz kılarak ayrılırdı."102

Bu edebe Mekke-i Mükerreme'den ve Medine-i Münevvere'den ayrılırken de dikkat etmelidir.

Yoldan gelen kimsenin sıhhat ve afiyet içinde dönüş hakkı ve bir şükür olarak kardeşlerine bir şeyler ikram etmesi, dostlarına ziyafet çekmesi müstehaptır. Resûlullah (s.a.v), Efendimiz Medine'ye geldiklerinde bir deve kurban etmiştir.103

Resûlullah (s.a.v) yoldan geceleyin dönmeyi yasaklamış104 ve:

"Sizden biriniz, seferden döndüğünde haber vermeden, aniden ailesinin yanına gece girmesin."105 buyurmuştur.

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, bir yol dönüşünde ailesinin yanına geceleyin (geç vakit) gelmezdi. Gelişini ya sabaha ya da akşamdan önceye rast getirirdi.106 Seferden genelde kuşluk vakti dönerdi.107 Önce mescide uğrayıp iki rekat namaz kılar, biraz oturur, sonra hane-i saadetine teşrif ederdi.108

Şartlarımız uygun olduğu sürece bu edeplere dikkat etmelidir. Bunda büyük bir fazilet ve sünneti ihya sevabı vardır. Ancak, kafilenin ve yolun durumuna göre, gece gündüz dönüş ve iniş saatleri değişebilir.

Mukaddes yerleri ve kâmil velileri ziyaretten maksat Allahu Teala'ya yaklaşmaktır.

Mürid, mürşidini ziyaret edip dönerken niyetini, kalbini, durumunu gözden geçirmelidir. Nasıl bir vaziyette gelip hangi hâlde geri döndüğünü düşünmelidir. Kazancının ne olduğuna bakmalıdır. Samimi olarak ziyaretinin tekrarını istemelidir. Ziyaretten sonra yönü memlekete dönse bile, gönlü mürşidinde ve onda gördüğü güzel hâllerde kalmalıdır. Onu kendisine örnek alıp, biraz daha iyi ve samimi kulluk yapmaya niyetlenmelidir. Mürşidi ile bağını kuvvetlendirecek amellere sarılmalıdır. Onunla arasındaki güzel hukuku geliştirecek hizmetleri aramalıdır. Muhabbetini artıracak edepleri öğrenmeli, mürşidini sevindirecek vazifeleri üstlenmelidir. Döndüğü yerlerde, mürşidinin sadece adını değil, ondaki yüksek ahlakı bir derece olsun yaşayarak yaymaya çalışmalıdır.

Şu gerçek unutulmamalıdır: Hakiki mürid, milletin içinde mürşidi ile övünen kimse değildir. Asıl mürid, mürşidinin kendisiyle Allah'ın huzurunda övündüğü ve sevindiği kimsedir.


KABİR ZİYARETİ ADABI

--------------------------------------------------------------------------------

Kabir ziyareti, ilim, tefekkür ve kabrin içindekine dua için yapılır. Ancak, ziyaret edilen kimse, bir peygamber veya veli ise, onların ruhlarından manen istifade edilir ve feyiz alınır.

Bir peygamber veya salih insanın kabri ziyaret edilirken abdestli bulunmalıdır. Eğer gusül abdesti alınırsa daha bereketli olur. Ziyaret edilen zatı, sanki hayattaymış gibi hürmet ve edebi muhafaza ederek ziyaret etmek gerekir. Büyükler bu konudaki edepleri şöyle belirtmişlerdir:

Büyüklerden birisinin mezarını ziyaret eden mürid, kalbini her türlü dış alakalardan boşaltmalıdır. İçini dünya endişe ve bağlarından temizleyip kalbini rahatlatmalıdır. Ziyaretini ettiği zatın ruhaniyetini sadece bir nur şeklinde düşünmelidir. Kalbiyle kabirde yatan zata yönelmeli ve kabir sahibinin feyizlerinden bir feyz ve hâllerinden bir hâl zuhur edinceye kadar o nuru kalbinde tutmalıdır.

Mürid, yüce zatları yüksek makamları ziyaret ederken, mürşidini rabıta ederek, onu önüne alarak ve gönlüne koyarak ziyaret ederse, hem kalbi uyanık olur, hem edebi muhafaza edebilir. O zaman gelen feyiz kendisine göre değil, gönlündeki mürşidine göre olur.

Allah dostlarının ruhları "illiyyin" makamında bulunur. Bu makam Cenab-ı Hakk'ın huzurunda kabul görmüş kimselerin ruhlarına tahsis edilmiştir. Bu şerefe ulaşan ruhların üzerine devamlı ilahi nur, feyiz, ve ihsan akmaktadır. Bu sebeple onlar feyz kaynağıdır. O kaynağa kalbini bağlayabilen kimse ondaki feyze ulaşmış olur.

Ziyaretçi, kabre yaklaşıp evvela selam verir. Mezarın ayak ucuna yakın sağ tarafında durur. Ona karşı hayatta nasıl davranması gerekiyorsa aynı edebine muhafaza eder. Bir Fatiha ve on bir ihlas okur. Sevabının bir mislini ziyaret ettiği zata ve diğer müminlere hediye eder. Sonra oturur. Feyz almak için kalbiyle kabirdeki velinin ruhaniyetine yönelir. Kalbinde bir eser doğuncaya kadar bu hâl üzerinde kalır.

Ziyaretçi feyz almaya ve mevta da feyz vermeye kabiliyetli ise muhakkak bir eser zuhur eder. Ziyaret edilen zat, seyr-i sülukundan sonra hâlkın irşadı için geriye döndürülmüş ve irşada mezun kılınmış bir veli ise, meydana gelen nispet eseri yavaş, durgun ve devamlı olur. Eğer mevta, cezbe hâlinde kalmış ve irşat izni verilmemiş velilerden ise, gelen tesir ani, keskin, hızlı, geçici ve çabuk olur.

Ziyaret edilen veli, ziyaretçi müridin mensup olduğu yolun büyüklerinden değilse mürid, "telebbüsî" rabıta içinde, yani mürşidini önüne alıp onun hâl, hareket ve kıyafetine bürülü olarak oturması lazımdır. Böyle yaparak feyz alma işinde mürşidini arada vasıta etmelidir.

Bir velinin kabri ziyaret edilince, veli ziyaretçiyi tanır, selamını alır. Veli kabri üstünde Allah'ı zikretmeye başlayan ziyaretçi ile beraber zikreder. Allah dostları ölümle, bir evden diğerine geçmiş gibidirler. Vefatlarından sonra onlara edilecek hürmet, hayatlarında olduğu gibidir, kendilerine, hayatta gösterilen edebin aynısını göstermek lazımdır.109

Bereket olsun diye elini kabre sürüp eli yüze meshetmek veya kabri öpmek uygun değildir.110 Kabre karşı namaz kılınmaz. Okunan sûre ve ayetlerin sevabı Resûlullah (s.a.v) Efendimizden başlayarak geçmiş büyüklere, kabirdeki zata, varsa etrafındaki mevtalara, vefat eden anne babaya, yakın akrabaya ve diğer müminlere hediye edilir.

Kabrin başında Fatiha ve ihlas sûresi yanında Yasin, ve Mülk sûreleri de okunâbîlir. İstenirse, Bakara sûresinin ilk beş ayeti (Elif Lam Mim), Ayete'l-Kürsi, Amenerrasûlü, Takasür sûresi ve kolayına gelen başka sûreler okunâbîlir. En dar zamanda, mevtaya selam verdikten sonra bir Fatiha üç ihlas okuyup bağışlamak yeterlidir.

Büyük zatları ziyaret eden mürid, hayatta olan mürşidine de dua etmelidir. Duanın kabul edileceği kıymetli zaman ve mekanlarda müridin mürşidini dualarına katması, sadakatın ve sadık evlatlığın gereğidir. Bu aynı zamanda duasının kabulü için en güzel bir vesiledir. Efendimiz (s.a.v) kardeşin ve dostların gıyabında yapılan dualara meleklerin amin dediğini ve bu duayı Yüce Mevla'nın hemen kabul ettiğini müjdelemiştir.111

Kabirdeki veliden bizzat bir şey istenmez; o vesile edilerek her şey Allahu Teala'dan istenir. Mesela; ey Allah'ın dostu, beni affet, bozulmuş işlerimi düzelt denmez. Ancak:

"Ya Rabbi, şu kabirde yatan peygamberinin (a.s) veya dostunun hürmetine, ona verdiğin nur ve aşkın şerefine senden affımı diliyorum, şu işimde hayırlı bir sonuç istiyorum" denebilir.

Kabirleri ziyaret Allah rızası için yapılan bir vazifedir. Vefat eden anne ve babanın kabirlerini Cuma günü ziyaret etmek müstehaptır.112


HER HÂLDE EDEP

--------------------------------------------------------------------------------

Sahabenin ve salihlerin kabirlerini ziyaret ederken, onları rahatsız edecek hâllerden sakınmalıdır. Erkek kadın birbirine karışmış ve sıkışmış olarak ziyaret edilmez. Böyle durumlarda türbenin içine girmeye veya kabre yakın olmaya kendini zorlamamalıdır. Huzur ve edep içinde biraz uzaktan, hatta türbenin dışından bile selam verilip, ziyaret ve dua yapılabilir.

Edep çiğnenerek ibret ve sevap alınamaz. Bu sükunet ve edeplere özellikle Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, Sahabe-i Kiram'ın ve büyük zatların türbe ve kabirlerini ziyaret ederken dikkat etmelidir. O huzurda kargaşadan çekinmeli, itip kakarak kimseyi rahatsız etmemelidir.

Büyük arif Hace Alaüddin Attar (k.s) kabir ziyaretinin hedefini şöyle belirtmiştir:

"Mürid, büyüklerin mezarların ziyaret ettiğinde, orada yatan büyüğün sıfat ve hâllerinden ne anlamış ve ne sebeple kendisine yönelmiş ise o derecede feyiz alır. Mukaddes ruhlara yönelmek için zahiren uzak olmanın bir zararı yoktur. Ancak asıl iş, kabirde yatan zatın sıfatlarını anlamaktır. Hz. Şah-ı Nakşibend (k.s) şu beyitleri çok söylerdi:

Büyüklerin kabrine bağlanmaktan ne çıkar Onların yaptığını yap, sen de hedefine var.

Allah dostlarının kabirlerini ziyaretten gaye, mezara değil, Cenab-ı Hakka yönelmektir. Oradaki velinin ruhaniyeti Allahu Teala'ya yönelmek için ancak bir vesiledir.113

Kabir ziyareti konusunda, müridin dikkat edeceği başka bir husus da, bir Peygamber (a.s) veya büyük zatın kabrini ziyaret ederken, kalbi toplamak ve istifadeyi çoğaltmak için rabıtaya sarılmaktır. Bu konuya büyükler çok önem veriyorlardı .

Seyyid Sultan Muhammed Raşid Hz.leri (k.s), bir sohbetinde buyurdu ki:

"Mürid, sofi, mürşidinden izinsiz türbe ve merkadlere gidemez, gitmemesi lazımdır." Sonra bir müddet sustu, biraz sonra: "Rabıtasız gidemez!" buyurdu. İzinsiz gidemez hükmünü, rabıtasız gidemez şeklinde ifade etti. Bunun manası şudur:

Mürid mürşidini rabıta ederek türbe ve merkadleri ziyaret ederse, onun vesile ve bereketiyle büyük menfaat elde eder. Yoksa, kendi nefsi ile yapacağı ziyaretlerden gerçek menfaat göremez. Dikkat edilirse Seyyid Muhammed Raşid Hz.leri, sohbetinde önce "izinsiz gidemez" buyurdu, sonra bunu değiştirerek "rabıtasız gidemez" buyurdu. Yani bu konuda içtihat yaptı ve hükmü kolaylaştırdı ki ümmet-i Muhammede, sofilere zorluk olmasın. Çünkü, Seyda Hz.leri tasavvufta müçtehid idi. Bu sohbet benim aklımda kalmıştı.

Bir gün bu konuyu Gavsımız Seyyid Abdulbaki (k.s) Hz.lerine sordum:

"Kurban, adaba göre sofinin önce mürşidini, sonra büyüklerin türbelerinin bulunduğu merkadi ziyaret etmesi gerekiyor. Oysa, bu gün bazı sofiler, önce merkade gidip ziyaret ediyorlar; buna Gavsımız ne buyururlar." O zaman Gavsımız:

"Önce merkade gitmelerinde bir sakınca yoktur, gidebilirler." buyurdu ve peşinden şu sohbeti yaptı:

"Şeyh Abdurrahman Tahi Hz.leri, hâlifesi Şeyh Fethullah Verkanisi ile hacca gitmişlerdi. Hac vazifesini yaptıktan sonra Medine-i Münevvere'ye geldiler. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin Ravzasına yaklaştıklarında, Şeyh Fethullah şeyhinin rabıtasını yapmaya başladı. Şeyh Abdurrahman Tahi Hz.leri ona dönüp:

"Molla Fethullah! Burada da mı Sadatın rabıtasın yapıyorsun?" diye sordu. Şeyh Fethullah:

"Evet Kurban, asıl burada Sadatın rabıtasını yapmam lazımdır. Sadatın rabıtası olmazsa, ben bu perişan hâlimle, hangi yüzle iki Cihanın Efendisinin huzuruna çıkarım. Ben rabıtaya en çok burada muhtacım. dedi."

Buradan anlaşılıyor ki yüksek makam sahibi büyükleri ziyaret eden bir mürid o makamların edebini, o makamdaki zatların kıymetini ve onlara karşı yapılacak hürmet şeklini çok iyi bilen mürşidini gönlüne ve önüne alırsa, nefsi ile baş başa kalmaz, eli boş dönmez.

Müridin her zaman her yerde ve her işte en önemli sermayesi edeb ve tevazudur. Kendini hiç bilerek mürşidini önüne aldığında, o vesile ile gelecek bereket müridin manevi hâline göre değil, mürşidin manevi derecesine göre olur ve asıl menfaat müride kalır. Bundan, ziyaret edilen zatın noksan olduğu anlaşılmasın. Kusur ve noksanlık ziyaretçi müridin nefsindedir. Mürşid, büyüklerin derece ve kıymetini çok iyi bildiğinden mürid onu bir aracı yapmış, bu vesile ile kalbini toplamış ve kazancını artırmış olur.

Kâmil bir mürşidin sevgisi ve edebi ile kalbi dolu bir mürid, büyük zatlardan birinin kabrine yöneldiğinde, kabirdeki zat onun gönül tahtında oturan büyüğün hatırına müride manen iltifatta bulunur ve onun için Allah'a istiğfar eder. Bu da müride yeter.









mhjh.jpg

MÜRŞİDİN HİMMET ve TASARRUFU

--------------------------------------------------------------------------------

Himmet, Yüce Allah'ın sevdiklerine ikram ettiği özel rahmetidir. Mürşid-i kâmil, Yüce Allah'ın halifesidir; yer yüzünde en mühim görevi üstlenmiş muttaki dostudur. Yüce Allah bu dostlarına verdiği görev kadar destek de vermektedir. Allah dostlarına verilen bu yetki ve müjdeler şu ayet-i kerimede özetle ifade edilmiştir:



"Bilesiniz ki, Allah dostlarına hiçbir korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de.

Onlar, iman edip takvaya ermiş olanlardır.

Onlar için dünya hayatında ve ahiret hayatında nice müjdeler (keramet ve güzel haller) vardır. "114

Büyük arif İmam Gazâli (k.s), Yüce Allah'ın gerçek takvaya eren dostlarına kırk çeşit keramet verdiğini, bunların yirmisini dünyada bahşettiğini, yirmisini de ahirette vereceğini belirtmiştir. Dünyada verdiği keramet ve destekler içinde şunları da saymıştır:

Yüce Allah, muttaki dostlarını, sever, onları yüce katında özel olarak zikreder, meleklerine över. Bu ne büyük bir ikram ve şereftir.

Yüce Allah, dostunu özel himayesine alır; onun bütün işlerine kefil olur. Onu düşmanlarından korur. Onun gönlünü yüce marifeti ve muhabbetiyle zengin eder. Onun Allah'tan başka bir derdi olmaz.

Yüce Allah, dostlarına bir heybet verir; onu görenler kendisine boyun büker, hürmet eder, tevazu gösterir.

Yüce Allah dostlarını gönüllere sevdirir; bütün müminler onu sever, kendisini hürmetle anar.

Yüce Allah, dostlarını bütün aleme rahmet ve bereket vesile yapar. Onun her sözü, her işi bereketlidir. Onun bastığı topraklar, gezdiği yerler, gördüğü insanlar, kendisiyle bereketlenir, feyizlenir.

Yüce Allah, yeri, karayı, havayı, denizi, hayvanları, dostunun emrine verir. O bunları dilediği zaman istediği gibi kullanır.

Yüce Allah yerin hazinelerini dostunun önüne açar, eline verir. Ancak o, bütün bunları gizli bir tuzak görür; hepsinden Allah'a sığınır; Allah'tan sadece O'nun sevgisini ve rızasını ister. Bu tür keramet ve nimetlere takılıp Yüce Sevgilisinden kopmaz.

Yüce Allah dostlarını ulu kapısına arz edilecek işlerde bir vesile ve reis yapar. Halk ilahi huzura girmeye onu vesile eder; ona hizmet ettirerek halka sevdirir ve bu vesile ile insanların hidayetine vesile eder. Onun aracılığı ile ihtiyaçlar ilahi huzura arz edilir, onun hak katındaki hatırına dertlere çare aranır, o, sıkıntılardan kurtuluş ister.

Yüce Allah, dostlarının duasını kabul eder. Onlar ne isterse verir. Bir işte şefaatçi olurlarsa, dileklerini geri çevirmez. Bütün bunlar Yüce Allah'ın dünyada iken dostlarına verdiği keramet ve yetkilerdir. Bir de ahirette verecekleri vardır ki, onların birincisi meleklerin teşrifatı ve selamı ile hoş bir halde ruhlarını teslim etmektir."115

İşte dünyada muttakilere imam yapılan kâmil mürşidler, bu tür yetki ve tasarrufa sahip yapılmışlardır. Onlara verilen bu yetkileri şu meşhur kudsi hadis çok güzel özetlemektedir:

"Kim benim velilerimden birisine düşmanlık yaparsa, ben ona karşı harp açarım/ondan dostumun intikamını alırım.

Bir kulum farz kıldığım amelleri yaparak bana yaklaştığı gibi, hiçbir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nafile ibadetleri ile de devamlı bana yaklaşır. Nihayet onu severim.

Ben bir kulumu sevdiğim zaman, (kendisine vereceğim özel nurum ile) onun işiten kulağı, konuşan dili, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı, anlayan kalbi olurum. O artık benimle işitir, benimle konuşur, benimle görür, benimle tutar, benimle yürür, benimle anlar. Benden bir şey isterse, istediğini veririm; bana sığınırsa kendisini korurum."116

Büyük müfessir İmam Fahruddin Râzî (rah), bu hadis-i kudsiyi velilere verilen kerametin en güzel bir delili olarak görür ve şu açıklamayı yapar:

"Bir insan samimiyetle Yüce Allah'a kulluğa devem ederse, Allah'ın: "onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli olurum" buyurduğu bir makama yükselir. Yüce Allah'ın sevdiği kuluna ikram ettiği celal nuru, onda bir kulak olunca, o, yakını işittiği gibi, uzağı da işitir. Bu nur, bir kul için göz olunca, o, yakını gördüğü gibi, uzağı da görür. Yine Allah'ın celal nuru bir kulda el olunca, o kul, zora, kolaya, yanındakine, uzaktakine, çok şeye gücü yeter."117

MÜRŞİD-İ KAMİL ALLAH İÇİN SEVİLMELİDİR

--------------------------------------------------------------------------------

Mürşid-i kâmil kendisine verilen bütün manevi nimetleri Allah yolunda, insanların irşadında kullanır. İnsanlar da bir veliyi irşad olmak, kalbini uyandırmak, nefsini ıslah etmek, dinini güzel yaşamak ve böylece Allah'a yaklaşmak için vesile etmeli, ahireti için mürşidden dua ve himmet istemelidir.

HİMMET, İLAHÎ KADERE BAĞLI BİR RAHMETTİR

--------------------------------------------------------------------------------

Mürşid-i kâmil, ilahi takdire teslim olmayı en büyük amel görür; bunun için ilahi hükme tabi olur. O, bütün faydanın ve zararın, iman ve hidayetin, rahmet ve azabın, tatlının ve acının Yüce Allah'ın kudret elinde olduğunu bilir; devamlı O'na yönelir; O'na güvenir. Asıl veren Allah'tır; kâmil veli, kula verilen rahmet, feyiz ve muhabbet için bir vasıtadır.

Yüce Allah, dünya aleminde rahmetini ve nimetlerini kulları eliyle ulaştırmayı sevmektedir. Bunun için melekleri, peygamberleri, velileri ve diğer sebepleri yaratmıştır.

Himmet bir keramet çeşididir. Yüce Allah'ın dostlarına bir ikramı olan keramet, ilahi kudretin tecellisidir. Yüce Allah, Peygamberlerini (a.s) bir çok mucize ile desteklediği gibi; irşatla görevli velilerini de özel yetkilerle donatıp desteklemiştir.

Keramet haktır, vardır ve vâkidir. Keramet, ikiye ayrılır. Birisi, zâhirî alemdeki maddi işlerde olur. Bunun çeşitleri çoktur. Diğeri, manevî keramettir; mâna aleminde zuhur eder, kalp, gönül ve ruh üzerinde gerçekleşir. Veli için, havada uçmak, ateşi yutmak, bir anda dünyayı gezip dolaşmak gibi maddi kerametler şart değildir. Ancak mânevi kerametin her velide bulunması şarttır.

En büyük manevi keramet, velideki sarsılmaz iman, yakin, ilahi feyiz, aşk, kalplere tasarruf etme, gönülleri Allah'a bağlama, nefsi ıslah edip kötü bir sıfatı iyi ahlaka çevirme ve gece gündüz istikamet üzere hak yolda yürüme kerametidir.

Yüce Allah, kâmil mürşidlere mâna aleminde, ruh ve kalp ikliminde tasarruf etme, gönülleri tesiri altına alma, ilahi nur ve nazarla azgın nefisleri uslandırma ve terbiye etme yetkisi vermiştir. Onlar, mana aleminin sultanlarıdır. Onlardan iman selameti ve gönül safiyeti için himmet ve yardım istemelidir; kalbimizin dirilmesi için feyizleri talep edilmelidir. Nefsimizi terbiye için nurlu nazarları altına girmeye can atmalıdır.

Kâmil mürşidler, Yüce Allah'ın: "Eğer siz Allah'a (yani O'nun dinine) yardım ederseniz, Allah da size yardım eder."118 Ayetinin sırrına ve müjdesine ulaşmışlardır. Onların üzerinde hiç eksilmeyen bir rahmet, feyiz ve ilahi destek vardır. Onlar bu destekle Yüce Allah'ın dinini yaşamakta ve gönüllere ilahi sevgiyi aşılamaktadırlar. Yoksa bu iş maddi akıl, fikir, para, edebiyat ve temenni ile olacak bir şey değildir.
KISSA: Her şey O nun (c.c) elinde

--------------------------------------------------------------------------------

Büyük ariflerden Şeyhu'l-İslam Ahmed Cami Hz.lerinin huzuruna bir Türkmen beyi geldi. Yanında ailesi de vardı. Kadının elinde son derece güzel yüzlü bir çocuk bulunuyordu. Çocuğun iki gözü de kördü. Anne-baba büyük bir ızıdırap içindeydiler. Üzüntü ile Ahmed Cami Hz.lerine yaklaştılar ve:

"Efendim! Bu bizim tek oğlumuz; her şeyi güzel, fakat iki gözü görmüyor. Dünyayı gezdik, pek çok doktora gittik, bir çare bulamadık. Dua edecek bir çok veliye ve ulu kişiye gittik, fakat sonuç alamadık. Bizim malımız çoktur; bu yolda hepsini feda etmeye hazırız. Sizin dualarınızın Allah katında kabul edildiğini işittik; kapınıza geldik. Lütfen şu oğlumuza bir nazar ve dua edeniz de gözleri açılsın; bütün malımızı size hediye edelim. Eğer siz de himmet etmezseniz, biz kendimizi yerden yere vurup helak olacağız. Bizi boş çevirmeyin!" diye yalvarmaya başladılar. Ardından yüksek sesle ağlamaya başladılar. Ulu veli böyle bir istek karşında irkildi. Çünkü kendisinden mucize gibi bir şey isteniyordu. Bunu edebe aykırı buldu ve onlara:

"Bu ne acaib bir istek! Körlerin gözlerini açmak Hz. İsa Peygamberin (a.s) mucizesidir. Ahmed Câmi kim oluyor ki ondan bu işi istiyorsunuz? Dedi ve yavaş yavaş oradan uzaklaştı. O sırada Türkmen Beyi ile hanımı kendilerini yere atıp hıçkırarak ağlamaya başladılar. İşte o Anda Ahmed Câmi Hz.lerinin kalbine ilahi bir varidat ve nur hücum etti; içinde bir ses yankılandı, Hazret kendisini tutamadı, iradesi dışında dilinden:

-Biz yaparız, o değil!" sözleri döküldü.

Yanında bulunanlar bu sözü işittiler. Ahmed Câmi birden geri döndü; çocuğun yanına gitti, iki baş parmağını küçük yavrunun gözlerine dayadı ve: "Allah'ın izniyle aç gözlerini ve gör! diye seslendi.

Ellerini çekti, çocuk ışıl ışıl görmeye başladı. Herkes dehşet içinde kalmıştı. Anne-babası çocuğa sarılıp ağlamaya başladılar ve izin alıp sevinç göz yaşları içinde oradan ayrıldılar. Orada bulunanlar Ahmed Câmi Hz.lerine:

-Efendimiz! Önce: 'Ahmed kim oluyor ki bu işi yapsın' dediniz, sonra da: "Biz yaparız, o değil' buyurdunuz. Bu sözlerin manası ne idi? diye sordular; Hazret şu cevabı verdi:

-İlk söz benim sözümdü ve doğrusu bu idi. Ben tek başıma bu işe güç yetiremezdim. İkinci söz bana ait değildi; o kalbime ilham edildi, sırrıma indirildi. O Rabbime ait bir ilhamdı. Bana:

"Ölüleri İsa mı diriltir, körlerin güzünü İsa mı açar, dilsizlerin dilini İsa mı çözer? Onların hepsini biz yaparız!" dendi. Sonra da:

"Geri dön, biz o çocuğun güzünün açılması için seni vasıta yaptık" buyruldu. Bu mana kalbime öyle tesir etti ki iradem dışında dilimden döküldü. O söz ve iş Cenab-ı Hak'tan geldi; Ahmed'in elinde zuhur etti, nefesinde gözüktü." (Şeyh Safi, Raşahat, 142-143. (Sadeleştirme)





ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın