|
İLMİHAL
FIKIH İLMİ ve İLMİHÂL KİTAPLARI
İnsanların yapması ve yapmaması lâzım olan işleri bildiren ilme "Fıkıh ilmi" denir. Dînin hükümlerini bilen müctehid âlimlere de "Fakîh" denir. Fıkıh bilgilerini derin âlimler, Kur'ân-ı kerîmden ve hadîs-i şerîflerden çıkarmışlardır.
Din bilgileri ancak fıkıh kitaplarından öğrenilir. Bunun için bir kimse Kur'ân-ı kerîmi, ihtiyaç miktarı ezberledikten sonra, fıkıhla meşgûl olmalıdır! Çünkü, Kur'ân-ı kerîmi ezberlemek farz-ı kifaye, fıkhın kendine lâzım olan miktarını öğrenmek ise farz-ı aynıdır.
Dinimiz fıkıh ilmine çok önem vermiştir. Nitekim, hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(İbâdetlerin en kıymetlisi fıkhı öğrenmek ve öğretmektir.)
(Herşeyin dayandığı direk vardır. Dinin temel direği, fıkıh ilmidir.)
Îmân, i'tikâd bilgilerini anlatan geniş ve derin ilme ise "İlm-i kelâm" denir. Kelâm ilmi âlimleri, çok büyük insanlardır ve kelâm kitâbları pek çoktur. Bu kitâblara, "Akâid kitâbı" da denir.
Amel edilecek, ya'nî kalb ile ve beden ile yapılacak ve sakınılacak şeylere, "Ahkâm-ı Şer'iyye" denir. Beden ile yapılacak ahkâm-ı şer'iyyeyi bildiren ilme "İlm-i fıkıh" denir.
Halk için yazılmış olan ve herkesin bilmesi ve yapması gereken kelâm, ahlâk ve fıkıh bilgilerini kısaca ve açıkça anlatan kitâblara "ilmihâl" kitâbları denir. Her müslümanın, evinde mutlaka ilmihâl kitabı bulundurması, dinini ilmihâl kitâbından öğrenmesi lâzımdır.
İlmihâl kitabını alırken de rastgele almayıp, dînini bilen, seven ve kayıran mübârek insanların ilmihâl kitâblarını alıp, çoluğuna ve çocuğuna öğretmek her müslümanın birinci vazîfesidir. Kendilerine din adamı ismi ve süsünü veren câhil ve sapık kimselerin sözlerinden ve yazılarından din öğrenmeye kalkışmak, kendini Cehenneme atmaktır.
Allahü teâlâ, kendisine tâbi' olunması için Resûlüne ve âlimlere tâbi' olunmasını istiyor. Âyet-i kerîmelerde meâlen buyuruldu ki:
(Ey Resûlüm! De ki; "Bana tâbi' olun!") [A. İmrân 31]
(Verdiğimiz bu misâlleri ancak âlimler anlar.) [Ankebût 43]
(Bilmiyorsanız âlimlere sorun!) [Nahl 43]
Hadîs-i Şerîflerde buyuruldu ki:
(Bilmediklerinizi sâlih [âlim]lerden sorun!)
(Câhillikten kurtulmanın yolu, bilenlerden sorup öğrenmektir.)
(Âlimlere tâbi' olun!)
(Âlimler rehberdir.)
Bu vesîkalardan anlaşıldığı gibi, din bilgileri ancak, bu âlimlerin kelâm, fıkıh ve ahlâk kitâblarından ve bu ilimlerin biraraya getirildiği, toplandığı "ilmihâl" kitâblarından öğrenilir.
Müctehid olmayanların tefsîr ve hadîs kitaplarından fıkıh bilgisi öğrenmesi imkânsızdır. Cehenneme gidecekleri hadîs-i şerîfte bildirilen "Yetmiş iki sapık fırkâ" âlimleri, Kur'ân-ı kerîmden yanlış ma'nâ çıkardıkları için sapıttılar. Âlimler sapıtınca, âlim olmayanların tefsîr okuması felâket olur. Kur'ân-ı kerîmin hakîkî ma'nâsını öğrenmek isteyen, Ehl-i sünnet âlimlerinin kelâm, fıkıh ve ahlâk kitaplarını okuması lâzımdır.
DİN NEDİR?
Soru: Din nedir?
Cevap: Din, insanları saâdet-i ebediyyeye ya'nî sonsuz saâdete, huzura götürmek için Allahü teâlâ tarafından peygamberleri vâsıtasıyla gösterilen yol demektir.
Soru: Resûl ile nebi arasında ne fark vardır?
Cevap: Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan beri, her bin senede, bir Peygamber vâsıtası ile, insanlara bir din göndermiştir. Bu Peygamberlere Resûl denir.
Her asırda, en temiz bir veya birkaç insanı Peygamber yaparak, bunlar ile dinleri kuvvetlendirmiştir. Resûllere tâbi' olan, kendilerine yeni bir dîn gönderilmiyen bu Peygamberlere de Nebî denir.
Soru: Bütün peygamberler neleri bildirmiştir?
Cevap: Bütün Peygamberler, Allaha, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Âhiret gününe, Kazâ-kaderin Allahtan olduğuna imân etmeyi bildirmişler, ya'nî hep aynı îmânı söylemiş, hepsi ümmetlerinden aynı şeylere inanmalarını istemişlerdir. Fakat, kalb ile, beden ile yapılması ve sakınılması lâzım olan şeyleri başka başka olduğundan, İslâmlıkları, müslümanlıkları da ayrıdır.
Soru : Günümüzde kaç çeşit din vardır?
Cevap: Bugün yeryüzündeki dinler ilâhî ve bâtıl [ilkel] dinler olmak üzere ikiye ayrılır.
Soru: İlkel din nedir?
Cevap: İlkel din, insanlar tarafından uydurulan inanç sistemidir. Zerdüştlük, Taoizm, Konfiçyüstlük, Budizm gibi.
Soru: İlâhî din nedir, kaça ayrılır?
Cevap: Asılları Allahü teâlâ tarafından bildirilen dinlerdir. Semâvî dinler de denilen ilâhî dinler, muharref ya'nî tahrif edilmiş, bozulmuş dinler ve hak din olmak üzere ikiye ayrılır.
Soru: Bozulmuş dinler nelerdir?
Cevap: Bozulmuş dinlerin asıllarını, Allahü teâlâ peygamberleri vâsıtasıyla bildirmiş, sonraları insanlar tarafından değiştirilmiştir. Hıristiyanlık ve Yahûdîlik böyledir.
Soru: Hak din nedir?
Cevap: Hak din ise, Allahü teâlâ tarafından gönderildiği şekilde bozulmadan kalan dindir.
Soru: Bugün yeryüzünde hak din var mıdır?
Cevap: Bugün yeryüzünde hak din olarak sâdece İslâm dîni vardır. İlk vahyolunduğu, bildirildiği gibi değişmeden günümüze kadar gelmiştir ve kıyâmete kadar da devâm edecektir.
Hak din
Soru: Âhirette kimler ni'mete kavuşacak?
Cevap: Hak dînin bildirdiği farzları yapanlara ve harâmlardan kaçınanlara Allahü teâlâ, âhirette ni'metler, iyilikler verecektir. Farzları yapmayanlara ve harâmlardan kaçınmıyanlara, âhirette cezâlar, acılar tattıracaktır.
Soru: Bugün hak dinden başkasına uyulabilir mi?
Cevap: İslâmiyet geldikten sonra, önceki dinlerin hükümleri yürürlükten kalkmıştır. Buna göre Yahûdîler ve Hıristiyânlar da dâhil bütün insanların İslâmiyeti din olarak seçmeleri gerekmektedir. Nitekim Allahü teâlâ, İslâmiyetten başkasını din olarak kabûl etmiyeceğini bildirmekte, Kur'ân-ı kerimde meâlen, (İslâm dîninden başka din istiyenlerin dinlerini Allahü teâlâ sevmez, kabûl etmez. İslâm dînine sırt çeviren, âhirette ziyân edecek, Cehenneme gidecektir) buyurmaktadır. (Âl-i İmrân 85)
ÎMÂN NEDİR?
Soru: Îmân nedir?
Cevap: Îmân, Muhammed aleyhisselâmın, Peygamber olarak bildirdiği şeyleri, akla, deneye ve felsefeye dayanmaksızın, kalb ile tasdîk ve i'tikâd etmek, inanmak, dil ile ikrâr etmek, söylemektir.
Îmân görmeden olur. Çünkü, görerek, düşünerek anlamaya kalkışarak inanmak, îmân olmaz, o şeyi bilmek, anlamak olur. Bu şey de, Allahü teâlânın yarattığıdır. Bunu, O'na ortak yapmış oluruz. Belki de, O'ndan başkasına îmân etmiş oluruz. Akla uygun olduğu için inanırsa, akla îmân etmiş olur. Peygambere îmân etmiş olmaz. Veya, Peygambere ve akla birlikte îmân etmiş olur ki, o zaman Peygambere güven tam olmaz. Güven tam olmayınca, îmân olmaz. Çünkü, îmân parçalanamaz.
Soru: Îmânı korumak için ne yapmak lâzımdır?
Cevap: Îmânı korumak için îmânı ve îmânı gideren şeyleri, farzları ve harâmları ya'nî dînin emir ve yasaklarını öğrenmek ve bunlara uymak şarttır.
Soru: Müslüman kimdir?
Cevap: Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şeylere tereddütsüz îmân edene, müslüman denir. İnandığı hâlde, dînin emir ve yasaklarını yerine getirmiyen mü'min olsa da müslümanlığı tam değildir.
Soru: Îmânla amelin birbiri ile ilişkisi nedir?
Cevap: Îmân, muma benzer; dînin emir ve yasakları, koruyan fener gibidir. Mum ile birlikte fener de, "İslâmiyet" tir, İslâm dînidir. Fenersiz, muhâfazasız mum çabuk söner. Îmânsız, İslâm olamaz. İslâm olmayınca, îmân da yok olur. Amelsiz, ibâadetsiz îmân sâhibinin, âhirete îmânla gitmesi güç olur.
Îmânın şartları
Soru: Îmânın şartı kaçtır?
Cevap: Îmânın şartı altıdır. Bunlar Allaha, Meleklere, Kitaplara, Peygamberlere, Âhiret gününe, Kazâ-kaderin Allahtan olduğuna inanmaktır. Buna kısaca Âmentü denir.
Soru: İnanılacak işlerde öncelik var mıdır?
Cevap: Her müslümanın önce îmânın altı şartını bilmesi ve inanması gerekir. Çünkü bir kimsenin düzgün bir îmânı, i'tikâdı yoksa, bu kimsenin yaptığı bütün ibâdetlerin, iyiliklerin hiçbir faydası olmaz. Doğru, düzgün bir i'tikâda sahip olduktan sonra, dînin yasak ettiği şeylerden kaçınıp, dînin emrettiği şeyleri yapmak gerekir. Bu sıraya dikkat edilmezse daha sonra yapılanlar faydasız olur, bir işe yaramaz.
Allahü teâlâya îmân
Soru: Âmentü billâhi ne demektir?
Cevap: Âmentü billâhi ifâdesi, Allahü teâlânın varlığına ve birliğine inandım, îmân ettim, demektir. Allahü teâlâ vardır ve birdir. Ortağı ve benzeri yoktur. Mekândan münezzehtir, ya'nî bir yerde değildir. Ayrıca Allahü teâlânın sıfatlarını da bilmek şarttır.
Allahü teâlânın sıfatları ikiye ayrılır: Sıfât-i zâtiyye, sıfât-i sübûtiyye.
Allahü teâlânın sıfât-i zâtiyyesi altıdır. Bunlar:
1- Kıdem, evveli yoktur.
2- Bekâ, sonu yoktur.
3- Kıyâm bi-nefsihi, hiç kimseye muhtaç değildir.
4- Muhâlefetün lil-havâdis, hiç kimseye benzemez.
5- Vahdâniyyet, birdir ortağı, benzeri yoktur.
6- Vücûd, var olmasıdır.
Allahü teâlânın sıfat-i sübûtiyyesi ise sekizdir. Bunlar:
1- Hayât, diridir.
2- İlm, herşeyi bilir.
3- Semi, işitir.
4- Basar, görür.
5- İrâde, dileyicidir. Yalnız O'nun dilediği olur.
6- Kudret, herşeye gücü yeter.
7- Kelâm, söyleyicidir.
8- Tekvîn, hâlıktır, yaratıcıdır. Her şeyi yaratan, yoktan var eden O'dur. O'ndan başka yaratıcı yoktur.
Allahü teâlânın görmesi, işitmesi, insanların görmelerine, işitmelerine benzemez.
Meleklere îmân
Soru: Îmânın ikinci şartı nedir?
Cevap: Îmânın ikinci şartı, meleklere îmândır. "Ve melâiketihi", ben Allahü teâlânın meleklerine inandım, îmân ettim, demektir.
Soru: Meleklerin özellikleri nelerdir?
Cevap: Melekler yiyip içmezler. Günâh işlemezler. Meleklerde, erkeklik, dişilik olmaz. Piyasada birçok yerde kanatlı kadına benzer resimler var. Böyle resimler, Hıristiyan hurâfeleridir. Bize Hıristiyanlardan geçmiştir. Hıristiyanlar, melekleri hâlâ Allahın kızları olarak bilirler, böyle inanırlar.
Bu şekilde inanmak, böyle resimlere hürmet edip, yukarı asmak çok tehlikelidir.
Meleklerin en üstünleri ve peygamberleri Cebrâil, Mikâîl, İsrâfîl, Azrâîl aleyhimüsselâmdır.
Kitaplara îmân
Soru: Îmânın üçüncü şartı nedir?
Cevap: Îmânın üçüncü şartı kitaplara îmândır. Âmentüdeki, "Ve kütübihi" ifâdesi, Allahü teâlânın kitaplarına inandım, îmân ettim, demektir.
Soru: Kaç kitap gelmiştir?
Cevap: Kur'ân-ı kerîmde bildirilen, yüzdört kitaptır. Yüzü küçük kitaptır. Bunlara (suhuf) denir. Ve dördü büyük kitaptır. Bunlardan Tevrât, Mûsâ aleyhisselâma; Zebûr, Dâvüd aleyhisselâma; İncîl, Îsâ aleyhisselâma; Kur'ân-ı kerîm, Muhammed aleyhisselâma nâzil olmuş ya'nî gönderilmiştir. Kitapların hepsini, Cebrâil aleyhisselâm getirmiştir. En son, Kur'ân-ı azîm-üş-şân nâzil olmuştur.
Soru: Kur'ân-ı kerîmin özellikleri nelerdir?
Cevap: Kur'ân-ı kerîm gönderilince, diğer kitaplar neshedilmiş, ya'nî yürürlükten kaldırılmıştır. Kur'ân-ı kerîm, kıyâmete kadar geçerlidir. Nesholmaktan, ya'nî geçersiz olmaktan ve tebdîl ile tahrîften ya'nî insanların değiştirmelerinden korunmuştur.
Kur'ân-ı kerîmde eksiklik veya fazlalık olduğuna inanan dinden çıkar. Hattâ Kur'ân-ı kerîmi Allahü teâlâ tarafından gönderilen kitap kabûl ettiği hâlde, diğer semâvî kitapların da hâlen yürürlükte olduğunu zannedip, bunlara göre amel edenlerin de, Cennete gireceğine inananlar da İslâm dînine îmân etmiş olmaz.
Peygamberlere îmân
Soru: Îmânın dördüncü şartı nedir?
Cevap: Îmânın dördüncü şartı, Peygamberlere îmândır. Âmentüdeki "Ve rusulihi" kelimesi, "Allahü teâlânın Peygamberlerine îmân ettim" demektir.
Peygamberlerin ilki Âdem aleyhisselâm ve sonuncusu, bizim Peygamberimiz Muhammed Mustafâ "sallallahü aleyhi ve sellem"dir. Bu ikisinin arasında, çok peygamber gelmiş ve geçmiştir. Peygamberlerin sayısı kesin belli değildir. Kitaplarda, 124 binden ziyâde peygamber geldiği bildiriliyor. Bunlardan 313 veya 315 adedi Resûldür.
Peygamberlerden meşhûr olanlar: Âdem, İdrîs, Şît, Nûh, Hûd, Sâlih, İbrâhîm, Lût, İsmâîl, İshak, Ya'kûb, Yûsüf, Eyyûb, Şu'ayb, Mûsâ, Hârun, Hıdır, Yûşa' bin Nûn, İlyâs, Elyesa', Zülkifl, Şem'un, İşmoil, Yûnüs bin Metâ, Dâvüd, Süleymân, Lokmân, Zekeriyyâ, Yahyâ, Uzeyr, İsâ bin Meryem, Zülkarneyn ve Muhammed aleyhi ve aleyhimüssalâtü vesselâmdır.
Bunlardan, yalnız 28'nin isimleri Kur'ân-ı kerîmde bildirilmiştir. Şît, Hıdır, Yûşa', Şem'un ve İşmoil bildirilmemiştir. Bu 28'den Zülkarneın ve Lokmân ve Uzeyr'in Peygamber olup olmadıkları kesin belli değildir.
Peygamberlerin sıfatları
Soru: Peygamberlerin sıfatları nelerdir ve bunların ma'nâları nedir?
Cevap: Peygamberler de diğer insanlar gibi yer, içer, hasta olur, vefât eder. Hiçbiri aslâ dünyaya muhabbet etmez. Ya'nî dünyayı sevmez. Ancak onları diğer insanlardan ayıran sadece onlara mahsûs ba'zı sıfatlar, özellikler vardır. Peygamberler hakkında bilmemiz lâzım olan sıfatlar ya'nî peygamberlere mahsûs olan özellikler yedidir: Sıdk, Emânet, Tebliğ, İsmet, Fetânet, Adâlet, Emn-ül azl
Bunların kısaca ma'nâları da şöyledir:
1- Sıdk: Bütün peygamberler, sözlerinde sâdıktır, ya'nî doğrudur.
2- Emânet: Peygamberler emânete aslâ hıyânet etmezler.
3- Tebliğ: Peygamberler, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını ümmetlerine bildirirler.
4- İsmet: Peygamberlerin hepsi, büyük ve küçük, bütün günâhlardan uzaktırlar.
5- Fetânet: Bütün Peygamberler, diğer insanlardan daha akılıIdır.
6- Adâlet: Peygamberler âdildir, kimseye zulmetmezler, doğru hüküm verirler.
7- Emn-ül azl: Peygamberlerden, peygamberlik vazîfesi geri alınmaz.
Âhiret gününe îmân
Soru: Îmânın beşinci şartı nedir?
Cevap: Âmentünün beşinci şartı, âhyret gününe inanmaktır. Âmentüdeki, "Vel-yevmil âhyri" ifâdesi, "Ben, âhiret gününe inandım, îmân ettim" demektir.
Herkes ölüp dirilecektir. Cennet ve Cehennem ve mîzân ya'nî sevâbların ve günâhların tartıldığı terâzî ve Sırât köprüsü, haşr ya'nî toplanmak ve neşr ya'nî Cennete ve Cehenneme dağılmak, hep kıyâmet gününde olacaktır.
Soru: Kıyâmetin büyük alâmetleri nelerdir?
Cevap: Îsâ aleyhisselâm yeryüzüne inecek, Hz.Mehdî' çıkacak, Deccâl, Ye'cûc ve Me'cûc gelecek. Güneş batıdan doğacak. Dabbe-tül-erd denilen büyük bir hayvan çıkacak. Büyük bir duman her tarafı kaplayacak. Medine-i Münevvere harap olacak ve Ka'be-i Şerîf yıkıIacak. Biri Arabistan'da diğerleri doğuda ve batıda olan üç yer batacak. Yemen'de büyük bir ateş çıkacak. Ve nihâyet Sûrun üflenmesi ile dünya hayatı son bulacaktır.
Kabirdeki sorular
Soru: Kabirde ne sorulacaktır?
Cevap: Kabirde sorulacak şeyleri herkesin bilmesi, çocuklarına da öğretmesi lâzımdır. Kabirde şu sorular sorulacaktır:
Rabbin kim? Dînin nedir? Kimin ümmetindensin? Kitâbın nedir? Kıblen neresidir? İ'tikâdda ve amelde mezhebin nedir?
Müslümanlar bu sorulara şöyle cevap verirler:
Rabbim Allah, Dînim, İslâm dînidir. Muhammed aleyhisselâmın ümmetindenim. Kitâbım, Kur'ân-ı kerîmdir. Kıblem, Ka'be-i Şerîftir. İ'tikâdda mezhebim Ehl-i sünnet vel-cemâ'attir. Amelde ise Hanefî, Şâfi'î, Mâlikî, Hanbelî mezheplerinden hangisinde ise onu söyler.
Soru: Kimler kabir sorularına cevap verecek, kimler veremiyecek?
Cevap: Îmân ile ölen cevap verecek, îmânsız ölen cevap veremiyecektir.
Doğru cevap verenlerin kabri genişliyecek, buraya Cennetten bir pencere açılacaktır. Sabah ve akşam, Cennetteki yerlerini görüp, melekler tarafından iyilikler yapılacak, müjdeler verilecektir.
Bu suâllere cevap veremiyenler, kabirde azâb görecektir. Cehennemden bir pencere açılacak, sabah akşam Cehennemdeki yerini görüp, mezarda, mahşere kadar, acı azâbları çekecektir.
Soru: Îmânın altıncı şartı nedir?
Cevap: Îmânın altıncı şartı, hayır ve şerrin Allahtan olduğuna inanmaktır. Âmentüdeki, "Ve bil-kaderi hayrihi ve şerrihi minallahi teâlâ" demek, "Hayır ve şer, iyilik ve kötülük, olmuş ve olacak şeylerin cümlesi, Allahü teâlânyn takdîriyle, ya'nî ezelde bilmesi ve dilemesi ve vakitleri gelince yaratması ile ve levh-i mahfûza yazmasıyla olduğuna inandım, îmân ettim. Kalbimde, aslâ şüphe yoktur" demektir.
Bu, kazâ kadere inanmak demektir. Kader, bir insanın doğumundan, ölümüne kadar, başına gelecek, işlerdir. Kazâ da, bu işlerin başa gelmesidir.
Soru: Âmentüdeki, Kelime-i şehâdetin ma'nâsı nedir?
Cevap: Kelime-i şehâdetin kısaca ma'nâsı da şöyle:
Ben şehâdet ederim ki, Allahü teâlâdan başka ilâh yoktur ve yine şehâdet ederim ki, Muhammed aleyhisselâm O'nun kulu ve resûlüdür.
Soru: Îmânın geçerli olması için ne gibi şartlar lâzımdır?
Cevap: Îmânın sahîh, makbûl ve geçerli olması için gerekli şartlardan ba'zıları:
1- Îmânda sâbit olmak: Meselâ üç yıl sonra dînimi bırakacağım diyen, hemen kâfir olur.
2- Havf ve recâ arasında olmak: Ya'nî Allahü teâlânın azâbından korkup rahmetinden ümit kesmemek. Her zaman korku ile ümit arasında olmak.
3- Can boğaza gelmeden îmân etmek: Ölürken, âhiret hâllerini gördükten sonra kâfirin îmânı kabûl olmaz. Fakat o ânda da, müslümanın tevbesi kabûl olur.
4- Güneş batıdan doğmadan önce îmân etmek: Artık o zaman tevbe kapısı kapanır.
5- Gaybı yalnız Allahü teâlâ bilir: Gaybı Allahtan başkası bilemez. Bir de Allahın bildirdiği peygamber, evliyâ veya başka bir kimse de bilebilir.
6- Îmândan bir hükmü reddetmemek: Küfrü gerektiren şeylerden kaçmak.
7- Dînî bir hükümde şüphe etmemek: Meselâ acaba namaz farz mı, içki harâm mı diye şüphe etmemek.
8- İ'tikâdını, inancını İslâm dîninden almak: Târihçilerin, felsefecilerin değil, Muhammed aleyhisselâmın bildirdiği şekilde îmân etmek lâzımdır.
9- Hubb-i fillâh, buğd-i fillâh üzere olmak: Allah için sevmek Allah için düşmanlık etmek. Allah düşmanlarını sevmek, onları dost edinmek, Allah dostlarına düşman olmak küfrü gerektirir.
10- Ehl-i sünnet vel cemâ'ate uygun i'tikâd etmek.
EHL-İ SÜNNET VEL CEMÂ'AT
Soru: Ehl-i sünnet vel cemâ'at ne demektir?
Cevâb: Hadîs-i Şerîfte, (Ümmetim 73 fırkaya ayrılır, 72'si Cehenneme gider, yalnız bir fırkası kurtulur. Bu fırka, benim ve Eshâbımın yolunda gidenlerdir) buyuruldu. Bu fırkaya, Ehl-i sünnet vel cemâ'at, kısaca (Ehl-i sünnet) denir. Ben ehl-i sünnet i'tikâdındayım demek, Peygamber efendimiz ve Eshâbı nasıl îmân etmiş ise, nasıl inanmış ise ben de öyle inandım demektir.
O hâlde, Cehennemden kurtulmak için her müslümanın ilk önce Ehl-i sünnet i'tikâdını öğrenmesi, daha sonra da dînimizin emir ve yasaklarına riâyet etmesi lâzımdır.
Soru: Ehl-i sünnet olmak için lâzım olan i'tikâd bilgileri nelerdir?
Cevap: Ehl-i sünnet olmak için lâzım olan i'tikâdlardan ba'zıları şunlardır:
Kur'ân-ı kerîmin Allahü teâlânın kelâmı olup, mahlûk [yaratık] olmadığına inanmak. Eshâb-ı kirâmın tamamını sevmek, hiçbirini kötülememek.
Cennetten Allahü teâlânın görüleceğine inanmak. Ehl-i kıble'yi tekfîr etmemek, ya'nî namaz kılan müslümana işlediği günâhlardan dolayı kâfir dememek. İbâdet îmândan parça değildir. Günâh işliyen mü'mine kâfir denmez. Îmân artıp eksilmez.
Mi'râc rûh ve bedenle birlikte olmuştur. Tasavvufu inkâr etmemek.
Peygamberlerin mu'cîze ve evliyânın kerâmet göstermeleri haktır. Bugün için dört hak mezhebden birine uymak, mezhepsiz olmamak.
Dört büyük halifenin, halîfe olduğuna ve üstünlüklerinin halîfelik sırasına göre olduğuna inanmak. Kabir ziyâreti, peygamber ve evliyâdan yardım istemek câizdir.
Okunan Kur'ân-ı kerîmin ve verilen sadakanın sevâbını ölülere göndermenin câiz olduğuna, bu sevâbların ve duâların ölülere ulaştığına, azâblarının azalmasına sebep olacağına inanmak.
Kabir suâli haktır. Kabir azâbı rûh ve bedene olacaktır. Sırât köprüsü vardır. Şefâ'ate, hesâba ve mîzâna inanmak.
Ba'zı bid'atler
Soru: Bid'at ne demektir?
Cevap: Dinde yapılan her değişiklik ve reform bid'attır. Bid'at, sonradan yapılan şey demektir. Peygamber efendimizin ve dört halîfesinin zamanlarında bulunmayıp da, onlardan sonra, dinde meydana çıkarılan, ibâdet olarak yapılmağa başlanan şeylerdir. Meselâ müezzinin sadece kâmet getirmesi gerekirken bunun dışında üç ihlâs okuması, tesbih çektirmesi bid'attir.
Peygamberimiz buyurdu ki: (Bid'at sâhibi olanlara, hurmet eden, dirilerini ve ölülerini öven, bunları büyük bilen, islâmı yıkmaya, dünyadan kaldırmaya yardım etmiş olur.)
Soru: Günümüzde yaygın olarak yapılan bid'atler nelerdir?
Cevap: Günümüzdeki bid'atlerden ba'zıları şunlardır:
1. Namazlardan sonra hemen âyet-el-kürsî okumak lâzım iken, önce Salâten tüncinâ ve başka duâ okumak bid'attır.
2. Cenâze olduğunu bildirmek için, minârelerde salât okunması bid'attır.
3. Eli göğse koyarak, selâmlaşmak bid'attir.
4. (Zekeriyyâ sofrası) denilen adak bid'attır.
5. Câmide her namazdan sonra müsâfeha etmek bid'attır. Bayramlarda, câmilerde müsâfeha ederek bayramlaşmak ve namazlardan sonra, âdet etmeden, ara sıra müsâfeha câizdir.
6. İbâdetleri teyp, radyo ve hoparlörle yapmak bid'attır. Televizyondaki imâma uymak câiz olmadığı gibi, bu seslerle ibâdet yapmak da sahîh, geçerli olmaz.
7. Kur'ân-ı kerîmi şarkı söyler gibi okumak bid'attır. Mûsikîye uyarak tecvîdi bozmak bid'at ve dinlemesi de büyük günâhtır. Kur'ân-ı kerîmi, tekbîrleri ve ilâhîleri çalgı ile, ney çalarak okumak, bunun için tehlikeli bid'attır. Kur'ân-ı kerîmi güzel ses ile, tecvîd ile okumalıdır. Tegannî ile, kelimeleri değiştirip nağmeye, mûsikîye uydurarak okumak harâmdır.
8. Dînî türk mûsikîsi veya tasavvuf müziği bid'attir.
9. Kur'ân-ı kerîmi ücret ile, para ile okumak, bâtıl ve bid'attır.
10. Cenâzede yüksek sesle tekbîr, tehlîl, ilâhîler okumak bid'attır.
11. Mezâr taşına âyet-i kerîme, mubârek isimler, şiir, Fâtiha kelimesini yazmak bid'attır.
12. Ölü evinden yemek, helva dağıtılması bid'attır. Birinci, üçüncü, yedinci, kırkıncı, elliikinci ve elliüçüncü gibi günlerde helva, çörek gibi şeyler yapmak ve kabir başında yemek dağıtmak bid'attır.
13. Evliyâ kabirlerinde mum yakmak, çabut başlamak bid'attır.
Küfür nedir?
Soru: Küfür nedir?
Cevap: Dinde bilinmesi ve inanılması zarûrî olan şeyleri ve dînin kesin hükümlerinden birini inkâr etmek, kabûl etmemektir.
Soru: İnsanı küfre, îmânsızlığa düşüren şeyler nelerdir?
Cevap: Dînimizde hürmet edilmesi, saygı gösterilmesi gereken şeylere hürmetsizlik eden, saygısızlık yapan; kötülenmesi, beğenilmemesi gereken şeylere hürmet eden, beğenen dinden çıkar. İnsan bir sözle [kelime-i şehâdet ile] müslüman olur. Bir müslüman da, küfre düşüren bir söz söyleyince kâfir olur.
Her müslümanın dinde bilinmesi zarûrî olan şeyleri bilmesi lâzımdır. Küfür olan şeyin çok kimse tarafından kullanılması bunu küfür alâmeti olmaktan çıkarmaz. Çünkü bu bilinmesi zarûrî olan bilgilerden olduğu için bilmemek özür değildir. Bu sebeple her müslümanın küfre düşürücü söz ve hareketleri çok iyi bilmesi gerekir. İnanmamayı gösteren her söz ve her iş, şaka olarak da söylense küfür olur. Birkaç misâl:
İnsanlara mahsûs sıfatları Allah için kullanmak küfür olur. Allahü teâlâya, san'atçı demek; Allah unuttu; kaderime küstüm; Allah bizi düğündüğü için göz, kulak vermiş; Allah kuşlara kanat vermeyi ihmâl etmemiş; İlâhi şuur, ilâhî düşünce demek; Allah bana kulum demesin; anladıysam arab olayım; bugünkü Kur'ân noksan demek. Bu işte ilâhi şuuru görüyoruz demek küfürdür. Bunun gibi, Allahü teâlâ için, düşünerek yarattı demek küfürdür. İslâm düşüncesi demek de böyledir. Çünkü, düşünmek insanlara mahsûs şeydir. Dinsizlere şerefli kâfir demek; çalgı âleti ile ibâdet etmek veya ilâhi söylemek; O, cimrilerin Allahı demek. Ağza def-i hâcet lafzı ile sövmek...
Peygamberleri küçültücü şey söylemek, meselâ ilk insan vahşî idi demek. Çünkü ilk insan Hz. Âdem peygamberdi.
Melekleri küçültücü şey söylemek. Meselâ, senin bakışın bana Azrâil gibi geliyor veya çocuk iyi yetişmezse zebâni olur yâhut bu ibâdetin sevâbını melek yazamaz demek.
Âhırette olacak şeylerle alay etmek. Meselâ ben Cenneti istemem, Cehenneme gitmek isterim demek. Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ya'nî Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık bildirilmiş ve islâm âlimlerinin kitapları ile her tarafa yayılmış, inanılması zarûrî olan din bilgilerinden birine inanmamak veya önem vermemek. Meselâ ben cinleri göremediğim için inanmam demek veya kesin harâm olduğu bilinen birşeyi yiyip içerken besmele çekmek.
Küfür sözler
Özürlü kimseler için, îmâlât hatâsı demek; birisini kötülemek gâyesiyle Allahlık Ali Bey demek; namaz kılmam ama, kalbim temiz demek; kendisine Hans, Corc gibi gayrı müslim ismi ile çağırılmasını istemek; mümin için Nuh der, peygamber demez demek; harâm kazanç ile sevâb için kurban kesmek; ecelin hoyrat eli demek.
Harâm iş yapana, ne güzel yaptın demek. Şarap içene, ne güzel içiyor demek.
Bir kimse falcıya gitse, falcı; senin başına şu işler gelecek dese, o da buna inansa, kâfir olur. Çünkü gaybı, ileride olacak şeyleri ancak ve ancak, Cenâb-ı Hak bilir. Bir de sevgili kulları kendilerine bildirildiği kadar bilir.
Müslümana kâfir demek, kâfirlerin âyinlerini beğenmek, Allah baba demek, Allah gökte demek hep küfürdür.
Hocayı kötülemek için hocayla etme pazar, sonunda fetvâya bozar gibi sözlerin çoğu küfürdür, îmânının gitmesine, dinden çıkmasına sebep olur. Bunun için ağzımızdan çıkan söze dikkat etmemiz lâzımdır. Rastgele söz söylememelidir.
Yaratmak kelimesi
Soru: Allahtan başkası için yarattı denir mi?
Cevap: Günümüzde oldukça yaygın bir şekilde kullanılan bir kelime var. Yaratmak.
Bu kelimeyi Allahü teâlâdan başkası için kullanmak da küfürdür. Çünkü yaratmak, yoktan var etmek demektir. Bu da sâdece Cenâb-ı Hakka mahsûstur. Bu kelimeyi mecâzî anlamda kullanmak da câiz değildir.
Gayrı müslime benzemek
Soru: Gayrı müslimlerin yaptıklarını beğenmek küfür müdür?
Cevap: Gayrı müslimlerin ibâdet olarak yaptıklarını, beğenmek, değer vermek de insanı dinden çıkartır.
Gayrı müslimlerin yaptıkları şeyler iki çeşittir:
Birincisi dinleri ile ilgisi olmayıp âdet olarak yaptıkları şeyler. Meselâ, ceket, pantalon giymeleri gibi âdet olarak yaptıkları şeylerdir.
İkincisi, dinlerinin gereği olarak yaptıkları şeyler. Meselâ boyunlarına haç takmaları, bellerine zünnar başlamaları, bu kısma girer.
Küfür olan, dinden çıkmaya sebep olan şeyler zamanla âdet haline gelse, bir kimse, bunun küfür olduğunu bilmeden kullansa yine dinden çıkar.
DİNDE İBÂDETİN YERİ
İbâdetlerin önemi
Soru: İbâdet nedir?
Cevap: İslâmiyete uymaya, ibâdet etmek denir. Müslüman, Allahü teâlâ emrettiği için, vazîfeleri olduğu için ibâdet eder. İslâmiyetin emirlerinde ve yasaklarında, kulların dünyaları ve âhyretleri için nice faydalar bulunmakla berâber, ibâdet ederken, Allahü teâlânın emri olduğunu, kulluk vazîfesi olduğunu düşünmek, niyet etmek lâzımdır.
Böyle düşünmeden yapılan iş, ibâdet olmaz. Din ile ilişiki olmıyan bayağı bir iş olur.
Meselâ, namaz kılan kimse, Allahü teâlânın emrini yerine getirmeyi ve kulluk vazîfesini yapmayı niyet etmeyip, namazın bir spor olduğunu düşünürse, ibâdet etmiş olmaz, spor yapmış olur.
Oruç tutanyn da, yalnız mideyi dinlendirmeyi, perhîz yapmayı düşünmesi, orucun sahîh ve kabûl olmamasına sebep olur.
Soru: Îmândan sonra ilk lâzım olan nedir?
Cevap: Her müslümanın, doğru, düzgün bir îmâna sahip olduktan sonra, müslümanlığı ya'nî dînin emir ve yasaklarını iyice öğrenmesi lâzımdır. Çünkü dînini bilmeyen kimse, her an yanlış birşey yapıp dinden çıkabilir. Peygamber efendimiz, (İlim bulunan yerde müslümanlık vardır. İlim bulunmayan yerde müslümanlık kalmaz) buyurmuştur.
Din, en güzel, en doğru şekilde ancak ilmihâl kitaplarından öğrenilir.
İlmihâl kitabı, bir müslüman için öğrenilmesi zarûrî olan îmân ve ibâdet bilgilerini anlatan kitaptır. Bunun için her müslümanın elinin altında, gerektiğinde bakabileceği güvenilir bir ilmihâl kitabı bulundurması lâzImdır.
Soru: Tefsîr ve hadîs kitaplarından din öğrenilir mi?
Cevap: Tefsîr ve hadîs kitaplarından din öğrenilmez. Birinin önüne tefsîr kitabı koyup bunu oku, dîni öğren demek, ilk okul çocuğunun önüne yüksek matematik kitabını koyup buradan matematik öğren, demek gibidir.
Soru: Îmân edip, ilim öğrendikten sonra ne yapmak lâzımdır?
Cevap: Îmân edip gerekli ilimleri öğrendikten sonra, ibâdet yapmak lâzımdır. Böyle yapılmazsa bu da tehlikelidir. Bunun için îmâna kavuştuktan sonra, farzları yapıp harâmlardan kaçınmak lâzımdır. Her mü'min, farzları ya'nî cenâb-ı Hakkın emirlerini yapmaya ve harâmlardan ya'nî yasak ettiği şeylerden kaçınmaya mecburdur. Bir müslümana îmândan sonra farzları ve harâmları öğrenmek, bilmek de farzdır.
Soru: Dînin emirlerini yapmakta bir sıra var mıdır?
Cevap: Dînin emir ve yasaklarını yapmakta da sıra vardır. Îmân ettikten sonra, önce harâmları, sonra da farzları öğrenmek ve yapmak lâzımdır. Farzları yapmayan mü'minlerin, sünnetleri, nâfile ibâdetleri kabûl olmaz. Ya'nî bunlara sevâb verilmez.
Bir kimse, bir farzı özürsüz terk ederse, bu farz borcunu ödemedikçe, bu cinsten olan hiç bir nâfile ibâdetine ve sünnetine sevâb verilmez.
Meselâ, zengin bir kimsenin zekât borcu var. Zekât borcu olduğu hâlde, hayır hasenat yapıyor, sadaka veriyor. Hâliyle zekâtını ödemediği için bunlardan hiç sevâb alamaz. Çünkü, cenâb-ı Hak bundan önce zekât vermesini istiyor.
İbâdetlerde niyetin önemi
Soru: İbâdetlerdeki niyetin önemi nedir?
Cevap: Müslüman her işinde, "Ben bunu ne için ve kimin için yapıyorum" diye düşünmesi lâzımdır. Mubâhları yaparken de niyeti düzeltmek lâzımdır. Mubâh, dînimizce emir veya yasak edilmiyen şeylerdir. Bunlar iyi niyetle yapılırsa sevâb, kötü niyetle yapılırsa günâh olur.
Meselâ bir kimse, övünmek, hava atmak, gösteriş yapmak için veya kadınları, kızları avlamak için şık giyinirse, günâh işlemiş olur. Ancak, bu kimse, sünnet olduğu için koku sürünür, şık giyinirken de maksadı, câmiye saygı, câmide yanında oturan müslümanları incitmemek, temiz, sıhhatli olmak, islâmın haysiyetini, şerefini korumak ise, her niyeti için ayrı sevâb kazanır.
İnsan, mubâh bir işe başlarken, niyetine dikkat etmelidir. Niyeti iyi ise, o işi yapmalıdır.
Niyeti, yalnız Allahü tealâ için olmazsa, yapmamalıdır. Hadîs-i Şerîfte, (Allahü teâlâ, sizin sûretlerinize, mallarınıza, bakmaz. Kalblerinize ve amellerinize bakar) buyuruldu. Ya'nî, Allahü teâlâ, insanın yeni, temiz elbisesine, yaptığı hayırlara, ibâdetlere, malına, rütbesine bakarak sevâb vermez.
Niyet ve Amel
Bunları ne düşünce ile, ne niyet ile yaptığına bakarak, sevâb veya azâb verir.
Günâhlar, niyetsiz veya iyi niyet ederek işlenirse, günâh olmaktan çıkmaz. (Ameller, niyete göre iyi veya kötü olur) hadîs-i şerîfi, ibâdetlere ve mubâhlara niyete göre sevâb verileceğini bildirmektedir.
İyi niyetle harâm işlenir mi?
Soru: Harâmlar iyi niyet ile işlenebir mi?
Cevap: Harâmlar iyi niyet ile yapılsa da, asla mubâh olamaz. Ya'nî harâmlara hiçbir zaman sevâb verilemiyeceği gibi, özürsüz harâm işleyen, muhakkak günâha girer. İyi niyeti, onu günâhtan kurtarmaz. Bir kaide vardır dînimizde: "Harâm işliyerek ibâdet yapılmaz!"
Meselâ, birisine farz olan emr-i ma'rûfu yapmak, ya'nî islâmiyeti anlatmak için, ona yakınlaşmak maksadıyla, onunla beraber içki içemez. Burada iyi niyetin yeri yoktur.
İbâdetleri harâm işliyerek yapmak câiz değildir. Harâm işliyenlerin ibâdetleri sahîh, ya'nî geçerli olur. Ya'nî borçlarını ödemiş olurlar ise de, sevâb kazanmazlar.
Harâm, iyi niyet ile işlenirse, yine günâh olur. Böyle işleri yapmamak sevâbdır. Bilerek yaparsa, büyük günâh olur.
Harâmdan kaçmak
Soru: Harâmdan kaçmaya sevâb verilir mi?
Cevap: Allahü teâlâdan korkarak, harâmdan, O yasak ettiği için sakınan, vazgeçen sevâb kazanır. Başka bir sebep ile harâm işlemezse günâhından kurtulur, sevâb kazanmaz.
Harâm olan birşeyi, meselâ içkiyi, din yasak ettiği için değil de midesine dokunduğu için içmese, bu kimse sevâb alamaz.
Harâma helâle dikkat etmiyen ba'zı kimseler, (Sen kalbime bak, kalbim temizdir. Allah kalbe bakar) diyorlar. Bu söz dîne aykırıdır. Bir kişinin kalbinin doğru ve temiz olduğuna alâmet, dînin emir ve yasaklarına uymasıdır. Böyle söyliyenlerin maksadı, müslümanları aldatmaktır. Bunların bu sözlerine değer verilmez. Günâhlar içinde yüzen kimsenin, benim kalbim temiz demesi, lağım çukurundan çıkartılan kimsenin, "Benim üzerimde birşey yoktur. Elbiselerim tertemizdir" demesine benzer.
Niyet Kötü Olursa!
İbâdetleri yaparken kötü niyet karıştırmamalıdır. Farzlar yapılırken, kötü niyetler de karışırsa, borç ödenmiş, cezâdan kurtulmuş olursa da, bildirilen o büyük sevâba kavuşamaz.
Meselâ kişi başkalarının da görmesi için namazını herkesin gözü önünde kılarsa veya yalnızken çabuk çabuk kıldığı hâlde, başkalarının yanında uzun ve ta'dili erkân üzere kılarsa, ibâdetine kötü niyet karıştırmış olur.
Niyeti düzeltmek için
Soru: Niyeti düzeltmek için ne yapmalıdır?
Cevap: Düzgün niyet edilmedikçe, hiçbir farz kabûl olmaz. Bunları yapabilmek için de ilim lâzımdır. Hadîs-i Şerifte, (Bir saat ilim öğrenmek veya öğretmek, sabaha kadar ibâdet etmekten daha sevâbdır) buyuruldu. Câhil sofu, şeytanın maskarası olur.
İslâmiyete uymıyan şeylerin hiçbirisini Hak teâlâ sevmez, beğenmez. Sevilmeyen, beğenilmeyen şeye de sevâb verilmez.
Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak ve sevâb kazanmak niyeti ile farzları, sünnetleri yapmağa ve harâmlardan ve mekrûhlardan kaçınmağa, ya'nî ahkâm-ı islâmiyeyi yerine getirmeye (İbâdet etmek) denir.
Din bilgileri
Soru:Din bilgileri akıl ile anlaşılır mı?
Cevap: İslâm bilgileri ikiye ayrılır: Madde, fen bilgileri ve din bilgileri. Din bilgileri, yalnız nakil ile anlaşılır.
Bunların kaynağı, Kur'ân-ı kerîm ile hadîs-i Şerîflerdir. Madde ve fen bilgileri his organları ve akılla anlaşılır.
His organları ile anlaşılan şeylerin bir sınırı vardır. Bu sınırların dışında olan bilgiler his organlarımız ile anlaşılamaz veya yanlış anlaşılır. His organlarımız ile anlıyamadığımız şeyleri, akıl ile bulur, anlarız. Bunun gibi aklın da bir anlayış sınırı vardır. Bu sınırın dışında olan bilgileri, akıl bulamaz ve anlıyamaz.
Akıl ve nakil
Akıl, erişemediği şeyleri anlamağa kalkışırsa yanılır, aldanır. Böyle bilgilerde akla güvenilemez.
Meselâ, Allahü teâlânın sıfatları, Cennette ve Cehennemde olan şeyler, ibâdetlerin nasıl yapılacağı ve din bilgilerinin çoğu böyledir. Akıl bunlara eremez.
Bu bilgilerde akıl ile nakil çatışırsa, nakle ya'nî peygamber efendimizden bildirilenlere uyulur, aklın yanıldığı anlaşılır.
O hâlde, peygamberlerin bildirdikleri şeylere, akla danışmaksızın inanmaktan başka çâre yoktur.
Ef'âl-i mükellefîn
Soru: Mükellef kime denir?
Cevap: Akıllı ve bülûğ ya'nî ergenlik çağına giren erkek ve kadınlara "Mükellef" denir. Mükellef olan kimse, Allahü teâlânın emir ve yasaklarından sorumludur. Dînimizde, mükellef olan kimseye, önce îmân etmek ve sonra da ibâdet yapmak emrolunmuştur.
Soru: Ef'âl-i mükellefîn nedir?
Cevap: Ef'âl-i mükellefîn, dînimizin emirlerinden ve yasaklarından sorumlu olan kimselerin yerine getirecekleri vazîfelerin hükümlerini belirten bir terimdir. Bir kimsenin her türlü davranışı bunlardan birinin içine girer. Ef'âl-i mükellefîn sekizdir:
1- Farz: Dînimizin, yapılmasını açıkça ve kesin olarak emrettiği şeylere farz denir. Farzları terketmek harâmdır. İnkâr eden, kabûl etmiyen kâfir olur. Dinden çıkar. Farz iki çeşittir: Farz-ı ayn: Müslümanın bizzat kendisinin yapması lâzım olan farzdır. Meselâ, beş vakit namaz kılmak. Ramazan ayında oruç tutmak farz-ı ayndır. Farz-ı kifâye: Müslümanlardan bir kaçının veya sadece birisinin yapması ile, diğerlerinin sorumluluktan kurtulduğu farzlardır. Meselâ, cenâze namazı kılmak, cihâd etmek farz-ı kifâyedir.
2- Vâcib: Farzdan sonra gelen emirlerdir. Bayram namazı kılmak, kurban kesmek, vitir namazı, fitre vermek vâcibdir. Vâcibi terk etmek, tahrimen mekrûhtur.
3- Sünnet: Peygamber efendimizin yapılmasını övdüğü, yâhut devam üzere kendisinin yaptığı veyâhut yapyılırken görüp de mâni olmadığı şeylere denir. Sünnet iki çeşittir:
Sünnet-i müekkede: Peygamber Efendimizin devamlı yaptıkları, pek az terkettikleri kuvvetli sünnetlerdir. Ezân okumak, cemâ'atle namaz kılmak gibi.
Sünnet-i gayrı müekkede: Peygamber efendimizin, ibâdet maksadı ile ara sıra terkederek yaptıklarıdır. İkindi ve yatsı namazlarının dört rek'atlık ilk sünnetleri böyledir.
4- Müstehab: Buna mendub da denir. Sünnet-i gayrı müekkede hükmündedir. Peygamber efendimizin ara sıra yaptıkları ve sevdikleri, beğendikleri husûslardır.
5- Mubâh: Yapılması emir olunmıyan ve yasak da edilmiyen şeye mubâh denir. Ya'nî günâh veya sevâb olduğu bildirilmemiş olan iştir. Yapanın niyetine göre sevâb veya günâh olur. Yiyip içmek, uyumak, giyinmek gibi işler mubâhtır.
6- Harâm: Dînimizin "yapmayınız" diye açıkça yasak ettiği şeylerdir. Harâma, helâl diyenin ve helâle, harâm diyenin îmânı gider, kâfir olur.
7- Mekrûh: Allahü teâlânın ve Muhammed aleyhisselâmın, beğenmediği ve ibâdetlerin sevâbını gideren şeylerdir. Mekrûh iki çeşittir: Tahrimen mekrûh: Harâma yakın olan mekrûhtur. Bunları yapmak azâba sebep olur. Tenzîhen mekrûh: Helâle yakın olan, yapılmaması yapılmasından daha iyi olan işlerdir.
8- Müfsid: Meşrû olan bir işi veya başlanmış olan bir ibâdeti bozan şeydir. Namazda gülmek, oruçlu iken bilerek birşey yemek ve içmek gibi.
ABDEST ALMAK
Soru: Namazın ve abdestin farzları nelerdir?
Cevap: Namazın farzı 12 olup, yedisi namaza başlamadan öncedir. Bunlara namazın şartları da denir: Hadesten tahâret, necâsetten tahâret, setr-i avret, istikbâl-i kıble, vakit, niyet, tahrîme tekbîri.
Beşi namazın içinden olup, bunlara namazın rükünleri denilir. Bunlar, kıyâm, kırâat, rükü', secde ve ka'de-i âhirede teşehhüd okuyacak kadar beklemektir.
Hadesten tahâret abdestsizin abdest alması, cünübün gusletmesidir. Abdestin farzları dörttür:
1- Yüzü, bir defa yıkamak.
2- İki kolu, dirsekleri ile birlikte, bir defa yıkamak.
3- BaşIn dörtte birini mesh etmek ya'nî ıslak eli başa sürmek.
4- İki ayağı bir defa topuklarla birlikte yıkamak. Bu farzlardan birini yapmayanın abdesti sahîh ya'nî geçerli olmaz.
Abdestin sünnetleri
1- Helâya girerken ve abdeste başlarken, Besmele çekmek.
2- Elleri, bilekleri ile beraber, üç defa yıkamak.
3- Ağzı, ayrı ayrı su ile, üç defa yıkamak. Buna mazmaza denir.
4- Burnu, ayrı ayrı su ile, üç defa yıkamak. Buna istinşak denir.
5- Kaşların, sakalın, bıyığın altındaki görünmeyen deriyi ıslatmak. Bunların üzerini yıkamak farzdır. Kıllar seyrek olup alttaki deri görünüyorsa, deriyi yıkamak, ya'nî ıslatmak farz olur.
6- Sakalı hilâllemek ve sarkan kısmını mesh etmek.
7- Dişleri oğmak, temizlemek.
8- Başın her tarafını bir defa mesh etmek.
9- İki kulağı, bir defa mesh etmek. Kulakla yanak arasını yıkamak farzdır.
10- Enseyi, üçer bitişik parmaklarla, bir defa mesh etmek.
11- El ve ayak parmaklarının arasını tahlîl etmektir.
12- Yıkanacak yerleri, üç defa yıkamak. Her birinde, uzvun her yeri ıslanmalıdır. Üç defa su dökmek değil, üç defa yıkamak sünnettir.
13- Yüzü yıkayacağı zaman, kalb ile niyet etmek.
14- Tertîp, ya'nî uzuvları sıra ile yıkamak.
15- Delk, ya'nî yıkanan yerleri oğmak.
16- Müvâlât, ya'nî her uzvu, birbiri arkasından yıkayıp ara vermemek.
Bu sünnetleri yapmak sevâb olur. Yapmamak, tenzihen mekrûh olur.
Abdestin edepleri
Soru: Edeb ne demektir?
Cevap: Yapılması sevâb olup, yapılmazsa günâh olmıyan şey demektir.
Soru: Abdestin edebleri nelerdir?
Cevap: Abdestin edebleri şunlardır:
1- Abdesti, namaz vakti girmeden önce almak. Özür sâhibi, vakit girdikten sonra alır.
2- Helâda tahâretlenirken, kıbleyi sağ veya sol tarafa almaktır.
Abdest bozarken, kıbleye önünü ve arkasını dönmek ise tahrîmen mekrûhtur. Oturmalı, ayakta idrar yapmamalıdır!
3- Tahâretlendikten sonra, bez ile kurulanmak.
4- Tahâretten sonra, avret yerini hemen örtmek.
5- Abdestte başkasından yardım istememek. İstemeden su döken olursa, câizdir.
6- Kıbleye karşı, abdest almak.
7- Abdest alırken ihtiyâç olmadan konuşmamak.
8- Her uzvu yıkarken, biliyorsa abdest duâlarını, bilmiyorsa kelime-i şehâdet okumak.
9- Ağzına ve burnuna sağ el ile su vermek. Burnunu sol eli ile temizlemek.
10- Ağzı yıkarken, dişleri misvâk ile temizlemek.
11- Ağzı yıkarken, oruçlu değilse, ağzı çalkalamak.
12- Suyu burunda ulaştırabildiği yere kadar çekmek.
13- Kulağı mesh ederken birer parmağı, kulak deliğine sokmak.
14- Ayak parmaklarının aralarını tahlîl ederken, sol elin küçük parmağı ile ve alt taraflarından tahlîl etmek.
15- Elleri yıkarken, geniş yüzüğü oynatmak. Dar, sıkı yüzüğü oynatmak farzdır.
16- Su bol olsa da, isrâf etmemeli, pek az da kullanmamalı.
17- Abdestten sonra iki rek'at Sübhâ namazı kılmak.
18- Namaz kıldıktan sonra, abdestli iken, yeni namaz için, bir daha abdest almak.
19- Abdest alırken, kullanılan sudan, elbiseye, üste, başa sıçratmamak.
20- Kendi mezhebinde mekrûh olmıyan birşey, başka mezhebde farz ise, bunu yapmak müstehabdır. Meselâ yabancı kadına dokununca Şâfi'îde abdest bozulduğu için, Hanefînin tekrar abdest alması müstehabdır.
21- Helâya, başı örtülü ve sol ayakla girip, sağ ayakla çıkmak.
Abdest nasıl alınır?
Soru: Sünnet üzere abdest nasıl alınır?
Cevap: Sünnet üzere abdest şöyle alınır:
Önce eller bileklere kadar üç defa yıkanır. Sonra sağ el ile ağza üç defa su verilir. Sağ el ile buruna üç defa su verip, sol el ile sümkürülür.
Buruna su verdikten sonra, avuçlara su alıp, alından çene altına, şakaklara kadar yüz üç defa yıkanır.
Yüzü yıkamaya başlarken abdest almaya niyet edilir.
Yüzü yıkadıktan sonra sol el ile, sağ kol dirsekle beraber üç defa yıkanır. Sağ el ile sol kol üç defa dirsekle beraber yıkanır.
Eller tekrar ıslatılıp baş meshedilir, ya'nî ıslak el başa sürülür.
Sonra iki kulak ve ense, mesh edilir. Başın tamamını meshetmek sünnettir. Buna kaplama mesh de denir.
Kaplama mesh
Kaplama mesh şöyle yapılır: İki el ıslatılıp, üç bitişik ince parmak birbirine yapıştırılıp, iç tarafları, başın önünde, saçların başlangıcına konmak üzere başa konur.
İki elin bu üç parmağının uçları, birbirine dokunmalıdır. Baş ve şehâdet parmakları ve avuç içleri havada olup, başa dokunmaz.
Eller, arkadaki saç kenarına gidince, üçer parmak, baştan ayrılıp, iki elin avuç içleri, başın yan tarafındaki saçlar üzerine yapıştırılıp, arkadan öne çekilerek, başın yan tarafları mesh edilir. Sonra şehâdet parmakları kulakların iç tarafına ve baş parmakların iç yüzü, kulak arkasına konup, kulaklar yukarıdan aşağı mesh edilir.
Sonra, diğer üç parmakların dış yüzleri enseye konup, ensenin ortasından, iki tarafına doğru çekilerek mesh edilir.
Sonra, sol elin küçük parmağı ile, sağ ayağın küçük parmağından başlıyarak, ayak parmaklarının arasını hilâllemek sûretiyle, topuklarla birlikte sağ ayak üç defa yıkanır.
Sol ayak, ayak parmaklarının arasını küçük parmağı ile baş parmaktan başlıyarak ayak parmaklarının arasını hilâllemek sûretiyle üç defa yıkanır.
Yasak olanlar
Abdest alırken yapılması yasak olan şeylerden ba'zıları şunlardır:
Abdest uzuvlarını üçten az veya çok yıkamak, suyu yüze çarpmak, ağzı ve gözleri sıkı kapamak, sağ el ile sümkürmek, baş, kulaklar veya enseden birini, her defasında eli ayrı ayrı ıslatarak, birden fazla mesh etmek.
Abdest bozarken kıble öne, arkaya getirilmez, sağ el ile tahâretlenilmez.
Abdesti bozan şeyler
Soru: Abdesti bozan şeyler nelerdir?
Cevap: Abdesti bozan şeyler şunlardır:
1- Önden ve arkadan çıkan, yellenmek, idrar vb. şeyler.
2- Ağızdan çıkanlar ağız dolusu olunca, necis olur ve abdesti bozar. Ağızdan dışarı çıkmıyan kan bozmaz. Ağızdan dışarı çıkınca, tükrükten çoksa bozar.
3- Deriden çıkan kan, sarı su, ağrılı çıkan renksiz su bozar.
4- Uyumak.
5- Bayılmak ve sar'a tutmak.
6- Namazda kahkaha ile gülmek, abdesti de bozar.
7- Mübâşeret-i fâhişe.
Abdesti bozmayan şeyler
Soru: Abdesti bozmayan şeyler nelerdir?
Cevap: Abdesti bozmayan şeylerden ba'zıları şunlardır:
1- Balgam kusmak.
2- Dişten akan, tükrükten az kan.
3- Isırılan bir şeyin üzerinde görülen kan.
4- Ağrısız gelen göz yaşı.
5- Sinek, sivrisinek, pire, tahta biti gibi haşerelerin emmesi.
6- Az olup, yayılmayan kan ve ağız dolusu olmayan kay ya'nî kusmak.
7- Uyurken dayanılan şey çekildiğinde düşmezse.
8- Namazda uyumak.
9- Dizleri dikip, başı dizlerin üstüne koyup uyumak.
10- Ayakları bir yanına çıkarıp yere oturarak uyumak.
11- Namazda kendi işiteceği kadar gülmek.
12- Saç, sakal, bıyık ve tırnak kesmek.
13- Yara kabuğunun düşmesi.
14- Abdestli olduğunu unutmak.
Abdestin Mekrûhları
Soru: Abdestin mekrûhları nelerdir?
Cevap: Abdestin mekrûhlarından ba'zıları şunlardır:
1- Yüze suyu çarpmak.
2- Yıkanan uzuvları üçten az veya fazla yıkamak.
3- Arkasını kıbleye dönmek.
4- Uzuvları yıkamaya soldan başlamak.
5- Zarûretsiz burnu sağ eliyle sümkürmek.
6- Zarûretsiz sol eliyle ağzına ve burnuna su vermek.
7- Zarûret olmadan konuşmak.
MEST ÜZERİNE MESH
Soru: Mest nedir ve özellikleri nelerdir?
Cevap: Mest, ayağın yıkanması farz olan yerini örten, su geçirmez bir giyecektir.
Mestin, bir saat yol yürüyünce, ayaktan çıkmıyacak şekilde sağlam ve ayağa uygun olması lâzımdır.
Tabanı ile ayak üstü veya yalnız tabanı deri kaplanmış çorap üstüne veya sert olup, yürürken ayağı düşmiyen çorap üzerine mesh câizdir.
Abdest alırken ayakları yıkamak yerine, hiç özür ve zarûret olmasa bile, yaş el ile, bir defa, mest üzerine mesh edilmesi, erkek için de, kadın için de câizdir. Guslederken veya teyemmüm ederken, mest üzerine mesh edilmez.
Mestli kimsenin, abdesti bozulunca, bu abdestsizlik, abdest uzuvlarına yayılırken, ayaklara değil, mestlere yayılır.
Mestlerin hadesten ya'nî abdestsizlikten temizlenmesi de, mesh etmekle olur. Bu sebeple ayaklarını yıkamaz. Mest üzerine mesh eder.
Meshin müddeti
Soru: Mest üzerine meshin müddeti ne kadardır?
Cevap: Mest üzerine mesh müddeti, mukîm olan için, 24 saattir. Misâfir için, 3 gün, ya'nî 72 saattir.
Bu müddet, mesti giydiği zaman değil, mest giydikten sonra, abdesti bozulduğu zaman başlar.
Mestli kimse, abdesti bozulduktan 24 saat geçmeden, sefere çıksa, bu mestlere 3 gün ya'nî 72 saat mesh edebilir. Misâfir iken mukîm olsa, 24 saat geçmiş ise, mestleri çıkarıp, ayaklarını yıkayarak abdest alır.
Özür sâhibi olan kimse, tam abdest alıp, özür akmadan önce, mestlerini giyerse, sonra abdesti özürle bozulsa da, 24 saat mesh edebilir.
Özrü aktıktan sonra giyerse, yalnız o namaz vakti içinde mesh edebilir.
Mest abdestli giyilir
Soru: Mest üzerine mesh yapmak için abdestli mi giyilmiş olmalı?
Cevap: Mestin abdestli giyilmesi şarttır. Yalnız ayaklarını yıkayıp, mest giyen bir kimse, sonra diğer uzuvlarını yıkayıp abdestini tamamlasa, sonra, abdesti bozulsa, sonra abdest alırken, bunlar üzerine mesh edebilir.
Mestin şartları
Soru: Yırtık meste mesh yapılır mı?
Cevap: Ayağın üç parmağı sığacak kadar yırtığı bulunan bir mest üzerine mesh etmek câiz değildir. Yırtık, bundan az ise, mesh câiz olur.
Bir mestin birkaç yerinde, küçük yırtıklar varsa, bunlar toplanınca, üç parmak olursa, buna mesh câiz olmaz. Bir mestte, iki parmak, diğer mestte de iki veya bir parmak görünecek kadar yırtık olsa, bunlara mesh edilebilir. Çünkü, üç parmak, iki mest için değil, bir mest içindir.
Mesh câiz olmıyan yırtık, üç parmağın ucu değil, üç parmağın bütünü görünecek kadardır. Mestin dikiş yeri sökülse, fakat açılmayıp ayak görünmese, mesh câiz olur. Topuk kemikleri yukarısındaki yırtık, ne kadar olursa olsun, meshe engel olmaz. Çünkü mestlerin, burasını örtmesi lâzım değildir. Üstten veya yandan ilikli, bağlı veya fermuarla kapalı mestler, ayakkabılar üzerine mesh câizdir.
Sünnet üzere mesh
Soru: Sünnet üzere mesh nasıl yapılır?
Cevap: Sünnet üzere mesh etmek için, sağ elin yaş beş parmağı, sağ mest üzerine, sol elin parmakları da, sol mest üzerine, boylu boyunca yapıştırılıp, ayak parmakları üzerine gelen ucundan, bacağa doğru çekilir.
Soru: Mest üzerine ikinci bir mest giyilebilir mi?
Cevap: Mest üzerine, birinci abdest bozulmadan önce, ikinci bir mest, çizme, plâstik, naylon, lâstik ayakkabı giyse, dıştaki, su geçirmezse, bunun üzerine mesh edebilir. Suyu çok geçirirse yine edebilir. Çünkü, içteki ıslanarak, içtekine mesh etmiş olur.
Mestin bozulması
Soru: Mesh hangi hallerde bozulur?
Cevap: Mesh, mestin ayaktan çıkması ile bozulur. Bir veya iki ayağı mestten çıkınca, abdesti, o ânda bozulmaz. Abdestin bozulması şimdi ayaklara sirâyet eder. Yalnız ayaklarını yıkasa, mesh ederek almış olduğu abdesti tamamlamış olur.
Mesh müddeti bitince de, yalnız ayaklarını yıkar. Fakat, her iki şekilde de, yeniden abdest almak daha iyi olur denildi. Çünkü, muvâlât ya'nî uzuvları sırayla yıkamak, Hanefîde sünnet, Mâlikî mezhebinde ise farzdır.
Sargıya mesh
Soru: Sargıya mesh nasıl yapılır?
Cevap: Cebîre ya'nî kırık kemiğin iki yanına bağlanan tahtalar üzerine mesh câizdir.
Yaranın, çıbanın, derideki çatlak veya yarıkların üzerine veya içine konan merhem, pamuk, fitil, gaz bezi, flaster, sargı başı gibi şeylerin çözülmesi, çıkarılması yaraya zarar verirse veya bunlar çıkınca, yıkamak veya mesh etmek zarar verirse, bunlardan merhem, lâstik gibi, su geçirmiyenler üzerine su akıtıIır. Su geçirenler üzerine mesh edilir.
Yaraya soğuk su zarar verirse, sıcak su ile yıkanır. Sıcak su da zarar verirse, mesh etmek lâzım olur. Mesh de zarar verirse, üzerinde bulunan şey üzerine mesh edilir.
Sargı bezinin, sağlam deri üstüne rastlayan kısmı üzerine de ve sargılar arasındaki deriye de, mesh edilir.
Bunların yarıdan fazlasına mesh yeterlidir. Bunlara mesh etmek de, yaraya zarar verirse, mesh edilmez. Bunları mesh, yaraya zarar vermezse, bunları mesh lâzım olur.
Bunları kaldırıp altlarındaki sağlam deriyi yıkamak, yaraya zarar vermezse, yıkamak lâzım olur.
Yaraya zarar vermek
Yara üstündeki sargıya veya merheme meshin câiz olması için, yarayı yıkamanın veya mesh etmenin, yaraya zarar vermesi şarttır. Zarar, şifânın gecikmesi yâhud ağrının artması demektir.
Mesh ettikten sonra, bunlar, yara iyi olmadan alınır veya düşerlerse, mesh bozulmaz. Yara iyi olup da düşerlerse, altlarını yıkamak lâzım olur. Bunlar üzerine mesh, altlarını yıkamak yerine geçer.
Bunlara mesh edenler özür sâhibi olmaz. Bunlar, sağlam kimselere imâm olabilir. Müslüman ve uzman doktorun, ıslatılmaması lâzımdır dediği bir yer, yara gibi olur. Bunlara mesh etmekte abdestsiz ve cünüb hep birdir.
Özür sahibi
Soru: Özür sâhibi kime denir?
Cevap: Herhangi bir namaz vakti içinde, namaz vaktinin başından sonuna kadar, abdest alıp, yalnız farzı kılacak kadar bir zaman, abdestli kalamıyan kimseye özür sâhibi denir.
Özür sâhibi olmak için, abdesti bozan bir şeyin, devâm üzere mevcût olması lâzımdır. Böyle olan kimse özrü gördüğü andan itibâren, özür sâhibi olur.
Özürlü olmak
Soru: Ne zaman özür sahibi olunur?
Cevap: İdrâr, yaradan kan ve herhangi bir sıvı, irin akması gibi, abdesti bozan şeylerden biri, hep mevcût olur, ya'nî bir namaz vaktinin başından sonuna kadar, bir abdest alıp, farzı kılacak kadar, durdurulamazsa, o kimse, özür sâhibi olur.
Bir namaz vakti girdikten sonra, farzı kılacak kadar zaman sonra özür başlasa, vaktin sonu yaklaşıncaya kadar bekler, hiç durmadı ise, vaktin sonunda abdest alıp, o vaktin namazını kılar.
Namaz vakti çktıktan sonra, sonraki namaz vakti içinde durursa, önceki namazını i'âde eder. İkinci namaz vaktinin başından sonuna kadar hiç kesilmezse, özür sâhibi olduğu anlaşılır ve kılmış olduğu önceki vaktin namazını i'âde etmez.
Özürlünün abdesti
Soru: Özür sâhibinin abdesti ne zaman bozulur?
Cevap: Özür sâhibi olan, namaz vakti girince abdest alır. Bu abdest ile, istediği kadar farz ve nâfile kılar ve Kur'ân-ı kerîm okur. Namaz vakti çıkınca abdesti bozulmuş olur.
Her namaz vakti girdikten sonra, yeni abdest alıp, bu vakit çıkıncaya kadar her ibâdeti yapar.
Öğleden başka dört namazdan birinin vakti girmeden önce aldığı abdest ile, bu namaz kılamaz. Çünkü, öğle namazının vakti başlarken, bir namazın vakti çıkmıyor.
Özür sâhiblerinin, devâm eden özürleri, abdestini bozmaz. Fakat, başka bir abdest bozan sebep ile bozulur. Vakit çıkınca, özür sebebi ile de bozulmuş olur. Özürsüz, sağlam iken kılmadığı namazlar, hasta ve özürlü iken de kazâ edilir.
Mâliki taklid
Soru: Özrü bir namaz vaktinin tamamında gelmiyen kimse Mâlikîyi taklid edebilir mi?
Cevap: Mâlikî mezhebine göre, özür sâhibi olmak için, hastalık sebebi ile çıkan, abdesti bozan birşeyin bir defa çıkması yeterlidir. Bir namaz vakti içinde devâmlı çıkması lâzım değildir.
Namazdan önce veya namaz içinde idrâr, yel kaçıran hastaların ve ihtiyârların abdestlerinin ve namazlarının bozulmaması için, meşakkat, güçlük hâlinde Mâlikîyi taklîd etmeleri ve imâm olmaları sahîh olur.
Özürün bitmesi
Soru: Özrün devam edip etmemesi nasıl anlaşılır?
Cevap: Özür sâhibinin özrü, sonraki her namaz vaktinde, bir defa, biraz akınca, özrü devam ediyor sayılır.
Bir farz namazın vaktinde hiç gelmezse, ya'nî namaz vakti başından sonuna kadar özürsüz geçerse, o kimse özür sâhibi olmaktan çıkar.
Özürlünün imâmlığı
Soru: Özürlü kimse özürsüze imâm olabilir mi?
Cevap: Özürlü kimse, sağlam kimselere imâm olamaz. Ayrıca, devamlı abdestsiz olmaktan başka, üzerinde dirhemden çok necâset bulunan, Kur'ân-ı kerîmi doğru okuyamayan da, böyle olmayanlara imâm olamazlar.
GUSÜL ABDESTİ
Soru: Guslü gerektiren hâller nelerdir?
Cevap: Hayz veya lohusalık hâli bitince, yahut cünüp olunca gusletmek farzdır.
Hayz bitince, cünüp de olursa, ikisi için bir gusletmek yetişir. Kadın cünüp iken hayz görürse, isterse hemen gusleder, isterse hayz bitene kadar bekler, sonra ikisi için bir defa gusleder.
Bir kimse, şu hâllerde cünüp olur:
1- Zevciyet muâmelesi. [Bu durumda meni akmasa da, her ikisine de gusletmek farz olur.]
2- Rü'yâda ihtilâm olmak.
3- İstimnâ [mastürbasyon] guslü gerektirir.
4- Cünüp olup, idrar yapmadan guslettikten sonra menînin geri kalan kısmı, şehvetsiz aksa, tekrar gusletmek gerekir.
Bunun için, gusülden önce idrara çıkıp, idrar yolunda kalmış olan menî parçasını çıkardıktan sonra gusletmek lâzımdır.
5- Uyanıp, çamaşırında menî gören, ihtilâm olduğunu hâtırlamasa da gusleder.
Cünüb neleri yapamaz
Soru: Cünüb olan neleri yapamaz?
Cevap: Cünüb olan kimse şunları yapamaz:
1- Namaz kılamaz.
2- Mushafa el süremez.
3- Kur'ân-ı kerîm okuyamaz.
4- Câmiye giremez.
5- Ka'be'yi tavâf edemez.
Guslü gerektirmeyen hâller
Soru: Guslü gerektirmeyen hâller nelerdir?
Cevap: Halk arasında guslü gerektirdiği sanılan ba'zı hâller, guslü gerektirmez. Bunlardan ba'zıları şunlardır:
1- Bir erkek, kendi hanımını veya başka bir kadını yâhut bir erkeği çıplak görmekle, gusül gerekmez. Bir kadın, kendi kocasını veya başka bir erkeği veya bir kadını çıplak görmekle gusül gerekmez.
2- Kadına dokunmakla, çıplak resme bakmakla veya düşünmekle mezi gelse, fakat menî gelmese gusül gerekmez.
3- İdrar yaptıktan sonra gelen yapışkan prostat sıvısı ve vedi guslü gerektirmez. Ağır birşey kaldırmak veya bir yerden düşmek gibi sebeplerle menî çıkarsa, yine gusül gerekmez.
4- İhtilâm olduğunu hatırlayanın, menî görmezse gusletmesi gerekmez.
5- Spiral guslü gerektirmez.
6- Kıl koparmak, etek tıraşı olmak, makattan muayene olmak veya fitil kullanmak, guslü gerektirmez.
7- Kadınların ön ve arkadan muayene olması ve fitil kullanması guslü gerektirmez. Doktora muayene olurken lezzet duyarsa gusleder.
Guslün farzları
Suâl: Guslün farzı kaçtır?
Cevap: Hanefîde guslün farzı üçtür:
1- Ağzı yıkamak. Buna Mazmaza denir. Ağzın içinde iğne ucu kadar ıslanmadık yer kalırsa, dişlerin üzeri ve diş çukuru ıslanmazsa gusül olmaz.
2- Burnu yıkamak. Buna istinşâk denir. Burundaki kuru kirin altı yıkanmazsa gusül sahîh olmaz. Hanbelîde, mazmaza ve istinşâk, abdest alırken de, gusülde de farzdır.
3- Bedenin her yerini yıkamak. Göbek içini, bıyık, kaş ve sakalı ve altlarındaki derileri ve saçları yıkamak farzdır. Tırnaklarda, dudak, göz kapağı veya vücûdun herhangi bir yerinde su geçirmeyen maddeler, meselâ tırnakta oje bulunursa, gusül abdesti alınmış olmaz. Kadınlar, örülü saçın diplerini ıslatınca, örgüyü çözmesi gerekmez. Saç dipleri ıslanmazsa, örgüyü açmak gerekir. Örülmemiş saçların her tarafını yıkamak farzdır. Kına, mürekkep gibi altına su geçiren boyalar gusle mâni olmaz.
Guslederken ıslandığını çok zannetmek yetişir. Herhangi bir yerini yıkamayı unutup, namaz kılsa, sonra hâtırlasa, orasını yıkayıp farzı tekrar kılar.
Sünnet üzere gusül
Soru: Guslün sünnetleri nelerdir?
Cevap: Abdestin ve guslün vâcibi yoktur. Guslün sünnetlerinden bazıları şöyledir:
1- Elleri yıkamak.
2- Edep yerlerini yıkamak.
3- Bütün bedeni pislikten temizlemek.
4- Önce abdest almak.
5- Bütün bedeni, üç defa yıkamak.
6- Niyet etmek.
7- Önce başa, sonra sağ, sonra sol omuzdan üçer defa su dökmek.
Gusül abdesti nasıl alınır?
Soru: Sünnet üzere nasıl gusledilir?
Cevap: Sünnet üzere gusül abdesti almak için, önce, temiz olsa da, ellerini, avret yerini ve varsa bedenindeki necâseti yıkamalı, sonra, tam bir abdest almalı, sonra bütün bedene üç defa su dökmelidir.
Önce üç defa başa, sonra sağ omuza, sonra sol omuza dökmeli, her döküşte, o taraf tamamen ıslanmalıdır. Birinci dökmede ovmalıdır.
Gusülde suyu isrâf etmemelidir. Resûlullah efendimiz yaklaşık 5 litre su ile guslederdi. Kir için yıkanınca fazla su kullanmak israf olmaz. Önce gusledip sonra kir için yıkanılabilir.
Soru: Cünüb iken tırnak kesilir mi?
Cevap: Cünüb iken, kıl koparmak, saç ve tırnak kesmek mekrûhtur. Hayzlınınki mekrûh olmaz.
Her Cum'a günü yıkanmak ve fazla kılları temizlemek müstehabdır. Kılları ilâç (Rosma pudrası) veya jilet ile veya yolarak almak câizdir. 15 günde bir tıraş edilebilir. 40 günden fazla, tıraş etmemek tahrîmen mekrûhtur.
Kadınlara âit bilgiler
Soru: Hayz ve nifâs hakkında kâfi bilgi verir misiniz?
Cevap: Beyazdan başka her renge Hayz kanı denir. Hayz görmeye başlayan kız Bâliga olmuş olur. Kan görüldüğü andan, kesilene kadar olan günlerin sayısına âdet zamanı denir.
Âdet zamanı en çok 10, en az 3 gündür. 10 günden sonra gelen kana istihâza kanı denir. Bu, hastalık kanıdır. Diğer üç mezhebde hayzın en çoğu 15 gündür. Hayz kanı devamlı akmayabilir.
Hergün az miktar kan görülmesi, hayz hâlinin devam ettiğini gösterir.
Temizlik müddeti
Soru: İki hayz arasındaki temizlik müddeti ne kadardır?
Cevap: iki âdet arasında en az 15 gün temizlik hâli olur. Kan, en az 15 günlük temizlikten sonra gelip 3 günden önce kesildiğinde, namaz vaktinin sonu yaklaşıncaya kadar bekler. Sonra gusletmeden yalnızca abdest alıp, o namazı kılar ve önce kılmadıklarını kazâ eder. O namazı kıldıktan sonra kan yine gelirse, namaz kılmaz. Yine kesilirse vaktin sonuna doğru abdest alıp, o namazı kılar ve kılmadıklarını kazâ eder. 3 gün tamam oluncaya kadar böyle yapar.
Âdetin değişmesi
Soru: Âdetin değişmesi nasıl olur?
Cevap: Üç gün kan gelip, normal âdet süresinden önce kesildiğinde, namaz vakti sonuna kadar bekler, kan görmezse gusledip, o namazı kılar. Kılmadıklarını kazâ etmez. Normal âdet zamanı geçinceye kadar bekler.
Âdet zamanı belli olan kadın, bir defa başka sayıda hayz kanı görse, âdeti değişmiş olur. Temiz gün sayısı da böyledir. Meselâ, âdeti 5 gün, temizlik hâli 20 gün olan bir kadın, hayz hâlini 7 gün görse âdeti değişmiş 7 gün olmuş olur.
Âdeti 7 gün olan kadının kanı, 8 gün devam eder sonra kesilirse, âdeti 8 güne çıkmış olur. Fakat 11. gün tekrar gelirse, 7 günden sonrası istihâza kanı olur. 7 günden sonraki namazlarını kazâ eder. Normal âdeti 7 gün iken 5 günde kan kesilirse, gusledip namazını kılar.
Âdetin başlayış ve bitiş vaktini bilmek çok önemlidir. Meselâ, âdeti 5 gün olan kadının özrü, 10 günü 3 dakika aşmış olsa, âdet zamanı olan 5 günden sonra gelenler, istihâza kanı olur. 10 gün geçmeden ya'nî 10 günden birkaç dakika önce kesilmiş olursa, hepsi hayz olur. Bunun için her kadının, kendi hayz ve temizlik gün sayısını ezberlemesi gerekir.
Özürlü olmak
Soru: Ramazanda hayzı kesilen kadın ne yapar?
Cevap: Ramazanda, sahurdan sonra, hayzdan veya nifâstan kesilen, o gün yiyip içmez. Fakat, o günü kazâ eder. Hayz veya nifâs gündüz başlarsa, o gün yiyip içer.
Hayz olmayıp istihâza kanı gelen kadın, idrarını tutamıyan veya bir yerinden devamlı kan akan kimse gibi özürlü olur. Kan aksa da, namazını kılar, orucunu tutar. Özürlü olduğu için, her namaz için, o namazın vakti girince abdest alması lâzımdır. Fakat Mâlikî'yi taklîd ederse, abdesti bozulmuş olmaz.
Hayz ve nifâsta yasaklar
Soru: Nifâs nedir?
Cevap: Lohusalık kanına nifâs kanı denir. Nifâsın en çoğu 40 gündür. Daha sonra gelen kan istihâza kanıdır. Nifâsta da âdet günü vardır.
Meselâ, nifâs âdeti ilk çocuğunda 25 gün ise, bundan sonraki çocuğunda 25 gün olur. Âdeti değişmemişse âdeti 25 gün olur demektir.
Soru: Hayz veya nifâs hâlinde olan kadınlar neler yapamaz?
Cevap: Hayzlı veya nifâslı şunları yapamaz:
1- Namaz kılamaz.
2- Oruç tutamaz.
3- Kur'ân-ı kerîm okuyamaz. Hadîs-i Şerîfte, (Hayzlı, cünüp olan, Kur'ândan birşey okuyamaz) buyuruldu.
4- Mushafa el süremez. Çünkü Kur'ân-ı kerîmde, (Ona [Kur'ân-ı kerîme] temiz olanlardan başkası dokunamaz) buyuruluyor. (Vâkıa 79) Peygamber efendimiz de, (Kur'âna ancak temiz olan dokunabilir) buyurdu.
5- Câmiye giremez. Hadîs-i Şerîfte, (Cünüp ile hayzlıya mescide girmek helâl olmaz) buyuruldu.
6- Kâ'beyi tavâf edemez. Çünkü tavâfta abdestli olmak lâzımdır.
7- Zevciyet muâmelesinde bulunamaz. (Bekâra 222)
Mâliki'yî taklîd
Soru: İdrar kaçıran, abdest tutmakta zorluk çekenler Mâlikîyi taklîd etmeli midir?
Cevap: İdrâr kaçıranların, kanamalı yarası, akıntısı olanların ve necâset temizlemekte zahmet çekenlerin, abdest tutmaları zor olan yağlıların Mâlikî mezhebini taklîd etmeleri, iyi olur.
Mâlikî mezhebinde, makattan ve bedenden, cerâhat, sarı su, kan çıkınca abdest bozulmaz. Abdesti bozanlar, meselâ; idrar hastalık ile çıkarsa ve çıkmasına mâni, engel olunamazsa, hastanın abdestini bozmaz. İstibrâ zamanı uzun süren veya sonraları damlayan, idrarını tutamyyan ve bir namaz vakti devamlı akmadığı için Hanefîde özürlü olamıyanların da Mâlikî mezhebini taklîd etmeleri iyi olur.
Soru: Mâlikî mezhebini taklîd eden, nelere dikkat etmelidir?
Cevap: Mâlikî mezhebini taklîd eden Hanefî, kendi mezhebine ilâveten Mâlikî mezhebinin farzlarına uyup müfsidlerinden kaçar. Bunlar:
1- Gusülde niyet, müvâlât ve delk farzdır. Gusülde, abdestte ve namaza başlarken niyette Mâlikî mezhebine uymaya niyet etmelidir. [Müvâlât, uzuvları aralıksız yıkamaktır. Delk avuç ile veya başka bir şey ile yıkanan yerleri hafif sıvazlamaktır.]
Gusülde saçları hilâllemek, ya'nî saçların arasına iki el parmaklarını sokup tahlîl etmek farzdır. [Bu farz, saçı tarakla taramakla da yerine gelir.]
2- Abdestte, niyet, müvâlât, delk, başın tamamını meshetmek ve sık sakalı yıkamak farzdır.
a) Başı meshederken, başın kulak arkasındaki kulağa kadar uzanan saçsız deri baştan sayıldığı için burası da meshedilir.
b) Kadın, saçları çok uzun olsa da, hepsini mesheder.
c) El parmaklarının arasını hilâllemek farzdır. Ayaklarınki müstehabdır.
3- Hanımına veya yabancı kadınlara [Cildine veya saçlarına] şehvetle dokunan erkeğin, erkeklere şehvetle dokunan kadının abdesti bozulur. Şehvetsiz dokunursa abdest bozulmaz. [Kendi ön edep yerine elinin içi ile dokunan erkeğin abdesti bozulur, kadının abdesti bozulmaz.]
4- Teyemmüm, namaz vakti girdikten sonra yapılır.
5- Mestin üst ve altı tamamen meshedilir. Mesti, ayağı yıkamak meşakkatinden dolayı giymek sahîh olmaz. Sünnete uymak veya soğuktan korunmak gibi bir niyetle giymek lâzımdır.
6- Namazda her rek'atte Fâtiha okumak, iki secde arasında oturmak, rükü'da, secdelerde tuma'ninet, ya'nî sakin durmak ve namaz sonunda selâm vermek farzdır. [Cemâ'at imâm arkasında Fâtiha okumaz.]
7- Abdest aldıktan veya guslettikten sonra Mâlikîyi taklîd için niyet etmediğini hatırlayan kimse, abdest veya gusülden sonra, (Bu abdesti, bu guslü Mâlikîye göre aldım) demesi kâfidir. Abdesti ve guslü sahîh olur.
Taklîd mezheb değiştirmek değildir
Soru: Başka bir mezhebi taklîd mezheb değiştirmek mi olur?
Cevap: Bir mezhebi taklîd demek, kendi mezhebinden çıkıp, o mezhebe girmek demek değildir. O mezhebdeki taklîd ettiği mes'elenin yalnız farzlarına ve müfsidlerine uyar. Sünnetlerine, mehrûhlarına uymaz.
Hanefîde sünnet olan bir şey, Mâlikî'de mekrûh olsa da yapılır. Meselâ:
a) Hanefî mezhebinde, namaz kılarken, Fâtiha'dan önce, E'ûzü Besmele çekmek sünnet, Mâlikî'de mekrûhtur. Mâlikî'yi taklîd eden, E'ûzü Besmele okur.
b) 104 km veya daha fazla mesâfedeki seferde giriş-çıkış günleri hâriç, 4 gün veya daha fazla kalmaya niyet eden mukîm olur. Namazlarını tam kılar.
Mâlikî'yi taklîd eden kadının muayyen hâli on günü geçerse, meselâ 13 gün devam ederse, bu kadının temizlendikten sonra on günden sonraki üç günü kazâ etmesi lâzımdır.
TEYEMMÜM
Soru: Teyemmüm Nedir?
Cevap: Su bulunmadığı veya bulunup da özür sebebiyle kullanmak mümkün olmadığı hâllerde, temiz bir toprak veya taş, kum, kerpiç gibi toprak cinsinden bir şey ile abdestsizliği veya cünüplüğü gidermek için, elleri toprağa sürüp yüzü ve kolları mesh etmektir.
Teyemmümün fazları
Soru: Teyemmümün farzı nelerdir?
Cevap: Teyemmümün farzı üçtür:
1- Cünüplükten veya abdestsizlikten temizlenmek için niyet etmek.
2- İki elin içini temiz toprağa sürüp, yüzün tamamını meshetmek.
3- Elleri temiz toprağa vurup, önce sağ ve sonra sol kolu meshetmek.
Teyemmümün farzı iki diyenlere göre de, ikinci ve üçüncü farz bir farz olarak söylenmiştir. İki şekli de doğrudur.
Teyemmüm hangi hâllerde yapılır?
Soru: Teyemmüm hangi hâllerde yapılır?
Cevap: Teyemmümü gerektiren başlıca hâller şunlardır:
1- Şehir dışında, sudan yaklaşık 2 km. uzakta bulunmak. Şehirde her zaman su aramak farzdır.
2- Su kullanmaya engel olan hastalık veya su kullanınca soğuktan ölmek veya hasta olmak tehlikesi varsa. Şehirde de olsa, hamam parası yoksa teyemmüm eder.
3- Kendi başına abdest veya gusül alamıyacak şekilde hasta olmak, para ile de yardımcı bulamamak. Yardımcı ile de teyemmüm edemiyen kılmaz. İyi olunca kazâ eder.
4- Yolcu olup, yanında içme suyundan fazla su yoksa.
5- Kuyudan su çıkarmak imkânı yoksa.
6- Su yakın ise de, su yanında düşman, yırtıcı hayvan vs. varsa veya kendisi hapiste ise veya abdest alırsan seni öldürürüz, malını alırız diye korkuturlarsa, teyemmüm ederek kılar ise de, bu sebepler kul tarafından oldukları için, gusledince, bu namazları tekrar kılması lâzımdır.
Teyemmümde niyet
Soru: Teyemmüme niyet nasıl olur?
Cevap: Teyemmüm ile namaz kılabilmek için, yalnız teyemmüme niyet etmek yetişmez. Ayrıca ibâdet olan başka bir şeyi, meselâ abdest için veya gusül için teyemmüm etmeye niyet etmek lâzımdır.
Teyemmüme niyet ederken, abdest ile guslü ayırmak gerekmez. Abdest için niyet etmekle, cünüplükten de temizlenilir. Cünüplükten temizlenmeye niyet edilen teyemmüm ile namaz kılınabilir, Kur'ân-ı Kerîm okunabilir. Abdest için ikinci teyemmüme lüzûm yoktur.
Teyemmümün sünnetleri
Soru: Teyemmümün sünnetleri nelerdir?
Cevap: Teyemmümün sünnetlerinden ba'zıları:
1- Besmele ile başlamak.
2- Avuçları, toprak üzerinde ileri ve geri çekmek.
3- Avuçta toprak varsa, iki eli silkmek.
4- Elleri toprağa koyarken parmakları açmak.
5- Önce yüzü, sonra kolları mesh etmek.
6- Abdest alır gibi, çabuk yapmak.
7- Önce sağ, sonra sol kolu mesh etmek.
8- Parmaklar arasını mesh etmek.
Namazı kaçırmamak için
Soru: Namazı kaçırmamak için teyemmüm edilir mi?
Cevap: Abdestsiz veya gusülsüz kimse, cenâze ve bayram namazlarını kaçırmamak için, su var iken bile, teyemmüm edebilir. Cum'a namazını ve beş vakit namazdan herhangi birinin vaktini kaçırmak korkusu olsa, su varken, teyemmüm edemez. Namaz vakti kaçarsa, kazâ eder. Meselâ, sabah güneş doğması yakın iken uyanan kimse, acele gusleder. Güneş doğarsa, sabah namazını, kerâhet vakti çıkınca ya'nî güneşin doğmasından yaklaşık 50 dakika sonra sünneti ile birlikte kazâ eder.
Sünnet üzere teyemmüm
Soru: Sünnet üzere teyemmüm nasıl olur?
Cevap: Sünnet üzere teyemmüm şöyle yapılır:
Önce cünüplükten veya abdestsizlikten temizlenmek için niyet edilir.
Sonra iki kolu dirseklerden yukarı sıvalı olarak, iki elin içini temiz toprağa, taşa, toprak veya kireç sıvalı duvara sürüp, en az üç parmağı değmek üzere, iki avuç ile yüz bir kere mesh edilir ya'nî sıvanır. Meshederken iğne ucu kadar el değmemiş yer kalmamalıdır!
Yüzü tam mesh edebilmek için, avuçlar açık ve dört parmak birbirlerine yapışık ve iki elin ikişer uzun parmaklarının uçları birbirlerine değmiş olarak, avuç içleri saç kesimine koyup, çeneye doğru yavaşça indirilir. Parmaklar yatay durumda alnı, göz kapaklarını, burnun iki yanını ve dudakların üzerlerini ve çenenin yüz kısmını iyice sıvamalıdır. Bu esnada avuç içleri de yanakları sığar.
Yüzü mesh ettikten sonra, iki avucu tekrar toprağa sürüp, birbirine çarparak, tozu toprağı silktikten sonra, önce sol elin dört parmağı içi ile, sağ kolun alt yüzünü, parmak ucundan dirseğe doğru sığayıp sonra, kolun iç yüzünü, sol avuç içi ile, dirsekten avuca kadar sığanır ve sonra sol baş parmak içi ile, sağ baş parmak dışı sığanır. Sonra, yine böyle sağ el ile, sol kol sığanır. El ayasını toprağa sürmek lâzımdır. Toprağın, tozun elde kalması lâzım değildir.
Teyemmümün vakti
Soru: Namaz vaktinden önce teyemmüm edilir mi?
Cevap: Teyemmümü, namaz vaktinden önce de yapmak ve bir teyemmüm ile çeşitli namaz kılmak Hanefîde câizdir. Diğer üç mezhebde, namaz vakti çıkınca teyemmüm bozulur.
Teyemmümü gerektiren özür hâli ortadan kalkınca, su bulununca, abdesti ve guslü bozan hâllerde, teyemmüm de bozulur. Namaz içinde iken bulursa, namazı da bozulur.
Toprakla teyemmüm
Soru: Toprak cinsinden olmıyan şeyler ile teyemmüm olur mu?
Cevap: Toprak cinsinden olan her temiz şey ile, üzerinde bunların tozu olmasa bile, teyemmüm edilir.
Yanıp kül olan veya sıcakta eriyebilen şeyler, toprak cinsinden değildir.
Bunlar ile teyemmüm edilemez. O hâlde, ağaç, ot, tahta, demir, pirinç, yağlı boya sıvalı duvar, bakır, cam ile teyemmüm edilmez. Kum ile olur. Kireç ve alçı ile, tuğla, yıkanmış mermer, çimento, sırsız fayans, sırsız porselen çanak çömlekle olur. Kireçle badana edilmiş duvardan teyemmüm edilir.
Bir topraktan birkaç kimse teyemmüm edebilir. Çünkü, teyemmüm edilen toprak ve benzerleri, müsta'mel, ya'nî kullanılmış olmaz.
Hastanın teyemmümü
Soru: Hasta, hangi hâllerde teyemmüm eder?
Cevap: Cünüb kimsenin vücûd yüzeyinin yarıdan fazlası yara ise, teyemmüm eder. Derisinin çoğu sağlam ise ve yaralı kısımları ıslatmadan yıkanması mümkün ise, su ile gusül edip, yaraların üzerini mesh eder. Mesh zarar verirse, üzerine bez koyup, bunu mesh eder.
Abdest aldıracak bir yardımcısı bulunan hasta, teyemmüm etmez. Yaralı kısımları ıslatmadan yıkanamazsa, yine teyemmüm eder.
Abdest uzuvlarından hepsinin yarıdan çoğu veya dört abdest uzvundan ikisi sağlam ise, abdest alıp, yaralı kısımları veya uzuvları mesh eder. Mesh zarar verirse, sargı üzerine mesh eder. Abdest uzuvlarından hepsinin yarıdan çoğu veya abdest uzuvlarının üçü veya dördü de yaralı ise, teyemmüm eder. Teyemmüm zarar verirse, namazı kazâya bırakır.
Yardımcı ile abdest
Soru: Para ile abdest aldırılır mı?
Cevap: Bir veya iki elinde çatlak veya başka yara olup, bunları ıslatmak zarar veren kimse abdest alamaz. Bu sebepten abdest alamıyan kimseye, hatır ile veya para ile başkasının abdest aldırması, müstehabdır. Başkasından yardım istemeden teyemmüm edip kılarsa, namazı kabûl olur.
Yardımcı veya para bulamazsa, teyemmüm etmesi de, câiz olur. Yaralı eline eldiven takıp, eldiven ile abdest alabilenin böyle abdest alması lâzım olur.
NECÂSETTEN TEMİZLİK
Soru: Necâsetten tahâret, temizlik nedir?
Cevap: Necâsetten temizlenmek namazın şartlarındandır. Ya'nî namaz kılanın bedeninde, elbisesinde ve namaz kılacağı yerde dirhem miktarından fazla necâseti, pisliği temizlemesi gerekir. Dirhem, katı necâsetlerde yaklaşık 5 gr.dır. Akıcı, sıvı necâsetlerde, açık el ayasındaki suyun yüzü genişliği kadar yüzeydir. Necâset, dirhem miktaından az ise namaz sahîh, geçerli olur ise de, yıkamak sünnettir. Dirhem miktarı bulunursa, tahrîmen mekrûh olur ve yıkamak vâcib olur. Dirhemden çok ise, yıkamak farzdır. Necâset miktarı, bulaştığı zaman değil, namaza dururken olan miktarıdır.
Temizleme şekilleri
Sıvı ve katı necâsetler, pislikler ancak yıkamakla temizlenir. Meselâ, insan derisinde, elbisesinde, seccadede bulunan necâset, ancak yıkamakla temizlenir.
Emici olmıyan, düz, parlak şeyler, meselâ cam, ayna, bıçak, yağlı boyalı eşya, vernikli eşya üzerindeki katı veya akıcı her necâset, el ile veya herhangi temiz şey ile silip, üç sıfatı, ya'nî renk, koku ve tadı gidince temiz olur.
Soru: Necâsetin çeşitleri nelerdir?
Cevap: Necâset iki çeşittir:
1- Kaba necâset: İnsandan çıkınca abdeste veya gusle sebep olan herşey, eti yenmiyen hayvanların eti, pisliği ve idrarı, insanın ve bütün hayvanların kanı ve kümes ve yük hayvanlarının, davarın necâsetleri kaba necâsettir.
2 - Hafîf necâset: Eti yenen dört ayaklı hayvanların idrarı ve eti yenmiyen kuşların pisliği hafîf necâsettir. Hafîf olan necâsetlerden, bir uzva ve elbisenin bir kısmına bulaşınca, bu kısmın veya uzvun dörtte biri kadarı namaza zarar vermez. Güvercin, serçe ve benzerleri gibi eti yenen kuşların pisliği temiz kabûl edilir.
Affedilen miktar
Sıvıya damlayınca necis yapmaları bakımından kaba necâsetle hafîf necâset arasında fark yoktur.
İğne ucu kadar elbiseye sıçrayan idrar ve kan damlaları ve sokakta sıçrayan çamurlar affedilmiştir. Çünkü bunlardan korunmak güç olduğu için, zarûret kabûl edilmiştir. Necâsetin imbiklenmesi ile elde edilen sıvı necistir. Çünkü, bunu kullanmakta zarûret yoktur.
Bunun için imbiklenerek elde edilen rakı ve ispirto kaba necis olup içilmeleri de şarap gibi harâmdır. Zarûretsiz kullanılan kolonya, ispirto ve tentürdiyod gibi alkollü ilâçlar, namaz kılarken, elbiseden ve deriden yıkanıp temizlenmesi lâzımdır.
Elbisede necâset
Soru: Elbisede necâset bulaşan yer unutulsa ne yapılır?
Cevap: Elbisesinin veya vücûdun bir yerine necâset, pislik bulaşan kimse, bulaştığı yeri unutsa veya bulamasa, kuvvetle zannettiği yerini yıkasa, temizlendi kabûl edilir. Namazdan sonra meydana çıksa, namazı iâde etmez.
Yolda rastlanan bir suyun temiz olduğu iyi bilinir veya temiz olduğu çok zan edilirse, bununla abdest alınır. Hattâ, su az ise, buna necâset karıştığı iyi bilinmedikçe, bununla abdest alınır ve gusledilir. Böyle su varken teyemmüm edilmez.
Çünkü, her suyun aslı temizdir, zan ile pis olmaz. İbâdetler, fazla zan edilmekle, temiz ve doğru olur. Îmân, i'tikâd ise, çok zan ile doğru olamaz, iyi bilinmekle doğru olur. Gayrı müslimlerden alınan elbise, halı ve sâire temiz kabûl edilir. Ehl-i kitâbın kesmiş oldukları, aksi sâbit olmadıkça, temiz kabûl edilir.
Yaş ayak ile necis yerde meselâ necis halı üzerinde yürünse, yer kuru ise, ayaklar necis olmaz. Yer yaş olup ayaklar kuru ise, ayaklar ıslanırsa, necis olur.
İstincâ
Soru: İstincâ nedir?
Cevap: Büyük ve küçük abdest bozduktan sonra kalan pisliği temizlemeye istincâ denir. Gaz çıkınca temizlemek, ya'nî tahâretlenmek lâzım değildir.
Muhterem, kıymetli şeylerle, meselâ ipek ile, zemzem suyu ile, başka yerde kullanılabilecek kâğıt ile istincâ caiz değildir. Boş kâğıda da saygı lâzımdır. Sadece bu iş için yapılmış tuvalet kâğıdı ile istincâ câizdir. İslâm harfleri ile yazılmış hiçbir kâğıtla istincâ edilmez.
Kocası veya hanımı olmıyan ağır hastanın istincâ yapması lâzım değildir. Fakat, kendine abdest aldırması lâzımdır. Önü ve arkayı kıbleye dönerek ve ayakta abdest bozmak caiz değildir. Gusül edilen yere idrâr yapmak uygun değildir.
İstibrânın önemi
Soru: İstibrâ nedir?
Erkeklerin küçük abdest bozduktan sonra, yürüyerek, öksürerek idrâr yolunda damlalar bırakmamasına istibrâ denir. İstibrâ yapmak vâcibdir. Kadınlar istibrâ yapmaz.
İstibrâdan sonra istincâ yapılır. Su ile tahâretten sonra bez ile kurulanır. Her kadın, her zaman, (Kürsüf) denilen bez veya pamuk kullanmalıdır.
İdrârdan sonra herkesten az veya çok idrâr sızıntısı gelir. Bunun için idrâr damlası kalmadığına kanâat gelmeden abdest almamalıdır. Çünkü bir damla sızarsa, hem abdest bozulur, hem de elbise kirlenir. Çamaşıra avuç içinden az sızmışsa, sonradan aldığı abdestle kıldığı namaz mekrûh olur. Çok sızmışsa, namaz sahîh olmaz.
Pamuk fitilin rahatlığı
İstibrâda güçlük çekenler, arpa kadar pamuğu idrâr deliğine koymalıdır. Sızan idrârı pamuk emer. Hem abdest bozulmaz, hem de iç çamaşır kirlenmez. Yalnız pamuk uzun olup ucunun dışarda kalmaması lâzımdır. Ucu dışarda kalır ve idrâr ile ıslanırsa, abdest bozulur. Herhangi bir hastalık sebebiyle abdest tutmakta güçlük çekenlerin, idrâr kaçıran yaşlıların Mâlikî mezhebini taklîd etmeleri iyi olur. Çünkü Mâlikîde hastalık sebebiyle gelen idrar abdesti bozmaz.
Soru: Tavuğu, kursağı çıkarılmadan kaynar suda haşlamak câiz olur mu?
Cevap: Bir tavuk kesilip içi ve kursağı çıkarılmadan, kaynar suda haşlansa, yemesi helâl olmaz. Kesip içi ve kursağı çıkarılıp, içi yıkandıktan sonra haşlanırsa, tüylerine necâset bulaşmamış ise, yemesi helâl olur.
Kaynamıyan sıcak suda bırakılan, içi boşaltılmamış tavuğun yalnız derisi necis olur, yolunup, içi boşaltıldıktan sonra, üç defa, soğuk su ile yıkanınca, her yeri temiz olur. İşkembe de, böyle üç kere yıkamakla temiz olur. Yemesi câiz olur.
Yıkamada sayı
Soru: Necâseti yıkamakta bir sayı var mıdır?
Cevap: Kuruduktan sonra da görülen pislikler, kan yıkanırsa kendisi ve eseri giderilince, o yer temiz olur. Yıkamakta belli bir sayı yoktur. Bir defa yıkamakla da çıkarsa yeterlidir. Necâset giderilip de, eseri, ya'nî renk ve koku kalırsa, zararı olmaz. Sıcak veya sabunlu su lâzım gelmez.
Görülmiyen necâset, meselâ kan ve idrâr bulağan eşya, leğende, çamaşır makinesinde, ayrı sular ile, temizlendiği zan edilinceye kadar yıkanır. Bir defa yıkamakla temizlenirse yeterlidir. Yıkarken, makinedeki su ve diğer eşya, necis olmaz. Vesvese, şüphe edenlerin üç defa yıkaması ve hepsinde sıkması lâzımdır. Herkesin, kendi kuvveti kadar sıkması kâfîdir.
Halının temizlenmesi
Çürük, ince veya büyük olduğu için sıkılmıyan eşya, meselâ halı, deri gibi necâseti emen şeyler, her üç yıkayışta, kurutulur. Ya'nî, su damlaması kesilinceye kadar beklenir. Necis yeri ıslak bezle silmekle temiz olmaz. Meselâ, halının bir yeri necis olmuş ise, burası silinmekle temiz olmaz. Bunun için halının tamamını da yıkamak gerekmez. Necis yerin altına leğen konulur. Üsten su dökülerek leğene akıtIır. Su damlası kesilinceye kadar beklenir. Bu hâl üç defa tekrarlanınca o yer temiz olur. Necâset bulaşmış testi, çanak ve bakır gibi necâseti emmiyen kaplar yıkamakla temiz olur. (Ba'zı yerlerde kırklama ta'bîr edilen kırk defa doldurulup boşaltmak gerekmez.)
SULAR ve ÇEŞİTLERİ
Soru: Abdest ve gusülde hangi sular kullanılır?
Cevap: Abdest ve gusül abdesti almak için mutlak su kullanılır. Mutlak su hem temizdir, hem de temizleyicidir. İsmi yanında, başka kelime söylenmiyen, yalnız su denilen sulara Mutlak su denir. Yağmur, dere, nehir, kaynak, kuyu, deniz ve kar suları, mutlak sudur.
Abdest ve gusülde kullanılmış su ve pis su ve cinsi, sıfatı da söylenen sular mutlak su değildir. Bunlar ile abdest ve gusül alınmaz. Temizlik yapılmaz. Bunlara Mukayyed su denir
Zemzem suyu ile abdest ve gusül alınır. Mekrûh dahî değildir.
Soru: Büyük havuz nedir?
Cevap: Alanı 23 metrekare olan kare şeklindeki havuza Büyük havuz denir. Derinliğin az olması zarar vermez. Böyle suya düşen necâset, suyun üç vasfından ya'nî tad, renk ve kokusundan birini değiştirmedikçe, buradan abdest almak ve gusletmek câizdir.
Nehire, dereye, akar suya pislik bulaşsa, pisliğin üç eserinden biri, ya'nî rengi, kokusu veya tadı belli değilse abdest ve gusül câiz olur.
Pislik bulaşıp bulaşmadığı bilinmiyen akarsu temiz kabûl edilir. Yağmur suyu ile bulanık akan su ile abdest alınır.
Temiz suyun özellikleri
Soru: Küçük havuz nedir?
Cevap: Alanı 23 metrekareden küçük olan havuza küçük havuz denir. Akıcı olmıyan suya ve küçük havuza, az necâset düşerse, üç sıfatı değişmese de, necis olur. İnsan içmez ve temizlikte kullanılmaz. Üç sıfatı değişirse idrar gibi olup hiçbir şeyde kullanılmaz.
Uzun zaman durmakla üç sıfatı değişen su, pis olmaz. Kokan suyun sebebi bilinmezse, temiz kabûl edilir. Başkasına sorup, araştırmak lâzım değildir.
İçine devamlı su akan ve devamlı taşan veya içinden devamlı su alıp, iki alış arası, su hareketsiz kalacak kadar uzamıyan küçük havuz ve hamam kurnası, akar su demektir. Bunların her tarafından abdest alınır.
Necis suya, temiz su gelip, karşı taraftan taşarsa, eseri kalmıyan tarafları temiz olur. İçindeki kadar su taşınca, hepsi temiz olur. Taşan su, necâset eseri görülmedikçe temizdir. Leğen, kova gibi kaplar da böyledir. Meselâ necis kova, doldurulur ve taşarsa necâsetin üç eserinden biri görülmeyince su da, kova da temiz olur.
Artıklar
Soru: Artık nedir?
Cevap: Bir kaptan veya küçük havuzdan, bir canlı içerse, kalan suya artık denir. Sıvı ve yemek artıklarının temiz olup olmaması, artığı bırakanın durumuna göre değişir. Her insanın artışı temizdir. Kâfirin artışı da temizdir.
Cünübün, yıkanırken kovaya elini sokup tası alması câiz olup, kovadaki su, müsta'mel olmadığı gibi, cünübün artışı da, müsta'mel sayılmamıştır.
Eti Yenen Hayvanların Artışı
Kadının artışını, yabancı erkeğin içmesi ve erkeğin artışını yabancı kadının içmesi, lezzet alacağı için mekrûhtur.
Eti yenen hayvanların ağzına necis sürülmedikçe, artıkları temizdir. At da böyledir.
Domuzun, köpeğin ve yırtıcı hayvanların artıkları, etleri ve sütleri kaba necâsettir. Bunları yimek, içmek harâmdır. Bunların artık sularını abdestte, gusülde ve temizlikte kullanmak câiz değildir. İlâç olarak da kullanılmaz. Henüz alkollü içki içmiş olan insanın artığı da böyledir.
Küçük çocuğun elini suya sokması hâlinde eli temiz olduğu bilinmiyorsa, bu su ile abdest almak veya içmek, tenzîhen mekrûh olur. Bir hayvanın teri, artığı gibidir. Artığı temiz ise teri necis olmaz.
SETR-İ AVRET (ÖRTÜLMESİ GEREKEN YERLER)
Soru: Avret yeri nedir?
Cevap: Mükellef olan, ya'nî âkıl ve bâlig olan insanın namaz kılarken açması veya her zaman başkasına göstermesi ve başkasının bakması harâm olan yerlerine Avret mahalli veya Avret yeri denir.
Erkeğin ve kadının avret mahallini örtmesi, hicretin üçüncü senesinde emrolundu.
Namazda örtünme
Soru: Namazda örtülmesi gereken yerler nerelerdir?
Cevap: Erkeklerin, namaz için avret mahalli, göbekten diz altına kadardır. Diz avrettir. Buraları açık olarak kılınan namaz sahîh, geçerli olmaz. Namaz kılarken, vücûdun diğer kısımlarını, kolları, başı örtmek, geniş elbise, çorap giymek erkeklere sünnettir. Buraları açık kılmaları mekrûhtur. Kadınların ellerinden ve yüzlerinden başka her yerleri, bilekleri, saçları ve ayakları, namaz için avrettir.
Erkeğin veya kadının avret yerlerinden herhangi birinin dörtte biri, bir rükün açık kalırsa, namaz bozulur. Azı açılırsa bozulmaz. Namazı mekrûh olur.
Örtünmek farzdır
Soru: Namaz dışında da örtülmeleri gereken yerler nerelerdir?
Cevap: Avret yerini örtmek, namazda da, namaz dışında da farzdır. Yalnız iken namaz kılarken de, örtmek farzdır. Kadınların, namaz dışında, yalnız iken, diz ve göbek arasını örtmesi farz olup, sırtını ve karnını örtmesi vâcib, başka yerlerini örtmesi edebdir. Evde yalnız iken, başı açık dolaşabilir. Görünmesi câiz olan baba, kardeş, amca, dayı gibi erkek yanında, ince baş örtüsü örtmeleri iyi olur.
Örtünün şekli
Soru: Kadınlar için belli bir örtü şekli var mıdır?
Cevap: Dînimiz kadının belli bir örtü ile kapanmasını emretmemiştir. Kadının örtünmesinde iki şart vardır:
Birincisi, örtünmesi gereken yerleri örtmek.
İkincisi, örtünürken uzuvların belli olmamasıdır. Bu iki şart yerine geliyorsa kadın istediği şekilde giyinebilir.
Kadınların, kızların ince, dar veya kürklü örtü ile ve küpe, gerdanlık, alyans gibi zînet eşyâsı açık olarak ve erkekler gibi giyinerek ve saçlarını erkekler gibi tıraş ederek sokağa çıkmaları harâmdır. Bunun için, geniş bile olsa, pantalon ile örtünmeleri de câiz değildir. Pantalon erkek elbisesidir.
ZEKÂT VERMEK
Soru: Zekât kimlere farzdır?
Cevap: (Mükellef) olan, ya'nî âkıl, bâlig olan ve hür olan müslüman erkek ve kadının, şartları bulununca, zekât vermeleri farzdır. Zekât vermek, malı müslüman fakîre temlîk etmekle olur. Ya'nî, malı fakîrin eline vermek lâzımdır.
Zekâtın farzı birdir. Her müslümanın tam mülkü olan nisâb miktarındaki Zekât malının, belli zamanda, belli miktarını, zekât niyeti ile ayırıp, emredilen müslümanlara vermektir.
Zekâta tâbi mallar
Soru: Zekât nelerden verilir?
Cevap: Dört türlü zekât malı vardır:
1- Senenin ekseri zamanında, çayırda parasız otlayan dört ayaklı hayvanlar.
2- Altın ile gümüş.
3- Ticâret için alınıp, ticâret için saklanılan ticâret eşyâsı.
4- Yağmur suyu veya ırmak, dere suyu ile sulanan, topraktan çıkan mahsüller.
Bunların zekâtına (Uşur) denir. Uşur, mahsûlün onda biridir. Kul borcu olan, borcunu düşmez. Uşrunu tam verir.
Zekâtın farzı
Soru: Zekât nasıl verilir?
Cevap: Zekâtın farzı birdir. Bu da, niyettir. Niyet kalb ile olur. Malın zekâtını ayırırken veya müslüman fakîre verirken, (Allah rızâsı için, zekât vereceğim) diye niyet edip de, fakîre veya zekâtını fakîre vermek için vekîl ettiği kimseye verirken hediye veriyorum dese, câiz olur.
Altın ile gümüşün ağırlığı ve ticâret eşyâsının mal oluş kıymeti, nisâb miktarı olduktan i'tibâren, bir hicrî sene, ya'nî arabî sene [354 gün] elde kalırsa, yıl sonunda elde bulunanın kırkta birini, zekât niyeti ile ayırıp, müslüman fakîrlere vermek farzdır.
Acele edip, hemen vermek vâcibdir. Özürsüz geciktirmek mekrûh olur.
Altının nisâbı yirmi miskal, ya'nî 96 gramdır. Gümüşün nisâbı, 672 gramdır.
Nelerin zekâtı verilmez
Soru: Nelerin zekâtı verilmez?
Cevap: Ticâret için olmıyan, ya'nî satılık olmıyan evlerin, apartmanların, san'at âletlerinin, motör, tezgâh, kamyon ve gemilerin ve ne kadar çok olursa olsun evde kullanılan eşyânın zekâtı verilmez. San'at sâhibleri, sanâyı'cılar, i'mâlâtcılar, ham ve işlenmiş, ma'mûl eşyânın zekâtını verirler. Demirbaş eşyânın zekâtı verilmez.
Yalnız altını olan, zekâtını, altın olarak verir. Gümüş olarak kıymeti verilmez. Gümüşün zekâtı da, altın olarak verilemez. Yalnız altını veya gümüşü veya kâğıd parası olup da, ticâret eşyâsı bulunmıyan kimse, bunların zekâtı olarak, başka mal veremez.
Bir kimse, zekât niyeti ile kırkta bir ayırmadan veya verirken niyet etmeden, fakîrlere milyonlarla lira dağıtsa, zekât vermiş olmaz. Çünkü, ayırırken veya kendi vekîline veya fakîre veya fakîrin vekîlini verirken niyet etmesi farzdır.
Zekât ne zaman verilir?
Soru: Zekât vermenin belli bir tarihi var mıdır?
Cevap: Eldeki para ve ticâret malı nisâb miktarı olduktan sonra, bir sene tamam olmadan, azalıp nisâbdan aşağı düşerse veya daha çoğalırsa, zekâta te'sîri olmaz. Ya'nî, sene sonunda, nisâb miktarından az olmaz ise, mevcûdun zekâtı verilir. Sene sonunda elinde bulunan paradan, yiyecek, giyecek, ev satın almak, kirâ vermek gibi lüzûmlu paraları düşmez. Bütün paranın zekâtını verip kalanı bunlara sarfeder.
Sene tamam olduktan sonra ele geçenler nisâba eklenmez. Ya'nî o senenin zekâtına sokulmayıp, ondan sonra gelen senenin zekâtına bırakılır. Nisâbı olmıyanların eline geçerlerse, bunların, o sene zekâtları verilmez.
Her müslüman mâlik olduğu zekât malının miktarını, her zaman düşünmeli, nisâb miktarı olduğu günü, bir yere yazmalıdır. Bu günden sonra, bir yıl tamam olmadan önce, nisâb helâk olursa, ya'nî elinde, ihtiyâcından fazla hiç malı kalmazsa, başlangıç olarak yazdığı günün kıymeti kalmaz. Bir yıl tamam olmadan önce, eline yine nisâb miktarı mal geçerse, bu günü yeniden yazması ve bundan bir sene sonra, nisâb helâk olmadan elinde kalırsa, o zaman zekât vermesi farz olur.
Soru: Zekât vermenin belli bir tarihi var mıdır?
Cevap: Eldeki para ve ticâret malı nisâb miktarı olduktan sonra, bir sene tamam olmadan, azalıp nisâbdan aşağı düşerse veya daha çoğalırsa, zekâta te'sîri olmaz. Ya'nî, sene sonunda, nisâb miktarından az olmaz ise, mevcûdun zekâtı verilir. Sene sonunda elinde bulunan paradan, yiyecek, giyecek, ev satın almak, kirâ vermek gibi lüzûmlu paraları düşmez. Bütün paranın zekâtını verip kalanı bunlara sarfeder.
Sene tamam olduktan sonra ele geçenler nisâba eklenmez. Ya'nî o senenin zekâtına sokulmayıp, ondan sonra gelen senenin zekâtına bırakılır. Nisâbı olmıyanların eline geçerlerse, bunların, o sene zekâtları verilmez.
Her müslüman mâlik olduğu zekât malının miktarını, her zaman düşünmeli, nisâb miktarı olduğu günü, bir yere yazmalıdır. Bu günden sonra, bir yıl tamam olmadan önce, nisâb helâk olursa, ya'nî elinde, ihtiyâcından fazla hiç malı kalmazsa, başlangıç olarak yazdığı günün kıymeti kalmaz. Bir yıl tamam olmadan önce, eline yine nisâb miktarı mal geçerse, bu günü yeniden yazması ve bundan bir sene sonra, nisâb helâk olmadan elinde kalırsa, o zaman zekât vermesi farz olur.
Toprak mahsûllerinin zekâtı
Soru: Toprak mahsûllerinin zekâtını da vermek farz mıdır?
Cevap: Topraktan alınan mahsûlün zekâtına (Uşur) denir. Uşur vermek de farzdır. Borcu olanı da uşur vermesi lâzımdır. İmâm-ı a'zam hazretlerine göre, her sebze ve meyve, az olsun, çok olsun, mahsûl topraktan alındığı zaman, onda birini veya kıymeti kadar altın veya gümüşü, müslüman fakîrlere vermek farzdır.
Hayvan gücü ile veya dolap, motör ile sulanan yerdeki mahsûl elde edilince, yirmide biri verilir. İster onda bir, ister yirmide bir olsun, hayvan, tohum, âlet, gübre, ilâç ve işçi masraflarını düşmeden önce, vermek lâzımdır.
Ne kadar olursa olsun, ev bahçesindeki meyve ve sebzeler için ve odun ve ot ve saman için uşur verilmez. Balın, pamuğun, çayın, tütünün, dağdaki ağaç meyvelerinin meselâ zeytinlerin, üzümlerin onda biri, uğur olarak verilir.
Zekât kimlere verilir?
Soru: Zekât kimlere verilir?
Cevap: Anaya, babaya ve dedelerin, ninelerin hiçbirine ve kendi çocuklarına ve torunlara zekât verilmez. Bunlara, sadaka-i fıtr, adak ve keffâret gibi vâcib olan sadakalar da verilmez. Fakîr iseler, nâfile sadaka verilebilir. Zevceye de zekât verilmez. İmâm-ı a'zam buyurdu ki, kadın da, fakîr olan kocasına zekât veremez. İmâmam ise, fakîr kocasına zekât verir dediler. Fakîr olan gelinine, dâmâdına, kayınvâlideye, kayınpedere ve üvey çocuğuna zekât verilir. Zimmîye sadaka ve hediye verilir.
Zekât verilebileceğini soruşturup anlıyarak, zekâtını verdikten sonra, bunun zengin veya zimmî olan kâfir veya ana, baba, evlât veya kendi zevcesi olduğu anlaşılsa, zararı olmaz. Ya'nî kabûl olur.
Zekâtı başka şehre göndermek mekrûh ise de, akrabâya vermek için veya kendi şehrinde fakîr müslüman bulamazsa, başka şehre göndermek câizdir. Zekâtı, borcu olana vermek, fakîre vermekten daha iyidir. Malını isrâf edene, harâmda kullanana zekât vermek lâyık olmaz.
Kâfire zekât verilir mi?
Soru: Gayrı müslime zekât ve sadaka vermek câiz midir?
Cevap: Gayrı müslime zekât vermek câiz değildir. Peygamber efendimiz, Mu'âz bin Cebel hazretlerini Yemen'e gönderirken, zekâtın, uşrun, kimlerden alınıp kimlere verileceğini bildirirken:
(Zenginlerinden al, fakîrlerine ver) buyurmuştur.
Kâfirden zekât alınmaz. Bu hadîs-i şerîfi açıklıyan âlimler, zekâtın müslüman zenginlerden alınacağını ve onların fakîrlerine verileceğini bildirmişlerdir.
Sadaka ise, gayrı müslime de verilebilir. Hadîs-i Şerîfte, (Her din mensubuna sadaka verin) buyuruldu.
Şâfiîde ise, zekât gibi, gayrı müslime sadaka da verilmez. İhtiyâç olunca Hanefî mezhebi taklîd edilerek, Şâfiîler de gayrı müslime sadaka verebilir.
Zekâta ait bilgiler
Soru: Zekâta ait özet bilgi verebilir misiniz?
Cevap: 1- Zekât nisâbı, yirmi miskal, ya'nî 96 gram altın veya bu değerde para veya ticâret eşyâsıdır.
2- Zekât nisâbına mâlik olan kimseye zengin denir.
3- Zekâta tâbi malların veya paranın, sene içindeki azalıp çoğalmasına i'tibâr edilmez. Nisâba mâlik olduktan bir sene sonra elde kalan mal, nisâbı buluyorsa kırkta biri zekât olarak fakîrlere verilir. Nisâbdan aşağı ise verilmez.
4- Zekât, kârdan değil, ticâret malının veya paranın tamamından verilir.
5- Senetli, senetsiz alacaklar nisâb hesâbına dahil edilir. Alacaklar tahsîl edildikten sonra zekâtları verilir. Daha almadan da zekâtları verilebilir.
6- Borçlar, mevcut paradan veya maldan çıkarılır. Geri kalanın zekâtı verilir.
7- Ticâret için olmıyan evler, arsalar, vâsıtalar, fabrikalar, demirbaş eşyâlar zekât nisâbına dahil edilmez. Ticâret için alınıp ticâret için saklanan malların, altın, gümüş, yerli ve yabancı paraların ve elden ele dolaşan hisse senetlerinin zekâtı verilir. Evin, apartmanın, arabanın, zekâtı olmaz. Araba, ev ve arsa alıp satan kimse, bunların zekâtını verir. Çünkü bunlar ticâret malı olmuştur. Ev yaptırmak için arsa alan, bunun zekâtını vermez.
8- Bir zenginin bir fakîrden alacağı olsa, fakîre borç senedini verip, "Sana alacağım kadar zekât vermeye niyet ettim. Sen de borcuna karşılık kabûl et, böylece ödemiş olalım" dese, fakîr de kabûl etse, zengin zekâtını vermiş olmaz. Çünkü zekât, borç senedi vermekle, râzı olmakla verilmiş olmaz. Ancak mal teslim etmekle olur. Bu zenginin zekâtını fakîre vermesi, fakîrin de, aldıktan sonra, tekrar zengine geri vererek borcunu ödemesi lâzımdır. Ev kirasını ödeyemiyen fakîr kiracıya, mal sahibi kirayı almadan ona bağışlasa, bu para zekât yerine geçmez sadaka olur.
9- Zekât verirken bilezik, yüzük gibi altınların işçilik ve san'at değerine değil, ağırlığına i'tibâr edilir. Meselâ Reşat altını ile Azîz lira 7.2 gram olarak kabûl edilir. Ya'nî 12 ayardan fazla olan bütün altınlar, tartılır. Kırkta biri zekât olarak verilir.
10- Kadınların altın ve gümüşten başka diğer süs (zînet) eşyâları zekâta tâbi değildir. Pırlanta, elmas gibi zînet eşyâlarının zekâtı verilmez. Şâfiî'de ise, kadınların altın ve gümüş dahil süs olarak taktıkları zînetlerin zekâtı verilmez.
11- Zekâta tâbi mallar, altın liraların en düşüğünün alış fiyatına göre hesap edilir.
12- Kadının nisâbın üstünde bileziği varsa, zekâtını kendisi verir. Yâhut, (Benim zekâtımı sen bir fakîre ver) diye kocasını veya başka birini vekil ederse, vekil kendi parası ile zekâtı verebilir.
13- İmâmeynin kavline göre, borçlu ve fakîr kimseye, hanımı zekât verebilir.
14- Namaz kılmıyan, oruç tutmıyan bir müslümanın da zekât vermesi lâzımdır. Nasıl olsa, oruç tutmuyorum, zekâtımı da vermiyeyim dememelidir! Hiç değilse, borcun birinden kurtulmalıdır!
15- Borcu olmıyan fakîre nisâb miktarı veya daha çok zekât vermek mekrûhtur.
16- Zekât verirken, "Bu benim zekâtım" demeye lüzûm yoktur. "Hediyem" denilse de câizdir.
17- Zekât, ticâreti yapılan maldan veya değeri altın olarak verilir.
18- Hisse senetlerinin nâma [isme] ve hâmiline [taşıyana] yazılı olanları vardır. İsimsiz, hâmiline yazılı olanların devir kabiliyetleri vardır. Ya'nî döviz gibi elden ele dolaşır. İstendiği zaman satılabilir. Bu senetler ticâret malı gibi, zekâtın hesâb edildiği tarihteki piyasa değeri üzerinden nisâba dahil edilir. Nâma yazılı hisse senedi alan, sene sonunda, fabrikanın demirbaş mallarının haricindeki parasını zekât nisâbına dahil eder.
19- Zekât, farz olduktan sonra verilir. Nisâba ulaşıp zengin olan, zengin olduğu tarihi kamerî aya göre bir yere yazar. Meselâ, 3 Recebde zengin olmuşsa, bir yıl sonra Recebin üçü gelince yine nisâb kadar parası ve ticâret malı varsa zekâtını verir. Ramazan ayını beklemez.
20- Bir kimse, ana-babasına, dedelerine, büyük annelerine, evlâdlarına, torunlarına, hanımına ve kâfire zekât veremez. Fakîr olmak şartı ile bir kimse gelinine, dâmâdına, kayınvâlidesine, kayınpederine, kayınbirâderine, üvey çocuğuna zekât verebilir. Hala, amca, dayı, teyze gibi akrabâya zekât vermek daha çok sevâb olur. (Mevkûfât)
Kurumlara zekât
Soru: Ba'zı kimseler, Kur'ân-ı kerîmdeki Fî-sebîlillah kelimesine, Allah yolunda olan her kurum ve kuruluş dahil diyerek, dernekten partiye kadar her kuruluşa zekât verileceğini söylüyorlar. Dînimizin bu husûstaki hükmü nedir?
Cevap: Kur'ân-ı kerîmde zekât verileceği bildirilen 8 sınıftan birisi de Fî-sebîlillah ya'nî Allah yolundakilerdir. Bu sınıfa girenler şunlardır:
1- Fî-sebîlillah'tan murâd, fakîr askerlerdir. (Nûr-ül izâh)
2- Fî-sebîlillah'tan murâd, cihâd ve hac yolundaki muhtâçlardır. (R.Muhtâr)
3- İmâm-ı Ebû Yûsüf'e göre, savaşa gidemeyen fakîrler, İmâm-ı Muhammed'e göre de hac yolundaki fakîrlerdir. (Mülteka, Dürer)
4- Gazâ veya hac için çıkıp da nafakası tükenenlerdir. (Tahtâvî)
5- Üç mezhebe göre, gâzi ve askerlerdir. Hanbelî'ye göre hac yolundakiler de dahildir. (M.Kübrâ)
6- Gâziler olduğunda dört mezhebde ittifak vardır. (M.Erbea)
İcmâ olan husûs
7- Zâhid-ül Kevserî hazretleri, Makâlât kitabında, (Hayır müesseselerine zekât verilmesi câiz değildir. Müctehid imâmların hepsi, hayır müesseselerine zekât verilmez demişler ve bu konuda icmâ hasıl olmuştur. Sonra gelen âlimlerin sözleri icmâ'yı bozamaz) buyuruyor. [Demek ki, bugün bir âlim çıksa, kurumlara zekât verilmesine fetvâ verse, icmâ'yı bozamıyacağı için fetvâsı geçersiz olur. Zaten hakîkî âlim de icmâ'yı bozucu fetvâ vermez.]
Bedâyîde, fî-sebîlillah kelimesi ile Allah yolunda çalışanlar bildirilmiştir. Meselâ zengin de olsa, ilim talebesine zekât verilir. Dürr-ül-muhtâr'da diyor ki: Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar da, zengin olsalar bile, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekât alabilirler. İbni Âbidîn hazretleri bunu açıklarken buyuruyor ki: Hadîs-i Şerîfte, (İlim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, buna zekât vermek câizdir) buyuruldu. (C.Fetâvâ)
Eğrisi ve doğrusu
Dinden haberi olmıyan ba'zı kimseler de, kitaptan değil de, kendi aklını ölçü alarak, (zekâttan gâye, fakîrin istifadesidir. Her ne şekilde olursa olsun fakîre yardım edilirse zekât yerine geçer) diyorlar. Bu tamamen yanlıştır. Zekât fonundan fakîre yardım etmekle, fona yatan para zekât yerine geçmez. Meselâ, "Oruç tutmaktan maksat aç kalmaktır. Ha Ramazan ayında aç kalınmış ha Recebde aç kalınmış fark etmez" denilemez. "Kurbandan maksat, bir hayvan boğazlamaktır" denilerek bu hayvanı istenildiği zaman kesmek, kurban olmaz. Kurban vasfı olan bir hayvanı, kurban bayramında kesmek lâzımdır. Zekâtı da dînimizin emrettiği şekilde vermek gerekir.
Ülkemizde, dîne hizmet eden, ilim talebesi yetiştiren yurtlar, Kur'ân kursları, vakıflar, câmiler ve başka hayır kurumları vardır. Buralaryn desteklenmesi elbette lâzımdır. Bunun için bu kurumların bir yetkilisi, bir veya birkaç fakîrden vekâlet alır. Fakîr, kurumdaki yetkili şahsa vekâlet verirken,
(Benim adıma zekât almaya ve aldığın zekâtı dilediğin yere vermeye seni vekil ettim) der. Vekil de, müslümanlardan aldığı zekâtı, talebelerin ihtiyâçlarına, kurumun başka ihtiyâçlarına sarfedebilir. Böylece hem istenilen hayır kurumuna yardım edilmiş ve hem de dîne uygun zekât verilmiş olur.
İbni Âbidîn hazretleri, Bedâyı'de fî-sebîlillah kelimesinin bütün kurbetler (Allah için olan bütün işler) olarak açıklandığını bildirmekte ve Nehr kitabından alarak, (Âlimler, zekât toplıyanlardan başka, bütün sınıflara fakîrlik şartı ile zekât verileceğinde ittifak etmişlerdir) buyurmakta, ayrıca (Mescid, köprü, yol yaptırmak, hac ve cihâd etmek gibi temlik sayılmıyan yerlere zekât verilmez) hükmünü Zeylâî'den naklen bildirmektedir. [Temlik, zekâtı fakîrin eline vermektir.]
Bedâyı'de, fî-sebîlillah kelimesi ile Allah yolunda çalışanlar bildirilmiştir. Meselâ zengin de olsa, ilim talebesine zekât verilir. Dürr-ül-muhtâr'da diyor ki: Din bilgilerini öğrenmekte ve öğretmekte olanlar da, zengin olsalar bile, çalışıp kazanmaya vakitleri olmadığı için zekât alabilirler. İbni Âbidîn hazretleri bunu açıklarken buyuruyor ki: Hadîs-i Şerîfte, (İlim öğrenmekte olanın 40 yıllık nafakası olsa da, buna zekât vermek câizdir) buyuruldu. (C.Fetâvâ)
Durum böyle iken, çeşitli kurumlar, zekât fonu diye bankaya bir hesap numarası açıyorlar, yâhut makbuzla para topluyorlar. Yukarıdaki vesîkalardan anlaşılacağı gibi, bu yolla verilen paralar zekât yerine geçmez, nâfile sadaka olur.
Fakîre zekât
Suâl: Fakîre 100 gr. altın zekât verilse sahîh olur mu?
Cevap: Fakîre verilen altın, onu zengin edecek kadar fazla olmamalıdır.
Borçsuz fakîre nisâb miktarı veya daha çok zekât vermek mekrûh olarak câizdir.
On gram altın kadar borcu var ise, 100 gram altını alması mekrûh olmaz.
Gümüş nisâbı
Soru: Zenginlikte niçin altın esas alınıyor da gümüş esas alınmıyor?
Cevap: Bugün gümüşün değeri çok düşüktür.
Bunun için kâğıt paraların ve ticâret eşyâsının nisâbını hesap etmek için, gümüşün değeri kullanılmaz.
Gümüş tepsi
Soru: 2 kg. ağırlığındaki gümüş tepsinin zekâtı nasıl verilir?
Cevap: Altın ile gümüş, her ne niyetle saklanırsa saklansın ticâret eşyâsı kabûl edilir. Nisâb miktarı ise zekâtı verilir. 2 kg gümüş tepsinin kırkta biri 50 gr gümüş eder. 50 gr gümüş alıp bir fakîre verilir.
Uşur almak
Soru: Uşur veren fakîr, başkalarının verdiği uşru alabilir mi?
Cevap: Evet alabilir. Fakat zekât böyle değildir. Zekât veren kimsenin, zekât alması harâm olur.
Gülün uşru
Soru: Gülün uşru nasıl verilir?
Cevap: Gülden elde edilen para, diğer paralarla nisâbı buluyorsa, zekâtı verilir.
Uşur ve masraf
Suâl: Çok masraf ediyor, çok az mahsûl alıyoruz. Yine uşur vermemiz gerekiyor mu?
Cevap: Masraf ne kadar çok ve mahsûl de ne kadar az olursa olsun, her mahsûlün uşrunu vermek farzdır.
RAMAZAN ORUCU
Soru: Orucun farzları nelerdir?
Cevap: İslâmın beş şartından dördüncüsü, mübârek Ramazan ayında, hergün oruç tutmaktır. Oruç, hicretten onsekiz ay sonra, Şa'bân ayının onuncu günü, Bedr gazâsından bir ay evvel farz oldu. Ramazan, yanmak demektir. Çünkü, bu ayda oruç tutan ve tevbe edenlerin günâhları yanar, yok olur. Ramazanda oruç tutmak akıl bâlig olan her müslümana farzdır.
Orucun farzları
1- Niyet etmek,
2- Niyeti ilk ve son vakitleri arasında yapmak,
3- Fecr-i sâdık, ya'nî tan yeri ağarmasından, güneşin batmasına kadar olan zaman [ya'nî şer'î gündüz] içinde, orucu bozan şeylerden sakınmaktır.
Ramazanın girişi
Soru: Ramazanın girişi nasıl tespit edilir?
Cevap: Hadîs-i Şerîfte, (Ayı görünce oruç tutunuz! Tekrar görünce, orucu bırakınız!) buyuruldu. Bu emre göre, Ramazan ayı, hilâlin [yeni ayın] görülmesi ile başlar. Hilâli görmeden önce yapılan hesâb ile, takvîm ile başlamak câiz olmaz.
Şa'bân ayının otuzuncu gecesi, güneş gurûb edince, hilâli aramak vâcib-i kifâyedir. Oruç, fecrin ağarmasından, güneş batıncaya kadar, yemeyi, içmeyi ve cimâ'ı terketmektir.
Orucun niyet vakti
Soru: Orucun niyet vakti ne zaman başlar?
Cevap: Bir gün evvel güneş batmasından, oruç günü (Dahve-i kübrâ)ya kadar, Ramazan orucuna kalb ile niyet etmek de farzdır. Belli gün olan adak orucunun ve nâfile orucun niyet zamanı da böyledir.
Hergün ayrı niyet etmek lâzımdır. Ramazan orucuna niyet ederken, Ramazan demeyip, yalnız oruç demek veya nâfile oruç demek de câizdir. Dahve-i kübrâ vakti, oruç müddetinin ya'nî şer'î gündüz müddetinin yarısıdır ki, zevâl vaktinden öncedir.
Fecr, ya'nî imsâk vaktinden evvel niyet ederken, (Niyet ettim, yarın oruç tutmaya) denir. İmsâktan sonra niyet ederken, (bugün oruç tutmaya) denir. Ramazan-ı Şerîf orucu, her müslümana farz olduğu gibi, tutamıyanların kazâ etmeleri de farzdır. Kazâ ve keffâret orucuna ve mu'ayyen olmayan adak oruçlarına fecrden sonra niyet edilemez.
Hayvan zekâtı
Soru: Hayvanların zekâtı var mıdır?
Cevap: Yılın yarıdan fazlasında parasız çayırda otlıyan hayvanlar, üretmek için, [sütü için] olursa, bunlara (Sâime) hayvan denir. Sâime hayvan sayısı, nisâb miktarı olduktan bir yıl sonra, zekâtı verilir. Yün için, yük taşımak için, binmek için olursa, sâime denilmez ve zekât lâzım olmaz. Deve, sığır gibi başka cinsden sâime hayvanlar, birbirlerine ve diğer ticâret eşyâsına eklenmez.
Deve zekâtı: Devenin nisâbı beştir. Beş devesi olan, bir koyun verir.
Sığır zekâtı: Sığırın nisâbı otuzdur. Otuz sığır için bir adet, bir yaşını aşmış erkek veya dişi buzağı verilir. Kırktan ellidokuza kadar sığırı olan, bir adet, iki yaşını bitirmiş, erkek veya dişi dana verir. Manda zekâtı, sığır gibidir.
Koyun zekâtı: Koyunun nisâbı kırktır. 40'dan 120'ye kadar koyunu olan, yalnız bir koyun verir.
Kimler oruç tutmaz
Soru: Hasta olanlar nasıl oruç tutar?
Cevap: Dînimiz, insana yapamıyacağı işleri yüklememiştir. İbâdetlerde her türlü kolaylığı göstermiştir. Meselâ, hasta, hastalığı artacak ise, hâmile kadın, süt veren kadın, harbeden asker zayıf olursa, oruç tutmaz. İyi olunca kazâ eder.
Sefere çıkan, ya'nî üç günlük yola [104 kilometreye] gitmek için niyet ederek yola çıkan, seferî olur. Böyle misâfir, orucunu ertesi gün bozabilir ve Ramazandan sonra kazâ eder ise de, zarar etmezse, tutması efdaldir.
Yolda ve onbeş günden az kalacağı yerde tuttuğu orucu bozarsa, keffâret lâzım olmaz. Misâfirliği bitip evine gelince veya gittiği yerde onbeş gün kalmaya niyet edince, tutmadığı günleri kazâ eder.
Hasta, hastalığının artmasyndan veya iyi olmasının gecikmesinden yâhud şiddetli ağrı gelmesinden korkar ise, oruç tutmayıp sonra kazâ eder. Bu, Tabîb-i müslim-i hâzık'ın söylemesi ile anlaşılır. Hâzık, mütehassıs, uzman olmak demektir. Kâfir ve fâsık, ya'nî büyük günâh işlediği bilinen tabîbe muâyene ve tedâvî, zarûrî hâllerde câizdir. Fakat bunların sözleri ile ibâdet bozulmaz. Orucunu bozarsa, keffâret lâzım olur.
Ba'zı ağır hastalar hariç hemen hemen her hasta oruç tutabilir. Yıllarca oruç tutturulmayan birçok hastaya, yakinen tanıdığımız dahiliye mütehassısı bir doktor, oruç tutturdu. İlâçların dozlarını oruç vaktine, ya'nî sahura ve imsâka göre ayarladı. Hastaların en ufak bir sıkıntısı olmadı. Yeter ki doktor, hastasının oruç tutmasını istesin. Peşin hükümlü olmasın. Tedâviyi ona göre ayarlar. Bu olmıyacak bir iş değildir. Bunun için dînimiz, her doktorun değil, o branşta mütehassıs olma şartını ve müslüman olması şartını getirmiştir. Mütehassısı olmazsa yanlış karar verebilir. Sâlih müslüman değilse, dînin emir ve yasaklarına önem vermiyeceği için, bunun sözünü de ölçü kabûl etmemiştir.
İhtiyâr olup, ölünceye kadar Ramazan orucunu veya kazâya kalmış oruçlarını tutamıyacak kimse ve iyi olmasından ümit kesilen hasta, oruç tutmaz, fakat gizli yer. Böyle kimse zengin ise, hergün için bir fıtra, ya'nî binyediyüzelli gram buğday veya un veya kıymeti kadar altın veya gümüş parayı, bir veya birkaç fakîre verir. Ramazanın başında veya sonunda toptan hepsi bir fakîre de verilebilir. Fidye verdikten sonra hasta iyileşirse, Ramazan oruçlarını ve kazâ oruçlarını tutar.
Kutuplarda oruç
Soru: Kutuplarda olan nasıl oruç tutar?
Cevap: Kutuplara ve Ay'a giden müslümanın da, seferî değilse, Ramazanda gündüzleri oruç tutması lâzımdır.
24 saatten daha uzun günlerde, oruca saatle başlar ve saatle bozar. Gündüzü böyle uzun olmıyan bir şehirdeki müslümanların zamanına uyar. Eğer oruç tutmazsa, gündüzleri uzun olmayan yere gelince kazâ eder.
Oruç çeşitleri
Soru: Kaç çeşit oruç vardır?
Cevap: Sekiz çeşit oruç vardır. Bunlar şunlardır:
1- Farz oruçlar: İki kısımdır. Birincisi, belli bir zamanda tutulan Ramazan-ı Şerîf orucu.
2- İkincisi, belli bir zamanda olmıyan kazâ ve keffâret oruçları.
3- Vâcib oruçlar: Bunlar da, mu'ayyen olur. Belli gün veya günler oruç tutmayı adamak gibi.
4- Gayrı mu'ayyen oruçlar: Herhangi bir gün veya birkaç gün oruç adamak gibi.
5- Sünnet olan oruçlar: Muharremin dokuzuncu ve onuncu günleri oruç tutmak gibi.
6- Müstehab oruçlar: Her Arabî ayın 13, 14 ve 15. günleri oruç tutmak gibi.
7- Harâm olan oruçlar: Ramazan bayramının birinci günü ve Kurban bayramının her dört günü oruç tutmak.
8- Mekrûh olan oruçlar: Muharremin yalnız onuncu günü, yalnız cumartesi günleri, Nevruz ve Mihrican günleri ve bütün sene, her gün oruç tutmak ve konuşmamak şartıyla oruç tutmak mekrûhtur.
Orucu bozan şeyler
Soru: Orucu bozan şeylerin belli başlıları nelerdir?
Cevap: İlmihâl kitaplarında orucu bozan ve keffâret gerektiren hâller için genel kâide bildirilmiştir. Gıda veya devâ ya'nî ilâç olarak, faydalı birşey yemek, içmek, zevk, keyif veren birşeyi ağızdan almak ve cima' orucu bozar. Orucu bozan bu şeyler, bilerek yapılınca hem kazâ hem keffâret gerekir.
Orucu bozup hem kazâyı, hem de keffâreti gerektiren husûslardan ba'zıları şunlardır:
1- Ramazan ayında oruçlu olduğunu bildiği hâlde ve imsâktan önce niyetli iken, gündüz fâideli birşey yiyip içmek.
2- Sigara içmek.
3- Kan aldırmak ve gıybet etmek gibi orucu bozmadığı iyi bilinen bir şeyden sonra, orucu bozuldu sanarak bile bile yemek.
4- Ramazanın bir gününde, kazâ lâzım olan birşeyi yaparak orucunu bozan kimse, başka gününde de bu şeyi kasten yine yaparsa keffâret de lâzım olur.
5- Ağzına giren kar, yağmur ve doluyu istiyerek yutmak.
6- Toprak yeme alışkanlığı olan kimsenin, yenmesi âdet olan toprak ve kil yemesi.
7- Az tuz yemek.
8- Oruçlu olduğunu unutarak yiyen kimse, oruçlu olduğunu hatırladıktan sonra orucu bozulmadığını bildiği hâlde, yine yiyip içerse orucu bozulur. Hem kazâ hem de keffâret lâzım olur.
Orucu bozup sadece kazâ gerektiren hâller
1- Hatâ ile meselâ, abdest alırken boğaza su kaçması.
2- Kulağa yaş, ilâç damlatmak, derideki yaradan içeri girecek ilâç koymak.
3- Vücuda, iğne ile ilâç ve aşı şırınga etmek.
4- Kağıt, pamuk, ot, pişmemiş pirinç, darı, mercimek tanesi gibi ilâç ve gıda olmıyan birşeyi yutmak.
5- Zorlıyarak ağız dolusu kusmak.
6- Dişlerin kanamasında, yalnız kanı veya tükürükle aynı miktardaki karışık kanı yutmak.
7- İmsâk vaktinden sonra, daha gece zannederek yiyip içmeye devam etmek.
8- Güneş battı, ezân okundu zannederek, iftâr vakti gelmeden yimek.
9- Oruçlu olduğunu unutup, yiyip içtikten sonra, orucum bozuldu diyerek, yiyip içmeye devam etmek.
10- İstimna, (mastürbasyon) yapmak. [Uykuda iken ihtilâm olmak orucu bozmaz.]
11- Tahâretlenirken içeri su kaçırmak.
12- Lavman yaptırmak, orucu bozar. Kadınların, kadın hastalıklarından muayenelerinde oruç bozulabilir.
13- Zorla orucu bozdurulmuş olmak.
14- Burna sıvı ilâç damlatmak.
15- Burna kolonya çekmek. Burna çekmeyip sadece koklarsa bir zararı olmaz.
16- Başkalarının içtiği sigara dumanını istiyerek çekmek.
17- Diş çektirmek için uyuşturucu iğne vurdurmak.
18- Astım hastalarının, kriz hâlinde ilâçlı sprey kullanmaları orucu bozar. İlâçsız oksijen gazı bozmaz.
19- Hastaların, dil altından, yutmasa da ilâç alması orucu bozar.
Kalb rahatsızlığı için sağlam deri üzerine konan ve derinin gözeneklerinden emilerek kalbe fayda veren ilâç, sağlam deri üzerine konulduğu için orucu bozmaz.
20- Kadınların ve erkeklerin ilâç olarak fitil kullanmaları orucu bozar. Fakat guslü gerektirmez.
Orucu bozmayan şeyler
Soru: Orucu bozmayan şeyler nelerdir?
Cevap: Bir ibâdeti yaparken, o ibâdetin farzlarını, vâciblerini, sünnetlerini, mekrûhlarını ve müfsitlerini ya'nî bozan şeyleri de bilmek lâzımdır. Bunlar bilinmezse, yapılan ibâdet sıhhatli olmaz. Hattâ öyle olur ki, ibâdet yaptığımızı zannettiğimiz hâlde, o ibâdet bozulmuş, ibâdet olmaktan çıkmış olabilir.
Meselâ, orucun farzlarından birisi, orucun başlayış vaktinden bitiş zamanına kadar, orucu bozan şeylerden sakınmaktır. Bunun için orucun farzlarını, mekrûhlarını ve müfsitlerini, ya'nî orucu bozan hâlleri ve bozmayan şeyleri iyi bilmek lâzımdır.
Orucu bozmayan şeylerden ba'zıları:
1- Oruçlu olduğunu unutarak yiyip içmek.
2- İhtilâm olmak.
3- Tentürdiyot ve yaş sürünmek ve sürme çekmek. (Bunların rengi, kokusu tükürükte, idrarda belli olsa bile orucu bozmaz.)
4- Gıybet etmek. (Gıybet orucu bozmaz ise de, harâmdır orucun sevâbını azaltır.)
5- İstemiyerek ağız dolusu kusmak.
6- İsteyerek, zorlayarak, biraz kusmak.
7- Kulağına su kaçmak.
8- Ağzına, burnuna, boğazına toz, duman ve sinek kaçmak.
9- Oksijen gazı tüpü ile sun'î hava verilmek. (Gazın içine ilâç konmuş ise bozar.)
10- Başkalarının içtiği sigaranın dumanı, sakındığı hâlde ağzına burnuna girmek.
11- Ağzını yıkadıktan sonra, ağzında kalan yaşlığı tükürük ile yutmak.
12- Gözüne ilâç koymak.
13- Diş çukuruna ilâç koymak. (Tadı boğazda duyulsa bile bozmaz.)
14- Yutmadan yemeğin tadına bakmak.
15- Çiçek, kolonya koklamak. Kolonyayı burnuna iyice çekerse bozulur.
16- Dişleri arasında sahur vaktinden kalan, nohuttan küçük şeyi yutmak.
17- Gelen kusuntunun geri gitmesi.
18- Orucu bozmaya niyet edip de bozmamak.
19- Diş çektirmek. [Diş çekmek için morfin vurulması orucu bozar.]
20- Diş çektirince gelen kanı tükürmek, yâhut tükürükten az ise yutmak da orucu bozmaz.
21- Arının kendiliğinden sokması.
Oruç keffâreti
Soru: Oruç keffâreti nedir, nasıl tutulur?
Cevap: Keffâret, Ramazan ayının hürmet perdesini yırtmanın, ya'nî Ramazan orucunu bile bile bozmanın cezâsıdır. Oruç keffâreti için ard arda altmış gün oruç tutmak lâzımdIr. Ramazan günü özürsüz, bir orucu bozmanın cezâsı, altmış gün, bir gün kazâsı ile 61 gün oruç tutmaktır.
Bunun için keffârete halk arasında "61" denmektedir. Keffâret sadece Ramazanda kasten bozulan orucun cezâsıdır. Başka oruçlar bozulduğunda keffâret gerekmez.
Birkaç Ramazanda keffâretleri olan veya bir Ramazanda iki gün keffâreti olan kimse, birinci keffâreti yapmamış ise, ikisi için yalnız bir keffâret yapar. Birinci keffâreti yapmış ise, ikinci keffâreti de ayrıca yapması lâzımdır.
Keffâret orucu, hastalık, yolculuk gibi bir özür ile veya bayram günlerine rastlamak sebebi ile bozulursa veya Ramazana rastlarsa, yeniden altmış gün tutmak lâzım olur. Kadınlar özür sebebiyle bozunca, yeniden başlamaz. Özrü bitince geri kalan günleri tutarak, altmışa tamamlar.
Devamlı hasta veya yağlı olup altmış gün oruç tutamıyan kimse, bir fakîri, bir günde iki defa doyurmak üzere altmış gün yedirir. Altmış fakîrin her birine 1750 gram buğday veya un, yahut bunların kıymeti kadar ekmek, başka mal veya altın, gümüş vermek veya bunları bir fakîre altmış gün vermek de câiz olur.
Doyurmak için kâğıt para da verilir. Oruç tutabilen kimsenin fakîrleri doyurmak sûretiyle keffâretten kurtulmaya çalışması câiz değildir.
SADAKA-İ FITR
Soru: Sadaka-i fıtr nedir ve nasıl verilir?
Cevap: İhtiyâcı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak, zekât nisâbı kadar malı, parası bulunan her hür müslümanın, Ramazan bayramının birinci günü sabahı, tan yeri aydınlanırken, Fıtra vermesi vâcib olur.
Fıtra ve kurban nisâbı hesâbına katılacak malın ticâret için olması şart olmadığı gibi, elinde bir yıl kalmış olması da lâzım değildir. Bayramın birinci günü sabah namazı girdiği anda, nisâb miktârı kadar mala mâlik olmak şarttır. O andan sonra nisâba kavuşanın, dünyaya veya îmâna gelenin fıtra vermesi vâcib olmaz.
Kimler fıtra verir?
Nisâba mâlik olmayan herkes fakîr sayılır, zekât alabilir. Fıtra nisâbına mâlik olana zengin denir. Bunun fıtra vermesi vâcib, zekât alması ise harâm olur. Çalışamıyan fakîr akrabâsına yardım etmesi vâcib olur.
Memur, 30 milyon lira maaş alsa, fakat nisâba mâlik değilse, ya'nî borçları çıkınca geriye nisâb miktarı parası, malı kalmıyorsa fakîr sayılır. Aksine asgari maaş alan bir kimse, borçları çıktıktan sonra, nisâba mâlik ise, zengin sayılır, fıtra vermesi lâzım olur.
Seferde olanın da fıtra vermesi lâzımdır.
Küçük çocuğun ve delinin malları varsa, bunların fıtraları da, mallarından verilir. Velîleri vermezse, çocuk büyüdükte, deli iyi oldukta, eski fıtralarını da kendileri verir.
Bâlig olmıyan çocukların malı yoksa, bunların fıtrasını babaları, kendi fıtrası ile birlikte verir. Ya'nî kendi zengin ise verir. Zevcesi ve büyük çocukları için vermez. Fakat verirse sevâb olur.
Fıtra miktarları
Soru: Bir kimse, kendi malından başkasının fıtrasını verebilir mi?
Cevap: Bir kimse, kendi malından, başkası için fıtra verince, o önceden emretmiş ise, câiz olur. Emri ile vermemiş ise, sonradan râzı olsa da, câiz olmaz. Onun malı ile vermiş ise, râzı olunca câiz olur. Bir adam, evinde beslediği kimselerin fıtralarını, onların emri olmadan verebilir.
Sadaka-i fıtrın miktarı her sene değişmez. Fıtra olarak yarım sâ' buğday veya un, yâhut bir sâ' arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yarım sâ' ölçek, ihtiyatlı olarak 1750 gramdır. Bir sâ' ise 3500 gramdır. Bu miktarlar kıyâmete kadar hiç değişmez. Fıtra olarak, ya bizzat buğday, un, arpa, hurma veya kuru üzüm verilir. Yâhut değeri kadar altın veya gümüş verilir. Buğday, un ve diğerlerini vermek güç olursa, bunların kıymeti kadar, ekmek veya mısır verilebilir.
Fıtra zamanı
Soru: Sadaka-i fıtr ne zaman verilir?
Cevap: Sadaka-i fıtr, Ramazan-ı Şerîfte verilir. Ramazandan önce ve bayramdan sonra da vermek câiz ise de bayram namazından önce verilmiş olması daha çok sevâbdır. Şâfiî'de Ramazandan önce verilmez. Bayramdan sonraya da bırakılmaz
Soru: İhtiyaç eşyası nelerdir?
Cevap: İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve âletler, binecek vâsıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır.
Bu eşyanın mevcût olması şart değildir. Eğer mevcût iseler, zekât, fItra ve kurban için nisâb hesâbına katılmazlar.
Ticâret için olmıyan, ihtiyacından artan eşya, kirâdaki evler, evindeki süs eşyası, yere serili olmıyan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyası, san'at ve ticâret âletleri, burada ihtiyaç eşyası sayılmaz. Bunlar fıtra ve kurban için, nisâb hesâbına katılır.
Soru: Fakîr de sadaka-i fıtr verir mi?
Cevap: İhtiyacı olan eşyadan ve borçlarından fazla olarak zekât nisâbı kadar malı, parası bulunan müslümanın fıtra vermesi vâcib olur. Nisâba mâlik değilse fıtra vermesi vâcib olmaz. Fakat vermesi iyidir.
AKİKA KESMEK
Soru: Akîka nedir ve ne zaman kesilir?
Cevap: Akîka, çocuk ni'metine karşılık, Allahü teâlâya şükretmek niyeti ile hayvan kesmektir. Çocuğa nafaka vermesi vâcib olan kimsenin, yedinci günü isim koyması ve başını kazıyıp, saçının ağırlığı kadar, erkek için altın veya gümüş, kız için gümüş sadaka vermesi ve erkek için iki, kız için bir akîka hayvanı kesmesi müstehabdır.
İmkânı olanlar, çocukları için mutlaka akîka kesmelidir. Küçük iken kesilememiş ise, âkıl bâlig olduktan sonra da akîka kesilebilir. Hattâ küçük iken akîkası kesilmemişse, kişi kendisi için de akîka kesmelidir! Peygamberimiz nübüvvetten sonra kendisi için akîka kesmiştir.
Akîka her zaman kesilebilir. Kurban bayramında da kesilebilir.
Etlerinden, kesen yiyebilir ve pişmiş veya çiğ olarak zengin, fakîr herkese verebilir.
Akîka hayvanı ve bedeli ilim tahsîli gören talebelere verilirse, müstehab sevâbının yanında ilim yayma, cihâd sevâbı da alınır.
Akîka, çocukları belâlardan ve hastalıklardan korur. Kıyâmette, ana-babaya şefâ'at eder. Peygamber efendimiz, (Erkek çocuğa iki, kız çocuğa bir akîka kesin) buyurdu.
KURBAN KESMEK
Soru: Kimlere kurban kesmek vâcibdir?
Cevap: Mukîm olan, seferde olmıyan, âkıl-bâlig, hür, müslüman erkek ve kadının, ihtiyaç eşyasından fazla nisâb miktarı malı veya parası varsa, kurban kesmeleri vâcibdir. Kurban, koyun, keçi, sığırr, deveden birini, kurban bayramının ilk üç gününde, kurban niyeti ile kesmek demektir.
Seferî olan zenginin veya durumu müsâit olan fakîrin, kurban kesmesinde hiçbir mahzûr yoktur. Çok iyi olur, sevâb olur.
İhtiyaç eşyası
Soru: Neler ihtiyaç eşyasına girer?
Cevap: İhtiyaç eşyası demek, kıymetleri ne kadar çok olursa olsun, bir ev, bir aylık yiyecek, her yıl üç kat elbise, çamaşır, evde kullanılan eşya ve âletler, binecek vâsıtası, meslek kitapları ve ödeyeceği borçlarıdır. Bu eşyaların mevcut olması şart değildir. Eğer mevcut iseler, zekât ve kurban için nisâb hesâbına katılmazlar.
Ticâret için olmayan, ihtiyacından artan eşya, evindeki süs eşyası, yere serili olmayan halılar, kullanılmayan fazla ev eşyası, san'at ve ticâret âletleri, kurban için ihtiyaç eşyası sayılmaz. Bunlar, fıtra ve kurban için, nisâb hesâbına katılır.
Tarlasından aldığı mahsûl veya tarlanın, evin, dükkânın, atelyenin, kamyonun bir senelik kirâsı, ne kadar çok olursa olsun, bir yılıIk ev ihtiyacını veya aylık geliri, aylık ihtiyacını ve kul borcunu karşılamıyan kimse, İmâm-ı Muhammed hazretlerine göre, fakîrdir. Fetvâ da böyledir.
İmâm-ı a'zama göre ise zengin sayılır. Çünkü, mülkü olan tarlanın ve bu demirbaş malların değeri, ihtiyacın karşılar ve nisâb kadar da artar. Bunun, kirâyı her alışta, bir miktar ayırıp, biriktirerek kurban kesmesi lâzımdır. Ya'nî, büyük sevâba kavuşması lâzımdır. Fıtra vermez ve kurban kesmezse, imâm-ı Muhammed'e göre, günâhtan kurtulur.
Soru : Nisâba mâlik olup, güç geçinen kurban keser mi?
Cevap: Aldığı kira ile güç geçinen kimse, nisâba mâlik ise, para biriktirip, kurban kesmelidir. Etin hepsini kavurma yapıp, birkaç ay et parasından biriktirerek, gelecek yılın fıtra ve kurban parası olarak saklamalıdır. Böylece, kurban sevâbından mahrûm kalmamalıdır.
Kurbanda ortaklık
Soru: Büyük baş hayvana kaç kişi girebilir?
Cevap: Bir sığırı en fazla yedi kişi ortak olarak kesebilir. Bunlara, nâfile kurban, adak veya akîka da ortak edilebilir.
Zenginin satın aldığına, sonradan ortak olmak câiz ise de mekrûhtur. Hiçbirinin hissesi yedidebirden az olmamalıdır. Sekiz kişinin yedi sığırı veya iki kişinin iki koyunu ortak satın almaları câiz olmaz. Çünkü, herbirinin her hayvanda hissesi vardır.
Kurbanlık hayvan
Soru: Kurbanlık hayvanın vasıfları nelerdir?
Cevap: Kurbanlık hayvanda aranan vasıflar ve dikkat edilecek husûslar şunlardır:
Bir gözü görmiyen, topal olup yürüyemiyen, dişlerinin yarısı yok olan, gözünün, kulağının veya kuyruğunun çoğu, ön veya arka bir ayağı kesilmiş olan, çok zayıf olan hayvan kurban olmaz.
Koyunun, keçinin bir yaşını, sığırın iki yaşını geçmiş olması lâzımdır. Altı ayı geçmiş koyun, iri, semiz ise, câiz olur. Kesilen hayvandan çıkan yavru diri ise, kesmek lâzımdır. Ölü ise, yenmez.
Satın alırken kusûrlu ise veya kesmeye uygun olarak alınıp sonradan, kesmeye mâni' bir kusûr hâsıl olursa, zengin kimse bir başkasını alıp keser.
Adak olan kurban kusûrlu olursa, zengin de, fakîr de onu keser. Adak ölürse, başka almaları îcâb etmez.
Hayır kurumları
Soru: Kurbanını, hayır kurumuna hediye etmek istiyen kimse nasıl vekâlet verir?
Cevap: Kurbanını bir hayır cemiyetine vermek istiyen kimse, parasını veya kurbanını götürüp, bu işle vazîfeli memûra teslîm ederken, "Allah rızâsı için, bayram veya nezir (adak) kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve dilediğine kestirmeye ve etini ve derisini dilediğine vermeye seni umûmî vekîl ettim" demelidir.
Vekâlet, mektupla, faksla veya telefonla da verilir. Kurban parası, önceden verilebildiği gibi, daha sonra da gönderilebilir.
Vazîfeli kimse, gelen kurbana bir numara başlar. Bu numarayı ve kurban sâhibinin ismini deftere yazar. Kesilirken, sahiplerinin ismini söyliyerek kasapları vekîl eder. Ancak böyle kesilen kurbanlar sahîh olur. Etleri dilediği kimselere ve derileri bir fakîr vazîfeliye verir.
Bu fakîr, derilerin kıymeti ile, nisâb miktarına mâlik olmadan önce, elindekileri toptan, dilediğine hediye eder. Bu da satar. Paraları arzû edilen yere verilir. Fakîrin, kendisine verilen derileri satması veya hediye etmesi câizdir.
Soru: Kurban kesmesini bilmiyen, başkasına nasıl kestirir?
Cevap: (Allah rızâsı için bayram kurbanımı kesmeye seni vekîl ettim) demesi ve kalben de niyet etmesi lâzımdır. Eğer kurbanı da başkasına aldıracaksa, kurbanı alacak kimse de, kesmeyi bilmediği için başkasına kestirecekse, (Allah rızâsı için bayram kurbanımı almaya, aldırmaya, kesmeye ve kestirmeye seni umûmî vekîl ettim) der.
Kurban ne zaman kesilir
Soru: Kurban ne zaman kesilir?
Cevap: Kurban, bayramın birinci günü bayram namazı kılındıktan sonra, üçüncü günü güneş batıncaya kadar kesilebilir.
Bayramda Kesilememiş ise
Bayram kurbanını üçüncü günün akşamına kadar kesmiyen kimse, kurbanı satın almışsa, canlı olarak kendini veya kıymetini gümüş veya altın olarak fakîrlere verir. Bayramdan sonra keser ise, etinden kendi yiyemez. Hepsini fakîrlere dağıtır.
Etin tamamının kıymeti canlı kıymetinden az ise, değer farkını da sadaka verir. Satın almamış ise, orta derecede bir kurban değerini fakîrlere verir. Böylece, cezâdan kurtulur ise de, kurban kesmek sevâbını kazanamaz.
Kurban kesilmeden önce, yününden, sütünden istifâde câiz değildir. Vaktinden önce kesip, etinden yemek ve zenginlere yedirmek de helâl değildir. Bunlar fakîrlere verilir.
Adak kurbanı
Soru: Adak kurbanının da bayramda mı kesilmesi lâzımdır?
Cevap: Bayram kurbanından başka bir de nezir [adak] kurbanı vardır. Adak yaparken kurban kelimesini söylemeyip de, filan işim olursa, Allah rızâsı için bir koç keseceğim diyen, dileği hasıl olunca, bayramı beklemeden kesebilir. Kurban hayvanı fakîrlere veya hayır cemiyetlerine diri olarak verilmez. Mutlaka kesilmesi gerekir.
Kurban nasıl kesilir?
Soru: Kurban kesilirken nelere dikkat edilir?
Cevap: Kurban satın alınırken, (Bayram günü kesmesi vâcib olan kurbanı almaya) niyet etmelidir. Bunu keserken, tekrar niyet etmesi şart değildir.
Hayvanı keserken üç kerre bayram tekbîri okunur. Sonra "Bismillahi Allahü ekber" diyerek, hayvanın boğazının herhangi bir yerinden kesilir. "Bismillahi" derken, (h) yi belli etmek lâzımdır.
Hayvanın boğazında "Merî" denilen yemek borusu, "Hulkûm" denilen hava borusu ve "Evdâc" denilen iki yanda birer kan damarı vardır. Bu dört borudan üçü bir anda kesilmelidir. Kesenin de kıbleye karşı dönmesi sünnettir.
Hayvan tamamen ölüp, çırpınması durmadan, kafasını koparmak ve derisini yüzmeye başlamak da mekrûhtur. Kesmesini bilenin kendi kesmesi müstehabdır. Bilmiyenin, vekîline kestirmesi ve kesilirken yanında bulunup, (En'âm) sûresinin yüzaltmışikinci "İnne salâtî" âyetini "lâ şerîke leh"e kadar okuması müstehabdır.
ADAK
Soru: Adak nedir ve çeşitleri nelerdir?
Cevap: Nezr, ya'nî adak ibâdettir. Adak ancak Allah için yapılır. Kul için yapılmaz. Adak, bir ibâdettir. Çünkü, namaz, oruç, hacca gitmek ve başka ibâdetler nezr olunur. Nezrin yerine getirilmesini dînimiz emretmektedir. Getirilmezse, günâh olur. Hac sûresi, 29.âyet-i kerîmesinde meâlen, (Adaklarını yerine getirsinler) buyurulmuştur. Bunun için, nezri yerine getirmek vâcibdir.
Bir şeyi adamak iki türlü olur: Mutlak adak, şarta bağlı adak.
1- Mutlak adak: Allahü teâlâ için, bir sene oruç tutacağım, demek gibidir. Bir şarta bağlı değildir. Bunu söylerken, kastetmese de, söz arasında dilinden çıkmış ise de, yapması vâcib olur. Çünkü, adakta niyetsiz, düşünmeden söylemek, ciddî, istiyerek söylemek gibidir. Hattâ, Allahü teâlâ için, bir gün oruç tutmak üzerime borç olsun, diyeceği yerde, bir ay oruç tutmak diye ağzından çıksa, bir ay tutması lâzım olur.
Şarta bağlı olmıyan adağı, fakîr olsa da, hemen yapması lâzım olur. Yapmadan ölüm hâli gelirse, keffâret için vasıyet lâzım olur.
2- Şarta bağlı olan adak: Murâd edilen, istenilen şart hâsıl olunca, yerine gelince adağı yerine getirmesi lâzım olur. Yerine getirmeyip, yemîn keffâreti yapması da câizdir. şarta bağlı olan adak, şart edilen şeye karşılık olarak yapılmamalı, Allahü teâlâya şükür olarak yapılmalıdır.
Şarta bağlı olan adağı, şart hâsıl olmadan önce yapmak câiz değildir. Meselâ, (Hastam iyi olursa, Allah için şu kadar sadaka vermek ve sevâbını seyyid Ahmed Bedevî hazretlerine bağışlamak adağım olsun) deyip, hasta iyi olmadan önce adağını yapması câiz olmaz. Hasta iyi olduktan sonra yapması lâzım olur.
Adak eti
Soru: Adak etinden kimler yiyemez?
Cevap: Fakîr veya zengin, adakta bulunursa, adak hayvanın etinden yiyemez ve zekât verilmesi câiz olmayan anasına, babasına, evlâtlarına, kocasına veya karısına, fakîr olsalar da, yediremez. Yerse veya bunlara yedirirse yenilen etin kıymetini, fakîrlere sadaka verir. Akrabâsından ve evinde bulunanlardan, zekâtını vermesi câiz olan büyük, küçük herkes yiyebilir. Bunların içinde zengin olanlar yiyemez. Yerlerse, adak sahibi, bunların yediklerinin kıymetini fakîrlere verir.
Fakîre verirken bunun adak bedeli olduğunu söylemek gerekmez. "Hediyedir" dense de câizdir.
Adağın şartları
Soru: Adağın şartları nelerdir?
Cevap: Adanan şeyin yapılmasının lâzım olması için, şunlara uygun olması gerekir:
1- Bir farz-ı ayn veya vâcib cinsinden olması lâzımdır. Meselâ oruç, namaz, sadaka gibi. (Şu işim olursa, yüz metre koşacağım) şeklinde bir adak sahîh olmaz.
2- Başlı başına bir ibâdet olması lâzımdır. Meselâ abdest almak başlı başına bir ibâdet olmadığı için adak olmaz.
3- Kendisi günâh olmamalıdır. Harâm bir şeyi adamak yemîn olur. Bunu yapması günâh olur. Meselâ birini öldürmeyi adayan, onu öldürmez, yemîn keffâreti verir.
Bayram günü oruç tutmak harâmdır. Fakat orucun kendisi harâm olmadığı için kurban bayramı günü oruç adamak câiz olur. Başka gün tutması lâzım olur.
Bunun gibi nâfile namazı cemâ'atle kılmayı adayan kimse, mekrûh işlememek için, bu namazı yalnız başına kılar.
4- Yapması kendine zâten farz olan bir şeyi adamak sahîh olmaz. Meselâ bu seneki Ramazan orucumu tutacağım demek adak olmaz.
5- Adanan şeyin mal olması, mülkündekinden çok olmaması ve başkasının malı olmaması lâzımdır. Meselâ bir kimsenin, gözünü falanca kimseye vermek için adaması sahîh olmaz.
Bir milyon lirası olan, bir milyar lira sadaka vermek için adakta bulunsa, bir milyonu verir. (Oğlumun hastalığı iyi olursa, onun maaşından bir hayvan keseceğim) diye adakta bulunmak sahîh olmaz. Kendi malından adaması lâzımdır.
Evliyâya adak
Soru: Hastanın iyi olması için evliyâya nasıl adak yapılır?
Cevap: Şarta bağlı olarak evliyâya adak yapmak, kendini, günâhı çok, duâ etmeye yüzü yok bilerek, mübârek birini vesîle edip, Allahü teâlâya yalvarmak demektir.
Meselâ, (Hastam iyi olursa veya şu işim hâsıl olursa, sevâbı Seyyidet Nefîse hazretlerine olmak üzere, Allah için, üç Yasîn okumak veya bir koyun kesmek nezrim olsun) deyince, bu dileğin kabûl olduğu çok tecrübe edilmiştir. Burada, Allahü teâlâ için Kur'ân-ı kerîm okunup veya koyun kesip, sevâbı Seyyidet Nefîse hazretlerine bağışlamakta, onun şefâ'ati ile, Allahü teâlâ, hastaya şifâ vermekte, kazâyı, belâyı gidermektedir.
Bir dilek için adak edilen bir ibâdet, o dileği hâsıl etmez. Bu ibâdet, o dileğin hâsıl olması için yapılmaz. Allahü teâlâ, o ibâdetten dolayı veya sevdiği bir kuluna yapılan bir iyilikten dolayı, merhamet ederek, o dileği kabûl ve ihsân etmektedir.
Horoz ve adak
Soru: Hastam için bir adak kesmek istiyorum. Horoz kurban olur mu?
Cevap: Adak ile adak kurbanı ayrıdır. (Hastam iyi olursa, Allah rızâsı için bir horoz kesip etini fakîre tasadduk edeceğim) diyen, horozu keser ve etini bir fakîre verir. Fakîre tasadduk edeceğim demese de, adak edilen şey, fakîrlere verileceği için sahîh olur. (Horoz kesmek nezrim olsun) demekle adak sahîh olur.
Kurbanlık hayvanlar deve, sığır ve davardır. Bu hayvanlardan başkası kurban olarak adanmaz. Bunun için horozdan kurban adamak câiz değildir.
İSLAM FIKHI ANSiKLOPEDiSi
FIKIH VE FETVA
"FIKIH" Arapça "fe-ku-he" maddesinden gelir. Sözlük anlamı ile "bir şeyi iyi kavramak, anlayışlı olmak, bilmek" demektir. Bu açıdan "ilim"den biraz farklıdır. "Ilim" nasıl olursa olsun bilmek, "fıkıh" ise, işin esprisini kavramak, inceden inceye bilmek, demektir. "Fıkıh" sonradan şeriat ilimlerini (Kitap ve Sünneti) bilmeye ad olmuştur. Daha sonra da hüküm isteyen furû mes'elelerine ve onları bilmeye denmiştir. Rasûlullah (sav) döneminde "fıkıh", bugünkü tahsîsî (spesifik) anlamında değildi. Meselâ o: "Allah kime hâyir dilerse onu dinde fakîh kılar", "Insanlar madenler gibidirler. Cahiliyette seçkin olanları, fıkhettikleri takdirde Islâm'da da seçkin olanlardır." Ibn Abbas için: "Allah'ım, onu dinde "fakîh" kıl ve ona Kur'ân'ın te'vilini öğret" buyururlarken "fıkhı", hep bu genel anlamda, yani iyice anlama ve kavrama anlamında kullanmıştır. Fıkıh, tabiin dönemine kadar bu anlamda kullanılmış olacak ki, Imam-i Azam onu: "Kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir" diye tarif etmiş ve itikad esaslarından bahseden eserine "el-Fıkhu'l-Ekber" yanî, iyi anlaşılması gereken en önemli mes'eleler adını vermiştir. Daha sonra, ilimlerin çok detaylı ihtisas dallarına ayrılmasıyla da fıkıh, "şer'î ve amelî mes'eleleri bilmektir" diye tanımlanmıştır.
Her ne olursa olsun, fıkıhla ilgisi olmayan bir müslüman düşünülemez. İşte bu mulahaza ile bizler "fıkıh" penceresini biraz aralayacak ve onun genellikle tahsîsî anlamıyla, günübirlik mes'elelerimize çare arayacağız. Şimdilik yapacağımız sadece nakil anlamında fıkıhtır. Yani bizler şu anda, fıkıhla meşgul olduğumuz için mecazî manâda fakihiz. Halimize, şu ana kadar aldığımız yola, yapılması gerekenlere göre yaptıklarımıza baktığımızda hakiki anlamda fakîh, yani müctehid olamayacağımızdan korkuyoruz. Ama Allah'ın lütfûnu, bize: "Ya Rab, bizi muttakilere imam kıl" diye dua öğretmesini ve O'nun sonsuz hazinesini düşündükçe yani olana değil, oldurana baktıkça da bunun zor olmadığını görüyoruz ve istiyoruz.
Işin diğer yönüne gelince:
"Fetvaya en cüretkâr olanınız ateşe de en cüretkâr olanınızdır" hadîs-i şerifini biliyoruz. Bu cüretkârlığı göze alamayız. Onun için yazacaklarımız terim anlamıyla "fetva" olmayacaktır. Çünkü gerçek anlamı ile "fetva" "müftî"nin işidir. Müftî ise müctehid olmalıdır. Biz şimdilik müctehid olmadığımıza göre yapacağımız işe de "fetva" vermek değil, fıkıhtan verilmiş fetvalardan aktarmalarla güncel meselelerimize çareler teklif etmek olacaktır. Şimdilik müctehid değiliz, dememiz iddiali olarak karşılanmamalıdır. Çünkü biz bunu söylerken kendimizi değil, işaret ettiğimiz gibi verecek olanı düşünerek söylüyoruz. O'nun vergisine sınır getirme hakkına sahip değiliz.
--------------------------------------------------------------------------------
Alim programı yaklaşık üzerinde iki yıl çalışılarak elde edilmiş bir programdır. İnsanların kavram kargaşası içerisinde boğulduğu günümüzde böyle kapsamlı İslam Fıkhı Ansiklopedisi niteliğindeki bu programa gerçekten büyük ihtiyaç vardı.Elhamdülillah bunu geçekleştirdik.
İnsanlar artık Fıkıh la alakalı sorularını en kısa kestirme yoldan Alim Programından öğrenebileceklerdir. Bunun yanında çok değerli hocalarımıza halktan gelen bazı önemli sorular da programa alınmış ve misal teşkil edilsin diye bazı Fıkhi terimler soru sorularak öğretilmeye çalışılmıştır. Ayrıca bazı güncel meselelerede (önceden fetvası verilmeyip sonradan çıkan ) ve müslümanların bocaladığı, Helal midir ? Haram mıdır ? şüphesini taşıdığı terimlerde bu programda etraflıca ehil hocaefendilerden öğrenilerek aktarılmıştır.
Kısacası hem dünya hem Ahiret için gönderilen dinimizin Ameli, İtikadi, Ahlaki ve Siyasi yönündeki görüşlerini Ehli Sünnet Ve Cemeat çerçevesinde bu programda bulabileceksiniz. Çalışma bizden Tevfik Allah (C.C)tandır.
Copyright ASTEC GmbH 1998
AYRINTILI FIKIH KÖŞEMİZ VE AKLINIZDAKİ SORULARINIZ İÇİN LÜTFEN BURAYI TIKLAYINIZ
|
|
|
|
|
KUR'AN MEALİ İÇİN LÜTFEN BURAYI TIKLAYINIZ
|
|
KIBLEYE DÖNMEK
Soru: İstikbâl-i kıble ne demektir?
Cevap: Namazı Kâ'beye karşı kılmak demektir.
Göz sinirlerinin çapraz istikâmeti arasındaki açıklık, Kâ'beye rastlarsa, namaz sahîh olur. Bu açı yaklaşık olarak 45 derecedir.
Kıble, Kâ'benin binâsı değil, arsasıdır. Ya'nî yerden Arş'a kadar, o boşluk kıbledir. Bunun için uçakta da, bu cihete doğru kılınır.
Her yerin bir kıble istikâmeti vardır. O yerden bu açı kadar o istikâmete dönülürse kıbleye dönülmüş olur.
Vâsıtada namaz kılmak
Soru: Vâsıtalarda namaz nasıl kılınır?
Cevap: Hastalık ve düşman, hırsız korkusu veya yanlış bulmak ile, kıbleden ayrılmak câizdir. Yolcuların trende ve vapurda kıbleye dönmeleri farzdır. Bu sebeple misâfir, vapurda ve trende, farz namaza, kıbleye karşı durup, secde yeri yanına pusula koymalı. Vapur ve tren döndükçe, kendisi kıbleye karşı dönmelidir. Yâhud başka birisi, sağa sola döndürmelidir. Namazda göğsü kıbleden ayrılırsa, namazı bozulur. Çünkü, vapur, tren, ev gibidir. Hayvan gibi değildir.
Otobüste, trende, dalgalı denizde kıbleye dönemiyenlerin, farz namaz kılmaları câiz olmıyacağından, bunlar, yolda oldukları müddetçe şâfi'î veya Mâlikî mezheblerinden birini taklîd ederek, öğle ile ikindiyi ve akşam ile yatsıyı cem' edebilir, beraber kılabilirler.
Bunun için yola çıktıktan sonra, gündüz bir yerde durduğu zaman, öğle vaktinde öğleyi kılınca, hemen ikindiyi de kılmalı, gece durulduğu zaman, yatsı vaktinde akşamı ve sonra yatsıyı bir arada kılmalı ve bu dört namaza niyet ederken (Şâfi'î veya Mâlikî mezhebini taklîd ederek edâ ediyorum) diye niyet etmelidir.
Kıblenin tesbiti
Soru: Kıbleyi bilmiyen ne yapar?
Cevap: Ramazan-ı Şerîfin başlamasını hesâbla, takvîm ile önceden anlamak câiz olmaz ise de, kıbleyi hesâb ile, kutup yıldızı, pusula ile bulmak câizdir. Çünkü hesâb ve âlet ile, tamam bulunmasa da, çok zan elde edilir. Kıble ve namaz vakitleri, fazla zan ile kabûl olur.
Mihrâb bulunmıyan, hesâb, yıldız gibi şeylerle de anlaşılamıyan yerlerde, kıbleyi bilen, sâlih müslümanlara sormak lâzımdır. Kâfire, fâsıka ve çocuklara sorulmaz.
Bir kimse, kıbleyi araştırır. Karâr verdiği cihete doğru kılar. Sonradan, yanlış olduğunu anlarsa, namazı iâde etmez.
Kıble cihetini bilmiyen kimse, mihrâba bakmadan, bilene sormadan, kendi araştırmadan kılarsa, kıbleye rastlamış olsa bile, namazı kabûl olmaz. Fakat, rastlamış olduğunu, namazdan sonra öğrenirse kabûl olur.
NAMAZ VAKİTLERİ
Soru: Kaç vakit namaz farz kılınmıştır?
Cevap: Hergün beş defa namaz kılınması emrolundu. Bu beş vakit namazın şartlarından biri de vaktin girmiş olmasıdır.
Hadîs-i Şerîfte buyuruldu ki:
(Cebrâîl aleyhisselâm Kâ'be kapısı yanında iki gün bana imâm oldu. İkimiz, fecir doğarken sabah namazını, güneş tepeden ayrılırken öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyu kadar uzayınca ikindiyi, güneş batarken [üst kenarı kaybolunca] akşamı ve şafak kararınca yatsıyı kıldık. İkinci günü de, sabah namazını, hava aydınlanınca; öğleyi, herşeyin gölgesi kendi boyunun iki katı uzayınca; ikindiyi, bundan hemen sonra, akşamı oruç bozulduğu zaman, yatsıyı gecenin üçte biri olunca kıldık. Sonra, bana, "senin ve geçmiş peygamberlerin namaz vakitleri budur. Ümmetin, beş vakit namazın herbirini, bu kıldığımız iki vaktin arasında kılsınlar" dedi.)
Başlangıç ve bitiş vakitleri
Soru: Namazların başlangıç ve bitiş vakitleri nasıldır?
Cevap: Beş vakit namazın başlangıç ve bitiş vakitleri şöyledir:
Sabah namazının vakti: Fecrin doğmasından, ya'nî doğuda beyazlık başlamasından itibâren başlar, güneş doğuncaya kadar devam eder.
Öğle namazının vakti: Gölgeler kısalıp, uzamaya başladığı zamandan itibâren başlar ve gölge bir misli veya iki misli uzayıncaya kadar devam eder. Birinci kavil iki imâma, ya'nî İmâm-ı Ebû Yûsüf ile İmâm-ı Muhammed'e göre, ikincisi ise, İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'ye göredir.
İkindi namazının vakti: Öğle vakti bitince başlar, akşama kadar devam eder. Bu da:
1- İmâm-ı Ebû Yûsüf ve İmâm-ı Muhammed'e göre, gölge kendisini meydana getiren cisim kadar uzarsa başlar ve güneş kayboluncaya kadar devam eder.
2- İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'ye göre ise; gölge kendisini meydana getiren cismin iki misli olunca başlar, güneş kayboluncaya kadar devam eder.
Akşam namazının vakti: Güneş kaybolduktan sonra başlayıp, kırmızılık kayboluncaya kadar devam eder.
Yatsı namazının vakti: Akşam namazı vaktinin çıkmasından itibaren başlar, fecrin ağarmasına kadar devam eder. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe'ye göre, yatsının vakti, gökteki beyazlık kaybolunca başlar. Yatsı namazını özürsüz, gece yarısından sonraya bırakmak mekrûhtur.
Müstehab vakitler
Soru: Beş vakit namazın kılınması en uygun olan vakitler nedir?
Cevap: Sabah namazını, cemâ'atle kılmak için her mevsimde ortalık aydınlanınca kılmak müstehabdır. Yalnız kılmak mecburiyetinde kalanlar, sabah vakti girer girmez kılmalıdır!
Öğle namazını, cemâ'at ile yazın sıcakta geç, kış günleri ise, erken kılmak müstehabdır.
İkindi namazını, vakit girer girmez kılmak iyi olur.
Akşam namazını, her zaman erken kılmak müstehabdır.
Yatsı namazını, Şer'î gecenin, ya'nî gurûbdan, güneşin batışından fecre kadar olan zamanın, üçte biri oluncaya kadar geç kılmak müstehabdır. Gecenin yarısından sonraya bırakmak tahrîmen mekrûhtur.
Bu geciktirmeler, hep cemâ'at ile kılanlar içindir. Evinde yalnız kılan, her namazı vakti girer girmez kılmalıdır.
Mekrûh vakitler
Soru: Namaz kılması mekrûh olan vakitler hangileridir?
Cevap: Namaz kılması tahrîmen mekrûh, ya'nî harâm olan vakitler üçtür. Bu üç vakitte başlanan farzlar sahîh olmaz. Bu üç vakit, güneş doğarken, batarken ve güneş tepede olduğu vakittir. Bu üç vakitte, cenâze namazı, secde-i tilâvet ve secde-i sehiv de câiz değildir. Fakat, ikindi namazını kılmamış ise, güneş batıncaya kadar da kılmak lâzımdır.
Yalnız nâfile kılmak mekrûh olan iki vakit vardır. Sabah namazının farzını kıldıktan sonra, güneş doğuncaya kadar. İkindi farzını kıldıktan sonra, akşama kadar. Akşamın farzından önce de nâfile kılmak mekrûhtur.
Kutuplarda namaz
Soru: Namaz vakitlerinin ba'zılarının olmadığı yerlerde, meselâ kutuplarda namaz nasıl kılınır?
Cevap: Her memleketin namaz vakti, o memleketin Ekvatordan uzaklığı ve mevsimlere göre değişir:
67 dereceden geçen kuzey kutup dairesinin kuzeyinde bulunan soğuk memleketlerde, güneşin meyli çok olduğu zamanlarda, şafak kaybolmadan fecir başlar. Bunun için Baltık Denizinin kuzey ucunda, yazın gece olmayıp, yatsı ve sabah namazlarının vakti başlamaz.
Hanefî mezhebinde vakit, namazın şartı değil, sebebidir. Sebep bulunmazsa, namaz farz olmaz. Fakat ba'zı âlimlere göre ise, arz dereceleri bunlara yakın olan yerlerdeki vakitlerinde kılmak farz olur. Ya'nî bu iki namaz vaktinin başlamadığı zamanlarda, vakitlerinin başladığı en son günün vakitlerinde kılmak iyi olur.
Namazı vaktinde kılmak
Soru: Bir namazı vaktinden önce kılmak câiz olur mu?
Cevap: Bir namaz, vakti gelmeden önce meselâ beş dakika önce kılınırsa, sahîh olmaz. Hem de, büyük günâh olur.
Namazın sahîh olması için, vaktinde kılmak lâzım olduğu gibi, vaktinde kıldığını bilmek, şüphe etmemek de farzdır. Hadîs-i Şerîfte, (Namaz vakitlerinin bir evveli vardır. Bir de sonu vardır) buyuruldu.
Sabah namazı kılarken, güneş doğmaya başlarsa, bu namaz sahîh, geçerli olmaz. Sadece ikindiyi kılarken güneş batarsa, bu namaz sahîh olur.
Ba'zı mezheplerde ba'zı hâllerde namazlar, öğle ile ikindi, akşam ile yatsı, cem' ya'nî birleştirilebiliyor. Hanefî mezhebinde, yalnız Arafât meydanında ve Müzdelife'de hacıların iki namazı cem' etmeleri lâzımdır.
Başka mezhebi taklid
Hanbelî mezhebinde, yolculukta, hastalıkta, abdesti bozan özürlerde, abdest ve teyemmüm için meşakkat çekenlerde, a'mâ ve yer altında çalışan gibi, namaz vaktini anlamaktan âciz olanın ve canından, malından ve nâmûsundan korkanın ve geçimine zarar gelecek olanın, iki namazı cem' etmeleri, birlikte kılmaları câiz olur.
Namazı kılmak için işlerinden ayrılmaları mümkün olmıyanların, bu namazlarını kazâya bırakmaları, Hanefî mezhebinde câiz değildir.
Bunların, yalnız böyle günlerde, Hanbelî mezhebini taklîd ederek, kılmaları câiz olur. Çünkü, Hanbelî mezhebinde, mukîm olan kimse de sıkıntı olduğunda namazları birleştirebilir.
Farz ve müfsitler
Yolculukta meşakkat, sıkıntı olduğunda ise, Hanefîler, Mâlikî veya Şâfiî mezhebini taklîd ederek namazları cem' edebilirler. Çünkü Mâlikî'de ve Şafiî'de seferde cem' etmek câizdir.
Namazları birleştirerek kılarken öğleyi ikindiden ve akşamı yatsıdan önce kılmak, birinci namaza dururken, cem' etmeyi niyet etmek, birinci namazı kıldıktan hemen sonra ikincisini kılmak ve taklîd ettiği mezhebin abdest, gusül ve namazdaki farzlarına ve müfsidlerine uymak lâzımdır.
EZÂN VE İKÂMET
Soru: Ezân okumanın hükmü nedir?
Cevap: Erkeklerin ezân okuması sünnet-i müekkededir. Kadınların ezân ve ikâmet okuması mekrûhtur. Çünkü, seslerini yükseltmeleri câiz değildir.
Vitir, bayram, terâvîh ve cenâze namazları için ezân ve ikâmet okunmaz.
Ezânı vaktinden önce okumak sahîh değildir ve büyük günâhtır. Vakit girmeden önce okunan ezân ve ikâmet, vakit girince tekrâr okunur.
Soru: İkâmet nedir?
Cevap: Erkeklerin farz namaza başlamadan önce okuması sünnet olan, ezâna benzer sözlere ikâmet veya kâmet denir. Ezândan farkı fazla olarak Hayye alel felâh'tan sonra iki defa namaz başladı ma'nâsına olan Kad kâmet-is-salâtü denir.
Ezan yüksekte okunur
İkâmet, ezândan daha efdaldir. Ezân ve ikâmet, kıbleye karşı okunur. Ezânı erkeklerin, mescidin dışında yüksek yere çıkıp okumaları müekked sünnettir. Müezzin yüksek sesle okuyarak, komşulara duyurması lâzımdır. Fazla bağırması câiz değildir. Ekber derken son harfi cezm ederek durulur veya üstün okunarak vasl edilir. Ötre okumaz.
"Hayye ales-salât" derken yüzünü sağa ve felâh derken sola çevirmesi sünnettir. Ayakları ve göğsü kıbleden ayırmaz. Parmakları kulaklarına koyar. Ezânı oturarak okumak tahrîmen mekrûhtur. Okurken konuşulmaz ve selâma cevap verilmez. Konuşursa, her ikisi de tekrar okunur.
Evinde kazâ kılan, şâhidleri çoğaltmak için, ezân ve ikâmeti, odada işitilecek kadar, yüksek sesle kıbleye karşı okur.
Kimler ezân okur?
Soru: Ezânı kimler okuyabilir?
Cevap: Ezânın sahîh olması için, müezzin, müslüman ve akıllı olmalı ve namaz vakitlerini bilmeli ve sözüne inanılan âdil bir kimse olmalıdır.
Akıllı çocuğun, a'mânın, vakitleri ve ezân okumasını bilen câhil köylünün ezân okuması câizdir, mekrûh olmaz. Kadının, fâsığın, aklı ermiyen çocuğun ezân okumaları ve oturarak ezân okumak tahrîmen mekrûhtur.
Hangi hâllerde ezân okunur
Soru: Hangi hâllerde ezân ve ikâmet okunur?
Cevap: Aşağıdaki hâllerde ezân ve ikâmet okunur:
1- Kırda, yalnız veya cemâ'at ile farz kılarken, erkeklerin ezânı ve ikâmeti yüksek sesle okumaları sünnettir. Birkaç kazâyı bir arada kılan, ezân ve ikâmet okur. Sonraki kazâları kılarken, hepsine ikâmet okur, ezân okumasa da olur.
2- Evinde yalnız veya cemâ'at ile vakit namazı kılan, ezân ve ikâmet okumaz. Çünkü, câmi'de okunan ezân ve ikâmet evlerde de okunmuş sayılır. Fakat, okumaları iyi olur. Müezzinin sesini evden duymak şart değildir. Câmi'de ezân okunmazsa veya şartlarına uygun okunmaz ise, evde yalnız kılan ezân ve ikâmet okur.
3- Misâfir olanlar, kendi aralarındaki cemâ'at ile de, yalnız kılarken de, ezân ve ikâmet okur. Seferî olan kimse, bir evde yalnız kılarken de, ezân ve ikâmet okur. Çünkü, câmi'de okunan, onun namazı için sayılmaz. Seferî olanlardan ba'zısı, evde ezân okursa, sonra kılanlar okumaz.
Ezân ve kâmet
Soru: Cemâ'ati belli olan mahalle câmilerinde ezân ve ikâmet tekrar okunur mu?
Cevap: Mahalle câmi'inde ve cemâ'ati belli kimseler olan her câmi'de, vakit namazı, cemâ'at ile kılındıktan sonra, yalnız kılan kimse, ezân ve ikâmet okumaz. Böyle câmi'lerde, vakit namazları, imâm mihrâbda olarak, cemâ'at ile kılındıktan sonra, tekrâr cemâ'atler yapılabilir. Sonraki cemâ'atlerde de, imâm mihrâbda bulunursa, ezân ve ikâmet okunmaz. İmâmları mihrâbda durmazsa, ezânı ve ikâmeti, cemâ'at duyacak kadar yavaş sesle okurlar.
Yollarda bulunan veya imâmı ve müezzini bulunmıyan ve cemâ'ati belli kimseler olmıyan câmi'lerde, çeşitli zamanlarda gelenler, bir vaktin namazı için, çeşitli cemâ'atler yaparlar. Her cemâ'at için, ezân ve ikâmet okunur. Böyle câmi'de, yalnız kılan da, ezân ve ikâmeti kendi işiteceği kadar yavaş sesle okur.
Ezâna saygı
Soru: Ezânı işiten kimse ne yapar?
Cevap: Sünnete uygun olarak okunan ezânı duyan kimse, işittiğini yavaşça söylemesi sünnettir. (Hayye alâ)larda bunları söylemeyip (Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh) der. Ezândan sonra, salevât getirilir. Sonra ezân duâsı okunur. İkâmette böyle yapılmaz.
Ezânı işiten erkeklerin işini bırakıp, cemâ'ate gitmesi vâcibdir. Evinde âilesiyle de cemâ'at yapabilir. Fakat, câmi'de sâlih imâm varsa câmi'e gitmelidir!
Ezân sünnete uygun okunmuyorsa, meselâ ba'zı kelimeleri değiştirilmiş ise ve ba'zı yerinde tegannî ederek ya'nî musikîye uydurarak okuyorsa veya ezân sesi, teyp ve benzeri âletlerden geliyorsa, bunu işiten, hiçbir parçasını tekrar etmez. Fakat, hürmetsizlik de edilmez.
İkâmet okunurken câmiye giren kimse, oturur, ayakta beklemez.
NAMAZ NASIL KILINIR?
Soru: İki rek'atlık bir namaz nasıl kılınır?
Cevap: İki rek'atlık sabah namazının farzını veya sünnetini kılabilmek için, kalbden niyet edilir. Meselâ, "Niyet ettim Allah rızâsı için sabah namazının farzını kılmaya" denir. Eller kulaklara kaldırılıp, (Allahü ekber) diyerek tekbîr getirilip eller göbek altına başlanır. Sonra, Sübhâneke okunur ve E'ûzü Besmele çekilerek Fâtiha,arkasından da zamm-ı sûre okunur.
Kırâatten, ya'nî okumadan sonra, Allahü ekber diyerek rükü'a gidilir. Üç kere (Sübhâne rabbiyel azîm) denir. Rükü'dan kalkarken, (Semi'allahü limen hamideh) ve doğrulduktan sonra, (Rabbenâ lekelhamd) denir. Sonra secdeye gidilir. Secdede de üç defa, (Sübhâne rabbiyel a'lâ) denir. Her rek'atte iki secde yapılır. Birinci secdeden kalktıktan sonra bir miktar durulur, sonra ikinci secdeye gidilir.
Ayağa kalkınca, ikinci rek'atta Besmele çekilerek Fâtiha ve bir zamm-y sûre okunur. Bundan sonra, birinci rek'attaki gibi, rükü' ve secdeler yapılır ve oturulur. Ettehiyyatü, salli, bârik ve Rabbenâ... okunarak selâm verilir. Böylece iki rek'at kılınmış olur.
Dört rek'atli sünnetin kılınışı
Dört rek'atli sünnet namazlardan öğlenin ilk sünneti müekked sünnettir. Üçüncü ve dördüncü rek'atlerinde kıyâmda iken, Fâtiha sûresinden sonra, zamm-ı sûre de okunur. İlk oturuşta da Ettehiyyâtü okunur.
İkindi ve yatsının farzından önce kılınan dört rek'at ise gayrı müekked sünnet olup, ilk oturuşta Ettehiyyâtüden sonra Allahümme salli ve bârik de okunur. Üçüncü rek'ate kalkınca Sübhâneke ile başlanır.
Üç rek'atlık akşam namazında ise, ilk iki rek'ati iki rek'atlık namaz gibi kılınır. Üçüncü rek'ate kalkınca, yalnız Fâtiha okunur. Rükü ve secdeler yapılır ve oturulup diğer duâlar okunarak selâm verilir.
Kunut duâsını bilmeyen
Yatsı namazından sonra kılınan vitir namazının üçüncü rek'atinde ayakta iken, zamm-ı sûreden sonra rükü'a gidilmeyip, eller kulaklara kaldırılarak tekbîr alınır. Eller başlanır ve Kunût duâları okunduktan sonra rükü' ve secdeler yapılarak oturulur ve namaz tamamlanır. Kunût duâsını bilmiyen, öğreninceye kadar, onun yerine üç kere istigfâr okur. Meselâ, (Allahümmagfirli) veya (Rabbenâ âtina...) yı sonuna kadar okur.
Namazda az da olsa iyi bilinen sûre ve duâları okumalıdır. Namaza yeni başlıyan, önce kısa sûreleri ezberleyip diğerlerini öğrenene kadar bunlarla kılar. Meselâ, sadece Fatihâ, innâ a'tayna ve Kulhüvallahü ile ettehyiyâtü'yü ezberleyen bunlarla namazını kılabilir. Çok sûre bilmiyorum diye namaz terk edilmemelidir.
Namazın hükmü
Soru: Namaz kılmanın hükmü nedir?
Cevap: Namaz kılmak, îmânın şartı değil ise de, namazın farz olduğuna inanmak, îmânın şartıdır.
Mükellef ya'nî âkıl ve bâlig olan her müslümanın, hergün beş vakit namazı kılması farz-ı ayndır.
Farz olduğu, Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde, açıkça bildirilmiştir. Namaz kılmamak çok büyük günâhtır.
Yedi yaşındaki çocuğa, namaz kılmasını emretmek, on yaşında kılmaz ise, el ile dövmek lâzımdır.
Çocuklara, başka ibâdetleri de öğretmek ve yapmaya alıştırmak, günâhlardan sakındırmak lâzımdır.
Namaza niyet
Soru: Namaza niyet nasıl yapılır?
Cevap: Namazın şartlarından biri de niyet etmektir. Niyet iftitâh tekbîri söylerken edilir. Daha önce de edilebilir.
Cemâ'at ile namaz kılmak için niyet edip evinden çıkan kimse, ayrıca niyet etmeden hemen imâma uysa, câiz olur. Fakat yolda, namazı bozan şeylerden birini yapmamak lâzımdır. İftitâh tekbîrinden sonra edilen niyet, sahîh olmaz.
Namaza niyet etmek demek, namazın ismini, vaktini, kıbleyi, imâma uymayı irâde etmek, kalbinden geçirip, kılmayı tercîh etmek demektir. Yalnız ilim, ya'nî ne yapacağını bilmek niyet olmaz.
Dil ile niyet
İbâdetler yapılırken, yalnız ağız ile söylemeye niyet denmez. Kalb ile niyet edilmezse, dört mezhebde de namaz sahîh olmaz.
Kalb ile niyet edenin, şüpheden, vesveseden kurtulmak için, söz ile de niyet etmesi câiz olur.
Farzlarda ve vâciblerde niyet ederken, hangi farz ve hangi vâcib olduğunu bilmek lâzımdır.
Bayram ve vitir namazlarını kılarken, bunların vâcib olduklarını ve isimlerini düşünmek lâzımdır. Rek'at sayısını niyet lâzım değildir.
Sünnet kılarken namaza niyet etmek kâfîdir. Cenâze namazına, Allahü teâlâ için namaza, meyyit için duâya diye niyet edilir.
İmâmın niyeti
İmâmın, erkeklere imâm olmaya niyet etmesi lâzım değildir. Fakat, cemâ'at ile kılmak sevâbına kavuşamaz. İmâm olmaya niyet ederse, bu sevâba da kavuşur. Yalnız kılan kimseye, sonra başkasının gelip uyması câizdir.
Cemâ'atin uydum hâzır olan imâma diye de, niyet etmesi lâzımdır. Cemâ'atin imâmı tanıması, bilmesi şart değildir. İmâm tekbîr söylerken, ona uymaya niyet etmeli ve hemen namaza durmalıdır.
İmâm, yerinde durunca, ona uymaya niyet edip, namaza berâber başlamak da iyidir.
İmâmIn, kadınlara imâm olmaya niyet etmesi lâzımdır. Niyet etmezse, erkeklerin namazı sahîh olur, kadınlarınki sahîh olmaz.
İftitâh tekbiri
Soru: İftitâh tekbîri nedir?
Cevap: Namazın şartlarından biri de tahrîme ya'nî iftitâh tekbîridir: Bu tekbîr namaza başlarken, "Allahü ekber" demek olup, farzdır. Namaz içindeki tekbîrler ise sünnettir. Başka kelime söylemekle olmaz. Bu iftitâh tekbîri, namazın şartlarındandır. Rükün değildir.
Namaza başlarken, erkekler iki eli kaldırır. Baş parmak uçları kulak yumuşağına değer. Avuç içleri kıbleye döndürülmüş olmalıdır. Eller, kulaktan ayrılırken Allahü ekber demeye başlanıp, göbek altına başlarken bitirilir.
Kadınlar, iki ellerini, omuz hizâsına kaldırır ve iftitâh tekbîrini getirir. Sonra, sağ eli, sol elin üstünde olarak, göğüse kor. Bilek kavramazlar.
Kadının namazı
Soru: Kadının, erkeğe göre, namazda farklı olduğu yerler nelerdir?
Cevap: Kadın, namaza dururken, ellerini, kulaklara değil, omuzlarına kadar kaldırır.
Ellerini kol ağzından dışarı çıkarmaz. Sağ el parmaklarını sol bilek üzerine halka yapmaz. Sağ avucu, sol el üzerinde olarak göğüs üstüne kor. Rükü'a eğilirken ayaklarını birleştirmez.
Rükü'da az eğilir, belini başı ile düz tutmaz, dizlerini büker. Ellerini dizleri üstüne kor, dizlerini kavramaz ve parmaklarını açmaz.
Secdede kollarını, karnına yakın olarak yere serer. Karnını uyluklarına bitiştirir.
Teşehhüdde, ayaklarını sağa çıkararak yere oturur. Parmakları birbirine yapışık olur.
Duâ ederken ellerini ileri uzatmaz, yüzüne karşı eğik tutar.
Sabah namazını geç kılması müstehab değildir. Vakit girer girmez kılmaları iyi olur.
Namazlarda yüksek sesle okumaz. Kurban bayramında farz namazlardan sonra teşrîk tekbîrini sessiz okur.
Kıyâm
Soru: Kıyâm nedir?
Cevap: Kıyâm, ayakta durmak demek olup, namazın beş rüknünden birincisidir.
Sağlam bir kimsenin gemide, trende, hareket hâlinde, farzları oturarak kılması, İmâm-ı a'zama göre câizdir. İmâm ise, özürsüz câiz görmedi. Fetvâ da böyledir.
Ayakta iken, iki ayak birbirinden dört parmak eni kadar açık olmalıdır. Ayakta duramıyan hasta, ayakta başı dönen, başı, dişi, gözü veya başka yeri çok ağrıyan, idrâr, yel kaçıran, yarası akan, ayakta düşman korkusu, malın çalınmak tehlikesi olan, ayakta kılınca orucu veya okuması bozulacak veya avret yeri açılacak olan kimseler, oturarak kılar.
Sandalyede oturarak namaz kılınmaz. Bu şekilde namaz kılmak hıristiyanlara benzemek olur. Hıristiyanlar, kilisede sandalyede oturarak âyin yaparlar. Ayrıca, sandalyede oturmak için zarûret yoktur.
Sandalyede namaz
Sandalyede oturarak namaz kılabilen, yerde oturarak da namaz kılabilir. Hasta veya ayakta duramıyan, rahat durabileceği şekilde oturur, namazını böyle kılar. Oturamıyan, yatarak kılar. Yatarken, başın altına yastık koyup başı kıbleye çevirmelidir. Veya kıbleye karşı sağ veya sol yanı üzerine yatar. Rükü ve secdeleri îmâ ile kılar.
Her halükârda namaz kılmamız şartır. Kişinin şuuru yerinde ise, en azından başı hareket edebiliyorsa namazını kılmak zorundadır. Ba'zıları îmâyı göz ile olur zannediyor. Göz ile namaz kılınmaz. Mutlaka boyun veya beden hareketi lâzımdır. Az veya çok, hareket etmeden namaz olmaz.
Kıraât
Soru: Kırâat nedir?
Cevap: Kırâat, okumak demektir. Namazın farz olan beş rüknünden biridir.
Kendi kulakları işitecek kadar sesli okumaya, hafif okumak denir. Namaz kılanın kendi işitecek kadar sesli okuması şarttır. Yanında olan kimselerin de işitecekleri kadar sesli okumaya, cehrî ya'nî yüksek sesle okumak denir.
Sünnetlerin ve vitrin her rek'atinde ve farzların ilk iki rek'atinde, ayakta, Kur'ân-ı kerîmden bir âyet okumak farzdır. Kısa sûre okumak daha sevâbdır. Buralarda, kırâat olarak Fâtiha okumak ve Fâtiha'dan başka bir de, sûre veya üç âyet okumak, vâcibdir.
Farzlarda Fâtihayı ve sûreyi ilk iki rek'atte okumak ve ayrıca Fâtiha'yı sûreden önce okumak vâcibdir. Fâtihayı sünnetlerin her rek'atinde bir defa okumak da vâcibdir. Bu beş vâcibden biri unutulursa, secde-i sehv yapmak lâzım gelir.
Sırayla okumak vâcibdir
İmâmın, birinci rek'atte, ikinci rek'atte okuduğunun iki misli uzun okuması sünnettir. Yalnız kılan, her rek'atte aynı miktarda okuyabilir. Her namazda, ikinci rek'atte, birinciden üç âyet uzun okumak mekrûhtur.
Birinci rek'atte okuduğunu, ikinci rek'atte de okumak tenzîhen mekrûhtur. Birincide Kul'e'ûzü bi-Rabbin-nâs okursa, ikincide tekrar okur.
İkincide, birincideki âyetin devamını okumak efdaldir, daha iyidir. İkincide, birinci rek'atte okuduğundan sonraki bir kısa sûreyi atlıyarak, daha sonrakini okumak mekrûhtur.
İkincide, birincide okuduğundan önceki âyetleri veya sûreleri okumak mekrûhtur. Kur'ân-ı kerîmi mushaftaki sıra ile okumak, her zaman vâcibdir.
Rükü
Soru: Rükü' nedir?
Cevap: Namazın farz olan beş rüknünden biridir. Rükü'da, en az, üç kere (Sübhâne rabbiyel-azîm) denir. Rükü'da, bacaklar ve kollar dik tutulur. Sırt ve baş düz tutulur. Rükü'dan kalkarken, (Semi'allahü limen hamideh) denir. Cemâ'at bunu söylemez. Bunun arkasından, yalnız kılan ve cemâ'at, hemen (Rabbenâ lekel-hamd) der ve dik durulur ve (Allahü ekber) diyerek secdeye varılır.
Secde
Soru: Secde nedir ve nasıl yapılır?
Cevap: Namazın farz olan beş rüknünden biri olup, rükü'dan doğrulduktan sonra, Allahü ekber denilerek alnı, burnu, el ayalarını, dizleri ve ayak parmaklarını yere koymaktır.
Secdede el parmakları, birbirine bitişik, kıbleye karşı, kulaklar hizâsında, baş iki el arasında olmalıdır. Alnı temiz yere koymak farz olup, burnu da beraber koymak vâcibdir.
Secdede en az üç kere, (Sübhâne rabbiyel-a'lâ) denir.
Ka'de-i ahire
Soru: Ka'de-i ahîre nedir?
Cevap: Namazın farz olan beş rüknünden sonuncusu olup, son rek'atte, ettehiyyâtü okuyacak kadar oturmak demektir.
Son oturuşta Ettehiyyâtüyü okumak vâcib, salli-bârik ve Rabbenâ duâlarını okumak sünnettir. Bunlar okunduktan sonra selâm verilir.
Farzdan sonra, hemen son sünnete kalkmak, arada birşey okumamak sünnettir. Peygamberimiz farzı kılınca, Allahümme entesselâm ve minkesselâm tebârekte yâ zelcelâli velikrâm diyecek kadar oturup, fazla oturmaz, hemen son sünneti kılardı. Âyet-el-kürsî ile tesbîhleri, farzla sünnet arasında okumazdı. Bunları, son sünnetten sonra okumak, farzdan sonra okumak sevâbını hâsıl eder.
Farzdan önceki sünnetler de, böyle olup, farz ile sünnet arasında birşey okunursa, namazın sevâbı azalır.
Namazdan sonra duâ
Soru: Namazdan sonra duâ nasıl yapılır?
Cevap: Selâm verince üç defa (Estagfirullah) denir. Hadîs-i Şerîfte, (Her namazdan sonra, üç kerre, Estagfirullahel'azîm ellezî lâ ilâhe illâ hüv el-hayyel-kayyûme ve etûbü ileyh okuyanın, bütün günâhları affolur) buyuruldu. Bunları yüksek sesle okumak bid'attir.
İstigfârdan sonra, Âyet-el-kürsî ve tesbîhleri okumak ve duâ etmek de müstehabdır. Hadîs-i Şerîfte, (Beş vakit farz namazdan sonra yapılan duâ kabûl olur) buyuruldu
Duâ, uyanık kalb ile ve sessiz yapılmalıdır. Duâyı yalnız namazlardan sonra veya belli zamanlarda yapmak ve belli şeyleri ezberleyip, şiir okur gibi duâ etmek mekrûhtur.
Duâya Allahü teâlâya hamd ve senâ ve Peygamber efendimize salevât ile başlamak ve duâ bitince, Sübhâne Rabbike âyetini okumak ve avuçları yüze sürmek sünnettir.
Cemâ'atin imâm ile birlikte, sessizce duâ etmeleri efdaldir, iyidir. Ayrı ayrı duâ yapmaları ve duâ etmeden kalkıp gitmeleri de câizdir.
Duâdan sonra
Duâdan sonra, onbir İhlâs ve bir kerre iki Kul-e'ûzü okunur. Bundan sonra 67 kere de yalnız (Estagfirullah), sonra on kere (Sübhânallah ve bîhamdihi sübhânallahil'azîm), en sonra da (Sübhâne Rabbike....) âyeti okunur.
Cenâze olduğu zaman, tesbîhleri terk etmemelidir. Cemâ'atin bunları okumalarına mâni' olanlar, Cehennemde şiddetli azâb görecekleri bildirilenlerin arasında bulunmaktan, çok korkmalıdırlar.
YOLCULUKTA NAMAZ
Soru: Seferî kime denir? Bir kimse ne zaman seferî olur?
Cevap: Seferî olana, yolcuya misâfir denir. 3 günlük yere gitmek niyeti ile yola çıkan kimse, konakladığı bir yerden 3 günlük yola gitmeye niyet ederek ayrılırsa, gideceği yolun iki tarafındaki evlerin hizâsından ayrılınca misâfir olur.
Niyet etmez ise, bütün dünyayı dolağsa bile, misâfir olmaz. Düşmanı arayan askerlerin hâli böyledir. Fakat, geri dönüşte misâfir olur.
İki günlük uzaklykta olan bir yere gitmeye niyet eden kimse, yolda iken veya o yere varınca, iki günlük yere daha gitmeye niyet etse, o dört günlük yere giderken misâfir olmaz.
Seferîliğin başlaması
Büyük şehirlerde kenar evler kalmamıştır. Bu bakımdan kasabaya veya şehire yakın mezarlık, fabrika, okul ve kışla ve kasabadakilerin harman yerleri, eğlence yerleri şehirden sayılır. Ya'nî, buralary geçince seferîlik başlar.
İstanbul'da, Fâtih'ten otobüs ile sefere çıkan, bugün için, Edirnekapı kabristânını geçince, Aksaray'dan çıkan, Topkapı kabristânını, sâhil yolundan ise, Yedikule kapısını geçince, Üsküdar'dan çıkan, Selimiye kışlası ile Karaca Ahmed kabristânı arasından geçince, İstanbul'da Rumeli sâhilinde oturanlardan Anadolu'da 104 kilometreye gitmeye niyet edenler, boğazın karşı sâhiline geçince seferî olurlar.
Seferilik mesâfesi
Soru: Üç günlük mesâfe ne kadardır?
Cevap: Âlimlerin çoğunluğu, üç günlük yolu, 18 fersâh olarak bildirdiler. Bu da yaklaşık yüzdört [103,680] kilometre olmaktadır. Sefer mesâfesinin, tam bu kadar kilometre olması şart değildir. Meşhûr olan veya zann-ı gâlib ile anlaşılan mesâfe kâfîdir.
Mâlikide seferilik müddeti
Soru: Şâfiî ve Mâlikî'de sefer mesâfesi ve müddeti ne kadardır?
Cevap: Mâlikî, Şâfiî ve Hanbelî'de, 80,640 kilometre mesâfeye gidip, giriş ve çıkış günleri hariç, 4 günden az kalan seferî olur. 4 veya daha fazla gün kalan mukîm olur. Sefere çıkan kimse, sabah ezânları okunurken bir şehire girse, o gün sayılmaz.
Ezânlar okunurken o şehirden çıksa çıktığı gün de sayılmaz. 3 gün kalınca 3 sabah namazı kılar, bir girişte, bir de çıkışta sabah namazı kılInmış olur ki, hepsi 5 sabah namazı eder. Demek ki, 3 sabah namazı değil, en fazla 5 sabah namazı kılan bile seferî oluyor, mukîm olmuyor. Şer'î gün, imsâk vakti girince başlar.
Süratli vâsıta ile gidilirse
Soru: Üç günlük yola süratli bir vâsıta ile giden seferî olur mu?
Cevap: 3 günlük yola, sür'atli bir vâsyta ile, meselâ trenle daha az zamanda giden de seferî olur. Keşfedilecek yeni bir vâsıta ile, bir saniyede, bir ânda Amerika'ya giden de seferî olur. Kerâmetle bir ânda başka ülkelere giden evliyâ da seferî olarak namazlarını kılar.
Bir yere 2 başka yoldan gidilse, biri kısa, öteki uzun olsa, uzun yol, 3 günlük yürüyüş ise, bu yoldan her vâsıta ile giden seferî olur.
Misâfirin namazı
Soru: Seferî olan, namazları nasıl kılar?
Cevap: Misâfir dört rek'atlık farzları, iki rek'at olarak kılar. Üç rek'atları aynen kılar. Müekked sünnetler, gayrı müekked sünnet hâline gelir. Misâfir zuhr-i âhiri iki rek'at olarak kılar.
Hanefî mezhebinde seferde, 4 rek'at olan farz namazları 2 rek'at kılmak vâcibdir. 4 rek'at kılmak mekrûhtur, günâh olur. Hadîs-i Şerîfte, (Seferde namazı tamam kılan, hazarda eksik kılan gibidir) buyuruldu.
Mâlikî'de, meşrû seferde 4 rek'at farzları 2 kılmak sünnet, Şâfiî'de, meşrû seferde, 2 veya 4 kılmak da câizdir. İki kılmak evlâdır, iyidir. Hanbelî'de ise seferde 2 veya 4 kılmak Şâfiî'deki gibidir.
Seferî olanın, mukîm olan imâma uyması Hanefî'de, edâ ederken câiz, Şâfiî'de hem edâ, hem kazâ ederken câiz, Mâlikî'de ikisinde de mekrûhtur. Mest üzerine, üç gün üç gece mesh edebilir. Orucunu bozabilir. Kurban kesmesi vâcib olmaz. Misâfir rahat ise, orucunu bozmamalıdır.
Seferde ezân ve ikâmet
Seferî olan, câmide veya evde yalnız veya cemâ'atle namaz kılarken ezân okur. Çünkü câmide, okunan ezân, onun namazı için sayılmaz.
Misâfir farzı dört rek'at kılarsa, son iki rek'atı nâfile olur. Emri dinlemediği için ve nâfilenin iftitâh tekbîrini ve farzın selâmını terk ettiği için ve nâfileyi farz ile karıştırdığı için, günâh olur. Tevbe etmezse Cehenneme gidebilir. Unutarak dört rek'at kılan kimse secde-i sehv yapar.
Misâfir imama uymak
Misâfir olan imâm, yanılarak dört rek'at kılarsa, buna uymuş olan mukîmin namazı fâsid olur. İkinci rek'atte oturmazsa, farzı kabûl olmaz. Üçüncü rek'atin secdesini yapmadan, o şehirde 15 gün kalmaya niyet ederse, o farzı dört rek'at kılması lâzım olur. Fakat, üçüncü rek'atin kıyâmını ve rükü'unu tekrarlaması lâzım olur. Çünkü, bu ikisini nâfile olarak yapmıştı. Nâfile olarak yapılan ibâdet farz yerine geçemez.
Misâfir sûreleri kısa okur. Tesbîhleri üçten az yapmaz. Yolda iken, ya'nî sıkıntılı zamanynda, sabah namazından başka sünnetleri terk edebilir. Sünnetleri özür ile terk etmek câizdir.
Seferde, yatsı namazını kerâhet vaktine bırakmak câizdir.
Seferîliğe niyet
Soru: Sefer için niyete lüzûm var mıdır?
Cevap: Evet vardır. Sefere niyet olmıyarak vatanından ayrılan kimse, dünyayı dolaşsa misâfir sayılmaz. Bir kimse 60 km.lik mesâfeye gitmek için bir otobüse binse, otobüste uyuyup 150-200 km.lik mesafeye gitse bile yine seferî olmaz. Çünkü buraya gelmeye niyet etmemiştir.
15 günden fazla kalmak niyetiyle Ankara'dan Fatih'e giden kimse, Fatih'e gelince 15 günden fazla kalmamaya karar verse, 15 günden az kalmaya karar verdiği andan itibaren seferî olur.
Seferî olduğundan şüphe eden, mukîmdir. Namazlarını 4 rek'at olarak kılması lâzımdır. Tahmininde yanılsa bile kasten 4 kılmadığı için ma'zur sayılır. Fakat seferî değilken 2 kılarsa, kıldığı namazları kazâ etmesi lâzım olur. İhtiyatlı hareket etmelidir.
Şoförlerin seferiliği
Soru: Vatan-ı aslîm Konya'dır. Vazîfe icâbı Fatih'te oturuyorum. Fakat işyerim Fatih'ten 120 km. uzaklıktadır. Cumartesi pazar hariç, her gün işime gidip akşama eve dönüyorum. Fatih'te ve işyerimin bulunduğu yerde seferî sayılır mıyIm?
Cevap: Evet, hem işyerinde, hem de Fatih'te seferîsiniz. Vaziyet hiç değişmezse ömür boyu hep seferî olursunuz. Fatih vatan-ıaslîniz olursa, Fatih'te bulunduğunuz müddetçe seferî olmazsınız. Fatih'ten çıkıp, işyerinden tekrar Fatih'e dönünceye kadar seferî olursunuz. şehirlerarası şöförlük yapanların durumu da böyledir.
Soru: Seferde kazâya kalan namazı, mukîmken, kaç rek'at olarak kılmak lâzımdır?
Cevap: Seferde kazâya kalan öğle, ikindi ve yatsının farzları mukîm iken de yine 2 rek'at olarak kazâ edilir. Sabah, akşam ve vitir aynen kazâ edilir.
Seferde mesh
Soru: Mestli kimse, abdestli olarak sefere çıksa, 3 günlük mesh müddeti ne zaman başlar?
Cevap: Seferde abdest bozulduğu anda başlar. 3 gün devam eder.
Soru: Namaz vaktinin sonunda sefere çıkan veya vaktin sonunda vatanına gelen o vakitlerin namazlarını kılmamış ise kaç rek'at kılar?
Cevap: Namaz vaktinin sonunda sefere çıkan, bu namazı kılmamış ise, 2 rek'at kılar. Vaktin sonunda vatanına gelen, bu vaktin namazını kılmamış ise, 4 kılar.
Yolcu, seferden dönerken, çıkarken misâfir olduğu yere gelinceye kadar misâfir sayılır. Gelince mukîm olur.
Otobüste namaz
Soru: Otobüste namaz nasıl kılınır?
Cevap: Sağlam bir kimsenin, gemi, tren, uçak ve otobüs gibi vâsıtalarda farzları oturarak kılması câiz değildir.
Ancak teyemmüm yapmak için lâzım olan özürlerle câizdir.
Zarûrî özürlerden ba'zıları şunlardır:
Malın, canın, hayvanın tehlîkede olması, inince hayvanın veya hayvandaki veya yanındaki eşyânın, malın çalınması, yırtıcı hayvan, düşman, hastanın, inerken, binerken iyi olmasının gecikmesi veya hastalığının artması, arkadaşlarının beklemeyip tehlîkede kalması, indikten sonra hayvana yardımcısız binememek gibi sebepler özür olur.
Böyle özürle vâsıta içinde îmâ ile namaz kılmak câiz olur. Namazda oturur gibi yere veya koltuğun üzerine oturarak ve kıbleye dönerek namaz kılınır.
Bildirilen özürler yoksa oturarak vâsıtada namaz kılınmaz. Otobüslerin verdiği molalarda kılınabilir.
Yâhut otobüsü durdurup namaz kılınır. Durdurulamazsa inilip namaz kılındıktan sonra başka vâsıta ile gidilir.
İlk otobüse binerken, (Namaz vakitlerinde yolda durursan) diye pazarlık ederek binmelidir.
Bu da yapılamazsa diğer 3 mezhebden biri taklîd edilerek iki namaz cem edilir.
Gemide namaz
Giden gemide farzları, özürsüz oturarak kılmak, iki imâma göre câiz değildir. Baş dönmesi özürdür.
Deniz ortasında demirli gemi, rüzgârla çok sallanıyorsa, giden gemi gibidir. Çok sallanmıyorsa, sahile yanaşmışsa, farz namazları oturarak kılmak câiz olmaz.
Giden gemide, namaza başlarken kıbleye karşı durmak ve gemi dönünce, kıbleye dönmek lâzımdır.
Seferî olan, vapurda ve trende, farz namazı kıbleye karşı durup secde yerinin yanına pusula koymalı, vapur ve tren döndükçe, kendisi kıbleye karşı dönmelidir.
Yâhut başka birisi, sağa sola dön demelidir. Namazda göğsü kıbleden ayrılırsa, namazı bozulur. Çünkü, vapur ve tren ev gibidir. Hayvan gibi değildir veya ikindi vaktinde, akşam ile yatsıyı akşam veya yatsı vaktinde kılabilmek için bir ihtiyâç hâsıl olması lâzımdır.
Gerek yolda ve gerekse seferde ihtiyâç hâsıl olmadan takdim ve tehir ile namaz kılınmaz. Çünkü, kolay hükümleri toplamaya telfîk denir ki, câiz olmaz.
Seferde trenle giden bir kimse, trende namazlarını ayakta kılamazsa, tren durduğu zaman takdim ve tehirle kılar.
Otobüste, trende, dalgalı denizde kıbleye dönemiyenin, farz namazları câiz olmaz.
Bunlar yolda seferî oldukları müddetçe Mâlikî veya Şâfiî'yi taklîd ederek, iki namazı cem ederek kılabilir.
İki namazı birleştirmek
Soru: Seferî, seferde Şâfiî veya Mâlikî'yi taklîd ederek iki namazı cem edebilir mi?
Cevap: Şâfiî veya Mâlikî'yi taklîd ederek iki namazı takdim ve tehirle, ya'nî öğle ile ikindiyi öğle vaktinde veya ikindi vaktinde, akşam ile yatsıyı akşam veya yatsı vaktinde kılabilmek için bir ihtiyâç hâsıl olması lâzımdır.
Gerek yolda ve gerekse seferde ihtiyâç hâsıl olmadan takdim ve tehir ile namaz kılınmaz. Çünkü, kolay hükümleri toplamaya telfîk denir ki, câiz olmaz.
Seferde trenle giden bir kimse, trende namazlarını ayakta kılamazsa, tren durduğu zaman takdim ve tehirle kılar.
Otobüste, trende, dalgalı denizde kıbleye dönemiyenin, farz namazları câiz olmaz.
Bunlar yolda seferî oldukları müddetçe Mâlikî veya Şâfiî'yi taklîd ederek, iki namazı cem ederek kılabilir.
Mekke'de seferilik
Soru: Bir kimse Mekke-i mükerremede veya başka yerde niyet etmeden 15 günden fazla kalsa, seferî olur mu?
Cevap: Mekke-i mükerremeye giden, 15 veya daha fazla gün kalmaya niyet ederse mukîm olur. 15 günden az kalmaya niyet ederse veya hiç niyet etmeden aylarca kalsa misâfir olur.
Mekke, Minâ ve Arafât gibi başka başka yerlerde toplam 15 gün kalmaya niyet eden de, mukîm olmaz.
Talebe, asker, işçi gibi emir altında bulunanlar, kendi niyetleri ile değil, hocalarının, kumandanlarının, işverenlerinin emrine göre hareket ederler.
Âmirleri 15 gün kalmaya niyet etse, bunlar emri işitinceye kadar misâfir olurlar. Emri hiç işitmezlerse, kaç gün kalsalar hep seferî olurlar.
Vatan çeşitleri
Soru: Kaç çeşit vatan vardır?
Cevap: İnsanın mukîm olduğu, yerleştiği yere Vatan denir. 3 çeşit vatan vardır: 1- Vatan-ı aslî, 2- Vatan-ı ikâmet, 3- Vatan-ı süknâ.
Vatan-ı aslî: insanın doğup büyüdüğü, daha sonra evlendiği yerdir. Bundan sonra da hep kalmak niyetiyle yerleştiği yerdir. Burayı da değiştirip temelli kalmak üzere başka yere göçebilir. O zaman göçtüğü yer vatan-ı aslî olur. Vatan-ı aslîye giden kimse seferî olmaz.
İki yerde zevcesi olan, o şehirlerin herbirine gidince, o yer, vatan-ı aslî olur. Oralarda mukîm olur. Üçüncü bir şehirde evlense, hanımı da o şehirde kalsa, 3 tane vatan-ı aslîsi olur.
Zevcesi ölse, orada evleri, toprağı olsa bile, orası vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Evlenmediği bir yere gidip yerleşmeye niyet edince, orası vatan-ı aslîsi olur.
Çocuğun vatanı
Bâlig bir çocuğun ana babasının bulunduğu yer, doğduğu yer bile olsa, buradan ayrılıp başka yerde, çıkmamak üzere niyet edip yerleşse veya evlense, orası vatan-ı aslîsi olur. Ana babasının yanına gidince, yerleşmeye niyet etmedikçe, burası, çocuğun vatan-ı aslîsi olmaz. Onun vatan-ı aslîsi, evlendiği veya son yerleştiği yerdir.
Bir köyde ikâmet eden bir kadın, şehirdeki doğum evine giderek çocuğu olsa, çocuğun vatan-ı aslîsi, annesinin ikâmet ettiği köydür. Çünkü orada büyüyecektir. Birkaç gün kaldığı yerde, ya'nî vatan-ı süknâda doğmuş sayılmaz.
Vatan-ı ikâmet
Soru: Vatan-ı ikâmet ne demektir?
Cevap: Giriş-çıkış günlerinden başka 15 gün veya daha çok devamlı kalıp, sonra çıkmaya niyet edilen yere vatan-ı ikâmet [geçici vatan] denir. Bir kimse, tahsil veya vazîfe için bir yerde yıllarca kalmaya ve sonra buradan çıkmaya niyet ederse, burası vatan-ı ikâmet olur. Temelli yerleşseydi, burası vatan-ı aslî olurdu
Bir yerde bu miktâr kalmaya niyet ederken, bu müddet içinde, başka yere gidip kalmaya ve yine buraya dönmeye de niyet edilirse, burası geçici vatan olmaz. Geceleri burada, gündüzleri başka yerde kalmaya niyet ederse, burası vatan-ı ikâmet olur.
Vatanın değişmesi
Vatan-ı süknâ: İnsanın uğradığı yer olup, 15 günden az kalmak için niyet edilen, yâhut bugün yarın çıkarım diyerek uzun müddet oturulan yerdir. Misâfir, vatan-ı süknâda farzları hep iki rek'at kılar.
Soru: Vatan-ı aslînin değişmesi nasıl olur?
Cevap: Vatan-ı aslî başka bir vatan-ı aslî ile bozulur. Vatan-ı ikâmette veya vatan-ı süknâda bulunmak, vatan-ı aslînin bozulmasına sebep olmaz. Sefere çıkmak da, vatan-ı aslîyi bozmaz. Meselâ bir kimse, evlenip veya temelli kalmak üzere bir yere yerleşmedikçe, doğup büyüdüğü yer vatan-ı aslî olmaktan çıkmaz. Evlenirse, eski vatan-ı aslîsi bozulur. Evlendiği yer vatan-ı aslî olur. Başka bir yerde temelli kalmak üzere yerleşirse, bu sefer evlendiği yer vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Temelli yerleştiği yerden ayrılıp başka bir yere temelli yerleşirse, önceki yerleştiği yer vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Meselâ:
Bir kimse, Haymana'da doğsa, vatan-ı aslîsi Haymana olur. Bu kişi, Samsun'da evlense, Haymana vatan-ı aslî olmaktan çıkar ve vatan-ı aslîsi Samsun olur. Daha sonra Fatih'te temelli yerleşmeye karar verirse, o zaman vatan-ı aslîsi Fatih olur. Samsun vatan-ı aslî olmaktan çıkar. Vatan-ı aslîde bir saat de kalınsa namazlar kısaltılmaz.
Vatan-ı ikâmetin bozulması
Soru: Vatan-ı ikâmet nasıl bozulur?
Cevap: Vatan-ı ikâmet üç şeyle bozulur:
1- Başka bir vatan-ı ikâmete gidince, sefer niyeti ile çıkmamış olsa ve aralarındaki uzaklık üç günlük yoldan az olsa bile, önceki vatan-ı ikâmet bozulur.
2- Vatan-ı aslîye gidince de bozulur. Bir kimse, vatan-ı aslîsi olan Nevşehir'den Konya'ya bir ay kalmak niyetiyle gitse, sonra, Karaman'a gidip evlense ve oraya yerleşse, Karaman vatan-ı aslî olur. Konya vatan-ı ikâmet, Nevşehir de vatan-ı aslî olmaktan çıkar.
3- Sefere niyet ederek çıkmaktır. Ya'nî vatan-ı ikâmetten 3 günlük yola gitmeye niyet ederek ayrılınca, burası vatan-ı ikâmet olmaktan çıkar. Daha az yola niyet ile gidip gelseydi, vatan-ı ikâmeti bozulmazdı.
NAMAZIN VÂCİBLERİ
Soru: Namazın vâcibleri nelerdir?
Cevap: Namazın vâcibleri şunlardır:
1- Fâtiha sûresini okumak,
2- Fâtiha'dan sonra bir sûre veya âyet okumak,
3- Fâtihayı, sûreden önce okumak.
4- Fâtihayı farzların ilk iki rek'atinde, sünnet ve vâcib namazların her rek'atinde bir defa okumak.
5- Fâtiha'dan sonra okunan sûreyi, farzların birinci ve ikinci rek'atlerinde, sünnetlerin her rek'atinde okumak,
6- Secdeleri birbiri ardınca yapmak,
7- Secdede burnu alnı ile beraber yere koymak,
8- Üç ve dört rek'atli namazların ikinci rek'atinde teşehhüd miktârı oturmak,
9- İkinci rek'atte teşehhüdden fazla oturmamak,
10- Son rek'atte otururken, Ettehıyyâtü okumak,
Ta'dil-i erkân vâcibdir
11- Rükü'da ve iki secdede ta'dîl-i erkân, ya'nî Sübhânallah diyecek kadar hareketsiz durmak, kavmede ve celsede tumânînet ya'nî Sübhânallah diyecek kadar durmak,
12- Namaz sonunda selâm vermek,
13- Vitir namazının üçüncü rek'atında kunût duâsı okumak,
14- Bayram namazlarında tekbîr getirmek.
15- İmâmın sabah, Cum'a, bayram, terâvîh, vitir namazlarynda ve akşam ile yatsının ilk iki rek'atinde yüksek sesle okuması.
16- İmâmın ve yalnız kılanın öğle ve ikindi farzlarında ve akşamın üçüncü, yatsının üçüncü ve dördüncü rek'atlerinde sessiz okuması.
Hafîf sesle okuyanı bir iki kişinin işitmesi mekrûh olmaz. Sesli okumak, çok kişinin işitmesi demektir.
Namazın vâciblerinden birini bilerek yapmamak, namazı bozmaz. Fakat günâh olur. Unutarak yapmıyan, secde-i sehv eder.
Secde-i sehv
Soru: Secde-i sehv nedir ve ne zaman yapılır?
Cevap: Secde-i sehv, ya'nî yanılma secdesi, farzın tehiri, vâcibin terk ve tehirinde yapılması lâzım gelen secdeye denir.
Secde-i sehv yapmak için, bir tarafa selâm verdikten sonra, iki secde yapıp oturur ve namazı tamamlar.
İki tarafa selâm verdikten sonra veya hiç selâm vermeden de, secde-i sehv yapmak câizdir.
Birkaç kere secde-i sehv îcâb etse, bir kere yapmak yetişir. İmâm ile berâber, cemâ'at de secde-i sehv yapar.
Cemâ'atten biri hatâ yaparsa, secde-i sehv yapmaz.
Secde-i sehvi bile bile yapmıyan veya namazın vâciblerinden birini, meselâ Fâtiha okumayı, bilerek terk eden kimsenin, o namazı tekrar kılması vâcib olur. Tekrar kılmazsa, fâsık olur.
Farzı tehir eden
Bir farzı ve vâcibi, vaktinden önce veya sonra yapan da, secde-i sehv eder.
Meselâ, zamm-ı sûrenin bir parçasını rükü'da okuyana, ettehıyyâtüden sonra az birşey okuyarak, üçüncü rek'ati geciktirene, imâm yüksek sesle okuyacak yerde, hafîf sesle okursa ve hafîf sesle okuyacak yerde yüksek sesle okursa, secde-i sehv yapmak lâzım olur.
Farzın ilk iki rek'atinde, zamm-ı sûreyi unutan, üçüncü ve dördüncü rek'atlerde okuyup, sonra secde-i sehv yapar.
Kırâati unuttuğunu rükü'da hâtırlarsa, hemen kalkıp kırâati ve sonra rükü'u yapar.
Oturmayı unutup, üçüncü rek'ate kalkarken hatırlayan bir kimse, dizleri yerden ayrıldıktan sonra ise, artık oturmaz, namazın sonunda secde-i sehv eder.
Beşinci rek'ata kalkan
Dördüncü rek'atte teşehhüd miktârı oturup, selâm vermeden beşinciye kalkarsa, secdeyi yapmadan hâtırladı ise, oturup teşehhüdde okumadıklarını okuyup selâm verir ve secde-i sehv yapar.
Secdeyi yapmış ise, altıncı rek'ati de tamamlayıp, secde-i sehv yapar. Farzı tamam etmiş olur. İki rek'ati de nâfile olur.
İmâm secde-i sehv yaparken de, imâma uymak câizdir.
Namazda şaşırma
Soru: Kaç rek'at kıldığında şaşıran kimse ne yapar?
Cevap: Bir kimse, kaç rek'at kıldığını unutsa, bu şaşırması, ilk olarak başına geldi ise, selâm verip namazı tekrar kılmalıdır. şaşırmak âdeti ise, düşünüp, çok zan ettiğine göre kılar. Kuvvetli zan edemezse, az kıldığını kabûl ederek tamamlar.
Namazı kıldığında şüphe eden kimse, vakit çıkmadı ise, tekrar kılar. Çıktı ise kılmaz.
Kaç rek'at kıldığını şaşırıp, namaz içinde düşünmesi, sonraki rüknün veya vâcibin, bir rükün zamanı kadar gecikmesine sebep olursa, bu arada, âyet ve tesbîh okusa bile, secde-i sehv lâzım olur.
Farz ve vacibi geciktiren
Namazın içindeki farzlara rükün denir. Bir âyet okumak, rükü' ve iki secde, son rek'atte oturmak, birer rükündür. Kıldığı namaz içindeki bir şeyi yapıp yapmadığı hakkında düşünmek, farzı veya vâcibi geciktirirse, secde-i sehv lâzım olur.
Meselâ, son rek'atte oturup, kaç rek'at kılmıştım, birinci rek'atta neleri okumuştum diye düşünürse, selâm vermesi gecikirse, secde-i sehv lâzım olur. Fazla okuduğu salevât ve duâ, sünnet olarak değil, dalgınlıkla okuduğu için, secde-i sehv lâzım olur.
Başka bir namazı kılıp kılmadığını veya dünya işlerinden herhangi birini düşünürse, bir rüknün gecikmesine sebep olsa bile, secde-i sehv lâzım olmaz.
Namazdan sonra, bir âdil müslüman, yanlış kıldın derse, tekrar kılması iyi olur. İki âdil kimse söylerse, tekrar kılması vâcib olur. Âdil olmazsa, sözünü dinlemez. İmâm doğru, cemâ'at ise, yanlış kıldık derse, imâm kendine güveniyorsa veya bir şâhidi olursa, tekrar kılınmaz.
Şüphe eden kimse
İftitâh tekbîrini söyledi mi, abdesti var mı, elbisesi temiz mi, başına mesh etti mi diye şüphe ederse, ilk olarak şüphe etti ise, namazı bozup tekrar kılar. Abdest almaz. Elbisesini yıkamaz. Her zaman şüphe ediyorsa, namazı bozmaz, tamamlar.
Namaz bittikten sonra, kaç rek'at kıldığında şüphe ederse, buna vesvese denir. Buna önem vermez.
VİTİR NAMAZI
Soru: Vitir namazı nasıl kılınır?
Cevap: Vitir namazı vâcibdir. Mâlikî ve Şâfi'îde sünnettir.
Buna ezân ve ikâmet okunmaz. Üçüncü rek'atte rükü'a eğilmeden önce, her zaman, Arabî bir duâ okumak vâcibdir. Vaktinde kılmayanın kazâ etmesi lâzımdır. Vitir diye niyet de lâzımdır.
Vitir namazı, üç rek'attir. Üç rek'atte de Fâtiha ve zamm-ı sûre okunur.
Üçüncü rek'atte, zamm-ı sûre okuduktan sonra, iki el, iki yana salıverilmeden, doğruca kulaklara kaldırılarak Allahü ekber denir. Sonra eller, iki yana salıverilmeden, doğruca bağlanır. Hemen iki Kunût duâsını okumak vâcibdir. Bu Kunût duâlarını bilmiyen kimse, üç defa istigfâr okur. Meselâ Allahüm-magfir lî der. Yâhud bir defa Rabbenâ âtinâ... yı sonuna kadar okur.
Kunûtu okumayı unutup rükü'a giden, artık kunutu okumaz. Namazın sonunda, secde-i sehv yapar.
Vitir namazı, yalnız Ramazanda cemâ'at ile kılınır. Ramazanda yatsının farzını cemâ'at ile kılmıyanlar, Terâvîhi ve Vitri cemâ'at ile kılamazlar. Çünkü, Terâvîh, yatsının cemâ'ati ile kılınır.
Farzı yalnız kılan, Terâvîhin cemâ'atine katılır. Kaçırdığı rek'atlerini tamamlar. Terâvîhi cemâ'at ile kılmıyan, farzı kıldığı imâm ile Vitri kılabilir.
Vitir namazını gece yarısından sonra kılmak çok sevâb ise de, uyanamıyan, yatsının son sünnetinden sonra, yatsı ile birlikte, erken kılmalıdır.
Terâvih namazı
Soru: Terâvîh namazı nedir ve nasıl kılınır?
Cevap: Erkeklerin ve kadınların, Ramazan- Şerîf ayında 20 rek'at terâvîh kılması, sünnet-i müekkededir. İnanmıyan sapıktır ve şâhidliği kabûl olmaz.
Yatsının son sünnetinden sonra ve vitirden önce kılınır. Yatsıyı kılmadan önce terâvîh kılınamaz. Vitirden sonra, imsâk vaktine kadar kılınabilir.
İki rek'atte veya dört rek'atte bir selâm verilir. Her dört rek'at arasında, dört rek'at kılacak zaman kadar oturulup, salevât veya tesbîh yâhut Kur'ân-ı kerîm okunur. Sessiz oturmak da câizdir. İki rek'atte bir selâm vermek daha iyidir.
Bayram namazı
Soru: Bayram namazı nasıl kılınır?
Cevap: Bayram namazı kılmak, erkeklere vâcibdir. Bayram namazlarının şartları, Cum'a namazının şartları gibidir. Fakat, burada hutbe sünnettir ve namazdan sonra okunur.
Bayram namazları iki rek'attir. Cemâ'at ile kılınır. Yalnız kılınmaz. Birinci rek'atte, Sübhânekeden sonra, üç kere (Tekbîr) söylenir. Ya'nî, Allahü ekber denir. Eller üç defa kulaklara kaldırılıp, birinci ve ikincisinde iki yana uzatılır. Üçüncüsünde, göbek altına bağlanır. İmâm efendi yüksek sesle, Fâtiha ve zamm-ı sûre okuduktan sonra, rükü'a eğilinir. İkinci rek'atte, önce Fâtiha ve zamm-ı sûre okunup, sonra, iki el, yine üç kere kulaklara kaldırılır. Üçünde de yanlara sallandırılır. Dördüncü tekbîrde, kulaklara kaldırılmayıp, rükü'a eğilinir. Birinci rek'atte beş, ikinci rek'atte dört tekbîr getirilmektedir.
Bu dokuz tekbîrde ellerin nereye götürüleceğini unutmamak için, kısaca (İki salla, bir bağla. Üç salla, bir eğil) diye ezberlenir.
Bayram namazına hazırlık
Soru: Bayram namazlarından önce neler yapılmalıdır?
Cevap: Ramazan bayramında namazdan önce tatlı [hurma veya şeker] yemek, gusletmek, misvâk kullanmak, en yeni elbise giymek, fıtrayı namazdan önce vermek, yolda yavaşça tekbîr okumak müstehabdır.
Kurban bayramı namazından önce birşey yememek, namazdan sonra, önce kurban eti yemek, namaza giderken, yüksek sesle, özrü olan yavaşça (Tekbîr-i teşrîk) getirmek müstehabdır.
Teşrik tekbirleri
Arefe günü, ya'nî Kurban bayramından önceki gün sabah namazından, dördüncü günü ikindi namazına kadar, yirmiüç vakitte hacıların ve hacca gitmiyenlerin, erkek kadın herkesin, cemâ'at ile kılsın, yalnız kılsın, farz namazda veya bu bayramdaki farzlardan birini, yine bu bayram günlerinden birinde kazâ edince, selâm verir vermez, (Allahümme entesselâm ......) demeden evvel, bir kerre (Tekbîr-i teşrîk) okuması vâcibdir. (Allahü ekber, Allahü ekber. Lâ ilâhe illallah. Vallahü ekber, Allahü ekber ve lillahil-hamd) denir.
Cum'a namazlarından sonra da okunur. Bayram namazından sonra okumak müstehabdır. Cenâze namazından sonra okunmaz. Câmi'den çıktıktan veya konuştuktan sonra okumak lâzım değildir. İmâm, tekbîri unutursa, cemâ'at terk etmez. Erkekler yüksek sesle okuyabilir.
SECDE-İ TİLÂVET
Soru: Secde-i tilâvet nedir ve nasıl yapılır?
Cevap: Kur'ân-ı kerîmdeki 14 secde âyetinden birini okuyanın veya işitenin, bir secde yapması vâcibdir. Başkasının okuduğu yerde bulunan, fakat işitmiyen kimse, secde etmez. Secde âyetini yazan, heceliyen, secde yapmaz.
Tilâvet secdesi yapmak için, abdestli olarak, kıbleye karşı ayakta durup, ellerini kulaklara kaldırmadan Allahü ekber der ve secdeye gider. Secdede üç defa Sübhâne rabbiyel-a'lâ der. Sonra Allahü ekber der ve ayağa kalkar. Böylece secde-i tilâvet tamam olur. Önce niyet etmek lâzımdIr. Niyetsiz sahîh olmaz.
Yankıya tilâvet secdesi
Soru: Abdestsizken secde âyetini duyan ne yapar?
Cevap: Secde âyetlerini işiten abdestsiz kimse, abdest aldıktan sonra tilâvet secdesi yapar. Fakat hayzlıya, temizlendikten sonra da tilâvet secdesi gerekmez.
Çocuk, yaptığını anlıyacak yaşta ise, okuması ile, işitenlerin secde etmesi lâzım olur. Daha küçük yaşta ise lâzım olmaz.
Dağlardan, çöllerden ve başka yerlerden aksedip, yansıyıp geri gelen sedâyı işitenlerin ve kuştan işitenlerin secde etmesi vâcib olmaz.
Secde-i tilâvetin vâcib olması için, işitilen sesin insan sesi olması lâzımdır.
Yankıya da uymak câiz olmaz. Çünkü yankı, insan sesi olarak kabûl edilmez. Bizzat insanın söylemesi lâzımdır.
Yankı ile gelen ses, hakîkî ses olmadığı için, böyle duyulan secde âyeti için secde-i tilâvet gerekmez.
Gramofonda [teyp, radyo vb. gibi âletlerde] okunan secde âyeti için secde-i tilâvet gerekmez.
Bir oturumda bir secde âyetini birkaç defa okuyan ve işiten, hepsi için bir secde eder.
Bir oturumda ne kadar secde âyeti okunmuşsa, o kadar tilâvet secdesi gerekir. Meselâ üç secde âyeti okunursa, üç secde lâzım olur.
Secde âyetini mubâh vakitte okuyup, namaz kılması mekrûh olan üç vakitte secde-i tilâvet yapmak câiz değildir. Eğer secde âyeti mekrûh vakitte okunursa, bu vakitte secde etmek câiz ise de, efdâl olanı mekrûh olmıyan vakte tehir etmektir.
Şükür secdesi
Soru: Şükür secdesi nedir ve nasıl yapılır?
Cevap: Şükür secdesi de, tilâvet secdesi gibidir. Kendisine ni'met gelen veya bir dertten kurtulan kimsenin, Allahü teâlâ için secde-i şükür yapması müstehabdır. Secdede önce, (Elhamdülillah) der. Sonra, secde tesbîhini okur.
Namazdan sonra şükür secdesi yapmak mekrûhtur.
NAMAZIN SÜNNETLERİ
Soru: Namazın sünnetleri nelerdir?
Cevap: Namazın sünnetleri şunlardır:
1- Abdest alırken misvâk kullanmak.
2- İftitâh tekbîrinde ve vitrin kunût tekbîrinde, ellerini kulaklara kaldırmak.
3- İftitâh ve kunût tekbîrlerinde, avuçları kıbleye çevirmek.
4- Kıyâmda sağ elin baş ve ince parmaklarını sol elin bileşine başlamak.
5- İftitâh tekbîrinden sonra elleri göbeğin altına bağlamak.
6- Her namazın ilk rek'atinde Sübhâneke okumak.
7- İlk rek'atte, Sübhâneke'den sonra, E'ûzü okumak.
8- Bütün rek'atlerde, Fâtiha-i Şerîfenin başında, Besmele okumak.
9- İmâm Veled- dâllîn dedikte, imâm ve cemâ'at ve yalnız kılan, kendisi Fâtihayı bitirdikte, yavaşça âmin demek.
10- Kıyâmdan rükû'a inerken tekbîr almak.
11- Rükû'da ellerini dizlerinin üzerine koyup, parmaklarını açmak.
12- Rükû'da üç kerre Sübhâne rabbiyel'azîm demek.
13- Rükû'da beli ile başı bir hizâda olmak.
14- Rükû'dan kalkarken, Semi'allahü limen hamideh demek.
15- Rükû'dan kalktıktan sonra, Rabbenâ lekelhamd demek.
16- Kıyâmdan secdeye inerken, Allahü ekber demek.
17- Secdede üç kerre Sübhâne rabbiyela'lâ demek.
18- Birinci secdeden kalkarken, Allahü ekber demek.
19- Tekrar secdeye inerken, Allahü ekber demek.
20- Secdede, el parmaklarını bitiştirmek.
21- Secdede dizlerini yere koyup, uyluklarını karnından ayırmak
22- İkinci secdeden kalkarken, Allahü ekber demek.
23- Sağ ayağını dikip, sol ayağının üzerine oturmak.
24- Ka'de-i ahîrede, son oturuşta salevât okumak.
25- Topukları, kıyâmda birbirinden dört parmak eni kadar uzak, rükü'da, kavmede ve secdede bitişik tutmak.
26- İmâmın intikâl tekbîrlerini yüksek sesle söylemesi.
27- Namazı sarık veya takke ile kılmak.
Namazın mestehabları
Soru: Namazın müstehabları nelerdir?
Cevap: Namazın müstehablarından ba'zıları şunlardır:
1- İftitâh ve vitrin kunût tekbîrinde, erkekler baş parmağını kulaklarının yumuşağına dokundurmak.
2- Kıyâmda ya'nî ayakta, ellerini göbek altına başladıkta, bileşini sıkıca tutmak.
3- Kıyâmda iken secde yerine bakmak.
4- Rükü'da ve secdede, tesbîhleri 5 veya 7 defa söylemek.
5- Rükü'da ayakları üzerine bakmak.
6- Secdeye giderken alından önce, burnu yere koymak.
7- Secdede burnunun iki yanına bakmak.
8- Selâm verirken, omuz başlarına bakmak.
9- Cemâ'atle namaz kılan kimse, selâm verirken, imâma ve hafaza meleklerine ve yanlarındaki cemâ'ate niyet etmek.
10- Birinci ve ikinci oturuşlarda uylukları üzerine bakmak.
11- İmâmın namazdan sonra yüzünü cemâ'ate döndürmesi.
12- Zamm-ı sûre miktarı, sabah ve öğle namazında uzun, akşam kısa olmak.
13- İmâma uyan kimse, tekbîri gizli olarak almak.
NAMAZI BOZAN ŞEYLER
Soru: Namazı bozan şeyler nelerdir?
Cevap: Namazı bozan şeylere, Müfsidleri denir. İbâdetlerin fâsid ve bâtıl olması aynı şeydir ve bozulması demektir. Namazın müfsidlerinden ba'zıları şunlardır:
1- Bir kelime de olsa namazda konuşmak. Bilerek, bilmiyerek, zorla, unutarak söylemek, hep bozar. Başkasının selâmına, sözüne cevap vermek de bozar.
2- Boğazından, özürsüz, öksürür gibi ses çykarmak. Kendiliğinden olursa bozmaz.
3- Ah, of gibi inlemek.
4- Uf diye sıkıntıyı bildirmek.
5- İmâmdan başkasının duâsına âmîn demek.
6- Başkasının sözü ile yerini değiştirmek veya yanına gelene, onun sözü ile yer açmak. Fakat, biraz sonra, kendiliğinden hareket ederse bozmaz.
7- Az da olsa, unutarak da olsa, dışardan alarak yimek, içmek; diş arasında kalmış, nohuttan büyük şeyi yutmak.
Ağzındaki ufak bir şeyi 3 defa çiğnemek veya eritip yutmak ve dişler arasından akan ağız dolusu kanı yutmak da namazı bozar.
8- Bir elin hareketi üçten az olursa bozmaz. iki el ile bir hareket de, bozar denildi.
9- Özürsüz, göğsü kıbleden çevirmek.
Kıbleye karşı bir saftan fazla devamlı olarak yürümek de bozar.
Bunun için, yürüyerek namaz kılmak câiz değildir.
10- Namaz içindeki tekbîrlerde Allahü derken, baştaki hemzeyi uzatmak, ya'nî Aaalllahü ekber demek.
Namaza dururken uzatırsa, namaza başlaması sahîh olmaz.
Teganni
11- Tegannî ile okumak, ma'nâyı bozarsa, namaz bozular. Meselâ Ra'yı uzatarak Râbbenâ lekelhâmd, demek bozar.
Çünkü, Râb, diye uzatınca üvey baba demek olup, Allahımıza hamd ederiz yerine Üvey babamıza hamd ederiz oluyor.
Tegannî, ırlamaktır, sesini hançeresinde tekrarlayıp türlü sesler çıkarmaktır.
Her müslümanın namaz kılacak kadar sûreleri, duâları, düzgün okumasını bilen birinden mutlaka öğrenmesi lâzımdır.
Bunları latin harfleri ile düzgün olarak ezberlemek mümkün değildir. Kur'ân-ı kerîmi de mutlaka aslından okumalıdır.
Aslından okunmazsa, sevâb kazanalım derken, günâha girilir.
Namazın mekrûhları
Soru: Namazın mekrûhları nelerdir?
Cevap: Mekrûh, Peygamber efendimizin beğenmediği, hoş görmediği şeyler demektir.
Namazın mekrûhları iki türlüdür: Tahrîmen mekrûh ve Tenzîhen mekrûh. Mekrûh denilince, genel olarak tahrîmen mekrûh anlaşılır. Namaz içindeki vâcibleri ve müekked sünnetleri yapmamak Tahrîmen, müekked olmıyan sünnetleri yapmamak Tenzîhen mekrûhtur. Tenzîhî mekrûh helâle, tahrîmî mekrûh harâma yakındır. Mekrûh olarak kılınan namaz sahîh olursa da kabûl olmaz. Ya'nî, va'd edilen sevâba kavuşulamaz.
Namazın mekrûhlarından ba'zıları şunlardır:
1- Secdeye inerken pantalon paçalarını çekmek.
2- Atlet ile ve dizden aşağı olan kısa pantalon ile namaza durmak.
3- Abes, ya'nî fâidesiz hareketler. Meselâ elbisesi ile oynamak, tozunu silmek.
4- İş elbisesi ile ve büyüklerin yanına çıkamıyacak elbise ile ve fenâ kokulu elbise ve çorap ile kılmak. Başka elbisesi yoksa, mekrûh olmaz. Bol pijama ile kılmak mekrûh değildir.
5- Başı açık, yalın ayak kılmak. Takke düşerse, az hareketle alıp örtmek iyi olur.
6- Küçük ve büyük abdesti sıkıştırırken ve yel zorlarken namaza durmak. Namaz arasında zorlarsa, namazı bozmalıdır. Bozmaz ise, günâha girer. Cemâ'ati kaçırsa da, bozması efdal olur. Mekrûh işliyerek kılmaktan ise, cemâ'at sünnetini kaçırmak evlâdır.
7- Başını, yüzünü etrâfa çevirmek. Gözleri ile etrâfa bakmak, tenzîhen mekrûhtur.
8- Secdede, kolları yere döşemek.
9- İnsanın yüzüne karşı kılmak. İnsan uzakta da olsa, mekrûh olur. Arada, namaz kılana sırtı dönük biri bulunursa, mekrûh olmaz.
10- Namazda ve namaz hâricinde ağzını açarak esnemek.
11- Namazda gözleri yummak tenzîhen mekrûhtur. Zihnin dağılmaması için yummak mekrûh olmaz.
12- Öndeki safta boş yer varken, arkasındaki safta durmak ve safta yer yok iken, saf arkasında yalnız durmak. Safta yer olmayınca, yalnız başına durmayıp, rükü'a kadar, birini bekler. Kimse gelmezse, öndeki safa sıkışır. Öndeki safa sığmazsa, güvendiği birini arkaya, yanına çeker. Güvendiği kimse yoksa, yalnız durur.
13- Üzerinde canlı ya'nî insan veya hayvan resmi bulunan elbise ile kılmak tahrîmen mekrûhtur. Cansız resimleri bulunursa, mekrûh olmaz. Namazda giymese de, üzerinde canlı resmi bulunan elbise giymek her zaman mekrûhtur. Üzeri örtülü resim bulundurmak câizdir.
14- Canlı resmi, namaz kılanın başında, önünde, sağ ve sol hizâsında, duvara çizilmiş veya beze, kâğıda yapılarak asılmış veya konmuş ise, mekrûhtur.
15- İçki, kumar, çalgı âletleri bulunan yerde namaz kılmak mekrûhtur. Resim, namaz kılanın arkasındaki duvarlarda ve tavanda ise, hafîf mekrûhtur.
16- Namazda, âyetleri, tesbîhleri eli ile saymak tenzîhen mekrûhtur. Riyâ ve gösteriş için tesbîh kullanmak mekrûhtur.
17- Ateşe ve alevli ateşe karşı kılmak.
18- Açık başına sarık sarıp, tepesi açık olarak kılmak, tahrîmen mekrûhtur.
19- Özürsüz, boğazından balgam çıkarmak.
20- Amel-i kalîl, ya'nî bir eli, bir veya iki defa hareket ettirmek.
21- Namazın sünnetlerinden birini terk etmek.
22- İkinci rek'atte, birinci okuduğu âyeti tekrar okumak, tenzîhen mekrûhtur. Ondan evvelki bir âyeti okumak tahrîmen mekrûhtur. Unutarak okursa, mekrûh olmaz. İkinci rek'atte birinciden üç âyet uzun okumak mekrûhtur.
23- Tekbîr alırken veya teşehhüdde otururken el parmaklarını açık veya kapalı tutmak mekrûhtur. Buralarda parmaklar kendi hâlinde bırakılır. Secdede kapalı, rükü'da ise açık tutulur.
24- İmâm açıktan okurken sübhâneke okumak.
Namazı bozmak için
Soru: Namazı bozmanın mubâh olduğu yerler nelerdir?
Cevap: Namazı özürsüz bozmak harâmdır. Bozmanın mubâh olduğu yerlerden ba'zıları şunlardır:
1- Sürüyü kurttan kurtarmak için,
2- Taşan tencereyi ateşten ayırmak için,
3- Kendinin veya başkasının kıymetli malını zâyi' olmaktan korumak için,
4- Abdest ve yel sıkıştırmasından kurtulmak için.
Namazı bozmayı gerektiren hâller
Soru: Namazı bozmayı gerektiren hâller nelerdir?
Cevap: Her namazı bozmayı gerektiren hâller ikidir:
1- İmdât diye bağıran bir kimseyi kurtarmak için; kuyuya düşecek a'mâ, yanacak, boğulacak kimseyi kurtarmak, yangını söndürmek için.
2- Ana, baba, dede, nine çağırınca, farz namazı bozmak vâcib olmaz, câiz olur ise de, ihtiyaç yok ise, bozmamalıdır. Nâfile, bozulur. Bunlar, imdât isterse, farzları da bozmak lâzım olur. Namaz kıldığını bilerek çağırıyorlarsa, nâfileyi de bozmıyabilir. Bilmiyerek çağırdılarsa, bozması lâzımdır.
Ba'zı mekrûhlar
Soru: Namaz dışında mekrûh olan şeyler nelerdir?
Cevap: Namaz dışında mekrûh olan şeylerden ba'zıları şunlardır:
1- Abdest bozarken, kıbleye önünü ve arkasını dönmek tahrîmen mekrûhtur. Unutulursa, üstünü kirletmek tehlîkesi veya başka tehlîke varsa, mekrûh olmaz.
2- İstincâ ederken, önünü, arkasını kıbleye dönmek; Güneşe, Aya karşı abdest bozmak, tenzîhen mekrûhtur.
3- Küçük çocukları bu cihetlere karşı tutarak abdest ettirmek, tutan büyüğe mekrûh olur. Bunun gibi, büyüklere harâm olan şeyi, küçüklere yaptırmak, yaptırana harâm olur.
4- Özürsüz kıbleye karşı ayaklarını veya bir ayağını uzatmak, tahrîmen mekrûhtur. Özür ile veya yanlışlıkla uzatmak mekrûh olmaz.
5- Mushafa ve din kitâbına karşı ayak uzatmak mekrûhtur. Yüksekte ise, mekrûh olmaz.
CÂMİLERE HÜRMET
Soru: Câmi âdâbı nedir?
Cevap: Câmiye, mescide sağ ayakla girilir ve önce sol ayakkabı çıkarılır. Câmiden sol ayakla çıkılıp, önce sağ ayakkabı giyilir. Câmiye girerken i'tikâfa niyet edilir.
Mescide girince, iki rek'at nâfile namaz kılmak sünnettir. Buna Tehiyyet-ül-mescid namazı denir. Mescide girince, farz veya başka namaz kılınınca, tehiyyet-ül-mescid namazı da kılınmış olur.
Kur'ân-ı kerîm okunuyorsa, bu namaz kılınmaz. Çünkü, Kur'ân-ı kerîmi dinlemek farzdır. Farz-ı kifâye sevâbı, farz sevâbıdır. Sünnet sevâbı, farzın yanında denizde damla bile değildir.
Câmideki yasaklar
Soru: Câmide dikkat edilmesi gereken şeyler nelerdir?
Cevap: Câmide dikkat edilecek husûslardan ba'zıları şunlardır:
1- Câminin altına abdesthâne yapmak mekrûhtur. Çünkü, câmilerin üstü, semâya kadar mesciddir. Altı da böyledir. Altını şadırvan, hamâm yapmak câizdir.
2- İş elbisesi ile ve büyüklerin yanına çıkılamıyacak elbise ile ve fena kokulu elbise ve çorapla namaz kılmak mekrûhtur.
Soğan, sarmısak yiyen de, kokusu gitmeden câmiye gelmemelidir.
3- Câmilerde ilâhî ve mevlidleri, namaz kılanlara mâni' olmamak şartı ile, ara sıra okumak câizdir.
Her zaman okuyup, âdet hâline getirmek câiz değildir.
4- Câmide yüksek sesle konuşmak mekrûhtur. İbâdet etmeyip, câmide dünya kelâmı ile meşgûl olmak tahrîmen mekrûhtur.
Ateş odunu yiyip bitirdiği gibi, câmide dünya kelâmı konuşmak da, insanın sevâblarını giderir. İbâdetten sonra, mubâh olan şeyleri, hafîf sesle konuşmak câizdir.
5- Câmiye abdestsiz girmek mekrûhtur.
6- Ön safta yer varken, arka safta durmak mekrûhtur.
7- İmâmın, son sünneti, farzı kıldığı yerde kılması mekrûhtur. Biraz sağ veya solda kılar. Cemâ'atin aynı yerde kılması ise câizdir.
CEMÂ'AT İLE NAMAZ
Soru: Cemâ'at ve İmâmlık nedir?
Cevap: Namazda, en az iki kişiden birinin imâm olması ile cemâ'at meydana gelir. Beş vakit namazın farzlarını cemâ'at ile kılmak, erkeklere sünnettir. Cum'a ve bayram namazlarında ise şarttır.
Nâfile namazları cemâ'at ile kılmak mekrûhtur.
Bir mazeretle câmiye gitmeyip, evinde âilesi ile cemâ'at yapan kimse, câmi'deki cemâ'atin sevâbına kavuşamaz. Fakat evde cemâ'at ile kılınca da, cemâ'at sevâbına, ya'nî 27 kat sevâba kavuşur.
Bir rek'ati kaçıran kimse, o namazı cemâ'at ile kılmamış olur. Fakat, cemâ'at sevâbına kavuşur. Son rek'ati de kaçıran, imâma teşehhüdde yetişirse, yine cemâ'at sevâbını kazanır. İftitâh tekbîrini imâmla birlikte söylemenin ayrıca çok sevâbı vardır.
Soru: Cemâ'ate gitmemeyi mubâh kılan mazeretler, özürler nelerdir?
Cevap: Hastanın, felçlinin, bir ayağı kesik olanın, yürüyemiyen ihtiyârın ve a'mânın cemâ'ate gitmesi lâzım değildir. Yardımcıları, nakil vâsıtaları olsa da, lâzım değildir. Yağmur, çamur, çok soğuk ve karanlık da özürdür.
Hırsız ve başka sebeple maIı gitmek korkusu, yolcunun nakil vâsıtasını kaçırmak korkusu, hastaya bakmak cemâ'ate gitmemek için özürdür.
İmâmlığın şartları
Soru: İmâm olmak için lâzım olan şartlar nelerdir?
Cevap: İmâm olmak için altı şart lâzımdır. Bunlardan biri bulunmadığı bilinen imâmın arkasında namaz kılmak sahîh olmaz:
1- Müslüman olmak.
2- Bulûğ çağında olmak.
3- Akıllı olmak.
4- Erkek olmak.
5- Hiç olmazsa, Fâtiha ile bir âyeti doğru okuyabilmek.
6- Özürsüz olmaktır. Özrü olan, özrü olmayanlara imâm olamaz. Özür, bir yerinden durmadan kan akmak, idrâr kaçırmak, "te" ve "fe" harflerini tekrarlıyarak okumak, "sin" harfini "se", "ra" harfini "gayn" okumak ve benzeri şeylerdir.
Özürleri birbirine benziyenler birbirlerine ve bir özürlü olan, iki özürlü olana imâm olabilir. Yara üstündeki merheme, sargıya mesh eden özürlü sayılmaz.
Rükü' ve secde yapamıyan, yapana imâm olamaz. A'mâ, âlim ise, imâm olur.
İmâma uymanın şartları
Soru: İmâma uymanın doğru olması için şartlar nelerdir?
Cevap: İmâma uymanın doğru olması için lâzım olan şartlardan ba'zısı şunlardır:
1- Namaza dururken, tekbîri söylemeden önce, imâma uymaya niyet etmek.
2- İmâmın, kadınlara imâm olmaya niyet etmesi lâzımdır. İmâmın erkeklere imâm olmaya niyet etmesi lâzım değildir. Fakat niyet ederse, kendisi de cemâ'at sevâbına kavuşur.
3- Cemâ'atin topuğu, imâmın topuğunun gerisinde olmak.
4- İmâm ile cemâ'at, aynı farz namazı kılmak. Farzı kılmış olan kimse, tekrar imâma uyunca, imâm ile kıldığı nâfile olur.
5- İmâmın kendisini görse, yâhut sesini işitse, aradaki duvar mâni' olmaz. Arada kayık geçecek nehir ve araba geçecek yol mâni' olur.
6- İmâmın veya müezzinin sesini işitmek yâhut bunları görmek veya cemâ'atin hareketlerini görmek lâzımdır. İşitmeye, görmeye elverişli penceresi olmayan duvar arada olmamalıdır.
İmâma yetişmek
Soru: İmâma yetişmek nasıl olur?
Cevap: Rükü'ya yetişemiyen, o rek'ati imâmla kılmış olmaz. İmâm rükü'da iken gelen, niyet eder ve ayakta tekbîr getirip, namaza girer. Hemen rüküya eğilip imâma uyar. Rükü'da imâma yetişen, o rekati imâmla kılmış olur.
Soru: Namaza başlıyan kimsenin, yanında cemâ'at başlasa, nasıl davranır?
Cevap: Farzı yalnız kılan kimsenin yanında, o farzı cemâ'at ile kılmaya başlasalar, birinci rek'atte secde etmedi ise, ayakta iken bir yana selâm vererek, namazı bozar. İmâma uyar.
Birinci rek'atin secdesini yaptı ise, dört rek'atli farzlarda, iki rek'ati tamam kılıp selâm verir.
Üçüncü rek'atin secdesini yapmadı ise, ayakta bir tarafa selâm verip bozar ve cemâ'ate katılır. Üçüncü rek'atin secdesini yaptı ise, dört rek'ati tamamlar. Sonra, öğle ve yatsı namazlarında imâma uyup, dört rek'at nâfile kılması iyi olur.
İkindiyi, böyle cemâ'at ile kılamaz. Sabah ve akşam farzında birinci rek'atte secde ettikten sonra da, namazı bozar. Fakat, ikinci rek'atin secdesini yaptı ise, namazını tamamlar. Sonra imâmla nâfile kılmaz.
Saf teşekkülü
Soru: İmâma uyan kimse nasıl saf tutar?
Cevap: İmâma uyan kimse tek kişi ise, imâmın sağ yanında hizâsında durur. Solunda durması mekrûhtur. Arkasında durması da mekrûh olur. Ayağının topuğu, imâmın topuğundan ileri olmazsa, namazı sahîh olur.
İki ve daha çok kişi, imâmın arkasında durur. Birincisi, imâmın tam arkasına, ikincisi birincinin sağına, üçüncüsü birincinin soluna, dördüncüsü ikincinin sağına, beşincisi üçüncünün soluna... olarak dururlar.
Bir kadın, imâmın arkasında durur. Yanında durmaz. Erkek de var ise, kadın erkeğin arkasında durup imâmla kılar.
Sabah namazının son vakti
Soru: Sabahın sünnetini kılmayan kimse cemâ'ati görürse ne yapar?
Cevap: Sabah sünnetini kılmamış olan kimse, sünneti kılarsa, cemâ'at ile namazda oturmayı da kaçıracağını anlarsa, sünnetini kılmaz. Hemen imâma uyar.
Cemâ'at ile, ikinci rek'atte oturabileceğini anlarsa, sünneti, câminin dışında sofada, çabuk kılar.
Sofa yoksa, içerde direk arkasında kılar. Böyle, boş yer yoksa sünneti kılmaz. Çünkü, cemâ'at ile kılınırken, nâfile namaza başlamak mekrûhtur. Mekrûh işlememek için sünnet terk edilir.
Sabah namazını kılamayan, o gün öğleden önce, sünneti ile birlikte kazâ eder. Öğleden sonra, yalnız farzını kazâ eder.
İmama uymak nasıl olur
Soru: İmâma uymak nasıl olur?
Cevap: İmâmın hareketlerine uymak lâzımdır. Sesine uymak şart değildir. İmâmı göremiyen, imâmı görenlerin hareketlerine uyarsa, imâmın hareketlerine uymuş olur.
İmâmın tekbîrleri ve imâmı görenlerin hareketleri, imâmın hareketlerini gösterdikleri için, bunlara uymak câiz olmaktadır.
İmâmın sesini duymıyanların da, imâmı görenlerin hareketlerine ve müezzinlerin seslerine uymaları lâzımdır.
İmâma tâbî olmak
Soru:İmâmın yapmadığı zaman cemâ'atin de yapmadığı şeyler nelerdir?
Cevap: Beş şeyi imâm yapmazsa, cemâ'at de yapmaz. Bunlar:
1- İmâm kûnut okumazsa, cemâ'at de okumaz.
2- İmâm bayram namazlarındaki tekbîrleri yapmazsa, cemâ'at de yapmaz.
3- Dört rek'atli namazın, ikinci rek'atinde oturmazsa, cemâ'at de oturmaz.
4-İmâm secde âyeti okuyup, secde etmezse, cemâ'at de etmez.
5-İmâm secde-i sehv yapmazsa, cemâ'at de yapmaz.
Soru: İmâmın yapıp da cemâ'atin yapmadığı şeyler nelerdir?
Cevap: Dört şeyi imâm yaparsa, cemâ'at yapmaz. Bunlar:
1- İmâm ikiden çok secde yaparsa, cemâ'at yapmaz.
2- İmâm bayram tekbîrini, bir rek'atte üçten çok yaparsa, cemâ'at yapmaz.
3-İmâm cenâze namazında, dörtten çok tekbîr yaparsa, cemâ'at yapmaz.
4-İmâm beşinci rek'ate kalkarsa, cemâ'at kalkmaz. Beraber selâm verirler.
İmâm yapmazsa...
Soru: İmâm yapmazsa, cemâatin yapması lâzım olan şeyler nelerdir?
Cevap: On şeyi imâm yapmazsa, cemâ'at yapar. Bunlar:
1- İftitâh tekbîrinde el kaldırmak.
2- Sübhâneke okumak. İmâmın, cemâ'at de okumaz dedi.
3- Rükü'ya eğilirken tekbîr getirmek.
4- Rükü'da tesbîh okumak.
5- Secdelere yatıp kalkarken tekbîr söylemek.
6- Secdelerde tesbîh okumak.
7- Semi' Allahü demezse, rabbenâlekelhamd denir.
8- Ettehıyyâtüyü sonuna kadar okumak.
9- Namaz sonunda selâm vermek.
10- Kurban bayramında, yirmiüç farzdan sonra, selâm verir vermez, tebrîk tekbîri okumak.
Mesbûkun namazı
Soru: Namaza geç kalıp, imâma, çeşitli rek'atlerde yetişen kimse, nasıl hareket eder?
Cevap: Namaza geç kalıp, imâma birinci rek'atte yetişemiyen kimseye Mesbûk denir. Mesbûk, imâm iki tarafa da selâm verdikten sonra, ayağa kalkarak, yetişemediği rek'atleri kazâ eder ve kırâetleri [okumaları], birinci, ikinci, üçüncü rek'at kılıyormuş gibi okur. Oturmayı ise, dördüncü, üçüncü ve ikinci rek'at sırası ile, ya'nî sondan başlamış olarak yapar. Meselâ:
1- Öğle, ikindi veya yatsının farzının ikinci rek'atine yetişen kimse, imâm selâm verdikten sonra, kalkıp, Sübhâneke, Fâtiha ve zamm-ı sûre okur. Rükü ve secdeden sonra oturur, Et-tehıyyâtüyü, salli bârikleri, Rabbenâ âtinâ... yı okuyup selâm verir.
2- Öğle, ikindi veya yatsının 3. rek'atine yetişen kimse, imâm selâm verdikten sonra, kalkıp, Sübhâneke, Fâtiha ve zamm-ı sûre okur. Rükü ve secdeden sonra oturur. (Başka bir kavle göre oturmazsa da namazı sahîh olur.) Et-tehıyyâtüyü okuduktan sonra kalkar, Fâtiha, zamm-ı sûre okur, rükü ve secdeden sonra oturur. Et-tehıyyâtüyü, salli bârikleri, Rabbenâ âtinâ.. okuyup selâm verir. Evlâ olany böyledir.
3- Öğle, ikindi veya yatsının dördüncü ya'nî son rek'atine yetişen kimse, imâm selâm verdikten sonra, kalkıp Sübhâneke, Fâtiha ve zamm-ı sûre okur. Rükü ve secdeden sonra oturur, Et-tehıyyâtüyü okuduktan sonra kalkar, Fâtiha ve zamm-ı sûre okur, rükü ve secdeden sonra oturmayıp kalkar. Fâtiha okur, rükü ve secdeden sonra oturup Et-tehıyyâtüyü, salli bârikleri, Rabbenâ âtinâ.. yı okur, selâm verir.
4- Akşamın ikinci rek'atına yetiışen kimse, imâm selâm verdikten sonra, kalkıp, Sübhâneke, Fâtiha ve zamm-ı sûre okur. Rükü ve secdeden sonra oturur, Et-tehıyyâtüyü, salli bârikleri, Rabbenâ âtinâyı okuyup selâm verir. Akşamın üçüncü rek'atine yetişen kimse de, imâm selâm verdikten sonra, kalkıp, Sübhâneke, Fâtiha ve zamm-ı sûre okur. Rükü ve secdeden sonra oturur, Et-tehıyyâtüyü okuduktan sonra kalkar, Fâtiha ve zamm-ı sûre okur, Rükü ve secdeden sonra oturur, namazı tamamlar.
5- Sabahın 2. rek'atine yetişen kimse, imâm selâm verdikten sonra, kalkıp, Sübhâneke, Fâtiha ve zamm-ı sûre okur. Rükü ve secdeden sonra oturup namazı tamamlar.
6- Hiçbir rek'ate yetişemiyen, selâmdan önce, meselâ son teşehhüdde imâma uyan, imâm, selâm verince kalkar, tekbîr almadan yeni baştan kılar gibi kılar.
Mesbûkun teşehhüdü
Soru: Mesbûk, imâm selâm vermeden teşehhüdü bitirirse ne yapar?
Cevap: Mesbûk, imâm son rek'atte otururken, Et-tehıyyâtüyü yavaş yavaş okur, eğer erken bitirirse, imâm selâm verinceye kadar Kelime-i Şehâdeti tekrar eder. Sükût etmez. Bu husûsta başka kaviller varsa da âlimlerin tercîh ettiği budur.
Soru: Mukîmin seferî imâma, seferînin mukîm imâma uyması nasıl olur?
Cevap: Mukîm, seferî olan imâma uyabilir. 4 rek'atlı namazlarda, imâm selâm verdikten sonra kalkıp namazını dörde tamamlar. Seferî olan da, mukîm imâma uyabilir. Mukîm imâma uyan seferî namazı tam kılar. Çünkü, seferî olanın namazı değişerek, imâmın namazı gibi 4 rek'at olur.
Seferî olan, öğle, ikindi ve yatsı namazını kılamayıp kazâya bırakınca, kazâyı iki rek'at kılması lâzım olduğundan, aynı namazı kazâ eden mukîm imâma uyamaz. Çünkü, mukîm imâmın, ikinci rek'atin sonunda oturması farz değildir. Seferî olanın ise, oturması farz olduğundan mukîm imâma uyam
CUM'A NAMAZI
Soru: Cum'a namazı kaç rek'attir?
Cevap: Cum'a namazı 16 rek'attir. Bunun 2 rek'atini kılmak her erkeğe farz-ı ayındır. İnanmıyan, önem vermiyen kâfir olur. Öğle namazından daha kuvvetli farzdır.
Cum'a namazı için, birinci ezânı işiten her müslümanın, işini, alış-verişini bırakıp namaza gitmesi farzdır. Namaz vakti alış-veriş sahîhdir. Fakat günâhtır.
Soru: Cum'a namazı nasıl kılınır?
Cevap: Öğle ezânı okununca, hemen dört rek'at Cum'a namazının ilk sünneti kılınır. Sonra, câmi' içinde, ikinci ezân okunur. Sonra hutbe okunur. Sonra, cemâ'at ile iki rek'at Cum'a namazının farzı kılınır. Sonra, dört rek'at son sünneti, bundan sonra, dört rek'at, vaktine yetişip de kılmadığım son öğle namazının farzını kılmaya diye niyet ederek, âhır zuhur namazı kılınır. Bundan sonra, iki rek'at vaktin sünneti kılınır. Cum'a sahîh olmadı ise, bu on rek'at, öğle namazı olur. Bundan sonra, Âyet-el-kürsî ve tesbîhler okunup, duâ edilir.
Cum'anın farz olması
Soru: Cum'anın farz olmasının şartları nelerdir?
Cevap: Cum'a namazının farz olması için, iki türlü şartı vardır: Birincisi Vücûb şartları, ikincisi Edâ şartlarıdır. Edâ şartlarından biri noksan olursa, namaz sahîh olmaz. Vücûb şartları bulunmazsa, sahîh olur. Edâ şartları yedidir:
1- Namazı şehirde kılmaktır. şehir, cemâ'ati, en büyük câmiye sığmayan yer demektir.
Bugün hükümetin tasdik ve kabûl ettiği muhtarı veya jandarma bulunan köyler ve şimdiki büyük şehirlerin içinde bulunan nâhiyelerin herbiri yukarıdaki iki ta'rîfe göre de, Cum'a namazı için ayrı birer şehir sayılmaktadır. Böyle köylerde ve nâhiyelerde Cum'a ve bayram namazları kılınır.
2- İzin ile kılmaktır.
3- Öğle namazının vaktinde kılmaktır.
4- Vakit içinde hutbe okumaktır.
5- Hutbeyi namazdan önce okumaktır.
6- Cum'a namazını cemâ'at ile kılmaktır. İmâmdan başka, 3 erkek yetişir.
7- Câminin herkese açık olmasıdır.
Cum'anın vücûb şartları
Soru: Cum'anın vücûb şartları nelerdir?
Cevap: Cum'a namazının vücûb şartları dokuzdur. Ya'nî, bir kimseye farz olması için şu dokuz şart lâzımdır:
1- Mukim olmaktır. Seferî olana farz değildir.
2- Sağlam olmaktır. Hastaya ve hastanın yanından ayrılamıyan hasta bakıcıya ve çok ihtiyara farz değildir.
3- Hür olmaktır.
4- Erkek olmaktır.
5- Âkıl ve bâlig olmaktır.
6- Kör olmamaktır. Yolda götüren olsa bile, a'mâya farz değildir. Yardımcısız câmiye gidebilen a'mâya farzdır.
7- Yürüyebilmektir. Felçliye, ayaksıza farz değildir.
8- Mahbûs olmamak ve düşman ve zâlimden korkusu olmamaktır.
9- Çok yağmur, kar, fırtına, çamur ve çok soğuk olmamaktır.
Cum'a hutbesinin hükmü
Soru: Cum'a hutbesinin hükmü nedir ve nasıl okunur?
Cevap: Cum'a hutbesini okumak farzdır.
Hutbeyi kısa okumak sünnettir, uzun okumak mekrûhtur.
İki kısa hutbe okumak sünnettir. İki hutbe arasında oturmamak günâhtır.
İmâm minbere çıkınca, cemâ'atin namaz kılması ve konuşması harâm olur. Hatîb efendi duâ ederken, cemâ'at sesli âmîn demez. İçinden sessiz denir.
Namaz kılarken yapması harâm olan her şey, hutbe dinlerken de harâmdır.
Cum'a günü
Soru: Cum'a günü sünnet olan şeyler nelerdir?
Cevap: Cum'a günü yapılması sünnet olan şeylerden ba'zıları şunlardır:
Cum'a namazı için gusletmek; güzel koku sürünmek; yeni, temiz giyinmek; saç, tırnak kesmek; câmiye erken gelmek sünnettir.
Her müslümanın Cum'a günleri, Cum'a namazından önce veya sonra başını tıraş etmesi ve tırnaklarını kesmesi sünnettir. Namazdan sonra kesilmesi efdaldir. Cum'a günü kesemiyen, başka günlerde kesmelidir. Sonraki Cum'a günü kesmeyi beklememelidir.
Her Cum'a günü yıkanarak ve koltuk ve kasık kıllarını tıraş ederek temizlemek müstehabdır.
KAZÂ NAMAZLARI
Soru: Namazın edâsı, iâdesi ve kazâsı ne demektir?
Cevap: Her namazı vaktinde kılmaya (Edâ) denir. Nâfile kılmaya başlandığı vakit, bu nâfile namazın vakti olur. Tamamlanması vâcib olur. Fâsid olursa, bozulursa kazâsı vâcib olur. Bir namazı vakti içinde tekrar kılmaya (İâde) denir.
Vaktinde kılınmazsa, vaktinden sonra kılmaya (Kazâ) denir. Farzı, kazâ etmek farzdır.
Vâcibi kazâ etmek ve fâsid olan sünnet ve nâfile namazları iâde etmek vâcibdir. Vaktinde kılınmayan sünneti kazâ etmek emredilmedi.
Soru: Namaz hangi hâllerde kazâya bırakılabilir?
Cevap: Farz ve vâcib olan bir namazı bile bile kazâya bırakabilmek için, iki özür vardır: Biri, düşman karşısında olmaktır. İkincisi, seferde olan kimsenin hırsızdan, yırtıcı hayvandan, selden, fırtınadan korkmasıdır. Îmâ ile de kılma imkânı yoksa, kazâya bırakabilir.
Ayrıca uyku ve unutmak sebebi ile kaçırmak günâh olmaz. Harâm olan üç vakitten başka, boş vakitlerinde kılmak şartı ile, çoluk çocuğunun rızkını kazanacak kadar geciktirmek câiz olur. Daha fazla geciktirirse, günâha girmeye başlar. Nitekim, Resûlullah efendimiz, Hendek muhârebesinin şiddetinden kılamadıkları dört namazı, hemen o gece, Eshâb-ı kirâm yaralı ve çok yorgun oldukları hâlde, cemâ'at ile kıldı.
Kazâ günâhından kurtulmak
Soru : Namazı kazâ edince günâhtan kurtulur muyuz?
Cevap: Farz namazı, özrü olmadan, vakti geçtikten sonra kılmak, ya'nî kazâya bırakmak harâmdır. Bir an önce kazâ etmelidir. Kazâ ettikten sonra, ayrıca tevbe etmek de lâzımdır. Kazâ edince, yalnız namazı kılmamak günâhı affolur. Kazâ kılmadan, tevbe edilince, terk günâhı affolmadığı gibi, tehîr günâhı da affolmaz. Çünkü, tevbenin kabûl olması için, günâhtan sıyrılmak şarttır.
Kazâ borçlarının telâfisi
Soru: Tenbellikle kılınamamış farz borçları nasıl telâfi edilebilir?
Cevap: Namazlarını özürsüz terkedenler, namaz borcu ile can vermemek, Cehennem azâbından kurtulmak için, hiç olmazsa, beş vakit namazdan dördünün sünnetlerini kılarken, kazâ kılmaya da niyet etmelidir.
Sabah namazının sünneti vacibe yakın olduğundan, sabah namazının sünnetini, sünnete niyet ederek kılmalıdır.
Başkasının yerine namaz
Soru: Başkasının yerine namaz kılınabilir mi?
Cevap: Namaz, beden ile yapılan ibâdet olduğundan, başkası yerine kılınamaz. Herkesin kendi kılması lâzımdır. Ağır hasta ve çok ihtiyâr kimse, namaz yerine fakîre fidye [para] veremez.
Özürlü ve özürsüz olarak namazı terkedenin, bunu kazâ etmesi lâzımdır. Namazı bilerek terketmenin büyük günâh olduğunu ve kazâ etmek lâzım olduğunu, bütün âlimler ittifakla bildirmektedir.
YEMİN VE KEFFÂRETİ
Soru: Yemîn nasıl olur?
Cevap: Yemîn, kuvvet demektir. Sözün, niyetin, işi yapmak veya yapmamak arzûsunun kuvvetli olduğunu gösterir.
Yemîn, yalnız Allahü teâlânın isimlerini söylemekle olur. Vallahi, billahi, tallahi gibi. Kur'ân, Peygamber, Kâ'be için demekle yemîn olmaz. Fakat âdet olduğu için, Mushaf hakkı için demek veya elini Mushafa koyarak bunun hakkı için demek yemîn olur. Yemîn ediyorum demek de yemîn olur. Eğer şunu yaparsam kâfir olayım, gibi küfre sebep olan bir şeyi yemîn kastı ile söylemek de yemîn olur. Yemîn kastı ile söylemedi ise kendisi kâfir olur. Onun için kâfir olayım sözünü hiç kullanmamalıdır! Harâm işlemek veya ibâdet yapmamak için yemîn eden, yemînini bozar, sonra yemîn keffâreti verir. Meselâ, şu işim olursa vallahi şarap içeceğim, diyen kimse, şarap içmez, yemîn ettiği için yemîn keffâreti verir.
Birisinin yüzüne bakmıyacağım diye yemîn eden aynadaki [veya TV'deki] görüntüsüne baksa yemîni bozulmuş olmaz.
Değişik husûslarda birkaç defa yemîn edip yemînini bozarsa, hepsi için ayrı ayrı yemîn keffâreti verir.
SELÂMLAŞMAK
Soru: Selâm nedir ve hükümleri nelerdir?
Cevap: İki müslümanın karşılaştığı zaman, birbirine Selâmün aleyküm demesi ve sonra el ile müsâfeha etmesi sünnettir.
Selâm, emniyet, huzûr, selâmet, sağlık, barış, rahatlık, iyi netice, kurtuluş gibi ma'nâlara gelir. Selâm vermek, bir kimseye yapılacak en güzel duâdır. Selâmın, (Ben müslümanım, benden sana zarar gelmez, selâmettesin) ma'nâsına da geldiği bildirilmiştir.
Selâm, selâmet üzere ol, müslüman olarak öl ma'nâlarına da gelir. Güzel bir duâdır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Birbirinize selâm veriniz! Birbirinize yiyecek ikrâm ediniz! Akrabânızın haklarını gözetiniz! Gece, herkes uyurken namaz kılınız! Bunları yaparak, selâmetle Cennete giriniz!)
(Allahü teâlâya yemîn ederim ki, mü'min olmadıkça Cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de mü'min olamazsınız. Size bir amel bildireyim, onunla birbirinizi seversiniz: Aranızda selâmı yayınız!)
(Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selâmına cevap vermek, hastasını yoklamak, cenâzesinde bulunmak, da'vetine gitmek ve aksırıp elhamdülillah diyene, yerhamükellah diyerek cevap vermek.)
Selâmün aleyküm veya Esselâmü aleyküm diyerek selâm verilir. Selâm aleyküm diyenlere ve başka sözlerle selâm verene cevap vermek farz olmaz.
Selâmda sünnet şöyledir ki, önce büyük küçüğe, hayvana veya vâsıtaya binmiş olan binmemiş olana, ayakta olan oturana, az olan çok olana, efendi hizmetçisine, baba oğluna, ana kızına verir.
Rütbe ve ni'meti çok olan önce verir. Nitekim, mi'râc gecesi, önce Allahü teâlâ selâm verdi. İki müslüman, birbirine aynı anda selâm verirse, her ikisinin de, birbirine cevap vermesi farz olur.
Birbirinden sonra selâm verirlerse, ikincinin verdiği selâm cevap yerine geçer. Çok kimseye selâm verildiği zaman, bir kişi, hattâ bir çocuk cevap verince, ötekiler vermese de olur.
Selâm verene hemen cevap vermek farz-ı kifâyedir. İşitenlerin cevâbı geciktirmesi harâmdır. Tevbe etmeleri lâzım olur. Kur'ân-ı kerîmde de verilen selâmı ondan daha güzel bir selâm ile veya aynısı ile alınması bildiriliyor. (Nisâ 86)
(Selâmün aleyküm) diyene ya aynı ile karşılık vermeli ya'nî (ve aleyküm selâm) demeli, yâhut (ve aleyküm selâm ve rahmetüllahi) demeli, veya (ve berekâtühü)yü de ilâve ederek daha güzeli ile almalıdır!
Mektupla gelen selâmı okuyunca hemen Ve aleyküm selâm demek farzdır. Birine selâm götürmeyi kabûl edenin, bu selâmı götürmesi farzdır. Çünkü üzerine emânettir. Nikâhla alması ebedî harâm olan 18 kadına selâm vermek câizdir. Selâmlarına cevap vermek farz-ı kifâyedir.
Mahrem olmıyan ihtiyâr kadınlara selâm verilir. Zarûret olduğu zamanlarda, şehvetten emîn ise, müsâfeha da edilir ya'nî eli sıkılır. Günâh işliyenler, tevbe ederse, selâm verilir. Günâh işlerken mâni' olmak niyeti ile selâm verilebilir.
Kâfirlere selâm verilmez. Onlar selâm verince, yalnız (Ve aleyküm) denir. Kâfirlere, ancak iş düştüğü, ihtiyâç olduğu vakit, selâm vermek ve müsâfeha etmek câiz olur. Hürmet için ise, câiz olmaz. Kâfire hürmet küfürdür. Kâfire saygı göstermek için selâm veren kâfir olur. Kâfiri ta'zîm eden, saygı gösteren, kâfir olur.
Evine girince, evdekilere selâm vermeli, evde kimse yoksa, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn demelidir! Çünkü müslümanın evinde melekler bulunur. Onlara selâm verilmiş olur. Câmiye, mescide girince de, Esselâmü aleynâ ve alâ ibâdillâhissâlihîn demelidir!
Zengine, zengin olduğu için selâm vermek câiz değildir. Zengin önce selâm verirse, cevap verilmesi farz olur.
Selâm verirken ve selâm alırken eğilmek günâhtır. Hadîs-i Şerîfte, (Karşılaştığınız zaman, birbirinize eğilmeyiniz, kucaklaşmayınız!) buyuruldu. El ile selâm vermek günâhtır.
Parmak ile işâret ederek selâm vermek yahûdî âdetidir. El ile selâm vermek de hıristiyan âdetidir. Müslüman böyle selâm vermemelidir. Hadîs-i Şerifte, (Başkalarına benzeyenler bizden değildir. Yahûdîlere ve hıristiyanlara benzemeyiniz! Yahûdîler parmakları ile işâret ederek, hıristiyanlar elleri ile işâret ederek, mecûsîler de eğilerek selâm verir) buyuruldu.
Birini görünce kendi elini veya onun elini öpmek ve eli göğüse koymak ve eğilmek ve yere kapanmak da mecûsî âdetidir.
Müslümanların, birbiri ile karşılaştığı zaman, müsâfeha etmeleri sünnettir. Müsâfeha ederken günâhları dökülür. Müsâfeha, iki kişinin, sağ elin avuç içlerini birbirine yapıştırıp, iki baş parmağın yanlarını birbirine değdirmesidir. Şimdi moda olan, parmakları tutarak avucuna koyarak yapılan tokalaşma, sünnete uygun değildir.
Sünnet olan ise, karşılaşınca, selâm söyleşirken, sağ el dört parmak içlerini, çıplak olarak, karşısındakinin sağ eli dışına baş parmağı tarafına yapıştırmaktır. Baş parmakta bulunan damardan muhabbet yayılır. Müsâfeha ederken, birbirine muhabbet geçer.
DİNİMİZDE KÂR HADDİ
Suâl: Dinimizde kâr haddi var mıdır?
Cevap: Dinimizde kâr haddi yoktur. Fakat ihtikâr ve fâhiş fiyat yasaklanmıştır. Enes bin Mâlik hazretleri anlatır: Medîne'de pahalılık oldu. Fiyatlar yükseldiği için kâr haddi koyması istenildiğinde, Peygamber efendimiz, (Fiyatları koyan Allahü teâlâdır. Rızkı genişleten, daraltan, gönderen yalnız O'dur. Ben Allahü teâlâdan bereket isterim) buyurdu. Esnâfın hepsinin fiyatları fâhiş olarak, ya'nî maloluş fiyatının iki misline artırdığı, millete zarar ve zulüm hâline geldiği zaman, Belediyenin ilgililerle istişâre ederek uygun bir narh, kâr haddi koyması câiz olur. (R. Muhtâr)
Satılan şeyin ayıbını, kusûrunu gizliyerek aldatmak harâm olduğu gibi, alınan malın kıymetini gizliyerek aldatmak da fâiz olur. Meselâ, bir kimse, sattığı malın kıymetini bilmiyor. On milyonluk malı, beş milyona satıyor. Ona (Bu mal, her yerde 4 milyon eder) diyerek kandırmak harâmdır. İnsanlar, İslâm ahlâkına uyarsa, ne kandıran, ne kandırılan olur. Mallara narh koymaya lüzûm kalmaz. Arz ve talebe göre, mallar kıymetlenir veya ucuzlar.
Piyasayı bilmemek
Peygamber efendimiz, (Müslümanların, Şehre mal getiren köylüleri karşılayıp piyasa fiyatını gizliyerek, ucuz satın almalarını) yasakladı. Köylü böyle bir satıştan vazgeçebilir. Piyasayı bilmiyenlere yüksek fiyatla mal satmak da harâmdır. Hattâ, acemî olup, ucuz satan veya pahalı alan ile alış veriş etmemelidir. Bunlarla alış veriş yaparken piyasadaki fiyatı gizlemek günâhtır.
Basra'da büyük bir tüccâr vardı. İran'da bulunan adamlarından biri, buna mektûp yazarak, bu sene şeker kamışının verimli olmadığını, kimse duymadan, çok şeker almasını bildirdi. Tüccâr da, çok şeker satın alıp, şeker piyasadan çekilince, pahalı satarak, otuz bin dirhem kâr etti. Sonra, düşünüp (Şeker kamışlarına âfet geldiğini müslümanlardan saklamakla, onlara hıyânet ettim, bu nasıl müslümanlıktır?) diye, otuz bin dirhemi, şekerlerini almış olduğu kimselere götürdü. Yaptığı yanlış işi anlattı. Hatâsına pişmân olup dürüstlük göstermesinden dolayı, hiçbiri verdiği parayı almayıp, (Sana helâl olsun) dediler. Akşam evinde düşündü ki, belki utanarak almamışlardır. (Din kardeşlerime hıyânet ettim) diyerek, ertesi gün tekrar götürdü. Her birine yalvararak otuz bin dirhem gümüşü taksîm etti.
Müşterîye doğru söylemeli, hîle etmemelidir. Malda bir ârıza oldu ise, haber vermelidir. Ucuz aldığı bir malın fiyatı yükselip pahalı satıyor ise, aldığı fiyatı söylemelidir. Aldatarak satmak, hıyânet ve dolandırıcılık olur. Böyle hıyâneti bilmiyerek yapan çoktur. Hıyânet yapmaktan kurtulmak için, herkes, kendine yapılmasını istemediği şeyleri, başkalarına yapmamalıdır.
Gaben-i fâhiş
Sarraflıkta piyasadaki fiyatların en yükseğinden % 2,5 ve daha fazlası kadar yüksek fiyatla [altın ve gümüş] satın alarak aldanmaya Gaben-i fâhiş [çok aldanmak] denir. Bu miktar, hayvandan başka menkûl mallar için % 5, hayvan için %10, binâ için % 20'dir. Bu miktarlardan az olan aldanmaya Gaben-i yesîr [az aldanmak] denir. Meselâ satıcı, (Bu mala şu kadar lira veren oldu) diye satsa, piyasadaki en yüksek değerinden fâhiş aldanma kadar fazla olduğu ve başkasının o kadar vermediği anlaşılsa, müşteri alış-verişi feshedebilir. (Mecelle Şerhi)
Sıkışık durumda olanlara, yiyecek içecek, giyecek ve barınacak şeyler için fâhiş fiyatla mal satmak harâmdır. Nafakasını temîn etmek için herhangi bir şeyini satmak zorunda kalan fakirin sattığını, gâben-i fâhişle ucuz almak da harâmdır. (Bey ve Şir'a risâlesi)
Bir malı peşin ucuz, veresiye pahalı satmak câizdir. Vâde farkı istemek ise câiz değildir. Vâdeli satışla, vâde farkı ayrı şeylerdir. Meselâ 3 milyon liralık malı, ihsân ederek, 2 milyon liraya satmak câiz olduğu gibi, vâdeli veya vâdesiz olarak 5 milyon liraya satmak da câizdir. Fakat vâdesi dolduktan sonra, ödenemiyen aylar için vâde farkı almak câiz olmaz. Ancak müşteri borcunu verinceye kadar, paranın değeri düşse, malın satıcı tarafından satıldığı gündeki değeri istenebilir. Diyelim ki, satılan mal karşılığı olan 2 milyon lira ile o zaman bir altın lira alınabildiği hâlde, şimdi paranın değeri düştüğü için aynı kıymette altın alınamıyorsa, meselâ bir altın 4 milyon lira olmuşsa, müşteriden bir altın veya o değerde para istemek câiz olur. Böyle yapmakla vâde farkı alınmamış, satılan malın değeri istenmiş olur. Satıcı zarara uğramadığı gibi, müşteri de fazla para ödememiş olur. Bu, İmâm-ı Ebû Yûsüf'ün kavlidir. Fetvâ da böyledir. (R. Muhtâr)
Ticarette ihsan
Soru: Ticarette ihsân ne demektir?
Cevap: Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde buyuruyor ki: (Allahü teâlânın rahmeti, ihsân edenlere elbette çok yakındır.)
Ticarette adaletle hareket edenler, kendi sermayelerini kurtarmış olur. Fakat kâr, ihsân edenleredir. Aklı olan, âhıret kârını hiç kaçırır mı? İhsân, emredilmiyen iyiliği yapmaktır. Îsâr, muhtaç olduğu bir şeyi almayıp, muhtaç olan din kardeşine bırakmaktır. Îsâr, makbûl bir iyiliktir.
Ticarette ihsân altı türlü elde edilir:
1- Müşteri, piyasayı bilmediği için veya malı beğendiği için yahut bu mala fazla ihtiyâcı olduğu için, çok kâr vermeğe razı olsa bile çok kâr istememelidir. Yüksek fiyatla satıp, bir kimseyi aldatmamalıdır. Piyasada on liraya satılmakta olan bir malı, on bir liradan yukarıya satın almak gaben-i fahiş ile aldanmaktır. Yalan söylemekle çok aldatılan bir müşteri satıştan vazgeçebilir.
Alış verişte malın kusurunu gizlemek ve hile yapmak gibi hususlar, zulüm sayılır. Hadîs-i Şerîfte buyuruldu ki:
(Teslim olan, ya'nî satıcıya itimat eden kimseden fazla para almak harâmdır.)
2- Fakirin malını fazla para ile almalıdır. Meselâ dul kadınların iğirdiği ipliğine, çocukların sattığı meyvelere çok para vermelidir. Bu sûretle çalışanlara yardım etmek, sadaka vermekten daha sevâptır. Böyle yapanlar Peygamber aleyhisselâmın duâsını mazhar olurlar. Hadîs-i Şerîfte buyuruldu ki:
(Alış-verişte kolaylık gösterenlere Allahü teâlâ merhamet eylesin!)
Fakat zenginden mal alırken aldanmak sevâp değildir. Malı zayi etmektir. Pazarlık edip ucuza almalıdır.
3- Fiyatta ikram etmeli. Peşin verdiği fiyatla veresiye vermelidir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Alış-verişte kolaylık gösterenlere, Allahü teâlâ her şinde kolaylık gösterir.)
İhsânın en büyüğü, en kıymetlisi fakirlere veresiye vermektir. Malı olup da zarar ile satmadıkça, ödeyemiyecek bir halde olanların ödemesine zaman vermek ihsândır ve büyük sadakadır. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki: (Kıyâmette bir kimseyi hesaba çekerler ki, çok günâh işlemiş, hiç iyilik yapmamış. Derler ki:
- Sen dünyada hiç iyilik yapmadın mı?
- Hayır, yalnız çırağıma dedim ki, (Fakir olan borçluları sıkıştırma! Ne zaman ellerine geçerse, o zaman vermelerini söyle! İstediklerini yine ver, boş çevirme!)
Allahü teâlâ buyurur ki:
- Ey kulum, bugün sen fakîr, muhtaçsın. Sen dünyada benim kullarıma acıdığın gibi, bugün biz de sana acırız.
Ve o kulu affeder.)
4- Borç ödemekte ihsân, istemeğe vakit bırakmadan önce vermektir. Hadîs-i Şerîfte buyurulduki:
(En iyiniz, borcunu iyi ödeyendir.)
(Ödünç alan kimse, iyice ödemeği niyyet ederse, borcunu ödemesi için, melekler ona duâ eder.)
Bir kimse, malı olduğu halde, borcunu ödemeği bir saat geciktirirse zalim ve âsî olur. Her an la'net altında bulunur.
5- Alış-veriş ettiği kimse pişman olursa, yapılan satışı geri çevirmelidir. Yapılan satışı geri çevirmek vâcib değildir. Fakat çok sevâptır ve ihsân etmektir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Bir kimse, [karşısındaki pişman olunca] alış verişi fesheder, geri alırsa, Allahü teâlâ onun günâhlarını affeder.)
6- Fakîrlere veresiye verip, parası olmayandan, istememeği niyyet etmektir. Fakîrler için defter tutmayan, bir şey getirirse alıp getirmeyenden ise birşey istemiyen eski sâlih tüccarlar gibi olmaya çalışmalıdır.
Alış-verişte yemin
Soru: Bir malı beğendirmek gayesiyle yemîn etmekte mahzûr var mıdır?
Cevap: Doğru da olsa, alış-veriş yaparken yemîn etmemelidir! Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Malını, yemîn ederek beğendirene kıyâmette merhamet edilmiyecektir.) [Müslim]
(Alış-verişte "Vallahi böyle, billâhi öyle değildir" diye yemîn edenlere ve san'atkardan, "Yarın gel, öbür gün gel" diye sözünde durmayanlara yazıklar olsun!) [Deylemî]
(Yalan yemîn ile mal çok satılsa da böyle kazancın bereketi olmaz.) [Buhârî]
(Alıcı ile satıcı birbirine doğru söyleyip, nasîhat edince, kazançları bereketli olur, malın kusurunu gizleyip, yalan söyledikleri zaman bu bereket kalkar.) [Buhârî]
(Satılan bir şeyin kusurunu gizlemek helâl değildir.) [Hâkim]
(Bir zaman gelecek ki, insanlar, yalnız malın, paranın gelmesini düşünüp, helâlini, haramını düşünmiyeceklerdir.) [R. Nâsıhîn]
Malını müşteriye gösterirken tüccarın Allah demesi, Kelime-i tevhîd okuması günahtır. Bunları para kazanmaya âlet etmek olur. (İhtiyâr)
İhtiyâr kitabındaki bu ifâdeden, müşteri çekmek gâyesiyle dükkânına dinî levhalar asmak da, dini ticarete âlet etmek olacağı anlaşılmaktadır. Hele dinden îmândan habersiz kimselerin bu hareketi, din istismârı olur.
Akıllı olan, âhıretin sonsuz kazancını dünyanın geçici kârı ile değiştirmez. Bütün iyiliklerin, dinin emirlerine uymak ve yerine getirmekte olduğunu bilir.
Kuyumcuların bilmesi gerekenler
Soru: Buradaki ba'zı kimseler, altının veresiye satılamıyacağını, altın değiştirilirken de ayar farkı gözetilmiyeceğini söylüyorlar. Bu husûs, kuyumcular kadar altın alan kimseleri de ilgilendirmektedir. Harama düşmeden kuyumculuk nasıl yapılır?
Cevap: Alışveriş ilmini bilmiyen haram işler. Helâl kazanan kimse, dinin emrine uymazsa, haram yiyebilir. Sarrafların ve bunlardan alışveriş yapanların bilmesi gereken husûslar şunlardır:
1- Altın, altın ile değiştirilirken, birinin ağırlığı biraz fazla olursa haram olur. Meselâ 7.2 gram ağırlığındaki Reşad altını verip bunun yerine 7 veya 8 gram bilezik almak haram olur. Ağırlıklarının eşit olması lâzımdır.
2- Altını altına satarken, ağırlıkları aynı olsa bile biri veresiye olursa yine haram olur. Meselâ kuyumcuya, bir Hamid lira verilip yerine bir adet Elgazi istenilse, kuyumcu da, şimdi Elgazi yok, yarın vereyim dese haram olur.
3- Altında ayar farkı nazarı i'tibara alınmaz. Meselâ on gram 24 ayar altın ile on gram 14 ayar altın değişirse, iki taraftan biri, fazla bir şey alırsa, haram olur.
4- Hurda altın, işlenmiş altın, antika altın, birbiri ile değişirken eşit ağırlıkta olması lâzımdır. Meselâ Hamid verip de yerine Reşad alınsa, için ayrıca bir şey almak haramdır. [Bu bilgiler, Dürer, Hindiyye, R. Muhtar ve Erba'în-i Selmânî kitaplarından alınmıştır.]
Yukarıda bildirilen haramlara düşmemenin yolu kolaydır.
1- Hurda altın getirip yerine işlenmiş altın almak isteyen, önce hurda altınlarını kâğıt para ile satar. İşlenmiş altınları da kağıt para karşılığı satIn alırsa hiç mahzûru olmaz.
2- Altını, altın karşılığı değil de, kâğıt para veya başka mal karşılığı veresiye satmakta da hiç mahzûr yoktur. Meselâ kuyumcudan bir Reşad altın veresiye bir ton oduna satılabilir. Altın ve gümüş olmıyan madenî veya kâğıt paralarla da veresiye satmak câizdir.
3- Altını veya herhangi bir malı veresiye pahalı satmak câizdir.
BİR KİMSE ŞUNLARI YAPMADAN UYUMAMALIDIR
1- Kalbini kırdığı kimselerle helâllaşmadan yatmamalıdır! Ölüm meleği çok defa ansızın gelir. Kul hakkı ile ölmemek lâzımdır. Onun için kimseyi üzmemelidir.
2- Üzerinde farz borcu var iken uyumak doğru olmaz. Onun için farzları bir an önce ödemeye çalışmalıdır.
3- Geçmiş günâhlarına tevbe etmeden uyumamalıdır. Tevbe etmeden ölebilir. Onun için günâhtan kaçınmaya gayret etmelidir.
4- Vasiyyetini yazmadan uyumamalıdır. Vasiyyetine bilhassa borçlarını yazmalıdır. Borçlu ölenin kabirde eli bağlı kalır. Borçsuz yaşamak en iyisidir.
Gece herhangi bir sebeple uyanan kimse, bir duâ okursa, duâsı kabul olur. Hiç değilse (Allahümmagfir lî ) ya'nî (Yâ Rabbî beni mağfiret et!) demelidir. Hadîs-i şerîfte buyuruldu ki:
(Bir kimse uykudan bir sesle veya konuşma ile veyahut bir başkasının seslenmesi ile uyanırsa, "Allahümmagfir lî" desin! duâsı kabûl olur.)
ÖDÜNÇ ALMAK
Soru: Hangi durumda ödünç alınır? Alınan borcu geciktirmek uygun mudur?
Cevap: Şu üç durumda ödünç almak câiz olur:
1- Nafakası olmıyanın, nafakasını, vücûdunu örtecek kadar elbise almak için veyâ kazanc şüpheli olanın, helâl nafaka almak için ödünç istemesi câizdir.
2- Evi olmıyan kimsenin, ev satın alması veya evinin kirâsını ödemesi için ödünç istemesi câizdir. Soğuktan korunmak [odun, kömür, soba, kışlık palto gibi şeyler almak] için de ödünç alabilir.
3- Evlenmek, mevkii ve vazifesi icâbı, âdete uygun giyinmek ve bunun gibi işler için ödünç istenebilir. [Zarûret olunca da ödünç almak câiz olur.]
Bu üç maddede bildirilen husûslar dışında ödünç istemek câiz olmaz. Meselâ, parası olmıyan kimsenin baklava yemek, meşrubat içmek ve pahalı kumaşlardan elbise almak, komşunun var diye ihtiyâç olmıyan bir şeyi almak için ödünç istemesi doğru değildir. Kısacası makam ve vazifesi gereği değilse, lüks sayılan yiyecek, içecek ve giyecek için ödünç alınmaz. Ödemek niyetiyle ödünç alana Allahü teâlâ yardım eder, ödünç verene de çok sevâb verir.
Bire onsekiz sevâb
Hadîs-i Şerîflerde buyuruldu ki:
(Sadaka için on sevâb, ödünç için ise on sekiz sevâb vardır.) [Taberânî]
(Allah rızâsı için ödünç verene, her gün için sadaka sevâbı verilir. Fakirden alacağını çabuk istemiyene, her gün için malın hepsini sadaka vermiş gibi sevâb verilir.) [Hâkim]
Borçlanmamaya çok dikkat etmelidir! Hz. Lokman Hakîm, (Borç yükü altında ezilmektense, taş taşımayı tercîh ederim) buyuruyor. Çünkü borçlanmak, insanı küfre kadar sürükler. Peygamber efendimiz buyuruyor ki:
(Yâ Rabbî, küfre düşmekten ve borca girmekten sana sığınırım.) [Nisâî]
(Borçsuz olan hür yaşar.) [Beyhekî]
(Huzûr içinde iken, borçlanarak korku içinde yaşamayın!) [Hâkim]
(Borçtan sakının! Borç, gece gama, gündüz zillete sebep olur.) [Beyhekî]
Ödünç alınan borçları ilk fırsatta ödemeye çalışmalıdır! Alış veriş neticesinde meydana gelen taksitli, borçları da zamanında ödemelidir! Ödemeyi geciktirmek günâhtır. İbrâhim Edhem hazretleri, (Borcu olan kimse, yağlı ve sirkeli yemek yememeli) buyuruyor. Borcu olan, borcunu ödemeden sadaka bile vermemelidir! Hadîs-i Şerîfte buyuruldu ki: (Kendi veya çoluk çocuğu muhtâç veya borçlu olanın verdiği sadaka kabûl olmaz.) [Buhârî]
İhtiyâcı olmıyana, malını lüzûmsuz yerlere, harâma harcıyana ödünç para vermemelidir! Borcunu vaktinde ödemeyen kimsenin, gelip mühlet istemesi lâzımdır. Ödeme imkânı olduğu hâlde, borcunu geciktirmek zulümdür, günâhtır. Bir kimse, malı olduğu hâlde, borcunu ödemeyi bir saat geciktirirse, zâlim ve âsî olur. Namaz kılarken de, oruç tutarken de, uykuda da, ya'nî her ân, la'net altında bulunur. Malı olmak, parası çok olmak demek değildir. Satılık birşeyi olup da, satmazsa, günâh işlemiş olur.
Zulmeden borçlu
Soru: Boç ödememek veya borç vermemek günâh mıdır?
Cevap: Hadîs-i Şerîflerde buyuruldu ki:
(Ödememek niyyetiyle borçlanan, Kıyâmete hırsız olarak gelir.) [İ Mâce]
(İmkânı varken, borcunu ödemiyene her gün zulmetme günâhı yazılır.) [Taberânî]
(Aldığı borcu ödemiyene Allahü teâlâ, Kıyâmette "Bu kimsenin hakkını sizde bırakacağımı mı zannettiniz?" buyurarak onun iyi amellerini alıp diğerine verir. Eğer borçlunun, iyi ameli yoksa, alacaklının günâhları borçluya yüklenir.) [Taberânî]
Borcunu ödeyemiyene mühlet vermek sevâbdır. Hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Kıyâmetin dehşetinden kurtulmak istiyen, darda kalan borçluya mühlet versin!) [Taberânî]
(Darda olanı ferâha kavuşturanı veya onun borcunu ödeyeni, Allahü teâlâ Kıyâmetin dehşet, korku ve sıkıntılarından kurtarır.) [Müslim]
(Beldan kurtulmak, istediğine kavuşmak ve Arşa sığınmak istiyen, darda kalan borçluya mühlet versin veya ona alacağını bağışlasın!) [Abdürrezzak]
Kıyâmette günâhı çok bir müslümanı hesâba çekerler. O kimse de (Benim hiç iyiliğim yoktur. Sadece çırağıma, "Fakir olan borçluları sıkıştırma, ne zaman ellerine geçerse, o zaman vermelerini söyle, birşey isterlerse yine ver, boş çevirme!" diye söylerdim.) der. Allahü teâlâ da, onu affederek buyurur ki: (Bugün sen muhtâçsın. Sen dünyada kullarıma acıdın, bugün biz de sana acırız.) [Buhârî]
Fâiz her dinde harâmdır
Soru: Dînimizde fâizin hükmü nedir?
Cevap: Bugün fâizin, içkinin, zinânın harâm olduğunu bilmiyen müslüman yoktur. Harâmlar zamanla helâl olmaz. Şu kadar var ki, (Zarûretler, harâm olan bir şeyi mubâh kılar), fakat zarûret bitince harâmlığı devam eder. Meselâ susuzluktan ölecek kimsenin, şaraptan başka içecek bir şey bulamazsa, ölmiyecek kadar şarap içmesi câiz olur. Daha fazla içmesi câiz olmaz. Açlıktan ölecek kimsenin leş yemesi de böyledir.
Bu ve benzeri durumlar haricinde fâize helâl denmez. Fâiz hakkında Tergib'deki hadîs-i şerîflerde buyuruldu ki:
(Helâk eden yedi şeyden birisi fâiz almaktır.) [Buhârî]
(Yedi büyük günâhtan biri fâiz yemektir.) [Bezzâr]
(Fâiz alana da verene de la'net olsun!) [Müslim]
(Vücûduna dövme yapana, yaptırana, fâiz alıp verene lâ'net olsun.) [Buhârî]
(Allahü teâlâ, dört kimseyi Cennete koymaz: Bunlar, devamlı içki içen, fâiz alan, yetim malı yiyen ve ana-babasına âsî olandır.) [Hâkim]
(Fâiz 73 kısımdır. En aşağısı, kişinin anası ile zinâ etmesi gibidir.) [Hâkim]
(Bir dirhem fâiz alıp vermek otuz zinâdan günâhtır.) [Taberânî]
(Zinâ ve fâiz yaygınlaşan toplum, Allahın azâbını hak etmiş olur.) [E.Ya'lâ]
(Kıyâmet yaklaştıkça, fâiz, zinâ, ve içki çoğalır.) [Taberânî]
Gayrı Müslim Diyârında
Fâiz hakkında pek çok hadîs-i şerîf vardır. Kur'ân-ı kerîmde Bekara sûresi 275. âyet-i kerîmesinde, (alış-verişin helâl, fâizin harâm) olduğu bildirilmektedir.
Ecnebî memleketlerde, müslümanların, gayrı müslimlere ödünç verip, onlardan fâiz almalarının câiz olduğu Mülteka'da yazılıdır. Mecma'ül enhür ve Dürer'deki hadîs-i şerîfte, gayrı müslim memleketlerde, müslümanların kâfirlerden fâiz almalarının câiz olduğu bildirilmiştir. Bundan başka zarûret dışında fâiz her yerde her zaman harâmdır. (Cevhere)
Fâiz yalnız İslâm dîninde değil, semâvî dinlerin hepsinde harâmdır. Fetâvâ-i Hayriyye'de buyuruluyor ki:
(Zimmî [gayrı müslim] zimmîye elli lira ödünç verip, fâizi ile birlikte ellibeş lira alsa, beş lirayı geri vermesi lâzımdır. Çünkü, fâiz her dinde harâmdır.)
Fâiz, ödünç vermekte, rehinde ve alış-verişte olur. Fıkıh kitaplarında fâizin yetmişten fazla çeşidinin olduğu bildirilmektedir. Bunun için alış-veriş ve başka sözleşme yapacak kimselerin, hangi hâllerde fâiz olduğunu iyice öğrenmesi lâzımdır. Bu bilgileri öğrenmesi lâzımdır. Bu bilgileri öğrenmek farz-ı ayndır. Bilmiyen kimse farkında olmadan fâiz alıp verir, böylece büyük günâha girmiş olur. Harâm olduğunu bilmediği için tevbe etmez.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
Daha fazlasını ödemesi şartı ile ödünç vermek fâizdir. Harâm anlaşma ile ele geçen malın hepsi harâm olur. Meselâ, 12 kile ödemesi şartı ile, on kile buğday ödünç verilse, 12 kilenin hepsi harâm olur. Fazladan alınan 2 kilesi kul hakkı olduğu için, geri verilmesi gerekir. On kilesi de harâm olduğu için fakîre sadaka olarak verilir.
Bir teneke sütün içine konan, bir bardak idrar sütün tamamını necis eder. Fâizle ödünç verilen paranın, fâizini, ana parasından ayırmak mümkün olmaz. Sütte olduğu gibi tamamı kirlenmiştir.
AKAİD-İNANÇ VE İMANİ MESELELER
IMAN VE IBADETE DAIR
Ilimden sonra insana lazim olanlarin basinda ameller gelir.
Amellerin bedenle yapilanlari oldugu gibi, kalple yapilanlari da vardir. Insanin kemalâti bedenî ve kalbî ibadetlerin güzellik derecesine göredir.
Kalbî ameller iki kisma ayrilir: Yapilmasi emredilen ameller, yapilmasi yasak olan ameller.
Yapilmasi emredilen kalbî amellerin basinda Allahu Azimüssan'a iman, tevekkül ve Islâm'in sartlarina uymak gelir. Ikinci olarak kulun her isinde Allah'a güvenmesi, üçüncüsü sabirdir. Dördüncüsü rizadir. (Yani kadere riza, Allah'in takdirine riza; her seyi Allah için yapmak, ubudiyeti sadece ona tahsis etmek). Besincisi ihlâstir . Altincisi rücudur . (Isyandan Allah'a dönüs, gafletten, ubudiyetteki noksandan, ihlâsi bulamamaktan Allah'a dönüs). Yedincisi ise tevbedir.
Yapilmamasi gereken, yasak edilen kalbî ameller, bunlarin zitlaridir. Bunlarin basinda haset, hirs, öfke, kibir, kisa dünya hayati için uzun emeller beslemek gelir ki, hepsi yasaklanmis, haram kilinmistir.
Imam Gazalî r.a. Hazretleri buyuruyor ki:
Bir insanin akibeti, imanli veya imansiz gitmesine baglidir. Imanli ölen kisi, velev ki Mizan'daki günah agirligi dolayisiyla cehennemde yansa da, imani dolayisiyla orada ebediyen kalmaz. Takdir edilen cezayi çektikten sonra Cennet-i A'lâ'da ebediyen kalir. Fakat imansizlik sebeplerinin basinda Islâm'i bilmemek, bildigi ile amel etmemek, hayat boyunca iman hakikatlerini kalbe terketmemek gelir. Iman ise dil ile ikrar, kalp ile tasdiktir. Sadece kalple tasdik degil, dil ile ikrar da imanin bir alâmetidir. Allahu Tealâ dille ikrari, kalpte tasdik ile beraber istemistir. Imani seksiz-süphesiz hale getirmeyen kimsenin ölümü, Allah korusun, hüsran olur.
Imam-i Gazalî Hazretleri imansiz gitmenin iki ahvalini söyle beyan eder:
Birincisi: Yataginda koma halinde bir insan düsününüz ki, ahireti ile mesgul olmasi gerekirken, dünya ile bütün maddi irtibatlarinin kesildigi bir anda gönlüne süphe gelir, inkâr durumuna düser ve bu halde iken Azrail a.s. ruhunu kabzeder . O süphe ve inkâr ile Allah'in huzuruna gider. Bu durumu onun ahiret nimetlerinden faydalanmasina mani bir perde olur.
Ikincisi: Yine ayni durumda, yani dünya ile baglari kesilmis oldugu bir anda, o insanin gönlüne, nefsine dünya sehvet ve lezzeti düser, kalbini bunlar isgal eder.
Simdi sorabiliriz: Acaba bu halde iken dünya nimetleri ve lezzetlerini düsünebilir miyiz?
Evet, Imam Gazalî Hazretleri “ Abidler Yolu” adli eserinde bizzat bildirmistir. Bu elim anda tüccar alisverisini, hoca ise hutbelerini hatirlar. Iste o anda Azrail a.s. gelir, ruhunu kabzeder . Bu mesguliyetleri de tipki birincide oldugu gibi, Allah ile kulu arasinda bir perdedir ve bu perde kalin bir duvar gibi kulun karsisina dikilir. Bu sehvet ve gazap perdeleri için kabir ve cehennem azabi çekmeden, o kul, Hak Tealâ'nin inayet ve rahmetine yeniden dönemez.
Insan, taklidî iman mesabesinde kaldigi için, seytan basina musallat olur ve imanini çalar. Bu seytanin mahareti degil, ilâhi adalettir.
Binlerce evliya- yi izam ve ulema- yi kiram beyan etmislerdir ki, o insan imanin hakikatlerini sifat olarak, amel olarak, hal olarak kalbine yerlestirirse, milyonlarca seytanin imanini çalmasi mümkün olamaz. Nasil ki denize düsen bir kisi yüzme melekesini kazanmissa yüzerek kurtulur, iman hakikatlerini kalbine nakseden kisiyi de son nefesinde seytan kandiramaz. Allahu Tealâ'nin divanina yüzü ak olarak çikar.
Mümin ibadetine güvenmemelidir. Su kadar namazim, orucum, zekâtim var, içkim kumarim yok, zinakâr da degilim diyerek kendini temize çikarmasi mümkün degildir. Evet ibadeti vardir; ama basina bir musibet geldigi zaman feryat etmemesi, elindeki mali kolaylikla dagitabilmesi gibi hallerle imaninin ve ibadetlerinin kemal tezahürünün de olmasi gerekir.
Su halde, iman ve teslimiyet ehli, ibadet eden kul olmanin sifatlari insanda yerlesecek ki, Hakk'in karsisina alni ak çikabilsin.
Iman ve Islam
Din Nedir?
Din, Allah tarafindan konulmus bir kanundur. Insanlara, yaratilis gayesini ve varolus hikmetini bildirir. Yüce Rablerine karsi ne sekilde ibâdette bulunacaklarini ögretir. Iyi ve faydali seyler yapmaya sevkeder, zararli islerden de alikoyar.
Din, insan aklinin kendi kendine sorup durdugu, "Ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum?" suâllerinin tatmîn edici yegâne cevab kaynagidir.
Din, imkânlarin tükendigi, ümidlerin söndügü yerde baslayan imkân yolu ve ümid isigi, ilâçlarin dindiremedigi acilarin ilâci, yikik gönüllerin siginagidir.
Din; adâlet, iyilik, fedakârlik, dogruluk, fazilet gibi duygularin hayat menbai, insan vicdanindaki inanma ihtiyacinin tam karsiligidir.
Insanlar, dinleri peygamberlerden ögrenmislerdir.
Peygamberler, vahiy yoluyla Allah'dan aldiklari dinî hükümleri, aldiklari sekliyle insanlara bildirmislerdir. Bu bakimdan, dinlerin hakikî sahibi, Allah Teâlâ'dir. Peygamberler ise dînin hükümlerini insanlara bildiren birer elçi durumundadirlar.
Dinler Kaça Ayrilir?
Islâm âlimleri dinleri baslica iki kisma ayirirlar:
1. Hak dinler.
2. Bâtil dinler.
Tek Allah'a îmani esas alan ve yalnizca O'na kulluk ve ibâdeti emreden dinlere Hak dinler denir.
Hak dinler, Allah'in göndermis oldugu dinlerdir. Bu sebeble bunlara semavî dinler de denir. Hak dinlere, temelini, Allah'in birligine îman ve sadece O'na ibâdet esasi teskil ettigi için, Tevhid dini adi da verilir.
Allah tarafindan gönderilmemis, insanlarin kendilerinden uydurduklari, tek Allah'a îman esasini tasimayan inanç ve fikirlere ise, Bâtil dinler denir.
Hak dinlerin bazilari, sonradan insanlar tarafindan bozulmus, içine dînin aslindan olmayan hurâfeler ve bâtil inançlar konulmustur. Bu gibi, asli hak iken sonradan bozulan dinlere, Muharref dinler denir. Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi... Bunlar baslangiçta Hak din iken, sonradan içlerine hurâfeler ve tevhide aykiri fikirler girmesiyle bozulmus ve birer muharref din olmuslardir.
Muharref dinler de, bâtil dinlerden sayilir.
Insanligin Ilk Dîni Hangi Dindir?
Insanligin ilk dîni, ilk insan ve ilk Peygamber Hz. Âdem Aleyhisselâm'a gönderilen ve Allah'in bir oldugu inancina dayanan Tevhid dînidir. Sosyolojik arastirmalar da insanligin ilk dîninin tevhid dîni oldugunu isbatlar mahiyettedir. Nitekim dinler tarihi arastirmacisi ve sosyolog Schmidt, yeryüzünde en ilkel insan cemiyeti olan Pigmeler üzerinde yaptigi arastirmalar sonucu, bunlarda "tek tanri inanci"nin oldugunu ortaya koymustur. Schmidt'in bu tesbitleri, Durkheim'in, insanligin ilk dininin totemizm oldugu yolundaki iddialarini çürütmüs, bu konudaki yaygin Batili kanâatleri yikmistir.
Insan Hayatinda Dinin Yeri Nedir?
Din inanci, insanla beraber dogmustur. Çünkü insanlik tarihinin hiçbir döneminde din duygusundan mahrum bir millete rastlanamamaktadir. Nerede insan varsa, orada bir nevi îman, ibâdet ve din duygusu görülmüstür.
Bundan anlasiliyor ki, din, insanligin yaratilisindan getirdigi fitrî ve zarurî ihtiyacidir. Insanoglu vâr oldukça, din de vârolacaktir.
Filozof Auguste Sabatier bu konuda der ki:
"Diyânet, gayet kuvvetli bir agaç gibi, insaniyetin geçirdigi inkilâplarin hepsinde hayatini muhafaza etmis ve edecektir. Zaman geçmekle, onun kaynagi kurumak söyle dursun, bilâkis, gittikçe o menbain derinlestigini, genisledigini görmekteyiz. Binaenaleyh, insan hayati diyânetle baslamis oldugu gibi, diyânetle kuvvet bulacak, diyânetle nihayetlenecektir."
"Ben niçin dinliyim" suâlini nefsime sorar sormaz, su cevabi aliyorum: Dindarim, çünkü baska türlü olmaya muktedir degilim. Dindar olmak, varligim ve benligim için vazgeçilmez bir ihtiyaçtir."
Benjamin Konstan ise söyle der:
"Din, insanlik tarihinde en fazla hâkim olmus bir varliktir. Dinî hayat, tabiatimizin degismez vasfi ve ondan ayrilmayan bir özelligidir. Insanin mahiyeti düsünülünce, zihne derhal bir de din fikrinin gelmemesi mümkün degildir..."
Batili ilim ve fikir adamlarinin bu tesbitleri de gösteriyor ki: Insan fitraten dindardir; din duygusu insan tabiatinin zarurî bir ihtiyacidir. Tarihin hiçbir devrinde dinsiz, yani, inançsiz ve mâneviyatsiz bir insan olmamistir.
Dinin Fertlere ve Cemiyete Sagladigi Faydalar Nelerdir?
1. Insan, akil ve suur sahibi, varligi üzerinde düsünebilen bir canlidir. Nereden gelip nereye gittigini, niçin yaratildigini, hayat yolunun onu nasil bir sonuca ulastiracagini, vicdâniyla basbasa kaldigi zaman, kendi kendine sorup durmaktadir. Bu konuda tatmîn olmak, içinde gelecege ait olarak beliren endiselerden kurtulmak, sükûnete ve iç huzura ermek ihtiyacindadir. Bu huzuru, insan, ancak insanüstü bir hakikata inanip baglanmakla bulabilir. Bu hakikati ise, ona ancak din verir ve ögretir.
2. Insanligin kendi dünyasinda maddeten ve mânen inkisaf etmesi, gerçek insanlik mertebesine ulasmasi için de, din mutlaka gereklidir.
Bu hususu Bediüzzaman söyle ifâde eder:
"Nev'-i beserin ahvaline dikkatle bakilsa görülür ki, ruhun mânen terakkisini, vicdanin tekâmülünü, akil ve fikrin inkisaf ve terakkisini telkin eden, yani asilayan seriatlardir. Vücud veren tekliftir. Hayat veren peygamberlerin gönderilmesidir. Ilham eden dinlerdir. Eger bu noktalar olmasaydi, insan hayvan olarak kalacakti. Ve insandaki bu kadar kemâlât-i vicdaniye ve ahlâk-i hasene tamamen yok olurlardi." (Isârâtü'l-I'caz).
Ayni konuda Ali Fuad Basgil ise söyle der:
"En âliminden câhiline kadar insan, nerden gelip nereye gittigini kendi kendine soracak; insanüstü âlemlerden yüksek bir ideâl mesnedi ve bir hareket ve faaliyet prensibi arayacaktir. Fakat bu aradiklarina ve sorduklarina dînin disinda -ne ilimde, ne de felsefede- tatmin edici ve iç ferahlatici bir cevab bulamiyacaktir. Neticede ya dindâr olup, dinî hakikatlere gönül baglayacak ve insan hayati yasayacaktir, yahut da hayvanlasip, fizikî hisler ve bayagi zevkleriyle yasama yolunu tutacaktir. Bu yol, insanligi uçuruma götürülecektir." (Din ve Lâiklik)
3. Din, cemiyet hayatini düzenleyici ve disipline edici olarak da, insanlik için lüzumlu bir müessesedir.
* Dinî duygu, insandan hiçbir vakit ayrilmayan, onu daima murakabe altinda bulunduran mânevî bir bekçidir. Bu bekçi, vicdanlar üzerinde son derece etkili oldugundan, hem insani gizli âsikâr bütün fenaliklardan alikoyar, hem de her nevi iyiliklere sevkeder. "Din, insan ihtiraslarini frenliyen en kuvvetli mânevî bir dizgindir."
* Din sayesinde Allah'in herseyi bilecegini, hiçbir seyin ondan gizlenemeyecegini idrâk eden insanda kuvvetli bir irâde hâsil olur. Böyle kuvvetli irâde ve seciye sahibi kisilerden meydana gelen bir cemiyette ise, âsâyis ve istikrar, nizam ve âhenk bulunur.
* Din her türlü ahlâkî fazîletin kaynagidir. Insanlik için dinin getirdigi ahlâkî sistemin ehemmiyeti çok büyüktür. Aleksi Betran söyle der:
"Dindar kimselerde mevcut olan îman, ahlâk için pek kiymetli bir istinad noktasidir."
Bir milletin ahlâkî yönden alçalmasi kadar müdhis bir felâket yoktur. Tarih boyunca pek çok milletler, ahlâken tefessüh ettikleri için batmis, tarih sahnesinden silinip gitmislerdir.
4. Dinsizlik, herseyden önce ahlâk fikrini yikar. Çünkü din olmadigi takdirde, ahlâk için hiçbir yaptirici güç kalmadigindan, dinsizlik her türlü kötülügün yayilmasina ve genislemesine ve neticede cemiyetin çökmesine sebeb olur.
Dinsizlik, ayni zamanda hukuk fikrini de ortadan kaldirir. Kendini herhangi bir ahlâkî müeyyideye bagli hissetmeyen dinsiz insan, hiçbir hak ve hukuku yerine getirmez. Eline firsat geçtiginde zulüm yapmaktan, gasbetmekten, her türlü kötülügü islemekten geri durmaz.
"Maddeye tapan ve sehvetlerine esîr olan dinsiz insanda, insanlik seciyeleri silinmekte; fazîlet, ferâgat ve fedakârlik yerine feci bir 'BOSVER' zihniyeti hâkim olmaktadir. Bu zihniyet ise, bir cemiyet için felâkettir."
Islâm'in Disindaki Dinlerin Geçerliligi Neden Kalkmistir?
Tarihin çesitli devirlerinde insanlara ayri ayri peygamberler ve dinler yollayan Allah Teâlâ, son din olarak onlara Islâmi ve son Peygamber olarak da Hz. Muhammed'i (asm) göndermistir. Islâm'in gelmesiyle Yahudîlik ve Hiristiyanlik gibi eski dinlerin hükmü sona ermistir. Bu, tipki, yeni bir kanun çikinca, eski kanunun hükmünün yürürlükten kalkmasi gibidir. Allah'in son dîni ve Ilâhî Kanunu Islâm gelince, eski dinlerin ve ilâhî kanunlarin geçerliligi son bulmustur.
Islâm disinda kalan dinlerin yürürlükten kalkmasini gerektiren baslica sebebler sunlardir:
1 - Her seyden evvel, eski dinler, yalnizca belli bir zamana ve belli bir muhîtin insanlarina hitab ediyorlardi. Islâm ise, topyekû* bütün insanliga seslenmektedir. Dâveti umumî ve mesaji cihansümuldür.
2 - Eski dinler, sadece kendi zamanlarinin insanlarini muhâtab almislardi. O zamanin insanlarinin seciyeleri kaba ve mizaçlari vahsete yakindi. Ilimde, medeniyette, fikir ve anlayista geri idiler. Ulasim ve haberlesme imkânlari, ibtidai bir haldeydi. Her bölgenin kültürü, inanci, örf ve âdetleri farkli farkliydi. Karsilikli fikir ve kültür alisverisi de oldukça zayifti. Bu yüzden, her muhîte ayri ayri peygamberler gelmesi, baska baska dinler gönderilmesi zarureti vardi. Zaman geçip insanlik ilim, fikir, kültür ve medeniyet yönünden büyük gelismeler kaydedince, eski mahallî dinler artik insanlarin ihtiyaçlarina cevap veremez hale geldiler. Bunun üzerine Cenâb-i Hak da insanlara en son din olan Islâmiyeti gönderdi.
Islâm dîni, 1400 yil evvelki dünyanin insanindan, bugünün ve yarinin modern insanina kadar gelip geçen bütün insanliga hitab edebilme özelliginde olan bir dindir. Bu bakimdan, kiyamete kadar hükmü bâki ve geçerlidir.
3 - Eski dinlerin, zamanla, içlerine hurâfeler, bâtil inançlar karismistir. Allah'in birligine îman esasi, yani tevhid inanci kaybolmustur. Islâm ise, hâlâ ilk günkü tazelik ve safligi ile, bozulmadan durmaktadir.
Netice olarak diyebiliriz ki:
Islâm'in disinda kalan dinler, geceleyin bir sokagi aydinlatan bir fener ve sokak lâmbasi gibidir. Islâm ise, bütün dünyayi aydinlatan günes hükmündedir.
Günes dogduktan sonra, artik sokak fenerine hiç ihtiyaç kalir mi?
Günesin yaninda sokak lâmbasinin aydinliginin sözü olur mu?
Bâtil Dinler Nasil Ortaya Çikmistir?
Hz. Âdem'den (as) sonra, zamanin ilerlemesiyle bazi insanlar nefislerine ve Seytan'in telkinlerine kapilarak tevhid inancindan uzaklasmis, Hak dîne yabancilasmis, bir takim yanlis inançlara saplanmislardir. Böylece bâtil dinler ortaya çikmistir.
Insanlar Hak dinden uzaklasip bâtila saplandikça, Cenâb-i Hak onlara yeni bir Peygamber ve yeni bir din göndermis, onlari tevhid inancina dâvet etmistir. Ancak insanlarin sadece bir kismi bu dâvete uymus, diger kismi ise bâtil inançlarinda israr etmistir. Hattâ bunlar Hakka dönmemekle de kalmamis, dönenlere zorla mâni olma, baski ve iskence yapma yollarina bile basvurmuslardir. Böylelikle her asirda ve her devirde Hak dine inananlarla inanmayanlar arasinda sürekli bir mücadele olagelmistir. Günümüzde de çesitli isimler ve sekiller altinda bu mücadele sürmektedir ve kiyâmete kadar da sürecektir.
Son Din Hangisidir?
Insanligin son dini, tevhid dîni olan Islâm dînidir.
Ilim ve Din Arasinda Herhangi Bir Çatisma Söz Konusu mu?
Ilim, madde âleminin, hayatin ve özellikle insanin nasil vâr oldugunu inceler, bu âlemde cereyan eden Ilâhî kanunlari bulup çikarir. Bu kanunlar sâyesinde insanligin teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazirlar. Din ise, kâinatin ve madde âleminin niçin yaratildigini ve yaraticisinin kim oldugunu ortaya koyar. Özellikle insanin varliklar içindeki müstesna mevkiini, yaratilis gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiyetini belirtir.
Su halde ilim ile din için: Varlik âleminin sir ve muamma kutularini açan iki anahtardir denebilir. Biri, varliklarin yaratilis seklini, maddî
mahiyetini ortaya koyarken; digeri de yaratilis sebebini ve gayesini açiklamaktadir. Bu bakimdan ortada birbirleri ile çatisan bir durum yoktur. Bil'akis birbirlerini tamamlama söz konusudur.
Ilim ilerledikçe dinî görüslerin iflâs edecegini sananlar, bu noktada yanilmislardir. Bil'akis, ilmin ileriye dogru attigi her adim, her yeni bulus, düsünen insanligi dinî akîdelere biraz daha yaklastirmis ve Allah'in büyüklügünü biraz daha yakindan göstermistir. Söyle ki:
"Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamin dayandigi kanunlarin kesfinden ve bu kanunlardan istifade yollarinin arastirilmasindan ibaret olan ilimler", bu muhtesem nizami kuran ve isleten Allah'in varligina en kuvvetli bürhan ve sahidlerdir. O yüce Yaratanin varligini, essiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizami inkâr etmekle mümkün olur. Nizamin inkâri hâlinde ise, ortada ilim kalmaz.
Diger taraftan ilimler, Allah'in yarattigi varliklar âlemini incelediklerinden, yaratilistaki hârikalari, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varliklar üzerinde tecelli eden Ilâhî isim ve sifatlari meydana çikarmaktadirlar. Bu bakimdan, ilimlerin Allah'in isimlerine ayna olduklarini ve herbir ilmin Allah'in bir ismine dayandigini ve hakikatini o isimden aldigini söyleyebiliriz. Bu hususu Bediüzzaman söyle izah etmektedir:
"Her bir kemâlin, herbir ilmin, herbir terakkiyatin, herbir fennin bir hakikat-i âliyyesi [yüce bir hakikati] var ki, o hakikat bir ism-i Ilâhîye dayaniyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyati [çesitli tecellileri] ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa yarim yamalak bir surette nâkis bir gölgedir.
Meselâ: Hendese [geometri] bir fendir. Onun hakikati ve nokta-i müntehasi [ulasabilecegi en son nokta], Cenâb-i Hakk'in ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetisip hendese âyinesinde o ismin hakîmane cilvelerini müsahede etmektir.
Meselâ: Tib bir fendir. Hem bir san'attir. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm-i Mutlak'in Sâfî ismine dayanip, eczahane-i kübrâsi olan rûy-i zeminde [yeryüzünde] Rahimâne cilvelerini, edviyelerde [devâlarda] görmekle tib kemâlâtini bulur, hakikat olur.
Meselâ: Hakikat-i mevcûdattan bahseden hikmetü'l-Esyâ, Cenâb-i Hakk'in (Celle Celâlühû) ism-i Hakîminin tecelliyat-i kübrâsini müdebbirâne, mürebbiyâne esyada, menfaatlerinde ve maslahatlarinda görmekle ve o isme ve ona dayanmakla su hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkilâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiiye misillû dalâlete [sapikliga] yol açar.
Iste sana üç misâl! Sair kemâlât ve fünûnu [fenleri] bu üç misâle kiyâs et." (Sözler)
Gerçekten de Bediüzzaman'in isaret ettigi gibi, ilim ve fenlerin hakikatinin Ilâhî bir isme istinad ettigi görülmez veya görmezlikten gelinirse, ilmin ya inançsizlga yol açacagi, veya faydasiz birer mesguliyet mahiyeti alacagi, günümüzde pek çok misalleriyle ortaya çikmistir.
Iman Nedir?
Iman, lügatte, bir sey'e tereddütsüz inanmak ve kesin olarak, içten ve yürekten baglanmak demektir.
Dinî mânâsi ise, Allah'in varligina, birligine, tereddütsüz inanmak ve Hz. Muhammed'in (asm) peygamber oldugunu ve bize bildirdigi seylerin hepsinin hak ve dogru bulundugunu, hiçbir sübhe duymadan kabûl ve tasdik etmektir.
Iman Kaç Kisma Ayrilir?
Iman iki kisma ayrilir:
1. Icmalî îman,
2. Tafsilî îman.
Icmalî Iman Ne Demektir?
Peygamberimizin Allah'tan alip haber verdigi seylerin hepsine birden, topluca inanmak demektir.
Bir kimse, mânâsini bilerek ve kabûl ederek:
"Lâ ilâhe illâllah Muhammedün resûlüllah" dese icmalî olarak îman etmis olur.
Bu cümleye Kelime-i Tevhid denir. Mânâsi sudur:
Lâ ilâhe illâllah: Allah'dan baska hiçbir ilâh ve hakikî ma'bud yoktur.
Muhammedün resûlüllah: Muhammed (asm), Allah'in Resûlü ve Peygamberidir.
Tafsilî Iman Neye Denir?
Peygamberimizin Allah'tan haber verdigi seylerin herbirini delilleriyle bilip inanmaktir. Diger bir ifadeyle, dinin zaruriyatini bütün tafsilât ve teferruâtiyla ögrenip tasdik etmek demektir.
Dînin Zaruriyâti Nedir?
Dînin zaruriyâti, Âmentü'de yer alan 6 îman esasi ile dînin namaz, oruç, hac, zekât gibi farz kildigi ibâdetler ve adam öldürmek, içki içmek, zinâ yapmak gibi haram saydigi fiillerdir.
Bunlari, her Müslümanin teferruâti ile bilmesi ve inanmasi sarttir.
Âmentü Nedir, Âmentü'de Yer Alan Iman Esaslari Nelerdir?
Âmentü, her Müslümanin inanmasi, kabûl edip tasdik etmesi farz olan îman esaslarindan ibarettir.
Âmentü'de yer alan îman esaslari 6'dir ve sunlardir:
1. Allah'a inanmak,
2. Meleklerine inanmak,
3. Kitablarina inanmak,
4. Peygamberlerine inanmak,
5. Âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye inanmak,
6. Kadere, hayir ve serrin Allah'dan olduguna inanmak.
Imani Dil Ile Söylemek de Lâzim midir?
Dil ile söylemek imanin sarti degildir. Insan dil ile imanini itiraf etmese bile, kalben inandiktan sonra mü'min sayilir. Ancak îmanini dili ile söylemeyen bir kimsenin kalbindeki îmanini biz nasil bilecegiz? Bu sebeble, dil ile söylemek, kisinin îmani hakkinda hüküm verebilmek ve öldügünde kendisine Müslüman muamelesi yapabilmek için gereklidir. Bunun içindir ki îmanin rüknü, "kalb ile tasdik, dil ile ikrardir" denilmistir. Burada îmanini dili ile söylemek aslî rükün degil, kisinin îmani hakkinda hüküm verebilmek için gereken sarttir. Cemaatle namaz kilmak, dinî bir vecibeyi yerine getirmek de, îmanini dil ile ikrar gibidir, hattâ ondan daha kuvvetli bir alâmettir. Bu konuda Peygamber Efendimiz söyle buyurmuslardir:
"Sik sik camiye gittigini gördügünüz kimsenin îmanina sehadet ediniz. Çünkü Allah Teâlâ, 'Allah'in mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman edip namaz kilan ve zekât veren kimseler îmâr eder'
(et-Tevbe, 18) buyurmaktadir."
Dil ile ikrâr, îmanin temel sarti olmadigi için, bir zorlama durumunda veya buna benzer bir mâzeret karsisinda kalben degil, sadece dil ile inancini inkâr etmek, îmana aykiri söz söylemek dînen câiz olur. Böyle bir duruma mecbur kalan kimse îmandan çikmaz, kalben tasdikini korudugu için de mü'min sayilir.
Nitekim Asr-i Saâdette Ashabdan Ammâr bin Yâsir, mâruz kaldigi agir baski ve iskencelere tahammül edemiyerek imanini diliyle inkâr etmis, böylece ugratildigi iskencelerden kurtulmustur.
Resûlüllah Efendimiz, onun bu hareketini tasvib etmis; kalb îman ile dolu iken, zor karsisinda inkârin, bu îmana zarar vermiyecegini belirtmistir.
Amel ve Ibâdetin, Iman ile Alâkasi Nedir?
Amel, insanin inandigi seyleri yasamasi, dînin emrettiklerini yerine getirmesi, yasakladigi seylerden de kaçinmasi demektir. Amelin îman ile yakindan alâkasi vardir. Insan önce bir sey'i benimser, dogruluguna inanir, sonra da o inandigi sey'i yaparak yasar. Bununla beraber amel, îmanin bir parçasi degildir. Yani, insan dînin emirlerini yerine getirmese ve ibâdetini yapmasa dahi, îmandan çikmis olmaz, inancini inkâr etmis sayilmaz. Sadece günahkâr olmus olur.
Ne var ki, amel ve ibâdet, kalbdeki îmani kuvvetlendirir, te'sirini artirir, insani kemâle ve olgunluga ulastirir. Insanin inancinin geregini yapmamasi ise, imanin insan davranislari üzerindeki müsbet te'sirinin zamanla kaybolup zayiflamasina yol açar. Insan davranislari üzerinde îmanin te'sirleri zayifladikça menfî duygular, kötü huylar, zararli arzûlar, günahlar, insanin his dünyasini kaplar. Bâzan bu hâl, onu küfre, yani, îmanini kaybetmeye bile götürür.
Çünkü islenen herbir kötülük ve günah, dînin emirlerine zid her bir amel ve hareket, kalbe isleyip îman *ûrunu lekeler ve siyahlandirir.
Peygamber Efendimiz bu duruma, su ifadeleriyle isaret buyurmuslardir:
"Bir günah isliyen kimsenin kalbinde, siyah bir leke hâsil olur."
Günahlar tekrarlandikça kalbdeki siyahlik artar, îmanin *ûru gitgide zayiflamaya yüz tutar. Bu hâl, kalbin bütünüyle kararip katilasmasina, îman *ûrunun tamamen sönüp kaybolmasina kadar devam eder.
Bunun içindir ki, "Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var" denilmistir.
Insanlar Bu Dünyaya Nereden Gelmislerdir?
Insanlar bu dünyaya, ruhlar âleminden gelmislerdir. Allah, insanlarin bedenlerinden evvel ruhlarini yaratmistir. Daha sonra her bir ruha ayri bir beden elbisesi giydirerek onlari su dünyaya göndermistir.
Insanlar Bu Dünyaya Niçin Gelmistir?
Allah'a îman ve O'na ibâdet için gelmistir.
Kur'ân-i Kerîm'de bu hususta söyle buyurulur:
"Cinleri ve insanlari, ancak beni taniyip îman etsin ve ibâdette bulunsunlar diye yarattim." (ez-Zâriyât, 56).
Insanlar Bu Dünyaya Ne Halde Gelirler?
Bütün insanlar, bu dünyaya Islâm fitrati üzere, yani, Müslüman dogarak gelirler. Sonradan büyüyünce herbiri ya kendi akil ve iradesini iyiye kullanarak Islâm fitrati üzere yasamaya devam eder, Müslümanca bir hayat sürerler... Veya menfî çevrelerin te'sirinde kalarak, bu temiz fitratlarini degistirir, Islâm'in disinda bir hayat sürmeye baslarlar. Bu hususa Peygamberimiz, bir hadîs-i seriflerinde su sekilde isaret buyurmuslardir:
"Her dogan, Islâm fitrati üzere dogar. Sonra onu, anasi - babasi (yakin çevresi) Yahudî, Hiristiyan ve Mecusî yapar."
Ne Zamandan Beri Müslümâniz?
Kâlû Belâ'dan beri Müslümaniz.
Kâlû Belâ Ne Demektir?
Allah dünyayi ve içindeki varliklari yaratmadan evvel, öncelikle gelmis ve gelecek bütün insanlarin ruhlarini yaratmistir. Bunlari ruhlar âlemi denilen bir âlemde bir araya getirmistir. Daha sonra hepsini birden huzurunda toplayarak kendilerine hitâben:
- Ben sizin Rabbiniz degil miyim? diye sormustur. Ruhlar da:
Evet, sen bizim Rabbimizsin, diye cevab vermislerdir. "Ancak sana ibâdet eder, senden yardim dileriz" demislerdir. Iste bu konusmanin vuku' buldugu zamana, Kâlû Belâ denir.
Allah daha sonra insan ruhunun bu sözünde ne derece samimî ve dogru oldugunu ortaya çikarmak için, su dünyayi bir imtihan yeri olarak yaratmistir. Ve her bir ruhu ayri bir bedene yerlestirerek, onlari belli zaman araliklariyla su imtihan meydanina göndermistir. Böylece insanin önüne iki yol açilmistir:
Ya akil ve iradesini iyiye kullanarak Kâlû Belâ'daki gibi Allah'i Rab tanimakta devam edecektir. Yahut da iradesini ve aklini kötüye kullanarak Rabbini ve Allah'ini inkâr edecek, O'na kulluktan kaçacak, seytan'in yoluna sapacaktir.
Allah'a sonsuz sükürler olsun ki, biz Müslümanlar, Kâlû Belâ zamaninda Rabbimize verdigimiz sözde duran kimseleriz. Insâallah son nefesimize kadar da bu sözümüzde durmaya devam edecegiz.
Allah'a Iman Ne Demektir?
Allah Teâlâ'nin varligina ve birligine inanmak ve O'nu sifat ve isimleriyle güzelce tanimaktir.
Allah'a îman, bütün dinlerin temelidir. Allah'a inanma, O'na dayanma ve ibâdette bulunma ihtiyaci, insanda yaratilistan vardir. Bu duygu, insanla beraber dogmus ve her devirde de olagelmistir.
Allah'in varliginin delillerinden biri de budur. Çünkü fitrat yalan söylemez. Insan fitratinda, madem, bir yüce Yaraticiya inanip dayanma, O'na ibâdet etme, yalvarip dileklerine karsilik bulma ihtiyaci vardir; öyleyse o yüce Yaradanin vâr olmamasi mümkün degildir. Bu, fitratin inkâri demek olur. Baska hiçbir delil olmasa bile, bu fitrat ve vicdan delili, Allah'in varligini anlamamiz için kâfi bir isiktir.
Aslinda, Allah'i inkâra yeltenenler bile, baslari dara geldigi zaman yine Allah'a yönelmek, O'ndan yardim dilemek zorunda kalirlar. Fakat darliktan kurtulur kurtulmaz yine eski hallerine dönerler. Bunun misalerini pek çok görmüs ve duymusuzdur. Bu hususa Kur'ân-i Kerîm su sekilde isâret buyurmaktadir:
"Insana bir zarar dokundugu zaman, yan üstü yatarak, yahut oturarak veya ayakta iken bize yalvarir. Fakat ondan (ilticâsina sebeb olan o) zarari kaldirdigimiz zaman, sanki kendine dokunan bir zarardan dolayi bize yalvaran o degilmis gibi hareket eder. (Eski sapikligina devam eder.)" (Yûnus, 12).
"Gemiye bindikleri zaman (batma korkusundan) ihlâs ile Allah'a yalvarirlar, fakat kendilerini karaya çikarip kurtardigimizda, hemen sirk kosarlar." (el-Ankebût, 65).
Allah'a Imanin Insan Hayatina Te'sirleri Nelerdir?
Allah'a inanan ve O'na sevgiyle baglanan insanin mânevî ufku kâinat kadar genis, huzûru ve nes'esi Cennet bahçesi gibi daima taze ve ölümsüzür.
Gözlerinde îman nuru parlar, sözlerinde hakikat, sevgi ve nes'e çaglar.
Is ve hareketlerinde ahlâk, vekar ve isabet göze çarpar.
O, insanlari hilkat itibariyle kardesi bilir, onlara lütuf ve merhamet gözüyle bakar.
Sefkatlidir, insanlarin dertlerine bir karsilik beklemeden kosar. Boynu büküklerin gönlünü alir, yetimleri bagrina basar.
Kâinatla ve içindeki varliklarla ünsiyet içindedir. Tanis gibidir. Hiçbir hâdise, onu korkutmaz, gözünü yildirmaz. Kalbindeki îman kuvveti ile kâinata bile meydan okuyabilir.
Allah'in kendisine bahsettigi nimetlerden O'nun iradesine uygun sekilde faydalanir ve tadar. Ölümden korkmaz. Zira, ölümü bir hiçlik ve yokluk kuyusu degil, hakikî hayatin ve ebedî saadetin baslangiç kapisi kabûl eder.
Dünyada kendini misafir bilir. Misafirhane sahibi olan Allah'in rizâsi ve izni dairesinde yer, içer ve rahatla yasar. Misafirlik müddeti bitince de bu misafirhaneden huzurla ayrilip ebedî mekânina gider.
Allah'a inanan ve sevgiyle baglanan kimse, inançsizligin verdigi korkunç izdirap ve elemlerden kurtulur.
Allah'a inanan kimsenin, kendine de, baskalarina da hiçbir zarari dokunmaz. Kanunun olmadigi yerlerde bile Allah'in onu her an gördügü inanci, isledigi kötülüklerin cezasiz kalmayacagi korkusu, onu kötülüklerden alikor. Degil kötülük, bil'akis elinden geldigince herkese iyilik yapmaya, faydali olmaya çalisir.
Ruhunu iyi düsüncelerle doldurur, yüksek ahlâka erer, içinden kötü hisleri kovar.
Allah'a inanmak ve O'na baglanmak, insani ayni zamanda gerçek hürriyetine kavusturur. Zira her sey'in Allah tarafindan yaratildigini bilen insan, yaratiklara degil, yaratana kul olur. Mahlûkattan degil, Hâlikdan korkar. Yalniz Allah'a güvenir, dayanir, O'ndan ister, O'na siginir. Kula kul olmaz. Kimseye el açip dilencilik ve dalkavukluk yapmaz.
Allah Sevgisi ve Allah Korkusu
Islâm'in insanlara ögrettigi ilâhî esaslardan biri de, Allah'i sevmek ve O'ndan korkmaktir.
Mü'min; nimeti, lütfu ve keremi sonsuz olan Rabbine karsi büyük bir sevgi ve hürmetle baglanacak, O'nun rahmet ve merhametinin her sey'i kusattigini düsünecek, ne kadar günahkâr olursa olsun, O'nun afvindan ümidini kesmiyecektir. Yüce Allah'in rahmet, sevgi ve sefkati sonsuz ise de, bunun yaninda kahr ve azâbinin siddetli oldugunu da unutmayarak O'ndan korkacak, gazabindan emin olmayacaktir.
Korkunun ifratindan yeis, yani, ümidsizlik dogar. Pek fazla ümidlenmek ise, insani gaflete atar ve âkibeti umursamamaya götürür. Bu bakimdan Allah'in azâbindan emîn olmak da, rahmetinden ümîd kesmek de dînimizde yasaklanmistir.
Su halde mü'minin kalbi, Rabbinin huzurunda, korku ile ümid arasinda O'na lâyik bir kul olma heyecaniyle çarpmalidir.
Kur'ân-i Kerîm'de mü'minlerin bu vasfina su sekilde dikkat çekilmektedir:
"Mü'minler, Allah'in rahmetini umarlar ve azâbindan da korkarlar..." (el-Isrâ, 57).
"Allah'a korku ve ümid içinde dua ediniz" (el-A'râf, 56) buyurulmaktadir.
Imanin kemâline delâlet eden bu hâle beyne'l-havf ve'r-recâ, yani, korku ile ümid arasinda olma hâli adi verilir.
Gerçekten de Allah'a olan îmanin kemâli, sadece Allah'i sevmek veya sadece O'ndan korkmakla gerçeklesemez. Ikisinin bir arada bulunmasi gerekir. Insan, sevginin verecegi nazlanma ve simarikliktan ve rahmetine güven duygusunun sevkedecegi taskinlik ve itâatsizlikten, ancak Allah korkusu ile kurtulabilir...
Sadece korkunun verecegi ye's ve ümidsizlik halinden insani kurtaracak da, Allah sevgisi, rahmetinin genisligine ve afvinin sonsuzluguna olan inançtir. Bu sebeble "Hayrin basi Allah sevgisi; hikmetin basi da Allah korkusudur" denilmistir.
Aslinda, Allah'a olan sevgi kadar, O'ndan korkmak da son derece tatli ve zevkli bir haldir...
Allah korkusunda nasil bir lezzet ve ruhî haz oldugu su sekilde izah edilmistir:
"Ârif-i billâh, aczden, mehafetullah'dan (Allah korkusundan) telezzüz eder. Evet, havf'da (Allah korkusunda) lezzet vardir. Eger bir yasindaki bir çocugun akli bulunsa ve ondan suâl edilse, "En leziz ve en tatli hâletin nedir?" Belki diyecek: "Aczimi ve za'fimi anlayip validemin sefkatli sinesine sigindigim hâlettir..."
Halbuki bütün vâlidelerin sefkatleri ancak bir lem'a-i tecellî-i rahmettir (Allah'in rahmetinin küçük bir tecellîsidir).
Onun içindir ki kâmil insanlar, aczde ve havfullah'da öyle bir lezzet bulmuslar ki kendi havl ve kuvvetlerinden siddetle teberrî edip Allah'a acz ile siginmislar, aczi ve havfi (korkuyu) kendilerine sefaatçi yapmislar..." (Sözler)
Allah'i sevmek ve O'ndan korkmak hususunda Peygamberimiz de söyle buyurmuslardir:
- "Mü'min kimse, Allah'in azab ve ikabinin miktarini bilseydi, hiçbir kimse Cenneti ümid etmezdi. Kâfir de Allah'in rahmetinin ne kadar çok oldugunu bilseydi hiç kimse O'nun rahmetinden ümid kesmezdi."
- "Cennet size ayakkabinizin bagindan daha yakindir, Cehennem de böyle..."
- "Sagilan süt memeye girmedigi gibi Allah korkusundan aglayan kimse de Cehenneme girmez. Allah yolunda çarpisirken husule gelen tozla Cehennemin dumani birlesmez."
- "Allah katinda iki damla ve iki izden daha sevimli bir sey yoktur.
Iki damla:
* Allah korkusundan dolayi gözden akan yas,
* Allah yolunda dökülen kan damlalaridir.
Iki iz'e gelince:
* Allah yolunda alinan yara izleri ile,
* Allah'in farzlarinin birini îfa ederken husûle gelen eserlerdir."
- "Herhangi biriniz ölürken Allah'a hüsn-i zan etmeksizin (afv ve magfiret edecegini ummaksizin) ölmesin."
KELAM ILMI
TARIFI:
Ehli sünnet Kelamullah'tan Kur'an daki ibarelerin ihtiva ettigi emir ve hakikatleri anlamislardir. Mutezile ise Kelamullah';i lügat manasina dayanarak makluk olarak almisladir.
*Kelam Allah'in zatindan sifatlarindan, fiillerinden bilhassa birliginden bahseden bir ilimdir.
*Felsefe mahlukatin hallerinden bahseder fakat hareket noktasi aklidir, kelamda ise hareket noktasi naklidir.
*Taftazani kelamin gayesini kesin delillerle dini akideleri bilmedir der.
KONUSU:
Kelamin konusu birinci dönemde Gazali'ye kadar Allah'in zati ve sifatlaridir.
Ikinci dönemde ise felsefenin Islam alemine yayilmasi dönemidir. Bu dönemde de kelamin konusu mevcut olmustur
Gazali'den itibaren ise Islam akaidini ispata yarayan her malum kelamin konusu olmustur.
GAYESI:
Kelam ilmi kendine gaye olarak Tahkiki imani, dogru yolu arayanlari irsat, inanç esaslarini batil düsüncelerden muhafaza, ameller niyetlere göre oldugundan insanlarin niyetlerinin saglam olabilmesi için inançlari saglam olmalidir demis ve Kendini diger ilimlere mesned olarak görmüstür. Gaye böyle olunca kendini dini ilimlerin reisi olarak görmüstür.
KELAM ALEYHTARLIGI:
Bir kaç grupta toplanir.
*Samimi olanlar Kelam böyle iddiali olunca yetkili olmadigi sahalarda da söz söylemis insanlara akide üzerine söz söyleme cüreti kazandirir bu da akideyi sarsintiya ugratir demistir.
*Imam-i Gazali de kültürsüz halk tabakasinin kendisi için gereksiz olan konularda mesgul olmasini mahzurlu görmüs bunun haricinde farz-i kifaye olarak görmüstür.
*Karsi çikan diger bir grup ta cahil mukallid halk grubu olmustur. Diger bir kisim ise inanci bozuk kötü niyetli kimseler olmustur.
ISMI:
Bu ilme baslangiçta fikih denmistir. Ama sonradan itikat ve amale ait meseleler birbirinden ayrilmis Kelamda ilmu’t-tevhid olarak karsimiza çikmistir. Bir diger nokta da felsefi konularda söz söyleme gücünü mantiklardan aliyordu. Kelamda dini konularda söz söyleme gücü kazandirir demisler. Mantik Yunanca da logike'nin karsiligidir. Bu mana Arapça da kelam ile karsilanmistir.
TARIHÇESI:
Efendimiz döneminde pek söz edilmez. Ama Hulafa-i Rasidin dönemi ile ihtilaflar zuhur etmeye baslayinca (Efendimizin defin yeri, Hilafet, Üsame'nin ordusunun gönderimindeki tereddüt)Kelamda zuhur etmeye basladi.
ZUHUR SEBEBLERI
Vahiy kesilmesi ve nübüvvet nurundan uzaklasilmasi Müslümanlar arasindaki siyasi ve dini ihtilaflar Naslardan hüküm çikarma zarureti, Naslardaki kapali manalarin farkli sekilde anlasilmasi, Ekonomik refah insanlari fikir yöneltmeye sevk etmis, Islami içten yikmak isteyenler vs...
DIS SEBEBLER:
Yabanci din ve kültürlerin tesiri: Islam yayilmasi ile diger dinler ve topluluklarla temaslar olmus bunun tesirleri
Fethedilen ülkelerdeki felsefi eserlerin tercümesi ile olusan ortam ve ilk fikir ayriligi ma'bed el-Cüheni nin kaderi inkari ile baslamistir. Hadise Hicri 70'li yillara rastlar. Yasayan sahabeler bu zatlarla temas edilmemesini tavsiye ediyorlar.
MUTEZILE'NIN DOGUSU:
Mutezile ilk defa hicri 2. asirda Basrada zuhur etmistir. Hasan el Basri'nin talebesi Vasil b. Ata ile basliyor. Bir gün bir zat H.Basri'nin meclisine geliyor. Bir Mü'min büyük bir günah islerse ne olu diye soruyor. Vasil hemen atilip Iman ile küfür arasinda bulundugunu söylüyor ve meclisi terk edip gidiyor. Vasil ve taraftarlarina ayrilanlar manasina el-mutezile denilmistir.
Mutezile bu hususta Havarice ve Mürcie’ye muhalefet etmistir. Havaric bu kimsenin kafir olacagini söyler.Murcie ise imandan çikmayacagini söyler. Mutezile ise ikisinin arasi bir konum verir. Fakat Mutezile Yunan felsefesinin tesirinde kalmis ve zamanla dini meselelerden felsefi meselelere kaymistir.
MUTEZILEDE INANÇ ESASLARI (USUL-U HAMSE )
Tevhid, Adalet, Va'd (Dünyada güzel ameli olanlarin ahirette mükafatlandirilmasi, kötü olanlarin cezalandirilmasi ) El-menzile beyne'l menzileteyn (büyük günah isleyenlerin iman ve küfür arasinda olmasi ) ve emr-i bil ma';ruf ve nehyi ani'l munker her Müslüman farz demistir.
Mutezilenin diger bir kaç görüsü de sunlaradir;
Allah'in ahirette görülmesi imkansizdir. Kur'an yaratilmistir. Akil nakilden üstündür, Husun ve kubuhda akil üstündür demistir
SELEFIYE'NIN GÖRÜSLERI:
Yedi esas da toplanir
1- Takdis (Allah'i azametine layik olmayan her seyden tenzih etmek)
2-Tasdik (Naslarda Allah için geçen el yüz gibi ifadelere sartsiz ve te'vilsiz kabul ile kullanildiklari anlama gelmedikleri)
3-Aczi itiraf (Naslarda geçen mütesabihatin maksadini bilmemek ve bilinemeyecegini itiraf etmektir.)
4-Sukut ( Mütesebihatin manasini sormamak ve yasaklamak)
5-Imsak (Mütesabih naslar üzerinde degisiklik ve te'vil etmemek)
6-Keff (Mütesebihatla kalben mesgul olmamak)
7-Marifet ehlinin teslim olanlarin bizim bilmediklerimizi bildigini kabul etmek
MATURIDIYYE:
Ebu Hanife'den istifade etmistir. Mutezilede akil yerine göre hareket noktasi yerine göre hakemdir. Es'ari ve Maturidide akil nakli hizmetinde onu teyit edici açiklayici ve tamamlayici bir unsurdur.
ES'ARIYE:
Ehli sünnet kaidesinin iki büyük kolundan biridir.Imam Es'ari 40 yil kadar Mutezile talebesi idi. Hocasina sordugu sorulardan tam cevap alamiyordu. ve süpheye düser. Dogruyu bulma çabasina girer. Efendimizi rüyasinda görür. Efendimiz sünnetin zaferi için çalismasini söyler ve Mutezileden ayrilir. Es'ariye daha çok mutezileye anti tez olarak gelmistir.
MATURIDIYYE VE ES'ARIYYE MUKAYESESI:
1. Maturidilere göre insanlarda cüzi bir irade vardir der. Müstakil bir cüzi irade vardir der. Es'ariler ise bu irade müstakil degil Allah yaratir der.
2.Kesb: Maturidilere göre kesb kulun bir seye azim ve niyet etmesiyle o seyin hasil olmasidir. Es'ariye göre kesb insanin gücünün iktiranidir. Yani takdir edilenle birlikte olur.
3.Hüsün-kubuh: Maturidilerde bir seyin iyi ve kötü oldugunu bilinmesi akilla mahkumdur derler. Es'ariler ise ser'i dir. Akil ile idrak olunmaz derler.
4.Marifetullah: Maturidilere göre dini tebligat olmasa da kisi Allah'i bilmek zorundadir. Çünkü akil Allah'i bilme gücündedir. Es'arilerde ise dinden haberi olmayan hiçbir seyden mesul degildir.
5.Nübüvvet: Maturidilerde nübüvvetin sartlarindan biri Erkek olmalidir. Es'arilere göre ise nübüvvet için bir sart degildir. Kadin peygamberde olabilir derler.
6.Teklif-i Maal yutak: Maturidilere göre böyle bir teklif caiz degildir. Es'arilere göre caizdir ama vaki degildir derler.
7. Sebep ve hikmet: Es'arilere göre Allah'in fiillerinin hikmete bagli olma sarti yoktur. Maturidiler ise bir hikmete dayandigi ileri sürülür.
8.Ye's halinde yapilan tövbe Maturidilere göre makbul Es'ariler göre makbul degildir.
9. Maturidilere göre Mürted yeniden, iman etse amelleri avdet etmez. Es'arilere göre ise avdet eder.
10.Es'arilere göre kafirler iman gibi ibadetle de mükelleftirler. Maturidilere göre imanla mükellef ibadetle degildirler. Ayrica azap görmez derler.
GAZALI'YE GÖRE FELSEFECILERIN KÜFRE DÜSTÜGÜ NOKTALAR:
*Hasrin cismani degil ruhani olacagini söylemeleri.
*Allah'in cüziyati bilmedigini söylerler.
*Filozoflara göre alem zat itibariyle hadis zaman itibariyle kadimdir derler. Ama Allah'tan baska kadim kabul etmek tevhide aykiridir.
SER'I HÜKÜMLER:
1.Itikadi Hükümler
2. Ameli Hükümler
3.Ahlaki Hükümler
ITIKADI HÜKÜMLER:
Ikiye ayrilir. Birinci kisimda akli delillere itimat edilir. Allah'in varligi birligi irade ve kudretine iman vs. Ikinci kisim akil yoluyla bilinmeyen ancak akla aykiri olmayan nakil yoluyla bilinen; Cennet cehennem melekler dirilis vs..
AMALI HÜKÜMLER:
Ahkami feriyye denir Iki kisimdir A) Ibadetler B)Muameleler: Fert ve toplumlarin hukuki idari ve sosyal alanda ihtiyaç duydugu hükümlerdir.
AHLAKI HÜKÜMLER:
Kalbi tenzihe nefsi islaha yöneliktir.
SER'I HÜKÜMLERIN KAYNAKLARI: Kitap sünnet
Delil: Ancak delil sayesinde bir seyin dogru veya yanlis oldugu anlasilir. 2 çesittir. Dini ve Akli. Dini deliller: Kur'an ve hadislerdir. Akli deliller 2 çesittir
a) Yakiniyyat
b) Zanniyet
Akli Hükümler: Üç kisimdir
1.Vacib: Zati varligi gerektiren. Yoklugu aklen mümkün olamayan
2.Mümkün caiz: Ne varligi yoklugu zatinin geregi olamayan zatina nispetle varligi yoklugu esit olandir.
3.Muhal: Yoklugu zatinin muktezasi olan varligini aklen tasavvur etmek imkansiz olan seydir.
ILMIN DERECELERI:
Ilmel yakin: Nazar aklin naklin ifade etttigi ilimdir.
Aynel yakin: Duyu organlarinin müsahade ve tecrübelerin bildirdigi bilgilerdir.
Hakkal yakin: Bizzat duyulan kalb ile seçilen yasanan bilgilerdir
METODLAR:
1.DINI METOD: Kelam alimlerine göre ....... yaninda aklada yer verilir. Islam filozoflari kiyasa bas vurmuslardir. Mutasavviflar kesfi metot olarak kabul etmislerdir.
2.FELSEFI METOD: Akil ve muhakemeye, kisisel düsünce ve görüse dayanan filozoflarin takip ettigi metoddur.
Islam tarihinde Kindi, Farabi, Ibn-i Sina Ibn-i Rüsd gibi temel kaideleri Yunan felsefesi Eflatun ve Aristodur. Belirgin özellikleri:
1)Varilan neticeler sahsidir.
2)Degisiklik halindedir. Birinin bittigi yerden digeri baslar.
3)Metod kafi ve tatminkar degildir.
4)Metod özeldir genel degildir.
IMANIN DERECELERI:
1.Icmali Iman: Kisaca ve toptan iman etmektir. Kelime-i Tevhid ile.
2.Tafsili Iman:
a) Birinci derece kelime-i tevhide, ahirete iman etmektir.
b) Meleklere, peygamberlerine, dirilis cennet ve cehenneme iman eklenir.
c) Allah'in ve resulünün muradi üzere imandir.
IMAN HAKIKATI:
a) Iman kalbin tasdikidir.
b) Iman kalbin tasdikidir, dil ile ikraridir.
c) Iman kalbin tasdikidir, dil ile ikraridir ve amelden ibarettir.
d) Iman dilin ikraridir.
e) Iman kalbin marifetidir, bildigidir seklinde izah edilmistir.
IMANIN SIHHATLI ALAMETLERI:
1- Yeis ve ümitsizlik olmamalidir.
2- Zaruret-i diniyeden birini inkar etmemelidir.
3- Dini hükümlerin ilahi hikmet geregi oldugunu kabil ve yerine getirmede inat, tekebbür yapmamak.
IMAN - AMEL MÜNASEBETI:
Allah nazari degil amali akilla bilinir.
BÜYÜK GÜNAH ISLEYEN:
Mutezile'ye göre: Ne mü'min ne de kafirdir.
Haricilere göre: Kebire hatta sagire bile isleyen kafir olur.
Ehl-i Sünnet'e göre: Büyük günah isleyen imandan çikmaz.
MUKALLIDIN IMANI:
Mutezileye göre kiymeti yoktur. Ehl-i Sünnete göre sahihtir.
VARLIK VE ALEM, CEVHER VE ARAZ:
Cevher zatiyla kaim olan muhtaç olmayan. Araz ise zatiyla kaim olmayandir. Tas cevherdir, araz ise onun katiligidir.
RUH: Maddeci görüs ruhu bir mevhum olarak kabul eder. Ruh bir faraziyedir der. Ruhçular ise bedenden ayri varlik olarak görür. Basittir bölünmez, maddeyi harekete geçiren ruhtur derler.
ALLAHIN VARLIGI: Vacib-ül vücudun varliginin ispati
Kelamcilarin Delilleri:
1. Hudus Delili: Alem bütün parçalariyla hadistir. Her hadis olanin bir muhdise ihtiyaci vardir. Bu alemin bir muhdisi vardir. O da hadis olmayan Vacib-ül Vücud olan Allah'tir. (hadis: var edilen varlik denir.)
2. Imkan Delili: Alem mümkinler toplulugudur. Her mümkin var olabilmek için yokluguna varligi tercih edecek bir mureccihe muhtaçtir. O halde bu alemde var olabilmek için bir mureccihe muhtaçtir. o da Vacib-ül Vücud olan Allah'tir derler
3. Gaye ve nizam delili: Kanat birbirine uygun sebebler ve gayeler manzumesidir. Kainat alim ve akilli bir illetin sebebidir. O da Cenab-i Allah'tir.
4.Kabul-ü Amme: Allah fikrinin dogustan oldugu esasina dayanir.
5. Ilmi evvel delili: Her ilim bir önceki alimden ögrenilmistir. Böylece siralaninca en basta bir alim zata gerek vardir O da Allah'tir.
Islam Filozoflarinin Delilleri:
a) Hudus delili
b) Imkan delili
c)Gaye ve nizam delili
d) Ilk Sebep, illet delili
e) Hareket delili. Kainatta bir hareket var her hareket bir muharrikin eseridir. O zatta Allah'tir.
f)Ekmel varlik
Farabi "Zihnimde ekmel bir varlik düsünüyorum, kemal vasitalarindan biri de gerçekte zihnin disinda bir fiil var olmaktir. O halde Allah dan ibaret bir ekmel varlik mevcuddur." der
BATI DÜSÜNCESINDE:
a) Ontolojik Delil: Allah düsüncesinden hareketler Allah'a giden bir delildir. Ibn-i Sina, var olandan hareket ederek Allah'in varligina ulasiyor. Vacib-ül Vücud'un varligindan kainatin varligina geçiyor.
b) Kozmolojik Delil: Kozality prensibine istinat etmektedir. Varliklarin mutlaka var olduklari kabul edildikten sonra buradan hareketle ilk zata Allah'a gider.
c)Gaye ve nizam delili
d)Ahlak delili
Kant mutlak Ahlak kanunun varligindan bu kanunu vaz eden bir kanun koyucunun varligini kabul eder ve bu hayattaki Fazilet ile mutlak arasinda uygunluk bulunmasindan istidlal ederek kendisinde hayir bulunan fazilet ve mutlulugu bagdastirabilecek bir zata ulasir.
KUR'AN-I KERIMDE ISBAT-I VACIB-ÜL VÜCUD:
1.Insanin yaratilisi onun bir mucize olan vücut yapisindan bahseden ayetler.
2.Hayvanlarin yaratilisi ve onun insanlarin hizmetine verilisinden bahseden ayetler.
3. Mükemmel tabiat mizanindan bahseden ayetler.
4.Su, suyun habercisi rüzgar ile, ölü topragin yagmurla dirilmesi ve muhtelif yiyecekler vermesi ile ilgili ayetler.
5.Ay, günes, yildizlar gece ve gündüzün meydana gelisi
6.Insanlarin Allah'a yönelme ihtiyacindan bahseden ayetler.
ALLAH'IN SIFATLARI:
1.Tesbih ve Tecsim: Sebeiyye ve Rafizilerde. Onlar Allah'i cisim sifatlari olan bir cisim kabul etmislerdir.
2.Sifatlarin Nefyi: Cehmiyye denir. Musebbihe ve mücessimenin yaydigi süphelere tepki olarak çikmislar sifatlari nefy etmislerdir.
3.Tesbihsiz sifatlarin ispati: Selefin bakis açisidir. Biz aklin geregi olarak hiç bir seyin Allah gibi olmadigini yaratiklardan hiç bir seyi ona benzemedigini biliyor ve bununla yetiniyoruz.
ALLAHIN SIFATLARI BES KISIMDA ELE ALINIR
1-Sifat-i Nefsiyye
2-Sifat-i Selbiyye
3-Sifat-i Subutiyye
4-Sifat-i Haberiyye
5-Sifat-i Fiiliyye
IRADE
Mutezile Allah'in sonradan meydana gelen bir irade ile mürid oldugunu kabul ediyor.
Ehl-i Sünnetin irade anlayisi: Allah'in iradesi ile insaninki arasinda fark vardir.
Cebriyenin irade anlayisi: Cebriye insanin irade ve ihtiyari yoktur der.
Mutezilenin irade anlayisi: Mutezileye göre fiilleri yaratan Allah degildir. Fiiller meydana gelirken insana irade tanir.
Maturidilerde irade: Her seyi idare eden Allah'tir der. irade ve ilim arasinda ayrim yaparak Allah her seyi önceden bilir der insana irade tanir.
Ibn-i Teymiye ve insanin iradesi: Irade Allah'in dilemesi ile meydana gelir der. Insan iradesinin üstünde Allah'in iradesi vardir der.
Es'arilerde: Her seyi Allah'a birakmayi yerinde bulmuslardir bu yüzden cebri mutavassid denmistir.
KUDRET VE INSANIN FIILLERI
Cebriyye ve insanin gücü: Cebriyeye göre insanin hiçbir gücü yoktur Varliklara fiiller nasil nispet ediyorsa insana da o sekilde edilir. Agaç meyvelendi, su akti günes dogdu gibi
Mutezile ve insanin gücü: Mutezile, insanin gücü vardir ve o bu güçle fiillerini yapar der.
Es'arilikte insanin gücü: Güç insanin gayridir. Insanin kendinden olmayip ondan ayridir. Zira insan bazen güç sahibidir bazen degildir. Es'ari yaratilmis bir kudretle insanin fiillerini yaptigini söyler. Kudretin yoklugunda insan is yapamaz.
Maturidi'de insanin gücü: Fiziki organlarin saglam ve isler durumda olmasi Allah'in fazlidir. Istita'a fiil için arazdir. Allah tarafindan yaratilir. Bununla insan ihtiyari fiillerini yapar.
FIILLERIN YARATILMASI:
a)Mutezilede: Mutezileye göre insan güç sahibidir bu güçle fiillerini yaratmaya kadirdir ve fiillerini hür bir sekilde yaratir.
b)Cebriyede: Cebriye insanin kudreti yoktur dolayisiyla fiillerini yaratamaz der. Insan fiillerinde mecburdur der.
c)Selefte: Insanin fiillerini Allah yaratir der.
d)Tasavvuf: Yaratan Allah'tir. Insana seçme hürriyeti vermistir. Insan yaraticilikla vasiflamaz der.
e)Hanefilerde: Fiilleri yaratan Allah'tir. Insan iradesi ile fiilleri seçer der ve mesuldür.
f)Es'arilerde: Fiillerin yaratilmasinda tek güç Allah'tir der.
KESB:
Kesb, fayda saglamaya ve zarari defetmeye müteveccih fiildir. Allah'in fiili kesb degildir. Kur'an da 3 türlü Kesb vardir.
1. Kalbin akdi ve azmidir.
2. Ticarette mal kazanma
3. Sa'y ve amel
Maturidilerde Kesb bir insan sifatidir.
FIILLERIN VASIFLANISI:
Fiillerin güzelligi ve çirkinligi Hüsün ve Kubuh diye geçer.
Mutezilede: Aklin zararli ve yararli olani ayirtetigini kabul eder.
Maturidide: Maturidi fiilin aklen iyi ve fena oluslarinin idrak edilecegi merkezindedir.
Es'aride: Akil yoluyla degil Seriat yoluyla bilinebilecegini söyler.
FIILLERDE ADALET VE ZULÜM:
Mutezilede: Allah adil ve hakimdir. Ondan çirkin is sadri olmaz.
Maturidide: Allah'in yaptigi fiilin çirkinlikle vasiflanip vasiflana-mayacagi noktasinda olup, fiillerdeki bu durumun aklen bilinebilecegi tarzindadir.
Es'aride: Herseyi yaratan Allah zulmünde yaraticisidir. Ancak bu zulüm isteyen insan için yaratilir. Neticede insan tarafindan kesbedilir.
TEKLIF:
Teklif külfet demektir.
Mutezile: Allah güç yetirilemeyecek seyi insana teklif etmez der.
Maturidi: Allah'in insana güç yetiremeyecegi seyi teklif etmeyecegi ve insaninda gücünü kullanarak teklifi kendine sifat yapacagini söyler.
Es'ari: Allah'in kudreti dahilindedir. Mecburiyet yoktur. Bu tür isler Allah için mümkündür ama yüklemiyor.
SALAH-ASLAH
Mutezile: Allah salahi yapmaya mecburdur ve insani hayirda tutmak zorundadir der.
Ehl-i sünnetde: Insanlar için salah ve aslaha riayet Allah'a vacip degildir.
HIDAYET DELALET
Mutezile: Mutezile Hidayeti Allah'in dogru yolu göstermesi insani öylece isimlendirmesi, dalalet de ayni sekilde insanin delalet ile adlanmasi ve insan için sapiklik hükmünün verilmesi biçiminde anliyor.
Ehl-i Sünnetde: Hidayet Allah'in insanda dogru yolu bulma fiilini yaratmasidir. Dalalete düsme de ayni sekilde onun kulda yaratilmasidir.
KAZA VE KADER ANLAYISLARI
Mutezile: Kaderi inkar ediyor ve insanda kudret oldugunu ileri sürüyor ve yaptiklarinin faili ve sorumlusudur der.
Es'aride: Kaza ve kaderi kabul edip buna riza gösterilmesini istiyor.
Maturidide: Vuku bulacak hadiselerin önceden takdir edilmesine kader ve ani geldiginde vuku bulmasina kaza der. Ilim sifatlariyla açiklamaya çalisir.
RIZIK
Maturidilikte: Helal olsun haram olsun insanin yedigi onun rizkidir der. Rizik Allah'in katindandir der.
Es'arilikte: Rizik Allah'in katindandir, O yarattiklarini helal ve haram olarak yaratir der.
ECEL
Mutezilede: Allah'in her insana bir hayat siniri çizdigini söyler. Öldürülen kimse öldürülmeseydi öldürme vaktinde eceliyle ölecektir.
Maturidide: Öldürülen eceliyle ölmüstür, O kimse için bundan baska bir ecel yoktur der
Es'aride: Ölen ve öldürülen kendi eceliyle ölmüstür der.
NÜBÜVVET
Faydasi Konusunda:
Mutezile: Peygamberlige ihtiyaç vardir der. Akla daha fazla yer verir.
Siilik: Kur'anda bildirildigi tarzda nübüvvete ihtiyaç oldugunu kabul ederler. Mutezilenin tesiriyle akli bakar.
Siilik gibi Islam filozoflari: Dini hükümler sahasinda akil üstün bir kistastir der. Akil her seyi çözer der. Vakif ve Ser'iatin tebligi bir lütuftur der.
Ehl-i Sünnetde: Allah'in insana bir rahmeti fazl ve ihsani der.
PEYGAMBERIN CINSIYETI:
Maturidi ve Es'ari: Peygamberlerin erkek oldugunu kabul ederler. Es'ariler kadinda olabilecegini söylerler.
NÜBÜVVETIN DEVAMI:
Maturidiler peygamberin ruhu nübüvvetle vasiflidir, onun nübüvveti ölümünden sonra da devam eder der.
Es'ariler nübüvvetin bir hüküm oldugunu arazlar gibi devam etmesini savunurlar.
GÜNAHSIZLIK SIFATI:
Mutezile nebiden günah sadir olamaz demistir.
Siilige göre ismet tam ve mükemmeldir.
Haricilige göre peygamber zati itibariyle günah islemeye müsaiddir der.
VAHIY
Efendimize vahiy üç sekilde gelmistir.
1.Sadik rüyalar
2.Melek vasitasiyla
3.Çan ve zil sesine benzer bir sekilde
ILAHI KITAPLAR:
TEVRAT: Bes kisimdir.
1.Tekvin: Yaratilistan, Nuh Tufanindan Hz. Ibrahim ve ogullarindan, Hz. Yusuf'un Misirdaki ikametine kadar.
2.Huruç: Hz. Musa'nin Misir'dan çikmasi ve Tur daginda emirleri almasina kadar.
3.Leviller: Kurban, Kahinler, Temizlik konusunda ainler ve merasimler anlatilir.
4.Saylar: Israil'in Tur dagindan ayrilarak eredm ülkesine girmesini isler.
5.Tesniye: Mükerrer kisimdir. 4 kitabin özeti seklindedir.
ZEBUR: Asil nüshasi yoktur.
INCIL: Hz Isa 2.5 yil dünyada peygamber olarak kaldi. Tahrif edilmistir.
MUCIZE
Mutezilede: Mucizeyi kabul eder. Peygamberin deger ve kiymetini artirir. Inananlarin artmasini saglar der.
Islam filozoflari ve mucize: Peygamberin deger kazanma sebebi olarak görürler. Ancak mucize peygamberin insan gücünün eseridir derler.
Ehl-i Sünnet ve mucize: Fail-i muhtar olan Allah'in peygamberi elinde yarattigi fiildir.
MUCIZE ÇESITLERI
a) Maddi Mucizeler: Hz.Musa'nin Asasi gibi
b) Hidayet helak mucizeleri: Hz. Salih, Hz Musa ve Hz Isa'nin mucizeleri
c) Kur'an mucizesi
d) Akli mucizeler: Efendimizin risaleti ve Kur'an. Ümmi iken 40 yasindan sonra ilahiyat ile mesgul olmustur.
IMAMET
Imamet imana ait bir mesele degildir. Fahreddin Razi imami tayin etmek ümmete vacibtir diyor.
Imamin Nitelikleri:
a)Imam alim olmalidir
b)Imam adil olmalidir
c)Imam yeterli olmalidir.
d)Imam sihhatli saglam olmalidir
* Siilerde imamet vacibdir. Bu Allah’a düsen bir vacibdir, Nübüvvetin devamidir derler. Siilerde imam mercidir, Takiyye yapmalidir.
MUCIZE VE KERAMETTEN BASKA OLAGAN ÜSTÜ HALLER:
1.Irhas: Peygamberlik verilmeden önceki fevkalede haller.
2.Meunet: Salih kullarin isinde Allah'in kolaylik saglamasi
3.Istidrac: Mühlet manasina gelir. Küfrü günahi acik olan kimselerde görülür.
4.Ihanet: Istidracin ziddi istege arzuya uygun olamayan durumdur. Müseylemenin görmeyen çocugun gözüne tükürügü sürmesi ile diger gözününde kör olmasi.
KUR'ANDA ADI GEÇEN PEYGAMBERLER ZIKREDILIYOR
MELEK-CIN-SEYTAN
Melekler insanlar gibi yemezler, içmezler disilik erkeklik söz konusu degildir. Nefsi arzulari yoktur.
Meleklerin Isleri:
1.Mukarrebin. Allah'a en yakin olan meleklerdir. Devamli Allah'i zikir ve tesbih ederler.
2.Müdebbirat.Düzenli olarak isleyen Allah'in kanunlarinin yürürlüge konmasinda görevlidirler.
3.Insanla dogrudan görevli melekler
a)Cebrail, Azrail, Israfil, Mikail
b)Salih kullara ve Peygamberlere kuvvet vermekle görevli olanlar.
c)Cehennem ve cennet melekleri
d)Bazi melekler insanlara dünyada iken dua ederler
e)Insanlara hayirli isler telkin eden melekler.Hafaza melekleri, Münker ve Nekir
*Cinler insanlar gibi erkek ve disileri vardir. Yer içerler uzun ömürlüdürler. Iblis de meleklerden degil cinlerdendir. (Kehf suresi 50.ayet)
KIYAMET VE AHIRET
Eger ölülerinizi defnetmemeniz endisesi olmasaydi, Kabir azabindan (bir kismini) Sizlere isittirmasi için muhakkak Allah'a dua ederdim
HASIR: Mutezile alimleri hayvanlarin da devamli kalmak üzere hasr olacaklarini söylemislerdir. Yedi sinif arsin gölgesinde dinlenecektir. (Buhari)
1)Adaletli devlet baskani
2)Allah'a ibadet ederek büyüyen genç
3)Kalbi mescitlere bagli kimseler
4)Allah için birbirini seven kimseler
5)Mevki sahibi bir kadinin davetini "Ben Allah tan korkarim" diye reddeden kisi
6)Sag elinin verdigi sadakayi sol eli görmeyen kimse
7)Tenha yerde Allah'i zikrederek gözyasi döken kimse
Mahserde kimlerin nelerden sorguya çekilecegi konus
FIKH-UL EKBER
Imam Ebu Hanife
Rahman ve Rahim olan Allah'in adiyla
Tevhidin asli, buna iman etmenin en dogru yolu sudur: Allah'a, meleklerine, kitaplarina, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye, kadere, hayrin ve serrin Allah'tan olduguna,hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandim, bunlarin hepsi de haktir, demek gerekir.
Yüce Allah, sayi yönüyle degil, ortagi olmamasi yönüyle birdir.O, dogurmamis ve dogrulmamistir. O'na hiçbir sey denk degildir. O Yarattiklarindan hiç birine benzemez,isimleri,zati ve fiili sifatiyla Daima var olmus ve var olacaktir.
Allah'in zati sifatlari: hayat, ilim, semi, basar ve irade Sifatlaridir,Fiili sifatlar ise,tahlik(yaratma),terzik(rizik verme),insa(yapma), ibda(örneksiz yaratma), ve sun' (sanatla yaratma) ve diger fiili sifatlardir.
Allah, sifatlari ve isimleri ile var olmus ve var olacaktir. O'nun Isim ve sifatlarindan hiçbiri sonradan olma degildir.O ilmiyle daima bilir, ilim O'nun ezelde sifatidir. O kudretiyle daima kadirdir, kudret O'nun ezelde sifatrdir. Kelam ile konustur, kelam O'nun ezelde sifatidir. Yaratmasi ile daima haliktir, yaratmak O'nun ezelde sifatidir. fiili ile daima faildir,fiil O'nun ezelde sifatidir.Fail Allah'tir, fiil ise O'nun ezelde sifatidir. Yapilan sey mahluktur.Yüce Allah'in fiili ise nahluk degildir. Allah'in ezeldeki sifatlari mahluk ve sonradan olma degildir. Allah'in sifatlarinin yaratilmis ve sonradan oldugunu söyleyen, yahut tereddüt eden veya süphe eden kimse Yüce Allah'i inkar etmis olur.
Kur'an-i Kerim, Allah kelami olup, mushaflarda yazili, kalplerde mahfuz,dil ile okunur ve Hz.Peygamber'e indirilmistir.Bizim Kur'an-i Kerim'i teleffuzumuz, yazmamiz ve okumamiz mahluktur fakat Kur'an mahluk degildir. Allah'in Kur'an'da belirttigi Musa ve diger Peygamberlerden, firavn ve Iblis'ten naklen verdigi haberlerin hepsi Allah kelamidir, onlardan haber vermektedir. Allah'in kelami mahluk degildir, fakat Musa'nin ve diger yaratilmislarin kelami mahluktur. Kur'an ise Allah'in kelami olup, kadim ve ezelidir.
Allah bir sey (varlik)'dir, fakat diger seyler gibi degildir. O'nun varligi cisim, cevher, araz, had, zid,es ve ortaktan uzaktir. O'nun Kur'an'da zikrettigi gibi eli, yüzü ve nefsi vardir, Allah'on Kur'an'da zikrettigi gibi el, yüz ve nefs gibi seyler, keyfiyetsiz sifatlardir.O'nun eli, kudreti veya nimetidir denilemez . Zira bu takdirde sifat iptal edilmis olur.Bu, Kaderiyye ve Mutezile'nin görüsüdür.O'nun elinin, keyfiyetsiz sifat olmasi gibi, gazabi ve rizasi da keyfiyetsiz sifatlarindan iki sifattir.
Allah, esyayi bir seyden yaratmadi. Allah, esyayi olusundan Önce, ezelde biliyordu. O, esyayi takdir eden ve olusturandir. Allah'in dilemesi, ilmi, kazasi,takdiri ve Levh-i Mahfuz'daki yazisi olmadan, dünya ve ahirette hiçbir sey vaki olmaz. Ancak onun Levh-i Mahfuz'daki yazisi , hüküm olarak degil, vasif olarak yazilidir. Kaza, kader ve dilemek, O'nun nasil oldugu bilinmeyen sifatlarindandir. Allah, yok olani yoklugu halinde yok olarak bilir, onun yarattigi zaman nasil olacagini bilir,Var olani,varligi halinde var olarak bilir, onun yoklugunun nasil olacagini bilir.Allah ayakta duranin ayakta durus halini, oturdugu zaman da oturus halini bilir. Bütün bu durumlarda Allah'in ilminde ne bir degisme, ne de sonradan olma bir sey hasil olmaz.Degisme ve ihtilaf, yaratilanlardan olur.
Allah'in Allah Musa'ya hitap etti. 130 ayetinde belirttigi gibi, Musa Allah'in kelamini isitti. Süphesiz ki Allah, Musa ile konusmasindan önce de, kelam sifati ile muttasifi. Yüce Allahyaratmadan da ezelde yaratici idi. Allah, Musa'ya hitap ettiginde, ezelde sifati olan kelami ile konustu. O'nun sifatlarinin hepsi, mahluklarin sifatlarindan baskadir. O bilir, fakat bizim isittigimiz gibi degil. O kadirdir, fakat bizim gücümüzün yettigi gibi degil. Biz uzuvlar ve harflerle konusuruz. Oysaki Allah, uzuvsuz ve harfsiz konusur. Harfler mahluktur, fakat Allah'in kelami mahluk degildir.
Allah insanlari küfür ve imandan hali olarak yaratmis, sonra Onlara hitap ederek emretmis ve nehyetmistir. Kafir olan; Kendi fiili, hakki inkar ve reddetmesi ve Allah'in yardimini kesmesiyle küfre sapmistir. Iman eden de kendi fiili, ikrari, tsdiki ve Allah'in muvaffakiyet ve yardimini ile iman etmistir.
Allah Ademin neslini, sulbünden insan seklinde çikarmis, Onlara akil vermis, hitap etmis, imani enredip, küfrü yasaklamistir. Onlar da onun Rabb oldugunu ikrar etmislerdir. Bu , onlarin imanidir. Iste onlar bu fitrat üzerine dogarlar. Bundan sonra küfre sapan bu fitrati degistirip bozmus olur. Iman ve tasdik eden de fitratinda sebat ve devam göstermis olur.
Allah, kullarinin hiç birini iman veya küfre zorlamamis. Onlari mü'min veya kafir olarak yaratmamistir. Fakat onlari sahislar olarak yaratmistir. Iman ve küfür kullarin fiilleridir. Allah, küfre sapani, küfrü esnasinda kafir olarak bilir.O kimse daha sonra iman ederse, imani halinde mü'min olarak bilir, ilmi ve sifati degismeksizin onu sever.
Kullarin hareket ve sükün gibi bütün fiilleri hakikatten kendi Kesbleri (kazançlari)'dir.Onlarin yaraticisi ise Yüce Allah'tir.Onlarin hepsi Allah'in dilemesi, ilmi,hükmü ve kaderi ile olur.
Taatlarin hepsi, Allah'in emri, muhabbetti, rizasi, ilmi,dilemesi, kazasi ve takdiri ile vacip kilinmistir. Masiyetlerin hepsi de Allah'in ilmi, kazasi , takdiri ve dilemesi ile olmakla beraber, rizasi ve emri degildir.
Peygamberlerin hepsi de (salat ve selam olsun) küçük,büyük günah,küfür ve çirkin hallerden münezzehtir.Fakat onlarin sürçme ve hatalari vaki olmustur.Hz.Muhammed , Allah'in sevgili kulu, resülü, nebisi, seçilmis tertemiz kuludur. O hiçbir zaman puta tapmamis , göz açip kapayacak bir an bile Allah'a ortak kosmamaktir. O, küçük büyük hiçbir günah islememistir.
Peygamberlerden sonra insanlarin en faziletlisi,Ebu Bekr es-Siddik, sonra Ömer el-Faruk, sonra Osman b. Affan Zu'n-Nureyn, daha sonra Aliyyu'l-Murtaza'dir. Allah hepsinden razi olsun. Onlar dogruluk üzere , dogruluktan ayrilmayan, ibadet eden kimselerdir.Hepsine sevgi ve saygi duyariz. Hz.Peygamber'in ashabinin hepsini Sadece hayirla anariz.
Bir müslümani , helal saymamasi sartiyla, büyük günahlardan birini islemesi ile kafir sayamayiz.Bu durumdaki bir kimseden iman ismini kaldiramayiz, ona gerçek amlamda mü'min der,z.Bir Mü'minin kafir olamamakla beraber günahkar olmasi caizdir.
Günahlar, mü'mine zarar vermez demeyiz. Keza günah isleyen Kimse Cehennem'e girmez de demeyiz. Dünyadan mü'min olarak ayrilan kimse,fasik da olsa Cehennem'de ebedi kalacaktir, demeyiz.
Mürcie'nin dedigi gibi, iyiliklerimiz makbul, kötülüklerimiz de affetdilmistir, demeyiz.Fakat kim bütün sartlarina uygun, müfsit ayiplardan uzak amel isler ve onu küfür ve dinden dönme gibi seylerle bosa çikarmaz ve dünyadan mü'min olarak ayrilirsa süphesiz Allah onun amelini zayi etmez, bilakis kabul eder ve ondan dolayi sevapverir, deriz.
Allah'a ortak kosmak ve küfür disinda, büyük ve küçük günah Isleyen, fakat tevbe etmeden mü'min olarak ölen kimsenin durumu Allah'in dilemesine baglidir.Dilerse ona Cehennem'de azap eder, dilerse affeder ve hiç azaba ugratmaz.
Herhangi bir amele riya karistigi zaman, o amelin ecrini yokeder. Keza ucüb(kendi amelini üsütün görmek)de böyledir.
Peygamberlerin mucizeleri ve velilerin kerametleri haktir. Ancak Haberlerde belirtildigi üzere Iblis, Firavun ve Deccal gibi Allahdüsmanlarina ait olan, onlarin simdiye kadar vukua gelis ve gelecekhallerine mucize de, keramet de demeyiz.Bu onlarin hacetleriniyerine getirmedir. Zira , Allah, düsmanlarinin ihtiyaçlarini, onlari derece derece cezaya çekmek ve sonunda cezalandirmak seklinde yerine getirir. Onlar da bunu aldanarak azginlik ve küfürde haddiasarlar. Bunlarin hepsi de caiz ve mümkündür.
Yüce Allah yaratmadan önce de yaratici, rizik vermeden evvel de riziklandirici idi. Allah ahrette görülecektir. Müminler Allahi cennette aralarinda mesafe olmaksizin, tesbihsiz ve keyfiyetsiz olarak bas gözleriyle göreceklerdir.
Iman; dil ile ikrar kalb ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanlarin imani, iman edilmesi gereken seyler yönünden artmaz ve eksilmez, fakat yakin ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Müminler iman ve tevhid hususunda birbirlerine musavidirler. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklidirlar. Islam Allahin emirlerine teslim olmak ve itaat etmek demektir. Lugat itibariyle iman ve islam arasinda fark vardir. Fakat islamsiz iman imansiz da islam olmaz. Onlarin ikisi de bir seyin içi ve disi gibidirler. Din ise; iman ve seriatlerin hepsine verilen bir isimdir.
Biz, Yüce Allahi kendisini kitabinda tavsif ettigi bütün sifatlariyla gerçek olarak biliriz. Hiç kimse Allahin sanina layik sekilde hakkiyla ibadet etmege kadir degildir. Fakat insan ancak Allahin kitabinda, Rasulullahin bildirdigi ölçüde Allaha ibadet eder.
Bütün müminler; marifet yakin, tevekkül, muhabbet, riza, korku ve ümit ve iman hususunda birbirlerine musavidirler. Bu konuda imanin disindaki hususlarda farklilasirlar.
Allah, kullarina karsi lutufkardir, adildir, kulun hakettigi sevabi lütfuyla kat kat fazlasiyla verir. Kulunu, adaletinin icabi olarak isledigi günahdan dolayi cezalandirir. Keza lütuf olarak bagislar da.
Peygamberlerin sefaati haktir. Peygamberimizin sefaati, günahkar müminler ve onlardan büyük günah isleyip cezayi hak etmis olanlar için hakk ve sabittir.
Hz.Muhammed cahiliyye düzenini yikmakla ise basladi. Ilk önce "La ilahe illallah" düsturu ile kalbleri cahiliyye pisliklerinden arindirdi.Çünkü tarih boyunca bütün kötülüklerin anasi cahili düzen ve yapilanmalar olmustur. Kötülüklerin anasini ortadan kaldirmadan kötülükten kurtulmak mümkün degildir. Bu nedenle diyoruz ki; Hz.Muhammed bir statükocu degildi. Cahiliyye düzenini sosyal, ekonomik ve kültürel anlamda yerle bir etmis, kökünden devirmisti. Nitekim Veda Hutbesinde bütün beseriyete karsi söyle sesleniyordu:
"DIKKAT EDIN! BÜTÜN CAHILIYE EMIRLERI (KANUNLARI, YASALARI, HÜKÜMLERI) AYAKLARIMIN ALTINDADIR VE HEPSI DE AYAKLARIMIN ALTINDADIR VE HEPSI DE KALDIRILMISTIR." Görüldügü gibi Hz.Muhammed ve kendisine inananlar cahiliyye düzenini ayaklar altinda çignetmislerdir. Esasen islama teslim olmak; bütün beseri rejimleri ayaklar altina almayi zaruri kilar...
Takva sahibi olmanin alameti, ihrama girenin ihram halinde kendisine kelamdan menettigi gibi kelamdan nefsini menetmektir. Ve "Takva sahibi seriat-i islamiyeyi iyice bilmek zorundadir. Aksi halde farkinda olmadan takvadan çikar"
Tarih boyunca tüm peygamberlerin ilk vazifesi inanç inkilabini gerçeklestirmek olmustur. Inanç inkilabi gerçeklesinceye kadar ahkamlarin tatbikati ertelenebilir. Çünkü tevhidsiz ahkamlarin tatbikati; hem insanin fitratina yükletilen bir güç ve hem de islenen en büyük suçtur.
Kiyamet günü amellerin mizanla tartilacagi hususu haktir. Hz.Peygamberin havzi haktir. Kiyamet günü, hasimler arasinda iyilikler, alinarak kisas ve hesaplasma olmasi haktir. Iyilikler bulunmadigi takdirde kötülüklerin atilmasi, hak ve caizdir.
Cennet ve cehennem halen yaratilmistir, ebediyyen de fani olmayacaklardir. Huriler ebediyyen ölmezler. Yüce Allahin cezasi da, sevabi da ebedidir.
Allah diledigini kendisinin bir lutfu olarak hidayete ulastirir. Diledigini de adaletinin geregi olarak sapikliga düsürür. Allahin sapikliga düsürmesi, hizlanidir. Hizlanin manasi ise; Allahin razi olacagi seylerden onun muvaffak kilmayip, yardimini kesmesidir. Bu Allahin adaleti geregidir. Keza, Allahin günahkarlari, isyanlari sebebiyle cezalandirmasi da adaleti icabidir.
Seytan, mümin kuldan imani baski ve cebirle alir, dememiz dogru degildir. Fakat kul imani terkederse seytan da onun imanini alir, deriz.
Kabirde Münkerle Nekirin sualleri haktir. Kabirde ruhun cesde iade edilmesi haktir. Bütün kafirler ve asi müminler için kabir sikintisi ve azabi haktir.
Alimlerin, Allahin sifatlarini farsça(Arapçadan baska bir dille) söylemeleri caizdir. Fakat Yed yani el kelimesi, Allahin sifati olarak söylenemez. Fakat fasça olarak Ruy-i Huda Allahin yüzü demek degil, keramet ve zillet manasindadir. Itaatli olarak kul, Allaha keyfiyetsiz olarak, asi kul ise keyfiyetsiz olarak Allahtan uzak olur. Yakinlik, uzaklik ve yönelmek yalvaran kula racidir. Keza, cennette komsuluk ve Allahin önünde bulunmak, keyfiyetsiz seylerdir.
Kuran Allahin rasulüne indirilmis olup, mushaflarda yazilidir. Kemal manasinda Kuran ayetlerinin hepside fazilet ve büyüklük bakimindan. Birbirine müsavidir. Fakat bazisinda zikir ve zikredilen fazileti bahis konusudur.ayetel kürsi buna misaldir. Burada zikredilen Allahin yüceligi, azameti ve sifatlaridir. Bu ayette hem zikir, hem de zikredilenin fazileti olarak, iki fazilet biraraya gelmistir. Bu kisimda ise sadece zikir fazileti vardir. Kafirlerin kissalarinda oldugu gibi, bu ayetlerde zikredilenin bir fazileti yoktur, Çünkü zikredilenler kafirlerdir. Keza Allahin isim ve sifatlarinin hepsi de azamet ve fazillette musavidir, aralarinda farklilik yoktur.
Hz.Peygamberin anne ve babasi islam gelmeden önce öldüler. Kasim, Tahir ve ibrahim Allah rasulünün ogullari, Fatima, Rukiyye, Zeyneb ve Ümmügülsüm de kizlariydilar.
Insan tevhid ilminin inceliklerinden herhangi birinde güçlükle karsilasirsa, sorup ögrenecegi bir alim buluncaya kadar, Allah katinda dogru olana inanmasi gerekir. Böyle bir kimseyi arayip bulmakta gecikmesi degildir. Bu hususta tereddüd edilerek beklemek mazur görülmez. Eger tereddüt ederek beklerse kafir olur.
Mirac haberi haktir. Onu reddeden sapik ve bidatci olur. Deccalin, yecüc ve mecucun ortaya çikmasi, günesin batidan dogmasi, Hz.Isanin gökten inmesi ve sahih haberlerde bildirilen kiyamet alametlerinin hepsi de hakktir.
Yüce Allah en diledigini dogru yola hidayet eder.
"Her çaga ait bir medeniyet O çagin güç kaynaklarina hakim olmus ve onlari üretip gelistiren toplumlar ve milletler tarafindan kurulabilir" iste islam medeniyeti içerisinde bu vazifeyi hakkiyla ifa etmisolan kutlu zincirin bir halkasi olan Ebu Hanifenin Islam Akaidi yani Müslümanin inanç boyutunu izah eden bu kisa ama öz yüzlerce sayfa ile serh edilen Fikh-ul Ebsat adli eserini sizlere sunuyor ve dualarinizi bekliyoruz... Hakikat su ki Itikadi mevzularda cehalet Hakk Teala indinde mazeret degildir onun için dünyaya gelis gayesinin anahtari hakkiyla kulluk etmekse hakkiyla kullugun basi hakkiyla imandir neye nasil ve neden inanacagini bilmeyenler hayatlarinin gayelerini de bilemeyeceklerdir.
Cinler
Cinler, melekler ve seytanlar gibi akil ve duyu organlarimizla kavrayamadigimiz, görünmeyen-bilinmeyen varliklardandir. Cinler hakkinda, tüm yaratilanlarin yaraticisi Yüce Rabbimizin insanliga ulastirdigi mesajlarin bir arada oldugu Kur'an-i Kerim de bilmemiz gereken ölçüde bilgi verilmistir.
Cinnin yaratilisi su sekilde ifade olunmaktadir:
"Cinleri öz atesten yaratti. "(Rahman Suresi) " Cinleri de daha önce zehirli atesten yaratmistik."(Hicr 27)
Kur'an-i Kerim'de degisik lâfizlarda 32 yerde cinden bahsedilmektedir. Bunlardan 22'si cinn, 5'i cânn, 5'i de cinnet olarak geçmektedir;
Cinn :Isra (88), Kehf (50), Zariyat (56), Rahman (33), Araf (38,179), Neml (17,39), Fussilet (25,29), Ahkaaf (28,29),
Sebe (12,14,41), Cinn (1,5,6), En'am (100,112,128,130)
Cânn : Hicr (27), Rahman (15,39,56,74)
Cinnet : Hûd (119), Secde (13), Saffat (158) 2kez, Nâs (6)
"De ki: Cinlerden bir toplulugun dinleyip de söyle söyledikleri bana vahyolunmustur: Gerçekten biz, hârikulâde güzel bir Kur'an dinledik. Dogru yola iletiyor, ona iman ettik. Kimseyi Rabbimize asla ortak kosmayacagiz. Hakikat su ki, Rabbimizin sâni çok yücedir. O, ne es ne de çocuk edinmistir. Dogrusu bizim beyinsiz olanimiz, Allah hakkinda pekasiri yalanlar uyduruyormus. Halbuki biz, gerek insanlar gerekse cinler Allah hakkinda asla yalan söylemezler, sanmistik. Su da gerçek ki, insanlardan bazi kimseler, cinlerden bazi kimselere siginirlardi da, onlarin taskinliklarini arttirirlardi. Onlar da sizin sandiginiz gibi, Allah'in hiç kimseyi tekrar diriltmeyecegini sanmislardi. Dogrusu biz, gögü yokladik, fakat onu sert bekçilerle, alev huzmeleriyledoldurulmus bulduk. Halbuki, biz onun bazi kisimlarinda dinlemek için oturacak yerler (bulup) oturuyorduk; fakat simdi kim dinlemek isterse, kendisini gözetleyen bir alev huzmesi buluyor. Bilmiyoruz, yeryüzündekilere kötülük mü murat edildi, yoksa Rableri onlara bir hayir mi diledi? Gerçekten biz, -kimimiz sâlih kisiler, kimimiz ise bunlardan asagida olmak üzere- türlü türlü yollar tutmustuk. Su gerçegi süphesiz anladik ki, biz yeryüzünde bulunsak da Allah'i âciz
birakamayacagiz, baska yere kaçmakla da elinden kurtulamayacagiz. Dogrusu biz, o hidayeti isitince ona iman ettik. Kim Rabbine iman ederse, artik ne bir eksiklige ugratilmasindan ne de haksizlik edilmesinden korkar. Içimizde, teslimiyet gösterenler de var, hak yoldan sapanlar da var. Teslimiyet gösteren kimseler, dogru yolu arayanlardir. Hak yoldan sapanlara gelince, onlar cehenneme odun olmuslardir." (Cinn Suresi 1-15)
"Aldatmak için birbirlerine cazip sözler fisildayan cin ve insan seytanlarini her peygambere düsman yaptik. Bu seytanlar ahrete inanmayanlarin kalblerinin o sözlere yönelmesi, ondan hosnut olmasi ve kendilerinin isledikleri suçlari islemeleri için böyle yaparlar. Rabbin dileseydi bunu yapamazlardi, sen onlari iftiralari ile basbasa birak."
(En'am Suresi 112-113)
" Allah hepsini toplayacagi gün, "Ey cin toplulugu! Insanlarin çogunu yoldan çikardinz" der, insanlardan onlara uymus olanlar, "Rabbimiz! Bir kismimiz bir kismimizdan faydalandik ve bize tayin ettigin surenin sonuna ulastik" derler. "Cehennem, Allah'in dilemesine bagli olarak, temelli kalacaginiz duraginiz" der. Dogrusu Rabbin hakimdir, bilendir. Zalimlerin bir kismini, kazandiklarindan ötürü diger bir kismina böylece musallat ederiz. "Ey cin ve insan toplulugu! Size ayetlerimi anlatan, bugünle karsilasmamizdan siziuyaran peygamberler gelmedi mi?" "Kendi hakkimizda sahidiz" derler. Dunya hayati onlari aldatti da inkârci olduklarina, kendi aleyhlerinde sahidlik ettiler." (En'am Suresi 128-130)
"Cinleri öz atesten yaratti. O halde, Rabbinizin nimetlerinden hangisini yalanlayabilirsiniz?"(Rahman Suresi 15-16)
"Ey cin ve insan topluluklari! Göklerin ve yerin çerçevesinden çikip gitmeye gücünüz yetiyorsa geçin. Ancak büyük bir güçle çikip gidebilirsiniz." (Rahman Suresi 33)
" Sabah gidisi bir aylik mesafe, aksam dönüsü yine bir aylik mesafe olan rüzgâri da Süleyman'a (onun emrine) verdik ve onun için erimis bakiri kaynagindan sel gibi akittik. Rabbinin izniyle cinlerden bir kismi, onun önünde çalisirdi. Onlardan kim emrimizden sapsa, ona alevli azabi tattirirdik. Onlar Süleyman'a kalelerden, heykellerden, havuzlar kadar (genis) legenlerden, sabit kazanlardan ne dilerse yaparlardi. Ey Davud ailesi! Sükredin. Kullarimdan sükreden azdir! Süleyman'in ölümüne hükmettigimiz zaman, onun öldügünü, ancak degnegini yiyen bir agaç kurdu gösterdi. (Sonunda yere) yikilinca anlasildi ki cinler gaybi bilselerdi, o küçük düsürücü azap içinde kalmazlardi. " (Sebe Suresi 12-14)"
Bu bilgiler dogrudan ve isaret yoluyla verilmekte. Hadislerin isiginda açiklanma gerekirse insan benzeri varliklardir. Yeryüzünde yasadiklari gibi göge de yükselebilirler. Bizim anladigimiz manada atessel degil isinsal yaratiklar olmasi muhtemeldir. Isigin enerjiye dönüstürülmesinde saglanacak ilerlemelerle birlikte onlarla ilgili bir sir perdesininde kalkmasi beklenilmektedir.
Cinlerinde erkegi ve disileri oldugu gibi onlarda ürerler ve ölürler. Akil ve irade sahibidirler. Onlar da insanlar gibi emir ve yasaklara uymak Allah'a ibadet etmek için yaratilmislardir. Insanlarin peygamberleri onlarinda peygamberleridir. Cennetle de nimetlendirilecekleri oldugu gibi Cehennemle de azablandirlacak olanlari vardir.
Yeryüzündeki çalismalari devam etmekle beraber, peygamberimizden sonragökyüzüne çikip bilgi edinme girisimleri, koruyucu melekler ve delici alevlerle engellenmistir.
Farkli kültürel seviyelerdedir. Hz.Süleyman devrinde ileri derecede bilimsel ve sanatsal etkinlikleri görülmüstür. Ordu da yer aldiklari gibi, mühendislik, ustalik ve dalgiçlik görevi yapmislar, heykeller, büyük havuzlar ve sabit kazanlar insa etmislerdir. Günümüzde laboratuvar düzeyinde çalismalari yapilmakta olan, esyanin isinlamasina sahip bilgiyi onlar bundan üçbin yil önce elde etmislerdi. Geçen bu kadar süre içinde teknolojilerinde ilerleme kaydetmedikleri düsünülemez elbette. Çagimizda görüldügü söylenen ufolar, uçan daireler, merihliler'i n onlar olmadigi ne malum. Yeryüzü medeniyetine katkida bulunduklarini veya bulunacaklarini, Hz.Süleyman örnegi önümüzde iken söylememek mümkün mü?
Isinsal vücut yapilarindan kaynaklanan hizlari, engelleri asma özellikleri yönündeki üstünlüklerinin yanisira, mantik ve muhakeme yönünden insanlardan hayli geridirler. Ancak insanlarin anarsi çikarma, kan dökme gibi bazi olumsuz özellikleri daha belirgindir.
" Hatirla ki Rabbin meleklere: Ben yeryüzünde bir halife yaratacagim, dedi. Onlar: Bizler hamdinle seni tesbih ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çikaracak, orada kan dökecek insani mi halife kiliyorsun? dediler. Allah da onlara: Sizin bilemiyeceginizi herhalde ben bilirim, dedi." (Bakara 30)
Cinler, ne gelecegi bilerler ne de kendileri disinda olan olaylari bilebilirler. Gayb bilgisi Allah'a mahsustur.
"De ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan baska kimse gaybi bilmez. Ve onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler" (Neml Suresi 65). Medyum, cinci ve falcilarin araciligiyla onlardan edinilecek gelecek ve geçmise ait bilgilerle hayati yönlendirmeye kalkismak onlara ibadettir, ilkelliktir, çag disiliktir. Allah Resulü'nün ifadesiyle Kur'an-a inançsizliktir, inkara yuvarlanmaktir. Öyle veya onlardan alinacak bilgiler Islam hukukuna göre geçersizdir. Dogrularin içine ekledikleri yanlislara güvenilebilinir mi? Hangisi dogru hangisi yanlis bilinebilinir mi? Bir kere bir ikileme düsüldükten sonra çikilabilinir mi?
Cinlerin insanlari görmelerine bir mani yoksa da vücut yapilarimizin farkliligi sebebiyle insanlarin onlarla isitilebilir ve görülebilir fiziksel bir beraberlige girmelerinde engeller bulunmaktadir. Bunun yani sira peygamberler ve seçilmislerin kendilkeri ile görüstükleri gerçektir. Dogruluklarina artik neredeyse kusku duyulmayacak sekilde çoklukla yasanan, belki de siz su satirlari okuyanlarinda yasadigi ve yasanmaya devam eden olaylar, bir cin maskaraligi olan ruh çagirma oturumlar ve benzeri müsahedelere dayanan çesitli TV kanallarinin gizemli adlar altinda yayinladiklari istisnai olaylar insanlarla cinler arasinda iliski kurulabilecegine bir kanit olarak niye kabul edilmesin ki?
Bu arada unutulmasin ki, onlarin hep görülmez olmadigini düsüncesine saplanmayalim. Bazi seytanlasmis insanlarin varligi malumlarinizdir. Bu tip insanlardan Allah'a siginilmasi Kur'an da açiklanmaktadir.
"O sinsi vesvesenin serrinden, O ki insanlarin gögüslerine (kötü düsünceler) fisildar. Gerek cinlerden,gerek insanlardan(olan bütün vesvesecilerin serrinden Allah'a siginirim!" (Nas 4-6)
Bilmedigimiz yöntemlerle zarar verme kapasitesine sahip seytanlasmis cinler vesvese verebilir, kalplerimize ser tohumlari ekebilirler. Dinimizde haram olan büyü türü isleri oyunlarina alet edebilirler. Ancak su unutulmamalidir ki mahiyeti bilinmeyen fisildamalar disinda hayatimiza müdahale yetkileri yoktur. Inançlarini yasayan, Allah'i zikreden ve kendilerinden Allah'a siginan müminler üzerinde cinlerin hiç mi hiç etkileri yoktur.
"Kur'an okudugun zaman o kovulmus seytandan Allah'a sigin! Gerçek su ki: Iman edip de yalniz Rablerine tevekkül edenler üzerinde onun (seytanin) bir hakimiyeti yoktur. Onun hakimiyeti, ancak onu dost edinenlere ve onu Allah'a ortak kosanlaradir. Kur'an okudugun zaman o kovulmus seytandan Allah'a sigin! " (Nahl 98-100)
Bilinmelidir ki cinlerin muminleri, insanlarin müminleri gibi bizim kardeslerimiz, dünya ve ahiret dostlarimizdir.
Bizler gibi mükellef varliklar olan cinler kendileri gibi görünmeyen olan, müsterek düsmanlarimiz olan seytanlar tarafindan saptirilmaya çalisilmaktadir. Görrünmez olmalarindan dolayi onlari birbiriyle karistirmamak lazimdir. Seytanlar cinlerden farkli olup serlere odaklanmis varliklardir.
Varliklari peygamberimiz tarafindan açiklanan cinler aleminin hayvanlari, mükellef varliklar olan cinlerle karistirilarak cinlerin yilan ve köpek gibi suretlere girdikleri yanilgisina düsülebilimnmektedir. Allah'a muhatap olma yüceligine erdirilmis, Kur'an insani olmaya aday varliklar olan sorumlu cinlerin hayvan suretlerine sokulup korku salinmasi maalesef hadislere kadar sokulabilmistir.
Bir diger yaniltici husus da bazi hadisler de hastalik etkeni olarak gösterilen ve görünmez olma nitelikleri sebebiyle kendilerine görünmez varliklar anlamina cin denilen mikroplar türünde varliklarin, mükellef varliklar olan cinleranlamina algilatabilmesidir. Bu bir hatadir, bu hataya düsmemelidir.
Cinlerin Peygamber Efendimize Imâni
Insanlarin ve cinlerin tamamina peygamber olarak gönderilen peygamberimiz halkini imana davet etmek için gittigi Taifden üzgün dönmekteydi. Sabah olmak üzereydi. Namaza durmustu.
O gün, cinleri hayrete düsüren bir olay olmustu. Cinler o ana kadar, semâlara dogru yükselip meleklerin konusmalarina kulak hirsizligi yaparak dinlerlerdi. Fakat o gün bu maksatla göklere dogru yükselmek istediklerinde üzerlerine atesvari gök taslari atilmisti. Semada meydana gelen bu olayin, yeryüzündeki önemli bir meseleden kaynaklanabilecegini düsünerek her tarafa yayilmis, arastirmaya baslamislardi.
Nasibin cinlerinden ileri gelen bir heyet, peygamberimizin bulundugu yere gelmisler, okudugu Kur'an-i Kerim'i dinlemisler, semada ceryan hadisenin sebebini anlamislar ve sonra kavimlerinin yanina dönmüslerdi. Bu durum Âyet-i Kerimelerde su sekilde açiklanmaktadir:
"Hani cinlerden bir gurubu, Kur'an'i dinlemeleri için sana yöneltmistik. Kur'an'i dinlemeye hazir olunca (birbirlerine) "Susun" demisler, Kur'an'in okunmasi bitince uyaricilar olarak kavimlerine dönmüslerdi. Ey kavmimiz! dediler, dogrusu biz Musa'dan sonra indirilen, kendinden öncekini dogrulayan, hakka ve dogru yola ileten bir kitap dinledik. Ey kavmimiz! Allah'in davetçisine uyun. Ona iman edin ki Allah da sizin günahlarinizi kismen bagislasin ve sizi aci bir azaptan korusun."(Ahkam Suresi 29-31)
Bu vak'a, cinlerin Peygamber Efendimizle ilk karsilasmasiydi. Bundan sonra yine bir gün Peygamber Efendimiz ashabina söyle hitap etti.:
"Ben gece vakti gidip cinlere Kur'an okumakla emrolundum. Pesmden kim gelecek?" Resûl-i Ekrem bu sözü ikinci ve üçüncü defa tekrarlamissa da ashab gene önlerine bakmislardi. Son tekrarinda Ibn-i Mesud "Ben gelirim" dedi ve birlikte Mekke'nin üst tarafinda Si'b-i Hacûn'a kadar yürürler. Oraya vardiklarinda Resulullah bir çizgi çizer ve;
"Ben sana dönüp gelesiye kadar buradan disari çikma!" diye tembih eder ve ayrilir. Ibn-i Mesud siddetli bir gürültü isitir. Cinler Resûl-i Ekrem'in üzerinde keklikler gibi uçusmakta, ayaklari ile taslari yuvarlamaktaydilar. Bazilari da def çalmaktaydi. Nihayet peygamberimiz kusattilar, ve onu göremez olur. Ayaga kalkar. Resullullah eliyle oturmasini isaret eder. Kur'an okumaya basladiginda, cinler yere yapisir halde dururlar ve görünmez olurlar.
Nihayet peygamberimiz ona gelir, buyurur ki.
"Bana gelmek istemistin degil mi? Eger gelseydin sana iyilik getirmezdi. Onlar cindi. Kur'an dinlemek üzere gelmislerdi, sonra kavimlerini inzar etmek üzere döndüler. Benden azik istediler. Ben de kendilerine kemik ve deve pisligini azik olarak tahsis ettim. Kimse kemikle ve bir de deve pisligi ile taharet almasin" buyurdu.
Cincilik
Ayet ve hadisslerin cinlerin varligindan bahsedip daha fgazla açiklama yapmamasinin meydana getirdigi bilgi boslugu ve merak, Islam toplumlarinda hemen her dönemde çesitli kimselerin bu alanda özel bilgi sahibi oldugu iddiasiyla ortaya çikmasina da adeta uygun bir ortam hazirlamistir. Bazi Islam bilginlerinin cinlerin insan üzerindeki olumlu veya olumsuz birçok etkiye sahip oldugu seklindeki görüsleri, cinlerin sihir ve büyü araci olarak kullanilmasina veya böyle bir iddiaya kaynaklik etmis, neticede diger faktörlerinde sonucu, gerek müslüman toplumlarda gerekse diger Bati ve dogu toplumlarinda cincilik bir sektör haline gelmistir.
Ancak cinlerle ilgili olarak ayet ve hadislerde bildirilenlerin disindaki yorumlarin eski Iran, Türk ve Hint kültüründen intikal ettigi anlasilmistir. Islam alimlerinin çogunlugu, cinlerin tesirinden kurtulmak için Kur'an okumanin yeterli olacagini belirtmisler ve baska bir yola basvurulmasini dogru bulmamislardir.
Su halde müslüman bir kimsenin cinlerden korkmamasi ve Allah'in izni olmadan, bir varligin diger bir varliga zarar veremeyecegine gönülden inanmasi gerekir. Diger varliklardan gelecek zararlara karsi Allah'a siginmak gerektigi gibi cinlerden gelebilecek zararlar husuusunda da ayni tutuma sadik kalmalidir. Nitekim Peygamberimiz'in de cinlerin insani etkilemesine karsi Ayetü'l-kürsi'yi ve Muavvizeteyn'i (Felak ve Nas sureleri) okuyarak bu yönde davranis gösterdigi rivayet olunmustur.
Ilk çaglardan beri cinlerle ilgilenme, onlardan bilgi toplama pesinde kosanlar ve bu ugurda ömür tüketenler, bütün insanligin degil, tek bir insanin hidayetine yetecek kadar bir bilgi birikimi bile elde edememislerdir. müslümanlarin bu bilgilerle yetinmesi, insanoglunun bilinmeyene ve gizemliye olan tabii merakini istismar ederek bumdan çikar saglayan, yaptiklari ise de dini bir görünüm ve mahiyet atfeden kimselere itibar etmemesi gerekir. Cinciler etrafinda daha çok bilgisi eksik, çaresizlik ve imkansizlik içinde olan kimselerin kümelestigi dikkat çekicidir. Dikkatli olalim, aldanmayalim.
--------------------------------------------------------------------------------
Kaynakça:
1) Kur'an-i Kerim
2) A.Riza Demircan, Cuma Hutbesi
3) Tenkitlerim, Tetkiklerim ve Makalelerim, Mehmet Emre
4) Ilmihal, Türkiye Diyanety Vakfi, Islami arastirmalar Merkezi
Hastalıklar kimine rahmet kimine zahmettir
Allah'ım, şifa ver
Böbrek ve kalp yetmezliğinden tutun, şeker ve yüksek tansiyona, herhangi bir organında sürekli hastalık taşımaktan, her gün ilâç kullanmayı veya düzenli aşı olmayı gerektirenine kadar yığınla problem var.
Sürekli olmasa da, ameliyatı veya ciddi bir tedaviyi şart kılan nice hastalıklarla karşı karşıyayız. Yapılan istatistik araştırmalarda, yaşayan insanların beşte biri hastalardan oluştuğuna göre, hayatınızın bir döneminde ciddi bir hastalıkla ya karşılaşmışsınız ya da karşılaşacaksınızdır. "Hayatımda bir aspirin bile kullanmadım" diyenler ise, hem çok azınlıkta, hem de çok gerilerde kaldılar.
Eğer hasta sizseniz, acıyı bir kere çekersiniz. Eğer anne baba, eş, kardeş veya ciğerpâresi evlâdınız ise, iki kez acı çekersiniz. Özellikle ailenin en önemli iki direği olan eşlerden biri hastaysa, evde huzur ve sevinç kalmayabilir. Çocuğunuz hastaysa, her gün kan ağlarsınız. Kim bilir, bir türlü güneş ışığının doğmadığı uzun gecelerde yavrunuzun başında ağlarken, onun derdini çekmeye gönülden razı olursunuz. Belki, "Allah'ım, şifa ver." diye dua ederken, "Evlâdımın yerine bu derdi ben çekeyim." bile dersiniz.
Öyle hastalıklar vardır ki, hastane eviniz olur, yuvanızı unutursunuz. "Hastane önünde incir ağacı/ Doktor bulamadı bana ilâcı" diye yanık bir türkü tutturan hasta, bir yanda "Çaresiz dertlere düştüm Doktor bana bir çare" şarkısını içli içli söyleyen komşusuna kulak kabartır. Geçmez günler bir türlü. Olmaz sabah hiçbir zaman. Geceler sonsuz gibi gelir insana. Yatağa esir olur, özgürlüğü özlersiniz hep.
Ne doktora para yetişir, ne ilâca. Belki bazen şanslı olduğunuzu düşünürsünüz. "İyi ki, sıcak bir hastane yatağındayım. İyi kötü bir doktorum, bazen azarlayıp fırça atsalar da hemşirelerim ve hasta bakıcılarım var." diye sevinirsiniz.
Sağlığın kıymetini bilmek için hasta olmak gerekmiyor
İster kolayca tedavi edilebilsin, ister çok uzun sürsün tüm hastalıkların bize kazandırdıkları ve mesajları vardır.
Bir kere sonsuz şefkat ve merhamet sahibi olan Rabbimiz, hastalıkları bize işkence etmek için veriyor değildir. O bizim acı çekmemizden ve ağlamamızdan memnun olmaz. Sürekli mutlu ve sevinçli olmamızı ister. Buna rağmen başta en sevdiği insanlar olan peygamberlere hastalıkların en ağırını verdiğine göre; bunda başka rahmet tecellileri vardır.
Hem yarattığı her şeyde sayısız hikmetler bulunan O Hakîm'i Mutlak, hastalığı boş, anlamsız, sebepsiz ve gayesiz olarak vermiş olamaz. Elbette hastalıklarda çok hikmetler ve gayeler vardır.
Hastalık her şeyden önce Rabbimizin bize verdiği nimetlerin değerini takdir etmemize vesile olur. Midemize, kalbimize, gözümüze gelen bir hastalık bu organlarımızın ne kadar kıymetli ve sağlıklı yaşamanın büyük bir nimet olduğunu anlatır bize. Böylece sayıları belki de yüzü bulan maddî ve manevî organlarımızın ve duygularımızın paha biçilmez değerde olduğunu anlar, bunları bize ihsan eden Zat'ı Zülcelâle sonsuz şükrederiz.
Burada şu soru aklınıza gelebilir:
"Sağlığın kıymetini bilmek için hasta olmak gerekiyorsa, kıymetli olan sağlığı tadamamış oluyoruz. Sağlıklı olmadıktan sonra kıymetini bilmemiz bir anlam ifade eder mi?"
Nefsimize gelen bu sorunun cevabını vermek çok kolay..
Birincisi, hayatının belli bir döneminde hasta olan insanların sağlıklı organları ve sağlıklı yılları daha çoktur. Dolayısıyla kıymetini öğrendiği sağlığı doya doya yaşıyor demektir. Ömür boyu hasta olan insanlar yok denecek kadar azdır. Meselâ, birkaç yıl hastalık çeken bir insan, ömrünün geri kalan kısmında sağlıklıdır.
Bu konuda 18 sene hastalık çeken ve sabır kahramanı olarak bilinen Hz. Eyyûb Aleyhisselâm'a, "Hastalığın geçmesi için Cenab'ı Hakka dua etsen olmaz mı?" diye soran hanımına verdiği cevap ne kadar ibretlidir:
"Benim bolluk ve refah içinde yaşadığım müddet 80 yıldır. Çekmiş olduğum darlık ve sıkıntılı zaman ise, daha bu süreye ulaşmamıştır. Bu durumda ben Allah'tan utanırım. Ona bu hâlin üzerimden gitmesi için nasıl dua ederim..."
Keşke dünyada iken biz de bu musibetlere uğrasayadık
Hem hastalık çektiğimiz organımız bir tane, bazen çok nadir olarak birkaç tanedir. Ağır bir kalp veya karaciğer rahatsızlığı geçiren bir insanı düşünün. Bu hâliyle tedavi edilince er geç şifaya kavuşabilmektedir.
Acaba bütün organlarınızın rahatsız olduğunu düşünün. Bir insan buna dayanabilir mi? Bırakın bütünü, aynı anda on hastalığı bulunan bir kimseyi hayal edin. Yaşamak ölümden beter olmaz mı?
Demek her hâlimizde hastalığı verene şükretmemiz gerekmektedir.
Hastalık aynı zamanda günahların affına ve sevapların kazanılmasına vesiledir. Hadislerde, her hastalığın günahları affettirdiği, bir insanın kendi gayretiyle ulaşamayacağı makamlara yücelttiği belirtilir. Hatta âhirette bazı kimselerin, hastaların ulaştığı makamları görünce, "Keşke dünyada iken biz de bu musibetlere uğrasaydık." diyecekleri anlatılır.
Madem dünya hayatı gelip geçicidir, önemli olan sonsuz âhiret hayatıdır. Bakî meyveler veren hastalıktan şikâyet etmek değil, sabretmek, belki bir şekilde memnun olmak gerekir.
Hem küçük büyük herhangi bir hastalığa yakalanan kimse, Allah'ı ve âhireti daha çok düşünür. Dünya heveslerine ve eğlencelerine dalmaz. Bu netice ise, dünyalar verilse hiçbir şekilde yerini dolduramayacak kadar büyük bir kazançtır. Kişinin, gelip geçici ve aldatıcı hayata dalmayıp sonsuz hayatına yönelmesinden daha önemli ne olabilir?
Hastalık insanı melekleştirir
Özelikle uzun süren hastalıklara yakalanan insanlar için hastalık, güzel bir mânevî hâl verir. O kimseler âdeta bir ayakları dünyada, bir ayakları âhirette gibi yaşarlar. Her an Allah'a dua eder, O'ndan medet isterler. Dünyayı kalben terk eder, gönüllerini âhirete bağlarlar. Ağır bir karaciğer rahatsızlığı geçiren kıymetli bir dostumuz meselenin bu yönünden ehemmiyetle bahsetmişti. Gerçekten de ölümcül bir hastalığa yakalanmak dış görünüşü itibarıyla kötüdür; fakat sürekli âhirete hazır bir hâlde bulunmak mânen çok lezzetlidir. Âdeta her an şahadeti bekleyen bir asker gibi, hâlis ve sırf Allah rızasını gözeten bir ruh hâleti vardır.
Bir de hastaya bakanların durumu vardır. Görünüşte çok zor, zahmetli, sıkıntılı olan bu hizmet de hem çok sevaplı, hem çok hikmetlidir. Hastanın kazandığı mânevî hâl ve sevabın bir misli veya benzeri, hastaya bakanlar için de geçerlidir. Eğer evimizde baktığımız hasta, babamız veya annemiz ise, bu hizmet bize âhiretimizi kazandıracaktır. Peygamberimiz "Anne ve babasının ömrünün sonuna yetişip de cenneti kazanamayanın burnu sürtülsün." buyurmuştur. Demek ki, onları memnun etmek, cenneti kazandıran bir hizmettir.
Acelecilik öldürür, sabır yaşatır
Belki bir gün daha fazla yaşamayı başaran, tam o buluşun ortaya çıktığı zamana yetişecektir. Belki kendini kötümserliğe ve ümitsizliğe atan birkaç gün sonra öğreneceği yeni bir tedavi usulünü göremeden gitmiş olacaktır. 17 Ağustos depreminde iki kişi göçük altında kalmış. Birisi sabırla kurtarılmayı beklemiş, diğeri dayanamayıp intihar etmiş. Oysa tam intihardan birkaç saat sonra enkaz açılmış ve kurtarıcılar gelmişti. Sabreden kurtuldu, diğeri öldü. Sabırsızlığın sonunu görüyorsunuz. Aynı husus, hastalıklar için de geçerlidir.
Daima sabır, şükür, dua ve arayışla morali yüksek tutmak gerekir.
Moral; sevinç, mutluluk, huzur, gülmek demektir. Ağır bir hastalık geçiriyorsanız, ne yapıp edip sizi üzüntüye sevk edecek unsurlardan uzak durmalı, sizi sevindirecek yolları keşfedip uygulamalısınız. Tek başına "gülmenin" bile en ölümcül bir hastalığı iyileştirdiğini duydunuz mu?
Norman Cousins, "Bir Hastalığın Anatomisi" isimli kitabında "çınlayan bir kahkaha"nın "içsel bir jogging" olduğunu belirtir. Cousins, ağır bir kanser hastasıdır. Doktorlar yaşama şansının yüzde birden bile az olduğunu söylerler. Ama o kötümser olmaz. En çok sevdiği komedyenlerin filmlerini alır ve kahkahalar atarak her gün izler. Sonuç muhteşemdir. Gülmekle, ümit ve cesaret kazanmış, iç organlarına hareket gelmiştir. Şaşılacak şey: Norman Cousins, gülme sayesinde aksilikleri aşıp hayatta kalmayı başarabilmiştir.
Allah'ın ihsan ettiği bir mucize olan gülmek, böyle olağanüstü bir etki gösterirse, hastayı mutlu edecek diğer davranışların yan yana geldiğini düşünün. O hasta neden iyileşmesin?
Ağır hastaya kesinlikle kızmadan, onu kırmadan, sürekli iyi davranmak, güler yüzlü ve tatlı dilli olmak gerekir. Eğer hasta dua ve tevekkülle kendisini besliyorsa iki kat mutlu olur.
Kaynak: Beyan dergisi, 08-2004
İmân Ağacı ve Meyveleri
Yüce Allah harika bir teşbihle imanın insan gönlündeki yerini ve davranışlarındaki tezahürünü şöyle ifade etmiştir: "Görmezmisin ki Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir kelime, kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir. O ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. İşte Allah öğüt alsınlar diye insanlara böyle misaller getirir." (İbrahim, 24 - 25)
Müfessirlerin cumhuruna göre söz konusu güzel kelimeden maksat kelime-i şehadettir. Müminin kalbinde kök salan bu kelime bütün iyilik ve güzelliklerin kökü mesabesindedir, amelleri değerli ve geçerli kılan odur. İmana ve ihlasa dayanmayan söz ve davranışlar ise köksüz ağaç gibidir. Ayette geçen güzel ağaçdan maksat ise mü'mindir. Duygu ve düşünceleri iman ve ihlasla sulanan mümin her an güzel yemişler sunan verimli bir ağaç gibidir. Bu ağacın kökü derinlerdedir. Şüphe ve inkar rüzgârları, ilhad selleri bu köklü ağacı sökemez. Mümin güçlü iman sayesinde dimdik ayaktadır. Bu ağacın görüntüsü de güzel, meyveleri de güzeldir. Mevsimlik değildir, her an meyve sunar.
Bu teşbih imanın fert hayatındaki tezahürünü gözler önüne serdiği gibi genelde İslam medeniyet ve toplumların yapısını ve görüntüsünü de ortaya koymaktadır. İslam medeniyeti asıl itibariyle vahye dayanır. Yanıp sönen duygulara, geçici heveslere, fertlere, zaman ve zemine göre değişen düşüncelere dayanmaz. Bütün eşya ve olaylar yaratıcının varlığı ve birliği esasına göre değerlendirilir. Tevhid temel ölçüdür. Fert ve toplum hayatı tevhid zeminine oturtulduğu zaman sağlamdır. İman zemininde yükselen İslam medeniyeti dalları semayı kaplayan muhteşem bir ağaç gibi asırlarca insanlığa güzel meyveler sunmuş, inançsızlık çölünde bunalanları gölgesinde serinletmiştir.
Her ağacın bakıma ihtiyacı olduğu gibi iman ağacının da bakıma ihtiyacı vardır. Mümin onu her an faydalı ilim, salih amel, tefekkür ve tezekkürle sulamalıdır. Aksi halde o da diğer ağaçlar gibi kurumaya yüz tutar. Hz. Peygamber (s.a.v) bu durumu şöyle ifade etmişlerdir:
"Elbisenin eskidiği gibi iman da kalp de eskir. İmanınızı yenileyiniz" (A. İbni Hanbel Müsned 2/359) İman, öğretimin yanında bilhassa eğitim işidir. Davranışlara yansımayan iman yapraksız, meyvesiz ağaç gibidir. İslamiyet hayattan dışlandıkça verim azalmakta, kullanılmayan ilaç gibi etkisiz kalmaktadır. Kelam konusu olan imanla dinimizin kaynağı iman elbette bir değildir. Nitekim teşrih masasında incelenen kadavra ile diri insan da aynı değildir.
İslâm'a değer verildikçe İslam toplumu değerli oldu. İslam ağacı ilimle, tefekkürle amel-i salih ile sulanıp korundukça dallanıp budaklandı. Bir dönem yeryüzünün üçte birine fiilen hakim oldu. İlim, sanat ve hukuk alanında ölümsüz eserler verdi, pek çok buluşlara öncülük etti. Güçlü İslam sayesinde müslümanlar örnek ve önder toplum haline geldiler. Taklid eden değil, taklid edilen oldular. Ayette belirtildiği gibi kökü sabit, dalları semayı tutmuş bir ağaç gibi başları dik ve onurlu yaşadılar. Zira İslam’ın çarkı hızlı dönüyordu, özellikle orta çağ müslümanların çağıydı. Zaman geçti çark yavaşladı hatta tersine dönmeye başladı, değirmenden un çıkmaz, ağaç meyve vermez oldu. Zira bu ağaç bakımsız kaldı. Etrafında zararlı bitkiler türedi. Zaman zaman İslam ağacının zayıflayıp kuruması için bu zararlı bitkiler beslenip büyütüldü. Hz. Peygamber bu durumu önceden haber vererek şöyle buyurdu: "Halatın tel tel kopup zayıfladığı gibi İslam prensipleri de teker teker çözülecek"(A. İbni Hanbel Müsned Hadis no: 147) Bu çözülme, prensiplerin bizzat zayıflaması anlamında değil, uygulanmaması anlamındadır. Çünkü islam "Hiç kopmayan sağlam bir kulp' tur." (Bakara: 256)
Muhteşem iman ağacının gölgesinden ve meyvelerinden hem müslümanlar, hem de gayr-i müslimler istifade etti. Eskisi kadar olmasa da bu istifade yine sürmektedir. Bu ağaç sulanıp korundukça istifade daha da artacaktır. Bu sulama ve koruma işi de öncelikle müslümanların görevidir. Ağacın her zaman ve zeminde meyve verme kabiliyeti vardır. Mühim olan bu kabiliyeti yaşatmaktır. Bu da ictihadla, tecdidle, köke bağlı kalmak şartıyla yeni açılımlarla olur. Köke bağlı kalmak şarttır. Zira ayette de belirtildiği gibi bu ağacın kökü sabittir. Zaten köksüz hiç bir şey yaşamaz. Yanıp sönen ideolojiler köksüzlüğün örnekleridir. Köke zarar vermeden dallarda bazı budamalar yapılır ki yeni filizler çıksın, böylece ağaç güçlensin.
İslam'ın güçlenip genişlemesine yol açacak bütün açılımlar iman ağacının sulanması mesabesindedir. Bu işi yapacak olanlar da uzmanlardır. Ziraatte uzman olmayanlar yanlışlık yaparak ağaçları kurutabilirler.
Din alanındaki yenilenme daha ziyade tefekkür, sanat ve hukuk alanında olacaktır. Düşünceler de nesiller gibi üremekle hayatiyetlerini devam ettirirler. Gelişen dünyaya ayak uydurmak, daha da öte İnsanlık kervanının kılavuzu olabilmek için her bakımdan örnek ve önder olmak müslümanın en önemli görevidir. Yerinde saymakla yol katedilmez. Geriye ise örnek almak için bakılır, tarihte yaşanmaz tarihten ibret ve örnek alınır. Bütün mesele kökü mazide olan âti olmaktır. Kökü yerde sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç benzetmesi tam da bunu belirtmektedir. Mâzi kavramı hem geçmiş zaman hem de derinliği ifade eder. İman ağacının kökleri hem Hz. Adem'e kadar uzanan maziye, hem de mümin kalbinin derinliklerine iner. Âti (gelecek) kavramı ise hem kıyamete kadar ki istikbâli hem de genişliği kapsar. Bu da İslam'ın bütün zaman ve mekanları kuşatması demektir.
Kökü kâim, meyvesi daim olan bereketli İslâm ağacı yanında bir de köksüz ve meyvesiz inkâr ağacı vardır ki yüce Mevlâ bunu da şöyle tanımlamaktadır:
Kötü bir kelime de, yerin üstünden koparılmış, sabit olmayan kötü bir ağaç gibidir. (İbrahim: 26) Buradaki kötü kelimeden maksat inkar, kötü ağaçtan murad ise kâfirdir. İnkar ağacının ne kökü, ne dalı ne de faydalı meyvesi vardır. İnkara dayalı söz ve davranışların ne Allah katında ne de insanlar yanında değeri vardır. Bu ağaç insanlığa hep zehirli meyveler sunmuş, hali hazırda da sunmaktadır. Bu ağacın hayatı tabiî değildir. Şeytan ve onun askerleriyle ayakta tutulmaktadır. Yalan ve nefret suyuyla sulanmakta, sahte meyveler vermektedir. Bu ağaç Firavun ve Nemrutları ve onların yandaşlarını gölgelendirmektedir. Fakat hep altındakilerin tepesine yıkılmıştır. Zira köksüzdür.
Netice şudur ki; güzellikler güzellikleri, kötülükler ise kötülükleri doğurmaktadır. Hurma ağacından Ebû cehil karpuzu devşirilmediği gibi zakkum ağacından da hurma devşirilmemektedir. Bütün mesele iman ağacının ihlasla, ilimle, amel-i salihle yeşertmek, hayat veren meyvelerini her an devşirebilmektir.
Kaynak: ALTINOLUK dergisi, 02/2005
Sırat-ı Müstakim
Kur'an-ı Kerim'in Ümmü'l-Kitab'ı olan Fatiha Suresi'nde Yüce Yaratıcı(c.c.) bize bir dua öğretmektedir. Bu dua insanoğlunun, hayatın çapraşık, sonu gelmez yollarına karşılık, Sırat-ı müstakime doğru sevk ettirmesi için Allah'a nasıl dua edeceğini göstermektedir: "Ya Rabbi! Bizi Sırat-ı Müstakim'e ilet, kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna, gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil" Bu muazzam dua kul olmanın, gereğini yerine getirmenin çabası dahilinde, Allah'ı mevla ve vekil kılmayı bizlere öğretmektedir. Yüce Allah kullukla sırat-ı müstakime ulaşılacağını şu ayetle beyan etmektedir: "Bana kulluk edin, doğru yol budur" (Yasin, 61) Kulluk, Allah’ı tanıma, O' nun hayata karışan yegane güç olduğunu haykırma, durum ve şartlar ne olursa olsun, Allah'a karşı sorumluluğun yerine getirilmesi için mücadele ve mücahede etme ve bu şuurla hayata anlam yüklemedir. Kulluk "Eşhedü.." ile başlayan, ibadet, taat ve kullukla olgunlaşılan bir süreçtir. Kul olabilmek için Allah'a sımsıkı sarılmak gerekiyor ki, bu sımsıkı sarılış, işte Kur'an'ın ilk suresinde yer alan her müminin üzerinde olması gereken sırat-ı müstakime ulaştırıyor. "Allah'ın ayetleri önünüzde okunuyorken ve Resulü de içinizde bulunuyorken sizler küfre nasıl dönersiniz ki? Halbuki her kim Allah'a sımsıkı tutunursa muhakkak o, doğru yola çıkarmıştır" (Ali İmran, 101)
Hayat bir kısa yolculuk. Bu yolculuk nasıl olacak, bunu tayin eden, kişinin kendi hür iradesinden başka bir şey değildir. Bu yolculuğu Allah'a doğru yol almanın bir aracı olarak kabul etmek, mümince bir hayata atılan ilk adım olacaktır. Allah bu imtihan dünyasını yaratırken, kişinin önüne iki seçenek koymuştur. Kim Allah'a kul olma yolunu seçerse, onun ecrini dünya ve ahirette alacaktır, kim de dünya hayatının ebedi olduğu düşüncesiyle hareket ederek, seküler bir hayatın yegane hayat olduğuna kani olur, o belki dünyayı debdebe ve gösteriş dolu yaşayacaktır, ama ahiret onun için hüsran olacaktır. "Kim ahiret ekinini isterse, biz ona kendi ekiminde artırmalar yaparız, kimde dünya ekinini isterse, ona da ondan veririz, ancak onun ahirette bir nasibi yoktur" (Şûra, 20)
Allah'ın sıratı müstakiminde seyretmek için şeytanla mücadele içerisinde olmak gerekiyor. Çünkü şeytan insanların yaratılış zafiyetlerini çok iyi bilmektedir. Zaten bunun için sırat-ı müstakim üzerinde oturacağını söylemiştir, Allah'a." İblis dedi ki: Beni azdırmana karşılık yemin ederim ki ben de onları saptırmak için mutlaka senin sırat-ı müstakimine pusu kurup oturacağım."(A'raf, 16) O zaman sırat-ı müstakim yolcusunun önüne çıkacak engellemelere karşı mücadele edeceği silahları olmalıdır. Bunlar da Kur'an ve Hz. Peygamber (s.a.v.)'dir. Kişi Kur'an'a yârân olursa, onu yanından ayırmazsa, bütün fiil ve hareketlerinde onun için bir mihenk olursa, sırat-ı müstakim, onun için kolay yürünecek bir yol haline gelir. "İşte size Allah'tan bir nur parlak bir kitap geldi. Allah bununla rızası ardınca gideni selamet yollarına ulaştırır. Ve izniyle onların zulmetlerden nura çıkarıp sıratı müstakime sevk eder" (Maide, 6)
Kur'an-ı Kerim öyle bir kitap ki, hayatı kendi anlamı içerisinde nasıl yaşanacağının formüllerini kul olmaya çalışan insanlara öğreten, kişinin şeytanla mücadelesine karşı amansız yardımcı olan yegane ilâhî düsturlar manzûmesi. Böyle çok yönlü bir kitap, sırat-ı müstakim yolcusunun, sırat-ı müstakim üzerinde karşılaşacağı engelleri çözmek için ba& | |