|
ANA SAYFA
HARMANA SERDİLER SARI SAMANI
Mevsim yaz. Aylardan Temmuz; sarı sıcakların tabiatı pişirip hamlıktan
olgunluğa yollandırdığı bolluk ve bereket mevsimi. Çiftçilikle meşgul
köylünün yüzünde tatlı bir tebessümün başladığı mevsim. Neden olmasın?
On aydır yolunu gözlediği rızkına kavuşmak üzeredir. Ekim ayında tane
tane toprağa serptiği buğdayları şimdi başak başak derme zamanıdır.
Niçin sevinmesin? Niçin gülmesin?

Düşünüyorum da aslında biz çok şanslıydık şimdiki çocuklardan. Şimdiki
çocukların yedikleri önündeyken yemedikleri peşi sıra koşmaktadır. En
güzel şekerlemeler, envai çikolatalar, İnternet, son teknoloji
bilgisayar oyunları, Bin bir çeşitli kanal kanal Televizyon, CD, VCD,
DVD... Ne mevcutsa hepsi onların emrinde. Ama onlar kuş sesini ancak
haporlerlerden duyabiliyorlar. Doğayı filmlerden izliyorlar. Çiçeği
saksıda, gökyüzünü evlerinin balkonundan görebiliyorlar. Ama biz böyle
mi idik? Biz hayatın içindeydik. Hayat bizim yakamızda biz hayatın
koynundaydık.

Siz Hiç Düvene Bindiniz mi?
Türkülere konu olmuştur samanlıklarımız. “Samanlıktan kaldıramadım
samanı da Zühtü”, gibi. Deyimlerimiz vardır; “iki gönül bir olunca
samanlık seyran olur”. “Samanlıkta iğne aramak” " saman altından su
yürütmek" vb. daha niceleri.


Bugün bu samanlıkları hâlâ kullanıyoruz. Harman yeri ve Samanlıklar bir
medeniyetin, bir tarım kültürünün iki öğesiydi. yaz gelip buğday
başaklarının sararmaya yüz tutup ardından da açık sarıya döndüğü zamanda
her evin yakınında bulunan harman yerleri buğday hasadına hazırlanırdı.
Genellikle buralar samanlığın yakınındaki düzlüklerdi. Harmanda buğday
taneleri sapından ayrılır, saplar saman olarak samanlığa, başaklar da
buğday tanesi olarak “HAMBAR”lara doldurulurdu.

Harman mevsimi geldiğinde harman yerinin otları kazmalarla düz bir
şekilde kesilerek temizlenir. Ardından zeminin sıkılaşması sağlanırdı.
Ardından adım adım her alanı ayaklarla çiğnenerek, yerine göre ağır bir
kütük ile dövülerek şimdiki betonsu bir zemin elde edilirdi. Buğday
bağları, gemleri çözülüp başak kısımları içe dönük, harmanın merkezine
bakacak şekilde harmana serilirdi. Katırların çektiği Keskin uçlu çakmak
taşları çakılı, kızağı andıran “DÜVEN” lerle gün boyu bu serili ekin
sapları öğütülürdü. İlk başlarda belli bir oranda sıkılaşması
sağlandıktan sonra dişlilerin daha iyi kesmesi için düvene ağırlık koyma
ihtiyacı doğardı. İşte biz çocukların bir yıl boyunca beklediği an
gelmiş oluyordu; “Düvene binmek”. Hava sıcak, güneş tepede kavururken
düvene binmek öyle büyük bir mutluluk verirdi ki bizlere. İşin bittiğine
inanmayıp inmek istemediğimizde “katırlar yoruldu” sözüyle o hayvanlara
acıdığımız için hemen inerdik düvenden.

“Harman yeri sürseler. Yerine Gül dikseler. Oy Sanem”. Bu bir gelin
türküsüdür. “Aman ne zorumuş Burçak tarlasında burçak yolması” gibi daha
nice türkülere konu olan harman zamanı elbette köylünün en meşakkatli
zamanlarında birisiydi. Ne iyi olurdu değil mi harman yerinin sürülüp
yerine gül dikilmesi? Ve duaları kabul olundu demek ki nice Sanem’lerin.
Ne harmanlar kaldı, ne harman yerleri; ne dövenler kaldı, ne dövenleri
çeken öküzler,katırlar. Ki çocuklar düvene binip, onun altından kayıp
giden bir dünyayı seyredebilsinler. Artık mümkünü yok bunların. Daha
15-20 sene öncesinde bütün köylünün, harmanlarının sürüldüğü köylerin
harman yerleri vardı. Üç veya dört hafta bir şölen gibi devam eden
harman zamanları vardı. İşte siz şimdiye kadar hiç düvene binmedinizse
unutun gitsin. Bundan sonra asla binemeyeceksiniz! Ne acı bir şey değil
mi? Bir baba olamamak gibi. Bir daha asla düvene binememek.
Harman dövmesinin ardından buğday tanelerinin arasında ince sap saman ve
toz toprağın ayrıştırılması için “Yaba” ile havaya savrulması işlemine
de HARMAN SAVURMA bazı yerlerde som savurma da denen bu işlem için de
ılgıt ılgıt değil çok olmasa da esen bir rüzgâra ihtiyaç duyulur. Bazı
zamanlar olurdu ki günlerce rüzgar esmesi beklenirdi. Hatta yağmurlar
yağar, mahsül harmanda çürüme riski yaşardı.

Uygun yönden esen rüzgâra karşı yaba ile saman yukarı atılır, rüzgâr
samanı uzağa atar, buğdaylar olduğu yere düşerdi. Yel çıkınca bir sevinç
kaplardı içimizi. Fakat arada bir rüzgarın yönü değişince havaya
savurduğunuz samanın tozlarını tepeden tırnağa üstümüze çökerdi.
Ensemizden boynunuzdan giren saman tozları terlerle bedenimizi sarınca,
uyuz itler gibi kaşınır dururduk. Öfkelenseniz öfkelenemezsiniz,
kızsanız kızamazsınız… Can da tatlı ürün de… Hani derler ya “Canım
burnumun ucunda” diye. İşte o anda burnunuzun ucundan damlayan terler,
birbiri ardına damlamaya başlayınca rençperliğin, üretmenin, buğdayın,
ekmeğin, suyun değerini, nimet oluşunu öyle bir anlardık ki… Yere düşen
bir lokma ekmeği alıp öpüp başımıza, yüzümüze, gözünüze sürüp yerdik.
Şimdi bir bütün ekmeği bile çöpe atabiliyoruz rahat rahat.
Köy kokan toprak kokan harman kokan ayran kokan duygularla kaleme
aldığım bu yazıyı burada sonlandırılıyorum. Yeni yazılarımla aranızda
olmaya devam edeceğim. Şimdilik hoşça kalın
HİLMİ ÖZTÜRK
|