hayy68.sitemynet.com
BİSMİLLAHİRRAHMANIRRAHİM O'NUN AYETLERİ'NDENDİR... GÜNÜN, HAFTANIN, AYIN, YILIN YAZISI... BİR AYET BİR HADİS BİR SEÇKİN SÖZ HİTABELER HAKİKAT İŞTE BU! DİN BİLGİSİ DERS NOTLARI KUR'AN VE HAZRET-İ MUHAMMED(S.A.V.) GÜNCEL HAC İBADETİ DÜŞEN UÇAKTA BATAN GEMİDE ATEİST OLMAZ! DERS NOTLARI -GENEL- DİN KÜLTÜRÜ AHLAK BİLGİSİ SORU BANKASI SEÇKİ tnn YAZILARI GERÇEKLERLE YÜZLEŞMEK YÜREK İSTER O DA SİZDE YOK! İNSANIN YARADILIŞ MUCİZESİ RESİMLER LİNKLER FANTAZYA THE LAST CHAİN!

SEÇKİ


Bütün kitaplar O'nu (Kuran'ı)daha iyi anlamak için okunur!

TÜM EVREN MÜSLÜMANDIR!

"Kur'an'daki kader(takdir/belirleme) anlayışı, insan davranışları da dahil her şeyin önceden ilahi olarak takdir ve tesbit (pre-determination) edilmesi şeklinde yorumlanmıştır.Bunun, Kur'an'ın kader anlayışının basit bir şekilde yanlış yorumu olduğu açıktır(nitekim bir çok batılının İslam anlayışı bunun etkisi altında kalmıştır).Aslında kader "ölçmek" demektir, ifade ettiği mana ise şudur; yalnız Allah mutlak sonsuz olduğu halde, diğer bütün mahlukat yaratılmışlık damgası olan "ölçülme" özelliğini taşır.Bu kabiliyetlerin alanı, insanda olduğu gibi çok geniş olabilse de onların bir sonu vardır.Kur"an bu kabiliyetlerin bizzat fiile dökülmelerinden bahsetmiyor; konu ettiği, bu kabiliyetlerin kendileridir.Kur"an"a göre Allah bir şeyi yaratacağı zaman o şeyin kabiliyetlerini ve davranış kanunlarını(emir veya hidayet) mahiyet(tabiatı veya karakteri) içerisine yerleştirir.Böylece o şey, bir düzen içerisine girmiş olur ve alemde bir etken faktör durumuna gelir.
Evrendeki her şey mahiyeti içerisine yerleştirilmiş kanunlar çerçevesinde hareket ettiği, yani Allah'ın emrine doğrudan doğruya uyduğu için, tüm everen müslümandır.Yani Allah'ın iradesine teslim olmuştur.Bu evrensel kanunun tek istisnası insandır.Çünkü Allah'ın tekvini(ontolojik) olmayan teklifi(ahlaki)emrine uyup uymamakta bir seçim yapabilme kabiliyeti kendisine verilen tek varlık odur."Fazlur Rahman, Ana Konularıyla Kur'an, çev. A. Açıkgenç, Ankara, 1996, s.68-69)
Ontolojik kaderin içindeki insanın özgürlük alanında Allah ile insan arasında Allah'ın koyduğu ahlak kurallarına bağlı kesinleşmemiş ikinci bir kader daha vardır.Burada Allah'ın iradesinin tecellisi, insanın iradesinin yönüne bağlıdır.Halk arasında kullanınlan "Kör Allah'a nasıl bakarsa Allah da köre öyle bakar!" atasözü, bu ilişkiyi dile getirir.Kur'an'dan bir misal vermek gerekirse, Allah'ın koymuş olduğu ahlak kuralı gereği mucizelerle gönderilen peygamber, kavmi tarafından tekzip edilince o kavim azabı hak eder(10/95).Hz. Yunus'un kavmi de peygamberlerini yalanlayınca azap belirtileri başlar.Fakat azap, henüz inmeden önce, Hz. Yunus'un kavmi ona gerçek anlamda inanınca, Allah da: "Dünya hayatında onlardan rezillik azabını kaldırmış ve onları bir süre daha yaşatmıştı."(10/98).
Demek ki Hz.Yunus'un kavmi inanmasaydı kesinleşmiş ahlaki kader gereği , yok olacaklardı.Ancak, onlar Allah'a karşı ahlaki tavırlarını değiştirince, Allah da ahlaki kaderi gereği onlardan azabı kaldırıyor.Bu kuralın hep insanın lehine işlediğini özellikle vurgulamamız gerekir.Yani Allah durup dururken insana bela vermez.Belalar (insana acı, ızdırap, zarar veren olaylar)insana içinde yaşadığı dünyanın, çevrenin, toplumun karmaşık etkilemeleri sonucu gelir.Allah, insana bazı ahlaki davranışlarına karşılık olarak bunları insandan uzaklaştırır.
Örneğin Kur'an şöyle diyor: "Kullarım benden sorarlarsa deki:Ben onlara yakınım.Bana dua edenin duasına karşılık veririm!"(2/186).
Sonuç olarak diyebiliriz ki, bir "kesinleşmiş kader" vardır.Bu, dünyamızın ve insan olarak bizim insan olma şartlarımızdır.Bir de insanla Allah arasında karşılıklı özgür ilişkide "belirlenmemiş kader" vardır.Bunun nasıl tecelli edeceği, insanın özgür iradesiyle yapacağı tercihin yönüne bağlıdır.Yani burada Allah'ın iradesi insanın iradesine bağlıdır: "Eğer siz dönerseniz Biz de döneriz,"(17/8).
(İlhami Güler, Allah'ın Ahlakiliği Sorunu, Ankara Okulu Yayınları, Ankara, 2000, s.95-98)

BÜTÜN VARLIK ESMA'NIN TECELLİSİDİR
Allah'ın esmasının her biri bir ilme benzer.Kişi O'nun esmasından kaçına nüfuz ettiyse, o kadar ilimle Allah'ı biliyor demektir.O'nun yalnızca Rahman, Rab ve Kerim gibi isimlerine vakıf olana nisbetle, bunlara ilaveten Halik, Bedi, Fatır ve Musavvır gibi isimlerine vakıf olanın Allah hakkındaki bilgisi daha eleri düzeydedir.Bu sadece şer i ilimlere vakıf bir İslam alimiyle, şer'i iyilerin yanında tabii ilimlere de vakıf bir İslam alimi arasındaki farka benzer.Birincisine nisbetle ikincisinin ayetleri anlaması, yorumlaması ve anlatmasının, daha derin ve daha kapsamlı olacağı muhakkaktır.
Her ilim dalı, özünde, Allah'ın esmasının tezahürleriyle ilgilenen disiplinlerdir.Dolayısıyla her ilim dalının gayesi, o ilmin varoluş sebebi olan esmaya ulaşmak olmalıdır.Tıp ilmi O nun eş-Şafi isminin tecellisiyle ilgilenir.Siyaset ilmi O'nun el-Hakem ismiyle ilgilidir.Tarih ilmi O'nun el-Hafid ve er-Rafi isimleriyle ilgilidir.Botanik ilmi O'nun el-Falık, er-Razık, el-Mukit isimlerinin tecellileriyle ilgilidir.Astroloji ve Kozmoloji O'nun el-Mübdi ve el-Muid isimleriyle ilgileninr.Tüm güzel sanatlar ve edebiyat O'nun cemal sıfatlarının tecellileriyle ilgilenir.Hikmet ve felsefe O'nun el-Hakim isminin tecelliyatına açılan bir kapıdır.İlahiyat O'nun el-İlah isminin tecelliyatı ile ilgilenen bir ilim dalıdır.
Tüm ilimler, Allah'ın o alandaki esmasına ulaştırdığı oranda data ve veri anlamında bir bilgi olmaktan çıkıp ilim adını almayı hak ederler.Bilgi, kendi başına bir amaç değildir.Bundan dolayı bilgi, bilinen özneden bağımsız bir varlığa da sahib değildir.Bilinen ve bilen özneden bağımsız bir bilginin varlığından söz etmek abestir.Bu tür bir bilgi hakikate atıf olan bir ilim değil, olsa olsa hayaldir.Bilinen her öznenin kendisi hakkında verdiği bilgi, kendi varoluş anlam ve amacına yaptığı örtülü bir atıftır.İlim kelimesinin türetildiği, işaret, nişan, iz, sembol, simge, logo anlamına gelen alamet mastarı, bizi bu hakikate ulaştırır.Çünkü ilim kendi başına bir amaç değil, neşet ettiği kaynağa götüren bir araçtır. O kaynak el-Alim olan Allah'tır.
İnsanın bilmesiyle Allah ın bilmesi arasındaki mahiyet farkı da burada ortaya çıkmaktadır.İnsan, bilgi öznesinin verdiği bilgi kadar bilir.Mesela, muhatabı olan bir diğer insanın içinde sakladıklarını asla bilemez.Fakat Allah ın bilmesi böyle midir ya? O kalplerin özünün bilir , her şeyden haberdardır .O, bilmek için bilinenin kendisi hakkında bilgi vermesine ihtiyaç duymaz.Bilgi nesnesinin var olması dahi gerekmez.Bilgi O'nundur, bilen O nundur, bilinen O'nundur.Bütün bunları O yarattığı gibi, bilme yeteneğini de O yaratmıştır.Dolayısıyla, insana göre bilgi öznesi olan her bilinen, el-Alim olan Allah'a göre bilgi nesnesidir.Çünkü O yaratandır. "Hiç, Yaratan bilmez mi?"(67/14)
İlim, el-Alim'e yapılan bir atıftır.Zaten kainata alem denilmesi de bundandır.El-Alem, O'nun kuşatıcı ilminin nesnesi olan her şeyi içine alır.Alemi oluşturan tüm mahlukat, El-Esmaülhüsna'yı gösteren bir dipnottur.Bu dipnotların gösterdiği referansa dikkatle bakan, orada ilahi esmadan biriyle karşılaşır.Tıpkı, farklı ilim dallarının O nun esmasına referans oluşu gibi.
Hayatta insanın karşılaştığı her kötülük, ıstırap ve zorluk, Allah'ın esmasının tecellilerini öğretir.Allah'sızlığın anlamsızlığına düşüp de hayatın anlam ve amacını yitirdiği için azan ve sapanları gören kişi, Allah'ın insan için ne büyük bir imkan olduğunu fark eder.Aç kalan, Allah'ın Rezzak isminin tecellisini fark eder.Merhamete muhtaç olan, Rahman ve Rahim isminin tecellilerini fark eder.Öfkenin zararına uğrayan, el-Halim isminin tecellisini fark eder.Cimrilikten zarar gören, el-Kerim isminin tecellisini fark eder.Terbiyesizliğe muhatap olan, Rab isminin tecellisini fark eder.Bağışlamaz bir gaddarla terbiye olan, el-Ğafun isminin değerini anlar.Şefkatten yoksun kalan, er-Rauf isminin değerini anlar.
Allah'ı esmasının tecellileriyle bilmek, bir alimi onun en iyi talebesinin bilmesine benzer.İmam Azam Ebu Hanife'yi terzisi de bilir, büyük talebesi Ebu Yusuf da.Fakat terzisinin bilgisi Ebu Yusuf'un bilgisiyle ölçülemez.Çünkü Ebu Yusuf onun ilmini takdir edecek bir seviyeye sahiptir.İman Azam'dan ilim almış, onun ilmine, irfanına, takvasına yakin derecesinde şahit olmuştur.Terzisi ise onun bu sıfatlarını takdir edecek bir ilimden yoksundur.Onun bilgisi yüzeysel bir bilgidir.
Allah Rasulünü Ebu Bekir de bilir, Ebu Cehil de bilir.Fakat Ebu Bekir'in bilgisiyle Ebu Cehil'in bilgisi arasında hem mahiyet farkı, hem derece farkı vardır.Mahiyet farkı vardır.Ebu Bekir'in bilgisini, mahiyet açısından Ebu Cehil'in bilgisinden farklı kılan imandır.Ebu Bekir Allah Rasulünü iman ön bilgisiyle bilir, Ebu Cehil ise küfür önyargısıyla.Önyargı, bilmeye manidir.Önbilgi olan iman, bilgiyi doğru yola yönelten hidayettir.Önyargı olan küfür ise, bilgiyi yoldan çıkaran bir dalalettir.Bu ikisi arasında bir de derece farkı vardır.Ebu Bekir ile Ebu Cehil'in Allah Rasulü ne ilişkin ortak bilgisi onun Mekke nin çocuğu, Beni Haşim in evladı olmasıdır.Ama Ebu Bekir Allah Rasulü nü nübüvvet ve risalet misyonuyla , sadakat, ismet, fetanet, adalet ve hikmet vasıflarıyla tanır.
Allah'ı bilmek de böyledir.İlim ve irfan sahibi bir alim ve arifin Allah'ı bilmesi derecesiyle, cahil bir müminin Allah'ı bilmesi derecesi bir olmaz.Ömrünü Allah a yakın olmak için ilim, irfan, hikmet, ibadet ve tatla geçirmiş bir müminle, bunlardan uzak durmuş bir müminin Allah'ı bilme derecesi de bir olmaz.Birincilerle ikinciler arasındaki ortak nokta imandır.İman kalbin bilgisidir.Alim mümin de cahil mümin de kalbin bilgisiyle bilirler.Fakat alim mümin, aklın bilgisiyle kalbin bilgisini güçlendirdiği için, Allah'ı bilmede cahile göre ilim ve irfan oranında ileridedir.Bu bilgiyi Salih amelle pekiştiren kişi Allah hakkındaki bilgisini eyleme geçiren kişidir.Bu tıpkı bir şeyi yalnız okuyarak bilmekle, onu görüp, koklayıp, tadıp, dokunarak bilmek arasındaki fark gibidir.
...
El-Esmaülhüsna, mümin bir kulun Allah karşısındaki esas duruşlarından birini teşkil eden duanın anahtarıdır.Kul Allah'a nasıl hitap edeceğini, O ndan nasıl isteyeceğini, O na nasıl yalvarıp yakaracağını bilemez.İnsanın ortasına atıldığı hayat okyanusu, her zaman sakin ve uslu değildir.Bu okyanusta bazen fırtınalar kopar.İnsan ortasına atıldığı bu okyanusun dalgaları arasında sığınacak emin bir liman, tutunacak güvenli bir dal arar.İmdat dilemek zorunda kalır.Fakat Allah'tan nasıl imdat dileyeceğini bilemez.Uzun uzun cümleler kuracak imkan bulamayabilir.Derdini bir kelimeyle dökmek ister, o kelimeyi bulmakta zorlanır.Allah'la olağanüstü hallerde doğru kelimeler üzerinden iletişim kurmak ister.Fakat bunu beceremez.
El-Esmaülhüsna, işte o anlarda imdada yetişir.Olanca genişliğine rağmen yeryüzü kendisine dar geldiği, içi içine sığmadığı, her çaldığı kapının yüzün kapandığı durumlarda, Ya Fettah diye inler.
Ağır bir hastalığın pençesinde bitap düşer, söz tükenir, takat kesilir, güç biter, derman gider, kul kendini sınayan Rabbiyle baş başa kalır; Ya Şafi diye inler.
Kederden iki büklüm olur, dertler kapısını çalmak için sıraya dizilir, yüreği elemi taşıyamaz olur bittim noktasına gelip dayanır ve tıpkı Taif dönüşü Allah Rasulü'nün yaşlı gözlerle inlediği gibi Ya Rab , Ya Rahman diye inler.
Günah işler, pişman olur, bu pişmanlık tüm hücrelerine siner, pişmanlığını Allah'a açacak bir kelime arar, ve işte o an imdadına Ya Ğaffar Ya Tevvab Ya Settar isimleri yetişir.Allah'ın affına bir yol bulur, Esma içerisinden ilahi affa uluşmak için bu isimleri anahtar olarak kullanır.
Aç açık kalır.Bir lokma ekmeğe muhtaç olur.Borçtan bunalır.Hacetini kimselere açamaz.Açtığı kimseler gideremez.Halini Allah'a arz etmek ister.İşte o an, Ya Rezzak ismi duasına anahtar olur.Allah ın kendisi için hazırladığı rizka giden yolu bu yolla açmak ister.
Çok sevinir, sevincini belli etmek ister, fakat bu sevincin Allah'tan bağımsız olmadığını da bilir.Aynı zamanda şımardığını ve sevindireni unutmadığını da ifade etmek ister.İşte böylesi bir durumda Ya Şekur diye nida eder. -Mustafa İslamoğlu, Alemlerin Rabbi Allah, 69-72, 77-78 -

SEKÜLER ŞİRK
Şirkin bir türü de, Allah'tan bağımsız bir hayat alanı olduğunu tasavvur etmektir.Bütün bir varlık aleminde Allah'tan bağımsız bir tek alan yoktur.Hayat alanı da öyledir.Allah hayata müdahildir.Allah'ın hayata müdahil olmadığını düşünmek şirktir.Allah'tan bağımsız bir alan olduğu zehabına kapılanın önünde iki kapı vardır:Allah'ın müdahil olmadığını düşündüğü o alanda, ya Allah'tan başkalarına tanrılık yakıştıracak veya kendisi tanrılık taslayacaktır.Zaten, birinci tür şirk, ikincisine mülhaktır.Zira başkasına tanrılık yakıştıran, gerçekte kendini ilahlaştırmış olur.
Günümüde şirkin bu türü, seküler düşüncenin yaygın olduğu çevrelerde revaç bulmaktaır.Seküler düşünce, hayatın bazı alanlarına Allah'ın müdahil olmadığını düşünmekle kalmamakta, bu zehabını hayata geçirmek için, Allah ı hayattan soyutlamaya kalkışmaktadır. Bunun sonu bellidir:Allah'tan, yani kutsaldan arındırılan hayat alanının hızla kokuşması ve o alanda yaşayan herkesi ve her şeyi amansız biçimde çürütmesidir..Allah'tan koparılmış bir hayat, ruhunu yitirmiş bir ceset gibi kokuşur.Bu kokuşmayı gizlemek için mumyalama yöntemini kullanmak, ölüleri diriltmez, sadece ölü yüzü pudralama anlamına gelir.İşte şu ayet bu şirk türünü dile getirir:
"Gökte de ilah olan, yerde de ilah olan yalnızca O dur, ve O sonsuz hikmet sahibidir, her şeyi bilendir." (48;84)
Allah'ın gökte ilah oluşuna -mecburen veya naçar-boyun eğmek, fakat Allah'ın insanoğluna emanet ettiği şu ilahi misafirhanedeki hayatı Allah'tan koparmaya, O dan kaçırmaya, O'ndan çalmaya çalışmak ..Hırsızlık kötüdür.Fakat dayalı döşeli evinizi kendisine açtığınız, her bir ihtiyacını eksiksiz karşıladığınız, mükellef sofralarda ağırladığınız misafirin eşyanızı çalmaya, evini gasbetmeye kalkışması daha kötüdür.O öyle bir hane sahibidir ki, sadece hane O'na ait değil, misafirin kendiside, hayatı da O'na aittir.Hal böyleyken, Allah'ın müdahil olmadığı bir hayat alanı düşlemek, ilahi emanete kaç kez ihanet sayılmalıdır, varın siz hesap edin! "Allah hiçbir nankör haini sevmez" (22;38)
Allah, Müslüman hayatının merkezinde yer alır.Mümin kişi, hayatın her anında Allah'la beraberdir.Yaşadığı hayatın nesnesi değil öznesi olmayı, ancak bu sayede becerebilir.Mümin kişi bilir ki, hayatın süvarisi olmak, ancak Allah'lı bir hayatla mümkündür.Yoksa hayatın atı olmak zorunda kalır.Bu yüzden asla Allah yokmuş gibi düşünmez, yaşamaz, konuşmaz.Zira, Allah yokmuş gibi konuşmak günahtır.İşte bu yüzdendir ki, Müslüman aklı, hayatın her alanında Allah lı yaşar, Allah'lı düşünür, Allah lı konuşur.Acının zirvesinde Allah der.Allah davası uğrunda can vermek için saldırgan düşmanın üzerine yürüdüğünde Ya Allah der.Heyecanlandığında Allahu ekber der.Bir işe girişirken Bismillah der.Karar verdiğinde biiznillah der.Hayran olduğunda Maşallah der.Üzüldüğünde La havle vela kuvvete illa billah der.Kızdığında fesübhanellah der.Arzuladığında inşallah der.Özür dilediğinde Estağfirullah der.Her halde Elhamdulillah der.Yemin ederken Vallah-billah der.
İslamın inşa ettiği hayatın yapı taşları olan bu il, İslami hayat tasavvurunun merkezinde Allah'ın yer aldığının en çarpıcı göstergesidir.Bu dil, aynı zamanda, şirkten uzak durmak için gösterilen hassasiyetin ifadesidir.Bu dili üreten akıl, Allah'tan bağımsız bir hayat alanı olmadığını, işte bu şekilde ifade etmiştir.
Tüm şirk türleri özünde, insanın kendi kendisine yettiği düşüncesinden neşet eder.İnsanın kendi kendine yettiğini sanması, şeytani bir düşüncedir.Çünkü bu, vahim bir kendi kendini aldatma türüdür.Zira bilinen bir hakikattir ki, insan kendi kendisine yetmez.Hatta bu konuda diğer canlılardan daha zayıftır.
Bir insan yavrusu annesine, diğer memelilerden daha fazla muhtaçtır.İnsan kendi bedenine dahi söz geçiremez.Küçük evren insanın bedeninde insanın bilincinden bağımsı olarak bir çok sistem tıkır tıkır işler.İnsan uyur bu sistemler uyumaz.İnsan bayılır, bu sistemler yine çalışır...
İnsan bir aileye, bir sosyal çevreye ihtiyaç duyar.İhtiyaçlarını karşılamak için yere muhtaçtır, göğe muhtaçtır, ekmeğe muhtaçtır, suya muhtaçtır.Ezcümle insan, enfüs ve afakta kendi kendine yetmeyeceğinin sayısız örnekleriyle kuşatılmıştır.İnsan, daha yaratılmışlardan bile bağımsız yapamıyorsa, Yaratan dan bağımsız nasıl yapacaktır?İnsan mahluksuz bile yaşamını sürdüremiyorsa, Halik sız nasıl sürdürecektir?İşte bu yüzden şirk, insanın kendi kendisine yettiğini sanmasıdır.
Şirkin tevbesi, şirkten vazgeçmektir.Şirkten vazgeçen, tevhide yönelir.Şirkten vazgeçmek istiğfar, tevhide yönelmek tevbedir.Tevhide yönelmek, imana yönelmektir.İman ağacının kökü ise marifettir .İman edilecek husu hakkındaki tüm bilgiler, işte bu köke mütealliktir.
[Mustafa İslamoğlu, Alemlerin Rabbi Allah -c.c -:Bilmek-Tanımak-Anlamak, Denge Yayınları, İstanbul, 2006]

NEFSİN HAREKET TARZI
Nefs öncelikle insanın hayat karşısında beden, ruh ve gönül dünyalarından gelen her türlü tabii etkileri, sesleri ve çağrışımları yapısı gereği değiştirerek, bozarak, saptırarak insanları yönlendirir.Mesela, karşı cinse meyil hissi bedene ait tabii bir tepkidir.İslam dini fıtrata yerleştirilmiş bu arzuyu meşru yoldan karşılamak için evlenmeyi teşvik etmiştir.Nefs bu arzuyu sınırsız ihtiraslara dönüştürür.Kişiyi eşi ile yetindirmez, onlara gayr-ı meşru ilişkiyi fısıldar ve ortaya bin bir fuhuş çeşidi çıkartır.Yine bu doğrultuda açlık gibi bedene ait fıtrı bir ihtiyacın karşılığı yeterli kaloride az bir yemek iken, nefs devreye girer, midede hava boşluğu kalmayacak derecede tıka basa yemeyi fısıldayarak insanı sofradan kaldırmaz.Benzer biçimde nefs bedeni bir ihtiyaç olan uykuda da abartı yaptırarak kendini gösterir.Beden için günlük ortalama altı saatlik uyku yeterli olmasına rağmen tembellik ettirerek yataktan kaldırmaz, bedene miskinlik ve uyuşukluk verir.
Nefs ne yapıp eder, bir yolunu bulur, ruhtan gelen etkileri de bozar, güzel fiilleri karıştırarak insanı şaşırtır.Mesela; israftan kaçınarak tasarruf etmek güzeldir.Ruh, bu tasarrufu (ihtiyaç fazlasını)Cenab-ı Allah'ın emri doğrultusunda fakirlere dağıtmayı doğru ve yerinde bir hareket gibi gösterirken, nefs hemen devreye girer 'bu tasarruf senin hakkın' der, kişiyi dağıtmaktan men ederek onu cimriliğe sürükler.Bir başka misal verirsek; Allah'ın imtihan gereği bazılarına fazlaca verdiği güzelliğe, yakışıklılığa ruh ve gönülden gelen his 'Şükür' iken nefs bu hissi 'gurur'a dönüştürür.Kişinin 'Bana bu sureti Allah vermiştir.'demesi gerekirken nefsin saptırmasıyla, 'Ben güzelim' der, kibirlenir.
NEFSİN KENDİNİ GİZLEMESİ
Çokları var ki 'nefs'in varlığından haberdar olmadığı gibi, onun yaptırıcı gücünün de farkında değildir.İnsan hayatı boyunca çok zaman yapmak istemediği ve arzulamadığı halde öyle fiiller işler ki sonradan pişman olmasına rağmen yine de o fiilleri işlemekten kurtulamaz. Bütün bu yaptıklarının kaynağını bilemediği için çoğu zaman 'ben çok kötüyüm' evhamına kapılır.Kişi kendini müzmin kötü sayıp ';ben iflah olmam' demeye başlar.İşte bu an tehlike başlamış demektir.
Evet nefs kendini büyük bir gizlilik içinde saklar, fark ettirmeden insanın tüm benliğini sarar.Eğer insan yaratılışının gereği ilim ile kendini tanımaz ve benliğini saran baş düşmanı bilmezse belki ömür boyu nefsine mağlup olmaya devam edecektir.
NEFSİN VESVESE VERMESİ
Nefsin ve şeytanın kalbe attğı hayırsız, zararlı düşünce ve manalara vesvese diyoruz.Vesvese gizli ses manasına da gelmektedir.Kuran-ı Kerim'de nefsin ve şeytanın vesveseleri ayrı ayrı zikredilmektedir.
Andolsun ki insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne gibi vesveseler fısıldadığını çok iyi biliriz.Biz ona şah damarından daha yakınız.(Kaf, 16)
Şeytan ademe(insanoğluna) vesvese verip fısıldadı.(A'raf, 20)
Evet nefs insana daima şer'ler fısıldar, kötülükler üfürür.Bunlar o kadar gizli ve sessizdirler ki benim diyen kimseler dahi bunu fark edemeyebilir.
Nefsten gelen vesveseleri bazı melekler dahi bilmekten acizdirler, onları sadece Cenab-ı Hakk bilir.Nefsten gelen vesvese şeytandan gelene mukabil daha gizli olduğundan, nefs insan için şeytandan daha büyük bir düşmandır.Peygamberimiz(s.a.v.)şöyle buyurdu:
"Senin en büyük düşmanın nefsindir."
Nefs ve şeytan verdikleri vesveselerle ruhu hak yola terakkiden alıkoymak isterler.Aklı ve iradeyi yenerek hayırlı işlere mani olmaya çalışırlar.
Vesvese insanda şöyle cereyan eder:Vesvese(uygunsuz düşünce) evvela hayalde belirir, ancak onun ilk aksettiği yer kalptir.Eskisi önce kalpte hissedilir.Tabii ki bu tesir kabul veya red şekillerinden biri halinde tecelli eder.Nefs ve şeytanını icadı olan vesvese eğer kalpte bir boşluk bulup tutunabilirse kalbi zarara uğratır.Özellikle taklidi imanda olanlar her an bu tehlikeye maruzdurlar.İlim ve gayretle hakiki imana erişilmedikçe vesveseler kalbi devamlı surette bombardımana tutacak ve bir süre sonra kalpte kapanmaz gedikler açacak, (Allah muhafaza buyursun) inanın tamamen gitmesine sebep olabilecek şartlar ortaya çıkaracaktır.
Kalpte kabul görmeyen vesvesenin hiçbir zararı yoktur.Zira vesvese, burada hayalden öteye geçememiştir.Onaylanmadıkça hüküm icra olunmaz.Vesvesenin kalpte kabul görmediğini anlamak kolaydır.Şayet kalp, gelen vesveseden dolayı üzülüp rahatsız oluyorsa vesvese kabul edilmemiş demektir.Kalbin üzüntü duyması, şiddetli reaksiyon göstermesi kişideki iman kuvvetiyle orantılıdır.
Vesvese haddi zatında insanın terekkiyatına mani bir engel olmadığı gibi onun ilerlemesine matuf bir yol da olabilir.Zira vesvese tanındığı takdirde zararı def edilebiliri. "Şeytanın hilesi zayıftır."(Nisa, 76)ayeti bu hususa işaret ediyor.Vesvesenin üzerinde durmamak, onu hayal ekranından dahi bir an önce silmek gerekir.Özellikle ibadet ve dualar bizleri vesvesenin meydana getirdiği endişeli atmosferden uzaklaştırır.
Vesvese iradi olmayıp harekete dökülmedikçe insan sorumlu sayılmaz.Bilindiği üzere sorumlulukta irade ve şuur esastır, delilerin ve hayvanların sorumlu tutulmaması irade yokluğundandır.Bu itibarla eğer nefse ve şeytana kapılarımızı kapamamıza rağmen, irademizin dışında vesvese geliyorsa sorumlu sayılmayız.Çünkü burada vesvese davetsiz misafir gibi gelmiştir, ilk anda mukavemet edememişizdir.
NEFSİN TEŞHİSİ
Nefs daima kötülüğü emreder.Ruh, kalp ve bedenden gelen her etkiyi uçlara çekip saptırır. Nefs hiçbir zaman doğruyu, güzeli istemez.Elbette burada güzelden maksat bizatihi mutlak güzelliklerdir, yoksa nefsin hoşuna giden güzellikler değildir.
Nefs kötülüğü emreder.(Yusuf, 53)
Sana gelen iyilik Allah'tandır.Kötülükler ise nefsindendir.(Nisa, 79)
Nefs bir dirençtir ama hayır ve hasenata karşı olan negatif bir dirençtir.Bu onun öz yapısından kaynaklanmaktadır.O, ta başta varlığındaki ilahi gücü kendinden sanmasıyla doğan şuuraltı rahatsızlığını gidermek için çırpınıp durmaktadır.
Nefs kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir.Allah'a karşı düşmanca bir isyanı taşır.
Bu sinsi düşman nasıl teşhis edilecek?Biliniz ki nefs;
*Hak ve hakikatın karşısındadır.Bizi bunlara ulaştıracak yolları tıkar.Mesela; bir dostunun iman hakikatlerini ikna edici bir şekilde anlatmasını yarıda kestirip 'Aman dur! Beni de namaza başlatacaksın.' Diye susturur.Bilin ki bu karşı çıkış nefstendir.
*Çevreden yanlış örnekler gösterir.Mesela hacılara hocalara suç insan ederek, kendi yaptıklarını veya yapamadıklarını mazur göstermeye çalışır.Bilin ki bu da nefstendir.Çünkü nefs kendini hiç suçlamaz, benim kalbim temiz diyerek suçu hep başkalarında arar.
*Gerçekleri görmekten alışoyar.Akıl almaz bahaneler ve boş zevkler icad ederek kişiyi gerceklerden uzaklaştırır.Mesela komşusunun vefatı onu ölüm gerçeği ile karşı karşıya getirmişken nefs hemen devreye girer. 'Sen daha gençsin, yaşayacağın uzun yıllar var!' diyerek ölüm gerçeğini hatırından uzaklaştırır.
*Hayırlara engel olur.Bir muhtaca para yardımı yapacakken hemen devreye girer; 'Sen o parayı kazanırken az mı zahmetler çektin, bu kadar kolay elden çıkarıyorsun?'dedirterek vermeyi engeller, sosyal yardımlaşmaya mani olur.
*Kişinin hem Yaradan'a hem de topluma karşı yapması gereken vazifeleri türlü bahanelerle erteler. 'Emekli olduktan sonra namaza başlayacağım.' Ya da 'Biz zengin olayım da, şu yoksullara yardım yapacağım.' Dedirterek kişinin o anda gücü nisbetinde yapması gereken hayırlara mani olması da hep nefsin gizli engellemeleridir.
*Yalana teşvik eder.Nefs kendi varlığını bir yalan üzerinde kurduğundan yalancılık onun temel vasfıdır.Bir kimse yalan söylüyorsa, bilin ki nefsi onu sarıp sarmalamış, emri altına almış demektir.Peygamberimiz(s.a.v.)mümin sıfatında birinin yalan söylemeyeceğini ifade buyurmuşlardır.
*Nefs daima korkaktır.Sahibinin dış görünüşündeki aşırı güven aslında sahtedir.Derine inildiğinde nefsin, hastalık yapan en ufak bir mikroptan veya ölümden ya da muhtemel aç ve açıkta kalmaktan şiddetle korktuğu görülecektir.Nefsin tabiatındaki bu korku onda geçici geri adımlar, özünden sapmalar doğurur ama tehlike geçtiğinde derhal asliyetine döner.Deprem esnasında Allah'ı hatırlayanların deprem sonrasında derhal sefil hayatlarına geri dönmeleri gibi.
*Uyuşukluk ve tembellik de nefsin tabiatındandır.Sahibini tam bir gaflet içerisinde atalete sürükler.Eğer gayret ediyorsa da sadece kendi için eder.Onda da alıntersiz, emeksiz-mesela borsacılık ve faiz gibi-üretmeden kazanma yolunu tercih eder.
*Gurur ve kibir de nefstendir.Nefs insana verilmiş cüz'i iradeye bakarak, ona mutlak irade sahibi bir varlık olduğunu fısıldar.Her şeyi ben yaptım, ben ettim der.Ego öne çıkarak büyüklenir, durur.Nefs beden ve ruhun gücünü kullanarak mağrurlaşır.Nemrud gibi 'Bana bir kule yapın, çıkıp Allah ile savaşacağım.'der.Rus kozmonot Gagarin gibi, uzaya çıkıp ilmine güvenerek 'Neredeymiş Allah'ınız, burada da göremedim onu!'der.
Nefs kişilik iddiasıyla inkara teşvik ettiği için insanı yanıltır, 'ben, ben' dedirtir.Kişilikli insan dediğimizde, nefsin bu aldatmacasına kanmayıp kendini mahluk, Rabbini mabud gören ve kişiliğini Allah'ın mutlak varlığında eritmiş kişi akla gelmelidir.
NEFS İLE MÜCADELE
Buraya kadar olan bölümlerde nefsin daimi kötülüklerinden, fenalıklarından ve hareket tarzından bahsettik ve dedik ki; nefs hem madem bizim malımız, hem madem bir ömür bizden ayrılmayacak, hem madem öz yapısı değişmeyecek, o halde insan hep nefsine mağlup olmaya devam mı edecektir?İnsan ne yapmalı ki nefs ile baş edebilsin ve onun zararlarından kurtulabilsin.
Öncelikle diyebiliriz ki nefs öldürülmesi gereken bir düşman değil, kazanılması gereken bir kuvvettir.Harp sahasında öyle düşmanlar vardır ki onları imha etmek değil yakalayıp ıslah etmek ve ondan faydalanmaya çalışmak daha doğrudur.Çünkü imha etmekle sadece düşman yok olmuyor, ondaki bilgiler, sırlar, kabiliyetler de yok oluyor.O yaşarsa ondan müsbet yönde faydalanma imkanı hala vardır demektir.Büyük devletlerin rakip gördüğü devletlerden aldığı beyin göçü ile en vasıflı, en değerli insanlarını yüksek ücretlerle transfer etmesi çağımızın geçerli harp taktiklerindendir.Evet nefs de öncesinde böyle vasıflı, değerli bir düşmandır bizim için.Biz onu öldürmek istemiyoruz, dost olup ondan faydalanmak istiyoruz.
Nefsle mücadelede ilk şart onu tanımak, kendimizde onu keşfetmektir.Cenab-ı Allah insanda nefsi nasıl yaratmışsa onu yenebilecek gönlü de yaratmıştır.Nefs insan bütünlüğü içinde hakimiyetini ruha ve gönle teslim edince, artık onunla dostluk başlamış demektir.Nefsin düşman olarak nitelenmesi, ruh ve kalp alemlerine kapalı olduğu müddetçedir.Eğer nefs ruh ve kalp sıfatında yer alırsa o artık dost olur.Ve dost olan nefs yardımıyla insan en yüksek insanlık mertebelerine çıkabilir.
Eğer nefs olmasaydı, insan melek gibi ulvi bir varlık olabilirdi, ancak sabit derecede kalırdı.Halbuki insan en yüksek mertebelere yükselmeye namzed bir adaydır.İlahi kudret böle takdir etmiş, insan mayasına nefsi de katmıştır.
Nefs insan kompleksinde zahiren kötü bir direnç gibi duruyorsa da, usulüne uygun terbiye edilmesi durumunda, insanın en yapıcı kudretlerinin menşei olacaktır.Hayat sahnesi işte bu mücadelenin yeri, ömür de bu kısa zaman aralığının adıdır.Nefs, Allah'a giden yolda bir mani iken, dizginleri kontrol altına alındığında, bu yolda büyük bir yardımcı, bir hizmetkar vazifesini alacaktır.
NEFSİN MERTEBELERİ
İslam alimleri insanın nefsiyle mücadelesi esnasında onun arınma ve saflaşma safhalarına bakarak, nefsleri derecelerine göre tasnif etmişlerdir.Bu sıra, nefsin insan bütünlüğünü emrine almasıyla, nefsin bu bütünlük tarafından tam kontrol altına alınması arasındaki dereceleri ihtiva eder.Ancak hiçbir insanın diğerine benzememesi hasebiyle, insanlar adedince derecelerin olduğu ön kabulü yanında, umumiyetle yedi temel bölge kabul edilegelmiştir.
1.Nefs-i Emmare:İnsan bütünlüğünün nefsin emri altında olması halidir.Emmare nefs taşıyanlarda kötülüklere karşı hiçbir mukavemet görülmez.Bu haldeki insanlardan ahlaksızlık adına her şey beklenebilir.Ancak bir insanın bazı kötülükleri yapmaktan kaçınması hatta çeşitli iyiliklerde bulunabilmesi onu bu çukurdan çıkarmaz.Belki çukurun ta dibine kadar vurmadığı söylenebilir.İnsanlığın en düşük seviyesi olmasına rağmen çoğunluğun bu derecede olması ve bu gerçeğin farkında dahi olmaması ne yazık ki insanlığın en trajik, dramatik manzaralarındandır.
2.Nefs-i Levvame:Yapılan kötülüklerden pişmanlık duyma halidir.Bir insan bazı fiil ve düşüncelerinden dolayı vicdan rahatsızlığı duyuyorsa, bu önemli bir aşamadır.Bir insanın emare neftsen kurtulması için öncelikle her fiil ve düşüncesinin kaynağını bilme zorunluluğu vardır.Bu da ilm ve kendini tanıma ile başlar.Bu derecede bulunan nefs, artıkkendini yaptığı fena fiillerden dolayı levmeder(çekiştirir, azarlar, kınar).Bu noktada nefs, hakim pozisyondan azarlanan sanık pozisyonuna düşürülmüştür.Bu derecede kötülüklerden kurtulma çabası, hayırlara meyletme iradesi vardır.
3.Nefs-i Mutmaine:Nefsin, Allah'ın varlığına kararlılıkla bağlandığı bir mertebedir.Bu derecede nefsin bütün fena nitelikleri kalmakla beraber, ruh ve kalp insan bütünlüğüne hakim olduğundan artık kötü fiillerin işlenmesi durdurulmuştur.Artık nefs, kabuğuna çekilmiş gibidir.İnsanlığa doğru adım bu evrede başlar, cennetin ilk katları ancak nefs-i mutmaine derecesine tekamül edenlere hazırlanmıştır.
4.Nefs-i Mülhime:Nefs, artık kendi evhamını terk etmiş, sahib-i hakikisine dönmüştür. Lüzumu halinde Cenab-ı Hakk tarafından kendisine bazı hakikatler ilham edilir.Bu derecede bulunan nefs velayete doğru ilk adımını atmıştır.
5.Nefs-i Radiye:Mülhime olan nefsin imtihan şartları biraz daha artırılır.Bu halde nefs ihlasında sebat eder, kadere hakkıyla rıza gösterirse bu makama çıkılır.Bu makamda Allah'tan gelen her şeye sınırsız teslimiyet vardır.
6.Nefs-i Mardiyye:Nefs artık her türlü hatadan tenzih edilmiştir.Kul rızada tam ihlas gösterince, artık kendisinin Allah'tan razı olması yanında, Allah'ın da kendisinden razı olduğu bir makama ulaşmıştır.Onun duaları Cenab-ı Hakk katında kabul edilenler arasındadır.
7.Nefs-i Safiye:Tam arınmış, saflaşmış, hasılı Allah'da son bulmuş nefsin zirve derecesidir. Artık o nefsin sahibi, Allah'a "has kul" olmuştur.Sonsuz tecellilerin muhatabıdır.Burada olan insan için Allah; "Onun dili, eli benim."buyuruyor.
(Kendini Bilen İnsan, Semih AKŞEKER, Bilge Yayıncılık, İstanbul, 2005, s.57-66)

KENDİ DİLİNDE İBADET!
Namazda okunacak ayet ve duaların Türkçe olarak ifade edilmesi, uluslaşma süresinin tabii bir boyutu olarak gündemimize girmiş bir konudur.Cumhuriyetle beraber dönem dönem tartışılan bu konu en yoğun haliyle 1932 yılı Ramazan ayında yaşanmış, namazda okunan surelerin Arapça orijinal ifadeler yerine Türkçe anlamlarının okunması daha sonra uygulanmamış, fakat Türkçe ezan, 1950 yılına kadar devam etmiştir.
"Kuran'dan kolayına geleni okuyun"(Müzemmil, 20)ayetiyle namazda Kuran okunması bizzat Kuran'da emredilmektedir.
Peygamber (s.a.v)efendimiz de namazı Arapça olarak icra etmiştir ve bizlere; "Nasıl namaz kılıyorsam öylece kılın!" emrini vermiştir.
Namaz kılan kişinin namazında okuduklarının anlamını bilmesi gerektiği, doğru bir tesbittir.Ancak kişinin namazda ne dediğini bilmesinin tek yolu, kendi diliyle namaz kılması değildir.Namazda Kuran'da okunacak zorunlu miktar Fatiha suresidir.Bu sure sadece yedi cümleden ibarettir.Tekbirleri ve okunan dualarla kısa bir sureyi ilave etseniz, ancak 20(yirmi) cümle uzunluğunda bir metin oluşur ki kültür seviyesi ne olursa olsun her Müslüman bu yirmi cümlenin anlamını öğrenebilir.
Ayrıca her Müslüman, İslam aleminin bir üyesidir.Müslümanlar arası ortak dil ise, Kuran dili olması hasebiyle Arapçadır.Böylece Arap olmayan her Müslüman çok asgari düzeyde de olsa Arapça dilini öğrenmiş olacaktır.
Üstelik ne gariptir ki Türkçe ezan ve Türkçe namazı savunanların önemli bir kısmı, hatta tamamına yakını namaz kılmayanlar arasındandır.(1)

Şayet İslam yalnızca bir bölgenin, bir ırkın veya bir milletin dini olsaydı, elbette o bölgenin, o ırkın veya o milletin dili kullanılırdı.Fakat evrensel bir dinin istekleri çok farklıdır.Bu dinin bağlıları, şu anda yüzlerce dilde konuşuyorlar, -bunların her biri diğerleri tarafından anlaşılmamaktadır-bunlar dünyanın çeşitli bölgelerinde oturmakta olup, aralarında bütün ırklardan insanlar bulunmaktadır.Bizim hayatımız, daha peygamberimiz Hz. Muhammed hayattayken kozmopolit idi; bugün ise hayat o zaman olduğundan daha kozmopolittir. Uygulamada Müslümanların oturduğu her şehir içinde, ister gelip geçici turist olarak, ister daimi olarak ikamet eden değişik dil ailelerine mensup müminleri barındırmaktadır.O zaman yabancılara karşı misafirperverlik ve nezaket tarafını da dikkate almak gerekmektedir.
Farzedelim ki Müslüman bir Fransız, tek kelime bile bilmeksizin, Çin'e gidiyor ve farzedelim ki sokakta yürürken, 'çeng, çu, çi çen' gibi sesler duyuyor.Hiç şüphe yok ki bunun ne ifade ettiğini hiç hesaba katmayacaktır.Fakat eğer bunlar mahalli dilde, müezzinin ALLAHU EKBER diye okuduğu ezanın tercümesi olursa, bu Müslüman Fransız Cuma namazını veya cemaatle kılınan herhangi bir günlük namazı kaçıracaktır.(Denildiğine göre Çin'deki camiler Fransa, İngiltere veya Doğu'daki camilere hiç benzemiyor ve hatta minareleri bile yok).Yabancı ülkelerde seyahat eden Çinli bir Müslüman için de, aynı şey geçerli olacaktır. Eğer gittiği ülkedeki bu dindaşları, ibadetlerini kendi mahalli dilleriyle yaparlarsa, bu Çinli müslümanın bu dindaşlarıyla ortak hiçbir şeyi bulunmayacaktır.Bu sebeple evrensel bir dinin, bütün müminler arasında müşterek bazı şeylerinin olmasına, mecburen ihtiyacı vardır.Namaza davet(ezan) ve namazda okunacak bazı ifadeler, ibadetin uygulanması icin bu temel şeylere dahildir...(2)
1-Fatiha Suresi ve Türkçe Namaz, M. Sait Şimşek, Beyan Yayınları, İstanbul 1998
2-İslam'a Giriş, Muhammed Hamidullah, Beyan Yayınları, İstanbul, 1996, s.104

BU SESE KULAK VERİR MİSİNİZ LÜTFEN!
... Ben, Adam Nevser, Almanya doğumlu bir hristiyan, derecesinde yükselmiş bir vaiz; Allah ve Peygamberiniz aşkına sizden bendenizi tebanıza ve Allah'a inanan halkınız arasına kabul buyurmanız rıcasıyla Majestelerine tam bir teslimiyet içinde iltica etmek için çırpınmaktayım.Çünkü kadır Tanrının lütfuyla görmüş, bilmiş ve bütün kalbimle inanmış bulunuyorum ki, sizin öğretiniz ve dinininz saf, temiz ve Allah'ça makbuldur.Şuna kaniim ki benim putperest hristiyanlar arasından çekilmem, görüş sahibi pek çok kişiyi etkileyecektir.Zira eğitim görmüşlerin çoğu benimle aynı duyguları paylaşmaktadır...Kuranın 13.bölümünde sözü geçen kimseler içinde bulunduğumdan eminim:"Andolsun insanlar içinde iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olanların yahudiler ve şirk koşanlar olduğunu bulursun.Onlardan iman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların da Biz hristiyanlarız diyenler olduğunu bulursun.Bu onlardan bir takım papaz ve rahiplerin olması ve onların gerçekten büyüklük taslamamaları nedeniyledir.Peygambere indirileni dinlediklerinde hakkı tanıdıklarından dolayı gözlerinin yaşlarla dolup taştığını görürsün.Derler ki Rabbimiz inandık, öyleyse bizi şahitlerle birlikte yaz.Hem Rabbimiz bizi şahitler topluluğuna katmasını umarken ne diye Allah'a ve bize haktan gelene inanmayalım."
İsa Mesih öğretisinin Hristiyanların öne sürdüğü gibi İsa'nın Tanrı olduğu inancını ihtiva etmediğini kanıtladım:Allah'tan başka ilah yoktur ve O'nun kendisiyle ortak bir öze sahip bir oğlu da yoktur....Allah'ın yanında bir başka ilahı nasıl ittihaz edebilirim ki?!Musa bunu yasaklamış, İSA Mesih böyle bir şey talim etmemişti...Şu sonuca vardım ki hristiyanlar arasında saf itikad kalmamıştır ve inandıkları şeyler tümüyle hataya duçar olmuştur.Zira kendi yanlış yorumlarıyla Musa'ya inen yazıları ve İncil'i saptırmışlardır.Ben bunları kendi ellerimle yazdığım kitapta gösterdim..
...Musa'nın, İsa'nın ve Muhammed'in öğretisi her konuda ittifak halindedir ve aralarında hiç bir zıtlık yoktur.Kuran Musa ve İsa'ya lehte şahadet eder.Fakat prensipte Hıristiyanların Musa'nın emirlerini ve İsa Mesih'in İncil'ini yanlış yorumlayarak tahrif ettiklerinde ısrar eder.GERÇEKTE ALLAH'IN KELAMI, İTİKADIN ÖZÜNE UYGUN OLARAK YORUMLANSAYDI YAHUDİLER, HIRSTİYANLAR VE TÜRKLER ARASINDA BİR FARK BULUNMAYACAKTI.KURAN'IN SIK SIK TEKRARLADIĞI ŞEYDİR HAKİKAT.MUHAMMED ÖĞRETİSİ KUTSAL YAZILARIN TÜM YANLIŞ YORUMLARINI HÜKÜMSÜZ KILMAKTA VE ALLAH'IN KELAM'ININ GERÇEK ANLAMINI TALİM ETMEKTEDİR...[Bir İslam Peygamberi Hz.İsa(as)]

TALİH=ŞANS OYUNLARI VE MİLLİ KUMAR!
Kuran şans oyunlarını yasaklayarak onları şeytanın işleri (Maide, 90) olarak nitelendirmektedir.Elbette bunda da yüzde yüz haklıdır.Bilindiği gibi sosyal kötülüklerin pek çoğu, milli servetin kötü dağılımından kaynaklanır.Bazı kimseler aşırı zengin olurlar; bazıları da çok fakir ve zenginler tarafından sömürülen kişiler haline gelir.Şans oyunları ve piyangolarda, kolayca bol para kazanma eğilimi büyüktür.Halbuki her kolay kazanç toplum için kötüdür.
Farz edelim ki at yarışları veya diğer yarışlarda, milli ve özel piyangolarda ve bütün şans oyunlarında bir kısım halk 30 milyon Euro harcıyor.Bu gidişle sadece on yılın sonunda 15 milyar 60 milyon Euro çok büyük bir gruptan alınıp gülünç derecede küçük bir gruba aktarılmış olacaktır.%99luk bir kesimin zararına %1 lik kesim zengin oluyor.Başka bir ifadeyle insanların %1 ini zenginleştirmek için %99 u fakirleştiriliyor.İnsanların %99 u sistemli bir şekilde mahvedilerek, %1 i milyoner yapılıyor.
Talih oyunları(piyango dahil) mili veya özel olsun, zenginliğin büyük çoğunluğun zararına küçük bir grubun elinde toplanması şeklinde kötülüğe yol açtığı ortadadır.İslam'da şans oyunlarının ve piyangoların tamamen yasak edilmesi bu sebepledir.Kapitalist sigorta şirketlerinde olduğu gibi, şans oyunlarında da tek taraflı bir riziko vardır.(İslam'a Giriş,Muhammed Hamidullah)

KUTUPLARDA NAMAZ
Anormal bölgelerde ve kutuplarda Namaz Vakitlerinin belirlenmesi
Şurası açıktır ki namaz vakitleri, hiçbir mahsur olmadan, sadece ekvator ve sıcak bölgelerde uygulanabilir.Kutuplara doğru çıkıldıkça gece ile gündüz arasındaki fark, yaz mevsiminden kışa kadar o derece büyük değişiklik gösterir ki, namazın vaktini tayinde güneşin hareketleri pek yardımcı olmaz.90 derece kuzey ve 90 derece güney paralelleri üzerinde, (enlem dairelerinde) yani kutuplarda güneş altı ay boyunca batmaz ve altı ay boyunca (iki gün dönümü hariç) ufkun altında batmış vaziyette kalır.Hatta daha az bir süre kalabilir:
72 derece kuzey enleminde 9 Mayıstan 4 Ağustosa kadar,
70 derece kuzey enleminde 17 Mayıstan 27 Temmuza kadar,
68 derece kuzey enleminde 27 Mayıstan 17 Temmuza kadar,
66 derece kuzey enleminde 13 Hazirandan 26 Hazirana kadar güneş, devamlı ufkun üstünde kalır; ne geceleri, ne de gündüzleri batar.Bunun karşılığı olan kış döneminde ise güneş ufkun altında kalır; günün 24 saatinde tek bir defa ufkun üstünde görünmez.66 derece kuzey enlem dairesinde 30 Haziranda güneş saat 03.00 da doğar ve 23.46 da batar; 2 Temmuzda 03.00 da doğar ve 23.32 de batar ve böylece devam eder...O halde güneşin batmış halde kaldığı belli birkaç dakika esnasında, üç vakit namazını yani sabah, akşam ve yatsı namazlarını kılmak gerekir mi?İnsanoğlu, uzun zamandan beri bu bölgelerden geçiyor.Şimdi buralara çok daha sık gidip geliniyor ve giderek bu bölgelere yerleşiliyor...Hiç kuşku yok ki, bu anormal iklimlerde ne günlük namazlar için, ne de oruç için güneşin hareketlerine uyulamaz.O halde İslam hukukçuları bu bölgelerde güneşin hareketine değil, saatin hareketlerine uyulmasına hükmetmiş ve bunu tavsiye etmiştir...
Kuran-ı Kerimde şöyle buyurulur:Allah her şahsa, ancak gücü yettiği kadar sorumluluk yükler(Bakara, 286).Ve yine başka bir ayette: Şunu iyi bil ki;Muhakkak ki zorlukla beraber bir kolaylık vardır.Evet zorlukla beraber bir kolaylık vardır(Alak, 5-6)denilmektedir. Hz.Peygambere gelince O, bağlılarına ve temsilcilerine Kolaylaştırın, zorlaştırmayın ve insanları nefret ettirmeyin; fakat insanlara kardeş muamelesi yapın diyerek bunu teyid etmiştir.
Ayrıca Hz.Peygamber, Müslim, Ebu Davut, Tirmizi, İbn Mace ve diğerleri tarafından nakledilen bir kutsi hadiste, anormal uzun günlerle ilgili bir soruya şu cevabı vermiştir: Deccal,(Anti-Christ, büyük aldatıcı)insanları aldatmak,delalete düşürmek için gelince, ilk günü bir yıl kadar, ikinci günü bir ay kadar, üçüncü günü bir hafta kadar ve diğer günleri ise sizin normal günleriniz kadar uzun sürecek olan, kırk gün boyunca yeryüzünde kalacaktır.Ashabtan biri ayağa kalktı ve sordu:Bir sene kadar sürecek olan o günde, sadece günlük beş vakit namaz kılmak yetecek mi?Hz.Peygamber şöyle cevap verdi:Hayır, hesaplamak gerekir.
Bu hadiste imada bulunulan ilk gün, burada güney ve kuzey yarım kürenin 90 derece enlemindeki duruma, yani kutuplardaki şartlara benzemektedir.İkinci gün, kuzey yarım kürede 68 derece paralelinin biraz altında mevcuttur.Üçüncü gün ise, kuzey yarım küredeki 66 derece paralelin biraz altındaki şartlara benzemektedir.Hz.Peygamberimizin biraz önce verdiğimiz direktiflerine dayanarak İslam ulema (bilginler) meclisleri, benzer şartlarda güneşin değil, saatin hareketlerini takip etmeyi emrettiler ve işleri kolaylaştırmak için de 45 derece paralel üzerinde uygulanan saatlere uyulmasını kararlaştırdılar.Bu saatler, Bu paralel ile kutup arasında bulunan bütün bölgeler için geçerlidir...
Demek oluyor ki bu anormal bölgelerde, yaz mevsiminde güneş hala semada pırıl pırıl parlarken oruç bozulacaktır.Kış mevsiminde ise güneş çoktan battığı halde, yemek ve içmekten uzak durmaya hala devam edilecektir.
45 derece kuzey ve 45 derece güney paralelleri üzerindeki bu bölme, teorik olarak, yerküreyi iki eşit parçaya ayırıyor.Fakat pratik olarak dünyanın meskun olan kısmının dörtte üçünden daha fazlası, normal bölgede kalmaktadır.Bütün Afrika, Hindistan, Okyanusya,hemen hemen Çinin tamamı,her iki Amerika(Kanada, Şili ve Arjantinin uç bölgeleri hariç)bu bölgede olduğuna göre, dünya sakinlerinin büyük çoğunluğu bu bölgeye dahildir.Burada şunu açıkça belirtmek gerekir ki, bu durum Müslümanların bin küsur yıllık alışkanlıklarına dokunmamaktadır.Hz.Peygamber ve sahabeleri zamanında İslama girmiş olan ülkeler-Arabistan, Suriye, Türkiye, Mısır, İspanya, İtalya, Fransanın kuzeyi, Irak, İran, Türkmenistan, Hindistan, Pakistan, Malezya ve Endonezya gibi pek çok ülke-eski alışkanlıklarından hiçbir şeş değiştirmek zorunda olmamıştır.Bu ayrıcalıklar, Avrupada Bordo-Bükreş-Sivastopol hattının üstündeki bölgeleri; güney yarım kürede ise sadece Arjantin ve Güney Şilinin çok az bir kısmı ile Yeni Zelandanın güneyindeki birkaç adayı ilgilendirmektedir.Fransa, İngiltere, Almanya, Hollanda, Finlandiya, Kazan ve Kanadadaki Müslüman cemaatler, Hz.Peygamberin bazı direktiflerinden çıkarılan bu düzenlemeden, İslam hukukunun bu ayarlamasından faydalanacaklardır.(İslam'a Giriş, Muhammed Hamidullah, Beyan Yayınları, İst. 1996, s.299)

HALKI ALDATAN KAVRAMLAR

Demokrasi, eşitlik ve özgürlük gibi kaypak sloganlarla kitleleri aldatan müstekbirler, din olarak kabul ettiklerini söyledikleri ideolojilerinin kurallarına bile uymayacak derecede üç kağıtçı ve yalancıdırlar. Verdikleri materyalist ve çıkarcı eğitim neticesinde hayvanlar derekesine düşürdükleri tabalarını dinlerini gereği bir gerekçeyle mesela, "demokrasiyi korumak", "bağımsız bir devletin işgaline rıza göstermemek" gibi daha ehven gerekçelerle ikna etmekte güçlük çekeceklerini bildiklerinden olsa ki, doğrudan doğruya, hiç kıvırmadan, büyük bir pişkinlikle "çıkarlarımız tehlikeye girdiği için savaşacağız" demek durumunda kalmışlardır, halkları tarafından da bu mazeret sureti haktan kabul edilmiş, toplum olarak en "adi" sebep en "adil" gerekçe olarak telakki edilir olmuştur.
Kendilerini demokrasi ve bağımsızlığın hamisi olarak ilan edenlerin aslında, hamiliğine soyundukları ülkedeki demokrasiden ve bağımsızlıktan ziyade o ülkenin petrol, altın vb. rezervlerine ilgi duydukları tevatüren, bir kez daha açığa çıkmıştır.Irak bunalımı, demokrasi veya bağımsızlık kavramlarına yüklenen manaları din edindiklerini iddia eden müstekbirlerin bu iddialarında bile samimi olmayacak derecede namert olduklarını, çıkarları için her türlü pisliği yapmaya müsait vahşi bir medeniyeti temsil ettiklerini teyit etmektedir.
Adalet, hakkaniyet ölçülerini tanımayan hatta demokrasi ve bağımsızlık(!) gibi kavramlara sahip çıkmalarına rağmen, bu düzenlere gelen bozukluklar için, kılını dahi kımıldatmayan, fakat iş menfaatlerine dokunmaya geldi mi dünyayı alarma geçiren zihniyete sormak lazım! Eğer hak ve adaletin ölçüsü ulusal, toplumsal veya milli çıkarlar ise; milli çıkarlarını korumak için veya biraz daha fazla milli çıkar elde etmek için ayaklananları hangi mantığa göre kınıyorsunuz?
Siz nasıl kendinizde ulusal lokmalar kapma hakkı görüyorsanız, o hakkı başkalarına da tanımalısınız, eğer başkalarına bu hakkı tanımıyoruz diyorsanız, size bu "tanımamak" veya a "ulusunuza biraz daha büyük lokma kapmak için harekete geçme hakkını kim tanıdı, bu konudaki "hakk" dediğiniz yargının ölçüsü nedir?Amerikalıların veya Türklerin midesinin büyüklüğü müdür?Yoksa Arapların zayıflığı mıdır?Yok, hiçbiri değil, "bu işte benim menfaatlerim ve kuvvetim tek ölçüdür" diyorsanız, o zaman size soralım; siz hayvan mısınız?Hayvanlar hak ve hukuk bilmezler, yemi paylaşmada en fazla süsmükleyen büyük lokmayı kapar, sizin bugün yaptığınız işlerin veya ileri sürdüğünüz gerekçenin bu süsmükleme olayından, hem şekil hem de mana yönünden farklı bir tarafı var mıdır?...(İslam Adına Particilik, Mehmet Sünbül, Objektif Yayınları, İstanbul, 1991, s.23-34)

İNANANLAR KARDEŞTİR!
"Müslümanların, birleşme temelini sağlamlaştırabilecek büyük bir dostluk temelleri vardır.Bütün Müslümanlar, tek Allah'a tapmakta, hepsi Resul_i Ekrem(s)'in peygamberliğine iman ve itaat etmektedir...Hepsinin kitabı Kur'an, kıblesi Ka'be(Beyt-i Haram)dir...Hepsi birlikte, bir arada ve birbirleri gibi haccetmekte, birbirleri gibi namaz kılmakta ve birbirleri gibi oruç tutmaktadır...Tıpkı birbirleri gibi aile ocağını kurmakta, alış-verişte bulunmakta, çocuklarını terbiye etmekte ve ölülerini defnetmektedirler...Sınırlı bir takım işler dışında buna benzer bütün konularda birbirleriyle bir farklılıkları yoktur.Müslümanların tümü aynı tür 'dünya görüşü'nden nasibini almakta, ortak bir kültüre sahip olup, yüce ve geçmişi varolan bir medeniyete ortaklık etmektedir...Dünya Görüşü'ndeki birlikleri kültür, medeniyet geçmişi, görüş ve huy, dini inançlar, tapınma ve dualarda bulunma, güzel sosyal adab ve erkanlardaki aynilikleri vesilesiyle tek bir ümmet haline gelinip karşılarında, dünya süper güçleri (durumundaki Amerika ve Rusya)nin bile çaresiz kalacağı, alçalacağı çok yüce bir güç oluşturulabilir.İslam'ın özellikle bu ilkesi üzerinde çokça durulmuştur.Müslümanlar, Kur'an'ın açık bir nassı ile birbirleriyle kardeştirler ve bizzat onların bir takım özel hak ve ödevleri onları birbirine kenetlemektedir.Bu böyle olunca, Müslümanlar nasibini İslam'ın bereketinden almış olan bütün bu geniş imkanlardan ne diye faydalanmasınlar?!...

İslami vahdetten maksat nedir?
Bundan maksat, bütün İslam mezhepleri arasından(en ideal)birisinin seçilip diğer bütün mezheplerin bertaraf edilmesi midir?Ya da bununla kastedilmek istenen, bütün mezheplerin ortak yönlerinin alınıp farklı yönlerinin atılması ve böylece de mevcut mezheplerin hiç birisiyle bir benzerliği olmayan yepyeni bir mezhep mi oluşturmaktır?Yoksa İslami vahdetin mezheplerin birleşmesi(vahdet) ile hiçbir bakımdan bir ilgisi olmayıp Müslümanların birleşmesinden (ittihad) maksat, farklı mezhep çevrelerinin aynı mezhebi ihtilaflarda yabancılar karşısında birleşmeleri midir?
Müslümanların birleşmesini istemeyenler, onların daha ilk adımda birbirlerini kırıp-geçirmeleri iç in 'İslami vahdet'ten mantık-dışı ve gerçekleşme ihtimali bulunmayan bir anlam çıkarmak için bu kavramı, 'mezhebi bir birleşme' yönüne çekmektedirler.Açıktır ki, İslam aydın ilim adamlarının İslami vahdet'ten amaçladıkları; bütün mezheplerin tek bir mezhebe hasredilmesi ya da mezheplerin ortak yanlarının alınıp farklı yönlerinin atılması(-ki ne ma'kul ve mantıkidir, ne de istenilen ve olacak bir iştir-) değildir.Bu ilim adamlarının İslami vahdet'ten anlatmak istedikleri tema, tüm dünya Müslümanlarının bizzat müşterek düşmanları karşısında tek bir safta
şekillenmeleridir.
(Altı Makale, Mutahhari, Akademi Yayınları, İstanbul, 1992, s.8-9)

DELİ DOLU BİR YAZI!
SPOT: Bir hayal kurdum. Önce Başbakan Erdoğan askerlerle Doğu - Güneydoğu'da bir yeni sevgi - şefkat seferberliğini konuşuyor, sonra Başbakan ve Genelkurmay Başkanı, Doğu - Güneydoğu'nun ileri gelenleriyle buluşuyor. Herkes "yaraları sarmak" için elele veriyor.
Bugünlerde hayal dünyasında yaşıyorum. Hayal değil mi kur kurabildiğin kadar:
-Başbakan Erdoğan 368 milletvekili ile iktidara gelmiş. Doğu - Güneydoğu'da yaşanan sancıyı taa başından farketmiş. Geçmişteki hataların tahlilini yapmış. Acıları yüreğinin derinliklerine almış. Yapılacak işlerin başına, bu sorunun çözümünü koymuş. Bölge halkında sahip olduğu muhabbet zemininin farkında. 20 yıllık sürede bölgedeki sancıda askerin üstlendiği rolün bilincinde. Yani bir şey yapılacaksa, askerle birlikte yapılacak. Askeri bir şey olmayacak, ama askersiz de olmayacak. Onun için "Gelin, demiş Başbakan olarak askerlere, gelin şu işi bir konuşalım." Sonra;
-Ben, diye başlamış söze, varlığımı ülkeme hizmet için adadım. Şu an, memleketin en hayati meselesi, Doğu - Güneydoğu'da oynanan oyun. Bu ülkenin Kürt asıllı çocukları üzerinden bir oyun oynanıyor ve sonuçta bu memleketin Türküne de Kürdüne de hayır getirmeyecek bir mecraya doğru sürükleniyoruz. Beynelmilel güç odakları bölge ile oynuyor ve bu oyunun ucu Türkiye'mize de dayanacak. Sarsacaklar bizi. Birbimizden kuşku duymanın zamanı değil. Memleketin bütünlüğü tehlikede. Irak'a bakalım, orada rejim şu olmuş bu olmuş ne farkeder, Irak kalmıyor ortada. Küçük olsun laik olsun veya şeriat olsun, Türkiye elde kalmadıktan sonra kim nereye hükmedecek? Biz "Türk mü Kürt mü?" tartışması yaparken, başkaları gelip ayağımızın altındaki vatanı alıp gidecekler. Gelin bir çare bulalım. Doğudan Güneydoğu'dan oy aldım. Batı'dan da oy aldım. Diyarbakır'dan Van'dan da, Edirne'den, İzmir'den de... karizma, marizma, bunlar benim hünerim değil. Ben dindar bir insanım ve bu işlerin, ancak nasip meselesi olduğunu bilirim. Bu memleketin Doğusunda Batısında gönülleri buluşturmak gibi bir nasip söz konusu ise, bunu memleketim için sarfetmek isterim. Gelin elele verelim. Doğu - Güneydoğu'da, gerektiği ölçüde güvenlik çalışmaları yapalım, ama bölge halkı güvenlik çalışmalarının bile kendi huzuru için olduğuna inansın, daha da önemlisi oradaki askerimizin önemli bir bölümünü bölgeye Ankara'nın şefkatini taşımak için istihdam edelim: Yollar, köprüler, okullar, ve camiler... yapalım. Her hefta bölgeye geleyim, askerlerimizle, sivil görevlilerimizle bir okul, bir cami inşaatı için taş taşıyalım. Su getirelim köylere, her hafta bir sağlık ocağı açalım, bebelerin aşısını sivil ve askeri doktorlar birlikte yapsın. Bebelerin yakasına altın takayım, isim koyayım bebelere... Kürtçe ağıtlara eşlik edelim, Kürtçe şarkılar söyleyelim... Sevinci ve hüznünü paylaşalım bölgenin. Camilerde Başbakan ve Genelkurmay başkanı olarak yanyana cuma namazı kılalım. Bölgenin "ak sakalları"yla aşiret sofralarına oturalım. Her hafta... Avrupalılar ve Amerikalılar bölge halkı için bizden daha şefkatli görünmesinler. Bundan büyük ayıp mı olur bizim için... Gelin, elele verelim... İki güne bir "güvenlik dosyası" hazırlayacağımıza, şefkat orduları kuralım. Şehit cenazeleri sayacağımıza, ya da "dağda kaç terörist öldürüldü"nün hesabını yapacağımıza, kaç ana yüreğine ateş düştüğünün perişanlığı içinde kavrulacağımıza... "Doğu Güneydoğu'da kaç çocuğun gözlerinde eğitim alanında gösterdiği başarının ışığı parladı?"yı konuşalım... Ben dindar insanım, dedim. İslam bu memleketin harcı... hala İslam'dan yola çıkıldığında gönülleri buluşturmak mümkün. Ama İslam'ı bile bir "güvenlik silahı" gibi kullanmak yerine, bu memleketin çocuklarının yüreğini şefkatte buluşturan bir değer olarak anlayalım. Gelin İslam'dan korkmayı bırakalım. Zararı olmaz "Daha çok İslam"ın bu memlekete...
"Ak Parti'nin kadın kolları var. Yüzbinlerce üyesi var. Her kadın üyemiz, Doğu - Güneydoğu'da bir çocuğa manevi anne olsun. Annesinin kardeşi olsun. Teyze olsun. Kendi çocuğuna aldığı her şeyin benzerini Doğu - Güneydoğu'daki manevi evlada da alsın. Her yıl, çocuk gezileri düzenleyelim Batı'daki manevi kardeşlerin evine doğru... 23 Nisan'ları, ülkenin Doğu'daki Batı'daki çocuklarının yüreklerinin buluştuğu, sevgilerinin kaynaştığı bir gün haline getirelim. Subay hanımları ile elele versin Ak Partili kadınlar... Mümkün olursa diğer partilerin kadın kolları da katılsın bu şefkat harekatına... Hanımlarımız, çocuklarımız ekmeklerini paylaşmayı öğrensinler... Türkiye'nin her yöresinden kadınlar, çocuklar gelsin Doğu - Güneydoğu'ya... Çeşmeden su taşımanın, tarlada güneş altında kavrulmanın, koyun gütmenin, sokakta su, sakız, mendil satarak aile bütçesine üç kuruş taşımanın, çocuklukta bir türlü çocuk olamamanın acısını yudumlasın çocuklarımız...
Osmanlı'da zaferler, Padişahların ordunun önünde gittiği zamanlarda kazanılmış... Bizler gidelim bölgeye, alınlarımızdaki teri görsün ki doktorlarımız, öğretmenlerimiz, kamu görevlilerimiz, fedakarlığa talip olsunlar...
"Gelin, birbirimize yönelik kuşkularımızdan kurtulalım. Zaman birbirinden kuşku duyma zamanı değil. Fedakarlık zeminlerinde deneyelim birbirimizi. Bir köy çeşmesini inşa ederken hangimiz daha çok terliyoruz, ona bakalım... Dağ yollarında doğuran annenin kızağını taşırken hangimiz daha çok omuz veriyoruz, ona bakalım...
Böyle demiş askerlere Başbakan...
Askerler de aşağı kalmamış.
"-Ne duruyoruz öyleyse, diye mukabele etmişler. Evet, bölgede bir Tayyip Erdoğan sevgisi var. Ondan yola çıkalım, bir sevgi seferberliği başlatalım. Biz de bunu bekliyoruz. Askerlerimiz çeşme, okul, yol, hatta cami yapmaya hazır. Askeri doktorlar tedavi seferberliği için, asker öğretmenler eğitim seferberliği için hazır...
Hatta Başbakan'dan daha ileri gidip, "İslam'sız olmaz" demişler... İslam azaldıkça işimiz zorlaştı, demişler. Halkla her ortamda, düğünde, taziyede ve camide birlikte bulunmak için ne mümkünse yapalım, demişler.
Sonra Başbakan'la Genelkurmay Başkanı, bölgenin ileri gelenlerini davet etmişler. Farklı saflarda siyaset yapanları, aşiret reislerini, medrese hocalarını, okumuş - yazmışları.... Onlarla global güçlerin hesaplarını konuşmuşlar, İslam coğrafyasının nasıl talan edilmek istendiğine dair değerlendirmeleri paylaşmışlar... Taa Osmanlı'nın son döneminden beri sürdürülegelen bu talanın hiçbir İslam toprağına hayır getirmediğini - getirmeyeceğini, hiçbir İslam kavminin yüzünü güldürmediğini - güldürmeyeceğini konuşmuşlar... Dünya daha çok entegrasyona giderken, İslam coğrafyasının atomize olmasına dikkat çekmişler... "Türkiye hepimize yeter, Türkiye hepimizin" demişler. Gelin yaralarımızı saralım. Bin yıllık kardeşliğimizin yaralanmasına imkan vermeyelim." demişler. Bölgenin aksakalları başta olmak üzere herkesle kucaklaşmışlar... Vs...
Çok mu hayal kurdum... Bunlar olmaz mı? Hiç kimse rol almaz mı bu hayal senaryosunda? Kuşkularımızdan kurtulamaz mıyız?
Bize hep acıları konuşmak mı yazılmıştır?
Ahmet Taşgetiren 17/8/2005

ARNAVUTLUK, AH ARNAVUTLUK!
"Bosna'ya koştunuz, Kosova'ya koştunuz. Bizim suçumuz, katliama uğramamamız mı?" diyor Olsi Yazıcı (Jazexhi). Ve ardından ekliyor: "Ama biz Arnavutluk Müslümanları manevi bir katliama tâbi tutuluyoruz. Ne olur yardım edin!"
Yüksek eğitimini Malezya'da yapmış olan Olsi Bey, iyi yetişmiş, ne istediğini bilen bir münevver. Sadece bilgi ve birikimiyle değil, çağı anlamadaki basiret ve ferasetiyle de dikkat çekiyor. Acı konuşuyor. Vakıa, bir parça sitem kokuyor sözleri.
"Arnavutluk" deyince aklımıza ne gelir?
Arnavut ciğeri, Arnavut kaldırımı, Elbasan kebap vs...
İman suyunu bu toprakların eliyle içmiş olan Müslüman Arnavutluk'tan geriye kalan bunlar mı? Değil elbette. Müslüman geçmişi 600 yıl gerilere kadar gider Arnavutluk'un. İslam coğrafyasının Batı ucunu temsil ediyor. Adeta coğrafyamızı korusun diye sınıra yerleştirilmiş bir uç birliği.
Avrupa'da kahir çoğunluğu Müslüman olan tek ülke olarak anıldı. Fakat şimdilerde, bu özelliğinden dolayı dünya egemenlerinin gözü üzerinde. Fırsat bu fırsat diyerek, zayıflatılmış olan İslami kimliğinden tamamen koparılmak isteniyor. Orada hummalı bir Hıristiyanlaştırma operasyonu yürütülüyor. Belki de yüz yılın operasyonu bu.
Soros bunun için kesenin ağzını açmış. ABD, Arnavutluk'un tekrar Hıristiyanlaştırılması projesinde başı çekiyor. Avrupa, göbeğinde Müslüman bir toplum istemiyor. Arnavutluk Avrupa için nice zamandan beri kurtulunması gereken bir "sorun" idi zaten. Şimdi ondan kurtulma zamanının geldiğini düşünüyorlar.
"Rahibe Teresa" Arnavutluk'un tek simgesi haline getirilmeye çalışılıyor. Rahibe Teresa'nın şahsında, bütün bir Arnavutluk'un Müslüman geçmişine sünger çekilmek isteniyor. Arnavutluk'un Müslüman kimliğinin inkarı için ortam tamamıyla hazır. % 80'i Müslüman olan ülkeyi şu anda nüfusun % 20'sini ancak bulan Hıristiyan azınlık yönetiyor. Ülkenin tepe noktalarının tamamı Müslümanlardan alınıp onlara teslim edilmiş.
1913 yılında Avrupa'nın tek Müslüman devleti olarak ortaya çıkan Arnavutluk, 90 yıllık bir "koparma süreci"nin ardından, Başbakanı'nın ağzından "İslam Arnavutların dini değildir" noktasına gelinmiş durumda. Bilindiği gibi, komünizm döneminde Arnavutluk bilinçli bir "dinden arındırma projesine" laboratuarlık yapıyor. Enver Hoca Komünizmi'nin iddiası, "dünyanın en dinsiz" toplumunu peydahlamaktı.
Hayret! Avrupa, bağrında meydana gelen bu gelişmeye seyirci kaldı. Paris, kendi komünistlerini bile Rusya'ya ihraç edip 'tehlikeyi' bu suretle başından savarken, Arnavutluk'ta en azılı komünizmin iktidar olmasına ses çıkarmadı. Vatikan'ın burnunun ucunda azılı bir "laik dikta" el bebek gül bebek yaşıyor, yaşatıldı. Neden acaba?
Soğuk savaş sonrası dönemde, laik-komünist dönemin meyveleri devşiriliyor. Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra, eski Sovyet cumhuriyetlerini dînî aidiyetine göre ikiye ayırmak lazım. Hıristiyanlar, 1991'den sonra serbest bırakılıyor. Fakat Müslümanlar serbest bırakılmıyor. Aksine misyonerlerin işgaline uğruyor.
Bunun anlamı ne?
Bu, İslam toplumlarının komünizmin esareti altında geçirdikleri dönemin, Hıristiyanlaştırmanın önünü açan bir "nadas dönemi" olduğu anlamına geliyor.
Bu sürecin en sert işlediği yer Arnavutluk. Arnavutluk Müslüman Forumu'nun hazırladığı raporlar, projede gelinen vahim noktayı gözler önüne seriyor.
ABD elçiliği, bir misyonerlik departman gibi çalışıyor. İrtidat edip Hıristiyan olan Arnavutlar'ın önü açılıyor. Yüksek mevkilere atanıyorlar. Onları gören diğerleri sıraya giriyor. Zaten "laikleştirme" döneminde İslam'dan koparıldıkları için, Hıristiyanlığı kabulleri zor olmuyor. ABD'li misyoner vaizler, din değiştirdiği için yüksek yönetici olarak atananların katıldığı özel ayinler düzenliyor.
Yunanlılar Korça'da Ortodoks kilisesi inşa ediyor. Aynı yerdeki İlyas Bey Camii, Elbasandaki Sultan Camii, İşkodra'daki Plumbi Camii gibi bir çok cami bilinçli bir biçimde yıkılmaya terk edilmiş. Olsi Bey, Türkiyeli din kardeşlerine yalvarıyor: "Ne olur, bu kadar görkemli değil, mini minnacık da olsa mescit yaptırın! Adından başka İslam'la bağı kalmamış geniş yığınlar ezana hasret" diyor.
İtalyan elçiliği, misyonerlik bürosu gibi hizmet veriyor. Şu an Devlet Başkanı, İçişleri Bakanı, İstihbarat Şefi, Tiran Valisi, Yargı, Yüksek Öğrenim ve Bürokrasi'nin üst kademelerinin tamamı Hıristiyanlara teslim edilmiş. Ülkenin % 80'ini oluşturan Müslüman çoğunluk, % 20'sini oluşturan Hıristiyan azınlığın tahakkümü altında. Gelinen son nokta, Arnavutluk'un Müslüman geçmişini toptan inkar noktası.
Bir husus dikkatinizi çekti mi? Son yüzyılda, bu ülkenin yaşadığı İslam'dan koparılma serüveniyle, Arnavutluk'un İslam'dan koparılma serüveni arasındaki benzerlik...
İkisinde de "laiklik", İslam'dan koparma projesinin adı.
Arnavutluk'ta bu işi yapmak için, taşeron ideoloji olarak "komünizm" kullanıldı. Bilin bakalım, Türkiye'yi İslam'dan koparmak için kullanılan "taşeron ideoloji"nin adı ne?(Sami Hocaoğlu 13/01/2006)

"Liberalizm, zehrini devlet organizmasına soktuğumuz zaman onun bütün siyasi görünüşü değişikliğe uğradı.Devletler öldürücü bir hastalığa yakalanmışlardır-kan zehirlenmesi.Geri kalan iş onların can çekişmelerinin sonucunu beklemektir.
Liberalizm...kısaca devlet işlerinin şahsiyetini yıkmağa hizmet eden her şeyin okuludur.Konuşmacıların kürsüsü de basından daha az tesirli değildir.İdarecileri hareketsizliğe ve güçsüzlüğe mahkum etmiş ve bu suretle onları faydasız ve lüzumsuz kılmıştır.Gerçekten bir çok memlekette idareciler bu sebepten dolayı mevkilerinden indirilmişlerdir.O zaman Cumhuriyetler devri bir imkan dahiline girdi ve gerçekleştirilebildi ve sonra biz hükümdarın yerine bir yönetim karikatürü, bizim kuklalarımız, kölelerimiz olan mahluklar arasından, avamdan alınan bir başkan geçirdik.Bu bir mayın döşeme idi ki biz Yahudi olmayan halkın altına döşedik.Hatta Yahudi olmayan bütün halkların altına demeği tercih ederim..."(Protokol, 10)

Bizim kontrolümüz olmadan bir tek tebliğ bile halka ulaşmayacaktır.Hatta bütün haberlerin, bürolarında Dünyanın her tarafından haber toplanan birkaç ajans tarafından haber toplanan birkaç ajans tarafından yayılması sebebiyle şimdi bile bu neticeyi zaten elde etmiş bulunmaktayız...Kitleler kendi bulundukları durumları anlamasınlar diye biz onları ayrıca zevkle, oyunlar, eğlenceler, tutkular, halka mahsus eğlence yerleri ile de başka yönlere çekeceğiz.Her çeşit sanat ve spor müsabakaları yapılmasını basın vasıtası ile teklif edeceğiz.Bu ilgiler nihayet onların zihinlerini bizim onlarla mücadeleye mecbur kalacağımız meselelerden başka tarafa çekecektir...Bütün imanların el altından mahvına çalışmak, Yahudi olmayanların kafalarından Allah ve maneviyat düşüncelerini koparmak ve onların yerine aritmetik hesaplar ve maddi ihtiyaçlar yerleştirmek bizim izin zaruridir...Bu toplumlar yüksek siyasete ve dine karşı kuvvetli bir nefret besleyeceklerdir.Onların yegane kılavuzu kar yani altındır.Onunla elde edecekleri maddi zevklerden dolayı ona tapacaklardır...Terbiye ve eğitime ellerimizi sokmuş bulunuyoruz.Yanlış oldukları bizce bilinen, bununla beraber tarafımızdan telkin edilen prensip ve teoriler içinde yetiştirmek suretiyle Yahudi olmayanların gençliğini aldattık, şaşırttık ve bozduk...Hürriyetin kendilerine çok miktarda içki kullanma hakkı verdiği içki ile düşünce kabiliyetini kaybetmiş, alkollenmiş hayvanlara bakın.Bu bizim için değildir ve bu yol bizim yürüyeceğimiz yol değildir.Yahudi olmayan halk, alköllü içkilerle düşünce kabiliyetlerini kaybetmişlerdir.Onların gençliği klasisizm ve ilk çağ ahlaksızlığı ile ve içlerine soktuğumuz öğretmenler, hizmetçiler, zenginlerin evlerinde mürebbiyeler, sekreterler vasıtası ile ve Yahudi olmayanların sık sık gittikleri sefahat yerlerindeki kadınlarımız vasıtası ile zehirlenerek ahmak bir şekilde yetiştirilmişlerdir...Bırakın; bizim onları ilmin emirleri(kanunları) diye kandırdığımız oyunların baş rolünü oynasınlar.Bu maksatla devamlı olarak basınımız vasıtası ile bu nazariyelere körü körüne itimat uyandırıyoruz. Yahudi olmayanların bilim adamları bilgileri ile böbürlenecek ve ilimden elde edeceği bütün malumatı makul bir şekilde doğruluğunu isbat etmekten tatbik mevkiine koyacaktır.Halbuki bizim uzayan ajan kadromuz onların kafalarını bizim arzu ettiğimiz istikamette eğitmek için bunları kurnazlıkla tertip etmişlerdir.Bir an bile bu ifadelerimizi boş sözler sanmayın.Bizim tertip ettiğimiz Darwinizm, Marxim, Nietscheizm'in başarılarını dikkatle düşünün...(Yahudilerin Dünyaya Hükmetmek için Hazırladıkları PROGRAM VE HEDEFLER'den)

LAİSİZM
(Abdurrahman Dilipak, Beyan Yayınları , İstanbul, 1991)
...Gerçekte Türkiye hiçbir zaman laik olmadı .Belki de Kemalist bir teokrasiyi, laiklik zannetti çoğu kimse.(s.9)
...Anayasanın 4. maddesi ise 'Anayasa değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez' maddeleri ile ilgilidir.Tabii ki, önce değiştirilemez ve değiştirilmesi dahi teklif edilemez hükmünü değiştirdikten sonra bu maddeleri de değiştirmek mümkündür.Demokrasilerde çare tükenmez çünkü!
Anayasada sözü edilen laiklik ilkesinin, hukuki bir tanımı yoktur.Her Türk vatandaşı, laik bir cumhuriyetin Müslüman bir üyesidir.Müslüman olmamak ancak i'tirazi bir kayıtla, azınlıklar için geçerli bir haktır.Ne var ki laik devlet, her doğan Türk vatandaşını resmen Müslüman diye tescil ederken, Türk Ceza Yasası ile de onun müslümanca yaşamasına çeşitli hukuki engellerle mani olmayı ve devleti 'irtica'olarak nitelediği İslam'i akımlara karşı koruyup kollamayı da bir görev saymaktadır.
İlginçtir, rejimi laik ilan eden ve vatandaşın dinini Müslüman olarak tescil eden güç, yine aynı dini kendi rejimi için tehdit olarak görmektedir.(s.13)
...Özellikle Kur'an'ın böylesine dar bir sınıra hapsedilmesi mümkün olamayacağından, dini 'ehlileştirmek' ve rejimle uyumlu hale getirmek için devlet din eğitimine ve dini örgütlenmeye doğrudan el atma gereği duymuştur.Eğer mümkün olsa idi, Kuran-ı Kerim'deki dünya ile ilgili hüküm bildiren ayetler çıkarılarak, yerine Nutuk'tan parçalar konacaktı.Hatta bununla ilgili mecliste müzakereler yapılacak, bir ara İslam dininin yeni rejimle uyuması mümkün görülmediğinden Hrıstiyanlığın ,yeni resmi din olarak kabulü bile teklif edilecekti.Bunu savunanlar, yeni inkılap ruhunun ve muasır medeniyeti hedefleyen yeni Türk Cumhuriyetinin eğitim, kültür, ekonomi ve siyasetinin hür dünya ile bütünleştiğine dikkat çekerek, din alanında da bütünleşmenin sağlanması ile daha kolay sonuca ulaşabileceklerini ileri sürüyorlardı.(s.16)
Atatürk'ün önderliğinde gerçekleştirilen Cumhuriyet rejimi, laik bir devlet olarak ortaya çıkmadı.Artık herkesin bildiği gibi, Hilafetin kurtarılması adına Vahdettin tarafından Anadolu'ya gönderilen Mustafa Kemal, Erzurum ve Sivas kongrelerinde hep bu ilkelere bağlılığından söz ederek buralarda alınan kararlarda halkın bu talebini teyid etmişti.Yine Ankara'da kurulan ilk hükümet de laiklik esasları üzerine değil, Dini mubini korumak, şeriatı hakim kılma adına görev yapıyordu ve İstiklal harbi bu inanç uğruna Türk, Kürt, Arap, Laz, Çerkez vd. unsurların cansiperane mücadelesi ile kazanılıyordu.(s.18)
...29 Ekim'de kutladığımız Cumhuriyet, bir İslam Cumhuriyet niteliği taşımaktadır.Gerek Sivas Ve Erzurum Kongresi, gerek Kurtuluş Savaşı, gerek 23 Nisan ve gerekse 29 Ekim'de ifadesini bulan milli ruh, din-i İslam'a dayalı bir gayretin ürünüdür...Türkiye'de laiklik uygulaması 'Devletin dini, din-i İslam'dır' hükmünün yer aldığı 1923 düzenlemesinden 14 yıl sonra 1937'de olağanüstü şartlarda oluşturulan bir mecliste, tek partinin parti programından gerekçesiz ve müzakeresiz olarak aktarılan bir hükümle ilgilidir ki, konunun hukuk tekniği açısından ciddi olarak incelenmesi gerekir.
1928'de anayasadan, 'Devletin dini Din-i İslam'dır' hükmü çıkarıldıktan sonra, laiklik esasının kabul edildiği 1937'ye kadar devletin dinle ilişkilerini tanzim eden herhangi anayasal bir düzenleme söz konusu değildir ve 9 yıl devlet, hukuken dinsiz bir biçimde fiili tasarruflarla yönetilmiştir.(s.22)
...82 Anayasa’sı ise din ve vicdan hürriyetini tanzim ederken, din öğretim ve eğitimini devlet denetiminde zorunlu hale getirmiştir.Asıl amaç, burada gerçek bir din eğitimi vermek değil, dini standardize etmek, devletin kontrolünde, rejimle uyumlu hale getirme gayretidir.Hatta Türk hükümetlerinin temel amaçları haline gelen muasır batı medeniyeti ile ekonomik, kültürel ve siyasi alanda bütünleşme önünde fiili bir engel oluşturan dini reforme ederek İncil’e benzer bir Kur'an, kiliseye benzer bir cami, papaza benzer bir imam üretme gayretinin ürünü olarak, Allah'ın dini İslam'a karşı, Amerikanvari bir İslam icad etme gayretlerinin ürünü olarak belli çevrelerce yorumlanmaya çalışılmış ve uygulanmaya hakim olan mantık bu yönde kendini göstermiştir.(s.27)
...Laiklik, bir ulusun deri değiştirmesi idi.Kafasının içi ve dışı ile her şeyi değişiyordu bir halkın.(s.28)(Daha geniş için bakınız:Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, Ferşat-İşaret Yay.)

NEFS VE RUH
Nefs ve ruh iki ayrı şeydir.Nefs daima kötü şeyleri arzular.İnsana kötü şeyleri yapması için emirler verir ve hep daha fazla şey ister.Ruh ise nefsin zıttıdır.Ruhumuzun doyması için ibadetler, tefekkürler gereklidir.Nasıl ki vücudumuzun ihtiyaçları yemek vb. şeyler ise Ruhumuzun gıdası ise ibadetlerdir.Eğer hayattan lezzet almak istiyorsak hayatımızı iman ile tamamlamalıyız.

POZİTİVİSME
Olguculuk olarak nitelendirilir.Bilim adamlarının deney ve gözlem yapabileceği şeylerdir.Fakat bunların yanında bir de metafizik alem vardır.Örneğin; Gallille'nin dünyanın döndüğünü isbat etmesi, onun mucit olmasını gerektirmez.Çünkü Gallille doğmadan da o, dünyanın döndüğünü fark etmeden de dünya dönüyordu.Bu yüzden onlar var etmemişlerdir; Varolanı keşfetmişlerdir.

MUTLULUK
Hayatta mutlu olmanın en iyi yolu Allah'a olan inancımızdır.İnanmayan bu dünyaya körü körüne bağlanan zevk ve sefa içinde yaşayanlar mutlu olamazlar.Çünkü dünyadaki nimetler elbet bir gün geçecektir.Ama inanan insan öbür dünyada da Allah'ın nimetlerini üzerlerinden eksiltmeyeceğini bilir ve mutlu olur.

FARKINDA MISINIZ?
Evrendeki düzen eksiksiz dört dörtlük yaratılmıştır.Her atom görevini eksiksiz yerine getiriyor.Fakat bunların arasında bir güç vardır.Çünkü bir atom bu kadar işi tek başına yapamaz.Çünkü onlar kendilerinin atom olduklarını dahi bilmiyordur.Bu yüzden bu düzeni meydana getiren Yaratıcı vardır.

MADDE
Uzayda yer kaplayan her şeye madde denir.Maddenin varolabilmesi için bazı özellikler olmalıdır.Bunlara araz denir.Yani koku, tat, konum, gibi "arazlar devamlı değişkendir.Her zaman değişebilirler yok olabilirlere veya yeniden oluşabilirler.Bu yüzden madde ezeli değildir.Çünkü varlığı arazlara bağlıdır.

TESADÜF MÜ TEVAFUK MU?
Tesadüf önceden planlanmayan bilgimiz ve irademiz dışında gerçekleşen olaylardır.Tevafuk ise bir olay önceden tasarlanmışsa bilerek bir karşılaştırma yapılmışsa bu da tevafuktur.Örneğin; bir arkadaşımızla bir yerde aniden karşılaşmak tesadüftür ama arkadaşımızın her gün oradan geçtiğini bilerek karşısına çıkıyorsak tevafuktur.Fakat hakikate ulaşmak istiyorsak bu hakikat kaderdir.
Yani bütün yaşadıklarımız ve yaşayacaklarımız Allah tarafından bilinmektedir ve kaderde yazılıdır.Bu dünyadaki düzenin, her şeyin yerli yerinde olması bir tesadüf olamaz.Ancak sonsuz bir ilimle bu hallerini kazanabilirler.Kaderimizde neleri yaşayacağımızı bilmediğimiz için tesadüf der geçeriz.Öyleyse her şey zaten kaderimizde yazılıdır ve bunu yalnız Allah bilir.Biz yaşadıklarımızı tesadüf olarak değil de kaderimiz olarak değerlendirmeliyiz.

BU ŞİİRİ KİM YAZDI?
Bu şiirin kendi kendine yazılamayacağını, harflerin tesadüfen bir araya gelip şiir oluşturamayacağını, şiir yazan bir şair olduğunu gayet iyi biliriz.Nasıl ki, harflerin şiir yazması ne kadar imkansızsa insanı atomların yapması mümkün değildir.Bu manalı eserlerin bir yaratıcısı vardır.O da Allah'tır.

EMİRLER NEFERLER
Bir askerin her şeyden önce ordunun ne olduğunu yani askerlikle alakalı şeyleri bilmesi gerekir.Başka bir bölüğe gittiğinde kendini tanıtabilecek bilgilere sahip olmalıdır.Yoksa buradaki düzen bozulur.Varlıkları da bir ordu gibi düşünelim.Atom ise bir askere benzer.Girdiği varlığın bünyesini tanıması gerekir.Aksi halde oradaki düzeni bozar ve karıştırır.Bu yüzden atomun her şeyi gören bir gözü vardır fakat bu mümkün değildir.Yani bu atomlar Yüce Allah'ın emri ile iş gören askerlerdir.Küçücük bir atomun onca şeyi anlayarak, bilerek hareket etmesi Yaratanın ne büyük bir kudretidir.

FATALİZME
İnsanlar kaderci değil kadere iman etmişlerdir.İnsanların seçme, bir işi yapma gibi istekleri, iradeleri tarafından gerçekleştirilir.Örneğin; bir işi yapıyorsak o işi kendi irademizle yapıyoruzdur.Ama demek ki kaderimizde o işi yapmak varmış.Eğer irade olmasaydı ne günahın ne de sevabın bir anlamı olurdu.Fakat insanlar benim kaderimde böyle varmış diyerek tembellik yapamazlar.Kaderlerini çalışarak değiştirebilirler.Örneğin; bir öğrenci imtihana çalışmadan girerse başarısız olur.Ama benim kaderimde böyle varmış demesi yanlış olur.Çünkü çalışsaydı kazanabilirdi.Müslüman kaderci değil kadere iman etmiş, inanmıştır.

İNSAN VE ATOM
İnsan bu dünyaya anlam kazandıran en önemli varlıktır.Öyle bir varlıktır ki müthiş bir sistemle donatılmıştır.Her bir organımız ayrı ayrı iş görerek görevini yerine getirir. Vücudumuzda dolaşan küçük bir atom parçası ise bünyemizde gideceği yeri bilir, önüne çıkan her görevi yerine getirir.Aynı zamanda atomlar kendi varlıklarından bile habersizlerdir.Hiç bir organa ne maksatla gücüyle yapamaz.O atom Rabbin bir eseridir.Allah'ın emriyle işlerini görürler.

İNSAN FELSEFE Mİ?
Materyalistler, dinleri idealizmin içinde sayarlar.Onların yok oldukları zaman dinlerin de yok olduklarını savunurlar.Fakat din ayrı bir kategori içerisinde incelenmelidir.
Felsefeye benzemez; İslamiyet'in evrene bakış açısı, tüm felsefelerden ayrı ve özgündür.İslamiyet bu evrendeki hiçbir şeyin kendiliğinden tesadüfen oluştuğunu değil, bir yaratıcısını olduğunu savunur.

ESTETİK
Yaşadığımız alem birçok güzelliğin yansıtıldığı, her şeyin en mükemmel olduğu bir yerdir.Her şey bir uyuma göre yaratılmıştır ki bu alem bazen bakınca bu kadar da ince nasıl düşünülmüş deyip bizi hayrete düşüren olaylar vardır.Yani güzellik, eşyanın sessiz konuşmasıdır.Örneğin; soğuk olmazsa sıcağı bilmezdik.Öyleyse her çirkinliğin de bir güzelliği vardır.

BİLİMLERİN DİLİNDEN
Bilimler dini inkar etmezler, dine ters düşmezler.Onlar da araştırmalarını yaparken dünyanın, bir ağacın mükemmel bir şekilde nasıl yapıldığına şaşırırlar.Çünkü bunu sadece bir toprak parçası var edemez.İnan ki birçok özellikle donatılmış akıl, düşünme, araştırma vb. Bunlar da doğa tarafından gerçekleştirilemez.Bunların bir yaratıcısı vardır.O da Allah’tır.

BENCİLLER
Bu insanlar işlerle uğraşmaz, paralarını masum insanların sırtından kazanırlar.Gayri meşru kazanç elde ederler.Hayatı zevkten ibaret zannederler.Her dakikasını zevkle geçirmeye çalışırlar.Bunlara alışınca yeni zevkler peşinde koşarlar ve ruhları hastalığa yakalanmış gibi acı çeker.Bu insanlar çalışmayı sevmezler, zevki gaye olarak gösterirler.

BEŞER VE İNSAN
Dünyanın en değerli varlığı hiç şüphesiz insandır.Onu hayvanlardan, bu dünyadaki her şeyden ayıran birçok özelliği vardır.Örneğin; Aklımız, şuurumuz, düşünme yeteneğimiz gibi...
Ve bir insanı diğer insanlardan ayıran özellikler bile vardır.İnsanlar düşündükçe aklını kullandıkça insanlık merdiveninde yükselirler.İnsan aklını kullandıkça zamanla insanlığı elde eder, yeni doğmuş bebek doğduğunda beşerdir.Ama zamanla tecrübe, emek, bilgi sahibi olarak insan olur.

MATERYALİZM(MADDECİLİK)
Dünya çok mükemmel bir şekilde yaratılmıştır.Her şey bir düzen içinde devam ediyor.İnsanlar büyüyor.Ağaçlar meyvelerini veriyor.Çiçekler açıyor.Dünya muntazam bir şekilde sürüyor.Bütün bu olaylar şuursuz atomlardan meydana gelmez.Tabii ki Allah atomları yaratmış, onlara görev yüklemiştir.Hepsi görevlerini eksiksiz yerine getirir.Ama atomlar kendi varlıklarından bile haberdar değildirler ve o halde tabii ki başka bir şeyi meydana getiremezler.Bu sanatın bir sanatkarı vardır ve bu sanat bu dünyadaki eserlerin ve olacakların en mükemmelidir.

İNSAN VE ESER
İnsanların bu dünyadaki maddeleri olup kendileri ondan yeni şeyler elde edince "benim eserim" derler.Fakat bu gerçek anlamda kabul edilemez.Çünkü her şeyin sahibi Allah'tır.Bu dünyadaki şeylerin müessiri tabii ki insan olamaz.Bir atom, bir arı bunlar şuursuz, kendi varlığından bile habersiz varlıklardır.İnsanın yoktan var etmesi mümkün değildir.Onlara işlerini, görevlerini kusursuzca yerine getirten biri olmalı ve O'da Allah'tır.Öyleyse insanlar yoktan var edemez; o sadece Allah'a mahsustur.Onlar var olandan yararlanıp, yeni şeyler ortaya koyarlar.

KİTAPLIKTAKİ KEDİ
Bilim adamları ve felsefeciler bir inceleme yaparken belli bir sınır içerisinde inceleme yaparlar.Yani onun dışına çıkmazlar.Onun ötesine daha geçmezler.Örneğin; bir evde yaşayan ve yaşadıklarını sadece o evden ibaret sanan bir adam ne kadar araştırma ve inceleme yaparsa yapsın, varabileceği nokta evinin varlık sınırı olacaktır.Dış dünyadan habersiz yaşayacaktır Fakat biri gelip te o eve bir pencere açsa ve içeriye güneş ışığı girse, o adam bir dış dünyanın olduğunu anlar ve o aydınlık o adamın uyanışına vesile olur.İşte görünen alem o bina gibidir.
Araştırma da, sadece kendi aklına güvenen, o binadaki adama benzer.

ABSURDE
Bu saçma, anlamsız birbirine uymayan evrenin uyumsuzluğunu dile getirir.
Evrende saçma diye bir şey yoktur.Saçma olan filozofların kafalarındaki şeylerdir.Onların düşündükleri insan dışındaki her şeyin bir uyumu vardır.İnsan madem ki ölüyor ve öleceğini biliyor öyleyse bu dünya ile uyumsuzdur.

VARLIKLAR NİÇİN VAR
Örneğin; bir ressam yaptığı resmi, başkalarına göstermesi için sergiler düzenleyerek onları insanlara gösterir.
İşte Allah'ın dünyayı yaratması da buna benzer.Fakat usta eserin içinde olmaz, Allah ta yarattığı varlıklara asla benzemez.

RASYONALİZME
Üzerimizdeki her türlü organımız belli şeyleri yapar ve bu belli şeyleri yaparken hepsinin bir sınırı vardır.Örneğin göz, belli bir mesafedekileri net olarak görebilir.Ve aklın da bir sınırı vardır.Vahiy nuru ise karanlık mana dünyasını aydınlığa kavuşturur.Göz için akıl ne ise akıl için de vahiy odur.

EMPRİZME
Bu akımın merkezinde, her insan gördüğüne inanır düşüncesinin tartışması yer almıştır.
Her insan gördüğüne inanır fakat görmediğimize inanmayız dersek bu yanlış olur.İnsanların görmediklerine inanmaları insana zaten verilmiş olan akıl ve kalb ile mümkündür.En büyük rolü de akıl oynar burada.
Örneğin, mesnevi isimli kitabın bir yazarı olduğunu düşünürüz ama yazarın adının Mevlana olduğunu belemeyiz, o zaman akıl devreye girer ve Mevlana olduğunu söyler biz de inanırız.Eğer görmediğime inanmam diyorsak o zaman ne mesnevinin bir yazarı olduğuna inanabiliriz ne de yazarının Mevlana olduğuna...
Gözlemlerimiz de bizi zaman zaman yanıltabilir.Örneğin; biz hergün güneşi doğudan doğup batıdan batar gibi görürüz gözümüzle ama aslında durum hiç te öyle değildir.
Dünyanın döndüğünü ve güneşin sabit kaldığını biliyoruz.Bu yüzden görmediğimize inanmalıyız sözüne kulak asmalıyız.

REENKARNASYON
Reenkarnasyon ruhun ölümden sonra başka bir bedene göç ettiğine inanan görüştür.Bu inanca göre, insanların ruhları ölümden sonra başak bedenlerde yaşıyorlarmış ama bu beden ağaç, hayvan veya herhangi bir şey olabilir.Böylece ortaya bir şey çıkıyor; yanından öylece geçtiğimiz bir ağaca selam vermeden geçmemeliyiz.Bir selam vermeden geçersek bu kötü olabilir ya içinde Firavun varsa evet olabilir.Ya da bir bitkiyi, bir hayvanı keserken dikkat etmeliyiz belki Sekspir'in ruhu oradadır.Bel ki de sokakta gezen hayvan veya bir köpek Volter olabilir.İşte onların savundukları şeylerden böyle saçmalıklar çıkıyor.Dünyamızda onlar insanlarda ruhun olmadan da yaşayabileceklerini savunmuşlardır.İnsanlar ruhsuz yaşamaya devam etseydi tüm insanların bedenleri ruhsuz olurdu.

İLİMLER
İlimler bir bütündür fakat fen ilimleri Din ilimleri diye ayrılmıştır.Fakat bu ayrım olsa da din ile bilim arasında hiç ibra alaka yok diyemeyiz.Örneğin fen ilimleri bu dünyanın nasıl çalıştığını, Din ilimleri ise kim tarafından ve niçin kurulduğuna cevap verir.Ama Kur'an-ı Kerim kainatın işleyiş kuralları hakkında ip uçları vermiştir.

TABİAT NEDİR?
Bazı bilimciler, kainatın önce gaz halinde olduğunu ve sonra patlayıp genişlediğini söylerler.Doğadaki şeylerin tabiattan meydana geldiğini savunurlar.Fakat o kadar şeyi tabiatın yapması mümkün değildir.Her şey önce yaratanı tanımaktan geçer.Bu dünyadaki olaylar doğa olayları kendilerini bilmez bir halde gerçekleşmektedirler.Kendilerini bilmeyenin başka bir şeyi yaratması mümkün olmasa gerek.Bu yüzden bunun arkasında ilahi bir güç vardır. O da Allah'tır(c.c.).

PANTEİZME
Panteizme kainatla tanrıyı aynı şey kabul eden felsefi görüştür.Bir bakıma Allah'ı yok saymıştır.Çünkü hiçbir usta sanatının içinde yer almaz.Bu kainat müthiş bir şekilde bin bir türlü güzelliklerle donatılmıştır.Fakat Allah'ı yani yaratıcıyı yarattığı şeylerin içinde arayamayız.O yarattığı şeylere yani hiçbir şeye benzemez.Çünkü her şeyi O yaratmıştır.
VAR-YOK
Yoktan varolmak insanlar için mümkün olmayabilir ama Allah için böyle bir şey söylenemez. Çünkü Allah yoktan var edendir.
Fizikçiler maddenin enerjiye dönüştüğünü ispatlamışlardır ve bu formül kütlenin korunması kanununu yıkmıştır.Yani madde kalıcı değildir yok olabilir.

HEDONİZME
Hedonizme hayatın gayesi eğlenmek zevkle günlerimizi geçirmek demektir.Çünkü dünyaya bir defa geleceğimizi savunur.
Fakat biz dünyaya zevkle yaşamak için değil bir amaç için gönderildik.Kendimiz gelmedik ki zevk içinde yaşayalım.Belli şeyleri yapalım veya yapmayalım diye gönderildik ve herkese özgür irade verildi.İnsanların bu iradelerini iyiye ve kötüye kullanmaları kendi ellerindedir. Çünkü bu dünya zevk yeri, mükafat yeri değildir.Buradaki görevimizi tamamlamalıyız ki sonsuz zevke, sonsuz rahata kavuşalım.Bu dünya geçiciyse demek ki bu dünyadaki rahatlık zevk, eğlence geçicidir.Bir gün bunların sona ereceğini düşünmeli sonsuz hayatta rahata nasıl kavuşacağımızı anlamalıyız.

DARVİNİZME
Bu teori, insanların yani bizim, tesadüfen olduğumuzu ile sürmektedir.Türlerin birbirinden oluştuğunu, cansız maddelerden tesadüfen tek hücreli canlıların ortaya çıktığını savunur.
Fakat biyolojide yapılan araştırmalar sonunda bir canlının başka bir türü meydana getirebileceği imkansız olduğunu ortaya çıkarmıştır.Fakat insan maymundan türememiştir.
Hz.Adem(a.s.)'dan türemiştir ve Allah tarafından yaratılmıştır.

FABRİKA
Dünya bir fabrikaya benzetilmiştir.Bu fabrikanın içindekilerinin ayrı ayrı görevleri vardır.Ve hepsi bu görevleri ustaca yerine getiriyor.
Bu fabrikanın makinelerinin tek başına yapıldığını asla söyleyemeyiz.Çünkü küçücük bir makine bile tek başına yapılamaz.Onları yaratan Allah'tır.

FELSEFE VE DENEME
Bazı sanat eleştirmenlerinin sadece şiiri, tiyatro ve romanı soylu sanat saydıklarını ve denemeye gereken önemin verilmediğini anlatılmıştır.
Fakat insanların özel deneyimlerini gözlemlerini kendi özel dünyasını başka insanlara açması ayin böyle bir deneme türü yüce bir sanat üretimidir.Ve elbette soyludur denilmiştir.Denemede iki önemli unsur özgürlük ve dildir.Bunlara sahip olan deneme başarılı olur.

NİÇİN YAŞIYORUZ
Herkes hayvanından bitkisine aldığı görevi yerine getirir.Herkesin olduğu gibi insanın da bu dünyaya geliş amacı vardır.Allah'ın kelamında mevcuttur insanların Rabbini tanıyıp kulluk etmesi için dünyaya gönderilmiştir.Bu dünya öyle bir sınav yeridir ki ebedi saadete ulaşmak için insanların yasak olan şeyleri yapmaması Allah’ın emirlerine itaat etmesi gerekir.Bu yolun sonunda gideceğimiz yerin iyi veya kötü olması bizim elimizdedir.Yani bu dünyada misafiriz ve misafir kendin sahip olmadığı bir yere bağlanamaz e ebedi kalamaz.Bel ki biraz uzun bir misafirlik oluyor ama sonunda yine herkes ait olduğu yere dönecektir.Rabbimiz bu dörtdörtlük dünyayı ve bizleri tabii ki boyuna yaratmamıştır.Ölümü ise, en değerli varlık olarak yarattığı insanın sonu olarak tabii ki değerlendiremez.Çünkü ölüm bir yok oluş değil bir başlangıçtır.Ölen biz değil ruhumuza giydirilen elbisemizdir.Bu yüzden ne yaşadığımızı boş bir amaç için yaşıyoruz demeli ne de ölümün bir yok oluş olduğunu söylemeliyiz.

TASVİR
Her varlığın bir şekli ve sureti vardır.Hepsi de tasvir fiilini gösterir.Bir resim görüp te onun ressamını da sormamız gerekir ki ona da haksızlık olmasın.Atomlar öyle yaratılmışlardır ki belli bir sınırı aşamazlar.Bu da Allah’ın takdiriyle mevcuttur.

ALLAH NEREDE?
Nerede sorusu bir maddi varlık sorusudur.Allah nerede diye sorsak Allah'ın diğer varlıklar gibi olduğunu ve O'nun da bir yeri olduğunu söylemiş gibi oluruz.Eğer Allah'ı bir maddi varlık gibi düşünürsek yanlış yapmış oluruz.Allah yarattığı hiç bire şeye benzemez.Hayalimizde canlandırmaya kalksak hayalimiz de sınırlıdır.Bir sonuca varamayız.Biz ancak yaratılanı tasavvur edebiliriz.Bütün varlıklar sonradan yaratılmıştır.Allah her yerde vardır ama akıl onun zatını kavrayamaz.Ancak varlığını anlayabilir.O'nun var olduğunu bilebilir.Her şey gibi akıl da sınırlıdır.

FANZUR!(Dikkatle nazar edin; bakın-araştırın!)
Bazı insanlarca din, bilimden ayrı görülür; inkara delil olarak kullanılmaya çalışılır.Bugün inkar ise cehaletten değil fenden gelir.Bizler Kur'an'ın tarzını takip ediyor Ayetlere uyuyoruz.Kur'an, bizden düşünmemizi istiyor.Biz düşünürüz bakıp ders alırız.Doğadaki sanat eserine bakarız.Biz bu külli ibadeti yapabilmek için çırpınıyoruz.Her fen kendine özgü dil ile Rabbimizi tanıtır.Biz ilmi reddetmiyor onu marifet haline getiriyoruz.

hayy68@mynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın