|
Aydınlanma
Savaşımında
Bir
Köy
Enstitülü:
MEHMET
SAZAK
Necdet
TEZCAN
___________
Mehmet SAZAK'la Kastamonu Göl Öğretmen Okulunda çalıştığım yıllarda (1966-1970) tanışmıştık.
1970 Ekim'inde Edirne'ye dönene değin iyi ilişkiler içinde olduk hep. Onunla ilgili anılarım her zaman ve hâlâ olumludur. Hem meslektaş, hem branştaştık aynı zamanda. Ben, 1966'da bu okula atandığımda M. Sazak askerdeydi. Ama her zaman anımsanırdı. Bir ara sanırım izinli geldiğinde okula uğramış, öyle tanışmıştık. Askerlik sonrası Göl'e dönüş yollarını açmak istiyordu. Trakya'daki okullardan birine atanırsan becayiş (karşılıklı yer değiştirme) yapabilirim, sözünü vermiştim. Eskişehir'e atanınca bu iş olmamış, başka bir arkadaşla becayiş yaparak Göl'e gelmişti.
Dürüst, mücadeleci, şakayı seven, başarılı ve sözünün eri bir arkadaştı. Meslek yaşamı 'aydınlanma savaşımlarıyla' geçmiştir. Emekli olduktan sonra bile savaşımını sürdürmüştü. Yanılmıyorsam son savaşımı GÖL'ün başka kurumlara verilmemesi içindi. İşte bu dost-arkadaş son yıllarda bir güzel işe daha imza atmış, anılarını kitaplaştırmıştı.
Kitabının adı: Dişle, Tırnakla, Kitapla AYDINLANMA SAVAŞIMI - "Bir köy Enstitülünün Anıları" (380 sayfa, Ezgi Matbaası, Ocak 2009)
Çok hızlı okuyan biri olmamama rağmen, bu yapıtı çok kısa sürede okudum. Çünkü içinde ben de vardım ve o günleri yeniden yaşadım.
M. SAZAK bir köy çocuğu. 1934 Araç-Kastamonu-Huruçören Köyü doğumlu. Uzun yıllar meslek dersleri öğretmenliği yaptı. Göl Öğretmen Okulu'nun temel direği gibiydi. Kaç kez sürgün edildiğini sayamadım.
Sonunda Kastamonu Eğitim Enstitüsü Müdürlüğüne atanır. Bu okulda ders sırasında kurşunlanır. Ayağından yaralanır. Kurşunu bir anı olarak ayağında bırakır.
Bu yetmezmiş gibi bir de trafik kazası. İki ayağı kırılır. Uzun yıllar hastanelerde çile çeker. Uzun süre sonra yürümeyi başarır.
Uzun yıllar öğretmen örgütlerinde yöneticilik yaptı. Savaşımını bu örgütler içinde sürdürdü. Köylülerle gerçekleştirdiği sarmısak yürüyüşü ünlüdür.
İki yıl kadar olan birlikteliğimizde Kastamonu TÖS başkanıydı. Yazı hayatıma o yıllarda derneğin çıkardığı GÜNEŞ gazetesinde başladım, diyebilirim. 1968 öğretmen boykotunun gerçekleşmesinde emeği çoktur.
Dost-arkadaş beni bu konularda hep desteklemiş, teşvik ederek önümü açmıştır.
Şu anıyı yazmadan edemiyorum:
Aile toplantılarının birinde bir ilkokul çocuğu taklidi yaparak bir şiir okudum. Okurken bir yerinde unuttum ve başladım ağlamaya. Alkışlanınca gülümsedim.
Sazak bu şakayı çok sevmiş, içinden gele gele ve kahkahalarla gülmüştü. Sonraki toplantılarda hep istemiştir aynı taklidi...
Sevgili dostumu candan ve içten kutluyorum. Böylece usta bir yazar olduğunu da kanıtlamış oldu.
Kim bilir, belki arkası gelir, diyorum...
Hemşehrimiz değerli eğitimci-yazar Mehmet Sazak'ın çoğu Kastamonu'da geçen yaşamının izdüşümleri kitap olarak yayımlandı: "Aydınlanma Savaşı"... Kitaba bir üst bir de alt başlık koymuş yazar; "Dişle, Tırnakla, Kitapla","Bir Köy Enstitülünün Anıları"... İlerde bu sayfalarda daha ayrıntılı bir tanıtma yazısı bulacaksınız...
(Kendi Yayını; Ezgi Matbaası, İstanbul;1. Basım: Ocak 2009,383 Sayfa)
İletişim İçin:
______________
Vatan Caddesi, Valiler Stesi, A Blok Daire: 12 Tuzla- İSTANBUL;
Telefon:0216 446 43 82,
GSM: 0532 610 58 30,
E-Mail:msazak34@gmail.com
04.02.2009 - Ali ŞAHİN
(Büyütmek için fotoğrafa tıklayınız)
(Burada geçenlerde yitirdiğimiz -29 Aralık 2008- Ziraat Yüksek Mühendisi arkadaşımız Mustafa Polat'la yaptığım bir görüşmeden izlenimlerimi aktaracağım. Bu anı ile hocama da kaynaklık etmişim...)
30 YIL SONRA MUSTAFA POLATLA İZMİR'DE.. / GÜNLÜKTEN
ALİ ŞAHİN
______________________________________________
Bugün bir eski tanıdıkla görüşmek için sözleştik. 30 yıl sonra ilk göreceğiz birbirimizi. Ben İzmir'i pek tanımıyorum. Konak'ta saatin önünde ya da Merkez Hasan Sağlam öğretmen evinde buluşabiliriz sana da uygunsa diyorum emekli Ziraat Yüksek Mühendisi dosta. Taşköprü İlçe Tarım Müdürlüğü görevinden ayrılıp Ankara'ya oradan Aydın'a oradan da İzmir'e geçeli 30 yıl olmuş. Saat uygun bana çünkü Karşıyaka'dan geleceğim, diyor. Öğretmen dostudur ama Karşıyaka öğretmen evindekilere anlatamamış tam. Bakın ben Ziraat Mühendisiyim; mesleklerimiz birbirine yakın, deyince: "Allah Allah! Bu nasıl iş!.." dercesine şaşkınlıkla yüzüme baktılar, diyor. Ben açıklama getirdim: "Bakın siz bebeleri, biz de babaları eğitiyoruz. Eski yazı ile ikisi da aynı, çift "be" ile yazılıyor.. dedimse de yumuşatamadım. Yanımda bir arkadaş olmadıkça pek uğramıyorum oraya diyor karşılaştığımızda.
Biraz yürüyoruz hoşbeş ederek. Taşköprü'yü soruyor, Taşköprülüleri soruyor. Bir çok kişiyi hatırlıyor, kaldığı iki yılda görüp tanıdığı. Çetmeli İzzet'ten Hasan Yılmaz'a Bayram Ünal'dan Zeynel Yurtseven'e.. Nuri Keskinden Hüseyin Erikli'ye..
1943 Elazığ Karakoçan doğumlu Mustafa Polat. Yükseköğrenimin AÜ Ziraat fakültesinde tamamlamış 1971 yılında. Hem çalışıp hem okuduğundan ara vermiş eğitimine bir süre lise sonrasında.
1967 - 1971 yıllarının Ankara ortamı, öğrencilikten konuşuyoruz. O fırtınalı yıllar, diyorum; evet, diyor. 12 Martı da Ankara'da yaşamış. Sonra 80'i anlatıyorum ona Kastamonu'da Taşköprü'de yaşananları.. Ben iyi ki o yıllarda orada değilmişim, çok çektirirlerdi bana da. Bir de üstüne üstlük ilin yabancısıydım" diyor. Ben de doğruluyorum.
Biz diyor ne çektikse bizim gibi düşünenlerden çektik, ayrışmalarımızdan, hizipleşmelerden, birbirimizi çekememelerden. Ormanda şoför Ahmet (Erikli) amca vardı yılların yılı yurtsever, dürüst namuslu, üstelik de demokrat, hemi de sosyal demokrat. Onun bu tavrını da bütün ilçe bilirdi. Düşünebiliyor musun o kadar değişik görüşte iktidarlar gelmiş geçmiş emekliliği gelmiş, bu adamı sürgün etti kendisinin, yoluna baş koyduğu kendi partisi" diyor...
Ahmet amcayı geçen ay kaybettik, bende de çok emeği vardır, çok ekmeğini yedim, suyunu içtim diyorum. Son yıllardaki rahatsızlığını, birkaç yıl önce eşini kaybettiğini ve yalnız kaldığını anlatıyorum. Üzülüyor.
O dönemin daha sonra Orman bakanı olan zat ile kendisinin de bazı terslikler yaşadığını anlatıyor, uzun uzun ve ayrıntılı. Kendisine karşı tavrını. Kendisinin partisine karşı nasıl soğutulup tövbe ettirildiğini. Bakan sen nasıl olsa bize oy vermek zorundasın, elin mahkûm, çünkü alevisin dediğini. O zamandan beri oraya oy vermiyorum diyor. Nuri Keskin'nin babası da yaşadı o dönemde bir sürgün, diyorum, emekliliğe tam yaklaşmışken.
O dönemde Bu bakanın 3. sıra milletvekili adayı eğitimci Mehmet Sazak'a karşı tavrını da iyi biliyorum diyor. O komünist, bırakın o gitmesin bize iki milletvekili yeter, diyebilen bir politikacıdan daha ne bekleyebiliriz ki... Bu tavır o partiye transfer 13 milletvekiline 13 koltuk verilmesine mal oldu o zaman. Kastamonu Parfüm sanayinden, balkonda kendir üretiminden, sarımsak tüccarı ziraat mühendisine.. anlatıyor, anlatıyor; ben de büyük bir ilgi ile dinliyorum kendisini sözünü kesip konuyu dağıtmaktan korkarak... Parfüm olayındaki belediye başkanının Mustafa Kasım olduğunu saptıyorum ben sonradan, zamanın milletvekili de muhtemelen yine AP'nden Sabri Keskin..
O dönemde hatırlı kişilere sunulan zirai kredilerde, merkez kooperatifinin kendir kontenjanın her köyde ekilen kendir oranında kontenjan tanınmasındaki uğraşısını anlatıyor, Hasan Akgül'ün bu işi fazla abarttığını söylüyor: O, Taşköprü'de ağalığı kaldıran adam diyormuş...
(Eee, diyorum, nolacak bütün bu anılar, yazsana bunları diyorum... Kendisinin bir kitap hazırlığında olduğunu öğreniyorum ben öyle deyince... Tamam diyor Taşköprü ile ilgili olanları yazıp getireyim sana. Söz mü diyorum, söz diyor...Çok geçmeden getiriyor bir dosya içnde el yazısı ile, bana iş çıkıyor ama napalım diyorum şaka yollu... Napalım onu sen istedin diyor. Gülüşüyoruz. Hemen yazıya geçirim koyuyorum sayfalarıma.)
Bir ikindi sonu İzmir'in denizden püfür püfür esen sanki Necati Cumalı şiirlerinden çıkıp gelen serin imbatına karşı sürüp gidiyor söyleşimiz.
(...)
Not: Son görüşmemizde kitapları ile evinin bir bölümünü Karakoçan'da kütüphane olarak açtığını söylemişti; çocuklar gibi şendi. Bir öğrenci de elyazısı anılarını bilgisayara aktarıyormuş. Bitince yayınnlayacağım, yapamazsam kitaplıkta CD olarak kalır gelen okur diyordu, sanki vadesinin yettiğini biliyormuş gibi. Öldükten 15 gün sonra haberini alabildim dostumun. Umarım değerli eşi onun bu en büyük arzusunu yerine getirir.
Dünyaca ünlü biyoloji bilimleri uzmanı Prof. Dr. Ayala'yla Darwin’in Evrim Teorisi üzerine konuştuk:
Yaratılışa inananlar günaha giriyor
______________________________________________
Üreme sistemi Tanrı tarafından oluşturulmuş olsaydı o zaman bu sistemin doğru çalışmaması nedeniyle ilk iki ayda hamile kadınların yüzde 20’sinin düşük yapması yine Tanrı’nın işi olması gerekirdi.
Din Evrim Teorisi’yle pekâlâ bağdaşıyor. Esas, Yaratılış Teorisi dinle bağdaşmıyor. Yazdığım ‘Darwin’in Bilim ve Dine Armağanı’ adlı kitapta bunu savunuyorum.
SÖYLEŞİ
LEYLA TAVŞANOĞLU
______________________________________________
Dünyayı sarsan Evrim Teorisi’ni ortaya atan Charles Darwin’in bu yıl 200. yıldönümü çeşitli etkinliklerle kutlanıyor. Bu etkinliklerden birisi de geçtiğimiz hafta “Darwin’nin 200. Doğum Yıldönümü Sempozyumu” adıyla İstanbul’da yapıldı. Bu sempozyuma dünyaca ünlü biyoloji bilimleri profesörü Francisco Ayala da konuşmacı olarak katıldı. Prof. Ayala’yla sempozyum sırasında konuşma fırsatını buldum. Pek çok kitabının yanı sıra “Darwin’in Bilim ve Dine Armağanı” adlı yapıtıyla tanınan Ayala son derece ilginç fikirler ortaya atıyor. Darwinizmi reddeden ve Yaratılış kuramına sıkı sıkı sarılanların aslında Tanrı’ya karşı günaha girdiklerini söylüyor.
- Sizce kimileri neden Darwin’in “Evrim Teorisi”nden korkar ve bunu reddetmek ister?
AYALA - Aşırı dindar insanlar, insanın, hayvanların ve bitkilerin doğal süreçler sonucu ortaya çıktıklarını kabul ediyor. Onlara göre Darwin bu süreçte Tanrı unsurunu dışarda tuttuğu için bunu şiddetle reddediyorlar. Onlara göre Tanrı her şeyi yaratandır. Tanrı’nın bunun dışında tutulması diye bir şey yok. Onların sorunu inançları ve düşünce biçimleri.
- Bunu ispat etmek için siz son olarak “Darwin’in Bilim ve Dine Armağanı” adlı kitabı yayımladınız. Bu kitapta Darwin’in dine olan katkılarını anlatıyorsunuz...
- Aslında Darwin’in Evrim Teorisi din ve inançla rekabet etmiyor, onunla bağdaşıyor. İnançlı, iyi niyetli insanlar akıllı tasarım ya da Yaratılışçılık teorisine inanarak üzeri örtülü olarak Tanrı’ya karşı günaha giriyorlar.
Aslında olay bu da değil. Bilmeden, bu teoriye inanarak Tanrı’nın beceriksiz, acımasız ve bebek ölümlerine yol açan biri olduğunu ima ediyorlar. Eğer üreme sistemimiz Tanrı tarafından oluşturulmuş olsaydı o zaman bu sistemin doğru çalışmaması nedeniyle ilk iki ayda hamile kadınların yüzde 20’sinin düşük yapması yine Tanrı’nın işi olması gerekirdi. Bugün yılda 20 milyon kadın düşük yapıyor.
Bu bebek düşürme olaylarını evrimle açıklayabiliriz. Ama işi Tanrı’ya bıraktığınız zaman o zaman da 20 milyon cenin ölümünün de hesabını vermek zorunda kalırsınız.
- İyi de sizi de bunları söylediğiniz için günahkâr ilan etmiyorlar mı?
- Günahkâr olanlar onlar. Ben değilim.
- Bütün bunlardan Yaratılış teorisine göre Tanrı bütün bu bebek ölümlerinden, insan ölümlerinden tek sorumlu mu?
- Doğru söylediniz.
- Çağdaş, 21. yüzyılın dünyasında yaşıyoruz. Hâlâ bir kesim “Yaratılış” öbür kesim “evrim” diyor. Bunlar birbirleriyle nasıl uzlaşacak?
- Bakın, bu iki teori birbirleriyle bağdaşırlar. Yaratılış, Evrim Teorisi’ni reddediyor. Öte yandan din Evrim Teorisi’yle pekâlâ bağdaşıyor. Esas Yaratılışçılık dinle bağdaşmıyor. Ben kitabımda bunu savunuyorum. Bunu anlamıyorlar.
TÜBİTAK’ın yaptığı dincilik
- Birkaç ay önce Türkiye’de TÜBİTAK tarafından yayımlanan aylık bilim dergisinin o ayki sayısı Charles Darwin’in doğumunun 200. yıldönümü nedeniyle Darwin ve “Evrim Teorisi’ne ayrılmış ancak TÜBİTAK yönetimi dergiyi sansürlemişti. Siz böyle bir sansürü nasıl karşılıyorsunuz?
- Biliyorum, TÜBİTAK hükümete bağlı bir kurum. Olayı da biliyorum. Buna karşı ne diyebilirim? Tamamıyla cehalet işi. Bu şekilde insanları da cahilliğe mahkûm etmek istiyorlar.
Hep insanların dine sarılmalarını sağlamayı ve bilimden uzak tutmayı amaçlıyorlar.
Bu da çok yanlış bir düşünce. Bilim dini inançlarla son derece bağdaşır. Yine de kimileri böyle düşünmüyor.
- İyi de bu insanlara bilimin dinle fevkalade bağdaştığı gerçeği nasıl anlatılabilir?
- Benim size vereceğim genel cevap daha fazla bilim ve din öğrensinler. Çünkü insanların çoğu bunları bilmeden konuşuyor. O nedenle ben “Darwin’in Bilim ve Dine Armağanı” kitabımı yazdım.
Bu kitap teknik bir kitap değil. Genel okuyucu kitlesine hitap ediyor. O nedenle de çok satan kitaplar içine girdi. Bakın, dünyanın pek çok ülkesinde ve okullarda bilimsel eğitim düzeyi çok düşüktür.
- Düzenlediğiniz konferansta bir tebliğ “Darwin’in Evrim Teorisi’nin Kuran’la bağdaşması üzerine. Siz Darwinizmin Kuran’ın öğretileriyle bağdaştığını düşünüyor musunuz?
- Kuran’ı çok iyi bildiğimi söyleyemem. Ama Darwinizm İslamla neden bağdaşmasın? Bu tebliği sunan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden.
Ayrıca Kuran’ın bilimle bağdaşmamasının hiçbir nedeni olmadığını da düşünüyorum. Size İncil’le ilgili bir örnek vereyim. Dini bütün insanlar İncil’i bilimsel bir kitap gibi takdim etmek istiyorlar. Bu da dine ve bilime bir hakarettir. Çünkü İncil bir biyoloji ya da fizik kitabı olarak yazılmamıştı. İncil insanları doğru davranmaya, Tanrı’ya iman etmeye çağıran dini bir kitaptır.
İncil tabii ki dünyanın geçirdiği evrim olmadan yazılmış bir kitap. O zamanlar astronomi, başka bilimler bilinmiyordu. İncil’de yer alanlar dini doğrulardır. Önemli bir Katolik düşünür 300 yıllarında şunları söylemiştir:
“İncil’in yazılışındaki amaç cennete gitmenin yollarını tarif etmektir, evrenin nasıl oluştuğunu öğretmek değil. Evrenin nasıl oluştuğunu bize bilim öğretir.”
Yani o zaman bile bu düşünür İncil’in insanlara bilimi öğretmek için yazılmadığını kabul etmiştir. Bu Kuran için de geçerlidir.
Evangelistlerin akıl dışı yaklaşımları
- Bilimsel düşünce insanları soru sormaya, kuşkucu olmaya sevk eder. Oysa inanç ve din sorgulanmaz. Orada soruya yer yoktur. Bunları birbiriyle nasıl bağdaştıracağız o zaman?
- Bana göre dinde soru sorulmaması için hiçbir neden yoktur. Dediğiniz gibi bilimsel düşüncede sorgu vardır. Doğruya varıncaya kadar soru sorulur. Din ise bunu kabul etmiyor. Şunlar, şunlar değişmez doğrulardır, diyor. Dolayısıyla da onlara göre dinle bilim arasında bağlantı kurulması büyük yanlıştır.
- ABD’de özellikle Evangelistlerin Darwinizmi topa tuttuklarını biliyorum...
- Evet. Bunlar köktendinci Hıristiyanlar. Onlar için İncil’de yazılanlardan başka doğru yoktur. Dünyanın altı bin yıl önce altı günde yaratıldığına inanıyorlar.
- Bu inancı, düşünce biçimini nasıl değerlendiriyorsunuz?
- Bunu ben tamamıyla akıl dışı bir düşünce tarzı, bir yaklaşım olarak değerlendiriyorum. Çünkü Hıristiyan âleminin büyük kısmı böyle bir yorumu kabul etmiyor. Buna inananlar özel bir kesim. Şunu söyleyebilirim: İnsanlara inandıklarına inanmamalarını nasıl telkin edebilir, buna onları nasıl ikna edebilirsiniz?
- Peki, Katolik Kilisesi’nin Darwin’e yaklaşımı nedir?
- Katolik Kilisesi bu konuda son derece açık ve net. Bir ay kadar önce Vatikan’ın sponsorluğunda dört günlük bir konferansa katıldım. Konferansın başkanlığını Katolik Üniversitesi Rektörü, Vatikan’ın önde gelenlerinden bir kardinal ve bir başpiskopos yapıyordu. Tabii bu konferansın arka plandaki destekçisinin Papa olduğunu söylememe gerek yok. Dünyanın dört yanından önde gelen bilim insanları bu konferansa konuşmacı olarak katıldı. Bu bilimsel konferansın son gününün yarısı teolojik konulara ayrılmıştı.
Bu son günde Evrim Teorisi ele alındı. Katolik Kilisesi’nin kilisenin tam kalbinde Vatikan’da böyle etkinlikler düzenlemesi Katolik Kilisesi’nin Evrim Teorisi’yle hiçbir sorunu olmadığını ortaya koyuyor.
Darwin’den korkmak cahilliktir
- Çok tutucu Müslümanların Darwin teorisiyle olan sorunlarını nasıl karşılıyorsunuz?
- Gerçekten çok üzüntü verici. Çünkü bu cehaletten kaynaklanıyor. Ama sadece onlar değil ki. Çok aşırı inançlı Hıristiyanlar da demin söylediğim gibi Darwin’e, genel olarak da bilime karşılar.
Sanki evrimin kendi dinleriyle çatışacağından korkuyorlar ve kendilerini son derece güvensiz hissediyorlar. Bilimin inançlarına bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorlar. Korkuları biraz da buradan kaynaklanıyor.
- İyi de, demin söylediğim gibi bu yeni binyılda insanlar hâlâ bilimi nasıl böyle reddedebilirler, böylesine korkarlar?
- Siz hâlâ hepimizin, bütün insanların akılcı ve mantıklı düşündüğümüzü mü sanıyorsunuz? Bakın, bütün bunlar cehaletten kaynaklanıyor. İnsanlar bilim ve hatta dinle ilgili pek az bilgi sahibi. Bilim yerine insanlar yıldız falı okuyor. Basın ve medya da bu konuda yapıcı bir rol oynamıyor. Bilimsel öğrenimin öncülüğünü yapması gereken okullarda da bilimsel öğrenime pek az yer veriliyor.
- Sizin “Akıllı Tasarım Hareketi’ne Eleştirel Bir Yaklaşım” konulu tebliğiniz var. Bunu açar mısınız?
- Tasarım savı başlıca iki önermeye dayanır. Birincisi, organizmaların belirgin biçimde tasarlanmış göründükleri, ikincisi de bu tasarımın ancak Tanrı’yla izah edilebileceğidir. Tasarım savı ilk kez klasik Yunan döneminde ve erken Hıristiyanlık dönemlerinde çeşitli biçimlerde ortaya atılmıştır. Bu savın en ayrıntılı biçimini ortaya atan Doğal Teoloji (Natural Theology- 1802) başlıklı kitabıyla William Paley oldu. Buna göre göz ve daha birçok organ, organizma ve bunların etkileşimi, rastlantısal değil, tasarım sonucu ortaya çıkmış görüntüsü verirler. Dolayısıyla da Tanrı tarafından yaratılmışlardır.
Evrim Teorisi dine dayalı Tanrı inancıyla çelişmez
- Tasarım teorisi yeniden gündeme getiriliyor mu?
- Tasarım teorisi 1990’lı yıllarda ABD’de birtakım yazarlarca yeniden gündeme getirilmeye başlandı. Darwin’in doğal seçim (natural selection) aracılığıyla Evrim Teorisi Paley’in savlarını geçersiz kılıyordu. Darwin’e göre organizmaların uyumu rastlantısal değildir. Organizmalara fayda sağlayacak özelliklerin aşamalı olarak zaman içinde gelişimini mümkün kılan süreçler sonucu gerçekleşir.
Canlılar dünyasında gerçekten de bir çeşit tasarım söz konusudur. Gözler görmek için, kanatlar uçmak için, böbrekler kanın bileşimini düzenlemek üzere tasarlanmışlardır. Ancak organizmalarda görülen bu tür tasarımlar bir mühendisin tasarladığı türde akıllı tasarımlar değil, kusurlu tasarımlardır. Daha da kötüsü canlılar dünyasında bozukluklar, işlevsizlikler, tuhaflıklar, israf ve acımasızlıklar hüküm sürer.
Organizmaların tasarımı, rastlantı ve gerekliliğin etkileşimi aracılığıyla yaratıcı nitelik kazanan bir süreç içinde mutasyonlar ve doğal seçilimin etkileşmesiyle ortaya çıkar. Bilimle dinsel inançlar ille de çelişir diye bir düşünce olmamalı. Çünkü konuları, alanları farklıdır. Bilim, doğal dünyanın işleyişinde etkili olan süreçleri konu edinir. Demin de söylediğim gibi din ise dünyanın ve insan yaşamının anlamı ve amacını, insanların birbirleriyle ve yaratıcılarıyla olan ilişkilerinin nasıl olması gerektiğini, insan yaşamını düzenleyen ve insanlara ilham veren ahlaki değerleri konu edinir.
Evrim Teorisi dine dayalı Tanrı inancıyla çelişmez. Yaratılışçılık ve akıllı tasarım ise çelişirler. İnsan alt çenesinin ve doğum kanalının beceriksizce, kusurlu tasarımı nasıl izah edilebilir ki? İnançlı insanlar organizmalarda gözlemlenen yetersiz tasarımın ve dünyaya egemen olan işleyiş bozukluklarının, tuhaflıkların, acımasızlığın ve sadizmin ancak Darwin’in doğal seçilim teorisiyle izah edilebildiğini kabul etmeliler.
- Bir de sizin insan gözünü ahtapot gözüyle kıyaslamanız var...
- Bakın, insan gözünde optik sinir gözün içinde oluşmuştur. Optik sinirin beyne gidebilmesi için retinadan geçmesi gerekir. Orada kör nokta vardır. Belki normal yaşamda gözlerimizi neden hareket ettirdiğimizin farkında olmayız. Ama bir göz doktoru hemen o kör noktayı keşfeder.
Ahtapotun, sübyenin gözü de bizimkine benzer. Yani kamera gözdür. Ama ahtapotun göz siniri gözün dışında oluşmuştur. O nedenle de retinadan geçmesi gibi bir durum söz konusu değildir. O zaman şöyle bir soru ortaya çıkıyor. İnsanın ve ahtapotun gözü Tanrı tarafından yaratıldıysa neden onlarda bizimkinde olan göz bozuklukları olmuyor?
Beni aforoz edemezler
- Böyle ileri geri görüş açıklıyorsunuz. Köktendincilerin saldırısına uğramıyor musunuz? Ya da kilise sizi aforoz etmeye kalkışmıyor mu?
- Beni aforoz edecek güçleri yok. Buna kalkışmayacaklarından da eminim. Ama daha önce de size anlattığım gibi pek çok kilise benim görüşlerime ve Darwin teorisine çok açık.
- Yıllar önce Amerikan yapımı “Inherit the Wind” (Rüzgârın Mirası) adlı bir film görmüştüm. Temmuz 1925’te ABD’nin Tennessee eyaletinde yaşanan ünlü Scopes davasını konu eden Stanley Kramer’in yönetimindeki 1960 yapımı filmin başrollerinde Spencer Tracy ve Fredric March oynuyordu. Bir okulda yaşanan olay Darwinizmin yasaklanmasıyla ilgiliydi. Ama olay ters tepmişti. Bunu anlatır mısınız?
- Evet, o film çok ilginçti. Film Tennessee eyaletinde 1925’te geçiyor. Orada okul yönetimi Evrim Teorisi’nin Kitabı Mukaddes’e ters düştüğünü ve okulda kesinlikle öğretilmemesi gerektiği kararını alıyor. Ama öte yandan biyoloji öğretmeni de bu karara karşı çıkıyor ve Evrim Teorisi’nin öğrencilere mutlaka öğretilmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Sonuçta konu mahkemeye intikal ediyor. Mahkeme okul yönetimi lehinde karar alıyor. Ama dediğiniz gibi iş tamamıyla ters tepiyor. Çünkü bölgede Evrim Teorisi öğretilmeli mi öğretilmemeli mi tartışmaları iyice güçleniyor. Yani okul yönetimi muharebeyi kazanıyor ama topyekûn savaşı kaybediyor.
Cumhuriyet 03.05.2009
|