|
Türk kültür hayatından örnekler bulacağınız aşağıdaki yazılarda Muharrem KILIÇ'ın kaleminden ve yüreğinden Mahmatlı insanlarının duygularını ,ilişkisini ve köyü güzelleştiren farklı kişilikleri göreceksiniz.Onların sıcaklığı ile ısınacak ve köyümüzle ilgili yaşanmışları sizlerde yaşayacaksınız...
YAĞMUR DUASI
Sabri Hoca ve Kezo Dayıya ithaf olunur...
...
Şubat Başından beri toprağa tek damla düşmemişti. Aşırı sıcaklar insanları hayvanları, bitkileri velhasıl her canlıyı yeteri kadar bunaltıyordu. Diğer canlıların gıdası olan bitkiler çoktan boyunlarını bükmüş yaprak uçlarından sararmaya başlamışlardı. Herkesi bir umutsuzluk sarmıştı Mahmatlı köyünde. Günlük hayat eskisi gibi devam ediyordu. Sabah olunca sığırlar, danalar köyün sürüsüne katılıyor, tavuklar yemleniyor, ahır temizlenip yapma (Bir tezek çeşidi) lar duvarlara vuruluyor, tezek ateşinde ya da tüpte çaylar demleniyor, sütler pişiriliyor veya çorbalar kaynatılıyordu. Kahvaltıdan sonra çintilerini giyen kadınlar, yağsızlıktan tekerlekleri gıcırdayan el arabaları ile köy çeşmesine çamaşır yıkamaya gidiyorlardı. Arabanın içine tezekler, bir iki parça tuturukluk odun, çalı çırpı veya aynı işi görecek olan, içine mazot katılmış bir miktar yanık yağ istiflenir. Bunların üzerine konan çamaşır leğeninin içine de tepeleme kirli çamaşırlar yığılır. Bazen analarının peşinden yalınayak, ya da naylon terlikli (Şiplekli) minicik çocuklar taşımakta zorluk çeke çeke ya bir tokaç taşırlar, yada ağzı yırtık bir yanık yağ tenekesi. Bütün köyün her türlü su ihtiyacını karşılayan bu çeşmede gürültüler, gülüşmeler, tokaç sesleri, çocuk ağlamaları, leğen ve teneke tıngırtıları birbirine karışır. Orada bulunan hiç kimse eğer söz açılmazsa kuraklığı konuşmaz. Ama söz açılınca da uzun süre bu konu konuşulur, tartışılır. Zaman zaman çeşmedekiler Birbirlerine takılırlar:
- Sizin gibi yüzü yunacakların yüzünden ırahmette yağmıyo gaylı.
- Sen gendine bak anam, suçu bizde arama.
- Gız ne olacak bu milletin halı? Vallaha billaha bağıra bağıra aç galırız. Allah yüzümüze baksa da ırahmet yağsa.
- Tabi yağmaz gızım. Yeni yetmeler ne evliya dinliyor ne dede. Horhor dedenin, Demirli dedenin mezarlarını gazmışlar altın bulacaz diye. Eee sonunda olacağı bu işte.
- Hee, doğru valla, hep ondan yağmıyo ırahmet.
- Dedelerin günahını almayın gızım. Bu guraklık hep gavurların attıkları bombaların yüzünden oluyormuş.
...
Bu minval üzere konuşmalar sürüp giderken köyün erkekleri kerpiç duvarların gölgelerinde kara kara düşünüyorlardı. Kadınlar ve çocuklar nede olsa onların ellerine bakıyorlardı. Onun için ne yapıp yapıp bu işe bir çare bulmak gerekir diye düşünüyorlardı. Ama ne yapabilirlerdi ki? Hepsinin düşünüp taşınıp vardığı ortak karar yağmur duasına çıkmaktı. Ama öyle laf olsun diye değil. Çevre köylerin ağzı dualı yaşlıların ve hocalarını çağırarak, bol miktarda kurbanlar keserek. Gözyaşı dökerek bir yağmur duası. Tabi bunlardan önce Horhor Dedenin ve Demirli Dedenin açılan mezarlarını tamir edip etrafını düzeltmek gerekirdi. Yoksa bütün yabancı köyler bunu duyar ya da köylüyü ayıplarlardı. Adları evliya mezarı soyguncusuna çıkardı hiç yoktan. Mezarları öyle taşla kuru kalama değil beton harçla yapmak gerekirdi. Ayrıca kazılan yerleri de toprakla doldurup düzeltmeliydi. Köyün doğusunda, batısında, alt ucunda, üst ucunda hep bunlar konuşuluyordu.
Muhittin'in evi köy çeşmesinin yüz metre kadar yukarısında, bayırın sonundaydı. Buradan bakan biri hemen hemen köyün yarısını görürdü. Aynı zamanda köy yolu da buradan bakınca net biçimde görülüyordu. Köye kim gelmiş, kim gitmiş, gelen kime gelmiş, ne zaman gelmiş Muhittin bunları hep bilirdi. Muhittin'in çok fazla toprağı yoktu. Zengin değildi. Misafir ağırlamayı ve ikramda bulunmayı çok mu çok severdi. Evinin önünden geçene hiçbir şey ikram edemezse bir bardak çay mutlaka içirirdi.Çünkü gönlü çok zengindi. Tabi vakti müsait olana. Köy yerinde taze demli birkaç bardak çay için istenirse zaman bulunurdu. Tatlı dilli güler yüzü ve konuk severliğiydi onun evini bereketlendiren. Yoksa on üç çocuk ve bir de karı nasıl geçindirilebilirdi? Üç beş davar alır satar, yevmiyeye gider, koyun kırpar, çayır biçer, kendi tarlalarını sürdürüp ektirebilmek için başkalarının makineleriyle onların işlerini yapar geçinir giderdi. Herkesle hoş geçinen yumuşak mizaçlı bir insandı. O sadece çocuklarının disiplini konusunda sertleşirdi.
Bölük başı, Dişçi Mustafa ve Hacı Vijdan üçlü bir grup olarak Muhittin'in çardağında oturuyorlardı. Seda kız kenarları ve beli sarı yaldızlı iri çay bardaklarına doldurduğu tavşan kanı çayları, misafirlere dağıtırken Muhittin oturduğu yerden hafifçe doğrulmuş, bu çay dağıtma işini en ince ayrıntılarına kadar takip ve kontrol ediyordu. Zavallı kızcağızda babasının bakışlarını üzerinde hissettiği için olabildiğince titiz davranıyor. Hatta biraz da sıkılıp heyecanlanıyordu. Çaylar içilirken Muhittin kemikli iri elinin işaret parmağını çengel gibi hafif hafi sallayarak ve birilerinin duymasından çekiniyormuş gibi alçak sesle konuşuyordu:
- Amanin, iyi ya, dayımoğlu, bu seneye kadar hiç böyle olmamıştı. Daha dün sabah Dokuzdolanbaca gittim tarlaları gezdim. Allah seni inandırsın hep gazel olmuş. Sapsarı bütün tarlalar. Bir iki ekin kökü söktüm.daha doğrusu sökmeye çalıştım. Sökülmüyor, kopup geliyor. Tarlalarda hiç gönen kalmamış. Biz bu tarlaların başını bekleyeceğimize Ankara"ya gitsek de yavaş yavaş çoluk çocuğun rızkını kazanmaya başlasak iyi olur.
- Dur bakalım Muhittin, Allah'tan umut kesilmez, dedi Hacı Vijdan.
- Helbeet, helbeet, diye tasdikledi Dişçi Mustafa. Bölükbaşı Muhittin'in söylediklerinden çok etkilenmiş, yine onun ağzından iyi bir haber almaya çalışıyordu:
- Muhittin, bütün tarlalar mı öyle, yoksa bazıları mı? Daban tarla ile bayırlar bir olmaz heralde.
- Valla dayımoğlu hepisini aynı, hiçbirinin ötekinden farkı yok dedi Muhittin.
Bölükbaşı:
- Peki nolacak şimdi? Ne yapacağız? Diye sorunca Muhittin kendinden gayet emin yapılacak şeyi anlatmaya koyuldu:
- Yapacak bir tek şey var dayımoğlu. Yağmur duasına çıkacağız, Allaha yalvaracağız. Eğer şu on gün içinde yağmur yağarsa yağar, yağmazsa torba takip dilenmenin zamanıdır. Hatta on gün değil üç gün daha yağmur yağmazsa, bırak tarladaki ekini, dağdaki ot bile kalmaz. Dişçi Mustafa söze karıştı:
- Zaten dağda ot yok ki babam. Akşam hayvanlar eve gelince de tozlu kuru samanı döküyorum da bir çöpünü bırakmıyorlar. Hatıllları yalıyorlar valla. Ne yapsın hayvanlar dağda taşta yiyecek bir şey bulamıyorlarki.
Bu konular sadece Muhittin'in evinde konuşuluyordu.. Hacı Kazımın Bayram, Ömer efendinin Ercan, Osman dedenin Yunus, Bilal'ın Mustafa, Bico'nun Tahir, Hulusi dayı olayı kendi aralarında konuşurlarken Aceroğlunun Suvarı yanında mirza dayının Hacı Beyle beraber traktörden inip caminin önüne geldiler. Traktörü çalışır vaziyette bırakmışlardı. Yüzleri hiç gülmüyordu. Caminin avlusuna hiç girmeden gelip taş duvarının küpeştesine kollarını dayadılar. İkisi birden:
- Selamünaleyküm ağalar, dediler yorgun bir sesle
- Aleykümselam, diye karşılık verdi oradakiler. Suvari zoraki bir gülümsemeyle konuştu:
- Bakıyorum da gölgelerde keyfediyorsunuz. Yine de Allah bilir ama bu sene için tarlalardan hiçbir şey beklemeyin, boşuna beklersiniz, dedi. Orada bulunanlardan hiç ses çıkmadı. Önce soran bakışlarla birbirlerini süzdüler. Sonra tam bir teslimiyetle:
- Allahtan umut kesilmez.
- Allah hayırlısını versin.
- Eylerse Mevlam eyler, neylerse güzel eyler.gibi tevekkül ettiklerini gösteren sözler sıraladılar.
- Elbette Allah bilir, ama bizde bir şeyler yapmalıyız. Hiçbir şey yapamıyorsak bir yağmur duasına çıkalım. Oturduğumuz yerde Allah versin diye beklemeyelim. Allahta dileyene ve dilediğine verir. Ağlamayana meme var mı? Dedi Hacıbey.
- Kardeşim ne yapılacaksa yapalım. İsterseniz önce gidip imamla ve muhtarla bir konuşalım. Yaşlılara bir danışalım. Bakalım onlar ne diyorlar, dedi. Mustafa Yunus söze karıştı:
- Tabi, tabi en kısa zamanda bir yağmur duasına çıkmamız lazım. Yoksa babamın anlattığı gibi Karalının ormanına ağaç gabığı toplamıya gideriz alimallah,. Zamanın birinde bir gıtlık olmuşta neler çekmişler.İnsanoğlu laftan anlıyor hiç olmazsa diyor babam. Ya hayvan öyle mi? Aç hayvanın böğürtüsüne insanın canı dayanmıyor. Hayvan bu. Laftan sözden vardan yoktan anlamıyor ki. Acıkınca başlıyor böğürmeye. Aslında hayvanlarda biraz insanlara benziyor. Olduğu zaman ipek gibi samanı önlerine dökersin,yemsiz yemezler. Olmadığında ise eski saman lodolarının dibinden toplanan çürük samanları kapışırlarmış. Hatta atlar açlıktan hatılların tahtalarını kemirirlermiş Allah o günleri bir daha göstermesin.
- Yahu neden bu böyle oldu havalar? Mevsimler mi değişti? Eskiden bu mevsimlerde bol bol yağmur yağardı, dedi Hulusi dayı. Yunus tekrar söze karıştı:
- Niye mevsimler değişsin dayı? Mevsim aynı mevsim. Ama insanlar değişti. Üç beş tane aç gözlü gitti o mübarekleri mezarlarında rahatsız etti. Altın bulacağız diye. Allahta rahmetini kesti bizden. Geçen senede ekinlerimiz dolu vurduydu. O da onların yüzünden.
- Peki şimdi ne yapacağız, onu konuşalım, dedi Tahir. Suvari tekrar söze karıştı. Kararlı bir sesle ve yüz ifadesiyle:
- Bana kalırsa yapılacak bir tek iş var arkadaşlar. Hemen yarın gidip o mezarları tamir ettireceğiz. Ya Nurettin ustaya, ya da Hallipram ustaya gidelim. Nasıl olsa birinden biri boştur. Öbür günde Horhor dedeye çıkıp yağmur duası yapacağız. Bu işin başka çaresi yok. Eğer yağmur yağmazsa insan hayvan hepimiz açlıktan ölürüz. Hadi bizim iyi kötü bir işimiz var. Ya bunca fakir fukara ne yapar? Dedi. Bayram her zamanki ataklığıyla ortaya çıktı:
- Haydi o zaman gidip ustayla konuşalım. Malzemeyi de bu günden hazırlayalım. Muhtara imama da haber verelim? Yarın mezarları tamir edelim. Öbür günde Horhor dedeye çıkıp Allah rızası için kurban keselim ve Allaha yalvaralım. Oradakiler " Haydi ya Allah, Ya bismillah" diyerek ayaklandılar.
Bu sırada Muhittin'in çardakta oturanlar çay içmeye devam ediyorlardı. İkinci bardaklarını yudumlamaya yeni başlamışlardı ki avlu duvarının arkasından sırtında saman çuvalıyla hızlı hızlı yürüyerek Kezo dayı çıktı. Kezo dayı köyün emektar bakkalıydı. Adının Kazım olduğunu bilmezdi bile. Yediden yetmişe herkes onu Kezo diye çağırırdı. Kezo dayı yaz kış aynı çuhadan elbisesini hiç çıkarmaz, yün çoraplarını pantolonunun üzerine çekerdi. Yazın sıcak havalarda kenarlarına delikler açtığı lastik ayakkabılarını giyerdi. Elinden tespihi, dilinden zikri hiç düşmezdi. Kezo dayı garip bir insandı. Özellikle son beş on senedir çok değişmişti. Gençliğinde bir şeyhten ders almış, bir süre sonra da boş vermişti. Fakat son beş on yıldır yine gençliğindeki havasına bürünmüş, gayet sade bir hayat yaşamaya başlamıştı. Bazı geceler mezarlıkta yattığını söyleyenler vardı. Ama hiç gören olmamıştı. Belki de asılsızdı. Köyün camisinden sabah ve yatsı ezanlarını yaz kış Kezo dayı okurdu. Hatta çoğu zaman bu vakitlerdeki namazları da yalnız kılar, oradan köy çeşmesine giderdi. Doldurduğu testilerle seher vaktinde mezarlıktaki ağaçları sulardı. Bazen de mezarlık girişindeki musalla taşına boylu boyuna uzandığı olurdu. Çocuk büyük pek çok kişi kendi kıt akıllarınca onu hafife alırlardı. Ama o bunlardan hiç de şikayetçi değildi. Köyün cahilleri onunu tavuk karası olduğunu bilirler ve bundan faydalanmaya çalışırlardı. Akşam alaca karanlığında dükkana girerler, onun lüks lambasını yakmasına fırsat vermeden şeker, lokum, fıstık ne bulursa aşırırlardı. Ama büyüyüp akılları erdiğinde de mutlaka Kezo dayıyla helalleşirlerdi. O da istisnasız herkese hakkını helal ederdi. Zaten onun dükkancılığı kar yapmaktan ziyade bir amme hizmetiydi. Kırk yıldır yapardı bu işi. Aynı başladığı gündeki gibiydi. Yakınları kendisine bu işi yapmamasını, artık yorulduğunu, bundan sonra rahat etmesi gerektiğini söylerlerdi. Hatta köyün içinde böyle eski kıyafetlerle dolaşmasını istemezlerdi. Ama o hiçbirine aldırmaz, işine karışılmamasını söylerdi. Halinden memnun olduğunu söyler ve şükrederdi. Kezo dayıyla ilgili bir husus herkesin çok dikkatini çekerdi. Her köyde bol miktarda bulunan çoban köpekleri Kezo dayıya adeta uslu birer kedicik olurlardı. Bazı kimseler onun köpeklere bisküvi vererek onları kendisine alıştırdığını söylüyordu. Ancak bu mümkün değildi. Velhasıl, Kezo dayı işte böyle garip bir adamdı.
Ev sahibi sıfatıyla Muhittin seslendi:
- Heey Kezo dayı, acelen ne? Gel bir bardak çay iç de git. Dişçi Mustafa destekledi:
- Gel şıh gel, şu serin gölgede bir bardak çay iç. Kezo dayı sırtında saman çuvalıyla yavaşça onlara doğru döndü. Mütevazi bir edayla:
- Başka zaman dedi inşallah, dedi Bölükbaşı:
- Kezo dayı bu havaların hali ne olacak böyle. Rahmet lazım , rahmet dedi. Kezo dayı ona da aynı mütevekkil eda ile:
- Allah Gafur ür Rahimdir. O iyisini bilin, dedi ve sırtındaki saman çuvalıyla aşağıya doğru yürüdü gitti.
Kezo dayı daha çeşmeye varmadan Nurettin'in evinin yanından Hacı Sabri çıktı traktörüyle. Sabahtan da Dokuzdolanbaca gideceğini söylemişti. Muhittin"in çardağındakileri görünce traktörü tarafa çevirdi. Garajın önüne park ettiği traktörden indi ve çay içenlerin yanına geldi. Her zamanki gibi yine yüzü gülüyordu, yine herkese umut vadediyordu:
- Selamünaleyküm ağlar. Çaya yetiştik anlaşılan dedi. Orada bulunanlar:
- Aleykümselam hacı, diye karşılık verdiler. Muhittin içeriye seslendi:
- Kız Seda, tahtaynan minder getir emmine.
Seda kız bu emri duyar duymaz disiplinli bir emir eri gibi koşturdu. Alçak boylu bir tabure ile minder aldı geldi. Yüzü gülüyor, hizmet etmekten rahatsız olmadığını her haliyle belli ediyordu.Zaten buradaki misafirler içinde Sabri emmisini hepsinden çok sever sayardı. Sabri Hoca minderi çardakta serili bulunan kilimin üzerine koydu. Ve yorgunluğunu hiç belli etmeyen bir tavırla minderin üzerine bağdaş kurup oturdu. Hava çok sıcak olmasına rağmen açık traktörün üzerinde yolculuk yaptığı için hiç terlememişti. Kasketini çıkarıp dizine taktı. Toz toprak içinde kalmıştı kasketi. Şapkanın altında kalan saçlar siyah ve parlak olmasına karşılık şapkanın örtemediği kısımlar tozdan renk değiştirmişti. Anadolu sıcağıyla kavrulmuş esmer yüzü, yer yer aklar düşmüş bir haftalık sakalı, itina edilmeden kesilmiş bıyıkları, hafif gaga burnuyla tipik bir Türk köylüsüydü. Bu olumsuz hatlar içinde çevreye sevgiyle bakan gözleri ve her zaman gülümseyen dudakları onun yumuşak yüzlü mizacının en güzel belirtileriydi. Hiçbir zaman kibirlenmez, gururlanmaz, büyükle büyük olur, çocukla çocuk olurdu. Köyde ve çevre köylerde onu herkes severdi. Çünkü kapısına bir hacete giden hiç kimse boş dönmemişti. Kendinde bulunmayan bir şeyse istenen, ihtiyaç sahibinin önüne düşer köyden onun ihtiyacını karşılayana kadar birlikte dolaşırdı. Köyde en çok tarlaya sahip yedinci veya sekizinci kişi olmasına rağmen, dışarıdan bakan biri bunu kesinlikle anlayamazdı. Zaten söz konusu olduğu zamanda tavrını ve düşüncesini Koca Yunus"un şu dörtlüğü ile açıklardı;
Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan.
Bu dörtlüğü söyledikten sonra da ilave ederdi:
-Vallahi sahip olduğumuz her şey emanet. Hepsini bir gün aniden alabilirler. İnsanoğlunun "Benim" diyebileceği bir şey varsa o da boğazından geçen lokmadır. Geri kalan hiçbir şeye sonsuza dek sahip çıkamazsın. Sırtındaki ceket bile senin değildir. Gece hırsız alır gider. Senin olmaktan çıkar, onun olur. Bu yüzden de emanetleri iyi kullanıp insanlara faydalı olmak gerekir.
Onun bu sohbetlerini herkes sever, kimse karşı çıkmazdı. Ama hiç kimsede onun dediklerini yapmazdı tabi. Hatta bazıları için gülerler onu hafife alarak; "Saf adam, elindeki malı ona buna yediriyor. Malını yemeyi bilmiyor derlerdi. Ama günün birinde kendisine bir işleri düşüp onun kapısına gidebileceklerini düşünerek, hakkında düşündüklerini hiçbir zaman yüzüne söylemezlerdi.
Seda kızın elinde tavşan kanı çayla geldiğini görünce gülerek konuşmaya başladı:
- Getir bakalım Seda kız. Senin şu tavşan kanı çayından içelim. Çok hora geçti vallahi. Bende senin düğününde kalburla su çekerim ödeşiriz, tamam mı? Seda hiçbir şey söylemeden edepli bir biçimde çayı verdi ve içeri girdi? Sabri Hoca çayı karıştırırken çardaktakilerin en yaşlısı olan Dişçi Mustafa sordu:
- Hoca tarlaların durumu nasıl? Herkes anlattıkça ödümüz patlıyor. Eğer üç gün içinde yağmur yağmazsa bu sene kıtlık olur diyor Muhittin. Sen ne dersin?
Hepsi birden Sabri Hocaya döndüler. O yine aynı gülümseyen yüzüyle etrafına umut dağıtıyordu:
- Yok canım, korkmayın. O kadar kötü değil durum. Toprağın göneni ekini bir ay idare eder. Yaprakları uçları biraz sararmış, ama olur o kadar. Korkmayın? Allah bizi bizden çok gözetir. O yarattığı boğazı aç koymaz. Burası Afrika değil ya,. Bir yerde olmazsa başka yerde olur ekin. Biz de bu sene çok yemeyiz de az yeriz. Ama korkmayın açlıktan ölmeyiz.
Orada bulunanlar şaşırmışlardı. Çünkü biraz evvel Muhittin"in anlattığıyla, şimdi Sabri hocanın anlattığı hiç birine benzemiyordu. Orada bulunanlar soran bakışlarını Muhittin e çevirip izahat istercesine bakınca Muhittin gayri ihtiyari açıklama yapmak zorunda kaldı:
- Dayımoğlu, sen nerelere baktın da böyle rahat konuşuyorsun. Ben dün sabah Dokuzdolanbaca gittim. Senin dölek tarlaya baktım. Bilal dayımın büyük tarlaya baktım, arkaca baktım. Mürtezenin ve Rifatın tarlalarına baktım. Dırmıkta, Gömük boğazında , Çarıklıda, Bağların altında her yerde baktım tarlalara. Kusura bakma dayımoğlu amma ben senin kadar umutlu değilim ekinlerden. Babri hoca gülerek konuştu:
- Sen rahat ol Muhittin, rahat ol. Allahtan umut kesilmez. Bizim için vermese bile şu ağızsız dilsiz hayvanlar için, şu ana kucağında dünyadan habersiz duran yavrular için verir. Ama bize de istemek düşer tabi.
Bölükbaşı maden dişlerini gülümsemesi ile konuştu:
- Nası isteyeceğiniz gardaşım? Hele onu anlat. Bu sırada dişçi Mustafa söze karıştı:
- Bir yağmur duasına çıkalım komşular. Bana kalırsa istemek ancak böyle olur.
- Doğru söyledin enişte, bende onu teklif edecektim. Bir yağmur duasına çıkıp Allaha yalvaracağız. Ve bize acımasını , rahmetini bizden esirgememesini dileyeceğiz, dedi Sabri hoca.
Çaylar içilip sohbet böyle devam ederken caminin önünden kalkan gençler yürüyerek çeşme başına doğru geldiler. Önce Kerim'in Kazım'ın evinin önündeki taşlara oturmaya niyetlendiler. Ama Mustafa'nın "Muhittin abimin çardakta çay içiyorlar. Haydi oraya gidelim de yağmur duası fikrimizi birde onlara anlatalım" demesi üzerine hepsi Muhittin'in eve yöneldi. Gençler yukarı doğru çıkarken dişçi Mustafa gözlüğünün üstünden bakarak gelenleri tanımaya çalışıyor, bir yandan da sesli olarak tanıyabildiklerinin isimlerini sayıyordu:
- Şu bizim damat Bayram, şu Bilal dayının Mustafa., şu Biconun Tahir. Haa şu takkesiyle oynayan da Ömer efendinin Ercan. Amma sol baştakini tanıyamadım, siz tanıya bildiniz mi uşaklar, kim o? Muhittin hemen cevapladı:
- Osman dedenin Yunus canım.. yürüyüşünden de mi tanıyamadın?
- Eee ne yaparsın Muhittin, gözler elden gidiyor yavaş yavaş, dedi Dişçi Mustafa.
Biraz sonra onlar da çardağa geldiler. Oturanları selamladılar. Gelenlerin hepsi oturanlardan sadece ev sahibi Muhittin ayağa kalktı. Öbürleri yerlerinde toparlanmakla beraber ayağa kalkmadılar. Yeni gelenlerin, kimisi çardağa, kimisi çardağın önüne çıkarılan sandalyelerle oturdular. Bayram atıldı:
- Dayı bizim için de çay vardır inşallah. Senin çayın kokusunu duyduk taa buraya kadar tırmandık... Muhittin Bayramın sözünü kesti:
- Ne demek yeğenim, istediğiniz çay olsun. Yeniden demlettiririm size. Benim çardağımdan çaysız kalkıldığını duydun mu sen hiç?
Kısa kısa ve usulen hal hatır sorulduktan sonra hiç kimsenin aklından çıkmayan konu tekrar gündeme geldi. Osman dedenin Yunus Sabri hocaya dönerek:
- Hoca dayı hiç rahmet yok. Nolacak bu ekinlerin hali? Diyerek konuya girdi. Sabri hoca biraz önce diğerlerine söylediği sözlere benzer sözlerle konuyu özetledi. Onlarda da bir rahatlama, bir ferahlama oldu.. Bu sırada Bico dayının Tahir söze karıştı:
- Hoca dayı biz biraz önce caminin önünde konuştuk? Bir yağmur duasına çıkalım diye. Sizlere de bir danışalım dedik. Siz ne dersiniz? Oradakiler bu soruya cevap vermeden Bayram atıldı ve:
- Önce şu mübareklerin mezarlarını bir yaptıralım da dedi.
- Sizi iyi düşünmüşsünüz. Biz de yağmur duasını konuştuk az önce. Ama demirli dede ile Horhor dedenin mezarlarını yaptırmak aklımıza gelmemişti, dedi Dişçi Mustafa.
Bu sırada henüz tükenmemiş olan birinci dem çaydan doldurduğu tıavşan kanı çayları getirdi Seda kız. Hepisi çayların alıp şekerlerini karıştırırken tekrar konuya döndüler. Mustafa çaydan ilk yudumunu alıp konuşmaya başladı:
- O zaman hemen iş bölümü yapalım. Yarından tezi yok mezarları tamir ettirelim. Peşinden de yağmur duasına çıkalım... Sabri hoca söze karıştı:
- Biz de çimento var. Eğer lazım olacaksa parça inşaat demirleri de var. Yarın sabah sen gel Mustafa. Kazma kürekte alın. Hepisini bizim motorun arabasına atıp götürün. Ben yarın Ankara'ya gidecektim. Eğer gitmezsem ben de gelirim.
- Öyleyse hemen şimdi Nurettin ustaya ya da Halilipraam ustaya haber verelim. Sabaha hazır olsunlar, başka yere gitmesinler dedi Bayram. Dişçi Mustafa:
- Nurettin usta Karagedik'te çalışıyor. Burada yok siz en iyisi gidin Halilipraam ustaya söyleyin yarın hazır olsun, dedi. Hulusi dayı mütevazi bir şekilde:
- Aynı işi biz de kendimiz de yapabiliriz, o adamları işlerinden etmesek olmaz mı. Dedi. Bölükbaşı cevapladı:
- Onlara hayır lazım değil mi Hulusi? Daha ne istiyorlar, bir hayır işlemelerine vesile oluyorsunuz.
Muhittin"in çardaktaki çaylı sohbette karar alındı. Hemen yarın mezarların tamiri yapılacaktı.Bir yandan da komşu köylerin ileri gelenlerine ve imamlarına haber salınıp Perşembe günü yapılacak yağmur duasına gelmeleri istenecekti. Özellikle çevrede meşhur olan bazı imamları hazırlık yapmak üzere bir gün önceden köye çağıracaklardı. Sürü sahipleri hemen oracıkta iyisinden birer kuzu söz verdiler. Yağmur duasına gelecek halkı doyurmak için yemek hazırlanacaktı. Bu kuzular ve koyunlar Horhor dedenin mezarı yakınında kurban edilip etleri pişirilip halka dağıtılacak, derileri de hayır işlerinde kullanılacaktı. Horhor"a canlı götürüldü kurbanlıklar. Orada kesilir, Horhor dedenin küçücük kalmış ormanının ağaçlarından toplanan kuru dallarla yakılan ateşte pişirilir, meydan sinileri üzerine serilen iki üç kat yufkanın üzerine dökülen etli pilavlar ağaç kabuklarından oyulmuş kaşıklarla yenir. Pilav azaldıkça kenarlarından açığa çıkan yufka koparılır ve bu yufkayla alınan etli pilavlar iştahla yenir kır havasında. Bu yemekler için aşçı kadınlar ve yamakları köylüden önce kurbanlıklarla birlikte giderler Horhor dedeye. Köy halkı ve misafirler toplanmadan ocaklar kurulur, kurbanlar kesilir, parçalanıp kazanlara doldurulur ki öğleye kadar pişsinler ve yemek vaktine hazır olsunlar.
Ertesi gün umulandan büyük bir ilgiyle önce Demirli Dedenin mezarı, sonra da Horhor Dedenin mezarı tamir edildi. Herkes büyük bir şevkle ve gayretle çalıştı. Azıklarını tepenin doruğunda bulunan mezarın etrafında yediler. Yorgun ama rahatlamış olarak huzur içinde köye döndüler,. Bütün köy Perşembe günü yapılacak yağmur duasını konuşuyordu. Her evde bir takım hazırlıklar yapılıyor, bu kutsal yakarışın heyecanı yaşanıyordu.
Sabri Hoca akşam gelecek misafirleri için hazırlığa başlamıştı. Hanımına sorduktan çay şeker ve sigara almak üzere Kezo dayının dükkanına gitti. O gün Ankara"ya gitmemiş, mezarların tamirine yardım etmişti. Biraz yorulmuştu ama olsun. Mezarlar tamir edilmişti ya. Bunları düşünerek Kezo dayının dükkanından içeri girdi.Kezo dayı alaca karanlıkta bakkal dükkanındaki gaz lambasını yakmaya çalışıyordu. Akşamları gelen az olduğu için lüks lambasını yakmaya gerek duymuyordu. Sabri Hoca selam vererek içeri girdi:
- Selamünaleyküm şıh, kolay gelsin.
- Ve aleyna aleykümselam, dedi Kezo dayı. Gaz lambasını yakıp yüksekçe bir yere koydu. Sabri hocanın elini iki eliyle tutup selavat getirdikten sonra
- Buyun kurban, bir emrin mi var? Dedi. Sabri Hoca:
- Estağfurullah Kezo dayı, emir ne kelime. Akşama misafirlerimiz gelecek, belki bazıları gelmiştir bile. Sende buyur gel. Zıvra'dan, Ahiboz'dan hocaları çağırdık. Yarın yağmur duasına çıkacağız. Hem bunları sana haber vereyim, hem de evde çay, şeker, sigara kalmamış onları alayım diye uğradım, dedi.
- Şeker kesme mi olsun toz mu kurban? diye sordu Kezo dayı. Sabri hoca:
- Misafir önüne çıkacak Kezo dayı kesme olsun, dedi.
- Kaç kutu vereyim hacı?
- Her zaman buraya inemiyorum. Dört kutu şeker, iki kilo çay, on paket sigara ver bana, dedi Sabri hoca.
Kezo dayı siparişleri hazırlarken Sabri hoca tekrar konuştu:
- Yarın gelmeyi ihmal etme. Senin duan makbuldür bilirim, dedi. Kezo dayı hiç seslenmedi.
- Akşam da çaya beklerim haa, diye ilave etti Sabri hoca. Kezo dayı hiç seslenmedi.
- İnşallah, dedi . Sonra da:
- Gelecek hocalar bu gün ne yapacaklar? Diye sordu. Sabri hoca:
- Vallahi bilmiyorum. Taş falan sayıp okuyacaklarmış, nasıl oluyor bilmiyorum. Yaşlıları söyledi. Bir de at kafası iskeleti lazımmış dedi. Kezo dayı yüzüne yayılan bir gülümsemeyle beraber:
- Yada taşı”, dedi diliyle dişinin arsında.
- Bir şey mi dedin Kezo dayı? diye sordu Sabri hoca.
- Yok, yok bir şey, diye cevapladı Kezo dayı.
Akşam yemeğinden sonra Sabri hocanın konağının geniş salonunda çay içiliyordu. Yün minderlere oturmuş yaşlı konuklar sırtlarını halı yastıklara dayamışlar konuşuyorlardı. Başköşede komşu köylerden birinin karateke lakaplı imamı vardı. Herkes onun ağzına bakıyor, herkes onun istediği gibi yapıyordu. Bir yandan çaylar içilirken bir yandan da Karaket hoca önüne getirilen bir kova çakıl taşını tek tek beyaz bir torbaya dolduruyordu. Bu sırada dudakları kıpırdıyordu ama kimse ne dediğini anlamıyordu. Dua mı ediyordu yoksa taşları mı sayıyordu anlaşılmıyordu. Bu sırada içeri giren Kezo dayıyı karakete hocanın yanına oturttular. Hoşbeşten sonra misafir hoca işine devam etti. Taşları bir bir alıp tanıyacakmış yüzlerine bakıyor ve torbaya atıyordu. Bu sırada Kezo dayı avucunda gizlediği küçücük bir taşı hiç kimse fark etmeden diliyle dişi arasında Yada taşı dedi. Bunu sadece o anda kendisine çay vermekte olan Sabri hoca duydu. Ama duymazlıktan gelerek işine devam etti. Zaten ne demek olduğunu veya ne manaya geldiğini de bilmiyordu.
Taşlarla işi biten Karakete hoca başını kaldırıp kalabalığın içinde Sabri hocayı buldu gözleriyle. Ve ona sordu:
- At kafasını da hazırladınız mı Sabri? Sabri hocada girişteki masanın üstünde duran at kafası iskeletini göstererek:
- Hazır hocam. Getireyim mi? Görmek istermisiniz?
Ve hocanın cevabını beklemeden at kafasını kucağını alarak hocanın önüne geldi. Yüzündeki gülümseme biraz daha artmıştı. Genellikle gülünç bulduğu bir olay karşısında yüzü hep bu şekli alırdı. Ve suçlu bir çocuk gibi kulaklarına kadar kızarırdı. Ama esmer tenindin dolayı bu pek anlaşılmazdı. Şimdi de aynı durumdaydı. Zaten hava çok sıcaktı, içerisi de iyice ısınmıştı. Bir de bu olayı yaşayan Sabri hocayı ateş basmıştı. Birden bire gülme ihtiyacı hissetti. Güldüğünde kahkaha atmazdı ama katıla katıla gülerdi.Şimdi kendini bir bıraksa herkes ona uyacak ve kahkahadan yer gök inleyecekti. Ama Karakete hoca da karanlık, gece demeden köyünün yolunu tutacaktı. Kendisine saygısızlık edilmesinden hiç hoşlanmazdı. S Sabri hoca bunu bildiği için kendini tuttu ve gülmedi.
At kafası iskeletini kucağına alan misafir hoca çevirdi, çevirdi. Sağını solunu kontrol etti. Etrafındakilerin meraklı bakışlarından etkilenmeden görevini bitirdi. Ve kuru kafayı Sabri hocaya uzattı:
- Tamam uygun. Bu at kafası işimizi görür, dedi. Çok kıymetli ve sanki kutsal bir özelliğe sahiplermiş gibi kuru kafaya ve taş dolu torbaya itina gösteriyordu. Onları kendi yatacağı odaya koymalarını istedi. Herhalde yağmur duasının bütün sırrı bu kuru kafayla taş torbasında saklıydı. Herkes merak ediyordu ama hiç kimse hocaya bir şey sormaya cesaret edemiyordu. Karakete hocayla aynı köyden olan ve burnunun üzerinde taşıdığı iri bedenden dolayı herkesin kolayca tanıyabildiği ve de çok sevdiği sempatik Emin dede, hocaya kuru kafanın ve taşların ne işe yaradığını sordu. Ama cevap yerine sır dolu ters bakışlarla karşılaşınca üstelemedi. Çünkü hocanın huyunu bilirdi. Bazı zamanlar kızdırmaya gelmezdi.
İçerisi çok sıcak olduğu için bahçeye çıktılar. İçtikleri sıcak çayın da tesiri ile iyice bunalmışlardı. Bahçede zaman zaman yüzlerini yalayan serin hava ve bütün karanlık boşluğu dolduran ağustos böceği sesleri onları ferahlattı. Kuzuların melemesi, ağustos böceklerinin ötmesi, uzaktan uzağa birbirini cevaplayan köpek ulumaları bu insanların aşina oldukları tabi müzik nameleri gibiydi. Ve bunları dinlerken dinlenirler, yorgunluklarını atarlardı. Anıların anlatılması, şakalarla geçen bir geceden sonra yağmur dolu bir güne uyanmak arzusu ile umut yüklü bir uykuya daldılar hepsi.
Kezo dayı bir türlü tutturamadığı avazı ile sabah ezanını okurken Ömer efendinin köpeği Akcan Kezo dayıya nazire yaparcasına uluyordu. Ezan susuyor, köpekte susuyordu. Ezan başlıyor köpekte ulumaya başlıyordu. Köylüler bu tür olayları sık sık yaşıyorlardı. Ama bir mana veremezlerdi. Kezo dayı ezanı yarılamıştı ki alaca karanlığın içinden ikisi bastonlu, biri fenerli üç kişi caminin önünde belirdiler. Bunlar Sabri hoca, kara hoca ve Emin dedi idi. Ezan bitene kadar çeşitli yönlerden Ömer efendi, Hacı Celil, Osman dede, Hulusi, Hacı Kerim, Hafızoğlu, Muhittin,Mirza dayı Ahmet emin, Şiranlı Ahmet emmi ve tabi bir de köyün imamı camide toplandılar. Bu günün özelliğinden dolayı bu sabah cami cemaati kalabalıktı. Yoksa diğer günler çok olsa bunun yarısı kadar cemaat olurdu.
Misafir olduğu içir sarığı ve cübbeyi Karateke hocaya giydirdiler. Sünnetler kılındıktan sonra köyün imamı misafir hocaya müezzinlik yaptı. Ve farzı kılmaya başladılar.Misafir hoca iki rekatlık farz namazında Kur"an-ı Kerim"i hatmetmek istercesine rekatları uzatıyordu. Henüz sabah mahmurluğunu üzerinden atamamış olan cemaatten bazıları buna çok kızıyorlardı. Ama yapacak herhangi bir şey yoktu. Namazdan sonra her gün yapılan dualara ilaveten yağmur yağdırması içinde Allah"a yalvarılıp dua edildi.
Köydeki herkes bir bayrama hazırlanıyormuş gibi heyecanlıydı.Sabah ezanıyla uyanan köylü kadınlar inekleri sağıp, tavukları yemledikten, günlük tezek yapma işini bitirdikten sonra ocakların külünü alıyor, ocağa dizdikleri kolay tutuşan tezekleri yakarak kahvaltı için çay demliyorlar, korlaşmış tezek ateşinde ekmek ısıtıyorlardı. Bu işler her günkü işlerdi. Ancak bugün biraz daha heyecanlıydılar.Yağmur duası için gidecekleri koruda kendilerini bir kır gezisinde veya bir piknikte gibi hissediyorlardı. Orada yemek verileceğini bildikleri halde patates, yumurta haşlayanlar, taze peynir, torba yoğurdu, domates, salatalık ve yeşil soğanla azık torbalarını dolduranlar vardı. O kalabalıkta, o hengamede aç kalmak işten bile değildi. Bunu tecrübeleriyle biliyorlardı.
Kuşluk vaktinden itibaren köy halkı üçerli-beşerli guruplar halinde Horhor"a doğru yola koyulmuşlardı. Horhor dedenin mezarının bulunduğu tepeye varmak için köyün doğusunda bulunan bağların içinden geçip hafif meyilli tepeyi aşmak gerekiyordu. Aradaki mesafe bir kilometre kadardı. Ancak arazi engebeli olduğu için piknik yeri gözükmüyordu. İnsanlar arazinin yapısına göre kıvrıla kıvrıla ilerleyen bir karınca kafilesi gibi görünüyordu. Traktörle gidenler, üç-beş meraklı çocuğun dışında oraya ilk gidenlerdi. Kurbanlık kuzuları, koyunları, yemek kazanlarını arabalardan indirdiler. Aşçı kadınların da yardımıyla onları yüzüp parçaladılar. Sıra sıra kazanlar kuruldu. Horhor dede korusunun tepelerinden akıp gelen kaynak, suyundan kazanlara sular dolduruldu. Bazı kazanlarda etler kavrulurken, bazı kazanlardaki sular fokur fokur kaynıyor içine salınacak bulguru bekliyordu. Kavrulan taze etin kokusu vadiyi boydan boya doldurduktan sonra yayan-yapıldak yollara dökülmüş olan insanların burunlarına kadar ulaşıyordu. Bu kokuyu duyan insanlar biraz daha hızlanarak yürüyorlardı.
Koru tamamen dolmuştu. Köyde sadece çok yaşlılar, emzikli kadınlar, nişanlı ve gelinlik çağa gelmiş genç kızlar kalmıştı. Köye bir şeyler satmaya gelen çerçilerden tutunda, köyün köpeklerine kadar herkes oradaydı.
Misafirler ve yaşlılar için gölgelik ve çimenlik bir meydana siniler kuruluyordu. Yalnız yemekten evvel namaz kılınacak, tepedeki mezara çıkılıp yağmur duası yapılacaktı. Yukarıdan aşağı üç-beş yerde küçük küçük çavlanlar yapan kaynak suyunda köyün erkekleri abdest aldılar. Geniş bir meydanda saflar halinde dizildiler. Hacı Kazımın oğlu Bayram çevredeki en yüksek tepeye çıkarak gür ve yanık sesiyle öğle ezanını okudu. Önce sünnetler kılındı. Et kazanlarını etrafında bir türlü ayrılmayan çocuklar ve köpekler kırda cemaatle kılınan bu öğle namazına ilgiyle izlediler. Kadınlar kendi aralarında hem yemeklerle ilgilendiler hem de kiminin kocasını, kiminin babasını, kiminin elbisesinin kirini, kiminin söküğünü-yırtığını çekiştirip durdular.
Namazdan sonra orada bulunan tüm erkekler ve çocukların bir kısmı gayet dik olan mezarın bulunduğu tepeye tırmanmaya başladılar. Otuz kırk metrelik tepede herkesin yerini alıp saf olması ve duaya hazır hale gelmeleri yarım saatlerini almıştı. İçlerindeki pek çok insan an sadece aşağılardan gelen dayanılmaz et kokusunun etkisi altındaydı. Bu yüzden de başka hiçbir şey düşünmüyorlardı. Horhor dedenin mezarını önlerine alcak şekilde kıbleye döndüler. Herkes hocaları takip ediyordu. Hocalar cübbelerini sırtlarından çıkarıp ters çevirerek giydiler. Herkes sırtındaki ceketi, mintanı çıkarıp ters giydi. Hocalar takkelerini çıkarıp ters olarak kafalarına koydular. Hocalar ayakkabılarını çıkarıp üzerine bastılar. Cemaat de öyle yaptı. Bu arada kimi başındaki takkesini düşürüyor, kimi ön saftakinin ceketinin astarındaki söküğü, yırtığı görüp gülüyordu. Cemaatin arka saflarında gülüşmeler bir hayli fazlaydı. Karteke hocanın hazırladığı içi çakıl dolu beyaz torba ve at kafası iskeleti önlerinde duruyordu.
Yağmur duası başlamıştı. Herkes yanındakine, önündekine bakarak ellerini bazen yukarı kaldırarak, bazen aşağı çevirerek dualara "Amin" diyordu. Bazen peş peşe yüksek sesle “Amin, amin” diyorlardı. Bu dualar bir saate yakın sürdü. Eğer tepede hafif hafif yüzlerini yalayan rüzgar da olmasa kızgın güneşten kurtulmak için herkes ağaçların altına kaçardı.
Duaların bitmesinden sonra Karateke hoca iki genç görevlendirdi.İyice onların kulaklarına eğilerek:
- Şimdi şu torbadaki taşları biriniz alın. At kafasını da biriniz alın. Gidin, büyük söğüdün yanındaki kurumuş dere yatağının kumlarını iyice kazın. Taşları oraya gömün. At kafasını da söğüdün bir dalına sağlamca takın. İyice takın ki şiddetli yağmurda veya rüzgarda düşmesin, dedi.
Gençler kutsal bir görev için seçilmiş iki fedai havasıyla ve büyük bir ciddiyetle çakıl torbasını ve at kafasını besmeleyle yerden alıp, hızlı adımlarla yüz elli metre mesafedeki dere yatağına götürdüler. Elleriyle dere tabanındaki kumu eşelediler. Yeterli derinliği sağlayınca torbadaki taşları bu çukuru boşalttılar, üzerini sıkıca örttüler. At kafasını da söğüdün kuru bir dalına sıkıca taktılar. Ve tekrar koşarak biraz önce indikleri tepeye tırmandılar. Hocanın yaptığı kısa bir duadan sonra aşağıya iniş başladı. Duanın bittiğini anlayan çocuklar büyük bir gürültü ile paldır küldür yuvarlanırcasına aşağıya inmeye başladılar. Büyükler ve yaşlılar ağır başlı ve ciddi bir tavırla aşağı inip yerlerini aldılar. Büyük meydan sinilerinin üzerine yufkalar serildi. Yufkaların üzerine bulgur pilavı, onun da üzerine mis gibi kokan kavurmalar döküldü. Artık biraz önceki gürültü kesilmiş, yerini ağız şapırtılarına, tencere tava tıngırtılarına ve zaman zaman ağlayan çocukların seslerine bırakmıştı. Aşçı kadınların yakını olan çocuklar torpilli kavurma dürümüne saldırırken, sahipsiz çocuklar kemikleri sıyırıp, yalakamla meşguldü.
Hava çok sıcaktı. Gökyüzünde bir tek bulut gözükmüyordu. Hele tam öğle sıcağı çökmüştü ki çöle dönmüştü her taraf. İki çocuk yağmur duasına ve ziyafete geç kalmanın verdiği eziklikle hızlı adımlarla yol alıyorlardı. Köyle Horhor dede arasındaki yolu ancak yarılamışlardı. Tam bağların tepeyi aşacakları zaman garip kılıklı birine rastladılar. Araları biraz uzak olduğu için bunun kim olduğunu merak ederek ilerlediler. Adam kimi zaman ellerini gökyüzüne doğru kaldırıyor, kimi zaman yerlere kapaklanıyor, secde eder gibi bir zaman öyle kalıyordu. Çocuklar adama yaklaştıkça içlerini garip bir ürperti kaplıyordu. Korkmaya başlamışlardı. Biraz daha ilerleyip de bunun Kezo dayı olduğunu anlayınca içleri rahatladı. Ama bu defa da Kezo dayının halini yakından görünce korkmaya başladılar. Çünkü yerlere kapaklanırken ellerine ve yüzüne batan çakıllar ve dikenler yer yer küçük yaralar açmışlardı. Buralardan sızan kanlara ve gözlerinden akan yaşlara tozlar yapışmış, Kezo dayıyı korkunç sayılabilecek bir şekle sokmuştu. Vadideki herkes lezzetli yemeklere saldırırken, bu hiç önemsenmeyen insan gözlerinden yaşlar döke döke yalvarıyordu:
- Yarabbii, sen herşeye kadirsin...
- Yarabbii, sen Rahman ve Rahim"sin..
- Yarabbii, sen Gafur-ur Rahim"sin
- Yarabbii, sen bizi bağışla, günahlarımızı affet...
- Yarabbii, habibinin yüzü suyu hürmetine, onun ehli beytinin yüzü suyu hürmetine, Kerbelada susuz şehit edilen mübarek torunun yüzü suyu hürmetine gelmiş geçmiş cümle masum ve günahsız müminlerin yüzü suyu hürmetine, Aslan babanın, Hoca Ahmet Yesevi'nin, Satuk Buğra Han'ın yüzü suyu hürmetine, Buğru Han'dan bu yana senin dininin sancaktarlığını yapmış, bu uğurda kan ve can vermiş şehitlerimizin ve gazilerimizin yüzü suyu hürmetine, bu islam toprağının mühürleri olan her biri bir tepede senin rızan uğruna şehit düşmüş şu mübarek evliyaların yüzü suyu hürmetine, analarının kucağında dünyadan bihaber gülümseyen günahsız yavruların yüzü suyu hürmetine, ağızsız dilsiz, insan eline bakan hayvanata da acıyarak bizi rahmetinden mahrum etme yarabbi..
Kezo dayı her yarabbi değişinde hıçkıra hıçkıra ağlıyor, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Yanından ürpererek geçen çocukları farketmedi bile. Çocuklar Kezo dayının söylediklerini duyduktan sonra onun ne kadar bilge bir kişiliğe sahip olduğunu anladılar. Onun bu yönünü köyde hemen hemen kimse bilmezdi. O yalvarışlarına devam ediyordu:
- Yarabbii, bu insanlara acı.
- Yarabbii, bu insanları açlıkla ve susuzlukla terbiye etme, çok verip azdırma, az verip bezdirme, kanaatkâr eyle,
Kezo dayı buna benzer yakarışlarla ilerliyordu. Ama horhor dedeye doğru değil de köydeki en yüksek tepe olan ve orada da bir evliyanın yattığı Demirli dedeye, diğer adıyla Tekke dağına doğru gidiyordu. Yaklaşık bir buçuk kilometrelik yokuş ve çetin bir yoldu gittiği yol. Kezo dayı ağlayarak ve yalvararak Tekke dağına varıp başını Demirli dedenin mezarına koydu. Kendinden geçmişti. Demirli dede diye bilinen bu evliyanın gerçek adını kimse bilmezdi. Sağlığında buraya dergâhını kurmuş, iyi bir demirciymiş. Onun yaptığı kılıcı, bıçağı, beli, çapayı, özengiyi, saban demirini kimse yapamazmış. Burada çok demirci yetiştirip ülkenin dört bir yanına salmış. Yetiştirdiği kişileri sadece meslek öğretmiyor onları aynı zamanda manevi eğitime de tabi tutuyormuş. Herkes her problemin çözümü için ona gidiyormuş. Şimdilerde insanları onun mezarı çevresinde bir demir parçası bulmayı uğur saymaktalar. Köydeki pek çok kişi içinden bir dilek tutup, olup olmayacağını anlamak üzere Demirli dedeye gelip tepenin doruğunda demir parçası aramıştır.
Horhor dede vadisindeki insanlar yemeklerini yemişler, sırtlarını ağaçlara dayamışlar, bir yandan geçmişten menkıbeler dinlerken bin yandan da sadece yaşlılar ve hocalar kendilerine özel olarak demlenmiş olan çaylarını içiyorlardı. Çocuklar ip atlıyor, ağaçlara tırmanıyorlardı. Orada bulunan pek çok kişi bu sıcakta köye nasıl döneceklerini düşünüyorlardı.
Demirli dedenin mezarı dibinde kendinden geçmiş bir vaziyette yatmakta olan Kezo dayı esen kuvvetli ve serin rüzgarın yüzüne serpelediği birkaç iri yağmur damlasıyla kendine geldi. Nereden geldiği belli olmayan bir rüzgar ortalığı birbirine katmıştı. Dönerek ve kıvrılarak esen rüzgar sanki bir şeylerden hıncını alırcasına yeri göğü birbirine katıyordu. Tabi hemen peşinden de iri damlalarla dolu bir yağmur bulutunu sürükleyip getiriyordu. Çok geçmeden göz alabildiğine tüm çevreyi sardı bu kara bulut.
Vadidekiler yedikleri ağır yemeklerin de tesiriyle sıcaktan iyice bunalırken, Kezo dayı biraz evvel geçen toz bulutunun peşinden gelen iri ve serin damlalarla adeta yıkanıyordu. Bir çocuk gibi sevinen Kezo dayının gözlerinden bu defa da sevinç gözyaşları boşanıyordu. Ama yağan yağmur onun göz yaşlarını gizliyordu. Kendine has avazıyla, ayağa kalkmış ellerini kulaklarını kapamış:
- Allahüekber, Allahüekber diye vakitsiz bir ezan okuyordu. Allahüekber nidaları dereleri, tepeleri aşarak vadidekilerin kulaklarına ulaşıyordu. Orada bulunan herkes bu sesi iyi tanırdı. "Bu Kezo dayının sesi" diyerek kulak kabarttı bazıları. Bir süre sonra hemen herkes ezanı duymuştu. Garip bir ürperti kapladı içlerini. İster istemez toparlandılar. Birbirlerinin gözüne bakmaya başladılar. İşte o anda ne olduğu anlaşılmadan tepelerden gelen bir uğultuyla birden bire ortalığı bir toz bulutu kaplayıverdi. Kadınlar çocuklarını tutup bağırlarına basarken herkes bu sıcak ve toz yüklü rüzgardan sakınmak için gözünü, kulağını kapatıyordu. Bu sıcak rüzgarın peşinden yüzlerine değen serin havayla birlikte hepsi yüzlerini açtı. Güney tarafındaki tepenin ardından yükselen yağmur yüklü bir bulut bütün gökyüzünü kaplamıştı. İri iri düşen ilk yağmur damlaları herkesi sevince boğdu. Çocuklar sevinçlerinden deli danalar gibi sağa sola koşuşuyorlar, ihtiyarlar ise sevinçlerinden ağlıyorlardı.Ve bunu gizleme ihtiyacı da duymuyorlardı. Erkekler ise erkekliğe leke sürmemek için sevindiklerini belli etmemeye çalışıyorlardı. Ama bu mümkün değildi. Sevinçleri yüzlerinden okunuyordu.
Vadide bulunan herkes beş dakika içinde çok özledikleri yağmura doymuştu. Yağmur iri damlalarla ve o kadar şiddetli yağıyordu ki kendini toparlayan herkes sığınacak bir yerler aramaya başladı. Traktör römorklarının altı kadın ve çocuklarla doluydu. Ayrıca bütün ağaç altlarında da küme küme insanlar birikmişti. Yağmur on beş-yirmi dakika bu hızıyla yağdı.Orada bulunan herkes sırılsıklam olmuştu. Vadiden ayrılıp köye de gidemiyorlardı. Çünkü duadan sonra kumlarına taşlar gömülen dere yatağı ağzına dek sel sularıyla dolmuş, onlara geçit vermiyordu. Şimdi herkes yağmura doymuş, böyle devam etmesi halinde bir sel felaketinden korkuyorlardı. Çaresiz ve biraz da korkuyla orada bulunan herkes Karateke hocanın gözüne bakmaya başladı. "Aman hocam sen bilirsin" der gibi. Yağan yağmuru onun kerametine bağlıyorlardı çünkü. Hoca da halinden memnundu. Etrafını şöyle bir süzdükten sonra karşıdaki ağacın altında duran iki genci el işaretiyle yanına çağırdı. Gençler hiç tereddüt etmeden koşup hocanın yanına geldiler ve el pençe durarak:
- Buyun hocam, dediler. Karateke hoca yağmurun gürültüsünü bastıracak bir sesle gençlere vazifelerini bildirdi:
- Koşun, çabuk gidin. Söğüt ağacına taktığınız at kafasını sel suyuna attı.
Gençler bu emri alır almaz şiddetle yağan yağmura aldırmadan bir koşu tutturup söğüt ağacının yanına vardılar. Ağaçta takılı duran at kafası iskeletini yerinden çıkarıp merakla bir göz attıktan sonra, hızla başını döndürerek akan sel sularının ortasına fırlattılar. Ve tekrar koşarak hocanın yanına geldiler. Hocaya, at kafasını suya attıklarını söylediler. Şimdi herkes merakla ne olacakları bekliyordu. Beş dakika kadar sonra yağmur damlaları önce inceldi, sonra hafifledi. Sonra da dağılan bulutların arasından gözüken güneşle hafif hafif çiseleyen güneş yağmura dönüştü.. Uzaktaki iki tepenin arasından gökkuşağı belirdi. Sel suları da önce yavaşladı, sonra alçaldı ve küçük küçük dereciklere dönüştü. Köy halkı daha fazla beklemeden sürülmüş tarlaların çamurlarına bata çıka köye doğru yola koyuldular.
Kadınlar çocuklar ve yaşlılar kapkacak yüklenen traktör römorklarına doluştular. Traktörler tarlalarda ilerlemekte güçlük çekerek ve derin tekerlek izleri bırakarak yolun sert zeminine ulaştılar. Yolda biraz hız yapınca traktörün tekerleklerinden sıçrayan çamurlar arkada oturanları tanımaz hale getirdi. Ancak bu sevinç ortamında buna pek aldıran olmadı.
Akşama doğru toprak yağmur sularını emmiş, mis gibi toprak kokusu sarmıştı her yeri. Karateke hocayı köyüne götüren traktörün sürücüsü olan genç sordu:
- Hocam, işin doğrusu ben bu yağmur duasına giderken yağmurun yağacağına hiç inanmıyordum. Ama işte gördüm ki yağdı. Gökyüzünde tek bulut bile yokken nasıl oluyor bu? Hoca cevap verdi:
- Evladım, Cenab-ı Hak'tan sıdkile ne istersen iste verir. Ama inanarak iste. Gözyaşıyla iste.
- Ama hocam sizde bir şeyler yaptınız. Onlarında faydası olmadı mı
- Orasını bilmem evlat. Bizim atalarımıza anayurtta "Aksakal" derler. Buralarda bize Karateke hoca dediklerine bakma.
Bu sırada Kezo dayı uykudan uyanmış biri gibi ne olup bittiğinden habersiz tekke dağından aşağı doğru tespihini çeke çeke iniyordu. Yine her zaman ki gibi mahsun. Burcu burcu kokan toprağın kokusunu ciğerlerine çeke çeke yürüyordu. İri bir yağmur damlasının ağırlığıyla başını toprağa doğru eğmiş küçücük bir sarı çiçek gördü. Ne kökü topraktan ayrılmak istiyordu, ne de başını sudan. Ve Kezo dayı mırıldanıyordu:
" Sordum sarı çiçeğe,
Annen baban var mıdır?
Çiçek eydür derviş baba,
Annem, babam topraktır."
YARALI GEYİK
Günümüzden yüzyıllarca önce bugünkü Alanya ilçemizin bulunduğu yerde Alaiye adında bir beylik vardı. Bu beylik döneminde, her yerde olduğu gibi Alaiye de de bolluk, bereket, huzur ve mutluluk hakimdi. Her yerde insanlar güler yüzlü, sevecen ve yardımseverdi. Halkı böyle mutlu olan bir beyliğin beyui de elbette ki mutlu olacaktı.halkın huzur ve mutluluk içinde oluğunu gördükçe Alaiye beyinin mutluluğu artıyordu. İleride ortaya çıkabilecek düşmanlarına karşı ordusunu güçlendirmekle meşguldü. Bu arada, av partileri düzenleyerek oğlunu da yetiştiriyordu. Beyin, Alaaddin adında bir tek oğlu vardı. Alaaddin, uzun boylu, atletik vücutlu, sporcu, bilgili, çalışkan, iyi bir avcı idi. Babası onu bu şekilde yetiştirmişti. Çünkü, bir gün kendisinin yerine beyliğin başına geçecekti. Bu yüzden, oğlunu gözü gibi korur ve çok severdi.
Alaaddin, derslerinden arta kalan zamanlarını genellikle avlanarak geçirirdi. Özellikle geyik avını çok severdi. Çünkü, geyik avına çıktığı zaman günlerce dağlarda yalnız kalabiliyordu. Dağdayken, bey konağının sıkıcılığından uzaklaşıyor, gönlünün ufkuna dar gelen atmosferin dışında kendisini daha özgür hissediyordu. Bu nedenle sık sık geyik avına çıkardı. Avladığı geyikleri, yanında götürdüğü yedek atına yükler, ovadaki köyleri, obaları dolaşarak etlerini fakir halka dağıtırdı. Ova halkı bu davranışından dolayı Alaaddin i çok severdi. Onların gözünde Alaaddin, belki beyden bile daha kıymetliydi. Ancak, bazen bir haftayı bulan bu geyik avlarından dolayı babasının içi pek rahat değildi. Issız dağlarda oğlunun başına bir kaza gelmesinden, gizli düşmanlarının bir kötülük yapmasından korkuyordu. Bu yüzden, en seçme bir manga askerini, oğlu ava çıktığı zaman onu uzaktan takip edip korumakla görevlendirmişti.bu askerler, sivil kıyafetlerle dağ dağ, orman orman Alaaddin in peşinden dolaşırlar, onu kütülüklerden korumaya çalışırlardı. Bazen Alaaddin bu askerlerden birini veya birkaçını görürdü. Ancak, onları şahsen tanımadığı için kendisi gibi avlanmaya gelmiş avcılar zannederdi.
Alaaddin, bey konağında bulunduğu bir gün alışık olduğu üzere öğle uykusuna yatmıştı. Rüyasında alımlı ve güzel gözlü bir ala geyik gördü. Ala geyik, bir kayanın üzerinde durmuş, dikkatle Alaaddin i süzüyordu. Alaaddin bu ala geyiği görür görmez içi bir tuhaf oldu. Bu güne dek böyle güzel ve alımlı bir ala geyik görmemişti. Alaaddin, rüyasında bu güzel geyiği seyrederken dışarıdan gelen bir takım gürültüler nedeniyle uyandı. Ve bu güzel rüyadan uzaklaştırdıkları için kendisini uyandıranlara kızdı. Kafasını yastığın altına sokup tekrar uyumaya çalıştı. Ve bir süre sonra da uyudu. Uyur uyumaz rüyasında yine aynı ala geyiği gördü. Ala geyik kendisine öyle bakıyordu ki sanki bakışlarıyla kendisini dağda beklediğini söylüyordu. Alaaddin, rüyasında bu al geyiği avlamaya çalışıyordu. Yayını gerip nişan alıyor, tam okunu bırakacağı zaman ala geyik kayboluyordu. Alaaddin, kayadan kayaya atlayarak al geyiği kovalıyor, ama bir türlü ok atma fırsatı bulamıyordu. Bu koşuşturmaca devam ederken okunan ikindi ezanının sesiyle Alaaddin uyandı. Ter içinde kalmıştı. Bir süre oturup gördüğü bu garip rüyayı düşündü. Bugüne kadar, görüp de peşine düştüğü hiçbir geyik okundan kurtulamamıştı. Ama rüyasında gördüğü bu ala geyik kendisine adeta meydan okuyordu. Kaktı, abdestini alıp namazını kıldı. Namazdan sonra medreseye uğradı. Arkadaşlarıyla sohbet etti. Daha sonra babasıyla karşılaştı. Saygılı bir şekilde elini öptü, bir emri olup olmadığını sordu ve babasının hayır duasını aldı. Ancak bütün bunlar olurken rüyasında gördüğü ala geyik sürekli zihnini meşgul ediyordu.
Alaaddin, o gece yattığında yine aynı ala geyiği gördü. O güzel hayvan kendisini dağ dağ, orman orman peşinde gezdiriyor ama yakalanmıyordu. Bu rüyalarla sabahı eden Alaaddin, erkenden babasının yanına uğradı ve ava çıkmak istediğini söyledi. Babası:
-Oğul, daha avdan döneli birkaç gün oldu. Bu ne acele? Bırak da dağlarda biraz da başka avcılara geyik kalsın dediyse de oğlunun ne kadar kararlı olduğunu görünce ona izin verdi. Alaaddin atını hazırlattı. Yedek atına da azıklarını ve gerekli eşyalarını yükletti. Annesi ve babasıyla helalleştikten sonra dört nala ormana daldı. Hedefi her zaman geyik avladığı dağdı. Atı dört nala giderken, onun gözünün önünde hep rüyasında gördüğü ala geyik vardı.
Alaaddin geyik dağına vardığında gün öğleyi çoktan geçmişti. Billur gibi suları şırıl şırıl akan bir pınarın başında durdu. Azığını açıp yemeğini yedi. Buz gibi suyla abdestini alıp namazını kıldı. Eşyalarını indirip her zamanki yerine yerleştirdikten sonra atlarını otlamaları için salıverdi. Geyik boynuzundan yayını ve temreni altından olan oklarla dolu sadağını omzuna taktı, orman da dolaşmaya çıktı. O gün akşama kadar dolaştı. Birkaç tane geyik görmesine rağmen hiçbirine ok atmadı. O, rüyasında gördüğü ala geyiği arıyordu. O gün ala geyiğe rastlamadı. Hem zaten o bir rüyaydı. Gerçek olacak değildi ya. Diye kendi kendine serinlik verdi. Geç saatlere kadar oturup ateşin yanışını izledi. Aklından silmeye çalıştığı ama bir türlü silemediği ala geyiği düşündü. Zaten buraya geliş sebebi o değil miydi?
Alaaddin alışık olduğu için sabah ekenden uyandı. Karşı tepelerden şafak yeni yeni söküyordu. Gözlerini oğuşturarak karşı tepelere bakarken birden irkildi. Ala geyik, birkaç yüz metre ilerideki bir kayanın üzerinde mermerden bir heykel gibi duruyordu. Çok şaşırdı. Gözlerini oğuşturarak bir daha baktı. Uykuda olup olmadığını anlamak için parmağını ısırdı. Hayır rüya değildi. İşte rüyasında gördüğü ala geyik karşısında duruyordu. Alaaddin :
-Aman Allah ım, ne kadar güzel bir hayvan ! diye içinden geçirdi. Uzun müddet oturduğu yerden onu seyretti. Ala geyik tıpkı rüyasındaki gibi dikkatle kendisine bakıyordu. Alaaddin bir ara bu bakışlardan tedirgin oldu, ürktü. Bir hayvanın kendisine böyle bakmasından bilmediği bir sebeple rahatsız oldu.
Alaaddin kalkmaya davrandığı anda ala eyik kayboldu. Alaaddin kalktı. Yüzünü yıkadı. Silahlarını kuşanıp ala geyiği aramaya başladı. Onun yakınlarda olduğunu bildiği için yayına bir ok yerleştirdi ve tetikte ilerlemeye başladı. Kısa süre sonra onu buldu. Ama her nişan alışında tam oku bırakacakken onu kaybediyordu. Ala geyik, Alaaddin i peşine takmış, onu hiç bilmediği bir ormanın derinliklerine doğru sürüklüyordu. Alaaddin ile ala geyik kaçıp kovalamaca ile epey yol aldılar. Bey oğlu, ilk defa bilmediği bir ormanda bu kadar ilerlediğini fark etti. İçinde bir tedirginlik vardı. Ancak merakını da yenemiyordu. Babasının görevlendirdiği muhafızlar da kan ter içinde onu takip ediyorlardı. Alaaddin yorulduğunu hissetti. Geri dönmekle devam etmek arasında kararsızdı. Tam bu sırada umulmadık bir şey oldu. Bu esrarengiz ala geyik önüne çıkan bir dereden su içiyordu. Ve ilk defa Alaaddin in yaklaştığını fark etmemişti. Alaaddin buna çok sevindi. Zaten elinde hazır olan yayını gerdi. Ama bir şey vardı: O şimdiye kadar hiçbir hayvanı su içerken vurmamıştı. Yayını iyice gerdi, nişan aldı. Sonra ala geyiğe doğru:
-Heeey! diye bağırdı. Bu sesle irkilen ala geyik başını sesin geldiği yana çevirdi. Temreni altın bir okun kendisine doğru yıldırım hızıyla geldiğini gördü. Kaçmak için başını çevirip ilk hamleyi yaptı. Fakat ok böğrüne saplanmıştı bile. Bir ara sendeledi. Vücudu acıyla kasıldı. Sonra kendisini toparladı ve üzerindeki okla beraber ormana daldı, kayboldu.
Alaaddin bütün yorgunluğunu unutmuştu. Soluk soluğa kan izlerini takip etmeye başladı. Hava kararmak üzereyken ormanın içinde bir ev gördü. Bu, ormanın içindeki bir meydanın orta yerinde, bahçesi çitlerle çevrili büyük ahşap bir evdi. Etrafında birkaç kişi gözüküyordu. Bu insanların kimi su taşıyor, kimi odun kırıyor, kimi de hayvanlarla ilgileniyordu. Alaaddin :_ Bu insanlara ala geyiği görüp görmediklerini sorarım. diye düşünerek eve doğru gidiyordu. Zaten kan izleri de aynı yöne gidiyordu.
Bahçeden içeri girdiğinde derviş kılıklı insanlar etrafını sardı. Onlara selam verdi ve ala geyiği görüp görmediklerini sordu. Onlar, bu civarda bir geyiğe, hele yaralı bir geyiğe rastlamadıklarını söylediler. Bunun üzerine Alaaddin, onlara yerdeki kan izlerini gösterdi. Adamlar yine geyiği görmediklerini söylediler. Alaaddin iyice kızdı ve adamlara bağırarak:
-Altın uçlu okumu almadan, o yaralı ala geyiği görmeden buradan bir adım bile atmam.Dedi. Bunun üzerine içeriden tok bir ses:
-bırakın gelsin. Dedi. Bu emri duyan insanlar saygıyla itaat ettiler. Alaaddin, evin içine girdiğinde ak sakallı, nur yüzlü, dinç bir ihtiyarla karşılaştı. İhtiyar adam odanın köşesinde bir post üzerinde oturuyordu. İhtiyar etkileyici bir sesle önce:
-Hoş geldin. dedi. Sonra da sol eliyle kaftanının eteğini kaldırarak böğrüne saplı duran oku sağ eliyle kavradı. Ya Allah, Bismillah deyip çekip çıkardı. Alaaddin e doğru uzatarak:
-Aradığın ok bu mu? diye sordu. Alaaddin şaşkın şaşkın bakıyordu. Gördüklerinin gerçek mi, yoksa rüya mı olduğunu ayırt etmeye çalışıyordu. Gayrı ihtiyari uzanıp oku ihtiyarın elinden aldı. Evet bu kendi okuydu. Yani ormanda ala geyiği vurduğu ok bu oktu. Gördükler karşısında daha fazla dayanamadı ve oraya yığılıp kaldı. Bir süre sonra ayıldı. İhtiyar gülümseyen gözlerle kendisine bakıyordu. Bu nur yüzlü ihtiyar büyük Türk düşünürü Abdal Musa idi. Bu veli insan Alaaddin e geyik suretinde görünmüş, onu peşine takıp dergahına kadar getirmişti. Alaaddin, uzun zamandır kendisini düşüncelere sevkeden bir takım sorulara cevap buldu. Ve Abdal Musa ya öğrenci olup onun okulunda uzun yıllar hizmet etti. Abdal Musa Alaaddine Kaygusuz lakabını verdi. Kaygusuz Abdal bir süre sonra hocasından izin aldı. Kırk dervişi ile alp-erenlik görevini yapmak üzere Mısır'a gitti. Mısır da bir süre bulunduktan sonra Mekke ve Medine ye giderek hacı oldu. Daha sonra da hocası Abdal Musa nın yanına döndü. Anadolu nun Türkleşmesinde, İslam ın Türk toplulukları içerisinde doğru biçimde anlaşılmasında büyük faydaları olmuştur. Kaygusuz Abdal tahminen 1444 yılında bu dünyadan ayrıldı. Böylece ışığını Orta Asya da Ahmet Yesevi dergahından alan bir yıldız daha kaymıştı. Ancak, bütün Allah dostları gibi seven gönüllerde yaşamaya devam edecekti.
|