maviADA Kültür Sanat Dünyası
maviADA
 
 

SEÇKİ

 

.

"
   
       
       

 

 

 

 

 

 

Erhan TIĞLI

/

istanbul

 

 

 

 

 

 

 

Ş GENCE...

 

                                                     

            Kahve daha dolmamıştı. İçerdeki müşterilerden kimisi gazete okuyor, kimi siyaset meydanında at oynatıp memleketi kurtarıyordu! Üç kişi geldi, sağa sola baktılar, “Daha gelmemiş” diyerek altlarına birer sandalye çekip oturdular. Kahveci hemen yanlarına damladı, ne içeceksiniz?” dedi. “Bizim Göçmen Hüseyin daha gelmedi mi?” diye sordular.

            “Hayır, dedi kahveci. Niye sordunuz?”

            “Burada buluşup bir yere gidecektik de ondan sorduk.”

            “Söz verdiyse gelir canım. Hele biraz bekleyin bakalım. Bir yerlere takılıp kalmıştır. Çay vereyim mi? Daha yeni demledim.”

            “Peki, öyle olsun. Çayın tavşankanı gibi değilse içmeyiz ama.”

            “Burası Emirgan’daki Çınaraltı kahvesinin şubesidir. Çaylarımız her gün Rize’den kargoyla getiriliyor. Beğenmezseniz para vermeyin.”

            Üç arkadaş gülüşerek çaylarını içtiler. Aradan yarım saat, bir saat geçti. Hüseyin 

bir türlü gelmek bilmedi. “Başına bir şey mi geldi acaba, nerede kaldı bu adam?” diye dudak bükerek gözlerini yola diktiler, oflayıp pufladılar.

            Tam umudu kesip gidiyorlardı ki, Göçmen Hüseyin kapıda göründü, içeriye göz gezdirdi, arkadaşlarını görünce alnının terini silerek yanlarına geldi, of çekerek konuştu:

            “Bakmayın kusura, dedi. Beklettim sizi ama değil bende kabahat. Yürüyüş yapıyordu gençler. Aksadı trafik, tıkandı yollar. Hiç yok düşünen işi acele olanları. Geç kaldı herkes gideceği yere. Bir de kesmez mi yolları polisler. Çıkmaz mı olay, işlemez mi coplar, yumruklar... Karıştı ortalık. Zor kurtuldum oradan.”

            Soyunda göçmenlik vardı Hüseyin’in, dedeleri balkanlardan gelmişti yıllar önce. Bu yüzden hep devrik cümlelerle konuşurdu.

            Arkadaşları kabul ettiler dilediği özrü:

            “Demek ondan geç kaldın. Biz de başına bir şey geldi sanmıştık. Geçmiş olsun. İyi ki tez kurtulmuşsun. Genç olmadığına şükret, yoksa sen de girerdin okkanın altına. Bu tür olaylarda kurunun yanında yaş da yanar” dediler.

            “Sağ olun” diye başını salladı Göçmen Hüseyin. “Çok korktum ama olmadı bana hiçbir şey. Şansım varmış. Atılan taşlardan yaralananlar oldu yanıbaşımda.”

            “Gençler niye yürüyüş yapıyorlarmış?”

            “Bilmem vallahi, vardır bir dertleri, istekleri.”

            “Bir değil bin tanedir gencin derdi” diye atıldı öteden genç yüzlü bir müşteri. “Liseden sonra üniversiteye gitmek derdi vardır bir kere. Sınavı kazanamazlarsa ana baba, harcanan paralar, verilen emekler boşa gitti diye kızar. Kazansalar okulda olaylar çıkar, eğitim öğretim aksar. Okulu bitirince dert biter mi? Bu sefer de iş bulma derdi başlar.”

            Orta yaşlı bir kişi lafa karıştı:

            “İş bulma derdi hepimizde var, diye homurdandı. Kriz işi olanları bile işinden etti. Genç, ana baba parasıyla geçinebilir, sırtında da pek yük yoktur. Ya evli, çoluk çocuk sahibi işsizler ne yapsın? Nasıl ev geçindirecekler, eve nasıl ekmek götürecekler?”

            Yanındaki de onu destekledi:

            “İşsizlik sadece gençlerin değil, herkesin sorunu. İşi olanlar bakalım işinden memnun mu? Sinek avlıyor esnaf. Herkes yürüyüş mü yapsın yani? Gençler onu bunu bahane edip yürüyorlar. İş beğenmiyorlar. Avrupa’da, Amerika’da üniversiteli gençler çocuk bakıyorlar, bulaşıkçılık yapıyorlarmış. Bizde herkes kapağı bir devlet dairesine atmaya çalışıyor. Ondan sonra da verilen maaşı beğenmiyorlar. Hadi bakalım boykot, protesto, yürüyüş. Sanki politikacının umurunda bunlar. Aldırmıyorlar yürüyenlere, ne olursa olsun bildiklerini okuyorlar. Yollar yürümekle aşınmaz, diyorlar. Vatandaşın huzuru kaçıyor.”

            Orta yaşlı adam gene konuştu:

            “Geçenlerde bir iş bulmuştum. Gençler eylem yaptı, yolları tıkadılar. Randevu saatine iki saat geç gittim. İşe başkasını almışlar. Hava aldım. Çektiğim çile, işkence boşa gitti.”

            Kahveci boş çay bardaklarını toplarken:

            “Bizim bir tanıdık, var, dedi. Oğlunu okutmak için üç beş parça malını sattı savdı, sağdan soldan borç aldı, elinde beş para kalmadı ama oğlu okulu bitirince iş bulamadı, iki yıldır işsiz güçsüz geziyor, kaldırım mühendisliği yapıyor. Şimdi bu çocuk annesinin babasının yüzüne nasıl baksın, nasıl yürümesin, eylem yapmasın?”

            Saatçi Cemil, “Kabahatin birazı da ana babalarda” diye tartışmaya el koydu. “Herkes çocuğunu yüksek okullarda okutmaya çalışıyor. Birçok yüksek okul fakülte açılıyor ama doğru dürüst hoca bulunamıyor. Gençler yarım yamalak bir öğretimle salıveriliyorlar. İğne yapmasını bilmeyen doktor varmış. Tamam, okutsun çocuğunu ama hiç olmazsa yaz tatillerinde çırak versin ana babalar, bir meslek öğrenmesine çalışsın. Bakın, ben bir türlü çırak bulamıyorum. Saat tamircisi deyip geçme. İyi bir saat tamircisi yüksek okul mezunu bir gençten daha çok para kazanıyor. Hele pis iş denilip dudak bükülen oto tamirciliği dünyanın parasını kırıyor. Ben bunu bilirim, bunu söylerim arkadaş. Ne derseniz deyin. Boş laflara karnım tok benim. İşte o kadar!”

            Göçmen Hüseyin elini kaldırdı:

            “Yoktur uzun lafa gerek” diye başını salladı. Lazım iş gence, vermeli iş gence, yoksa ziyan olur emekler bence. Otursun bir köşede yaşlı. Yakışır iş gence!”

            Sesler kesildi. Ortalıkta buz gibi bir hava esti.

            “Sen ne diyorsun be, ağzından çıkan sözü kulağın duyuyor mu?” diye ayağa fırladı gençlerden biri. “Asıl sana lazım işkence. Ya lafını bil ya da sus, otur bir köşede.”

            Göçmen Hüseyin susmadı:

            “Ne diyeceğim, diyorum lazım iş gence. Ne var kızacak bunda? O zaman eylem yapacak zaman bulamaz işten, vatandaş da çekmez çile, işkence.”

            Ayağa kalkan gençleri yerlerine zor oturttular. “Memlekette demokrasi var. Bırakın konuşsun, döksün içindeki kurdu. Bilelim kimin ne olduğunu, ne düşündüğünü” dediler.

                                               ****

            Ertesi sabah Göçmen Hüseyin kahveye gelince kimse selam vermedi kendisine, soruları yanıtsız kaldı. Kahveci hoş geldin demediği gibi çay, kahve de getirmedi. Hüseyin bunun nedenini anlamaya çalıştı ama “Sen daha iyi bilirsin” dediler. “Vallahi bilmiyorum. Hadi söyleyin de bileyim suçumu, kabahatimi” diye yalvardı. Sonunda insafa geldi biri:

            “Sen dün burada gençlere işkence lazım, dedin de ondan” dedi.

            Hüseyin yemin etti, böyle bir şey demediği, demeyeceğini belirtti.

            Öyle böyle derken mesele anlaşıldı. Hüseyin’in “Lazım iş gence” sözünü “Lazım gençlere işkence” anlamışlardı. Onun devrik cümle kurma alışkanlığındaydı bütün suç.

            Sonunda rahat bir nefes alan Göçmen Hüseyin keyifle çayını yudumlarken:

            “Aferin size, dedi. Keşke herkes sizin kadar kaba kuvvet düşmanı, kötü muamele karşıtı olsa da işkenceciler rahatça at oynatamasa.”

ÿ  

 

 

       
       

     website metrics

 

 

 

 

.

 

 

  maviADA Kültür Sanat Dünyası