|
Kahve daha dolmamıştı.
İçerdeki müşterilerden kimisi gazete okuyor, kimi siyaset meydanında at
oynatıp memleketi kurtarıyordu! Üç kişi geldi, sağa sola baktılar, “Daha
gelmemiş” diyerek altlarına birer sandalye çekip oturdular. Kahveci hemen
yanlarına damladı, ne içeceksiniz?” dedi. “Bizim Göçmen Hüseyin daha gelmedi
mi?” diye sordular.
“Hayır, dedi kahveci. Niye
sordunuz?”
“Burada buluşup bir yere
gidecektik de ondan sorduk.”
“Söz verdiyse gelir canım.
Hele biraz bekleyin bakalım. Bir yerlere takılıp kalmıştır. Çay vereyim mi?
Daha yeni demledim.”
“Peki, öyle olsun. Çayın
tavşankanı gibi değilse içmeyiz ama.”
“Burası Emirgan’daki
Çınaraltı kahvesinin şubesidir. Çaylarımız her gün Rize’den kargoyla
getiriliyor. Beğenmezseniz para vermeyin.”
Üç arkadaş gülüşerek
çaylarını içtiler. Aradan yarım saat, bir saat geçti. Hüseyin
bir türlü gelmek bilmedi. “Başına bir
şey mi geldi acaba, nerede kaldı bu adam?” diye dudak bükerek gözlerini yola
diktiler, oflayıp pufladılar.
Tam umudu kesip
gidiyorlardı ki, Göçmen Hüseyin kapıda göründü, içeriye göz gezdirdi,
arkadaşlarını görünce alnının terini silerek yanlarına geldi, of çekerek
konuştu:
“Bakmayın kusura, dedi.
Beklettim sizi ama değil bende kabahat. Yürüyüş yapıyordu gençler. Aksadı
trafik, tıkandı yollar. Hiç yok düşünen işi acele olanları. Geç kaldı herkes
gideceği yere. Bir de kesmez mi yolları polisler. Çıkmaz mı olay, işlemez mi
coplar, yumruklar... Karıştı ortalık. Zor kurtuldum oradan.”
Soyunda göçmenlik vardı
Hüseyin’in, dedeleri balkanlardan gelmişti yıllar önce. Bu yüzden hep devrik
cümlelerle konuşurdu.
Arkadaşları kabul ettiler
dilediği özrü:
“Demek ondan geç kaldın.
Biz de başına bir şey geldi sanmıştık. Geçmiş olsun. İyi ki tez
kurtulmuşsun. Genç olmadığına şükret, yoksa sen de girerdin okkanın altına.
Bu tür olaylarda kurunun yanında yaş da yanar” dediler.
“Sağ olun” diye başını
salladı Göçmen Hüseyin. “Çok korktum ama olmadı bana hiçbir şey. Şansım
varmış. Atılan taşlardan yaralananlar oldu yanıbaşımda.”
“Gençler niye yürüyüş
yapıyorlarmış?”
“Bilmem vallahi, vardır bir
dertleri, istekleri.”
“Bir değil bin tanedir
gencin derdi” diye atıldı öteden genç yüzlü bir müşteri. “Liseden sonra
üniversiteye gitmek derdi vardır bir kere. Sınavı kazanamazlarsa ana baba,
harcanan paralar, verilen emekler boşa gitti diye kızar. Kazansalar okulda
olaylar çıkar, eğitim öğretim aksar. Okulu bitirince dert biter mi? Bu sefer
de iş bulma derdi başlar.”
Orta yaşlı bir kişi lafa
karıştı:
“İş bulma derdi hepimizde
var, diye homurdandı. Kriz işi olanları bile işinden etti. Genç, ana baba
parasıyla geçinebilir, sırtında da pek yük yoktur. Ya evli, çoluk çocuk
sahibi işsizler ne yapsın? Nasıl ev geçindirecekler, eve nasıl ekmek
götürecekler?”
Yanındaki de onu
destekledi:
“İşsizlik sadece gençlerin
değil, herkesin sorunu. İşi olanlar bakalım işinden memnun mu? Sinek avlıyor
esnaf. Herkes yürüyüş mü yapsın yani? Gençler onu bunu bahane edip
yürüyorlar. İş beğenmiyorlar. Avrupa’da, Amerika’da üniversiteli gençler
çocuk bakıyorlar, bulaşıkçılık yapıyorlarmış. Bizde herkes kapağı bir devlet
dairesine atmaya çalışıyor. Ondan sonra da verilen maaşı beğenmiyorlar. Hadi
bakalım boykot, protesto, yürüyüş. Sanki politikacının umurunda bunlar.
Aldırmıyorlar yürüyenlere, ne olursa olsun bildiklerini okuyorlar. Yollar
yürümekle aşınmaz, diyorlar. Vatandaşın huzuru kaçıyor.”
Orta yaşlı adam gene
konuştu:
“Geçenlerde bir iş
bulmuştum. Gençler eylem yaptı, yolları tıkadılar. Randevu saatine iki saat
geç gittim. İşe başkasını almışlar. Hava aldım. Çektiğim çile, işkence boşa
gitti.”
Kahveci boş çay
bardaklarını toplarken:
“Bizim bir tanıdık, var,
dedi. Oğlunu okutmak için üç beş parça malını sattı savdı, sağdan soldan
borç aldı, elinde beş para kalmadı ama oğlu okulu bitirince iş bulamadı, iki
yıldır işsiz güçsüz geziyor, kaldırım mühendisliği yapıyor. Şimdi bu çocuk
annesinin babasının yüzüne nasıl baksın, nasıl yürümesin, eylem yapmasın?”
Saatçi Cemil, “Kabahatin
birazı da ana babalarda” diye tartışmaya el koydu. “Herkes çocuğunu yüksek
okullarda okutmaya çalışıyor. Birçok yüksek okul fakülte açılıyor ama doğru
dürüst hoca bulunamıyor. Gençler yarım yamalak bir öğretimle
salıveriliyorlar. İğne yapmasını bilmeyen doktor varmış. Tamam, okutsun
çocuğunu ama hiç olmazsa yaz tatillerinde çırak versin ana babalar, bir
meslek öğrenmesine çalışsın. Bakın, ben bir türlü çırak bulamıyorum. Saat
tamircisi deyip geçme. İyi bir saat tamircisi yüksek okul mezunu bir gençten
daha çok para kazanıyor. Hele pis iş denilip dudak bükülen oto tamirciliği
dünyanın parasını kırıyor. Ben bunu bilirim, bunu söylerim arkadaş. Ne
derseniz deyin. Boş laflara karnım tok benim. İşte o kadar!”
Göçmen Hüseyin elini
kaldırdı:
“Yoktur uzun lafa gerek”
diye başını salladı. Lazım iş gence, vermeli iş gence, yoksa ziyan olur
emekler bence. Otursun bir köşede yaşlı. Yakışır iş gence!”
Sesler kesildi. Ortalıkta
buz gibi bir hava esti.
“Sen ne diyorsun be,
ağzından çıkan sözü kulağın duyuyor mu?” diye ayağa fırladı gençlerden biri.
“Asıl sana lazım işkence. Ya lafını bil ya da sus, otur bir köşede.”
Göçmen Hüseyin susmadı:
“Ne diyeceğim, diyorum
lazım iş gence. Ne var kızacak bunda? O zaman eylem yapacak zaman bulamaz
işten, vatandaş da çekmez çile, işkence.”
Ayağa kalkan gençleri
yerlerine zor oturttular. “Memlekette demokrasi var. Bırakın konuşsun,
döksün içindeki kurdu. Bilelim kimin ne olduğunu, ne düşündüğünü” dediler.
****
Ertesi sabah Göçmen Hüseyin
kahveye gelince kimse selam vermedi kendisine, soruları yanıtsız kaldı.
Kahveci hoş geldin demediği gibi çay, kahve de getirmedi. Hüseyin bunun
nedenini anlamaya çalıştı ama “Sen daha iyi bilirsin” dediler. “Vallahi
bilmiyorum. Hadi söyleyin de bileyim suçumu, kabahatimi” diye yalvardı.
Sonunda insafa geldi biri:
“Sen dün burada gençlere
işkence lazım, dedin de ondan” dedi.
Hüseyin yemin etti, böyle
bir şey demediği, demeyeceğini belirtti.
Öyle böyle derken mesele
anlaşıldı. Hüseyin’in “Lazım iş gence” sözünü “Lazım gençlere işkence”
anlamışlardı. Onun devrik cümle kurma alışkanlığındaydı bütün suç.
Sonunda rahat bir nefes
alan Göçmen Hüseyin keyifle çayını yudumlarken:
“Aferin size, dedi. Keşke
herkes sizin kadar kaba kuvvet düşmanı, kötü muamele karşıtı olsa da
işkenceciler rahatça at oynatamasa.”
ÿ
|