|
şeker
Bayramı’nı Ankara’daki oğlumun yanında geçirmiş, bayram sonrası İzmir’deki
kızımın yanına gitmeye karar vermiştim. Torunlarımın şımarık hareketlerini
ve gelinimin asık suratını daha fazla görmeye niyetim yoktu. Akşamdan
valizimi hazırlayıp yatağımın yanına koydum... Amacım, sabah ev halkı
uyanmadan yola koyulmaktı... Oğlumun gitme isteğime karşı çıkacağına
emindim... Ya gelinim... ya torunlarım?
O gece bir türlü uyku tutmadı. Pencerenin önüne oturup, dışarıyı
seyretmeye koyuldum. Kış olanca ağırlığını hissettiriyordu. Yere beyaz
çarşaf gibi serilen karın ve sokak lâmbalarının aydınlattığı caddeyi
seyrediyordum. Yerler cam gibiydi. Değil yürümek, ayakta durmak bile büyük
hüner gerektiriyordu.
Buz tutmuş caddede alkol duvarını aşan insanlar gibi yalpalayarak
geçen arabaların sesi, uzaktan duyulan ambulans sirenleri arasında dalıp
gitmişim...
Pencerenin bir kanadını hafifçe aralayıp, sehpanın üzerindeki sigara
paketine uzandım...
Gelinim evde sigara içmemden hoşnut değildi. Rahmetli eşim de onun
gibiydi. Her sigara yakışımda söylenir dururdu. Gücendiğimi anlayınca da
boynuma sarılıp, gönlümü almaya çalışırdı...
“Hey gidi Ayten Hanım hey! Keşke yaşasaydın da, yine bana kızsaydın.
Senin bana kızman, beni azarlaman, canımı bunların bakışları gibi
yakmıyordu... Hiç birisinin, hiç kimsenin yanına sığamıyorum. Çok mutsuzum
çok... Seni ne kadar arıyorum bir bilsen... Kaldır başını da bir bak, kırk
iki yıllık hayat arkadaşın ne halde? Seni ölümsüz mü sanmıştım ne, bir gün
ansızın beni yalnız bırakıp gideceğin hiç aklıma gelmemişti. Biz insanlar
çok nankör yaratıklarız. Bir şeyi kaybetmeden değerini anlayamıyoruz... İş
işten geçtikten sonra anlamışız ne fayda? Ne vardı sanki zamansız ve bensiz
gedecek? Hani evlenirken ettiğimiz yemin? İyi günde, kötü günde birbirimize
destek olacaktık... Sözünde durmadın... Beni, beni anlayamayanların içinde
bırakıp gittin. Sensiz hayat hiç çekilmiyor biliyor musun? Sensizliğe bir
türlü alışamadım, ölümünü kabullenemedim... Belki kadınlar böyle yaşamaya
alışabilir, ama bir erkeğin alışması çok güç... Birdenbire tahttan düşmek,
senden olanların eline, diline bakmak meğer ne kadar zormuş...” diyerek,
dakikalarca kendi kendime söylenip durdum.
Pencereden buz gibi soğuk vuruyordu. Gelini söyletmektense, üşümeye
razıydım. Sigarayı derin derin somurup, nikotini ciğerlerime gönderdikten
sonra dumanı Ankara’nın kirli havasına karıştırdım...
Geçmiş günleri yad ederek, gece yarısını çoktan devirmiştim. Bacaklarımın
sızısı başlayınca camı kapatıp, bir hırsız sessizliği ile yatağa süzüldüm...
***
Gün ağarmadan ayaktaydım...
Alelacele yatağımı toparlayıp, akşamdan
yazdığım notu karyolanın başına iliştirdim... Paltomu giyip, kaşkolümü
takınca, geriye bir ayakkabılarımı bağlamak kalıyordu... Vakit
kaybetmemeliydim...
Dışarıda kuru bir ayaz vardı. Burnum ve kulaklarım ayazı yiyince sızlamaya
başladılar... Yaşlı bacaklarım beni hızla evden uzaklaştırdı... Otobüs
durağına varıncaya kadar tedirgindim. Arkamdan gelip beni yolumdan
döndüreceklerini sanıyordum...
İzmir’i ve torunlarımı seviyorum. Vapurla
karşıya gidip gelmek, kalabalık arasına karışmak bana yalnızlığımı
unutturuyor. Torunlarımla Kordon’da gezmeyi... Bostanlı’dan gün batımını
seyretmeyi özlemiştim...
İstasyonun önünde otobüsten indim. Benimle yolculuk etmeye alışık fermuarı
zor kapanan valizimi sıkıca kavrayıp, terminale doğru yürümeye başladım...
***
Bayram sonrası olduğu için, terminal ana baba günüydü. Sabahın erken
saatleri olmasına rağmen, bilet bulamıyordum. Çok şaşkın, bir o kadar da
tedirgindim... Oğlumun uyanıp, yazdığım notu okuduktan sonra peşimden gelme
olasılığını düşündükçe telaşlanmaya başladım. Bir suçlu gibi kaçış nedenimi
açıklayamamaktan korkuyordum. Yüzüne karşı söyleyecek bir şeyim yoktu...
Otobüslerin arasında dönüp durdum. Hiç birinde yer olmadığı gibi,
hafta sonuna kadarda doluydular. Tam ümidimi yitirip, oğlum ve gelinim
uyanmadan eve dönmeye karar vermiştim ki, genç bir çocuk yanıma yaklaşarak:
“Beybaba, yolculuk nereye?” diye sordu.
Bitkin bir ses tonuyla “İzmir’e” dedim. Delikanlı biran yüzüme bakıp, sonra
da elimdeki valizi almaya davranınca neye uğradığımı şaşırdım...
“Buyur bey amca...” dedi. “Elimizde bir tane iade bilet var. Gel onu
sana verelim,” deyince, içimden çocuğa sarılıp öpmek geçti. Kendimi zor
tuttum... Arabanın hareket etmesine birkaç dakika vardı. Valizi aceleyle
bagaja atıp, binmeme yardım etti...
Koltuğa oturunca gözlerimi kapatıp derin bir soluk aldım...
Otobüs terminalden sıyrılıp çıkıncaya kadar, başımı kaldırıp camdan
dışarıya bakamaya niyetim yoktu. Oğlum her an karşıma çıkacakmış duygusuna
kapılmıştım. Koltuğa büzülüp, başımı gizlemeye çalıştım. Bir yandan da
“Belki uyanmamışlardır. Gece yarılara kadar davetlerde, eğlencelerde gezen
insan bu saatte uyanamaz!” diyordum içimden. Büyütüp okuttuğum, işe girmesi
için çalmadık kapı bırakmadığım oğlum, zaman geçtikçe benden uzaklaşır
olmuştu. Aramızda aşılması güç, buzdan bir duvar örülmüştü... Herkes kendi
aleminde ve benden çok uzaklardaydılar... İlgisizlik çok zoruma
gidiyordu.
Terminaldeki zil çalmaya başlayınca, otobüsün hareket edeceğini anladım...
Otobüs tam geri geri gitmeye başlamıştı ki, oğlum ve torunlarım içeri
doluştular. Öylece kalakaldım... Şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım...
Arabadaki herkes bize bakıyordu...
“Baba...”
“ Dedeciğim...” çığlıkları...
Hepsi ağlıyordu....
“Babacığım lütfen...”
“Dede ne olur hadi kalk...”
Beni ihmal ettiklerini geç de olsa anlamışlardı... Yüreğimdeki
sıkıntının hafiflediğini hissettim... Göz yaşlarıma sözüm geçmez oldu...
Buruşuk yanaklarımda yuvarlanan iki inci tanesi yere düştü...
Torunlarımın ellerini sıkıca kavrayıp, otobüsten indim...
İzmir’deki kızım ve torunlarım ve de Karşıyaka, Bostanlı’daki gün
batımı beni biraz daha bekleyecekti...
ÿ
|