|
Tiyatronun duayenlerinden,
Bakan'a istifa çağrısı
Bugüne kadar yüzlerce gencimizi eğiten, Türk Tiyatrosu'nun gelişmesine sayısız katkılar sağlayan tiyatro adamı, öğretim üyesi, yazar, çevirmen ve Devlet Tiyatroları Edebi Kurul Başkanı Prof. Dr. Özdemir Nutku ile bugüne kadar yazdığı 20'yi aşkın oyunla Türk ve Dünya Tiyatro repertuarına katkı sağlayan ve oyunları ülkemiz dışında dünyanın birçok ülkesinde de sahnelenmekte/repertuarlara
alınmakta olan oyun yazarı ve Devlet Tiyatroları Edebi Kurul üyesi Tuncer Cücenoğlu; ayrı ayrı yazdıkları birer basın bildirisiyle Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'u istifaya davet ettiler.
ÜLKEMİZİ KÖTÜLEYENLER VE
ŞİKAYET EDENLER!
Prof. Dr. Mehmet Ali KÖRPINAR
Hem dünyanın en güzel ülkesinde yaşayacaksın, onun verdiği olanaklarla okuyup iş güç sahibi olacaksın, yazar olacaksın, hatta Milletvekil olacaksın; hem de onun saygınlığını, itibarını ve güvenilirliğini sarsacak, çağdaşlığına gölge düşürecek dış ve iç eylemlere destek vereceksin!
Bu utanç verici kampanyalara karşı hiçbir tepki duymadan, kendi kimliğini nasıl inkar edip, unutabiliyorlar bir türlü algılayamıyorum. Yurt dışında kendilerini kim olarak tanıtıyorlar? Hiç mi vicdanları sızlamıyor bunların. Bu çeşit insanlara ne denir?
Belki ülkemin bazı konularda daha da gelişmesi ve atılım yapması gerekebilir. Bu konularda bilgi ve birikimi olanlar, yine bu konularda çalışanlara destek vermek ve yardımcı olmak varken, neden dış güçlere destek verip, kucak açıyorlar?
Eğer internetteki arama motoru Google girip,
ÜLKEMİZİ ŞİKAYET yazarsanız 933 sonuç çıkıyor,
ÜLKEMİZİ KÖTÜLEME yazarsanız 472 sonuç çıkıyor.
Neden bu kadar çok şikayet ve kötüleme var? Burada, toplumuzda ve yurttaşımızda bir şeyler eksik kalmış galiba. Bunları sosyolojik olarak araştırmamız ve ortaya çıkarmamız gerekiyor.
Ülkemizde uluslararası etkinlikler düzenleniyor ve güzel ülkemizi dünyaya tanıtıyoruz diye sevinirken, bakın nasıl kötülemeler yaşadık:
Avrupa Şampiyonlar Ligi final maçı İstanbul Olimpiyat Stadında yapılırken gelen izleyicilere dağıtılan 290 sayfalık İstanbul Şehir Rehberinde Türkiyeye hakaretler yağdırıldı. 800 gazeteciye dağıtılan kitapta Türkiye, Türkler ve Atatürkümüz hakkında suçlayıcı ifadeler yer aldı. İstanbulda yaşayan İngiliz kadın gazeteci Virginia Maxwell kaleme aldığı kitapta etnik yapımızla ilgili malum yalan ve kışkırtmalara yer verilmişdir.
Mayıs 2005
İstanbul'da düzenlenen 22. Dünya Mimarlık Kongresinde mimarlara dağıtılan ve içi garipliklerle dolu olan İstanbul City Guide'a (İstanbul Kent Rehberi) sahip çıkan olmadı. İçinde Cumhuriyet karşıtı ifadelere yer veren rehber meğerse 1995 de düzenlenen HABİTAT için gelenlere de bu rehber dağıtılmış
Temmuz 2005
Yine İzmir'de Dünya Üniversiteler Olimpiyatında ülkemize gelen yüzlerce gencin önünde yapılan açılış töreninde, ülkemizin kurucusu yüce önderimiz Mustafa kemal ATATÜRK ve arkadaşlarına yer verilmiyor. Emperyalistlere karşı verilen mücadele sonucunda bu ülkenin kurulduğu unutuluyor Ağostos 2005
Dünyada yapılan filmler, reklamlar ve TV programları yardımı ile ülkemiz ve milletimiz nasıl kötülendi?
Gece yarısı ekspresi (Midnight Ekspress 1978) ile yapılan ve tarihimizin en kötü propagandası için yazar Bill Hayes, Ben, Türk cezaevlerinde geçirdiğim beş yılı objektif biçimde anlatan bir kitap yazmıştım, ama senarist Oliver Stone bu öyküden son derece ürkütücü bir Türkiye ile canavar görünümlü Türkler çıkardı" diyebilmektedir.
İngiliz Daily Mail gazetesi yaptığı açıklamada, John Ronald Reguel Tolkien'in yazarı olduğu, Yüzüklerin efendisi filminde en çirkin ve en vahşi ırk olarak sunulan Orkların TÜRK, onların kullandığı kara lisanında TÜRKÇE olduğunu yazmaktadır
Milliyet - 7 Temmuz 2005
Dış Haberler
Menderes Özlü
Londra
Avustralya'da yayımlanan YURT DIŞINDAN GELEN ÇÖPLER ilanı ile 4 Türk, Beatles grubunun 1969 tarihli Abbey Road albümünün kapağına fotomontajla yerleştirilmiş olarak gösterilmektedir
15.09.2005 - Hürriyet
Yine 22.09.2005'de Fransız TV5, Türkiye'yi anlatan 24 saatlik tanıtım filminde sanki çekilecek başka hiçbir yer yokmuş gibi ülkemizin en kötü ve en gelişmemiş yerlerini belgesel olarak Fransız halkına sunmuştur. En sonunda da verdiği KÜRDİSTAN HARİTASI ile ülkemizi resmen bölmektedir.
PKK'nın TV'si olan Roj TV'yi kapatmayı reddeden Danimarka'nın eski başbakanı Anker Jorgensen'in, bu televizyonun kapatılma ihtimaline karşı yayın yaptığı belirtilen Mezopotamya TV'nin 2000 yılından bu yana onursal başkanlığını yaptığı ortaya çıktı. İki dönem başbakanlık yapan Jorgensen, yedek kanalın açılış töreninde, "Mezopotamya TV'nin Danimarka'da yayına başlamasından memnuniyet duyuyorum" dedi
26 Eylül 2005 - Hürriyet
Son olarak düzenlenen Ermeni Konferansı ile yine güzel ülkem ve milletim kötülenmek istendi. Adalet Bakanımız Sayın Cemil ÇİÇEK tarafından ARKADAN HANÇERLEMEK olarak nitelenen malum konferans yapılmayarak ertelenmişdi. Ancak 3 Ekim 2005 korkusu ile acele olarak yapılması sağlandı. Çok merak ediyorum;
1 - Bu konferansın yeniden ve 3 Ekim'den önce yapılması için kimler yöneticilerimize baskı yaptı ki onlar da bu konferansın düzenlenmesini rektörlerden istedi?
2 - Bu kadar tepki duyulacağı bilinmesine rağmen bu konferansı yeniden düzenlemeye kalkmak, topluma karşı bir kışkırtma değil midir?
3 - Yapılmazsa ülkemizde demokrasi yok diyenler, yapıldıktan sonra şimdi ve bundan sonra ülkemizde demokrasi var diyebilecekler mi?
4 - Bilim adamları sayılan kişiler, bu konferans ile daha once söylediklerinden farklı ne gibi bir sonuca varmışlardır?
5 - Bildiğiniz üzere gereği gibi tarihsel inceleme yapılmadan sadece siyasi nedenlerle İsviçre'de "Ermeni soykırımı olmamıştır" demek suç, Fransa ve Belçikada da Ermeni Soykırımı varlığı yasa ile kabul edilmiş durumdadır. Şimdi demokrasi oldugu iddia edilen bu ülkelerde ERMENİ SOYKIRIMI OLMAMIŞTIR şeklinde bir bilimsel toplantı yapmak mümkün müdür?
Sonuç olarak, 3 Ekim 2005'de eğer körü körüne AB'nin yeni çerçeve anlaşmasını ve kriterlerini de kabul ettiğimizde, müzakereler zaten başlayacaktır. Hiç korkmayalım. Çünkü daha müzakereler başlamadan ülkemizden tavizler alan bir AB, müzakereler sırasında 36 aşamada alacağı taviz ve isteklerden vazgeçecek kadar aptal değildir. Bu aşamada bile ne kadar çok taviz verildiğini, Sayın Başbakanımız da ARTIK VERECEK TAVİZİMİZ KALMADI diyerek dile getirmişdir.
Bütün bu olayları kınıyorum ve kendi çıkarları uğruna dünyanın en güzel ülkesini kötüleyen ve şikayet eden herkesi kara vicdanlarıyla başbaşa bırakıyorum. Bunlara gereken tepkinin verilmesini ve bunlar hakkında yasal işlemlerin yapılması için de tüm yetkilileri göreve davet ediyorum. Bunları yapanların yanına kar olarak bırakmamak gerekir.
Bu acı ve ibret alınması gereken durumu sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygılarımla.
27.09.2005
ÇAĞRI
Olayları küçümseyenleri, cinayetleri önemsemeyenleri Atatürk'ün Gençliğe hitabındaki ifadelerden uzaklaşarak, stratejik öneme sahip Atatürk'ümüzün bizzat konu ettiği tersanelere kadar ülkemizi başka ülkelere pazarlamaya çalışanları GENÇLİĞE HİTABE'deki sözleri yüzlerce kez okumaya çağırıyoruz!
Hamit ERGÜL
Ankara, 04.04.2006
GENÇLİĞE HİTABE
Ey Türk gençliği ! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyeti'ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dahilî ve harici bedhahların olacaktır. Bir gün, istiklâl ve Cumhuriyet'i müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok namüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri, şahsî menfaatlerini, müstevlîlerin siyasi emelleriyle tevhid edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi vazifen, Türk istiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!
Gazi Mustafa Kemâl ATATÜRK
GENELKURMAY BAŞKANI
ORGENERAL YAŞAR BÜYÜKANIT'IN
HARP AKADEMİLERİ 2006-2007 EĞİTİM VE ÖĞRETİM YILI AÇILIŞ KONUŞMASI
(2 Ekim 2006)
Sayın Komutanlarım,
Değerli Silah Arkadaşlarım,
Değerli Konuklar,
Basınımızın Değerli Mensupları,
Harp Akademilerinin Değerli Mensupları,
Bugün, burada Harp Akademilerinin 2006-2007 Eğitim ve Öğretim Yılının Açılışı nedeniyle aranızda bulunmaktan büyük bir mutluluk ve gurur duymaktayım.
İki yıl öğrenci subay, beş yıl öğretim üyesi olarak hizmet ettiğim Türk Silahlı Kuvvetlerinin en yüksek eğitim ve öğretim kurumunda, yeni bir öğretim yılının açılış töreninde bulunmak, bana yalnız onur vermiyor, aynı zamanda büyük bir heyecanı da beraberinde getiriyor.
Değerli Konuklar,
Harp Akademilerinin Değerli Mensupları,
Bugün yapacağım konuşmayı son yıllarda sıkça gündeme getirilen sivil-asker ilişkileri başta olmak üzere, güncel bazı konulardaki düşüncelerimi de sizlerle paylaşmak için bir fırsat olarak kullanmak istiyorum.
Bir açılış töreninde daha çok akademik konulara değinmek isterdim. Ancak son yıllarda özellikle son günlerde gündeme getirilen bu konu; Silahlı Kuvvetlerin bu konudaki görüşlerinin açıklanmasını zorunlu hale getirmiştir. Bu nedenle bugün, huzurlarınızdaki konuşmamı, üç bölüm halinde yapacağım. birinci bölümde, Harp Akademilerinin yeni eğitim ve öğretim dönemine başlaması nedeniyle, genel bir değerlendirme ve genel güvenlik sorunları üzerinde Silahlı Kuvvetlerin görüşlerini açıklamaya çalışacağım.
Konuşmamın ikinci bölümünde Ülkemizin geleceğini ilgilendiren irtica ve bölücü terör konusuna değineceğim.
Üçüncü bölümde ise, biraz önce ifade etmeye çalıştığım konularda, son zamanlarda, bazı kesimlerce Silahlı Kuvvetlere yöneltilen ve hiçbir objektif dayanağı olmayan, bilimsel araştırmalardan yoksun saldırılar ve suçlamalar konusunda görüşlerimi ifade etmeye çalışacağım.
Değerli Arkadaşlarım,
Ülkemizin dünyanın en hassas bölgelerinden birinde bulunduğu herkes tarafından bilinmektedir. Bu nedenle, içinde yaşamakta olduğumuz coğrafyada gelecekte neler olabileceğini sürekli değerlendirmemizin önemini vurgulamak istiyorum. Çünkü bu coğrafyada tarih; öngörülemeyen ancak barındırdığı uluslara acı yaşatan ve ibret alınması gereken olaylarla doludur. Bu sebeple, Türkiye gibi etrafı çok sayıda istikrarsızlıkla dolu bir coğrafyada yaşayan bir ülkenin güvenliğini sağlamak ve ulusal menfaatlerine yönelik tehditleri caydırmak için her bakımdan güçlü olması gereken Silahlı Kuvvetlerin gelecekteki komutanlarının yetiştirildiği Harp Akademilerimizde icra edilen eğitim ve öğretim büyük önem taşımaktadır. Yaşadığımız coğrafya, Türkiye Cumhuriyeti'nin bekası için güçlü muhafızların varlığını gerekli kılmaktadır. Bu güçlü muhafızlar, ulus ve devletin yalnız askeri, polisi değil; tüm kurumlarıdır. Harp Akademilerimiz, verdiği eğitim ve öğretimle yalnız Silahlı Kuvvetlerin değil, aynı zamanda Cumhuriyetin güçlü muhafızlarını da yetiştirmektedir.
Değerli Arkadaşlarım,
İçinde yaşadığımız bilgi çağı ile birlikte düşünce ve bilgi öne çıktıkça insan unsuru kurumların en önemli sermayesi haline gelmiştir. Başarılı olmak için de öncelikle çağın gerektirdiği insan kaynaklarına sahip olmak lazımdır.
Bilgi, beceri, entelektüel düşünce gücü bakımından gelişmiş ve teknik anlamda yeterli personelin Türk Silahlı Kuvvetlerinin daha ileri seviyelere yönlendirilmesi için bir araya gelmesi şarttır. Harp Akademilerimiz bir bilgi ve bir strateji üretim merkezi olarak bu yönlendirmeyi sağlayacak liderleri yetiştirmektedir ve bundan sonra da yetiştirmeye devam edecektir.
Bilgi çağının insanı kendini tanımaktan, ifade etmekten ve düşündüklerini açıklamaktan korkmayan; edindiği bilgiler aracılığı ile görevleri ve geleceği arasında ilişkiler kurarak, yeni bilgiler üretebilen insandır. Peter DRUCKER'A göre: "bilgi, mutlaka üretime dönük olmalı ve sonuçlara odaklanmalıdır." Bu anlamda bilgi çağının gereklerine göre yetişmemiş olanlar, zaman içinde küçülerek etkisizleşecek ve kaybolacaklardır.
Bu bağlamda, Harp Akademilerimiz bilgi çağının ihtiyacı olan yalnız askerî konuları değil, uluslararası güvenlik konularını da bilen subayları yetiştirmek zorundadır.
Bugün barışı destekleme harekâtı ve insanî yardım harekâtı nedeniyle dünyada hiçbir problem sahası sadece sorunlu iki ülke ile sınırlı kalmamıştır. Diğer ülkeler de doğrudan ya da dolaylı olarak problemin sonuçları itibariyle, söz konusu probleme bir şekilde taraf olmaktadır. Günümüzde sıkça karşı karşıya kalınan bu görevler için komutanlar; geleneksel askerî harekât görevlerine ilave olarak, müşterek icra edilen bu tip görevlerin gereklerini de önceden dikkate almak zorundadır. Mevcut eğitim ve öğretim sistemimiz değerlendirildiğinde müşterek/birleşik eğitim, Harp Akademilerimizin dışında arzu edilen şekilde verilmemektedir. Bu nedenle Harp Akademilerimizdeki öğretimin kuvvet temel yeteneklerinden fedakârlık yapmaksızın, geleceğin liderlerini, mesleklerinin başından itibaren müşterek harekât içinde yetiştirecek şekilde olması önemlidir. Kısacası geleceğin liderleri, çok uluslu operasyonlar ve daha karmaşık müşterek harekâtta becerilerini ve hünerlerini en yüksek düzeyde gösterecek eğitimi Harp Akademilerinde almak durumundadırlar. Ayrıca, Silahlı Kuvvetlerimizin yönetici kademelerine gelecek bu liderlerimize Harp Akademilerimizde, kalıcı barışı elde edebilmek için yumuşak güç olarak cazibe/ikna yeteneğinin gerekli olduğu öğretilmeli ve yumuşak gücü geliştirebilecek bilgi birikimine de sahip olmaları sağlanmalıdır.
Değerli Arkadaşlarım,
Bilgi çağındaki eğitim ortamları; sorgulamaya dayanan, eğitici ve eğitilenin tartışma ortamı içerisinde bulunduğu bir yapıda olacaktır. Bu yapıda "öğrencileşen öğretmen" ve "öğretmenleşen öğrenci" kavramları ön plana çıkacak ve "öğrenmeyi öğrenme" eğitim sisteminde önemli bir yer alacaktır.
İnsanların gençliklerinde öğrendikleri bilgileri yaşamları boyunca kullanmaları savı artık geçersiz hale gelerek yerini "yaşam boyu öğrenme" anlayışına bırakmıştır. Çünkü, yaşadığımız çağda bilgi çok çabuk bayatlayan bir tüketim malzemesi haline gelmiştir. Sizler, Harp Akademilerinde aldığınız eğitimle sınırlı kalmayarak, eğitiminizi sürekli faaliyetleriniz içinde düşünmeli ve bu konuda uzmanlaşmalısınız. Uzmanlık bilimsel bir kariyerdir. Bu eğitim-öğretim yılından itibaren akademilerden yalnız kurmay diplomanızla değil aynı zamanda ulusal ve uluslararası güvenlik stratejileri yönetimi ve liderlik dalında yüksek lisans diplomanızla mezun olacaksınız. Bu diplomanızı daha yüksek seviyedeki eğitimlerin alt yapısında kullanmak sizin iradenizdedir.
Diğer taraftan bilginin çığ gibi aktığı ve devamlı yenilendiği süreçte öğretilmesi gereken bilginin miktarının artması, öğrenim görecek personel miktarının artmasına neden olmaktadır. Artan eğitim ihtiyacı eğitime ayrılması gereken kaynağı da artırmaktadır. Kısıtlı bütçe ile örgün eğitim sistemimizi destekleyecek ilave yöntemler de kullanmalıyız. Bu konuda Türk Silahlı Kuvvetleri olarak başladığımız uzaktan eğitim çalışmaları, eğitimin kalitesini artırmak, faaliyetlerin yürütülmesinde sürat ve ekonomiklik sağlamak ve teknolojiden daha fazla yararlanmak maksatlıdır. Uzaktan eğitim bazı üniversitelerimizin de başlattığı gibi lisansüstü eğitim boyutunu da kapsayacak şekilde düşünülmelidir.
Değerli arkadaşlarım,
Harp Akademilerinin en önemli işlevlerinden biri de değişime ayak uydurabilen liderleri yetiştirmektir. Lider: olayların akışını tahmin edebilen, vizyon sahibi kişidir. Bilgi toplumu çağında temel özellik, sürekli değişimdir. Bunun için sadece bugünün koşullarına uymak yetmemekte, kurumları ve toplumu geleceğin özelliklerine göre değişime yönlendirmek, daha doğrusu, değişimin yönünü "okuyup", yönettiğiniz toplumu o yönde değişime sevk etmek önem kazanmaktadır. Değişimi yönetmenin en iyi yolu değişimi yaratmayı bilen liderlere sahip olmaktan geçmektedir. Hedefimiz, ulu önder Atatürk'ün: "Ufuklara kadar görüyoruz, onun ötesini görmeye çalışacağız." sözünü rehber edinen liderler yetiştirmektir.
Başarı, zorlu bir çalışmanın sonucunda oluşur. Yalnız karmaşık strateji, taktikler ve modern harp silah ve araçlarına sahip olmakla da başarıya ulaşılamaz. Tarih, bu konuyla ilgili örneklerle doludur. Modern ve tam donanımlı orduların, lider eksikliğinden dolayı başarıya ulaşamadığını veya tam aksine küçük, yeterli silah ve teçhizata sahip olmayan orduların, kendisinden güçlü ve modern orduları, liderlerinin yetenekleri ve kabiliyeti ile perişan ettiklerini bilmekteyiz. Bu nedenle başarı için, modern harp silah ve araçlarına sahip olmanın yanı sıra görevini tam anlamıyla yerine getirme istek ve azminde olan, liderlik sorumluluklarını benimseyen yönetici kademesinin bulunması şarttır.
Günümüzde başarı tüm personelin performansına, göreve gönülden bağlılıklarına ve liderin bunu sağlamada göstereceği etkinliğe bağlıdır. Astlarını teşvik edebilen, destek olabilen, onlara önemsendiklerini hissettiren ve gelişmeleri yönünde onlara yeni ufuklar açabilen liderler başarılı olacaklardır. Bunun için liderlik anlayışı; ödül, ceza gibi alışveriş içeren kavramlar yerine liderin sahip olduğu inanç ve değerlerin, astlarını harekete geçirme gücü üzerine kurulmalıdır. Bu güç, lider ve astların ulaşmayı arzuladıkları yüksek hedeflerin tek bir potada eritilmesini sağlayacaktır.
Ancak, tüm bu lider-ast dokusunun temelinde iletişimin etkin bir şekilde kurulması ve kullanılması vardır. Liderlerin sorumluluğu; iletişimi sağlıklı ve sürekli kılmaktır.
Değerli Arkadaşlarım,
Günümüzde, kurumlar ve uluslar arasındaki ilişkiler sürekli bir değişim ve belirsizlik süreci içinde son derece karmaşık hale gelmiştir. Bu bağlamda, yöneticilerin daha titiz ve dikkatli bir yönetim tarzı uygulaması gerekliliği ortaya çıkmıştır. Toplumsal hayattaki değişmelere ilave olarak iletişim vasıtalarındaki baş döndürücü gelişmeler, yaşanan bu değişim sürecini ve belirsizlik ortamını kurumsal etkinliğin sağlanmasındaki temel değişkenler olarak ortaya çıkarmıştır. Böyle bir ortam, belirlenen kurumsal hedeflerin elde edilebilmesi için karşılaşılabilecek risklerin geleceğe ait hazırlanan senaryolar çerçevesinde önceden tahmin edilmesini, değerlendirilmesini ve olumsuz etkilerinin azaltılmasını veya yok edilmesini içeren kurumsal bir "risk yönetimi" mekanizmasının tesis edilmesini ve uygulanmasını zorunlu kılmaktadır. Unutmayınız ki, geleceği tahmin etmenin en sağlıklı yolu; onu yaratmaktır.
Risk ve risk yönetimi, Türk Silahlı Kuvvetleri için yeni bir kavram değildir. Risk alma, askerlik mesleğinin doğasında vardır. Ülke savunması gibi oldukça ağır, ancak çok önemli ve kutsal bir görevin sorumluluğunu üstlenen; üstün disiplin anlayışı, fedakârlık ve feragat gerektiren askerlik mesleğini bir yaşam biçimi olarak seçen ve özümseyen asker kişiler her zaman ve her koşulda risk altındadır. Hem muharebe sahasında hem de barış döneminde günlük faaliyetlerin icrası esnasında alınan kararlar genellikle çeşitli riskleri ihtiva eden belirsizlik ortamında verilmektedir.
Bu noktada, konunun önemini vurgulamak açısından Falih Rıfkı ATAY'dan bir anekdotu aktarmak istiyorum. Amerikalı bir gazeteci Atatürk'e: "İşlerinizde nasıl muvaffak oluyorsunuz?" diye sorar. Atatürk de: "Ben, bir işte nasıl muvaffak olacağımı düşünmem. O işi başarmama neler engel olabilir diye düşünürüm. Engeller ortadan kalktıktan sonra iş kendiliğinden olur." şeklinde karşılık verir. Karar verici için önemli olan, hangi riskleri kabul edip veya etmeyip bir faaliyetin başlatılmasını veya başlatılmamasını onaylamadır. Hangi risklerin kabul edilebileceği ve hangilerinin göze alınamayacağı konularında doğru karar verilmesi, ancak yeterli bir risk yönetimi eğitimi ve uygulaması ile mümkündür.
Değerli Arkadaşlarım,
Yaşadığımız yüzyılda, birey ve ülke olarak içinde olduğumuz yarışta başarılı olabilmek için, vizyonumuzu sürekli geliştirmek, güncelleştirmek ve derinliğini artırmak zorundayız. Dar kalıplara sıkışıp kalmış bir vizyonla Silahlı Kuvvetlerimizi geleceğe hazırlayamayız. Bunu sağlamak için de yaratıcı bir düşünme ortamının tesisine ihtiyaç vardır. Çünkü vizyon, yaratıcılığı gerekli kılar. Askerî sistemlerde yaratıcılık çok önemlidir. Kuralların önceden belirlenmiş olmasının yaratıcılığı zorlaştırdığı söylenmektedir. Ben bu düşünceye katılmıyorum. Kurallar yol göstericidir, geleceğin engelleyicileri değildir. Şu gerçeği hiç unutmayın: esasen yaratıcılık tüm canlılarda vardır. Yeter ki biz yönetsel engellerle yöneteceğimiz insanlarda yaratıcılığı kısıtlamayalım.
Değerli Arkadaşlarım,
Subayın düzenli ve mütevazı bir yaşamı; milletine karşı örnek olma sorumluluğu vardır. Bu kutsal görevi yerine getirebilmek üzere her subay; kişisel ve toplumsal psikoloji, eğitim, davranış bilimleri ve sosyoloji konusunda bilgi sahibi olmalıdır. Bu birikim ve niteliklerini yüksek bir iletişim becerisi ile yazılı ve sözlü olarak aktarırken de Türkçe'yi doğru ve etkin bir şekilde, ifade zenginliklerinden yararlanmanın inceliklerini de bilerek kullanabilmelidir.
Bir ulusu ulus yapan değerlerin başında gelen dil bozulduğunda ulusun yapısı da bozulacak ve ülkede bir kimliksizleşme baş gösterecektir. Dil bayrağımız olan Türkçemizin kirlenmemesi adına gerek yazılı, gerek sözlü ifadelerinizde özel bir çaba sarf etmelisiniz. Bu da ulusal bir görevinizdir. Bunu asla unutmayınız. Tekrar etme gereği duyuyorum. Bir halk kitlesini ulus haline getirmenin üç temel öğesi vardır:
- Ortak bir tarih şuuru,
- Ortak kültürü
- ve dil birliğidir.
Cumhuriyetimizin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren ümmetten millete geçiş süreci içinde bu üç unsuru güçlendirmeye çalışmıştır. Dil ve Tarih Kurumu ve "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür." sözleri hep bu düşüncenin yansımasıdır. Bu vatan topraklarında hür ve bağımsız olarak yaşayacaksak, bu üç temel değere sımsıkı sarılmalıyız. Kültürümüze, tarihimize ve dilimize sahip çıkmalıyız. Çünkü, yaşadığımız günlerde her üç değerimize saldırılar ve aşındırmalar vardır.
Değerli Arkadaşlarım,
Konuşmamın ikinci bölümünde irtica ve bölücü terör konusuna değinmek istiyorum. İrtica konusunda Kuvvet Komutanlarımız Harp Okullarının öğretim yılı açılış törenlerinde yapmış oldukları konuşmalarda Türk Silahlı Kuvvetlerinin görüşlerini net olarak dile getirmişlerdir.
Ancak, ben de, bu konuda bir kaç hususa değinmek isterim. Türkiye'de;
- Her fırsatta: "lâikliği yeniden tanımlayalım" diyenler yok mudur? Bu kişiler devletin en üst düzeylerinde yer almıyorlar mıdır?
- Cumhuriyetimizin Kurucusu Ulu Önder Atatürk'ün yalnız şahsı değil, düşünce sistemi, Cumhuriyet rejimimizin temel nitelikleri ağır bir saldırı altında değil midir?
- Her fırsatı Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak için kullananlar kimlerdir?Her fırsatı Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratmak için kullananlar kimlerdir?
- Toplumsal yapımızı bozarak, insanımızı çağ dışı bir görünüme sokmak isteyenler yok mudur?
Değerli Konuklar,
Bu listeyi uzatmak mümkün. Ben şunu ifade ediyorum: bu sorulara, "Hayır, Türkiye'de bunlar yoktur" diyebiliyor musunuz? Diyemiyorsanız, Türkiye'de irtica tehdidi vardır ve bu tehdide karşı her türlü önlem alınmalıdır.
Terörle mücadele konusunda da bazı hususları ifade etmek istiyorum. Türk Silahlı Kuvvetlerinin terörle mücadeledeki kararlılığı ve terörle mücadelede taraf olduğu defaatle açıklanmıştır. Bundan sonra da böyle olmaya devam edecektir.
Benim dikkatlerinize sunmak istediğim konu, bir süreden beri devam eden ve adına da, sanki çatışan iki ülke varmış gibi, ateşkes denen bir sürecin başlatılmış olmasıdır. Bu evvela yurt içinde çeşitli şahıs, kuruluş ve gruplarca gündeme taşındı, bilahare Avrupa Parlamentosunun bazı üyelerinden ve bazı devletlerden benzer çağrılar yapıldı. Geçtiğimiz hafta da Irak Devleti, terör örgütünü ateşkes yapmaya ikna ettiklerini açıkladı. Dün de terör örgütü, sözde, ateşkes ilan etmiştir. Buraya kadar arz ettiklerim bu konunun ne kadar geniş çaplı bir kurgu içinde ele alındığını göstermektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri silahlı tek terörist kalmayıncaya kadar terörle mücadelesini sürdüreceğini ilan etmiştir. Bu tutumumuzda değişiklik yoktur. Terör örgütü için tek çare silahını kayıtsız şartsız bırakıp Türk adaletine sığınmaktır.
Geçmişte yaşananlar, bunun dışında bir çözümün mümkün olmadığını göstermiş, terör örgütünün dilediği anda tekrar silaha sarıldığı hatta birtakım isteklerinin karşılanması için devletle pazarlık yapmaya, muhafaza ettiği silahlarla devlete baskıya tevessül ettiği görülmüştür.
Terörle mücadelenin bir başka boyutuna da dikkat çekmek istiyorum. Bu da terör örgütüne sağlanan dış destektir. Bildiğiniz gibi, NATO tarihinde ilk defa terörle dünya çapında mücadele için Vaşington Antlaşması'nın kolektif savunmayı öngören 5'inci maddesini yürürlüğe sokmuş, bu amaçla Akdeniz'de bir harekât başlatmış, hem Avrupa Birliği hem de NATO PKK'yı terörist örgüt ilan etmiştir. Yine her iki kuruluş terörle mücadele konusunda, Birleşmiş Milletler tarafından alınmış kararlara ilave olarak kendileri de çeşitli kararlar almışlar, dokümanlar yayımlamışlar, özel personel görevlendirmişler ve yeni teşkilatlanmalara gitmişlerdir.
Hal böyle iken, bu kuruluşlara üye bazı ülkeler, kendi topraklarında terör örgütünün serbestçe faaliyet göstermesine, para toplamasına ve ülkemiz aleyhine çeşitli çalışmalar yapmalarına seyirci kalmaktadır. Bunun da ötesinde ülkelerinde yakaladıkları teröristleri ya yargılamamakta, yargılasa da 30 küsur güvenlik görevlisinin kontrolünde iken kaçmalarına müsaade etmekte ya da onu Türkiye'ye iade etmeden Silahlı Kuvvetlerimize karşı kullanılmak üzere terör örgütüne geri göndermektedir. Bir televizyon istasyonunun yayınlarının önlenmesinde ilgili ülke maalesef tamamen şiddete yönelik ve terör örgütünün propagandası mahiyetindeki yayınları ifade özgürlüğü kapsamına sokarak müttefikinin değil teröristlerin yanında yer almaktadır.
Örneğin, Avrupa Birliği adalet divanı dahi PKK'nın terör örgütleri listesinden çıkarılıp çıkarılmamasına ilişkin olarak açılan bir davayı gündemine almıştır.
Peki nerede sizin terörle mücadele için aldığınız kararlar? Nerede alınan bu kararlar gereği terörle mücadele için iş birliği?
Değerli Konuklar,
Demokratik değerlere ve demokratik hakların kullanılmasına hiç kimse karşı değildir ve olamaz da. Bu konu yakın geçmişte ülkemizde de gündeme gelmiş ve hâlen terör örgütünün aktif üyesi olan bazı eski milletvekillerinin de aralarında bulunduğu bir takım kişilerin seçimlere katılmasının anayasal ve demokratik bir hak olduğu ve bunun önlenemeyeceği yolunda görüşler belirtilmiştir.
Şurası açıktır ki, anayasal hak talep etmek için evvela o anayasayı tanımak ve kabul etmek gerekmektedir. Anayasayı değiştirmek için eline silah almış veya silah alanları desteklemiş olanlar, değiştirmeye çalıştıkları anayasadaki hakları talep edemezler. Aynı şekilde yıkmaya çalıştıkları demokratik düzenin sağlayacağı imkânlardan istifade etme hakları da yoktur.
Değerli Arkadaşlarım,
Konuşmamın üçüncü bölümünde de bazı kesimlerce Türk Silahlı Kuvvetlerini yıpratma yönünde sürdürülen kampanyaya değinmek istiyorum.
Daha önceki konuşmalarımda da belirttiğim gibi Türk Silahlı Kuvvetleri tenkitlere her zaman açıktır. Hatta bu tenkitlerden, bilime, mantığa ve gerçeklere dayandığı takdirde, istifade edebileceği de şüphesizdir ve kaçınılmazdır.
Ancak ne yazık ki, bir süredir Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel niteliklerini ve değerlerini sorgulama ve aşındırma çabaları artarak devam etmektedir. Bu saldırılar maalesef bazı kişi ve çevreler tarafından muteber olmanın bir ön şartı olarak görülmekte, saldırının dozu ne kadar artarsa bu, demokratikleşme yolunda atılmış o kadar büyük bir adım olarak kabul edilmektedir. Yüce Türk Ulusunun sevgi ve güvenine en güvenilir kurum olarak mazhar olmuş Türk Silahlı Kuvvetleri de bu kampanyanın en önemli hedeflerinden biri haline getirilmiş, kampanya yeni şekil ve boyutlar alarak ordumuzun toplum içindeki yerini sorgulamaya ve Türk Silahlı Kuvvetlerini demokratikleşme önünde bir engel olarak göstermeye kadar ulaşmıştır. Bu noktaya gelinceye kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yaşam biçimi olan Atatürkçülük sorgulanmış ve bunun Türkiye'nin önünü kapayan, gelişmesini engelleyen bir husus olduğu resmî raporlara dahil edilmiş, Atatürkçülüğü savunanlar ise bağnaz ve tutucu olarak nitelendirilmiştir. Üzülerek ifade ediyorum, bu saldırılar, dıştan olduğu gibi içimizden de destek bulmuştur.
Diğer taraftan, dost ve müttefik bir ülkenin Dışişleri Bakanlığı, Türkiye Genelkurmay Başkanlığının Türkiye Millî Savunma Bakanlığına bağlanması yolunda almış oldukları karara gerekçe tespit etmek için yerli ve yabancı kuruluşların katıldığı toplantılar icra etmiş ve raporlar yayımlamıştır. Hatta, aynı ülkenin Genelkurmay Başkanı, Türkiye'ye gelip Türkiye'deki sistemi tenkit eden ve maddi hatalarla dolu bir konuşma yapmıştır. Böylesine bir girişim, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez gerçekleşmiştir. Bu durumu: "Askerler her konuda beyanatta bulunuyor" diyenlerin dikkatine sunuyorum.
Bu gayretlerin bir devamı olarak, Türk Silahlı Kuvvetlerinin konumu konusunda içeriği pek çok maddi hata ile dolu yeni bir belge yayımlanmıştır. Bu belgede dikkat çeken en önemli konu, dokümanı oluşturan 22 bölümden 9'unun Polis Akademisi tarafından yazılmış olmasıdır. Kurumsal iş birliğine en fazla ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde, devletin önde gelen kurum ve kuruluşlarının bu tür çalışmalara katılmalarının nasıl bir fayda sağlayacağını da takdirlerinize bırakıyorum.
Ağırlıkla Türk Silahlı Kuvvetlerinin işlevlerinin ele alındığı raporun ön sözünde yer alan: "itaat kültürünün yerine itiraz kültürünü yerleştirmeyi amaçladığı" yolundaki ifadeler, raporun gerçek niyetini açıkça ortaya koymaktadır. Bu belgenin tanıtımı 22 Eylül 2006 tarihinde, yani daha bir kaç gün önce icra edilen bir toplantı ile yapılmıştır. Bu toplantıda yerli ve yabancı konuşmacılar tarafından yapılan bazı beyanlar her türlü teamül, nezaket ve tahammül sınırını aşmaktadır.
Bu konuşmacılar, Türk Silahlı Kuvvetlerinin yüce Türk Milletinin anayasa ve kanunlarla, tartışılmaz bir şekilde kendisine vermiş olduğu görevlerini sahiplenmesini; "ülkenin hukuki ve kurumsal yapısına saygısızlık" olarak nitelemekte, yargıya intikal etmiş bazı münferit olayları tek merkezden kontrol edilen geniş çaplı ve planlı uygulamalar olarak göstermekte ve kullandığı her türlü mali kaynağın tahsisi, harcanması ve son kuruşuna kadar denetlenmesinin, devletin ilgili kurumları tarafından yapılmakta olduğunu göz ardı ederek, "şeffaflıktan uzak ve hesap verebilirlikten muaf olduğu" iddiaları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinin de ötesinde, onu en güvendiği kurum olarak bağrına basmış olan asil milletimize de saygısızlık yapmışlardır.
Bu beyanların, Mayıs 2006'da yayımlanmış bir belgenin aylar sonra yapılan tanıtım toplantısı vasıtasıyla, kasım ayında Avrupa Birliği tarafından yayımlanacak ilerleme raporu öncesine denk getirilmesinin amacının da Silahlı Kuvvetleri cevap vermeye zorlamak ve hazırlanacak olan rapora, bu cevabî beyanatımızı bir gerekçe olarak dahil ettirmek olduğu aşikârdır.
Bütün bu mesnetsiz beyanlara maalesef devletin hiçbir kurum ve kuruluşundan, kamuoyundan herhangi bir açıklama ve tepki gelmemiştir.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin ülkemizin Avrupa Birliği üyeliğini tamamen desteklediği daha önce müteaddit defalar beyan edilmiştir. Bu nedenle bu açıklamamın Türkiye'nin Avrupa Birliği üyeliği ile ilişkilendirilmesi yanlış olur. siyasi her türlü polemiğin dışında kalmak için azami gayret gösteren Türk Silahlı Kuvvetlerinin Avrupa Birliği paravanası arkasına gizlenerek yapılan bu ithamlara karşı kendini savunma hakkını kullanması da en tabii hakkıdır.
Unutulmamalıdır ki, Türk Silahlı Kuvvetleri bazı çevrelerin hedef tahtası değildir. Ben bir askerim ve yasaların bana verdiği görevleri yerine getiriyorum. Asker olarak bizim siyasetle ilgimiz yoktur. Ancak güvenlik ve rejim ile ilgili temel mülahazalarımızdan rahatsızlık duyanlar varsa, bu onların kendi rahatsızlıklarıdır. Şimdi bu konuyla ilgili düşüncelerimi açıklamak istiyorum.
Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili olarak Avrupa Birliği yetkilisi Bay KRETSCHMER bir ip ucu veriyor: "Silahlı Kuvvetlerin ulusal güvenlik konusuna çok geniş perspektiften bakarak, kamu hayatının hemen her yönüyle ilgili, örneğin: din eğitimi, kültürel haklar, üniversite gibi hususlarda açıklamalar yaptığı, bu açıklamaların halk üzerinde büyük etkisi olduğu, Silahlı Kuvvetlerin halktan en çok saygı gören en istikrarlı kurum olarak değerlendirilmesi gerçeğinden cesaret alarak bu açıklamalarda bulunmayı meşru gördükleri" tespitinde bulunuyor.
Değerli Konuklar,
Değerli Silah Arkadaşlarım,
Bu tür ifadeler demokratik söylem açısından kulağa hoş gelen söylemlerdir. Ancak, ben bu söylemleri açık Türkçe'ye çevirerek yorumlayacağım;
- Din Eğitimi,
- Kültürel Haklar,
- Üniversite derken, sözü geçen Avrupa Birliği görevlisi nelerden rahatsızlık duyuyor?
Türk Silahlı Kuvvetlerinin halktan en çok saygı gören gücünden. Halkın bu söylemlerden etkilenmesinden neden rahatsızlık duymaktadır? Türk Silahlı Kuvvetlerinin demokrasi dışı hangi söylemi vardır? Yoksa, Türk Silahlı Kuvvetlerinin söylemleri bu yorumları yapanların gizli ajandalarının hedeflerini mi zorluyor? Bunları iyi bilmeliyiz.
Harp Akademilerinin Değerli Mensupları,
Bu konuyu burada gündeme getirmemin bir anlamı var. Bugün bu salonda öğrenci subay olarak bulunan genç subaylar, gelecekte bizim yerlerimizi alacaklardır. Bu kişilere doğru ve objektif bilgileri vermemiz gerekmektedir. Temel bilgileri alacakları yer bu kurumdur. Bu kurumdan yetişecekler, Atatürk'ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti'ni korumaya da muktedir olanlardır ve olacaklardır.
Değerli Konuklar,
Silahlı Kuvvetlerin demokratik kontrolünün ne anlama geldiği ve bu amaçla ne tür uygulamalar yapılabileceği, konu ile ilgili dokümanlarda kural olarak benimsenebilecek neler yazdığı ayrı bir konudur. Gerek olursa bu konudaki görüşlerimizi de açıklarız. Ancak burada önemli olan yapılan çalışmaların bilimsel verilere ve bulgulara dayanması ve gerçekleri yansıtmasıdır.
Konuyu fazla uzatmadan bir iki örneği sizlerle paylaşarak takdiri Türk Milletinin engin sağduyusuna bırakıyorum.
Örnek-1 (Sayfa 52): "Genelkurmay Başkanı'nın görev ve yetkilerini kime bağlı olarak yürüttüğü hususu Anayasa'da mevcut değildir."
Cevap : Anayasa Madde 117/4: Genelkurmay Başkanı görev ve yetkilerinden dolayı Başbakana karşı sorumludur.
Örnek-2 (Sayfa 12): "Mevcut durumda zorunlu askerlik, sivil demokratik bir kültür yerine askerî değerleri şekillendirici bir laiklik ve milliyetçilik anlayışını toplumsallaştırmaktadır. Askerî kararlar üzerinde parlamenter denetim tam olarak oluşturulamamaktadır."
Şeklindeki ifadelerden zorunlu askerlik yerine, profesyonel ordunun kurulmasının Millî Savunma Bakanlığı bütçesine getireceği yük hakkında bilgi sahibi olunmadığı açıkça anlaşılmaktadır. Bu konuda bir açıklama yapmak isterim.
Türk Silahlı Kuvvetleri tamamen profesyonel bir yapıya geçerse; sadece personel maaşları ve sosyal yardım giderleri; bugünkü Millî Savunma Bakanlığı bütçesinin üç katı olacaktır. Hal böyle iken dokümandaki ifadeleri bilimsel kabul etmek mümkün müdür?
Örnek-3 (Sayfa 54): "Üst düzey komutanlar, düzenli olarak gerek iç ve gerekse dış politika konularında görüşlerini açıklamayı sürdürmektedirler."
Cevap: Buna örnek olarak, Şemdinli olaylarında yer alan bir astsubay hakkında; benim söylediğim "Tanırım iyi askerdir, ancak suç işlemişse cezasını alır" cümlemi gerekçe göstermiştir. Bu hususun iç ve dış politika ile ilgisi nedir? Ayrıca sarf ettiğim cümleyi tam olarak yazma dürüstlüğü dahi gösterilmemiştir.
Örnek-4 (Sayfa 56): Bir basın mensubu şöyle yazıyor: Bir general bana dedi ki: "Millî Güvenlik Siyaset Belgesi'ni biz hazırlarız, Başbakanlığa basılması için göndeririz." Böyle gerçekle hiçbir ilgisi olmayan ifadelerin hangi kritere uygun olduğunu anlamak da mümkün değildir.
Değerli Komutanlar,
Değerli Konuklar,
Bu tür raporlar kimlerin desteği ile hazırlanıyor bilmiyorum. Bir kısmını sadece tahmin ediyorum. Ancak bu tahminlerim, bu raporların kimler tarafından desteklendiğini gördükçe gerçeğe dönüşüyor ve bundan ziyadesiyle rahatsız oluyorum. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Ancak, bu anlamlı günde daha fazla örnek vermek istemiyorum. Bununla birlikte, bu tür raporlar gelecekte de yayınlanırsa, daha açık ve net belgeleri kamuoyu ile paylaşacağımdan hiç kimsenin şüphesi olmasın.
Değerli Silah Arkadaşlarım,
Değerli Konuklarımız,
Konuşmamın son bölümünü, üzülerek ifade ediyorum, kendi içimize yönlendiriyorum.
Bu anlamsız raporun tanıtım konferansına Türk yetkililer de katıldı ve konuşma yaptılar. Basında yer alan bu konuşmalardan bazı ifadeleri takdirlerinize sunuyorum. İfade aynen şöyle:
"Genelkurmaydan gelen bildiriler her zaman serttir, medya başka konularda aslan kesilir, bu konuda dişidir."
"Türk âleminin 200 senedir siyasetle çözemediği en çetin problemlerinden bir tanesi Türk ordusunun silahlanmasıdır. Nereden elde ediyor bu silahı, hangi imkânlarla?"
"Savunma bütçemiz şeffaf değildir. Millî Eğitim bütçemizde birbirimizin gırtlağına sarılırız. Savunma bütçesi geldiği gibi gider."
"Türk Silahlı Kuvvetleri üzerinde yasama, yürütme ve yargı bağlamında hiçbir organın denetleme yetkisi yoktur."
"Millî Güvenlik Siyaset Belgesi Bakan'a imza karşılığı verildi. Utanarak söylüyorum, Milletvekiliyim içinde ne olduğunu bilmiyorum."
Değerli Konuklar,
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yapısı, bu yapı içindeki kurumların ve bir bütün olarak sistemin işleyişi konusunda içimizdekilerin bu hayret verici bilgi noksanlığı karşısında neredeyse biraz önce eksik bilgileri nedeni ile tenkit ettiğim yabancılara haksızlık ettiğimi düşüneceğim.
Sayın Konuklar,
Harp Akademilerinin Değerli Mensupları,
Harp Akademilerinin 2006-2007 Eğitim ve Öğretim yılına başlaması nedeniyle düzenlenen bu törende sizlerle beraber olmaktan büyük mutluluk duymaktayım.
Yeni öğretim yılında Harp Akademilerinin değerli mensuplarına başarılar diliyor, hepinize saygılar ve sevgiler sunuyorum.
ABD BÜYÜKELÇİSİNİN
ÜLKEMİZİN İÇİŞLERİNE KARIŞMAYA HAKKI YOKTUR!
Silahlı Kuvvetlerimiz ve Genelkurmay Başkanımız hakkında ileri - geri konuşması sebebiyle ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson
« İSTENMEYEN ADAM » ilan edilmelidir !
Yasemin ERALP
Ankara - 04.10.2006
@ ABD elçisinin kıvırdığı an
ABD Büyükelçisi dün İsrail'in sınır ötesi harekâtını haklı buldu "Peki Türkiye aynı şeyi yapsa" sorusuna "olmamalı" dedi.
ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, TOBB Başkanı'nı ziyaretinde medyanın sorularını yanıtladı. İsrail'in Lübnan'a saldırısıyla ilgili soruya "Şiddet olaylarını Hamas başlattı. İsrail'in kendini savunma hakkı var" dedi.
......
Sabah Gazetesi - 18.07.2006
@ ABD'nin Ankara Büyükelçisi Wilson, Gaziantep'te
ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, ABD ve Türkiye'nin, Gaziantep ve bölgede ne tür konularda birlikte çalışabileceğini merak ettiğini söyledi.
Bir günlük programı kapsamında Gaziantep'e gelen Wilson, Gaziantep Valiliği ve Gaziantep Büyükşehir Belediyesi'nin ardından Gaziantep Sanayi Odası'nı (GSO) ziyaret etti.
GSO Yönetim Kurulu Başkanı Nejat Koçer ve GSO Meclis Başkanı Abdulkadir Konukoğlu'ndan kentin ekonomisine ilişkin görüş ve önerilerini dinleyen Wilson'a, ziyaretinin anısına üzerine portresinin dokunduğu bir "halı tablo" hediye edildi.
......
Gaziantep Sanayi Odası - 06.03.2006
@ ABD'lilerden DTP'ye Sürpriz Ziyaret
ABD'nin Ankara Büyükelçiliğinden bir heyet dün DTP'ye sürpriz bir ziyaret gerçekleştirdi.
Milliyet gazetesi muhabirlerinden Namık Durukan'ın imzasını taşıyan habere göre, Büyükelçiliğin politika bölümü başkanı Jeffrey Collins başkanlığındaki heyet, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Genel Başkan yardımcıları Aysel Tuğluk, Sırrı Sakık ve Parti Meclisi üyesi Nazmi Gür'le görüştü.
.......
Namık DURUKAN
Milliyet - 04 Ekim 2006 Çarşamba
@ ABD Büyükelçisi'ni terleten soru
Wilson, müteahhitlerin "Başka hangi ülkelere demokrasi götüreceksiniz?" sorusuna karşılık vermekte zorlandı ABD'nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, ABD'nin Ortadoğu politikalarını anlatmak için çıktığı müteahhitlerin karşısında kontur sorularla karşılaştı.
Soruların bir kısmına diplomatik yanıtlar veren Wilson, çok zorlandığı sorulara “yorum yok” karşılığını verdi. Türkiye Müteahhitler Birliği'nin (TMB) akşam yemeğinde konuşan Wilson, üstü kapalı olarak Türkiye'nin Lübnan'a asker gönderme kararının Türk-Amerikan ilişkilerini daha da güçlendireceği mesajını verdi. "Türkiye'nin cömertliğini memnuniyetle karşılıyoruz" diyen Wilson, "Nasıl ki sizin yaptığınız binalar sihirli bir şekilde öyle birden bire ortaya çıkmıyorsa, ülkeler arasındaki ilişkiler de birden bire olmuyor. İnşa etmek gerekiyor" sözleriyle tezkerenin Türkiye-ABD ilişkilerine katkısına işaret etti. Wilson, kısa konuşmasının ardından müteahhitlerle gazetecilerin birbiri ardına gelen sert soruları karşısında zor anlar yaşadı. Wilson'a sorulan sorular ve yanıtları: n Vatandaş Wilson olarak Bush'un Irak politikalarını doğru buluyor musunuz? Eminim ki buraya beni sadece Türkiye'yi ziyaret eden bir yabancı olarak değil, ABD büyükelçisi olarak davet ettiniz. Bush'un özel temsilcisi konumunda bir kişi olarak tabii ki onun politikalarını destekliyorum. n Önce Afganistan'a ardından Irak'a demokrasi getirdiniz. Merak ediyorum, başka hangi ülkeye demokrasi getireceksiniz? Bu bir soru değil, yorum.
Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilciliği
21.09.2006
BİRİ BANA ANLATSIN
Prof. Dr. Berhan YILMAZ
Hiç kimsenin adına konuşmayacağım ve sormayacağım.
Kendi adıma soruyorum.
Biri bana anlatsın.
Diyarbakır'ı, Batman'ı, Hakkâri'yi, Şemdinli'yi biri bana anlatsın.
Ne istiyorlar, bizlerden ne bekliyorlar ve daha neyi eksik buluyorlar.
Ama delikanlıca, ama yalan söylemeden ve dürüstçe.
Anlayamıyoruz, Diyarbakır Belediye Başkanı ne demek istiyor.
Anlayamıyoruz, Hakkâri Belediye Başkanı neyi anlatmak istiyor.
Açıkça söyleyin ne istediğinizi. Dost musunuz? Düşman mısınız? Bilelim.
Çocuğum baba bunlar ne istiyor dediğinde cevap verebileyim.
Bu yıkıp dökmeler, bu isyanlar, bu düşmanlıklar niye ben çözemiyorum.
İnsan, kendi yaşadığı şehri, kendi hemşehrisinin dükkânını, ekmek teknesini nasıl yakar, yıkar? Nasıl zarar verebilir kendi yaşadığı ülkeye ve şehre.
İnsan kendi insanına nasıl bu kadar acımasızca saldırabilir?
İnsan, kendine engel olmak isteyen elinde Kuran-ı Kerim taşıyan bir anneye nasıl tehditler savurur veya başka bir anneyi nasıl hırpalar.
Bu nedir? Bu nasıl bir kindir, bu neyin düşmanlığıdır?
Sizler; Bizlere karşı bu kadar düşmanlıkla doldurulurken ben ne yapıyordum, neredeydim, neden bu gerçeği anlayamadım?
Sizi buna sürükleyen süreçte benim bunu fark etmeden uyumama sebep olan nedir?
Biri bana anlatsın.
Yıllardır okuyorum, dinliyorum, izliyorum.
Ama inanın anlayamıyorum.
Çünkü sizlerin liderliğine soyunmuş insanlar, dürüst davranmıyorlar.
Açıkça ne istediklerini söylemiyorlar.
Uzatmayacağım, kırmayla, dökmeyle eğer bizi etkilemeye çalışıyorsanız, doğrudur devam edin. İstediğinize ulaşıyorsunuz.
Ama bu etkilenme, korku değil tam tersi bizim milli ve dini duygularımızı yükselten ve hatta bunlara daha sıkı sarılmamıza sebep olan bir etkilenme oluyor.
Daha cesur oluyoruz, daha duyarlı oluyoruz ve bayrağımıza daha sıkı sarılıyoruz.
Kısaca biz derin bir gafletten ve uykudan uyanıyoruz.
Bu isyanlarda önlerde yer alan, yakan, yıkan ve kendilerini tehlikeye atanlara da soruyorum. Ne elde etmeye çalışıyorsunuz.
Sizleri yazdıkları senaryolarında figüran olarak oynatanlara bir bakınız. Onlar nerelerde ve ne yapıyorlar.
Bu sinemalarda oynatılacak bir film değil, bu senaryo Yeşilçam senaryosu değil.
Bu öncelikle sizin helak olmanıza yol açacak bir senaryo.
Çünkü ALLAH vatanını, toprağını ve milletini sevenleri, koruyanları sever ve korur.
Son olarak soruyorum;
Ne istiyorsunuz açıkça söyleyin bizler de buna göre davranalım.
Prof. Dr. Berhan YILMAZ
ERZURUM - 03.04.2006
Sınırdaki mayınları
yabancılar temizlemesin
Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aygün Suriye sınırının mayından temizlenmesi projesinin durdurulması gerektiğini savundu. Aygün yaptığı açıklamada, Türkiye'nin Güney sınırındaki mayınlı arazilerin temizlenerek organik tarıma açılması projesine kuşkuyla baktığını kaydetti. Nusaybin'de bulunan petrolle birlikte, projenin derhal durdurulması gerektiğini belirten Aygün, "Mayın temizleme işinin yabancıya verilmesinin sakıncasının, bölgede çıkan petrolle tescillendiğini" kaydetti.
Bölgede petrol bulunduğuna dair çok sayıda emarenin bulunduğunu, uzmanlar tarafından açıklamalar yapıldığını hatırlatan Aygün, mayın temizleme projesine olan yabancı ilgisinin boşuna olmadığına işaret etti.
"TÜRKİYE'NİN GÜVENLİĞİNE MAYIN DÖŞEMEYELİM"
Sınırdan terörist geçişinin devam ettiğini ve bölgenin "ateş çemberi"nde olduğu bir dönemde mayınları temizlemenin, güvenlik zaafına yol açabileceğini söyleyen Aygün, mayınların temizlenmesi kararının 2001 yılı ortalarında alındığını, ancak bölgede şartların değiştiğini hatırlattı. Aygün, "Her gün bir şehit cenazesini toprağa verirken, yarbayımız şehit olurken, mayınları temizleyeceğiz diye Türkiye'nin güvenliğine mayın döşemeyelim" dedi.
"AVRUPA'DAN PKK'YA MAYIN DESTEĞİ"
Bazı Avrupa ülkelerinin PKK'ya mayın temin ettiklerinin de bilindiğini söyleyen Aygün, "Bize mayınları temizleyin diyorlar. PKK'ya mayın veriyorlar. Madem mayınları temizletiyorsunuz, neden mayın üretiyorsunuz? Neden PKK'ya mayın veriyorsunuz" sorularını yöneltti. Mayın temizleme işinin 49 yıllığına "yap-işlet-devret" formülüyle ihale edilecek olmasını da eleştiren Aygün, bölgedeki gelişmeler dikkate alındığında, "ihaleye İsrail'in ilgi göstermesinin" kafa karıştırdığına dikkat çekti. Aygün, Türkiye'nin sınır komşularıyla iyi ilişkiler içinde olmadığını ileri sürdüğü İsrail'in, tarım bahanesiyle bölgeye yerleşmesi ihtimalini ve bunun yol açabileceği sonuçları iyi hesaplaması gerektiğini vurguladı.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin 57'nci hükümet döneminde yaptığı ön çalışmaya göre mayın temizleme işinin 35 milyon dolar maliyetle iki yıl içinde tamamlanabileceğini kaydeden Aygün, "Maliye Bakanlığı, maliyeti yüzünden yap-işlet-devret modelini öngörüyor. İki Kıbrıs büyüklüğündeki arazi, 49 yıllığına mayını temizleyecek şirkete tahsis edilecek. Ayrıca bu mayınları yine Türk vatandaşları temizleyecek ve ölecekse onlar ölecek. Mayın temizlemenin bedeli, bu değerli ve stratejik araziyi 49 yıllığına kiralamak mıdır? İsrailli
firmalar ihaleye büyük ilgi gösteriyor. Türkiye'nin güvenlik açısından en riskli bölgesinde, böyle bir arazinin neredeyse yarım yüzyıllığına yabancılara kiralanmasını doğru bulmuyoruz"
değerlendirmesini yaptı. "Osmanlı Kıbrıs'ı böyle kaybetmişti?" diye soran Aygün, İsraillilerin bölgeye ilgisinin Tevrat'taki vaad edilmiş topraklar meselesini akla getirdiğini ileri sürdü.
Aygün, "Mardin'de 49 bin, Hatay'da 36 bin, Kilis'te 34 bin, Gaziantep'te 15 bin, Şanlıurfa'da 55 bin, Şırnak'ta 16 bin dönüm vatan toprağının 49 yıllığına yabancılara tahsis edilmesi, güvenliğimizi tehdit eder" uyarısında bulundu. Bölgede petrol olduğu bulunduğunun çıktığını hatırlatan Aygün, "49 yıllık kira müddeti boyunca bölgedeki petrolün kimin olacağı ve kiracının petrol üzerinde hak iddia edip edemeyeceği" konularına dikkat çekti. Bu projenin derhal durdurulması gerektiğini ifade eden Aygün, projeye devam etmenin ülkenin güvenliğini ve yer altı kaynaklarını tehlikeye atmak olduğunu vurguladı.
22.04.2006 - 11:03
Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu :
"İSRAİL'E TOPRAK KİRALANAMAZ..."
Muhsin Yazıcıoğlu, "İsrail Filistinliler'den aldığı çiftliklerle 42 yılda bir devlet kurdu. Şimdi siz çok hassas bir bölge olan Suriye sınırındaki toprakları üstelik 49 yıllığına İsrail'e mi kiraya vereceksiniz?" dedi.
Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu, partisinin Karadeniz Bölgesi il teşkilatlarının bir araya geleceği Karadeniz Bölge Toplantısı'na katılmak için Samsun'a geldi. Partisinin il binasında basın toplantısı düzenleyen Yazıcıoğlu, Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Büyükanıt'ın adının yer aldığı Şemdinli iddianamesini hazırlayan Savcı Ferhat Sarıkaya'nın görevinden ihraç edilmesi gibi gündeme ilişkin konuları değerlendirdi. Türkiye'nin milli egemenliğinin tehlike içerisinde olduğunu ifade eden Yazıcıoğlu, "Türkiye, öyle bir hale geldi ki, ne konuşsan gerçeği ifade etmeye değil, birbirleri ile mücadele eden tarafların hizmetine yarıyor" diye konuştu.
AKP iktidarını da eleştiren Yazıcıoğlu, "Bunlar sırtlarından yükseldikleri insanları ve onların değerlerini unuttular. Bunlar bir zamanlar efendi dedikleri çiftçilere şimdi 'hadi ananı al da git' diyor. Herhalde bu millette bunları kendisine diyenlere bir gün 'sen de ananı alda git' diyecektir. Bu görülmüş duyulmuş şey mi? Bir zamanlar yüzüne bakılan insanlara şimdi tepeden bakılıyor" dedi.
Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesinin İsrail firmalarına verilmek istendiğini hatırlatan Yazıcıoğlu, "Biz bunları dile getirdiğimizde iktidar partisi 'bizim sizin aklınıza ihtiyacımız yok, biz milli değerleri korumasını biliriz' diyor. Ben de diyorum ki eğer öyle olsaydı böyle olmazdı. Siz Amerika'dan aldığınız akılla iş yapıyorsunuz. Benim verdiğim akıl sizde yok. Çünkü ben milli akıl veriyorum" şeklinde konuştu.
Yazıcıoğlu, sözlerini şöyle tamamladı: "İktidar partisinde milli akıl da milli vicdan da yok. İsrail Filistinliler'den aldığı çiftliklerle 42 yılda bir devlet kurdu. Şimdi siz çok hassas bir bölge olan Suriye sınırındaki toprakları İsrail firmalarına 49 yıllığına mı kiralayacaksınız? Bu sınırımızdaki mayınlar temizlensin, ama bunu Türk Silahlı Kuvvetleri yapsın. Türk Silahlı Kuvvetleri hali hazırda Afganistan'da Bosna'da mayın temizlemiyor mu?"
23.04.2006
BASINA VE KAMUOYUNA DUYURU
"KIRIK KONGO KANAMALI ATEŞİ
BİR CAN DAHA ALDI!"
Prof. Dr. Mehmet Neşşar
Kanamalı Kırım Kongo Ateşi Eskişehir'de bir can daha aldı. Salgın sürüyor. Kenelerin insanlara bulaştırabilecekleri hastalıkların listesi Veba, Rusya Bahar-Yaz Humması, Omsk Hemorajik Humması, Kolorado Kene Humması, Orta Doğu Kene Humması, Looping Ill, Yakındoğu At Ansefaliti, Afrika Domuz Humması, Kanatlı Spiroketozu, Dalgalı Humma, Lyme Disease, Tularemi, Kedi Tırmık Hastalığı, Avustralya Kene Tifüsü, Akdeniz Lekeli Humması, Q Humması, Ehrlichiosis, Babesiosis, Tropikal Theileriosis, Anaplasmosis, Hepatozoonosis, ve Cytaruxzoonosis gibi hastalıklarla uzayıp gidiyor. Veteriner Hekimlerimiz aylardır haykırıyor ve çırpınıyorlar. Duyan yok. Bakanlıklardaki ilgili birimlerini kapatan AKP, etkin veteriner hekimlik hizmetleri olmadan bu tehdidin göğüslenemeyeceğinden bihaber! Tarım Bakanı Mehdi Eker kendisine ne yapacağı yönündeki sorumu bir aydır yanıtlamıyor.
Yapılması gereken nedir? Çözüm önerileri getiremeyen "tü kaka muhalefet(!)" bakın bu konuda neler öneriyor:
1) Hayvanlardan insanlara bulaşan hastalıkların kontrolünün ancak veterinerlik hizmetleriyle önlenebileceği hatırlanmalıdır.
2) Veteriner Hekimlik teşkilatı bir an önce yeterli eleman ve kanunlar ile güçlendirilmelidir. Veteriner hekimler Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı ve Çevre Bakanlıklarında etkin ve yetkin bir şekilde teşkilatlandırılmalı, yeterli sayıda veteriner hekim bir an önce kamuda istihdam edilmelidir.
3) Hayvan refahı, hayvancılığın gelişimi ve ekonomik katkıları, hayvansal gıdalar ile oluşabilen hastalıkların ve ilaç kalıntılarının kontrolü, çevre ile bu hastalıkların yayılışı dikkatle izlenmelidir.
4) Ülkede canlı hayvan hareketleri, her aşamada veteriner kontrolüne alınmalıdır.
5) Evcil hayvanlara ek olarak yabani hayatı da kapsayan ulusal çaplı kontrol programları hazırlanmalıdır. Bu amaçla keneler için:
a) Ülke genelinde kene yaygınlığı ve aktivasyon dönemleri tespit edilmelidir.
b) Bölgelerin iklim ve coğrafik özellikleri dikkate alınarak ilaçlama dönemleri ve tekrar oranları ayarlanmalıdır.
i) Sıcak ve nemli bölgelerde üç hafta da bir ilaçlama tekrarlanmalıdır.
ii) Ilıman iklimli bölgelerde 3-4 hafta da bir yapılacak ilaçlamalar kene hareketlerinin son bulacağı aylara kadar sürdürülmelidir.
iii) Hayvanlarda kullanılacak kimyasalların en alt seviyelere çekilmesi için kenelere karşı etkili aşı geliştirme, biyolojik mücadele ve entegre mücadele metotları gündeme getirilmelidir.
c) En önemlisi bu işin bir Kamu Görevi olduğu AKP iktidarınca algılanmalıdır.
Yani kısacası "paçalarınızı çorabınızın içerisine sokun" demekle, hükümetin giderek artan bu sorundan kendisini sıyırması söz konusu değildir. Kenelerin kanımızı nasıl emdikleri kamuoyunun malumu. İnsan yiyen örümcekler ülkede hızla yayılıyor. Ülkeyi tehdit eden böceklere karşı top yekun bir "Yeni Kurtuluş Savaşının" zamanı gelmedi mi dersiniz?
Görüş ve "projesi olmayan muhalefetin(!)" önerilerini basın mensupları ve halkımızın dikkatine sunuyorum.
Prof.Dr.Mehmet Neşşar
Cumhuriyet Halk Partisi
Denizli Milletvekili
20 Ağustos 2006
Basın Açıklaması
Özel üniversiteler, bölücü amaçlar için kullanılıyor
İpek Sarıca
"Türkiye'nin en iyi ihraç malı, ordusudur.", "Türkiye, PKK ile siyasî çözüme gitmelidir." diyen bir adam. Peki kim bu sözleri sarf eden ünlü yatırımcı ve spekülatör? 76 yaşında, 11 milyar dolarlık servetiyle, Amerika'nın 24. en zengin iş adamı, bir Macar Yahudisi ve "Amerikan Üstünlüğü Hayali" adlı kitabın yazarı: George Soros.
Ünlü Açık Toplum düşüncesinin kurucusu Karl Popper'in, en iyi öğrencisi. Sırbistan, Ukrayna, Gürcistan, Kazakistan, Rusya, Polonya, Macaristan gibi ülkelerdeki kadife devrimlerin arkasındaki adam. 24 ülkede altmışa yakın Açık Toplum Örgüt ve Vakıflarıyla var olan adam. Bu vakıf ve örgütlerse dünyanın en zengin petrol ve doğalgaz kaynağı Kafkasya-Orta Asya ülkelerinde yer almaktadır. Ayrıca 18 Güney Afrika Cumhuriyeti'nde de ofisleri bulunmaktadır. Ancak doğalgaz ve petrolün dışında Türkiye'de bulunma faaliyetleri arasında sahip olduğumuz su kaynaklarını da gösterebiliriz. Çünkü bilindiği üzere su, gelecek savaşların ana kaynağı olacaktır ve Türkiye bu açıdan oldukça zengin bir bölgede bulunmaktadır. Tıpkı petrolde olduğu gibi.
Türkiye, faaliyetlerine 2001 Temmuz ayında irtibat bürosu ile başlamıştır. Şu an: TESEV (Türkiye Ekonomik Sosyal Etütler Vakfı), Liberal Düşünce Topluluğu, TOSAV /Toplumsal Sorunları Araştırma Vakfı , ANSEV, Stratejik Araştırma Vakfı, Arı Kulübü, Milli Demokrasi, Vakfı ve İnsan Hakları Derneğine yardımlarda bulunmaktadır.
(Kaynak: www.habervitrin.com 30.05.2004 Metin Akyürek'in yazısı, Yaşar Yazıcıoğlu açıklamaları)
Ki, bu vakıflardan TESEV Başkanı Can Peker, Soros'dan yardım aldıklarını ve ortak projelerde çalıştıklarını bizzat kendisi, KanalTürk Ceviz Kabuğu programında canlı yayında belirtmiştir. Ayrıca 2004'te kurulan TESEV' in kurucuları arasında Eczacıbaşı'nın da bulunduğu yine bu programda belirtilmiştir. Biz, TESEV 'i öne çıkartıyoruz çünkü; bizim için millî değerler olan, şehitlik ve gazilik kavramlarının tartışmaya açılmasına çalışan TESEV'dir. Ayrıca TSK'nın sivil denetimini öngörmektedirler.
30 Mayıs 2004'teki Başbakanlık Eski Müsteşarı Yaşar Yazıcıoğlu'nun açıklamalarına bakınız. Türkiye'deki Misyonerlik hareketlerine dikkat çekerek, bunların arkasında Soros'un ve İsrail'in olduğunu belirtiyor. Ondan yardım alan vakıflar aracılığıyla, Türkiye' de ekonomik sosyal, siyasî platformlarda raporlar hazırlayarak, bu raporlardaki görüş ve düşünceleri, Türk bürokrasisine ve topluma dayatmaya çalıştığını belirtiyor.
Ayrıca bu gün Soros; Bilgi, Sabancı ve Boğaziçi üniversitelerine destek vermektedir ki; bunu Açık Toplum Enstitüsü Direktörü Hakan Altınay açıklamıştır.
Bakınız Vural Savaş' a gelen bir mektupta bir baba nasıl feryat etmektedir.
"Oğlum bu üniversitede okumaya başlarken pırıl pırıl ve Atatürk'çü bir gençti. İki yılda beynini öyle yıkadılar ki, o şimdi bütün ulusal değerlerimize düşman bir kişi haline geldi. Soros'la iş birliği yapan Tüm üniversitelerin maskelerini düşürmek gerçek bir vatan hizmetidir." (Vural Savaş, 9 Eylül 2005)
Şimdi düşünelim yarın bu genç, bu üniversiteden mezun olduktan sonra Türkiye' de hatırı sayılır bir mevkie gelecektir. Çünkü bu okullar gerçekten önemli bir konumdadır ve Türkiye'nin sayılı üniversitelerindendir. Peki, bu millî değerlerini yitirmiş yönetici, bu ülke çıkarı için ne kadar çalışır?
Anlaşılacağı gibi Soros, Türkiye'de eğitim ve bilim adamları, akademisyenler aracılığıyla bir parçalanmaya doğru gidiş hareketini desteklemektedir. Zaten, daha önce bahsi geçen ülkelerdeki devrimlere bakıldığında Soros'un eğitim, öğrenci, kitaplar, bilim adamları ve akademisyenler aracılığıyla bu hareketleri geniş kitlelere yayıp gerçekleştirdiğini görüyoruz.
Yalnız, Türkiye'de bir terslik var. Diğer ülkelerde, var olan yönetime karşı muhalefetler desteklenirken, bizde aksine Hükûmet destekleniyor. Soros, AKP için; "İslamî bir ülkenin en demokratik partisi ve bu çok olumlu bir şey. İslamî demokrasinin başarılı olması için elden gelen her şey yapılmalıdır. Türkiye diğer İslamî ülkelerden farklı bir tarihe sahip olmasına rağmen yine de İslam dünyası için çok değerli bir örnek olabilir." diyerek AKP Hükûmetini açıkça desteklemiştir. (Can Dündar; 12 Mayıs 2005 Milliyet Gazetesi)
Bu desteğe karşılık, YÖK'e en çok üyenin Soros'un desteklediği Bilgi Üniversitesi'nden seçilmiş olması da, AKP Hükûmeti'nin "Soros' a bir jest" i olabilir mi sorusunu akla getirmiyor değil.
Soros için yazılacak, söylenecek şeyler sadece bunlar değil... Biz HYP Gençleri olarak, Soros'u dikkatle izlemekteyiz. Onun bu çirkin emellerini sırasıyla gündeme getirip, Türk gençliğini, Türk halkını uyarıp, uyandırmaya çalışacağız. Çünkü, biliyoruz ki, hangi güç olursa olsun halk tarafından destek alamazsa yok olmaya mahkûmdur. Gelin, bu ve benzer amaçlı proje ve emellere karşı hep birlikte hareket edelim ve Türkiye'yi Türkiye'den yönetmek için bir adımda biz atalım.
İpek Sarıca
Halkın Yükselişi Partisi
İzmir İl Gençlik Kolları Başkanlığı
Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu
04.10.2006
hyp@hypbilgilendirme.org
ZONGULDAK'TA ANESTEZİ KURBANI
ALPEREN'İN KAYBINDAN
SAĞLIK BAKANI SORUMLUDUR!
Prof. Dr. Mehmet Neşşar
Geçtiğimiz günlerde Zonguldak'ta küçük bir yavrumuzu anestezi gazlarının ters bağlanması sonucu kaybettik. Bu durumun ortaya çıkmasından Sağlık Bakanı Recep Akdağ sorumludur ve basına yaptığı "Olur böyle vakalar" kabilinden talihsiz açıklaması da onu bu sorumluluktan kurtaramaz.
Sağlık Bakanlığı 04.06 tarihinde Bakanlığın resmi sitesinde yayınlanan açıklaması ile "Türkiye Sağlık Envanteri" hazırladıklarını ve 22-30 Haziran 2003 tarihinde toplanan verilerin Bakanlığa iletileceğini duyurmuştur. Bu envanter çerçevesinde hazırlanan Form 2'ye göre hastanelerin aktif ameliyathane ve anestezi cihazlarının belirlenip Bakanlığa 2003 tarihinde iletilmiş olması gerekmektedir. Yani Sağlık Bakanı 2003 yazı itibariyle kurumlardaki anestezi cihazlarından kullanılamayacak durumda olanları bilmektedir ve bu cihazların bu tarihten beri kullanılmaya devam edilmesine de göz yummuştur.
Kamu hastanelerinde hizmetin sürdürülebilmesi için çok sayıda eskimiş cihazın kullanılmakta olduğu acı bir gerçektir. Doktorlarımız ve hastane idareleri, yetkililerce çaresizlik içerisinde ve risk alarak hizmet vermeye devam etmek durumunda bırakılmaktadır. Bu sorunun üzerine gitmesi gereken Bakan ise kamu yatırımlarını kesmiş ve bu kurumları parasız, kaynaksız bırakmıştır.
Küçük Alperen'in ölümü de bu durumun acı bir sonucudur ve en üst düzeyde sorumluğu da Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın üzerindedir.
Bu durumu Sağlık Bakanına yönelttiğin soru önergesi ile meclis gündemine taşıyor ve kamu oyumuz ile basınımızın değerlendirmelerine sunuyorum.
Prof. Dr. Mehmet Neşşar
Cumhuriyet Halk Partisi
Denizli Milletvekili
02 Ekim 2006
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki sorularımın Sağlık Bakanı Recep Akdağ tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını istiyorum.
Gereğini arz ederim.
Prof.Dr.Mehmet Neşşar
Cumhuriyet Halk Partisi
Denizli Milletvekili
02 Ekim 2006
° 2003 yılında yaptırdığınız Türkiye Sağlık Envanteri'nde, sağlık kurumlarındaki çalışır durumda bulunan ameliyathaneler ve anestezi cihazlarının durumları değerlendirilmiş midir?
° Bu çalışmada kaç anestezi cihazı kullanılamayacak durumda bulunmuştur?
° 2003 Haziran sonu itibariyle Bakanlığınıza ulaşan bilgiler üzerinden 3 yıldan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen, eski ve kullanılması sakıncalı olan cihazların hastanelerde kullanılmaya devam edilmelerinin en üst düzey sorumlusu kimdir?
° "Böyle yanlışlıklar olmamasının" önlemlerini almaktan en üst düzeyde sorumlu olan kimdir?
* CHP, hatalı anesteziden Akdağ'ı sorumlu tuttu
Basın Açıklaması
Başımıza daha neler gelecek?!
Dr. Merih Beşoğul Şenak
AKP İktidarı, Cumhurbaşkanı Sezer'in görüşülmek üzere geri gönderdiği "Ombudsman Yasası" nı kabul etti.
Nedir Ombudsman? Sözü dinlenen, içinde bulunduğu grup, toplum, millet ya da devlette son sözü söyleyebilecek lider. Evet aynen öyle. AKP şimdi beş yıllığına "ombudsman " baş denetçi seçecektir.
Ombudsmanlığı, "Kamu Denetçiliği Kurumu" olarak açmışlar.
Cumhurbaşkanlığı'na bağlı Devlet Denetleme Kurulu neden devreden çıkarılmaya çalışılıyor? Kamuyu denetlemek için ayrı bir kuruma gerek var mı? Varsa, bu neden Batı'nın ısrarı ile oluşturulmaktadır?
Yasaya göre bu kurum, idarenin işleyişi ile ilgili şikâyetleri, idarenin her türlü eylem, işlem, tutum ve davranışlarını, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden inceleyecek, araştıracak ve yönetime öneride bulunacaktır. Yani, Türkiye Cumhuriyeti'nin tepesinde dokunulmaz bir grup, bize haddimizi bildirecektir. Batı'nın istekleri Brüksel'den, Washington'dan gelirken, sesin yankı yapmaması için kendi sopamızla kafalarımızı kıracağız bundan sonra.
Bakın Ombudsman'lıkta neler var?
KDK, TBMM Başkanlığı'na bağlı kamu tüzel kişiliğine sahip, özel bütçeli ve merkezi Ankara'da bulunan bu kurum, gerekli gördüğü yerlerde büro açabilecek. Kurum Baş Denetçi tarafından yönetilecek, beş yıl süre ile görev yapacaktır. Hiç bir organ, makam, kişi ve mercii, baş denetçi ve denetçilerin görevlerine karışamayacaklar. Buna Devlet içinde Devlet, ya da Devlet'in hesap soramayacağı bir mekanizma denir. Baş Denetçi Devletin işine karışacak, ona kimse hesap soramayacaktır.
Ombudsman'lık Kurumu hukukumuza aykırı değil midir? Türk Milleti'nin yetki verdiği yönetme erki, seçimle kurulmaktadır. Düşünün, hiç bir makamın karışamayacağı, hesap soramayacağı seçilmişlerce atanmış ilk ombudsman'ı AKP seçecek ve kılıfına uydurarak kendi çıkarı için kullanacağı küreselleşmeci bir baş denetçi'yi başımıza dikecektir.
Baş Koordinatör, Baş Müzakereci, BOP Eş Başkanı, Ombudsman gibi kelimelerin hayatımıza girmesi işin çığırından çıktığının göstergesidir. Kim bilir başımıza daha neler gelecek?
Bu yasa ile çıkarılan Kurumun statüsü resmen "sömürge valiliği"dir.
Dr. Merih Beşoğul Şenak
HYP Eskişehir İl Başkanı
04.10.2006 12:37
hyp@hypbilgilendirme.org
BASINA VE KAMUOYUNA DUYURU
"HASTANE PERSONELİNE İMZA ZORU İLE BAŞBAKAN ŞAKŞAKÇILIĞI!"
Prof. Dr. Mehmet Neşşar
Başbakan Tayyin Erdoğan'ın Denizli ziyareti sırasında tüm hastane personelinin katılımı için yapılan davet Denizli Servergazi Hastanesi'nin intranetinde ilan edildi. Hastanenin resmi yayın organının ilanının altında tüm tıbbi sekreterlerin "Sevindik Kapalı Pazar Yeri açılışında imza föyüne imza atacaklarının" duyurulması da ihmal edilmedi. İnsanın aklına "Bu hastane sınırları amma da genişlemiş, pes vallahi, AKP bir hizmet yapıyor ki, ne mekan ne mesai tanıyor!" demek geliyor. İmza föyü mesai saatlerinde ve kurum içerisinde kullanılacağına göre bu durum da "Sevindik Kapalı Pazar Yeri açılışı", Tayyip Erdoğan oldu mu hastane içi sayılıyor demek ki!
Şaşkınlık mı desem, şakşakçılık mı, yoksa kölelik mi desem yardakçılık mı bilemiyorum ama, bu durum AKP'nin kamu düzenimizi nasıl yozlaştırıp çürüttüğünü açıkça gözler önüne seriyor.
Olay duyulunca aniden yok edilen Denizli Servergazi Hastanesi'nin intranet sayfasının yayınlanan görüntüsünü Meclis'te basın bürolarına dağıtılmıştır. Bu resmi kullandığım programla gönderemediğim için isteyene ayrıca göndereceğim.
Konuyu Sağlık Bakanına sorduğum bir soru önergesi ile gündeme taşıyor ve Bakandan makamına yakışmayan bu başhekimi cezalandırmasını istiyorum.
Görüşlerim ve soru önergemi kamuoyumuz ve basınımızla paylaşıyorum.
Prof. Dr. Mehmet Neşşar
Cumhuriyet Halk Partisi
Denizli Milletvekili
02 Kasım 2006
TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki sorularımın Sağlık Bakanı Recep Akdağ tarafından yazılı olarak yanıtlanmasını istiyorum.
Gereğini arz ederim.
Prof. Dr. Mehmet Neşşar
Cumhuriyet Halk Partisi
Denizli Milletvekili
29 Ekim 2006
1) Denizli Servergazi Devlet Hastanesi İntranet sitesinde, Başbakan'ın Denizli ziyareti sırasında, hastane memurlarının, Başbakan'ın açılışını yapacağı Sevindik Kapalı Pazar Yeri önünde imza föyüne imza atacaklarının, Başhekim tarafından ilan edildiğini biliyor musunuz?
2) Resmi kuruma ait imza föyünün bir Pazar yerinin önünde kurum personeline imzalatılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
3) Hastane personelinin imza mukabilinde Başbakan açılışına davet edilmesinin bir zorlama olduğunu düşünüyor musunuz?
4) Başhekimin bu davranışının kamu görevlisinin işinde tarafsız davranması ilkesi ile bağdaştırabiliyor musunuz?
5) Bunu yapan Başhekim hakkında bir soruşturma ve disiplin uygulaması yapmayı düşünüyor musunuz?
Erdoğan'a 3 kuruşluk tazminat
ŞEHİTLERE "KELLE" DİYEN
ERDOĞAN'A 3 KURUŞLUK TAZMİNAT
Şehit ailelerinin açtığı davada mahkeme
kesin kararını verdi: Başbakan suçludur
Haber : Ceyhun BOZKURT
Avustralya'da katıldığı radyo programında, teröristbaşından "sayın", şehitlerden de "kelle" olarak bahseden Erdoğan, hakkında açılan "3 kuruşluk" tazminat davasından mahkum oldu.
İstanbul Kartal Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmadan çıkan kararı sevinçle karşılayan şehit aileleri, Erdoğan'dan milyarlarca lira tazminat talep etmek için "dava aç" kampanyası başlattı.
Teröristlere, "Ananızın yanına dönün" çağrısı yapan Tayyip Erdoğan'ın şehitler için
kullandığı "kelle" ifadesi "hakaret" olarak kabul edildi...
Kerinçsiz'in büyük zaferi
Davacı Vekili Büyük Hukukçular Birliği Başkanı Avukat Kemal Kerinçsiz, "Karar kesin olup temyizi mümkün değildir" dedi.
Erdoğan "kelle'den mahkûm oldu"
Teröristbaşı Abdullah Öcalan'dan "sayın", şehitlerden de "kelle" olarak bahseden Başbakan Erdoğan hakkında açılan "3 kuruşluk" tazminat davası sonuçlandı.
Şehit ailelerinin Başbakan hakkında açtıkları davada mahkeme, Erdoğan'ı suçlu buldu. Avustralya'da katıldığı bir radyo programında, teröristbaşı Abdullah Öcalan'dan "sayın", şehitlerden de "kelle" olarak bahseden Başbakan Tayyip Erdoğan, hakkında açılan "3 kuruşluk" tazminat davasından mahkum oldu. İstanbul Kartal Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen duruşmadan çıkan kararı sevinçle karşılayan şehit aileleri, Erdoğan'dan milyarlarca lira tazminat talep etmek için yurt genelinde "dava aç" kampanyası başlattı. Şehit Aileleri Ve Anneleri Dernekleri adına davacı Vekili Büyük Hukukçular Birliği Başkanı Avukat Kemal Kerinçsiz, "Mahkemenin kararı kesin olup temyizi mümkün değildir" dedi. Kerinç, yaptığı yazılı açıklamada davaya ilişkin süreçle ilgili olarak şunları kaydetti:
Onbinlerce şehit
ailesi dava açacak
"PKK'ya siyasi affı gündeme getiren Başbakan'a karşı, şehit ailelerinin şehitlere kelle demesinden ötürü açmış oldukları 3 kuruşluk davalar kabul edilerek Başbakan'ın mahkumiyetine karar verildi." Onbinlerce şehit ailesi, Başbakan Erdoğan aleyhine milyarlarca tutarında tazminat davalarını açma hazırlığına girdi. Başbakan Erdoğan 2000 yılında Avustralya'da yapmış olduğu radyo konuşmasında; terörist başı Abdullah Öcalan için üç defa "sayın" sözcüğünü, şehitlerimiz için de "kelle" sözcüğünü kullanmıştır. "Sayın" sözcüğünü kullanmasından ötürü, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na yapılan şikayetler hakkında kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararların verilmesi üzerine, Sincan Ağır Ceza Mahkemesi Başkanlığı'na itiraz edilmiş, mahkeme itirazı kabul ederek kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin kararı kaldırmış, ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan hakkında dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin fezlekeyi düzenleyerek Meclis'e göndermiştir.
.....
Yeniçağ Gazetesi - 13.12.2007 01:00
Yeni YÖK başkanı AKP'nin anketçisi mi ?
CHP'li Öztürk, yeni YÖK Başkanı
Özcan hakkındaki iddiaları sordu..
CHP Mersin Milletvekili Ali Rıza Öztürk, YÖK Başkanlığına dün atanan Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın, Pollmark Piyasa ve Kamuoyu Araştırmaları Danışmanlık Eğitim Ticaret ve Sanayi Limited Şirketinin ortağı olup olmadığını sordu.
Öztürk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığına sunduğu soru önergesinde, Pollmark şirketinin ortaklarının kimler olduğunu ve hisse paylarının açıklanmasını istedi.
"Pollmark, AKP'nin kamuoyu anketlerini yaptırdığı şirket mi?" diye soran CHP'li Öztürk, önergesinde şu sorulara yer verdi:
"2007 Nisan ayında, AKP'nin cumhurbaşkanı adaylarını belirlemek amacıyla yaptırdığı kamuoyu anketinin, Pollmark tarafından hazırlandığı iddiaları doğru mu? Bu iddialar doğruysa, Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan'ın, YÖK Başkanı olarak atanmasında AKP ile arasındaki ilişkilerin etkisi olmuş mudur? Pollmark, 2003 yılından bugüne kadar, hangi kamu ihalelerine girmiş ve bu ihalelerin hangilerini kazanmıştır? Pollmark, bu ihaleleri hangi bedelle almıştır? Pollmark, RTÜK'ün açtığı hangi ihaleleri almıştır?"
Haber 3 - 11 Aralık 2007 22:15
Biber yiyen acısına da katlanır
Endamınıza hayranım
Ulu orta çıkışlarınız
Beni mest ediyor...
Korkusuzca yürümenize
Devam edin...
Unutmayın :
İster siz yiyin
İsterseniz başkalarına yedirin
"Biber yiyen acısına da katlanır."
Geriye bakmayın hiç
Döktüklerinizi
Düşürdüklerinizi
Merak etmeyin
Nasıl olsa toplayan bulunur...
Siz önünüzdeki fırsatları
İyi değerlendirin
Yalpalamadan...
Çalkalamadan yürüyün!
Herkes sizi "efendi zannetsinler"
Korkularından da olsa
Karşınızda
Gerdan kırıp
Boyun eğsinler.
Unutmayın :
İster siz yiyin
İsterseniz başkalarına yedirin
“Biber yiyen acısına da katlanır...
Ağırlığınız
Sağırlığınız
Ve boyunuzun ölçüsü
Nasılmış
Bir görsünler...
Zarafetiniz
Letafetiniz tarihe geçsin...
Gelişiniz alımlıydı
Gidişiniz çalımlı olsun.
Üzeyir Lokman ÇAYCI
Paris, 02.01.2006
|