mkirnapci.sitemynet.com
Anasayfa Mevlüt Kırnapçı kimdir?

Anasayfa

"Seni zehirli bir çiçek gibi kokluyorum Zonguldak"

tunel_logo_1_.jpg

18. Tünel'in ardı, "Sahipsiz Kent"; ZONGULDAK'tır!

(Not: Bu sitedeki fotoğraflar ve yazılar hiçbir şekilde alıntılanamaz ve başka amaçlarla kullanılamaz. Bu yönde talebi olanların site editörüne ulaşmaları gerekmektedir. 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası kapsamında hukuksal bir sonuç doğurmaması için yaptığımız bu uyarı nedeniyle, site izleyicisi dostlarımızdan özür diliyoruz. M.Kırnapçı)
.................................................................................................

Nevruz ateşi yürekte yanmadıkça...

Şaman inançlarından günümüze ulaşan gelenek, doğanın kutsanması ve yaşamın önemsenmesinden başka bir şey değildir. Alınması gereken ileti de budur! Bugün siyasallaştırılan ve anlamından, özünden uzaklaştırılan nevruz geleneğinin ateşi yüreklerde yanmadıkça söylenecek her söz boştur!

6-_ren_tarlas__genel_g_r_n_m-28_may_s_2006.jpg

Yeniköy doğa katliamı sürecinde yaşadığım ilginç ve bir o kadar da yürek burkucu ayrıntılardan birisi şudur. Zonguldak'ta yemekli, içkili bir geyik toplantısında, şehrin ileri gelenlerinin Çaycuma kökenli olanları arasındaki "muhabbet"te birisi şöyle der; "Bu Kırnapçı, her yıl, her mevsim o Ören Tarlasına gider, orada piknik yaparmış. Orada beslediği bir yılan varmış. Dozerler o yılanın yuvasını bozdu diye ortalığı birbirine katıyormuş!". Sonra da kahkahalarla gülmüşler...

Bu konuşulanları duyunca önce ben de şaşırmış, sonra da kısmen doğru olan bu anlatılanları da yeren, "Fakir Baykurt'un yılanları" adlı yazıyı yazmıştım. Evet, biz her yıl Ören Tarlasına gider, dağın kıyısındaki çimenliğe şemsiyemizi açar, mangalımızı yakar, rakımızı içeriz ailecek. Sonra da çevrede küçük bir geziye çıkar ve her nedense gezi yolunun bir noktasında her yıl aynı yılanla karşılaşırdık. Son gördüğümüzde de o yılan enikonu büyümüştü. O bizden kaçmış, biz de ondan kaçmıştık. O bizi sokmayı, biz onu öldürmeyi düşünmemiştik. O dozerler, o dağı delmeyi, toprağı, ağacı, taşı talan etmeyi sürdürseydi, bugün en az 500.000 Ton/1.000 Metre uzunluğunda bir alan yok edilmiş olacaktı.

O süreçte yaşananları ve o sürecin hık deyicilerini, o gün dut yemiş bülbüle dönüp susan, siyasetlerini kirli susmaların, çirkin çıkarların, pis arsızlıkların, kemik yalayıcı yalakalıkların üzerine kuran kişileri ve kurumları düşünüyorum da, acı acı gülüyorum. Hey gidi adam kılığındaki cüdamlar, siz var ya siz, bizim Ören Tarlasındaki yılanımız kadar bile yararlı değilsiniz bu dünyaya! O yılan asla sizin kadar zararlı olmadı yaşadığı doğaya ve çevreye…

Bugün nevruz! 21 Mart!
Bugün, benim dünyaya tutunduğum tek dalım olan oğlum Deniz'in doğum günü! Onca hukuksuzluğun yaşandığı bu dünyaya bir tepki olarak mıdır nedir, gelecekteki mesleğine, hukukun egemenliğine doğru yürüyor! Öldüğümde geride bırakacağım bayrağıma omuzlayıp yürüyeceğine inandığım oğlumun doğum günü! Doğum günün kutlu olsun Deniz! Seni Ören Tarlasındaki dostumuzun ürkek can havliyle selamlıyorum!

Bugün 21 Mart!
Bugün, yaşamı algılayış biçimim ve biçemim olan şiir günü! 21 Mart Dünya Şiir Günü! Benim şiirdeki 30. yılım! Ne mutlu ki tam otuz yıldır şiirin izinde yürüme güzelliğini sürdürüyorum. Benden geriye onlar kalacak! Tüm şiir sever dostlarımın 21 Mart Dünya Şiir Gününü kutluyor, şiir tadında bir yaşam için ellerimizi birleştirmeyi, sesimizi gürleştirmeyi diliyorum.

Bugün 21 Mart!
Bugün Nevruz! Gün dönümü! Doğanın kendini yenilemesinin muştusu! Ne mutlu ki bize insan olmuşuz! İnsan olabilmek için, insanlığımızın izinde yürümeye çalışmışız! İnsanlıkla birlikte var olan tapınmanın en insancılı olan Şaman Kocalarının izinde bir yaşamı kucaklamayı kendimize iz, yol, erdem bellemişiz! İnsanı, yaşamı, doğayı ve insancıl erdemleri kutsayan tüm dostların 21 Mart Nevruz Bayramını kutluyorum!

Elbette yaşamak güzel; "Bir ağaç gibi tek ve bir orman gibi kardeşçesine!" Elbette insanı sevmekle başlar her şey! Ancak, insana kulluk, yalakalık edenler, çıkarı için paçavralaşan suratlarıyla eskiyenler yok bunun içinde. Onlar kendi küçük çıkarlarıyla birlikte tarihin kuburuna giderken, ardında pis bir kokudan başka bir şey bırakmayacaklar.

Bugün 21 Mart! Güneş göğe yükselirken ağaçlara düşen ısısı ve ışınlarıyla yeni bir yaşamı filizlendiriyor. O filizler yaşanası bir dünyanın tohumlarını barındırıyor içinde. Çekirdek çatladığında ekmek üleşilecek, su avuçlanacak, yürek yüreğe kucaklaşılacaktır. Yürek yüreğe...

....................................................................................................

Toplumun aynası olan tiyatrolar artık göstermiyor!

PERDELER NİNNİ SÖYLÜYOR...

AKP iktidara geldiği günden bu yana, muhalif sanat kurumlarına yapılan baskılar amacına ulaştı. Koskoca Türkiye'de, tiyatronun ana tanımlamasına uyan oyunlar sergileyen üç beş tiyatro dışında tiyatro kalmadı. Tiyatro artık toplumun aynası değil, toplumun ninnisi oldu!

1-t_rk_tiyatrosu.jpg

Çok bilinen tanımlamasıyla söylersek, "Tiyatro toplumun aynasıdır". Ya da ÇASAT olarak bizim sıkça kullandığımız tanımlamayla söylersek; "Tiyatro toplumun sahneye yansıyan yüzüdür".

Bu tanımlamalar da gösteriyor ki, tiyatro, toplumun yaşamından kesitleri sahneye koyarken eleştirel bir dil kullanarak anlatan bir sanat dalıdır. Toplumun temel sorunlarını irdelemeyen, o sorunların çözümlerini sezdirmeyen, izleyiciyi düşünmeye götürmeyen, yalnızca hoşça zaman geçirtip uyutan bir tiyatronun tiyatro olduğunu söylemek tiyatro sanatını tanımamak demektir.

Devekuşu Kabare Tiyatrosu, Levent Kırca Tiyatrosu başta olmak üzere, toplumsal yaşayışa ayna tutan ve ülke düzeyinde izlenen yüze yakın tiyatrodan geriye bugün iki elin parmakları kadar bile tiyatro kalmadı. AKP iktidarı döneminde, devletin her yönlü baskısını üzerinde bulan tiyatrolar bir bir sahneden çekildiler ve geriye kala kala Devlet Tiyatrolarıyla, Şehir Tiyatroları kaldı.

Alman şair ve tiyatrocu Bertolt Brecht'in dünya tiyatrosuna kattığı ve adına "Epik Tiyatro" denilen, seyirciyi oyuna katan, oyuncuyla seyirciyi bütünleştirip, düşünmeye iten ve izleyicinin bilincini hep ayakta tutan tiyatroyu kendine rehber edinen muhalif tiyatroların artık sesinin çıkmaması iktidarı bilmeyiz ama halkın yararına değildir.

Kültür, sanat ve edebiyatı, toplumu eğlendiren, avutan, uyutan bir araç olarak gören yönetimlerin verdikleri zarar bir kuşak sonra yozluk, yobazlık, cahillik ve düzeysizlik olarak bize döner. Tıpkı, 12 Eylül 1980'de yapılan askeri darbenin ürünlerinin bugün gericilik, saygısızlık ve aydınlık karşıtlığı olarak geri dönmesi gibi...

Çaycuma Sanat Tiyatrosu ÇASAT'ın, 22 Temmuz 2007 Milletvekili Genel Seçimleri sonrasında yaşadığı dışlanma ve baskılar sıcaklığını korumaktadır. Çaycuma'da "sanat" yaptığını söyleyenlerin suskunluğu, dayanışmadan uzak durmaları, dahası AKP'li yönetime yaslanarak arzı-endam etmeleri bizim için önemli bir gösterge olmuş, iyi gün gülücüklerinin ipler gerildiğinde nasıl bir sahtelikte olduğunu görmemizi sağlamıştır. Bu şehrin tarihi bu ikiyüzlü davranışları da yazacaktır.

Bizler bir avuç idealist insan olarak ÇASAT'ı yeniden ayağa kaldırıp, yeniden perde demek için harekete geçtik ve önümüzdeki ay güzel bir oyunla perdelerimizi açacağız ve o perde bundan sonra hiç kapanmayacak. Bunun için gerekli çalışmaları sürdürmekteyiz. Bu süreçte en büyük gücümüz izleyicimizdir. Perdeyi açtığımızda bu gücü göreceğimizi biliyoruz.

Tiyatro toplumun sahneye yansıyan yüzüdür. O yüzü, "Ayna, ayna, güzel ayna..." tiradına dönüştürenlere gerekli yanıtı hep vereceğiz.

............................................................................................

Toplumu suskun bırakan duvar, o duvarı toplumun üzerine yıkan hukuksuzluğa dönüştü!

"DUVARINIZ, SİZİN O DUVARINIZ..."

3-duvar_kafan_n_yans_mas_d_r.jpg

Neyi, neyle ve nasıl yaptığınızdan daha çok ne için yaptığınız önemlidir. Bugün yaşananlar, geçmişte çuvalınıza ne attığınızla anlam kazanır. Demokrasi ve hukuk, bir gün onu ayaklar altına alanlara gerekli olduğunda değil, yaşamın her alanında ve her zaman uyulan bir ilke olmalıdır.

4-duvar__y_kt___n__s_yleyenler.jpg

12 Eylül 1980'de yapılan faşist askeri darbenin ilk günü, şimdi toprağa dönmüş olan maden emeklisi bir köy amcaya şöyle dediğimi anımsıyorum; "Bugün başlayan sürecin sonuçlarını otuz yıl sonra göreceğiz!". O amca, yüzüme uzun uzun bakıp şöyle demişti, "Ölümden öte köy mü var oğlum?" Bu konuşma her aklıma düştüğünde, Kenan Evren'in, tarikatların ipini çözüp, gök ekin biçer gibi "sol"un genç kuşaklarını zindanlara, işkencelere doldurması, dahası yaşını mahkeme kararıyla büyütüp ipe çekmesi anımsarım. O zaman, din tüccarlarının önünü açıp, aydınlığın, demokrasinin, hukukun, toplumculuğun önünü tıkayan ve çanına ot tıkayan Kenan Evren diktasının bugün yaşananlara bakarak iç erinciyle yatağa yatıp uyuduğunu düşünemiyorum.

AKP iktidarı, % 47 oyla geldiği iktidar makamını, gene "sol" ve "aydınlık" düşünceli insanlara hukuksuz ve haksız baskılar kurmak ve hedefine bu yolla ulaşmak için kullanmaktadır. Türkiye'nin emeğiyle geçinen, üreterek, paylaşarak, kendi yağıyla kavrulan insanları, geçim derdinden kafalarını kaldırıp da yaşananlara bakamaz duruma getirildi. Bunun sonucudur ki, şimdi hukuksuz bir şekilde gözaltıları ve tutuklamaları yaşayan askerler, dönüp dönüp halkın kendilerine sahip çıkmalarını beklemektedirler. O halkın bu hallere düşmesindeki birinci sorumlu, 24 Ocak 1980 IMF kararlarının uygulanması için darbe yapan askerlerin ta kendisidir. İşin kötü yanı şudur ki, açtıkları o yollardan elini kolunu sallayarak ve kendilerince korunarak yürüyen ve tam bir 12 Eylül ürünü olan bugünkü iktidar elinde hukuksuz ve haksız işlemlere uğratılmaktadırlar.

Ben ve bizim kuşak olaylar karşısında ne diyeceğimizi bilemiyoruz çoğunlukla. AKP, hukuku katlediyor; doğru. Asker de öyle yapmıştı. AKP, halkı hiçe sayıyor; doğru. Asker de öyle yapmıştı. Darbecileri, çetecileri bertaraf ettiğini söyleyerek amacına doğru yürüyen iktidar, o havuzun içine, cumhuriyete sahip çıkan ve Atatürk'ün askeri nitelemesini hak eden ve bu nedenle laiklik karşıtı odaklara karşı olan askerlerle, solda görünen, demokrat, aydın ve modern yaşamdan yana olan yazarları, çizerleri, edebiyatçıları, tiyatrocuları da atma hukuksuzluğundan geri durmamıştır. Hem de gerçek çeteciler ve katillerle yan yana. İran'daki TUDEH aklıma geliyor hep. TUDEH, Şah Rıza Pehlevi'yi alaşağı etme savaşımında şeriatçı Humeyni yandaşlarıyla işbirliği yapmış, devrimi Humeyni ele geçirince de ilk onları ipe çekmişti. Bizim 2. Cumhuriyetçi "Ahmet, Mehmet Altan, Barlas, Ilıcak..." güruhunu gördükçe o aklıma geliyor.

Duvarı yıktığını söyleyenle, duvarı ören aynı kişidir. Türkiye insanı bunu görmelidir. Bu denklemde olan halka olmaktadır. TEKEL işçisi başta olmak üzere, şimdi TARİŞ, yarın TTK öbür gün bilmem hangi üretim alanı emekçileri olmak üzere bu toplum yıkılan o duvarın altında kalacaktır. Yani, olan bir kez daha halka olmaktadır.

Yapanıyla, yıkanıyla, hepiniz birlikte, "Duvarınıza da alın gidin beyler!"

.................................................................................

Aydınlanmayla, ortaçağ karanlığının savaşımı sürüyor...

ATATÜRK CUMHURİYETİ, TÜRK TOPLUMUNUN OLMAZSA OLMAZIDIR!

1-oy_deposu.jpg

Yıkılmış bir imparatorluğun enkaz mirası üzerine, külleri arasından yeniden alevlenen bir bağımsızlık ülküsü olarak doğan 1923 Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk gibi bir önderin eliyle, ortaçağ karanlığından, 21. Yüzyıl aydınlığına taşınan bir yapıdır. Bugün, Atatürk aydınlığıyla, Abdülhamit karanlığının savaşımı halen sürmektedir.

1950'de geldiler! Sonra hep geldiler! Çoğulcu demokrasinin tüm olanak ve yollarını kullanarak, gün be gün toplumun aymazlığından beslenerek geldiler. Toprak ağası olarak geldiler, şeyh olarak, şıh olarak, imam olarak, mürit olarak geldiler. Şirket kurdular, holding kurdular, dernek kurdular geldiler. Deniz Feneri kurdular, JET-PA kurdular, YİMPAŞ kurdular, deri topladılar, RTÜK oldular, mazlum göründüler geldiler. Bu toplumun dinsel duygularını oya bağımlılaştırıp, camileri karargah, minareleri süngü ederek geldiler. Ve şimdi, gitmemek için ne gerekiyorsa yapma azmindeler. 12 Eylül 1980 faşist darbesinin kendi eliyle özel olarak beslediği bu cenah, bugün onlara ne denli bir tehlike beslediklerini en acı bir şekilde öğreterek gösteriyorlar. Halk iki cami arasında kalmış beynamaz gibi bakıp durmaktadır. Tepişmelerin altında kaldığını göremeyecek kadar şaşkındır.

2-medya_adaleti.jpg

Televizyonlar sustu, gazeteler sustu, radyolar sustu, yazarlar sustu, sinema sustu, tiyatro sustu, şiir sustu, saz sustu... Yandaşların gazetelerini, televizyonlarını, radyolarını gördükçe anlıyoruz ki, bu susmanın bedeli bize karanlık olarak dönecektir. Başbakanın, gazete sahiplerine "Yazarınızı susturun" emri zaten bir avuç kalan yazarı ne derece etkiler bilemeyiz ama varılan noktanın ne kadar fütursuz bir nokta olduğunun göstergesidir. TEKEL işçilerinin direnişini bile haberlerinde değil de altyazılarında gösterebilen televizyon kanallarını görünce kazın ayağının nasıl olduğunu görüyoruz. Bütün gücüyle karanlığın oluğuna su taşıyan Nazlı Ilıcak'ların, bir bildirge hazırlayarak, başbakanın "Yazarlarınızı susturun! Yoksa..." emri karşısında imza atmaları, "Kör, kör, parmağım gözüne!" kadar inandırıcıdır. Bugün gazeteler başta olmak üzere, ülke düzeyinde izlenen televizyon kanallarının birkaçı dışında neredeyse tamamı iktidarın yandaşlığını yapmaktadır. Yarın rüzgarlar ters esmeye başladığında bu yağdanlıkların söyleyeceği sözleri çok merak etmiyoruz artık. Biliyor ve tanıyoruz onları. Hiç bitmez sanılan ANAP fütursuzluğunun bile bugün tarihin çöplüğünde olduğunu düşününce o günlerin uzak olmadığı görülecektir.

3-medet_ummak.jpg

Önce başbakanlık, sonra cumhurbaşkanlığı, ardından üniversiteler, şimdi de ordu! Kurumlar bir bir el değiştirdikçe, toplumun ödeyeceği ağır bedellerin faturası da şişiyor. Bu dönüşümler, toprak reformu, sanayileşme, tarım reformu, madenlerin işletilmesi, denizcilik sektörünün geliştirilmesi, eğitim, sağlık, barınma, toplumsal yaşam için yapılmıyor. Bu dönüşümler, sporun, sanatın, gelenek ve göreneklerin, dostluk ve kardeşliğin güçlendirilmesi için yapılmıyor. Bu dönüşümler, ülkeyi topyekun ele geçirmek ve bir daha asla gitmemek için yapılıyor. Zaman kimin haklı kimin haksız olduğunu gösterecektir. Bugün başını kuma gömenlerin yarın acı gerçekle karşılaştıklarında artık söyleyecek sözü, yapacak şeyi kalmayacaktır. Devletin kurum ve kuruluşları birbiriyle çatıştırılarak varılacak yer huzur ve barış değil, kargaşadır.

Umarız toplum aklını başına devşirir ve yazgısına sahip çıkar.

4-hedefe_do_ru.jpg

Bu mutluluk ne kadar sürecek? Buna Türk halkı karar verecektir. eğer aklını başına devşirebilirse elbette!
...........................................................................

Emeğiyle yaşamını sürdürenlerin yazgısı yoksulluk olmamalı!

"EMEK İŞKENCEDE MAHZUN..."

2-yoksullu_un_resmini__izmek.jpg

TEKEL İşçilerinin direnişi bir kez daha gösterdi ki, emekçinin yine emekçiden başka dostu ve dayanışacağı bir kişi ya da kurum yoktur. Biz bunu biliyoruz ama kendi sözleriyle açıkladıkları gibi, "AKP'ye % 65 oranında oy veren TEKEL İşçisi"nin ve diğer sektörlerdeki emekçilerin bunu bilmesi açısından yararlı oldu.

11-_sttekiler__alttakiler.jpg

Cumhuriyet dönemi kazanımlarını yerli ve yabancı tekellere satarak, tam bir mirasyedi davranışı sergileyen 1980 sonrası iktidarlar, bugün devletin güvenliğini tehlikeye sokmak bir yana, üretmeyen, satmayan ve paylaşmayan bir ekonomiyle karşı karşıya düşürdüler insanları. Emeğiyle geçinen insanların sosyal statüsü ve toplumsal konumu öylesine bir değer yitimi yaşadı ki, bugün nüfusumuzun % 80'i açlık sınırında bir ücretle yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır.

Özellikle Sovyetler Birliği ve diğer Doğu Avrupa Sosyalist Bloğunun sosyalizmi tasfiye edip, çarpık kapitalist üretim biçimine dönüşmesinden sonra, gene özellikle Avrupa ülkeleri başta olmak üzere, devletlerin halka yönelik yüzü olan "Sosyal devlet" yapısından uzaklaşılmıştır. Bugün, Almanya'da 2010 bütçesinden sosyal fonlara ayrılan para bir önceki dönemin yarısı bile değildir. Oysa, Alman ekonomisi istatistiki bilgilere göre, son on yılın en güçlü dönemini yaşamaktadır. Yani, kazanan kazanmış ama halk bedel ödemiştir. Bu durum ülkemizde çok daha vahim yaşanmaktadır. Zaten olmayan sosyal adalet, var olan kazanımları başta olmak üzere yitirmiş, liberal ekonomik politikaların uygulanması sonucu, tarımsal ve hafif sanayi alanlarındaki üretimini yitirmiştir. Önümüzdeki sürecin çok daha kötü olacağını görmek için bilici olmaya gerek yoktur. Yaşayarak görmekteyiz zaten.

Emeğiyle geçinen insanların örgütlenmesi, birleşmesi ve daha haltan yana planlarla karşısına gelenleri iktidar yapmalıdır. Tarımsal sanayi oluşturmadan halkı doyurmak olası değildir. Bunun ne demek olduğunu, Türkiye gibi bir tarım ülkesinde, etin kilosuna 25-30.-TL ödeyerek görüyoruz.

Halk, kendi geleceğine kendisi sahip çıkmadıkça, birilerinden medet ummak boşuna bekleyiş olacaktır. Özelleştirme furyasının sonuçları, talan ve batak olarak görülmüştür. Bu furya dünyanın birçok ülkesine mutsuzluk ve yoksulluk getirmiştir. Türkiye de mutlaka özelleştirmelerden en kısa zamanda vazgeçmeli, devletin etkinliğini göstermelidir.

Siteyi gezen değerli dostlar, yorumlarınızı alttaki bölümü kullanarak bize ulaştırırsanız sevinirim.
M. Kırnapçı.

Düşüncelerini paylaşır mısın?

Ad,Soyad:

E-mail:

Web Adresi:

Mesaj:

Elektronik Posta: kirnapci@windowslive.com