MONOLOGLAR
YERLİ PUSULA
Affedersiniz efendim. Aranızda
bir terzi ya da kumaş tüccarı
varsa çok rica ederim haber
versin, bir şey soracağım.
(Biraz durur.)
Yok galiba... (Sağa, sola
bakar) Evet yok... Ama, bu
nasıl olur? Allah nazardan
saklasın, bu kadar kalabalık
içinde kumaştan anlayan bir kişi
de çıkmaz mı? Şaşılacak şey
doğrusu....
Terzi, tüccar aradığıma bakıp da
bedava elbise mi yaptıracağımı
sandınız yoksa? Ne münasebet a
efendim!
Şu üzerimdeki elbiseyi babam
daha yeni yaptırdı.
Arkadaşlarım, kıskandılar mı
nedir, beni kızdırmak için ağız
birliği etmişler... Neymiş,
elbisem yerli malı değilmiş...
Çorabımın ipliği, pabucumun
derisi Avrupa’dan geliyormuş.
Ne münasebet a efendim! Ben
tepeden tırnağa dek yerli malı
kullanırım... İçim, dışım,
varım, yoğum hep yerli malı...
Babam çok titizdir... Evimize
şimdiye dek yabancı mal
sokmamıştır. “Çıplak kalacağımı
bilsem yabancı malı giymem.”
dediğini kaç kez duydum...
Benim de üstümdekiler öz yerli
malı... Fabrikalarımız harıl
harıl kumaş dokuyor... Hem de ne
güzel kumaşlar... İnsan bakmaya
kıyamıyor.
Şu ayakkabım da yerli malı.
Beykoz fabrikasında yapılmış...
Taş mı taş... Eskitebilene aşk
olsun...
(Biraz dolaşır. Durur,
seyircilere bakar.)
Ne o? Bir çoğunuz, omuzuma
astığım şu kutuya bakıyorsunuz.
Yabancı malı mı sandınız yoksa?
Ne münasebet a efendim! O da
yerli... Fotoğraf makinesi
falan değil... Mühendis dayımın
yeni bir buluşu... pusula gibi
bir şey... Ama, yaptığı iş çok
yararlı.
Merak etmeyin, size de
göstereceğim... Bu araç yerli
malıyla yabancıyı kolay seçmeye
yarar... Bunu, bir yabancı malın
yanına uzattınız mı, kuzey
yönünü gösteren pusula gibi,
ibresi hemen o tarafa döner.
Eğer yerli ise hiç istifini
bozmaz.
Hazır olun, yanınıza
geliyorum... Aranızdan geçerken,
elimdeki bu aracın ibresi kimden
tarafa dönerse ben de ona
döneceğim ve diyeceğim ki:
- Ey sayın bayan, yahut bay!
Demek siz hâlâ yabancı malı
kullanıyorsunuz. Yerli
mallarımızın her bakımdan
üstünlüğünü bütün dünya takdir
etmiştir. Sırtınızda taşıdığınız
bu yabancı malı omuzunuzu
çökertiyor mu? Ona verdiğiniz
paranın nereye gittiğini
düşünmüyor musunuz?
Seyircilerin arasında biraz
dolaşır. Ara sıra elindeki araca
bakar. Tekrar sahneye döner.)
Çok şükür... Makinede hiç
kıpırtı olmadı... Demek,
müsameremize onur veren
büyüklerimizin hepsi yerli malı
kullanan ve onun geniş anlamını
bilen kimseler... Var olsunlar!
Var olsun yerli malı!
DEDİKODU
Dedikoduyu hiç sevmem.
Başkasının etlisine, sütlüsüne
karışmak hiç hoşuma gitmez. Neme
lazım, bu huyumdan çok memnunum.
Bu yıl okullar
açıldı açılalı hiçbir
arkadaşıma, “Gözünün üstünde
kaşın var.” demedim. Söz
aramızda, Bazı çocuklar pek
alıngan olurlar. Hele bir tanesi
var ki, şimdi adı gerekli değil,
buluttan nem kapar.
Geçenlerde ona,
“Kardeşim, aritmetik
problemlerini çözerken evde sana
kim yardım ediyor?” dedim. Vay
efendim vaay... Sen misin bunu
soran? Açtı ağzını, yumdu gözünü
de söylemediğini bırakmadı
bana...
Oysa sıra
arkadaşı Fikret’ten, pardon,
adını söylememeliydim, kaç kez
duydum. Ödevlerini hep ablasına
yaptırıyormuş. Neme gerek, kim
yaptırırsa yaptırsın. Öğretmen
anlamaz mı sanki? Çekirge bir
sıçrar, iki sıçrar, üçüncü de
ele geçer.
Neme gerek, biz
kendi işimize bakalım.
Dedikoduyu hiç sevmem doğrusu.
Falan şöyle yapmış, filan böyle
yapmış. Bana ne? Her koyun kendi
bacağından asılır.
Ha, koyun dedim
de hatırıma geldi. Geçen gün
sınıfta öğretmenimiz yanımızdaki
arkadaşa:
- Koyunla keçi
arasındaki benzerlikleri söyle,
dedi. Çocuk ne dese
beğenirsiniz? Koyunun eti, sütü,
kellesi, kuyruğu keçiye
benzermiş...
Benzese bari.
Kendimi tutamadım, fık diye
güldüm. Bana öfke ile baktı.
Koyunla keçiyi tanımayan bu
çocuk kim, biliyor musunuz?
Söylemem.
Söylersem dedikodu olur. Zaten
çok alıngan bir çocuk. Ona
sınıfta herkes Mıhladız
Süleyman, diyor. Ne söylense
hemen kendine çekiyor. Neme
gerek, benim bir şey söylediğim
yok. Dedikoduyu hiç sevmem...
Sınıfta 50- 60
çocuğuz. Hiç birimizin huyu
ötekine uymuyor. Hele bir çocuk
var ki, adı gerekli değil,
dedikodu yapmadığı gün yoktur.
Beni ona çekiştirir, onu bana
çekiştirir.
Bir gün
dayanamadım:
- Sabahat,
dedim, bu yaptığın doğru
değildir. Bırak artık şu
dedikoduyu. Herkesi birbirine
katacaksın...
Durdu durdu da bana ne söyledi
bilir misiniz? Söylemem,
dedikodu olur.
(Seyircilere
doğru eğilir. Elini ağzına
koyar. Hafif sesle:)
Ama, siz yabancı sayılmazsınız.
Benden duymuş olmayın. O çocuk
bana:
-Dedikoducu
senin gibi olur, dedi.
DAHA NE SÖYLEYEYİM?
Buraya niçin çıktım biliyor
musunuz? Nereden bileceksiniz!
Bari ben söyleyeyim. Efendim,
size şimdi bir nutuk çekeceğim.
Neden şaştınız? Yalnız büyükler
nutuk çekmez ya, biz de
çekeriz.. Hem de sık sık...
Bayram Haftası der, nutuk
çekeriz. Kitap Haftası der,
nutuk çekeriz.
Allah korusun,Verem Haftası,
Tutum Haftası, anneler Günü,
Babalar Günü, Yılbaşı, Yıl sonu,
Çocuk Haftası der, çekeriz
nutukları...
Biz bu sayılı haftaları, günleri
arkadaşlarla paylaştık. Bana
Tutum Haftası düştü. En zoru da
işte bu... Ben size şimdi ne
söyleyeyim, bilmem ki!..
(Biraz durur.)
Arpacı kumrusu gibi
düşünmektense bir şeyler
söylemeliyim...
Hah, aklıma geldi, durun...
(Yüksek sesle) Kumbarası
olanlar ellerini kaldırsınlar!
(Bekler, sayar gibi yapar)
Gördünüz mü? Kumbarasızlar daha
çok... Ben şimdi size ne
söyleyeyim, bilmem ki!..
Peki, bankada hesap açtıranlar
ellerini kaldırsınlar!
(Bekler, gene sayar gibi yapar.)
İşte, demedim mi? Gene
hesapsızlar daha çok... Ben
size şimdi ne söyleyeyim; bilmem
ki!...
Haa, affedersiniz. Başkasının
parasını, malını, mülkünü sormak
ayıp sayılır ama, ben size başka
ne sorayım, bilmem ki!..
Durun, durun, buldum... Yerli
malı sevenler ellerini
kaldırsınlar! Çekinmeyin canım,
kaldırın. Bu da ayıp değil ya...
Hem, yerli malını sevmek bir
vatan borcudur. (Çabuk çabuk
sayar.) Bakın, eller
Mehmetçiklerin süngüleri gibi
havaya dikildi. Elleriniz,
gönülleriniz dert görmesin!
Ama öğretmenimiz diyor ki:
“Yerli malını sadece sevmek
yetmez. Onu kullanmak, çoğaltmak
da gerek.”
Ben giyimden, kuşamdan pek
anlamam ya, zannedersem hepiniz,
tepeden tırnağa, yerli malı
giymişsiniz. İşte buna çok
sevindim, doğrusu...
Hem, yerli malı kullananlar
tutumlu da olurlarmış... Demek,
hepiniz tutumlusunuz. İşte, buna
da çok sevindim...
Zaten bu zamanda tutumsuz
olanlar gemilerini kolay kolay
yürütemezler. Ya kömürleri biter
ya karaya otururlar...
(Biraz dolaşır,
düşünür.)
Ben size bir şey daha
söyleyecektim ama, neydi acaba?
Neydi acaba?
Siz de bilirsiniz, Nasreddin
Hoca bir gün camide vaaz
edecekmiş. Yani benim gibi nutuk
çekecekmiş...
-
Ey cemaat! Size bir şey
söyleyecektim ama, bir türlü
aklıma gelmiyor, deyip gene
durmuş.
Bu
hale dayanamayan oğlu bağırmış:
-
Baba kürsüden inmek de mi aklına
gelmiyor?
Siz söyleyin büyüklerim, ben
size daha ne söyleyeyim, bilmem
ki!...
DOKTOR
(Monologcu, sırtında beyaz
gömlek, burnunda kelebek
gözlükle koşar gibi ortaya
çıkar. Seyircilerin arasına
bakınır. Telaşla konuşmaya
başlar.)
Kaçırdım kaçırdım, hastamı
kaçırdım. Tam muayene ediyordum,
elimden fırladı kaçtı. Belki de
aranıza gelmiştir. Rica ederim,
görenler varsa haber versin.
Kısa boylu desem uzunca, zayıf
desem şişmanca, esmer yüzlü,
şehla gözlü, on beşle altmış
arası bir şey... Böyle birisi
varsa aranızda rica ederim,
söyleyin. Gözlerim uzaktan pek
seçemiyor. Hem bana hem
mesleğime hem de insanlığa
hizmet etmiş olacaksınız.
Ah
efendim ah! Bilseniz şu
doktorluk ne güç meslek...
Karşınıza delisi de gelir,
akıllısı da... “Bir şeyin yok,
turp gibisin maşallah!” derim,
inanmazlar, “Sende şu illetler
var.” derim, bir daha semtime
uğramazlar.
Bıktım bu meslekten doğrusu.
Lokman hekim sağ olsaydı, gider
çatar, “A mübarek insan, kuracak
başka meslek bulamadın mı?”
derdim.
Efendim, hastaların bazıları çok
duygulu oluyorlar. Nabızlarına
göre şerbet vermedin mi, senden
kötüsü yok.
Ben de lafı nereden nereye
getirdim. Efendim, o söylediğim
hastayı gören oldu mu acaba?
(Biraz bekler.) Vah, vah,
yok desenize... Bari sizinle
tanışmışken birkaçken
birkaçınızı reklam için
muayeneden geçireyim...
(Seyircilerden birine dikkatle
bakar.)
Örneğin, şu sayın bayan hiç
neşeli görünmüyor. Neşe,
sağlığın aynasıdır. Muayene
etmeden söyleyebilirim ki,
kendisinin gezmeye, tozmaya,
dans etmeye, eğlenmeye ihtiyacı
var.
Kendilerine şöyle bir reçete çok
uygun olur.
(Cebinden zımbalı defterle kalem
çıkarır. Yazar ve okur:)
1-
Alfabedeki bütün harflerden
yapılmış bir vitamin harmanı.
Sabahleyin aç karına
yutulacak...
2-
Bir tutam mısır püskülü, üç
parça horoz ibiği, iki demet
tilki kuyruğu bir havanda
ezilecek... Akşamları tok
karnına yutulacak.
Neşesi yerine gelmezse ben
doktorluktan vazgeçer, bakkal
çırağı olurum.
Gene seyircilere bakar. Başka
birine:)
İşte bir hasta daha... Ben
birini kaçırdım derken, meğer
bir çoğunun içine düşmüşüm.
Evet, siz bayım, siz de mide
rahatsızlığı var. (Başını
sallar.) Nasıl, bildim mi?
Evet, çok yiyorsunuz. Her ne
kadar “Can boğazdan gelir.”
derlerse de canımın gene oradan
çıkacağını unutmayalım. Ne var o
kadar makarna yiyecek a canım...
Yerli malı diye ha bire
atıştırmışsınız.
Eğer mutlaka yerli malı yemek
istiyorsanız ondan bol ne var?
Örneğin yemişlerimiz de yerli
malıdır.
O mübarek şeftaliler, o canım
elmalar, armutlar... Hele
portakallar, hele portakallar...
Hangi ecza deposunda bu kadar
vitamin bulunur?
Reçeteye meçeteye, doktora da
gerek yok... Ye yiyebildiğin
kadar... Bu çeşit tedavinin ucu
gene bizim mesleğe dokunuyor
ama,eee ne yapalım, ben yurdumu,
yurttaşlarımı, yurt yemişlerini,
yerli olan her şeyi mesleğimden
de çok severim...
İNŞALLAH
(Monologcu
çocuk sahneye –mümkünse- üç
tekerlekli bisikletle çıkar.
Seyircilerin önünde fren yapar,
durur. Arkasına bakar, derin bir
“oh” çeker.”)
Bisikletim var
diye sakın beni kıskanmayın! Var
ama, ağız tadıyla binemeyeceğim
artık... Şu dört yol ağzındaki
trafik memurundan işitmediğim
kalmadı. Neymiş? Dedem yerindeki
adamı, az kalsın
çiğneyecekmişim.. Çiğnemedim
ki... Vallahi de çiğnemedim,
billahi de çiğnemedim.
Bir haftadan
beri ne güzel gezip
dolaşıyordum. Nazar değmesin
diye, görenler hep maşallah
çekiyorlardı..
Haa, maşallah
dedim de aklıma geldi. Ben
maşallah ile inşallahı
birbirine hep karıştırırım. Bu
yüzden daha dün babamdan bir
araba azar işittim. Bugün de
trafik memuruyla o adam beni
sorgu yağmuruna tuttular. Biri
bıraktı, biri sordu. Biri
bıraktı, biri sordu:
- Bir tarafın
kırılmadı ya? dediler.
- İnşallah,
dedim...
- Epey sağlam
kafan varmış, dediler.
- Maşallah,
dedim.
- Adın ne
bakayım senin?
- İnşallah,
şey, Sadullah...
- Bu bisikleti
sana alana ben ne diyeyim?
- Maşallah?
- Allah sana
da, babana da akıllar versin!
- Karşında
senin deden yerinde adam var.
- Maşallah!
- Bir daha seni
buralarda görmeyeyim...
- İnşallah!
- Görürsem,
kulağından tuttuğum gibi, seni
tavana asarım.
- Maşallah!
Velhasıl,
korkumdan, maşallahla
inşallahtan başka ağzımdan söz
çıkmadı.
(Biraz durur.
Bisikletine bakar, konuşur.)
Şimdi ben seni
ne yapayım a şeytan arabası?
Sat desen,
satamam. At desen, atamam.
Başıma tatlı bela kesildin.
(Bir düdük
sesi duyulur. Kulak kabartır.)
Duydunuz mu?
Gene onlar... Peşimi
bırakmıyorlar ki sizinle rahat
rahat konuşayım... Neyse, alt
tarafını, maşallah, şey inşallah
başka sefer anlatırım. Hoşça
kalın!
(Pedalı çabuk
çabuk çevirir, gider.)
Webmaster & Design © ALPAYCAVLAK Alponline [ ©
2004 All Rights Reserved - ©Tüm Hakları Saklıdır ] alponline@msn.com |