|
De ki; Sünneti inkâr edenlere
De ki; Siz kâfirlerin beldelerisiniz.
İslamEğitimi [OrjinS]
Allah'ım yarattığın her şeyin şerrinden sana sığınıyorum.
Resulullah (sav) buyurdular ki: "Kul, hayrıyla, şerriyle kadere inanmadıkça, kendine (hayır ve şerden) isabet edecek şeyi atlatamayacağını, (hayır ve şerden) kaçacak olan şeyi de yakalamayacağını bilmedikce iman etmiş olmaz."
( Tirmizi, Kader 10, 2145 )
Bir kötülük işlediğinde peşinden hemen bir iyilik yap ki, o kötülüğü silsin. (Hadis-i Şerif - Tirmizi)
BAŞÖRTÜ
Şurası unutulmamalıdır ki, benim bacım, paha biçilmez değerdeki varlığını, şeytani gözlerin iğrenç bakışlarından korumak için giyindiği simsiyah çarşafıyla, imanla atan kalbiyle, irfanla çalışan aklıyla ve tavizsiz vakur karakteriyle eşsiz bir âbidedir.
Arkasına sığındığı örtü onun esaret zinciri değil, hürriyet belgesidir.
Evinde oturup sokaklara çıkmaması, açılıp saçılmaması onun kokuşmuşluğuna değil, korunmuşluğuna, asaletine ve temizliğne delalettir.
Kocasının getirdiği parayı yemesi, onun kapıdan karşılayıp güleryüzle içeri alması ekonomik bir zillet değil bilakis, ideal işbölümünün gereklerini yerine getirmesidir.
O, alacağı bir kaç kuruş için, yolda, otobüste perişan olan; işyerinde ezilen, bazan da süflîleşen çağdaş kadından çok daha farklıdır.
Onun oturuşu miskince bir bekleyiş değil büyük bir istikbale hazırlanıştır.
Geleceğin mücahid erlerine ana olma istikbaline.
O, Rabb'inin kendisine verdiği haklardan memnun ve fazlasıyla razıdır.
Kafirlerin daha büyük değerlerini elinden çekip almak için yem olarak önüne sürdükleri sahte hürriyetlere, haklara ihtiyacı yoktur.
Çünkü o, hiç bir sistemin yapamayacağı kadar hür, hiç bir mükafatın edemeyeceği kadar mutludur.
O benim bacımdır.
Onun namusunu korumak ve İslâm'ın koyduğu ölçüler dahilinde muhafaza etmek benim görevimdir.
O, benim bacımdır. Onun namusunun dokunulmazlığı vardır. Namusunun ve namusuna gelinceye kadar en ufağından en büyüğüne bütün değerlerinin...
.
Onun dokunulmazlığının garantisi kalbimizdeki sönmez inancımızdır.
UMUDUNUZU KAYBETMEYİN
Bir şeyin tümünü yapamıyorsanız tümünü de terk etmeniz gerekmez. Bu, doğru bir kaidedir. Siz bir doğruyu bütün olarak yapmak istiyor, eksiksiz yaşamayı arzu ediyorsunuz. Ancak, bu konuda zorluklar var, hatta yer yer imkânsızlıklar da söz konusu. Ya siz nefsiniz itibariyle hazır değilsiniz yahut da sizin dışınızdaki şartlar müsait değildir.
Ne yapacaksınız bu durumda?
Yapmak istediğinizi tümüyle yapamıyorsanız tümüyle de terk mi edeceksiniz, yoksa ne kadarını yapabiliyorsanız o kadarını yapmaya yönelecek, yapamadıklarınız için de müsait imkân ve şartları mı bekleyeceksiniz?
Kaide(temel, ana husus) diyor ki; tümüyle yapamadım diye tümüyle terk etmeniz gerekmez. Ne kadarını yapabiliyorsanız o kadarını yapın, yaşayın. Yapamadıklarınızı, yaşayamadıklarınızı da yapma ve yaşama azim ve araştırması içinde olun. Eğer içinde bulunduğunuz zorluk ve imkânsızlıklardan bir çıkış yolu bulmayı istiyor, bir çare arıyorsanız. Maksadınız yaşamaksa tabii.
Muhakemeyi genişletecek bir noktaya daha dikkatinizi çekmek isteriz.
Ayetlerin ve hadislerin ortak ölçüleri:
--Sevaplar günahları giderir, iyilikler kötülükleri yok eder.
Diyelim ki, istemeden, arzu etmeden, ona ya nefsin baskısıyla, ya da çevrenin izinsizlik ve imkânsızlığıyla bir günaha maruz kalıp, bir hata işlediniz? Her şey yok mu oldu, hiç çıkış yolu yok mu artık?
Bize göre her şey mahvolmadı, ümitlerin tümü de suya dökülmedi, çıkış yolu, ümit yeri vardır.
Meallerini verdiğimiz ayetler, hadisler:
--İyilikler kötülükleri yok eder, sevaplar günahları giderir: (Hûd-114)
--Günahına tövbe eden günah işlemiş gibi olur: (Hadis)
Öyle ise istek ve irade dışı maruz kaldığınız günahlardan dolayı ibadet ve sevabınızı çoğaltın, iyiliğinizi fazlalaştırın, (önce 'hem' kendinize, sonra topluma) hizmetinizi yoğunlaştırın, böylece sevabınızı günahınızdan fazla hale getirmiş olursunuz.
Muhtemeldir ki kazandığınız bunca sevaplar maruz kaldığınız günahlardan çok fazla ve üstün gelir de ayetin verdiği müjde hakkınızda tecelli eder. Kaybederken kazanır duruma bile girmiş olursunuz.
Elbette bunlar günaha girmek için izin değil, girilenlerden ümitsizliğe düşüp de her şey yok oldu gibi bir yeise(umutsuzluktan doğan karamsarlık, üzüntü) kapılmamak için bir ümittir. Hayat boyunca gördüğüm şey, ya hep, ya hiç olmamıştır. Başlangıçta eksik, noksan şekilde başlanmış; ama zaman içinde noksanlar azalmış, hatta mükemmele ulaşılmıştır.
Dinî meselelerin hepsi de böyledir. Sakın gözünüzde büyütüp de ben bunların hepsini de yapamıyorum, öyle ise hiçbirine teşebbüs etmeyeyim, demeyin. Yapabildiklerinizi yapın, yapamadıklarınız için Allah'ın lütfedeceği şevk imkânını bekleyin. Ümidinizi kaybetmeyin. Çünkü ümidini kaybeden her şeyini kaybetmenin de ötesinde kayıplara düşmüş demektir.
--De ki: Ey çok günah işleyerek kendi öz canlarına kötülük etmede ileri giden kullarım!
Allah'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Allah dilerse bütün günahları mağfiret (bağışlama, af) eder. Çünkü Qafur (çok bağışlayıcı, merhamet eden ve bağışlayan) ve Rahim'dir. (Acıyan ve esirgeyen)
ALLAH NEREDE?
Bir kayanın üzerinde oturuyor ve akan suya bakıyorduk. Konuşmuyordu, özel dünyasına dalıp gitmişti. Bir ara göz ucuyla ona bakarken, "Ne düşünüyor acaba?" sorusu geçti aklımdan.
Bir süre, suda parlayıp sönen kabarcıkları seyrettikten sonra, başını kaldırdı, bana döndü. Baktım, yüzünde aşina olduğum anlam yüklü bir ifade belirmişti: Soracaktı... Merakının bütün derinliğini sesine yükleyerek:
"Söyler misin," dedi, "Allah nerde?"
Bu iki kelimelik büyük soru karşısında hayli zaman sustum ve düşündüm. Suskunluğumu saygıyla karşıladı, merakının şiddetini kaybetmeden bekledi. Bütün bilgilerimi gözden geçirmem ve muhakeme gücümü olabildiğince iyi kullanmam gerektiğini biliyordu.
"Sen," dedim, " suali sorarken yanlış bir noktadan yola çıkıyorsun."
"Nasıl?"
"Nerde, sorusu bir mekân'ı, yani yer'i hatıra getirir. Mekân ise, maddî varlıklar için söz konusudur. Allah nerde, suali, Allah da diğer varlıklar gibidir, onların bir mekânı vardır, şu hâlde Allahın da bir mekânı olmalı, muhakemesinin ürünüdür. Eğer Rabbimizi bir maddî varlık gibi düşünürsek, daha baştan yanlış yapar ve çıkmaza gireriz."
Endişeli ve tedirgin bir tavırla, "Umarım beni yanlış anlamazsın," dedi. "Ben, Ona inanıyorum. Merakım da bu yüzden. İnsan, inandığını tanımak istiyor. Onu hayalimde canlandırmaya çalışıyorum, olmuyor."
"Hayaline gelen her ne olursa olsun, o, Allah değildir. Çünkü senin hayalin sınırlı, sınırlı olan sınırsızı içine alamaz. Sen ancak yaratılanları tasavvur edebilirsin. Allah ise, yarattıklarına benzemez. Bütün varlıklar sonradan var edilmiştir. Oysa Allah ezelîdir, yani varlığının başlangıcı yoktur. Bir kudsî hâdiste, Allah vardı ve beraberinde başka şey yoktu, deniliyor. Ne madde, ne cisim, ne hareket, ne zaman, ne mekân... Maddî ve cismanî olmayan için yer tasavvuru anlamsızdır."
"Kâinatın bir sınırı var değil mi ?"
"Elbette."
"Peki, kâinatın bittiği sınırın ötesinde ne var ?"
"Hiçbir şey... O sınırdan ötede ne madde var, ne zaman, ne de mekân..."
"Allah kâinatın içinde mi ?"
"Hayır. Ustayı eserin içinde aramamalı. Yaradan, yaratılanın içinde olamaz."
"Şu hâlde Allah sınırın ötesinde bir yerde olmalı..."
"Hayır. Allah ne kâinatın içindedir, ne de sınırın ötesinde bir yerde..."
"Ama bu nasıl olabilir! Bir türlü anlayamıyorum. Hem Allah var diyorsun, hem de ne kâinatın içinde, ne de dışında olmadığını söylüyorsun!"
"Evet, öyle. Çünkü içinde veya dışında tabirleri maddeler, cisimler, yer tutanlar, bir mekânı olanlar için söz konusudur. Hâlbuki Allah ne maddedir, ne cisimdir ve ne de yer tutar. Bizi yanıltan nokta şu: Aklımız her varlığın mutlaka bir mekânda olması gerektiğini düşünüyor. Çünkü daima bir mekânda olan, yer tutan varlıklarla karşılaşmış. Mekânı olmayan bir varlığı tasavvur edemiyor. Allah tasavvurunda da bildiklerinden yola çıkıyor, mekândan münezzeh olan Allahın da bir mekânı olması gerektiğini düşünüyor. Bu sebeple, kâinatın içinde veya dışında bir yer arıyor. Kâinatın içinde veya dışında olmak yaratılanlar için söz konusudur. Nerde? Diye sorduğun zaman, daha suali sorarken, Allahın bir yeri olmalı, diye bir kabulle yola çıkıyorsun. Allah mekândan münezzeh olmakla beraber, isimlerinin ve sıfatlarının tecellileri, yani görünümleriyle her yerdedir. Akıl, Onun zatını kavrayamaz, ancak varlığını anlayabilir. İsimlerini, sıfatlarını ve şuuranatını kuşatamaz, fakat onların var olduğunu bilebilir."
"Nasıl bilecek?"
"Eserlerinden... Her varlık sanatlı bir eserdir. Her eser gibi sanatkârını gösterir. Kâinat da bir büyük eserdir ve o da ustasının şahididir. Çevremizde gördüğümüz her varlık ölçülü, düzenli ve süslü hâliyle bize Rabbimizi anlatan birer mektuptur. Yeter ki okumayı bilelim... Şu hâlde biz, bu eserlere bakarak Onun isimlerini ve sıfatlarını istediğimiz kadar düşünebiliriz, ama zatını, asla."
"Zatının düşünülmesinin yasak oluşu bir dogma değil mi ?"
"Ne münasebet! Terazisine, tartı kapasitesinin üzerinde bir yük yüklemeye çalışan bir adama, sakın yapma, bu terazi bu kadar sıkleti çekmez, demek ona iyilik etmektir. Kavranması mümkün olmayanı düşünmek, imkânsızın peşinden koşmaktır. Akıl bir mahlûktur, Hàlıkını ihata edemez. Her organımız gibi aklımızda sınırlıdır. Ondan yapamayacağını istemek, ona zulmetmektir. Sonsuz olan bir'e sığar mı hiç! Eğer Rabbimiz, zatını da anlamamızı bizden isteseydi, bu, altından kalkılamaz bir teklif olurdu. Allah, sonsuz merhameti sebebiyle bize kaldıramayacağımız yükü yüklememiştir.
" Oysa akıl da sınırlı. Sınırlı olduğu için de aciz. Aklın her şeyi kuşatamayacağını anlamak da yine makul bir davranıştır. Nasıl göz her varlığı göremiyor, kulak her sesi işitemiyorsa, akıl da her şeyi kavrayamaz. Akıllı insan, akla kaldıramayacağı yükü yüklemez. İmkânsızın peşinden koşmak da bir tür akılsızlıktır."
Başını kaldırdı, gökyüzündeki parça parça bulutlara baktı, "Biz" dedi, "galiba aklımıza fazla güveniyoruz."
RESULULLAH'IN DUALARI
(Ya Rabbi, sana ve Resulüne itaat etmemizi ve bildirdiklerinle amel etmemizi nasip eyle!)
(Ya Rabbi, faydasız ilimden, makbul olmayan ibadetten ve kabul edilmeyen duadan sana sığınırım.)
(Ya Rabbi, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün iyilikleri ver, bildiğimiz-bilmediğimiz bütün kötülüklerden de koru!)
(Ya Rabbi, her işimizin sonunu güzel eyle, dünya sıkıntılarından ve ahiret azabından bizi koru!)
(Ya Rabbi, bizi sabreden ve şükredenlerden eyle!)
(Ya Rabbi, bizi dostlarına dost, düşmanlarına düşman olanlardan eyle!)
(Ya Rabbi, acizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten ve her çeşit hastalıktan sana sığınırım!)
(Ya Rabbi, işinde sebat eden, nimetine şükreden, ibadetini güzel yapan ve doğru konuşanlardan eyle!)
(Bedenime, kulağıma, gözüme sıhhat ver! Küfürden, fakirlik ve kabir azabından sana sığınırım.)
(Ya Rabbi, kusurlarımızı ört, korkulardan emin kıl ve borçlarımızı ödememizi nasip et!)
(Ya Rabbi, sıhhat, afiyet ve güzel ahlak ver! Kaza ve kaderine rıza gösterenlerden eyle!)
(Ya Rabbi, gece ve gündüz gelecek kötülüklerden, sıkıntılardan kötü arkadaştan ve kötü komşudan sana sığınırım.)
(Ya Rabbi, ölünceye kadar ibadet etmemizi, ömrümüzün hayırlı amellerle sona ermesini nasip et ve Cennetini ihsan eyle!)
(Ya Rabbi, zulmetmekten, zulme uğramaktan sana sığınırım.)
(Bize dünya ve ahirette iyilik, güzellik ver ve Cehennem azabından bizi koru!)
DEMOKRASİ BİR DİNDİR
Demokrasi hayat, insan ve varlık konusunda özel bir düşünceye sahip olan bir dindir ve devleti dinden ayıran laik düşünceyi sabit kılan nizamdır. Demokrasi dinine göre Allah rızası için yapılacak ibadet ancak mescidler, kiliseler, zaviyeler ve mabedlere hastır. Fakat hayatın özel veya genel meseleleriyle ilgili konular demokrasi dinine hastır. Yani, demokrasi dininde yönetici olan kimsenin Allah'a ait olan yetkileri kendisinde bulundurma yetkisi vardır. Fakat Allah'ın hükmü olan konularla ilgili kanun yapma yetkisi yoktur. Zira böyle yaparsa dini siyasete alet etmiş olma ithamına maruz kalır ve kökten dinci ya da bölücü terörist ithamı ile karşılaşır.
Allah şöyle buyuruyor:
Allah'ın yarattığı ekin ve hayvanlardan Allah'a bir hisse ayırmakta ve kendilerince: 'Bu Allah'a ait, şu da ortaklarımıza ait' demektedirler. Ortakları için olan hisse Allah'a ulaşmamakta, fakat Allah'a ayrılan hisse ortaklarına ulaşmaktadır. Verdikleri hüküm ne kötüdür!' (En'am 6/136)
Demokrasi dinine göre, halk kendi kendine hükmeder. Yani, kanun koyan ve kendisine itaat edilen Allah değil, insandır.
Demokrasi dinine göre, Allah'ın dinine zıt olsa da, onunla alay edilse de, beşeri kanunlara muhalefet etmediği müddetçe inanç hürriyet vardır. Dileyen dilediği fuhşu yapar, zina eder, livata yapar vs. Zira demokrasi dini için mukaddes hiçbir değer yoktur. Buna rağmen, bu din itiraz edilemeyen, hesab sorulamayan üstünlükte görülür.
Demokrasi dini, batıl ve İslam'a zıt olsa bile, çoğunluğun görüşü mukaddes ve geçerlidir. Demokrasi dininde yöneticinin seçimi konusunda, en basit ve cahil insanla, en takvalı ve âlim insanlar eşit tutulur.
Demokrasi dininde, akidesi ve fikri ne olursa olsun, İslam'a aykırı olsa bile, siyasi partilerin ve değişik grupların oluşumu serbesttir.
Buna göre demokrasi dininde, kendisine ibadet ve itaat edilen ilah, insanın heva ve hevesidir. İşte bu sapık olan demokrasi fikrinin sahipleri, bu yeni din demokrasiye inanırlar ve düşmanlıkları, dostlukları, savaşları sadece bu din için yaparlar. Bu dine giren kimseyi kendilerine dost edinir, ona yardımcı olurlar. Bu dine girmeyen kimseye ise düşman olup, ona savaş açarlar.
Demokrasi bir tağuttur ve Allah'tan başka ibadet edilen tağutların temelini oluşturur. Buna rağmen insanlar bu dine girmede hiç çekinmez ve tereddüt etmezler. Ona muhakeme olurlar ve onu hiç çekinmeden överler. Şöyle şaşırtıcı bir durum vardır: Kendilerinin Müslüman olduklarını iddia eden kimseler Yahudilik ve Hıristiyanlık dinine girmekten çekinirler. Buna rağmen demokrat, komünist, sosyalist veya laik bir partinin dinine girmekten hiç çekinmezler. Oysa nasıl Hıristiyanlık ve Yahudilik birer din ise, demokrasi, komünizm, sosyalizm, laisizm de aynı şekilde birer dindir. Bu dinlerin hepsi batıldır. Aralarında tek fark; Yahudilik ve Hıristiyanlığın semavi asıllı oluşu, demokrasi, komünizm, sosyalizm ve laisizm semavi değil, heva ve hevesin ürünü oluşudur.
YAHUDİ VE HIRİSTİYANLAR
Yahudiler ve Hıristiyanlar hakkında bazı ayetler:
Yahudiler:
1- Peygamberleri öldürdüler. (Al-i İmran 183)
2- İman edenlere en şiddetli düşmanlık edenler Yahudi ve müşriklerdir. (Maide 82)
3- Üzeyir -haşa- Allah'ın oğlu dediler. (Tevbe 30)
4- Çoğu iman etmeyecektir. (Bakara 100; Nisa 155)
5- Allah'ı inkârlarından dolayı lanete uğradılar. (Bakara 88-89)
Hıristiyanlar:
1- Meryem oğlu Mesih'i ilah olarak kabul edenler, kâfir olmuştur. (Maide 72)
2- Allah -haşa- üç ilahtan biridir diyenler kâfir olmuştur. (Maide 73)
3- Meryem oğlu Mesih bir Peygamber, anası da sadık bir kadındır. (Maide 75)
4- İsa Mesih'e -haşa- Allah'ın oğlu dediler. (Tevbe 30)
5- Yahudilere göre, Hıristiyanlar Müslümanlara daha yakındır. (Maide 82)
Yahudi ve Hıristiyanların ortak yönleri:
1- Bilginlerini, rahiplerini Rabler edindiler. (Tevbe 31)
2- Yahudi bilginleri ve Hıristiyan rahipleri halkın mallarını yediler. (Tevbe 34)
3- -haşa- Allah'ın oğullarıyız dediler. (Maide 18)
4- Bile bile hakkı gizlediler. (Al-i İmran 71)
5- -haşa- Allah çocuk edindi diye iftira ettiler. (Bakara 116)
6- Allah'ın ayetlerini inkâr ettiler. Al-i İmran 70)
7- Allah'a iftira ettiler. (Al-i İmran 78)
8- Yahudi ve Hıristiyanlar, birbirinin dostlarıdır. (Maide 51)
9- Resulullah, dinlerine girmedikçe, Yahudi ve Hıristiyanlar ondan razı olmazlar. (Bakara 120)10- Dinlerinde aşırı gittiler. (Nisa 171)
11- Kitaplarındaki bilgileri gizlediler. (Maide 15)
12- Ehl-i kitap, 'Cennete ancak Yahudi ve Hıristiyanlar girecek' dediler. (Bakara 111)
13- Ehl-i kitap ve müşriklerden olan inkârcılar, Cehennem ateşinde ebedi olarak kalırlar. Onlar, halkın en şerlileridir. (Beyyine 6)
KİBİR
Kibirlenmek, gururlanmak, büyüklük taslamak çok kötü bir huydur. Şeytan'a ait bir özellik olan kibir, onun Hz.Adem (as)'e secde etmesini engellemişti. Allah bunu Kur'ân-ı Kerim'de şöyle anlatmaktadır: "(Hz.Adem'e) secde etmekten yalnızca İblis kaçındı. Kibirlendi ve kâfirlerden oldu" (el-Bakara, 2/34).
Küfür ve inkârın en önemli sebebi kibirdir. Bunu Hz.Adem (as)'ın kıssasında görmek mümkündür. Nitekim şeytan'ın kibrinden dolayı isyanından sonra, inkâr ve isyan edenlerin çoğu kibir nedeniyle isyan etmişlerdir. Hz.Musa (as) 'nın apaçık delilleri karşısında Firavun inkâr etmişti. "Sonra da Musa'yı ve Harun'u, firavun ve topluluğuna mucizelerimizle gönderdik, fakat onlar, kibirlendiler ve suçlu bir kavim oldular" (Yûnus 10/75). Hz. Peygamber (s.a.s) döneminde inkâr eden zengin ve ileri gelen insanlar kibir neticesinde inkar etmişlerdir. Bu durum Kur'an-ı Kerim'de şöyle anlatılmaktadır:
"En sonunda da sırt çevirdi. Büyüklük tasladı ve şöyle dedi:
"Bu eskilerden kalan bir sihirden başka bir şey değildir" (el-Müddesir, 74/23-4)
Abdullah b. Mes'ud (r.a.) bu hususta şu hadis-i şerifi nakletmektedir: "Resulullah (sav), 'Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse, Cennete giremez.'" buyurdu. "Bunun üzerine Hz.Ömer(ra), 'Ya Resulullah, insan elbisesinin ve ayakkabılarının güzel olmasını sever, arzu eder' dedi. Resulullah (sav), 'Şühhesiz ki, Allah güzeldir ve güzelliği sever. Kibir ise kendini yüksek görerek, hakkı inkar etmek ve insanları hor görmektir.' buyurdu." (Müslim, İman, 147)
Allah bir kimseye, imtihan için, mal, mülk, evlad, mevki, makam vs. gibi türlü nimetler ve zenginlikler vermiş olabilir. O kimse bu nimetlere şükretmeli, asla gurura, kibre kapılmamalıdır.
OrjinS@mynet.com
Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın
ayetler.com
Başlama Tarihi: 10 Kasım 2007 Cumartesi.
Lütfen Siteyi 1024 x 768 Çözünürlükte İzleyin..!
|