oyhanhasan.sitemynet.com
Edebiyat Penceresi Oyhan Hasan Bıldırki Öteki Türk Ülkeleri Edebiyatı Denemeler Masallarım Hikâyelerim Şiirlerim Mensur Şiirlerim Türk Destanları Kitaplarım Hakkımda Yazılanlar Atatürk Foto Albüm Öteki Sitelerim

Denemeler

YÜZYILA AĞIT

KİMLİK MESELESİ

Türk insanı, kimliğini arıyor. Türkiye, cumhuriyetimizin kuruluşuyla birlikte, o yol ayrımından, bu yol ayrımına doğru koşup duruyor. İnsanımız, yetmiş beş yıldan bu yana, nedense bir şemsiye altında toplanamıyor. Bunda liderlerimizin, aydınlarımızın, az da olsa, halkımızın da "büyük payı" var. Üç beş oy uğruna, "entelektüel" sayılma isteğine, "değişiklik olsun" hevesine atılan adımlar, gele gele bizi zorlu bir yol ayrımına getiriverdi. Yaşadığımız topraklara sahip çıkma yerine, bir ülkenin falan veya filân bölümünü, çok değişik adlar taşıyan, tarihte çoktan isimleşmiş olan milletlere bırakıverdik. Bölge isimlerini, orada yaşayan kendi insanlarımıza taktık. Böyle böyle yaptıkça, "bilinen ayrılıklar" boy gösterdi.
Şimdi bizim insanımız, üç beşi bir araya geldikçe, aralarındaki yabancının kim olduğunu soruşturmaya, aramaya başlar oldu. Önce "şüphe" doğdu. Bunu, ağız dalaşları izledi. Şimdi bıçak kemiğe dayandı. TV kanallarından birinde, "Ceviz Kabuğu" programında, şu veya bu biçimde bir araya getirilen konuşmacıları, "tahammül sınırları"nı zorlaya zorlaya dinledim. Aczmendiler adına ekrana çıkarılan Müslim Gündüz'ün karşısında yer alan Kemalistlerden ikisi bile, aynı konuda farklı şekilde düşünebiliyorlar. Belki; "Ne var bunda?" diyeceksiniz. Fikir özgürlüğünün bu sonuca yol açtığını düşünecek, sevineceksiniz.
Fakat, bana göre, "kazın ayağı" öyle değil.
Çatallaşmış yol ayrımına düşenlerden, aynı yolu seçenler bile, "ortak değer"de birleşemedikten sonra, fikir özgürlüğünün ne önemi kalır? Özgürlük, ayrılık getirecekse, "yere batsın" demez misiniz?
Yanlış anlaşılmasın: Aslında ben "makineleşmiş insan"a da karşıyım. İnsan, elbette bazı konularda farklı düşünebilmeli. Fakat aynı düşüncede olanlar arasında, ne olursa olsun, düşünce farklılıkları bulunmamalıdır.
Bulunursa, işte vardığımız, sıkıntılarını çektiğimiz sona ulaşır, dayanırız. Endişelerin korkunç dönemeçlerinde yaşamaya başlarız. Acabalı duyguların meçhul şafaklarına doğru yola çıkarız.
Şimdi yaşadığımız dramın düğüm noktası burada. Yapılan yanlışlıklar, verilen tavizler, boşvermeler, adam-sendecilikler bizi nereye götürecek? Yarın birbirimizin yüzüne bakamayacak hale geleceksek, -ki öyle görünüyor- bunun tedbirini tez elden almalıyız.
Bize, yeni bir kimlik gerekmiyor. Bu yolda yapılan çalışmaların, tüketilen nefeslerin, dökülen terlerin sonu yok. Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk, bizim için en güzel ve doğru olan kimlik elbisemizi, çok önceden biçmiştir: "Ne mutlu Türk'üm diyene!" Bu özdeyişte birleşmeli, adımız, soyumuz ne olursa olsun, bu topraklarda yaşamak istiyorsak, "Türklük şemsiyesi"nin altında toplanmalıyız.
Başkaca korunacak bir şemsiyemiz varsa, lütfen söyleyiniz.
20 Haziran 1995

Oyhan Hasan BILDIRKİ

Hayat, çetin bir cevizdir.

HAYAT

Hayat, uzun ince bir yol mu dersiniz? Veya bilinmez bir karanlıktan, sonsuz aydınlık ufuklara çıkış mı? Ya da her gün çiğnemekten bir türlü usanmadığımız iki kapılı bir hanın, birinci ve sonuncu kapıları mı?
Sorular, sorular!
Uzatsanız, kafanızı sorulara taksanız, bitip tükenmeyecek, çoğalıp gidecek, katlanıp büyüyecek sorular. Ve sorular açıldıkça, sanırım, ortaya çıkan sonuçlar, körpe omuzlarımızı o anda çökertecektir.
Onu söyler, ona inanırım: Hayat, çetin bir cevizdir. Onu kırıp da yiyebilene aşkolsun!
Şimdi korkup pustuğunuzu, sinip ürperdiğinizi görür gibi oluyorum. O kadar da değil! Aslında korkacak, sinip pusacak bir durum yok ortada. Bizim yaptığımız, size kazandırmak istediğimiz, sadece düşünme, düşünce üretme yollarını hepinize gösterebilmek, kavratabilmektir. Gerisi kolay.
Kolay diyorum ya, siz yine de, uzun ince bir yol olarak tarifinde anlaştığımız hayatınızı, şöyle veya böyle yaşarken, tedbirli olmayı gözden ırak tutmayınız. Çünkü yaşadığımız hayat boyunca ya da daha sonraki günlerde, tedbiri elden bırakmaz, tecrübelerimizden faydalanabilirsek, sonradan pişman olmaz, hayatın tadını çıkarırız.
Bu iş, büyük fedakârlık ister. Ne olursa olsun, şunları asla aklınızdan çıkarmayınız: Hayatı yaşlılar değil, onu tatlı ve acı taraflarıyla yaşayanlar bilir. Onları her yerde arayıp bulunuz. Size söylediklerini kulak ardı etmeyiniz. Onların değerini çok iyi biliniz. Hep biliriz: Değer bilmek, insanı yüceltir. Karşımızdakine değer verdiğimiz oranda, kendimizde yükseliriz. Bu, bizi, içinde yaşadığımız toplumu, başarıya götürür. Elbette hayatta, her şeyi kolay sanmayınız. Fakat hayata, kolay tarafından bakınız. Bunu öğrenmeye çalışınız. Yok, böyle yapmaz da, evinizi yapan duvarcıyı unutursanız, hayat, körpe omuzlarınızı çökertecek, güzelim saçlarınızı vaktinden önce ağartacaktır.
Yukarıda "başarı" deyince aklıma geldi. Söylemeden geçemeyeceğim. Gördüklerimizden, duyduklarımızdan, az veya çok çektiklerimizden, büyüklerimizin yaşadıklarından ibret alır, onlardan çıkardığımız sonuçları plânlayabilirsek, plânlı yaşamayı öğrenebilirsek, başarılı bir hayatın sahibi oluruz. Böyle bir hayatın sahibi olmak için de, ilim sahibi olmak gerektiğine inanmalıyız. Çünkü yaşadıklarından birtakım sonuçlar çıkarabileni, şöyle veya böyle, plânlı olabileni, şu kısa hayatımızda, başarıdan başka ne bekler?
Bir düşünür ne güzel demiş: "Hayat, insana bağışlanmış değil, ödünç verilmiştir." (Pubililus Syrus) Gördüğünüz gibi, bize bağışlanmamış ama ödünç olarak, belli birtakım sebepler karşılığında verilmiş olan hayatın değerini bilmek, anlamak zorundayız. Bu durum, beraberinde bazı sorumlulukları da karşımıza çıkarıyor.
Nedir bu sorumluluklar?
İçinde yaşadığımız zamanı iyi anlamak ve değerlendirmek, ilim öğrenmek, merhamet sahibi olmak, uygar davranışlara yönelmek, basit hayatımızı manâlandıracak, güzelleştirecektir. Anlamlı, güzel bir hayat, hangimiz için hedef değildir? Hangimiz uğruna ölümü bile göze alabileceğimiz pek çok değerin peşi sıra koşmaktan kaçınırız? Aramızda böyle bir amaca yönelmeyi istemeyen var mıdır?
Hiç sanmam!
Bir kere hayat, öyle veya böyle, ister beğenelim, ister reddedelim, çekmek, katlanmak zorunda olduğumuz alın yazımızdır. Hayat, boynumuza borç olan sorumluluklarımızın altın destanıdır. Hayat, bütün olumlu ya da olumsuz şartlara rağmen, yaşamak zorunda olduğumuz hayat, yine de bir güzellikler yumağıdır. Bize düşen, bu yumağı açmaktır. Onu merhamet, sorumluluk ve uygarlık çiçekleri ile beslemeli, ilimle taçlandırmalıyız. Bu, bütün hayatımızın tek amacı olmalıdır. Hepimiz bu amacın etrafında halkalaşmalı, mutluluk dolu bir dünyanın eşiğinde, dostlarımızla birlikte toplanmalıyız. Bu toplulukta hiçbir kavgaya yer olmasın. Kırgınlıklar, kızgınlık tufanları gönlümüzde fırtınalar koparmasın. Kıskançlığın, öfkenin ayak izleri yolumuza çıkmasın. Karanlık göğün sayısız yıldızları cadı olup dünyamızı karartmasın.
İşte o zaman, yıldızların bize göz ettiğini, gülümsediklerini görecek, çetin cevizi kırabilmiş olmanın keyfini çıkaracağız.
Hayatta bundan büyük, başka bir amaç olur mu?

Oyhan Hasan BILDIRKİ

SEVGİYE SUSAMAK

Henüz yolun başındasınız. Zaman geçmiş değil.

MEKTUP * Oyhan Hasan BILDIRKİ

"Geleceğe umutla koşan tomurcuklar,
Biz, sizleri birinizi diğerinden ayırmadan, yüreğimizin olanca sıcaklığı ile seviyoruz. Bu sevgimizi de, bıkıp usanmadan, günün her saatindeki günaydınlarımızla açığa vuruyoruz. Fakat, hemen hepimiz, sınıfa girdiğimizde, bu günaydının, sizin boş veren, aldırmayan, dinlemeyen tutumunuz sonucu, havada kaldığını görüyoruz. Bu tutumunuzdan, aranızdaki bazı arkadaşlarınızın da çok üzüldüğünü biliyoruz. Onların gözlerinde, sizin adınıza belirtmeye çalıştıkları özür dileme parıltıları yanıyor. Ama çoğunuz, bu parıltıların farkında değilsiniz.
Kendi adıma, sizlere şaşıyorum. Her gün bin bir umutla aştığınız, sabırla tükettiğiniz okul yolundaki ilerleyen adımlarınız, sizi nereye taşıyor? Niçin hem yolda, hem okulda, hem sınıflarda, birbirinizi incitiyorsunuz? Lüzumsuz bağrışmalar, itişip kakışmalar, çirkin küfürler, alçaltıcı bakışlar, bitmez tükenmez dedikodular, bir yerlerinizi kırmaya çok istekli olan çelmelerle, nereye gidiyor, neye ulaşmak istiyorsunuz? Amacınız şakalaşmak mı, dövüşmek mi? Amacınız yasak savmak mı, yoksa okumak mı?
Çok iyi biliyoruz. Evinizde, geride bıraktıklarınız, sizlerden bu türlü davranışlar istemiyorlar. Onlar, sizin geleceğinizi kurabilmenin telâşındalar. Bu yolda, üzerlerine düşeni yapmaya çalışıyorlar. Fakat siz, onların sizi okutmak isteklerinin önüne, lüzumsuz davranışlarınızla yeni yeni "Çin setleri" örüyorsunuz.
Öyle olmasaydı, yeni veya eski öğretmenlerinize, sınıfınıza girdikleri vakit günaydın deme fırsatı tanırdınız. Ama çoğunuz, bunu yapmıyorsunuz. Size yüreklerinin bütün sıcaklığını açmış olan öğretmenlerinize, ayağa bile kalkmaya tenezzül etmeden, olanca gücünüzle sürdürdüğünüz gürültüler arasında, sıra arkadaşlarınızı bile şikâyet etmeye kalkışıyorsunuz. Yetmedi: Daha neler, neler söylüyorsunuz. Ve farkında olmadan, bütün sınıf arkadaşlarınızın, şöyle veya böyle, körpecik gönüllerini kırıyorsunuz. Öğretmenlerinizi şimdi anlayamayacağınız bir şekilde, fakat sonsuz derecede kırıyorsunuz. Bitmedi: Henüz daha öğretmeniniz, kürsüdeki yerini almadan, bir köşeden diğer köşeye lâf atmaya, iki sıra arkanızdakini tokatlamaya, daha ileridekine kindar bakışlar fırlatmaya, velhasıl size yapılmasını istemediklerinizi, sözüm ona, arkadaşlarınıza yapmaya devam ediyorsunuz. Sonunda da nice kâlpler kırıyor, nice saraylar yıkıyorsunuz.
"Ne zamana kadar mı?", diyorsunuz?
Siz, "Zaman nedir?" tanımıyorsunuz ki... Biz, bu şekildeki hoş olmayan davranışlarınızı, hepinizin çocukluğunuza veriyoruz. Sabırla; olgunlaşacağınız, ağır başlı, ders dinlemeye ve öğrenmeye istekli olacağınız, hepinizi bu yola çağıracak olan zillerin çalmasını bekliyoruz. Henüz yolun başındasınız. Zaman geçmiş değil. Okulda bulunuşunuzun tek amacının okumak olduğunu unutmayınız. Yoksa, bunun dışında, okula taşıdıklarınızı, sınıflara soktuklarınızı, sokaktaki adam da yapar. Ama siz, sokaktaki adamdan farklı olmalısınız, değil mi?
Söylediklerimden pay alacağınız umuduyla, her şeye rağmen, yüreğimdeki en sıcak duygularla, gözlerinizden teker teker öperim."

Oyhan Hasan BILDIRKI

KIRK KÜÇÜK İNCİ

TÜRK OLMAK

Herkes; kendi doğrularını, hemen her fırsatta haykırıyor

Yaşadığımız günler, tereddütler harmanı. Acabalar, öyle miler bütün dillere pelesenk olmuş. Saman altından su yürütenler keyifte, büyük çoğunluk mutsuz.
Yukarıyı kokutan çirkef, büyük çoğunluğu da giderek birbirinden çözüyor. Çözülme, zayıflık demektir. Yılan, kızan, küsen büyük çoğunluk, her şeyden elini eteğini çekiyor. Ülkemde doğruları konuşanların sayısı azaldı.
Hayır, hayır! Herkes; kendi doğrularını, hemen her fırsatta haykırıyor. Fakat, dikkat edin: Yalnız kendi doğrularını dilendiriyor. Bu doğruların ortak noktasını bulma, bulabilme, anlama yeteneğimiz kalmadı mı, ne?
Ben, Türk'üm. Belki, bu adla anılan milletin ırki özelliklerini taşımıyorum. Bu, benim için önemli değil. Ancak, Türk olmaktan utananlar çok defa ırki özellikler meselesini öne çıkarmışlar, ilkin milletimizi bu şekilde düşündüre korkuta sarsmışlardır. Halkı yönlendirenlerimiz nedense her şey olmalarına rağmen, Türk olmaktan kaçınmışlardır. Bu tutum, yaşadığımız günleri hazırlamıştır. Halk, baştakilerin dediğine göre; inandığından değil, sadece köprüyü geçmek için öyle davranmaya alışmıştır. Türkiye'nin buhranı, açmazı işte burada.
Bu yüzden, sizi bilmem ama ben Türk'üm! Çünkü bu millete mensup olmak, her kişinin kârı değil, er kişinin kârıdır. Türk milleti, Allah tarafından kendisine verilen misyonu uygulayan, bu görevi de tek başına götüren bir millettir. Milletinin adını da içinde taşıyan bir kitabın yazarı olan Kaşgarlı Mahmut, ünlü eserinde bir kutsal hadisten söz ederek şöyle diyor: "Ben yer yüzünde bir ordu-millet yarattım. Bu millete, dillerin ve dinlerin en güzelini verdim. Yeryüzünde herhangi bir millete kızarsam, bu ordu milleti onların üzerine gönderir, onları yok ederim. Bu ordu milletin dilini ve dinini öğreniniz."
Bazılarınızda eşitlik duygularının depreştiğini görür gibi oluyorum. Türk'ü hazmedemeyenler, ilk itirazlarını bu noktaya yöneltiyorlar, üstün ırk masallarına yatıyorlar. Ben, bu noktadan uzağım. Ben, görevlendirilmenin farkındayım. Bu şuurla da Türk'üm diyebilmekteyim. Çünkü Türklük; birlik ve dirlik demektir. Birliğin olduğu her yerde, ilerleme de, şeref de vardır. Hele Türk olmanın vereceği gurura doyum olur mu?
Türk, dünya tarihinin parlayan tek kutup yıldızıdır. O tarihe dikkatle bakınız, dilerseniz büyüteçle yeni baştan inceleyiniz; ikinci bir örneğe rastlayamazsınız. O halde, hem Türkiye'nin nimetlerinden, denizinden, güzelim güneşinden faydalanmak, hem de Türk olmaktan kaçmak ikilemine düşmek niye? Her halde ilkindeki çıkar duygusunun sürmesi için, sorumluluktan kaçmak için, Türk olmaktan korkuyorlar.
Bana göre bu tutum, alçaklıktan başka bir şey değildir. Öyle ya! Hem Türkiye'de yaşayacaksın, vergi vermemek dahil bütün ayrıcalıklardan faydalanacaksın, hem de işler sarpa sardığında da tereyağından kıl çeker gibi bir davranışla, başka milletlerin, daha doğrusu azınlıkların mensubu olmakla övüneceksin! Bunun adına, hainlik değilse ne denir, söyler misiniz?
Halbuki; Türk olmak, hür olmak demektir. Türk'ün olmadığı yerde tam istiklâl yoktur.
Türk olmak, adam olmak demektir.

Bizim de amacımız, ne olursa olsun, her şeye rağmen adam olmak değil midir?

Oyhan Hasan BILDIRKİ

Merak, altın bir penceredir. O pencereden içeriye kim girmek istemez?


MERAK

Merak, zor bir konu. Nereden bulaştığımı ben de merak ediyorum. Merak, bir bakıma insanın hem kendisiyle, hem de çevresiyle hesaplaşmasıdır. O, ulaştığı sınırların içine neleri almıyor ki? Bence merak, biraz da kıskançlık demektir. İlk merakınızı hatırlayınız: Size yeni alınan bir ayakkabının benzeri, kardeşinize de, siz herhangi bir yerde iken alındıysa, eve dönmek için saatin geçmek bilmeyen dakikalarına isyan etmişsinizdir. Sizinki kırmızıysa, acaba onunki nasıl? Nasıl olacak? Size ayakkabı alınınca, yaramaz kardeşiniz kaşlarını yıka yıka sesini de yükseltmiş ve "Aynısından ben de isterim!" demişti, değil mi?

Bu yüzden merak, insanı zamanla yarıştırıyor. Bu yarışlar da, hayatımızın hemen her döneminde, hepimizi sonsuz koşulara sürüklüyor. Böyle koşularda merak bizi, depara kaldırır. Koşmak, dakikaları yutmak, ulaşmak istediğimiz noktaya kanatlanıp uçmak isteriz. Kâlbimiz, bu sırada yeni heyecanlarla çarpar. Bu heyecanlar, ulaştığımız, umduğumuzla karşılaştığımız oranda, bize huzur verir. Bizimkinin aynısı, kardeşimize alınmadıysa seviniriz. Başkası, bize göre daha iyisi alındıysa, üzülürüz. Üzüntümüzün temelinde yatan, az da olsa, bu merakımızın yarattığı kıskançlık değil mi?

Merak, belki de bir sorgulamadır. Fanusunun başındaki büyücünün; "Aynam, aynam! Söyle bana, yeryüzünde benden daha güzeli var mı?" deyişinin altında, sorgulama yok mu? Meraktan doğan böyle sorular, bizi araştırmaya götürür. Araştırma isteğinin olumsuz yönleri de bir güzelce törpülenir, doğruyu, yeniyi ve iyiyi bulmak amacına yöneltilirse, böyle bir davranıştan elde edilecek sonuçların harika olacağına inanmak gerekir. Unutmayınız ki, kuşlar gibi uçma merakı, daha sonra uçak olarak karşımıza çıkmıştır. Kuşlar gibi uçma isteğimizin temelinde, bu konuda onlara benzeme duygusu yatmıyor mu?

Aslında merak, bir altın penceredir. Çok uzaklardan bile parıltısını gördüğümüz bu altın pencerenin altında, hangimiz dolaşmak istemeyiz? Daha doğrusu, o altın pencereden içeriye kim girmek istemez? Bir bakıma merak, hepimizin yaşama isteğidir. Meraksız hayat, serapsız çöle benzer. Mecnun'u çöle çeken, Leylâ'nın hayâli değil mi? Ferhat'ın da zorlu dağları yarmasının temelinde, dünyalar güzeli Şirin ile beraber olabilme merakı yok muydu? Çin Seddi'nin büyüklüğü, Babil ya da Sümer tapınaklarının, Mısır ehramlarının sırları, bir yerleri kapatabilmenin, yerden gökyüzüne ulaşabilme düşüncelerinin yankıları değil miydi? Yunus'a; "Dağ ne kadar yüce olsa da, yol üzerinden aşar." dedirten gerçek, meraktan başka nedir? Çeşitli dallarda kazandıkları, ya da bizim, kendilerine güzellikle veya zorla öğrettiğimiz hünerlerin gösterisine kalkışan hayvanların durumunu, meraktan başka nasıl açıklayabiliriz? Kendisine kazandırdığımız hünerle, insan gibi konuşturabildiğimiz muhabbet kuşlarını, fındık kırdırtabildiğimiz taklitçi maymunları, bisiklete bile bindirdiğimiz sevimli köpekleri niçin severiz?

Törpülenen, eğitilen merakın sonunda, başarı ortaya çıkar. Fatih, karadan Haliç'e indirdiği gemilerle İstanbul'u alıp, yeniçağı başlatmıştı. Sesle görüntüyü birleştirme merakımız televizyonu, kendi programımızı yapma, hem görüntüleme, hem de çok uzaklardaki dostlarımıza da gönderme isteğimiz bilgisayarı ortaya çıkardı. Sihirli elektriği de unuttuğumu sanmayın. Ampulün mucidi Thomas A. Edison, sanki güneşle yarışmak istemedi mi? Amerika'nın keşfinde, yeni dünyalar bulma merakı ile yola çıkan Kristof Kolomb'un (Cristoforo Colombo) coşkun heyecanını unutabilir misiniz? Çirkin sigarayla ilk buluşmamızın, albenili ruj ile ilk tanışmamızın sebebi, merak değil mi?

Görüldüğü gibi merak, hayatımızın bir parçası, hem de vazgeçilmez bir yanıdır. Merakın, meraklının olmadığı yerde, tek düze, soğuk, donuk, tatsız tuzsuz bir hayat vardır. Böyle bir hayatın ne köşesi, ne dönemeci, ne de kavşağı olur. Böyle bir hayata katlanmak zorunda olanlar, bilimin de, sanatın da, teknolojinin de o doyumsuz şafaklarına asla ulaşamazlar. Onlar, tıpkı birer robot gibidirler. Düğmelerine basılırsa çalışır, elektrikler kesilince de, öldür Allah, hiçbir işe yaramazlar.

Merak, bütün şaheserlerin doğumunu hazırlayan ilk sancıdır.

Bu sancı olmadan, dünyanın en güzel masallarını, kucaklar dolusu sevgi yüklü şarkılarını, yağmaya hazır bekleyen bulutlara benzeyen şiirlerini, meraklarımızı doruğa çıkaran hikâyelerini yaratabilir miydik? Ulu dağlarla kesişen maviliklere, yıldız yıldız yanışlarıyla geceleyin gökyüzünün bütün sonsuzluklarını doldurmaya çalışan ateş böceklerine, huzur ile korkuyu bir arada yaşadığımız koyu yeşil ormanların derinliklerine, rüyâlarımızın kaynağına bizi götüreceğine inandığımız yollara, hep doludizgin kuşanmış merak atlarıyla çıkmadık mı?

Merak, bir sıçrama taşı. Sözün özü; kalkınmanın, daha iyi bir dünyada yaşama isteğinin, uygar olmanın, yücelmenin sırrı, bu taşlarda kazılı. Yoksa, meraklarımız olmasaydı, nasıl aşardık bütün tepeleri koyu bulutlarla tutulmuş olan zorlu, yüce dağları?

Medeniyet denilen yumağı deşince, göreceksiniz. Onun yükselen her basamağında, ufak büyük meraklarımızın ayak izleri var.

Siz, siz olun; şöyle veya böyle bir sebebe bağlanıp, meraklarınızdan asla vazgeçmeyin. Onlarla, Nasrettin Hoca'nın göle maya çalması gibi oynayın. Sakın ola ki bu oyundan da hiç bıkmayın. Bir düşünün: "Ya tutarsa?.."
Ben, bu yaşımda, şimdi bile bahçeme diktiğim küçük fidanların vereceği meyvenin merakındayım. Onları görebilmenin, içlerinden birini koparıp tadabilmenin merakıyla çatlıyorum. Eee, pes doğrusu! Hâlâ düğümün ne olduğunu anlayamadıysanız, siz de merakınızdan "çat!" diye çatlayın, olmaz mı?

Merak bu ya!..

Oyhan Hasan BILDIRKİ

Oyhan Hasan Bıldırki

Yukarı Git

Kırk Küçük İnci / Tıkla git.
Beğeneceksiniz.

Bana ulaşmak için yukarıdaki bağlıntı adresini kullanın