oyhanhasan.sitemynet.com
Edebiyat Penceresi Oyhan Hasan Bıldırki Öteki Türk Ülkeleri Edebiyatı Denemeler Masallarım Hikâyelerim Şiirlerim Mensur Şiirlerim Türk Destanları Kitaplarım Hakkımda Yazılanlar Atatürk Foto Albüm Öteki Sitelerim

Türk Destanları

ÇANAKKALE DESTAN DESTAN

"Milletlerin inanç, fazîlet ve millî kahramanlık mâceralarının manzum hikâyeleri'ne destan denir. Kelimenin aslı Farsça "dâstân"dır.
Destan sözü; bize üç edebî türü hatırlatır: 11'li hece ölçüsüyle yazılan -koşmaya benzer- şiirler, "epope" denilen, kahramanlık duygularını ve savaş maceralarını dile getiren örnekler, Fransızların "légend" dedikleri tür.
Tarih öncesinde milletlerin uygarlık devrine geçmeden önceki yaşayışlarını yer yer mübalağalı bir dille anlatan nazım türüne de "destan" denir. Bunlar çok defa dinî, efsanevî olaylarla doludur. Normal ölçüler içinde açıklaması zor olan olaylar dizisidir. Bizim üzerinde duracağımız destan da budur.
Türkler bir değil, yüzlerce destan yaratacak kadar destanî bir ortamda yaşamışlardır. Ancak bu devredeki bütün hikâyeler, sözlü ürünlerde kalmıştır. Elde bulunan örnekler, çok sonra yazıya geçirilmişlerdir. Milletlerin millî destanlarının oluşabilmesi için, ilkel bir devreden geçmiş olmaları gerekir. Bu zorunlu ilke, daha çok göçebe medeniyeti de yaşayan Türkler arasında kolaylıkla bulunur.
*Türk destanları, İslamiyetten önce ve sonra olmak üzürü iki büyük kısımda toplanır. Bu destanların bir kısmı halk dilinde yaşayan destanların derlenip toplanmasıyla elde edilmiş, bazılarına eski Çin kaynaklarında, Arap, İran tarih ve edebiyatına ait el yazması eserlerde rastlanmıştır. Türk destanlarının hemen hepsi, doğdukları tarihten çok sonra yazıya geçirilmiştir. Bu destanlarda Türk milletinin duygu, görgü ve hatıraları vardır. Tarihin birbirine benzeyen nice kahramanları ve kahramanlık olayları, bu destanlarla birbiriyle kaynaşmış, bir sonraki yaşayışa örnek olmuştur. Ergenekon destanının, Kurtuluş Savaşı'nda Ankara çevresinde sıkıştırılmaya çalışılan Atatürk ve arkadaşlarını etkilediğini çok iyi biliyoruz.
İslâmiyetten önceki Türk destanları, genel olarak şu üç ana başlık adı altında bilinirler:
1. Eski Türk destanları (Saka ve Hiyong-nu'lar):
Alp Er Tunga Sagusu: Alp Er Tunga M. Ö. VII. yy'da yaşayan bir hükümdardır. İran şairi Firdevsî'nin Şehnâme adlı eserinde Afrasyap diye anılır. Yazılı kaynaklara XI. yy'da geçirilmiştir. Kaşgarlı Mahmut'un Divân-ı lügât-it Türk adlı ölümsüz eserinde vardır.
Şu Efsanesi: M. Ö. IV. yy'da yaşamış bir Saka hükümdarı olan Şu'nun savaşlarını, bilhassa da Makedonyalı İskender'in yenilgisini anlatır.
Oğuz Destanı: Çin kaynaklarında Hiyong-nu'lar hakkında geniş bilgi vardır. Bu devlet, Asya'da İsa'dan önce kurulan en büyük Türk devletidir. Hun kağanı Mete'nin insan üstü, yenilmeyen gücünü, Oğuz'un kişiliğinde dile getirilen çeşitli Türk karakterlerini işleyen bir destandır. Eser bütünüyle elimizde yoktur. Uygur harfleriyle yazılmış olan bir Oğuz destanı, Paris kütüphanelerinden birindedir. Ayrıca Reşidüddin Tarihi'nde ve Ebülgazi Bahadır Han'ın Şecere-i terakkime'sinde de bu destandan bazı parçalar vardır.
Oğuz Kağan Destanı'nda mesnevî kafiyelenişi görülür.
Bu destanda biz, İslâmiyetten önceki Türk destanlarının genel karakteristiğini buluruz.
Oğuz'un doğuşu, efsanevîdir. Vücut yapası bakımından yaradılıştan kuvvetlidir. Annesinden çok az süt emer, hemen büyür ve güçlenir. Çiy et ve şarap ister, konuşur. Bunlar, Oğuz'un şahsında diğer destan kahramanlarında da görülen olağanüstü güçlere birer örnektir. Orta devrenin (İslâmi devir) Oğuz'a zıt tipik örneği Mecnun'dur. Mecnun mızmız, hiçbir şey yemeyen, daima ağlayan, hassas ve hastalıklı bir tiptir.
Oğuz'un teşbih (benzetme) unsurları, çevresindeki hayvanlardan gelmedir. Kuvvetini bu sembollerden alır. Omzunun samur omzu gibi, belinin kurt beli gibi, göğsünün ayı gibi kıllı olması... Mecnun'da benzetme unzurları hayvanî değil, bitkiseldir. Bu karşılaştırma; yaşayışın coğrafya ve ekonomik düzen ile yakından ilgisini gösterir. Uygarlık, çevre ile yakından ilgili değil midir?
Oğuz'da gıda rejimi de dikkat çekicidir. O, kuvvetli yiyecekleri sever. Mecnun, yemekten iğrenir.
Oğuz, mücadele adamıdır. Gücünü çok büyük, olağanüstü kuvvetleri yenmesiyle gösterir.
Oğuz'un gözleri, objektif (dış dünya) aleme çevrilmiştir. Onun tek isteği; düşmanlarını yenmek, kuvvetini kabul ettirmek ve coğrafî sınırlarını genişletmektir. Günümüz psikolojisinin tanımına göre Oğuz, extroverti (dışa dönük) tipidir. Biz buna alp tipi veya eroit tipi de diyoruz.
İslâmî devrenin tipik bir kişisi olan Yunus: "Diken olma sakın, gül ol" derken, Oğuz, batan bir dikendir. Yunus'un mücadelesi kendi nefsiyledir. O, buna "cihad-ı ekber" diyor. Yunus tam anlamıyla bir veli tipidir. Onu introverti (içe dönük) tip olarak anlatabiliriz. Söz konusu bu farklılığın uygarlığın gelişmesi, dinin ve ortamın değişmesiyle yakın ilgisi yok mudur? Çünkü her bitki rengini, yetiştiği topraktan almaz mı?
Oğuz'un çocukları hep erkektir. Çünkü ilk Türklerde çocuğa, illede erkek çocuğa büyük kıymet verilirdi.
Şamanizm ve Maniheizm'de kadın kötü ruhların temsilcisi iken, Türk destanlarında kadına özel bir saygı beslenir. Bunun da biricik şartı, kadının erkek çocuk dünya getirmesidir. Erkek çocuk doğurmayan kadınlara rağbet edilmediğini Dede Korkut Destanları'nda görmekteyiz. Bu hikayelerde İslâmî devir özellikleri vardır.
Oğuz, kuvvetini göstermek ve etinden faydalanmak için vahşi hayvanları avlar, onları öldürdükçe de kendisini güçlü hisseder, cesaret kazanır. Mecnun'da hayvanlara karşı aşırı bir bağlılık vardır.
Destan devrinde aşk, geniş bir yer tutmaz. Oğuz'un yabani hayvanlara ve düşmanlarına karşı kullandığı yay ve ok, orta devrede sevgilinin kaşı ve kirpiğine birer sembol olmuştur.
Oğuz'un amacı, dünya birliğini sağlamaktır. Bu yüzden Oğuz, dünyaya sımsıkı bağlıdır. Onun tek isteği olan "fetih" orta devre insanında dünyayı terk olarak karşımıza çıkar.
Destan devri yaşayışının idare sistemi feodal düzendir. Gücü daha iyi toplayabilmek için bu sistem, devrin şartlarını oluşturur.
Oğuz destanı'nda da, destan devrinden kalma bir "kırk" meselesi var. Bu, Dede Korkut Hikâyeleri'nde de sıkça görülür.
Oğuz destanı'nda at, kutsal bir hayvandır. Savaşa onunla gidilir, eti yenmez.
Destan devri insanı; yazın yaylak, kışın kışlak denilen yerleşmeyi seçmiştir.
Destanlardaki doğuruşlarda olağanüstülük vardır. Kalavela kahramanı gökten inen kızla rüzgârın nefesinin birleşmesiyle meydana gelmiştir. "Oğuz, bu ışığa doğru yürüdü. Gördü ki o ışığın içinde bir kız var."
Destan devri Türklerini basit, ilkel bir yaşayış içinde, yalnız gücüyle etrafına dehşet saçan bir ejderha olarak görmek, çok büyük bir insafsızlık olur. Onlar, uygarlıktan da nasiplenmişlerdir. Beylerin ve maiyetindekilerin sırmalı elbiseleri, nakışlı, oyalı tokaları buna birer örnektir.
Oğuz destanı'nda da genellikle, ilk örnekte de görüldüğü gibi, bir hitabet havası vardır.
Oğuz destanı'nda isimler; önlerine bir ve daha fazla sıfatlar alarak, tasvire yardım ettiği gibi, teşbih cümlelerine de yardımcı olmuştur. Uluğ Ordu Bey, Uluğ Türk, Boz Oklar, kırk kulaç direk...
Oğuz destanı'nda da, hareket bildiren cümleler çoğunluktadır. Hareketli bir hayat, başka türlü anlatılabilir miydi?
Türk destanlarının hemen hepsinde ışık, ağaç, maden ve maden isimleri, bozkurt, kadın, at, su sevgisi, ak saçlı ihtiyarlar, kopuz gibi millî ve bediî unsurlara rastlanır. Ayrıca bu destanlar eski devirlerde kamlar tarafından kopuzla çalınıp söylenirdi.

2. Göktürk destanları: Göktürk devletinde meydana getirilen destanlardır. Göktürkler 552 tarihinde, tarihte ilk defa "Türk" adıyla anılan bir devleti kurmuşlardır. Kendi adıyla anılan, dil ve edebiyat bakımından büyük bir hazine değerindeki yazıtlarıyla da önem taşırlar.
Bozkurt destanı: Düşman saldırısı karşısında esir edilen bir genç, çeşitli işkencelerden sonra elleri, kolları ve bacakları kesilerek bir hendeğe atılır. Bir dişi kurt gelerek ona bakar, hastalığını iyileştirir ve birleşmelerinden bir nesil ortaya çıkar.
Ergenekon parçası: Maden işleriyle uğraşan Türklerin muhteşem tabiat manzaraları ve madeni zenginliklerle dolu Egenekon'a gelip yerleşmeleri ve buradaki çoğalmalarından sonraki güçlenişlerini, demir dağı eritmelerini anlatan bir destan parçasıdır.
Köroğlu destanı: Göktürklerin İranlılarla yapmış olduğu savaşta, ününü bütün dünyaya duyur-muş, kuvvetli bir Türk'ün hayat hikâyesidir. 1931 yılında Pertev Naili Boratav; İstanbul, Maraş, Urfa ve Özbek bölgelerinde ayrı ayrı yaptığı derlemeleri, bölgelerin şive özelliklerini belirtmeksizin yayınlamıştır.
Tarihi olayların nazma geçişi şeklinde bir destan parçası olup, sanatçısı belli değildir.
Eldeki metin dörtlüklerle ve genellikle koşma kafiyesi düzeni içinde verilmiştir.
Destanda Köroğlu, Ayvaz, Demircioğlu ve Delioğlu adlı kişiler ön plandadır. Köroğlu, Yusuf isimli, haksızlık karşısında gözleri oyulan bir at bakacısının (seyis) oğludur. Bazı bölge derlemelerinde Ruşen ve Kuroğlu diye de adı geçer.
Göktürk devrinde yaşanmış olmasına rağmen, İslâmî bir devre ve atmosferin şekillendirdiği biçimde karşımıza çıkan Köroğlu destanında, mübalağa unsurları Oğuz Kağan destanına oranla daha azdır. Köroğlu, düşmanını yendiği kadar, ona yenilir de. Köroğlu, Oğuz Kağan'a oranla daha dindardır. Savaşa başlamadan önce abdest alır, namaz kılar. Oğuz Kağan'ın aksine, hassastır. Ölen evlatlığı Ayvaz'ın arkasından gözyaşı dökmesi, buna örnektir.
Köroğlu, ağzına aldığı çeliği çiğneyip püskürtecek kadar kuvvetli bir yaradılıştadır. Bazen düşman saflarının önüne kadar gidip, orada uyuyacak kadar da saftır. Bu yüzden türlü felâketlerle yüz yüze kalır.
Köroğlu'nun en yakın yardımcısı kır atı'dır. Gözü görmeyen baba, ab-ı hayattan (bengi su) bir miktar getirmesi için oğlunu görevlendirir. Saf çocuk, o sudan getirirken yolda atına da içirir. Bu at, ölümsüzdür ve destanda da ölmemiştir, destanın sonuna doğru da kırklara karışmıştır. Bu at kanatlıdır, gereğinde uçar, şimşek gibi yol alır. Şamanizm'de de at, Ülgen ile görüşmek üzere şamanı göğe çıkarabilir. Hz. Muhammed'in atı "Burak" gibidir. Köroğlu'nun kır atı, sudan çıkan aygırla atın birleşmesinden doğmuştur.
Köroğlu adalet severliği, zulme karşı kalkan oluşuyla da dikkat çekicidir. Düşmana karşı oldukça amansız olan bu Türk, öksüzlere, yetimlere, hele hele dul kadınlara karşı çok merhametlidir.
Bu destan, Oğuz Kağan destanı gibi, bir tarihî gerçeğe dayanmıyor. Oğuz'un çok mübalağalandırılmış bir Mete olduğunu biliyoruz. Köroğlu, halkın istek ve tepkilerine göre hareket eden bir temsilci görünümündedir. Bu destanın en karakteristik yönü; baş kahramanının baştan sona kadar halktan kalan bir kahraman oluşudur.

3. Uygur destanları: Uygur devleti 745 tarihinde Göktürk devletinden daha güçlü bir şekilde kurulur. Dil ve kültür açısından da Uygurlar, bir önceki Türk devletinin mirasçısı durumundadır. Bu devlet, Göktürk devletine oranla daha kozmopolittir.
Türeyiş parçası: Bir beyin çok güzel bir kızı vardır. Evlenme çağı gelmesine rağmen, kıyamadığı için bey, kızını kimselere vermez. Bir kuleye kızını kapatır, Gök Tanrı'nın gelip de onunla evlenmesini ister. Gök Tanrı da bozkurt şekline girerek bu kızla evlenir. Bu evlenmeden de Dokuz Oğuz, On Uygur boyları türer.
Göç destanı: Bu güzel kız ile Gök Tanrı'nın evlenmesinden doğan nesil Dokuz Oguz ve On Uygurlar, Tugla ve Selenga nehirleri kenarında yerleşip çoğalırlar. Bir gün büyük bir ağacın üzerine gökten kuvvetli bir ışık iner. Işık, aylarca ortalığı aydınlatır. Tabiat süslenir. Her tarafta tatlı ezgiler duyulur. Sonunda ağacın gövdesi yarılır. İçindeki beş bölümde, beş güzel bebek oturmaktadır. Bunlardan birisi özel bir dikkatle yetiştirilir, Buğu Han adıyla onlara yardımcı olur. Kısa zamanda güçlenen bu han, Çinlilerle çatışarak, başarıdan başarıya ulaşır. Fakat kutsal olan bir dağın Çinliler tarafından sökülüp başka bir yere götürülmesi, Türklerin şansını tersine çevirir. Tanrıların lanetlediği Uygurların topraklarında şiddetli bir kuraklık ve kıtlık başlar. Bütün insanlar ve hayvanlar, hep bir ağızdan: "Göç! Göç!" diye bağırırlar. Tabiatın haşinliğinden kurtulan insan ve hayvanlar, göçe kalkarlar, Beşbalıg bölgesine göçerek, orada yeniden güçlenirler.
Bu destan, Türeyiş destanının devamı niteliğinde olup, kırılan Türk boylarının yeniden dirilişini anlatır.
Çeştanî Bey parçası: İnsanları öldürdükten sonra, bağırsaklarını beline dolayan gaddar bir Çinlinin, Çeştanî Bey isimli bir Türk ile olan mücadelesini ve Çeştanî Bey'in başarılarını dile getiren bir destandır.

4. İslâmî devir Türk destanları:
Satuk Buğra Han destanı: Müslüman Türk devletlerinin ilki olan Karahanlılar'ın kültür merkezi olarak bilinen Kaşgar ve Balasagun şehirlerinde doğmuş, sonra diğer kültür merkezlerine de yayılmış bir destandır.
Satuk Buğra Han, Şamanizm'i terk edip İslâmiyet'i benimseyen ünlü bir kişidir. Hz. Muhammet Peygamber (S.A.V.), Miraç'ta ilk defa gördüğü bir şahısla karşılaşır. Kimliğini tanıyamayınca, Cebrail'e sorar. O da karşılık olarak; "Sizden üç asır sonra gelecek ve dinsizlere karşı başarı sağlayacak olan Satuk Buğra Han", der. Hz. Muhammet Peygamber (S.A.V.), sevinir. Miraç'tan dönünce devamlı duada bulunur. Bir gün 40 silahlı ve atlı erin karşıdan geldiğini görür. Başlarında da Satuk Buğra Han, vardır.
Bu destan, İslâm öncesi destanî kahramanlık olaylarının İslâmiyet'le renklenmiş ve şekillenmiş biçimidir. M. S. IX-X. yy'da düzenlenen bu destan, Cebrail'in dediği gibi, Karahanlıların dinsizlerle mücadelesinden söz açar.
Er-Manas destanı: Kırgız Türkleri arasında hâlâ yaşamakta olan millî ve dinî bir destandır. Prof. Radloff'un 1885 yılında bu havalide yaptığı inceleme sonucunda binlerce mısralık bir destan düzenlenmiştir. Destanın doğuş yeri, Yedisu Türkleri'nin merkezileştiği bölgedir. Büyük bir kahraman, savaş tekniğini bilen, kuvvetli ve deneyimli Er-Manas'ın, Mecusîlerin -ateşe tapan- başkanı olan Er-Yulay ile mücadelesini işleyen bir destandır. Zeki Er-Manas, obur olduğu için yemekten sonra sızan Er-Yulay'ın zayıf durumundan yararlanarak, daima ona üstün gelmektedir. Özellikle savaş tasvirleri ve savaş araçlarının anlatıldığı kısımlar, destanın en güzel bölümleridir.
Bu devre ait destanların arasında Cengiznâme (XV. yy. - Nesir) ve Battal Gâzi destanları da yer alır.
Destanlar, milletleri tanıtan önemli kaynaklardır. İçlerinde edebiyat tarihi ve folklor bakımından önemli ipucları taşırlar. Dinî devirlere ışık tutarlar Roman'ın gördüğü işlevi yüklenmişlerdir. Yeni destan yaratma hevesinde olan şairlere materyal sağlayan kaynaklardır.

Hilâl GÜLER
SÖKE Hilmi Fırat Anadolu Lisesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni


Şu Destanı * Oyhan Hasan BILDIRKİ *

Şu destanı M.Ö. 330-327 yıllarındaki olaylarla bağlantılıdır. Bu tarihlerde Makedonyalı iskender, iran'ı ve Türkistan'ı istilâ etmişti. Bu dönemde Saka hükümdarının adı şu idi. Bu Destan Türklerin iskender'le mücadelelerini ve geriye çekilmeleri anlatımaktadır. Doğuya çekilmeyen 22 ailenin Türkmen adıyla anılmaları ile ilgili sebeb açıklayıcı bir efsane de bu destan içinde yer almaktadır. Kaşgarlı Mahmud Divan ü Lügat-it Türk'de iskender'den Zülkarneyn olarak bahsetmektedir.Destanın tesbit edilebilen kısa metni şöyle özetlenebilir: iskender, Türk memleketlerini almak üzere harekete geçtiğinde Türkistan'da hükümdar şu isminde bir gençti. iskender'in gelip geçici bir akın düzenlediğine inanıyordu.Bu sebeble de iskender'le savaşmak yerine doğuya çekilmeği uygun bulmuştu. iskender'in yaklaştığı haberi gelince kendisi önde halkı da onu izleyerek doğuya doğru yol aldılar. Yirmi iki aile yurtlarını bırakmak istemedikleri için doğuya gidenlere katılmadılar. Giden gurubun izlerini takip ederek onlara katılmaya çalışan iki kişi bu 22 kişiye rastladı. Bunlar birbirleriyle görüşüp tartıştılar. 22 kişi bu iki kişiye: "Erler iskender gelip geçici bir kişidir. Nasıl olsa gelip geçer , o sürekli bir yerde kalamaz. Kal aç" dediler. Bekle , eğlen, dur anlamına gelen "Kalaç" bu iki kişinin soyundan gelen Türk boyunun adı oldu. iskender Türk yurtlarına geldiğinde bu 22 kişiyi gördü ve Türk'e benziyor anlamında " Türk maned " dedi.Türkmenlerin ataları bu 22 kişidir ve isimleri de iskender'in yukarıdaki sözünden kaynaklanmıştır. Aslında Türkmenler, Kalaçlarla birlikte 24 boydur ama Kalaçlar kendilerini ayrı kabul ederler. Hükümdar şu Uygurların yanına gitti. Uygurlar gece baskını yaparak iskender'in öncülerini bozguna uğrattılar.Sonra iskender ile şu barıştılar. iskender Uygur şehirlerini yaptırdı ve geri döndü. Hükümdar şu da Balasagun'a dönerek bugün şu adıyla anılan şehri yaptırdı ve buraya bir tılsım koydurttu. Bugün de leylekler bu şehrin karşısına kadar gelir, fakat şehri geçip gidemezler. Bu tılsımın etkisi hâlâ sürmektedir.

Bu destana göre iskender Türkistan'a geldiğinde Türkmenlerin dışındaki Türkler doğuya çekilmişlerdi. iskender Türkistanda mukavemetle karşılaşmamış bu sebeble de ilerlememiştir. Büyük ölçüde çadırlarda yaşayan Türkler iskender'in seferinden sonra şehirler kurmuş ve yerleşik hayatı geliştirmişlerdir.

Çanakkale Destan Destan

ÇANAKKALE İÇİNDE AYNALI ÇARŞI / Düzenleme / OYHAN HASAN BILDIRKİ

(Uygun müzikler, çalışma sırasında eklenmelidir.)

ALİ: "Şimdi oralarda bir Fransız mezarlığı vardır. Yolunuz düşerse gidiniz, ziyaret ediniz, bizimkilerden sonra. Evlâtlarını bize bırakmışlardır. Emanete ihanet etmeyeceğimizi bilirler. Ve vaktiniz olursa, bekçi kulübesindeki şeref defterinin sararmış sahifelerini açınız ve ibretle okuyunuz... Çocukları, babaları ve dedeleri Morto koyunun ötesinde hayatlarından kopmuş o çocukları zaman zaman ziyarete gelen ailelerinin yazdıklarını okuyunuz." (Tercüman, 18.3.1984))

GÖKÇE: "Biz geçen yıl bir Türk çocuğunun bu deftere yazdıklarını, notlarımız arasna geçirmişiz. Dediğine bakınız;
- Ne işiniz vardı burada?.. Niçin göndermişlerdi sizi? Bu yağmaya ümit bağlayanların, size reva gördükleri sonu fark ettiniz mi? Şimdi rahat uyuyunuz, hepinizi, renginize, dininize ve niyetlerinize aldırmadan, kendi Mehmetlerimiz kadar şefkatle bağrımıza basıyoruz."
(Tercüman, 18.3.1984))

ALİ: "Ama hiç değilse sizlerden ders alınsa..."
(Tercüman, 18.3.1984))(Uygun müzikler, çalışma sırasında eklenmelidir.)

ALPEREN: BİR YOLCUYA
( Bu şiir Gelibolu yamaçlarında yazıldı.).

Dur yolcu! Bilmeden gelip bastığın,
Bu toprak, bir devrin battığı yerdir.
Eğil de kulak ver, bu sessiz yığın,
Bir vatan kalbinin attığı yerdir.

Bu ıssız, gölgesiz yolun sonunda,
Gördüğüm bu tümsek, Anadolu'nda,
İstiklal uğrunda, namus yolunda,
Can veren Mehmed'in yattığı yerdir.

Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed'in düşmanı boğuldu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir.

Düşün ki, hasrolan kan, kemik, etin,
Yaptığı bu tümsek, amansız, çetin,
Bir harbin sonunda, bütün milletin,
Hürriyet zevkini tattığı yerdir.
NECMETTİN HALİL ONAN

ERKEKLER KOROSU:
Bu tümsek, koparken büyük zelzele,
Son vatan parçası geçerken ele,
Mehmed'in düşmanı boğuldu sele,
Mübarek kanını kattığı yerdir.

KIZLAR KOROSU: ŞEHİTLER ABİDESİ İÇİN

Gökkubbenin altında yatar, al kan içinde,
Ey yolcu, şu toprak için can veren erler.
Hakk'ın bu veli kulları taş türbeye girmez,
Gufrana bürünmüş, yalınız Fatiha bekler.

KARŞIK KORO: Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvam-i beşer,
Kaynıyor kum gibi... mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihanın duruyor karşısında
Ostralya' yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengarenk;
Sade bir hadise var ortada: Vahşetler denk.

KIZLAR KOROSU: Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin:
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.

ALPEREN:
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak;
Boşanır sırtlara, vadilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o namerd eller,
Yıldırım yaylımı tufanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyare.
Top tüfekten daha sık, gülle yağanmermiler..
MEHMED AKİF ERSOY

ALİ: "Söyle Arkadaşım" dedi Anadolulu Mehmet yanı başındaki Anzak erine
"Nereden kopup gelmişsin, neden çökmüş bu mahzunluk üzerine?"

ALPEREN: "DÜNYANIN ÖBÜR UCUNDAN" dedi gencecik Anzak
"Öyle yazmışlar mezar taşıma.
Doğduğum yerler öylesine uzak, örtündüğüm topraksa gurbet bana."

ALİ: "Dert edinme arkadaşım" dedi Mehmet
"Değil mi ki bizlerle birleşti kaderin,
Değil mi ki yurdumuzun koynundasın ilelebet,
Sen de artık bizdensin,
Sen de bencileyin bir Mehmet"

KARIŞIK KORO:
Çanakkale'de toprağının üstü cennet altı mezar
kavga bitmiş mezarlarda kaynaş olmuş yiten canlar.

ALİ: "Ya sen dedi Mehmet oyun çağındaki İngiliz erine,
"Yaşın ne senin kardeş? Böylesine erken buralarda işin ne?"

ALPEREN: "Yaşım sonsuza dek on beş" dedi ufak tefek İngiliz eri.
"Köyümde askercilik oynar coştururdum trampetimle bizimkileri
Derken kendimi cephede buldum oyun muydu, gerçek miydi anlamadan,
Bir sahici kurşunla vuruldum. Sustu boynumdaki trampet,
Bon verildi böylece oyundan bozma işime.
Gelibolu'da bana da bir mezar kazıldı
Mezar taşıma ON BEŞİNDE TRAMPETÇİ" yazıldı.
Öyküm de künyem de bundan ibaret."

ERKEKLER KOROSU: Yağmur yağıyordu usul usul toprağa
gözyaşları düşerek üstüne sanki
damla damla ağlıyordu
uzaktan uzağa
sahibini yitiren bir trampet

ALİ: "Ya sizler" dedi Mehmet dünyanın dört kıtasından mezarlar dolusu erlere,
"Hangi rüzgar savurdu sizleri bu bilmediğiniz yerlere"

SOLO KIZ: Kimi İngilizdi, kimi İskoç, kimi Fransızdı, kimi Senegalli
Kimi Hintli, kimi Nepalli, kimi Avustralya'dan, kimi yeni Zelanda'dan Anzak
Gemiler dolusu asker her biri niye geldiğinden habersiz
Gelibolu'nun oya gibi koylarından sızarak
Tırmanmışlardı dağa bayıra siper siper yara gibi yarılan toprak
Mezar olmuştu savaş ardından onlara.

SOLO ERKEK:
Kiminin BURADA YATTIĞI SANILIR
Kiminin ADI BİLİNSE DE MEZARI BİLİNMEZ

ALİ: Kiminin de mezar taşında on altı, on yedi, on sekiz yaşında
EBEDÎ İSTİRAHATE ÇEKİLDİĞİ yazılı.

ALPEREN: Çanakkale topraklarında, her birinin erken biten yaşam öyküsü
Eski yazıtlar gibi taşlara böyle kazılı.

GÖKÇE: Anlamaz mıyım?" dedi "halinizden kardeşler"
Adına yazılı taşı bile olmayan asker Anadolulu Mehmet
Ben de yüzyıllarca yaban ellerde
Neyin uğruna bilmeden can vermişim
Kendi yurdum uğruna can vermenin tadına
İlk kez Çanakkale'de ermişim.
Uğrunda can verdikçe vatandı ancak
Ekip biçtiğim padişah mülkü toprak
Değil mi ki sizler alamasanız bile
Bu topraklar almış sizi, sizleri basmış bağrına
Sizlere de vatan sayılır artık Çanakkale.

ERKEKLER KOROSU: Çanakkale'de toprağının üstü cennet altı mezar
Kavga bitmiş mezarlarda kaynaş olmuş yiten canlar.

SOLO ERKEK: Bir garip savaştı Çanakkale savaşı
Kızıştıkça kızgınlığı dindiren
Ara verildikçe ateşe düşmanı kardeşe döndüren bir savaştı.
Kıyasıya bir savaştı ama saygı üreten bir savaş
Yaklaştıkça birbirine
Karşılıklı siperler gönüller de yakınlaştı
Düştükçe vuruşanlar toprağa
Dostlar gibi kaynaştı.

KARIŞIK KORO: Savaş bitti.
KIZLAR KOROSU: Savaş bitti.

BEYZA: Savaş bitti.
Ölenler kaldı, sağlar gitti, köylü köyüne döndü, evli evine
Kır çiçekleri geldiler, akın akın çekilen askerlerin yerine

GÖKÇE: Yaban gülleri, dağ laleleri, papatyalar, kilim kilim yayıldılar toprağa.
Siper siper toprağın savaş yaralarını örttüler

ALİ: Koyunlar koruganları yuva yaptı kendine
kuşlar döndü gökyüzüne kurşunların yerine.
Çiçeğiyle, yemişiyle, yeşiliyle silah yerine saban tutan elleriyle

ERKEKLER KOROSU: Geri aldı savaş alanlarını doğa, can geldi toprağa, silindikçe kan izleri.
Yeryüzünde cennet oldu öylece, o cehennem savaş yeri
Şimdi Çanakkale-Gelibolu bahçe bahçe, ülke ülke mezar dolu.

KIZLAR KOROSU: Üstü cennet, altı mezar Çanakkale toprağının
Kavga bitmiş mezarlarda, kaynaş olmuş yiten canlar.
Huzur içinde uyusun vuruştukları toprakta
Kavgadan, kinden uzakta yan yana dostça yatanlar.
BÜLENT ECEVIT

SOLO ERKEK: Övün ey Çanakkale, cihan durdukça övün!
Ömründe göstermedin bin düşmana bir gün.
Sen bir büyük milletin savaşa girdiği gün,
Başına yüz milletin birden üştüğü yersin!

SOLO KIZ: Sen savaşa girince mızrakla, okla, yayla.
Karşına çıktı düşman çelikten bir alayla.
Sen topun donanmayla, tüfeğin bataryayla, Neferin ordularla boy ölçtüğü yersin!

BEYZA:Nice tüysüz yiğitler yılmadı cenk devinden,
Koştu senin koynundan çıkar çıkmaz evinden.
Sen onların açtığı bayrağın alevinden, Kaç bayrağın tutuşup yere düştüğü yersin!

GÖKÇE: Toprağından fazladır sende yatan adamlar,
Irmağın kanla çağlar, yağmurun kanla damlar.
O cenkten armağandır sana kızıl akşamlar,
Sen silahın inançla son sövüştüğü yersin!

KARIŞIK KORO: Bir destana benziyor senin bugünkü halin.
Okurken duyuyorum sesini ihtilalin.
Övün ey Çanakkale, ki sen Mustafa Kemal'in,
Yüz milletle yüz yüze ilk görüştüğü yersin!
FARUK NAFİZ ÇAMLIBEL

ALPEREN: Kalemle yurdumuzu elimizden aldılar,
Çanakkale'm, seni mekan tutacaklarını sandılar.
İnançsız gafiller kaba kuvvetlerine kandılar,
Mehmetçiğin inanç ateşiyle yandılar.

ERKEKLER KOROSU: Mehmetçik, senin yerin ebediyyen boş kalmayacak.
Senin sayende bu vatan Türk'ün oldu.Türk'ün kalacak.
Senin kanınla yoğrulan bu kutsal topraklar,
Yemin ediyoruz, göz dikenlere mezar olacak.
SADETTİN AYDOĞDU

ALİ: Akşamdı. Sararken eriyen dağları sisler,
Sandım geliyor eski siperlerden akisler,
Canlandı savaş, kan dolu bir perde çekildi.
Birden o şehit ruhları karşımda dikildi.

GÖKÇE: Karşımda dirilmiş, dile gelmiş gibi durdu.
Hiç ummadığım bir nefer isyanla kudurdu:
- Ben evde ölenlerle bugün bir mi tutuldum?
- Ben yurt için öldüm, niye erken unutuldum?

ERKEKLER KOROSU: Kalbim eriyip düştü gözümden iki damla,
Ben hasbıhal ettim daha dertli bir adamla, meyus dedi:
- Jandarmayı buldum düğünümde,
- Gittim o sabah askere en zevkli günümde.
- Bir haftada bahtım beni Kumkale’ye attı,
- Ettikti hücum; dört bir yanı süngü kuşattı,
- Dul kaldı karım böyle... Unutmam onu asla..

KIZLAR KOROSU: Ruhlar çekilip gitti; içim doldu bu yasla,
Yattım, gece rüyada fakat mahşeri gördüm,
Bir harbe sebepsiz atılan Enver'i gördüm;
Baktım ki, azaplar çekerek kıvranıyordu,
Etrafını sarmıştı alevler, yanıyordu... NECDET RÜŞDÜ

BEYZA:
Ay ışığı altında dağlar altın taç giyindi;
Yamaçlardan bir çelik kasırgası baş gösterdi;
Bu, pek zorlu hücumu, hayretlerle gören derdi:
"Serden geçti, dalkılıç"lar tarihlerden indi.
HAKKI SÜHA

ALPEREN: ÇANAKKALE DESTANI
(24-25 Mayıs 1331 gecesi Arıburnu'nda merkez cephesinde şehit düşen er Mustafa tarafından tertib edilmiş olunup merhumun üzerinde bulunan destandır.)

Üçyüzotuz. Sözüm hakkın kelâmı
Padişahın geldi büyük selâmı
Enver Bey'in düşman kırmak merâmı
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Euzu Besmele çektim çıkarken
Köye baktım şöyle yüksek bir yerden
Karargaha koştum üç gün de erken
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Kumandan emrini verdi bir gece
Anadolu'lardan layıktır nice
Yiğitler şehadet şerbetin içe
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Rumeli toprağı yoğrulmuş kanla
Ün alınır ancak verilen canla
Herkesin yüreği çarpıyor şanla
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Kurşunlar atıldı düşmana karşı
Şehidler buldular göklerde arşı
Gaziler döktüler hep sevinç yaşı
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Düşmanın gür sesli büyük topları
Delik deşik etti toprağı, yarı
Korkak Frenklerin yokmuş hiç ârı
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
İngilizler Frenge dostmuş diyorlar
Bir kötü kötüye elbette uyar
Onlara bu meydan gelecek pek dar
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Çanakkale'yi siz sandınız boştur
Davulun sesi de uzaktan hoştur
Saptığınız bu yol bir dik yokuştur
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Arıburnu hani topların nerde
Gazilik arzusu var hangi serde
Şehitlik göktedir gazilik yerde
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Ben yorgun değilim içim bir tufan
Müslümanlardan var mı savaştan kaçan
Türktür dünyaya al bayrak açan
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Arıburnu haydi toplar gürlesin
Ey düşman kaçma tavşan mı nesin
Bir hücumda hemen kesildi sesin
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Zırhlılar gitti deniz dibine
İlk hücumdan sonra ya bu kaçış ne
Kaç durma girerse fırsat eline
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Çanakkale'yi hiç verir mi Türkler
İstanbulumuzu alacak bir er
Var mıdır dünyada nerde o asker
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Boyabadlı Ömer oğlu Mustafa
Yazdı bu destanı girerken safa
Muradı gitmektir arşı tavâfa
Bugün bizden vatan razı olacak
Nefer şehid ordu gâzi olacak
Boyabadlı Ömer Oğlu MUSTAFA

GÖKÇE:
"Aynalı bir çarşı var Çanakkale içinde"
Eşi, benzeri yoktur, Hint'te, Yemen'de, Çin'de...
Ben mi çağırdım seni, ben mi, söyle hergele? !
- Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale!
Diyerek, düşmanıma korkular salan benim.
... .... ... Çarpışıp göğüs göğse kılıcın çalan benim...

BEYZA: Arıburnu kahraman, Conkbayırı Atatürk
Nusret'te her bir mayın vallahi Müslüman-Türk!
Kefenimin rengidir kükreyen her şelâle
- Ya Allah, ya Bismillâh! Geçilmez Çanakkale! ,
Diyerek, yurt uğruna cephede ölen benim.
... .... ... Bin melek kanadıyla göğe çekilen benim...
MUSTAFA CEYLAN

SOLO ERKEK: (Çanakkale'den Lapsekili Ahmet'e Harput'tan Mehmet'e Mehmetlere)
Önce bir mermi patladı sağ tarafımdan,
Fark ettim, bir anda girip çıktı sol şakağımdan...
Sardı gözlerimi bir an kıpkızıl bir karanlık,
Yükseldi çavuşumdan, vurulduk diyen o son çığlık,
Sanırım, çavuşumla aynı mermiyle vurulmuştuk,
Zaten köyden çıkarken de, el ele tutuşmuştuk...

SOLO KIZ: Hâlâ ayaklarımın bir adım ötesinden Çanakkale görünüyor,
Tabyadan bir adım sonrasında, vaat edilen Cennet görünüyor...

ALİ: Bu gün 18 Mart 2006, dediler doksan bir yıl geçmiş aradan,
Hayret, hâlâ bir kan sızmada bizi şehit eden yaralardan...
Gördüm, bir mermer taşı oyup adımı üstüne yazmışlar,
İşte bu Lapsekili, Hasan oğlu Ahmet diye tanıtmışlar...

KARŞIK KORO: Biz hiç ölmedik ki, neden insanlar burada ağlıyorlar...
Biz herkesi görüyoruz, onlar galiba bizi görmüyorlar,
Bütün Anadolu çocuklarıyla beraber buradayız biz,
Gerçekten göremiyor mu, o nur damlayan gözleriniz...
Bakın, bu Harputlu Mehmet, eşine mektup yazıyor,
Bu Lapsekili Ahmet, bıkıp usanmadan siper kazıyor...

ERKEKLER KOROSU: Diyorlar ki, Mehmet'in mektubu eşine hâlâ ulaşmamış
Bakın, Koca Lapsekili de, nöbetini hâlâ bırakmamış...
İşte bu Kınalı Mehmet, gelirken anası kına yakmış başına,
Demiş ki koçumsun sen, vatanımın 18 Mart bayramına...
Anlamıyorum, peki siz neden ağlıyorsunuz hâlâ...
ZEKERİYYA BİCAN

ALİ: OLSAYDIM
O atlardan tekinin binicisi olsaydım
Düşmana çalardım, basardım kılıcı
O atlardan tekinin sürücüsü olsaydım
Düşmana kan kusturur, bildirirdim acıyı
Atlılar, giden atlılara katıldılar
Atlılara katıldılar giden atlılar
Nal seslerinde dünya titrer gibi
Çanakkale ufkuna aktılar, aktılar.

ALPREN: O atlardan tekinin binicisi olsaydım
Düşmana kan kusturur, bildirirdim acıyı
O atlardan tekinin sürücüsü olsaydım
Yok sayardım sancılı dünyayı
Akından akına ben de koşardım
Düşman tek tek düştükçe
Yerimde duramaz oynayıp coşardım
O atlardan tekinin binicisi olsaydım!

SOLO ERKEK: Atlılar, giden atlılara katıldılar
Atlılara katıldılar giden atlılar
Gördükçe kıskandım, tutamadım
Atlılara katıldılar giden atlılar
Atlılar, giden atlılara katıldılar
Nal seslerinde dünya titrer gibi
Çanakkale ufkuna aktılar, aktılar...
OYHAN HASAN BILDIRKİ

KARIŞIK KORO: Atlılara katıldılar giden atlılar
Atlılar, giden atlılara katıldılar
Nal seslerinde dünya titrer gibi
Çanakkale ufkuna aktılar, aktılar...

ALPEREN: SONSÖZ

"Çanakkale'nin ölçüye sığmaz büyüklükteki manası önünde birkaç perakende sözün ne sönük olduğunu da, kalemimin o manayı duyurabilecek değere ermemiş ve eremeyecek olduğunu da en önce ve yakından, ben kendim biliyorum. Şuna inanıyorum ki, Çanakkale dedikleri manayı yaratmış çocukları yetiştiren milletimiz, onu en yaraşır hızla kendine anlatacak çocuğu da elbet yetiştirecektir.
Ne bahtlı olacaktır o şair ki, Türklere kendi ulu tarihlerinin en üstün yiğitliklerinden birini, en cana yakın bir Türkçe ile anlatacak şanlı mısraları, milletinin dilinden düşmeyecektir. Ne bahtlı olacaktır o yazar ki, onun, Çanakkale Günleri'ni imrenilecek bir sezişle kavrayıp ulaşılmaz güzellikte bir dille söyleyecek kitabı nesillerin ellerinden düşmeyecektir."
RUŞEN EŞREF ÜNAYDIN

KARIŞIK KORO: Atlılara katıldılar giden atlılar
Atlılar, giden atlılara katıldılar
Nal seslerinde dünya titrer gibi
Çanakkale ufkuna aktılar, aktılar...

"Son"u, "ilk"ten görebilen liderdir.

Oyhan Hasan Bıldırki

AKİF VE İSTİKLÂL MARŞI *Oyun* HİLÂL GÜLER

TABLO ŞİİRLER

1. ERKEK : Ateş gibi bir mısra: "Korkma! Sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak."
1. KIZ : Ancak samimiyetin doruklarında yükselen bu sımsıcak başlangıç mısrasının doğuş hikâyesi, oldukça zor günlerin, ıstırapların hayata geçirilmesinden başka nedir, değil mi?
1. ERKEK : "O günleri yeniden yaşamak mı?" diyorsunuz, işte bu mümkün değil.
1. KIZ : Aynı soruyu, hasta yatağında kıvranıp yatan Mehmet Akif Ersoy'a, bir bir yolunu bulup sormuşlar. Soruyu harika bir cevapla karşılayan Akif, şöyle demiş.
AKİF : "O günleri yeniden yaşamak mı?, diyorsunuz? Allah, bir daha bu millete yeni bir İstiklâl Marşı yazdırmasın.
KORO : Doğru olanı da bu! Allah, bir daha bu millete yeni bir İstiklâl Marşı yazdırmasın.
2. ERKEK : Bu yüzden biz, İstiklâl Marşımıza sahip çıkıyoruz.
KORO : Bu gün de sahip çıkıyoruz. Yarınlarda da sahip çıkacağız.
2. ERKEK : Çünkü bu marşın harcında, bu topraklar için ölümü göze alabilenlerin teri, canı ve kanı var.
KORO : Öyle ya, öyle ya! Hem teri, hem canı ve hem de kanı var.
1. KIZ : Her şeyin ateş kustuğu o günlerde, yüce dağların karlı doruklarında, istiklâl sevdasının ateşleriyle yanıp kavrulanların gönüllerinde; "Bizim de bir İstiklâl Marşımız olmalı." düşüncesi yatıyor.
KIZLAR
KOROSU : Bizim de bir İstiklâl Marşımız olmalı!
1. ERKEK : Bizim de bir İstiklâl Marşımız olmalı!
2. KIZ : Bizim de bir İstiklâl Marşımız olmalı!
KORO : Bizim de bir İstiklâl Marşımız olmalı!
2. ERKEK : Bizim de bir İstiklâl Marşımız olmalı!
ERKEKLER
KOROSU : Bizim de bir İstiklâl Marşımız olmalı!
1. ERKEK : Bu düşünce, iş haline getirilmeliydi. Bu milletin, bir İstiklâl Marşı olmalıydı.
2. KIZ : 7 Kasım 1920 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi'nden; "Türk devletinin ebediliğini, Millî Mücadele'nin ruhunu ve Türk'ün istiklâl aşkını dile getirecek" olan yarışmaya katılacak eserlerin 23 Aralık 1920 tarihinde Maarif Vekâletinde kurulan bir heyet tarafından, en güzelini bulmak için seçileceğini öğreniyoruz.
3. ERKEK : Yarışmaya 724 şiir katılıyor. Bu bilgileri bize Ortaöğretim Genel Müdürü Kâzım Nami Duru veriyor.
KORO : Sadece o kadar mı?
1. KIZ : Bildiklerimiz, bu kadar değil, daha fazla. Bu şiirlerden birisi heyet tarafından çok beğenilir, seçilir ve bütün millet vekillerine de dağıtılır.
KORO
KIZLAR : Ancak beklenen şiir, daha henüz doğmamıştır.
KOROSU : Beklenen marş, henüz ufukta! Şairi, sancılar içinde!
2. ERKEK : Hamdullah Suphi Bey, 16 Aralık 1920 tarihinde Millî Eğitim Bakanı oldu. Şüphesiz hepsi de çok güzel olan bu şiirlerde, Millî Mücadele ruhunu bulamamıştı.
KORO : Bütün milletçe istenen ve arzulanan ne idi?
HAMDULLAH
SUPHİ : "Millî Mücadelemizin büyüklüğü oranında güçlü bir şiir, gönülleri heyecana verecek, heyecanlı bir ses istenmektedir. Öyle bir ses ki gelecek nesillere her an, o kutsiyet ve azameti terennüm etsin. Kalpleri heyecanla doldursun. Yurdun bütün ufuklarını heyecanla inletsin. Zira Anadolu'da Türk'ün yeniden doğuşu, ikinci bir Ergenekon olayı yaşanıyordu. İşte bu şiir, bu olayın destanı olmalıydı."
ERKEKLER
KOROSU : İşte böyle bir şiir yazılmalıydı.
AKİF : (Az duyulur bir sesle) Bizim de bir İstiklâl Marşımız olmalı!
1. ERKEK : Yeni tedbirler alındı.
2. KIZ : Memleketin içinde bulunduğu bu destan havasını duyan ve yaşayan, en yüce, en İlahî bir belagatle yazan Mehmet Akif'ten başka kim, milletin heyecanını dile getirebilirdi?
MUSTAFA
KEMAL : Bu marşı, ancak Akif Bey yazabilir.
KORO
KIZLAR : Bu marşı, ancak Akif Bey yazabilir.
1. ERKEK : "Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun?"
1. KIZ : "Meğer ki harbe giden, son nefer şehid olsun."
KORO : "Sahipsiz olan memleketin batması haktır.
Sen sahip olursan, bu vatan batmayacaktır."
2. KIZ : "Ne hayasızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı
Nerde gösterdiği vahşetle bu bir Avrupalı
Dedirtir, yırtıcı his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahpesi, yahud kafesi."
2. ERKEK : "Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin."
3. ERKEK : "Ölüm indirmede gökler, ölü püskürtmede yer."
3. KIZ : "Sarılır, indirilir mevki-i müstahkemler
Beşerin azmini tevkif edemez sun'u beşer.
Bu göğüslerse Hüda'nın ebedî serhaddi
O benim sun'u bediim, onu çiğnetme dedi."
ERKEKLER
KOROSU : "Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber..."
AKİF : Millet için etti mi ordum sefer?
Kükremiş arslan kesilir her nefer.
Döktüğü kandan göğsü vursun zafer
Toprağa bir damlası boş akmasın..."
KORO : "Kükremiş arslan kesilir her nefer."
1. KIZ : "Yerleri yırtan sel olup taşmalı
Dağ demeyip, taş demeyip aşmalı
Sendeki coşkunluğa el şaşmalı."
KORO : "Haydi git evladım uğurlar ola."
1. ERKEK : Hamdullah Bey, işi fazla uzatmaz. Bir gün konuyu Akif'in yakın dostu Hasan Basri Çantay'a açar. Hasan Basri Bey'den, Akif'in yarışma şeklini beğenmediğini, eğer başka bir çare bulunursa, istenen şartlara uygun bir şiiri ona yazdırabileceğini öğrenir.
3. KIZ : İstenen şartları sağlamak için bazı küçük hilelere baş vurulur.
KORO : Akif Bey, İstiklâl Marşı'nı yazabilmenin sancısında.
EŞREF
EDİP : "Üstat Ankara'daki bütün şiirlerini, İstiklâl Marşı'nı hep bu Dergâh'ta yazmıştır. Yüzlerce asır Türk milleti ile beraber yaşayacak olan bu marşı ne vakit okusam, Taceddin Dergâhı'nda üstadın bu şiiri yazarken düşündüğü zamanları hatırlarım."
KORO : Nasıl düşünürdü, ne yapardı?
EŞREF
EDİP : Odanın bir tarafına çekilmiş, elinde ufak bir kağıt... tefekküre dalmış... ara sıra bir kelime yazıyor... bazen yazdığını çiziyor... sonra tekrar yazıyor... bazen saatlerce düşünüyor.
KORO : Sancı içinde, destan yazmak kolay değil.
EŞREF
EDİP : Üstad şiirini yazmak için çok zaman sarf ederdi. O kolay ve sade görüldüğü halde, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan söz dediğimiz şiirler, öyle kolay kolay olmuyordu. Bazen bir beyit üzerinde günlerce uğraştığı olurdu.
KORO : Buna rağmen yazıldı ya? İşte iman ve inanç, güzellik burada!
ERKEKLER
KOROSU : İşte, güzellik burada!
EŞREF
EDİP : İstiklâl Marşı kabul edildikten sonra dergâh
'ta çok samimi bir merasim yapıldı. Üstadın sevdiği bütün arkadaşlar, birçok mebuslar üstadı tebrike geldiler. Güzel sohbetler oldu. O günler ne kutsal, ne mübarek günlerdi. O günleri yaşamayanlar bunu, mümkün değil, anlayamazlar.
KORO : Yaşamak, anlamaktır.
2. KIZ : Ya öncesi? Öncesi yok mu bu işin?
3. KIZ : Olmaz olur mu?
2. KIZ : Öyleyse anlatılısın.
KORO : Anlatılsın!
2. ERKEK : Düşman, Sakarya'ya kadar gelmiş. Ankara telaşta.
1. KIZ : Meclisin başka bir yere taşınması tartışılıyor.
1. ERKEK : Ama Akif, o tehlikeli anlarda bile sarsılmamış, metanetini de kaybetmemiştir.
KIZLAR
KOROSU : Sakarya savaşının en heyecanlı bir gecesi. Top sesleri Ankara'dan işitiliyor. Herkes tetikte!
KORO : Herkes tetikte!
3. ERKEK : Fena bir haber gelirse, hemen hareket edilecek. Ama bir var, inançlı!..
AKİF : Telaşa mahal görmüyorum. Evvel Allah, O'na, O'nun askerliğine güveniler. Ordumuz inşallah galebe çalacak, buna imanım var.
ERKEKLER
KOROSU : Büyük Taarruzla zafere ulaşıldıktan sonra, şu beyitteki zafer için, Akif'e sormuşlardı.
KORO : "Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk'ın
Kim bilir belki yarın, belki yarından da yakın."
KIZLAR
KOROSU : Bu bir kehanet miydi?
ERKEKLER
KOROSU : Bu kadar nasıl inandın?
AKİF : Başımızdaki adamı, Mustafa Kemal'i... kim görse, zaferin doğacağına, eninde sonunda bizim olacağına inanırdı.
KORO : Hem de tam yürekten, inanırdı.
MUSTAFA
KEMAL : Bu marş bizim inkılâbımızı anlatır. İnkılâbımızın ruhunu anlatır. Bunu ne unutmak, ne unutturmak lazımdır. İstiklâl Marşı'nda istiklâl davamızı anlatması bakımından, büyük bir manası olan mısralar vardır. Benim en beğendiğim yeri de burasıdır:
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır Hakk'a tapan milletimin istiklâl."
Benim bu milletten asla unutmamasını istediğim mısralar, işte bunlardır. Hürriyet ve istiklâl aşkı, bu milletin ruhudur.
KORO : İşte Türk budur!
MUSTAFA
KEMAL : İstiklâl Marşı'nın bu pasajı asırlarca söylenmeli ve bütün yâr ve ağyây anlamalıdır ki Türk'ün Mete hikâyesinde olduğu gibi her şeyi, en mahrem hisleri bil tehlikeye girebilir. Fakat hürriyeti asla!..
KORO : Hürriyeti asla!..
KIZLAR
KOROSU : Hürriyeti asla!..
ERKEKLER
KOROSU : Hürriyeti asla!..
MUSTAFA
KEMAL : Bu demektir ki efendiler, Türk'ün hürriyetine dokunulamaz.
1. KIZ : Sonrası mı?
2. KIZ : Akif kararını verdikten sonra, bütün varlığını ona harcar ve Taceddin Dergâhı'nın üçüncü odasında İstiklâl Marşımızı yazar.
1. ERKEK : 724 şiirle birlikte Mehmet Akif Bey'in İstiklâl Marşı da basılarak millet vekillerine dağıtılır.
3. KIZ : 1 Mart 1921 tarihindeki oturuma bizzat Mustafa Kemal Paşa başkanlık eder.
HAMDULLAH
SUPHİ BEY : "Bakanlık yapmış olduğu incelemede fevkalade kuvvetli bir şiir aramak lüzumunu hissettiği için ben şahsen, Mehmet Akif Beyefendiye müracaat ettim. Ve kendilerinden bir şiir yazmalarını rica ettim. Kendileri çok asil bir endişe ile tereddüt gösterdiler. Biliyorsunuz bu şiirler için bir ikramiye vaat edilmişti. kendileri ikramiye meselesinden çekindiklerini belirttiler. Ben şahsen müracaat ettim. Lazım gelen tedbiri alırız ve icab eden ilanı yaparız dedim. Bu şartla büyük millî şairimiz bize, fevkalade nefis bir şiir gönderdiler. Diğer altı şiirle beraber sizlere sunacağız. Seçme hakkı size aittir. Arkadaşlar fikrimi açıklıyorum: Beğenmek, takdir etmek hususunda serbestsiniz. Ben seçimimi yapmışım. Sizin görüşünüz benim görüşümün aksi olabilir. Şimdi şiiri okuyorum.
(İstiklâl Marşı'nın ilk iki kıtası okunur. )

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimin yıldızıdır ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl!..
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.
2. ERKEK : O gün Hamdullah Suphi Bey'in tok sesiyle okuduğu bu şiir, meclis oturumuna katılanların tamamının alkışını almıştı.
KORO : Akif Bey, mahcubiyetinden erimişti.
2. KIZ : Al sancağın dalgaları istiklâle susamış gönülleri heyecandan heyecana sürüklüyordu.
3. ERKEK : Milletimizin hürriyet ve istiklâl yıldızının dünyalar durdukça parlayacağına bütün gönüller inanmıştı.
KORO : Hürriyet ve istiklâl yıldızımız dünya durdukça parlayacaktır!
ERKEKLER
KOROSU : Oylama, daha sonraki oturuma bırakılır.
KIZLAR
KOROSU : Başkanlık kürsüsünde Dr. Adnan Adıvar Bey oturmaktadır. Söz, yine Hamdullah Suphi Bey'dedir.
KORO : Tarihçiler güne tarih düşerler: 12 Mart 1921 Cumartesi. Oldukça kutlu bir gün. Ebedi marşımızın oylanacağı gün, bu gün.
HAMDULLAH
SUPHİ BEY : Halkın temsilcileri olan sizlerin huzurunda okunan şiirin, yüksek heyetiniz üzerindeki azami tesirine ben de şahit oldum. Burada yedi tane şiir vardır. Başkanlık bunları ayrı ayrı oya koysun. Hangisi tarafınızdan beğenilirse onu kabul edersiniz.
KORO : Doğru, doğru. İşte bu, çok doğru!
KIZLAR
KOROSU : Tartışmalar, tartışmaları izler.
ERKEKLER
KOROSU : Önergeleri, başka önergeler izler.
DR. ADNAN
ADIVAR : Bu önergeyi kabul edenler, yani Mehmet Akif Beyefendi tarafından yazılan marşın, İstiklâl Marşı olmak üzere tanınmasını kabul edenler, lütfen el kaldırsınlar!.. Büyük çoğunlukla kabul edilmiştir.
MÜFİT
EFENDİ : Başkan bey, yalnız bir şey arz edeceğim. Hamdullah Suphi Bey'in bu marşı, bu kürsüden bir kere daha okumasını rica ediyorum.
REFİK BEY : Milletin ruhuna tercüman olan iş bu İstiklâl Marşı'nın ayakta okun-masını teklif ediyorum.
DR. ADNAN
ADIVAR : Müsaade buyurunuz efendim. Muhterem heyetimiz bu marşı kabul ettiğinden dolayı, resmen İstiklâl Marşı'mız olarak tanınmıştır. Bunun için de ayakta dinlememiz icap eder. Buyurunuz efendiler.
HAMDULLAH
SUPHİ BEY :
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimin yıldızıdır ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilâl
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl!..
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl.

(İstenirse bütün kıtalar okunabilir.)

KORO : Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır; Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

1. ERKEK : Kabulünün 84'üncü yıldönümünü kutladığımız İstiklâl Marşı için ayrılan 500 lirayı Mehmet Akif Bey'in almadığını, fakir çocuk ve kadınlara örgü öğretme işi için bir gelir temin etmek amacıyla kurulmuş olan Dârü-l Mesâî'ye bağışladığını biliyoruz.
1. KIZ : İstiklâl Marşı, Resmî Gazetenin birinci yılında, yedinci sayısında;
21 Mart 1921 tarihinde yayımlanarak resmen yürürlüğe girmiştir.
KORO : Hürriyetimizin en kutsal, en aziz mihenk taşı olan İstiklâl Marşı'mızın ışığı, bayrağımızdaki ay yıldız parladıkça, ebediyen bir meşale gibi yarınlarımızı aydınlatmaya devam edecektir.
KIZLAR
KOROSU : Bu marş, mısralardan oluşmuş bir marş değil, savaşlardan oluşmuş bir kahramanlık destanıdır.
KORO : Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır; Hakk'a tapan, milletimin istiklâl.

HİLÂL GÜLER
Söke Hilmi Fırat Anadolu Lisesi Türk Dile ve Edebiyatı Öğretmeni

Yıkım Günleri * Oyhan Hasan BILDIRKİ *

ataturkwriter8hl.jpg

Hani ne derler Han'ım, kara haber sınır tanımaz. Kara haber tez duyulur. Bu defa da öyle oldu. Bütün Bursa çalkalandı. Ak saçlı analar, babalar, bağırlarını, başlarını yoldular. Koşa badem ağızlı, kınalı parmaklı gelinler, kızlar çok ağlayıp, yüzlerini yırtıp dövündüler. Yavru balaban bakışlı oğlancıklar, göğsü güzel balacıklar melül, mahzun bakışıp kaldılar. Hemen herkes bir başka yorumda bulundu. Töreyi bilen ulular ayıttılar:
- "Hele vah ki, vah, vah sizlere! Şehitlerin arkasından ağlanır olmak, nice olur? Niçin bilmezden gelirsiniz? Şehitler ölmez, onlar diridir. Yanımızda, yakınımızdadır. Dökülen gözyaşları, yaralarını kanatır. Bırakın ağlamayı!"
Müezzinler minarelerde salâya başladılar. Bursa göklerini yanık sesler kapladı. Getirilen tekbirler, ciğerlere çekilen havayı ilâhîleştirdi. Bir zaman sonra dövünmeler dindi, ağlayışlar sustu. Şehitlik mertebesine erişen yiğitlerimiz için mevlitler okutuldu. Hemen bütün millet, gönüllü yazılmak, kara dinli kâfirden öç almak için, şubelerin önlerini doldurmaya başladı.
Setbaşı'nda bir evde, Huriye kız bir yanda, Döne Ana bir yanda, şükür namazına durmuşlar, biri ağası Ruşen için, biri oğulcuğu Ruşen, yerin göğün yaratıcısı ulu Tanrı'ma dua ediyorlardı. Artık Ruşen, makamların en yücesine ermiş, şehit ailesinin son şehidi olmuştu. Şehit babasının dileği, ak saçlı anasının muradı da bu değil miydi? İşte görklü Tanrı'm, dualarını kabul etmişti. Şehit karısı olan Döne Ana, şimdi de şehit anası olmuştu. Şehit kızı olan Huriye kız da öyle. O dahi şimdi, şehit olmuş bir ağabeye sahipti. Biliyordu ki, mahallede artık herkes onlara saygı dolu gözlerle bakacaktı.
Namaz sonu kapılarının çalındığını duydular. Huriye kız kapıya koştu.
- "Bir dakika, şimdi açıyorum!" dedi.
Gitti, kapının sürgüsünü çekti. Karşısında genç bir subayı görünce, içine bir şüphedir girdi. Yoksa ağabeyi şehit olmamış mıydı? Yüreğinin korkuyla dolduğunu, göğsünün hızla inip kalktığını hissetti.
Genç subay bekletmedi:
- "Korkulacak bir şey yoktur bacım. Sorup öğrendim. Ruşen kardeşimizin evi burasıdır dediler. Yola düştüm, varıp geldim. Size bir müjdemiz vardır!" dedi.
Huriye kızın yüreciği ferahladı. Yol gösterip, içeri buyur etti. Döne Ana'ya seslendi:
- "Davran anacığım, bir misafirimiz vardır."
Döne Ana çabucak selam verip, namazını bitirdi. Kapıya çıktı. Baktı gördü ki, karşısında genç bir subay duruyor. Meraklandı:
- "Hayırdır evlat?" dedi, Ruşen'ini sordu.
Genç subay söylemiş, görelim ne demiş:
- "Hayırdır, anam! Size bir müjdemiz vardır. Oğlunuz Ruşen, şehitlik mertebesine ermiştir. Bizim dahi muradımız odur. Başınız sağ olsun, esen olasınız."
Döne Ana söylemiş:
- "Vatan için, bin Ruşen'im olsa, şehit olmasını dileriz. Acımız vardır. Lakin vatan sağ olsun!"
Döne Ana'nın yüceliği, bu büyüklüğü karşısında genç subay Tarık Bey, eridiğini hissetti. Yılların yükünü omuzlarında taşıyan bu ka-dın, ne yüce bir Türk anasıydı, Osmanlı kadınıydı? Elle gelen düğün bayram deyip, acısını yüreğinde gizleyerek, besbelli, ellere duyurmuyordu. Şu ananın elini öpmek gerekir.
Tarık Bey, Döne Ana'nın ellerine vardı, alıp öptü. İzin isteyip ayrıldı. Bir dilekleri olursa, gelip karakoldan kendilerini aramalarını söyledi. Kalkıp yerinden doğruldu. Evden dışarı çıktı. Yol boyu, düşündü durdu. Ne günah işlemişti ki, görklü Tanrı'm, ona şehitliği çok görmüştü? Neden o dahi cephede değildi? Kara talihine yandı yakıldı. Utanmasa, belki de ağlayacaktı.
- "Çıkmadık canda umut vardır." deyip sevindi. "Gün ola, harman ola. Sabreden derviş, muradına ermiş derler. Elbet bir gün sıra, bize de gelir. Kötü düşmana nice olduğumuzu göstermek gerekir. Görklü Tanrı'm, o günlerde bizi unutmasın. Amin!" deyip karakola vardı.
Ruşen'in yavuklusu Emine, aydınlık günler ve dahi karanlık gecelerde hep ağlayıp, dövünüp durdu.
- "Oy başımın tacı, bahtımın yıldızı Ruşen'im. Oy evimin direği, bey babamın güveyi Ruşen'im. Hangi kara dinli kâfir oku sana değdi? De bana, söyle bana. Öcünü kimsede komayıp alayım. Oy benim kadersiz başım. Murada ermeden solan gülüm, aslan parçam, yiğidim oy! Oy Ruşen'im, oy!"
Anası duydu, işitti. Kalktı yerinden doğrulup geldi.
- "Anan sana kurban kızım. Bilirim, acın büyük. Ne çare ki, ulu Tanrı'mın yazdığı yazı bozulmaz. Bozarsa bile, ancak O bozar. Yazın kara yazılmış diye, bu dövünmek niye?" dediyse dahi, Emine ayıttı:
- "Ben dövünmeyeyim de kimler dövünsün? De bana anam? Ben saçımı başımı yolmayayım da kimler yolsun? Söyle bana ana..."
Durmadı. Saçını başını yolmaya başladı. Elbiselerini parça parça etti. Tepeden tırnağa siyahlara büründü. Oturup ağlayıp, günlerce yas etti. Ağıt düzdü.
- "Ruşen nam yiğidimizi yitirmişiz
Gördünüz mü kardeşler?
Yavru şahanımızı düşmana kaptırmışız
Duydunuz mu kardeşler?
Acım vardır, derdim vardır inilerim
Sordunuz mu kardeşler?
Başımın tacıydı, erimdi, özümdü
Bildiniz mi kardeşler?
Sorulacak hesabımız, alınacak öcümüz vardır
Dediniz mi kardeşler?"
Nice günler geldi geçti. Zaman her şeyi unutturur oldu. Lakin Emine bacım, Ruşen'ini unutamadı. Acıları bir türlü dinmek bilmiyor, gün geçtikçe artıyordu. Kara geceler boyu rüyâlarını dolduran Ruşen'di. Kırk birinci gün durup düşündü. Kalkıp yerinden doğruldu. Cepheye gidecekti.
O dahi cepheye gidecek, kara dinli kâfirden öcünü alacaktı. Karşı yatan kara dağlar kararınca, kara gecelerin birinde, sessizce yatağından kalktı. Kimseye bir şey sezdirmeden, evden dışarı çıktı. Emir Sultan derler ulu bir evliyanın türbesine vardı. Kendisine güvenlik, esenlik vermesi için görklü Tanrı'ya, adı güzel Muhammed'e dua kıldı. Gönlüne bir ferahlık doğdu. Kendisine güven geldi. Karanlık geceye aldırmadan yola koyuldu. Mudanya açıklarına gelindiğinde henüz şafak sökmekteydi. Oturup birazcık dinlenmek istedi. Kızılca tan yerine uzun uzun baktı. Ağlamaktan kızarmış gözleriyle kızıl tan arasında bir bağ aradı. Lakin düşündü ki bu bağ, saçma bir bağdır.
Nasıl saçma bir bağ olmasın Han'ım? Kızıl tan ağarınca, ortalık aydınlanır. Hemen her varlık, cümle yaratılmışlar mutluluğu tadarlar. Emine bacının kanlı gözleri, derin bir yaranın, sönmemiş bir gönül bağınının ıstırabından başka neyi anlatır?
İleriden gelen kağnı gıcırtılarına, nal seslerine kulak verdi. Kulağını yere sürdü, kara yeri dinledi. Birtakım ayak sesleri duydu. Demek gelenler kalabalık bir kafileydi. Cepheye gidiyor olmalıydılar. Emine bacı yalvarsa, yakarsa, ayaklarına kapansa elbet onu dahi yanlarına alır, cepheye götürürlerdi.
Kalkıp yerinden doğruldu. Tozu dumana katan süvarileri gördü. Karşı varıp, önlerine çıktı.
Süvarilerden biri bağırdı:
- "Çekil yolumuzdan bre bacı! Görmez misin, acelemiz vardır? Ne istersin?"
Emine bacı, yolu tutmak, kapatmak istermiş gibi, kollarını yana açıp ayıttı:
- "Bre kardeşler, ağalar, beyler, paşalar! Beni de yanınıza alın. Cepheye götürün. Kara dinli kâfirden sorulacak hesabımız, alınacak öcümüz vardır."
- "Belli bacım! Bırak yolumuzu! Öcünü biz alalım!"
Beklemediler, at sürüp yola devam ettiler.
Emine bacı ilktir erkek olmadığına kızıp köpürdü. Süvarilere öfkeyle baktı. Bir müddet arkalarından koştu. Yorulunca vazgeçti. Geriden gelecek kafileyi beklemeye başladı. Tekrar tekrar kara yere kulak verdi.
Kağnı gıcırtılarının ve dahi ayak seslerinin gittikçe yaklaştığını duydu. Yüreciğine tarifsiz bir sevinç doğdu. Kadınlı erkekli gelenler yaklaşınca, kalkıp yerinden doğruldu. Sordu:
- "Nereye böyle analar, babalar, bacılar, kardeşler? Yolunuz cepheye mi?"
Gelenler ayıttılar:
- "Cephe gerisinde görev aldık. Yolumuz buraya kadar!"
- "Ya, öyle mi?" dedi Emine bacı. "Öyle mi?"
- "Karının zoruna bak. Tabii öyledir!"
- "Deli mi bu? Cephede, o cehennem yerinde ne yapacak?"
- "Aklından zoru olmalı. Daha genç de, körpe de."
Emine bacı söyledi:
- "Ne deliyim, ne aklımdan zorum var. Şahbazımı, koçlar koçumu yitirmişim. Kara dinli kâfire kaptırmışım. Ahdimiz vardır. Öcümüzü almayı dileriz."
Bütün kafile, Emine bacının çevresine toplandılar. Sorup sorguladılar; kimdir, kimlerdendir diye. Onlar sordu, Emine bacı cevapladı. Emine bacı konuştukça, anlattıkça; onlar sustu. Emine bacıya hak verdiler. Lakin yapacak bir şeyleri yoktu. Birazdan geri döneceklerdi.
Kızıl gün kararmaya, karşı yatan kara dağlar görünmez olmaya başlayınca, kıyıya yanaşan Türk gemilerini gören Emine bacı, sahile vardı. Gelenlerle birlikte cephane yükledi. Karanlık basıp çökünceye kadar, durmaksızın çalıştı. Gelen gemiler işleri tamam olunca, fenerlerini yaktılar. Demir alıp suları yarmaya başladılar. Emine bacı, gemiden gemiye koştu. Uzun bir zaman sonra bakıp gördü. Gündüzün gelen kafile bile geri dönmüştür. Denizin kıyısında, kara gecenin koynunda, yapayalnız bir o kalmıştır. Kara talihine, kadersiz başına bir kere daha ağladı. Yorgunluktan ve dahi açlıktan sızıp kalmıştı. Uykusunda, ak saçlı, nur yüzlü bir ihtiyar, evliyâ olmalıdır, gelip onu uyandırdı. Seslendi:
- "Cepheye gitmek istemişsin. Bak, sana kırk yoldaş getirdim. Var muradını işle!"
Kimdir, nedir derken; ortalıktan kayboldu.
Emine bacı kalkıp yerinden doğruldu. Çevresinde baştan ayağa silahlanmış, kırk kızını, can yoldaşlarını gördü.
Sabırsızlandı. Hemen cepheye varmak diledi. O anda, kırk kız kanatlanıp, Emine bacıyı aralarına alarak, havalandılar. Marmara denizini aştılar, Kirte önlerine geldiler.
Kırk kızların başı ayıttı:
- "Bacımız, başımız!. Şahbaz yiğidinin şehitlik şerbetini içtiği yer, burasıdır. Yavru şahanın burada, kara dinli kâfir erleriyle savaşmış, yüce Tanrı'sına ulaşmıştır."
Emine bacı söylemiş:
- "Belli, bilirim!" dedi. "Biz dahi kara dinli kâfiri burada karşılamak, öcümüzü almak isteriz. Kozumuzu burada paylaşmalıyız. Ne dersiniz?"
Kırk kızlar bir ağızdan ayıttılar:
- "Güzel olan budur!"
İçlerinden biri ileri geçti. Kopuzunu eline alıp, çalıp söyledi:
- "Yiğit bacımız, şahbaz bacımız
Yoluna kurbandır bu canımız
Alınacak öcün varsa, bizim dahi vardır
Yüreğinde acın varsa, bizim dahi vardır
Lakin gamlanma, tasalanma
Tanrı yardımcımız olsun
Yarın adın sanın duyulup anılsın
Kor ateş olup düşmana yağmaz mıyız
Yiğit beyimizin intikamını almaz mıyız?"
Sözü bu defa Emine bacı alıp söylemiş. Kırk kızlarına, can yoldaşlarına cevap vermiş:
- "Bre kırk kızlarım, can yoldaşlarım
Yavru şahanımızın öcü alınacaktır
Gök tanık olsun, yer tanık olsun
Kelle koparılıp nam alınacaktır."
Henüz kara gece ışımadı. Lakin düşman da uyandı. Tan ağaran çağda, gelinler, kızlar henüz kalkıp uyanınca, kara koç koyunlar, mor kuzular melemeye başlayınca, karşı yatan kara dağlar aydınlanınca, kara dinli kâfir topçuları ateşe başladı.
Kirte'yi savunan gazi dervişlerimiz, alp erenler, koçlarımız ve dahi koçaklarımız "Allah, Allah!" deyip, nara attılar, yerin göğün yaratıcısı görklü Tanrı'mdan yardım dilediler. Yerler, gökler inim inimi inledi. Ateş tufanı altında kalan savaş meydanı, cehennem yerine döndü. Hava, genzi yakan barut kokularıyla doldu. Kızıl güneş yükselip, zevale erişince, kara dinli kâfirler saldırıya geçtiler. Bütün siperlerde kanlı bir boğuşmadır başladı. Mermilerin sustuğu yerde, süngülere iş düştü. Süngülerin konuşmaz olduğu çağda, kavi bileklere iş düştü. Kara dinli kâfir Kitre önlerine gelip dayandı. İlk hatlarda bulunan hemen bütün gazi dervişlerimiz, alp erenlerimiz, koçlarımız, koçaklarımız şehitlik şerbetini içip, gök çadırın güvencesi olan görklü Tanrı'ma ulaştılar.
Emine bacı dahi savaştı. Aslanlar gibi dövüştü. Kırk kazları, can yoldaşları da onu yalnız bırakmadılar. Onlar dahi aslanlar gibi, kaplanlar gibi vuruştular. Kara dinli kâfirlerde öçlerini komayıp, yiğit beylerinin, yavru şahanlarının intikamını aldılar. Birçok siperlerimiz düştü. Kara dinli kâfir eline geçti.
Lakin Han'ım, hep biliriz. Osmanoğlu'na, şu sultan kullarına durmak olmaz. Vatan topraklarından çekilmek de ardır. Nice nice yiğitler kalkıp yerlerinden doğruldular. Kavil karar edip, siperlerimizi geriye almak için Kitre önlerine geldiler. Meydan kara dinli kâfir leşleri ve dahi şehit ve yaralılarımızla doluydu. Güç bela ilerleyip , siperlere vardılar. Kara gece gelip çökünce bile durmadılar. Yücelerden yüce Tanrı'mın, onları bugün için yarattığını, at saçlı analarının da bugün için doğurduğunu biliyorlardı. Onlar dahi cepheye bugün için gelmişlerdi. Sağ ve sol kanatlarımızın kumandanları, oturup konuştular. Kara gecede karşı hücuma geçmeyi kararlaştırdılar.
Meydan gümbür gümbür gümbürdedi. Yedi kat gökler ve dahi kara yer bile "Allah, Allah!" sesleriyle inledi. Hüseyin oğlu İsmail Onbaşı, ulu Tanrı'nın bugün için yarattığı gazi derviş, kavi kolları, güçlü bilekleri ile tamam elliye yakın kara dinli kâfiri boğazlayıp, canlarını cehenneme gönderdi. İleri hatlarda bulunan yiğitler yiğidi Hüsnü Onbaşı, takviye kuvvetlerimiz gelinceye kadar, kahramanca direndi. Kara dinli kâfirlere kan kusturdu. Çoğunu analarından doğduğuna pişman etti. Öcümüzü burunlarından fitil fitil getirdi.
Boğuşmanın en amansız, en zorlu yerinde, göğsüne değen bir mermi sonucu, şehitlik mertebesine erişti. İbrahim oğlu Ramazan derler bir koçak vardı. O dahi durmadı. Kara dinli kâfirin içlerine kadar ilerledi. Aslanlar gibi dövüşüp, kaplanlar gibi vuruştu. Süngüsünü bir İngiliz domuzuna saplayıp çıkaramayınca, bir başka İngiliz domuzunun gırtlağına sarılıp ayıttı:
- "Ya ben seni boğmaz mıyım? Ciğerini sökmez miyim? Anandan doğduğuna pişman olmaz mısın?"
Olanca gücü ile elleri arasındaki kâfir boğazını sıktıkça sıktı, canını cehenneme gönderdi. Bir başka kara dinli kâfir ona yetişti. Hep biliriz, bu kara dinli kâfir köpekleri kalleş olur, kancık olur. Arkadan kıyıcı olur. Şimdi dahi öyle yaptı. Varıp, İbrahim oğlu Ramazan'a yetişti. Sırtına süngüsünü sapladı. İbrahim oğlu Ramazan, "Yandım, Allah!" deyip, kuşça canını oracıkta teslim etti. Kara dinli kâfir gerilemeye, kendi siperlerinden bile çıkıp, gerisin geriye kaçmaya başladı.
Emine bacı ve dahi kırk kızları, can yoldaşları bile durmadı. "Vurun ha! Koman ha!" deyip, kara dinli kâfire yettikleri yerde kan kusturur oldular. Kara dinli kâfir erlerinden çoğunu yere serdiler, harman gibi yığdılar.
Lakin Han'ım, kaderin önüne geçilmez. Geçerse bile, bir ulu Tanrı'm geçer. Evveli, ahiri, başlangıcı, sonucu bir O bilir. Şehitlik defterini O tutar. Belli, Emine bacının dahi yazısını o yazmıştı. Kırk kızlarının önünde, kara dinli kâfir peşinde koşan Emine bacı da şehitlik şerbetini yudum yudum içti. Son sözleri: "Tanrı'ma şükürler olsun. Mutluyum, mesudum." oldu. Hemen kırk kızları, can yoldaşı dahi, birer birer şehit oldular.
Kanlı boğuşmalar kesilince, Oyhanata'm koşup geldi. Şol Emine bacı ve dahi kırk kızlarının şehit olduğu yere vardı. Şehideler için, görklü Tanrı'ma dua kıldı. Baktı, gördü ki, bir büyük lalenin çevresinde, kırk küçük lale açılmıştır. İşi anlayıp, şah damarından kavradı. Yüreciği sevindi. Söyledi:
- "Bu mekân, evliyâlar yatağıdır." dedi.
Koştu, vardı. Bu destanı düzüp, gazi dervişlere, alp erenlere anlattı, anlattı.

Oyhan Hasan BILDIRKİ

Çanakkale Savaşı Resimleri

ALP ERTUNGA DESTANI

Alp Ertunga Destanı

Alp Er Tunga destanının metni bu güne ulaşamamıştır. Bir kısmından yukarıda bahsettiğimiz kaynaklarda bu değerli Saka hükümdarı ve kahramanı hakkında bilgiler ve bir de sagu (ağıt) tesbit edilmiştir:

Alp Er Tunga Öldü mü
Dünya sahipsiz kaldı mı
Korkak öcünü aldı mı
Şimdi yürek yırtılır

Felek yarar gözetti
Gizli tuzak uzattı
Beylerbeyini kaptı
Kaçsa nasıl kurtulur
Erler kurt gibi uludular
Hıçkırıp yaka yırttılar
Acı seslerle bağırdılar
Ağlamaktan gözleri kapandı

Beğler atlarını yordular
Kaygı onları durdurdu
Benizleri yüzleri sarardı
Safran sürülmüş gibi oldular

Kutadgu Bilig'de "Alp Er Tunga" hakkında şu bilgi verilmektedir: Eğer dikkat edersen görürsün ki dünya beyleri arasında en iyileri Türk beyleridir. Bu Türk beyleri arasında adı meşhur ikbali açık olanı Tonga Alp Er idi. O yüksek bilgiye ve çok faziletlere sahip idi. Ne seçkin, ne yüksek, ne yiğit adam idi; zaten âlemde ferasetli insan bu dünyaya hâkim olur.

İranlılar ona Efrasiyap derler; bu Efrasiyap akınlar hazırlayıp ülkeler zaptetmiştir. Dünyaya hâkim olmak ve onu idare etmek için pek çok fazilet, akıl ve bilgi lâzımdır. İranlılar bunu kitaba geçirmişlerdir. Kitapta olmasa onu kim tanırdı." Bugünkü bilgilerimize göre Alp Er Tunga ile ilgili en geniş bilgi İran destanı Şehname'de tesbit edilmiştir.

Şehnamenin başlıca konularından biri İran -Turan savaşlarıdır. Bu destana göre en büyük Turan kahramanı önce şehzade sonra hükümdar olan Efrasyap'tır. Şehname'deki Alp Er Tunga ile ilgili bilgiler şöyle özetlenebilir: "Turan şehzadesi Efrasyap babasının isteği üzerine İran'a harp açtı. İki ordu Dihistan'da karşılaştılar. Boyu servi, göğsü ve kolları arslan gibi ve fil kadar kuvvetli olan Efrasyap, İranlı'ları yendi. İran padişahı Efrasyap'a esir düştü. İran'ın ilk intikamını o zaman İran'a bağlı olan Kabil Padişahı Zal aldı. Zal başarılı olmasına rağmen İran şahının öldürülmesini engelleyemedi.

Efrasyab İran'ı ele geçirmek için yeni bir savaş açtı. İran'ın yetiştirdiği en büyük kahramanlardan Zal oğlu Rüstem Efrasyab'ın üzerine yürüdü.. Efrasyab ile Zal oğlu Rüstem arasında bitmez tükenmez savaşlar yapıldı. İran tahtında bulunan Keykâvus, hem oğlu Siyavuş'u hem de Zal oğlu Rüstem'i darılttı. Siyavuş Efrasyap'a sığındı . Siyavuş'un Turan'da bulunduğu sırada evlendiği Türk beyi Piran'ın kızından bir oğlu oldu. Siyavuş oğluna babası Keyhusrev'in adını verdi.

Efrasyab uzun yıllar Turan'da hükümdarlık etti. İran'lılar Siyavuş'un oğlu Keyhusrev'i kaçırarark İran tahtına oturttular. Keyhusrev Zaloğlu Rüstem'le işbirliği yaptı ve Turan ordularını yendi. Keyhusrev ile Efrasyap defalarca savaştılar. Sonunda ordusuz kalan Efrasyap Keyhusrev'in adamları tarafından öldürüldü.

Şehnamede Efrasyap adıyla anılan Turan hükümdarı Alp Er Tunga'nın İran hükümdarlarına sık sık yenildiği anlatılmaktadır. Ancak İran - Turan savaşlarında İran hükümdarları sürekli değişmiş 140 yıl yaşadığı rivayet edilen Alp Er Tunga ise mücadeleye devam etmiştir. Bu durum Efrasyap'ın başarısız olmadığını gösterir. Gerçek destan metni bulunduğu takdirde bu destanla ilgili daha sağlıklı değerlendirmeler yapılabilir.

Oyhan Hasan Bıldırki, Söke Şairler ve Yazarlar Derneği'nde Yöneticiler, Veliler ve Öğrencilerle

ÇANAKKALE DESTAN DESTAN'A ÖĞRENCİLERİN BÜYÜK İLGİSİ

Eserleri ile Söke'nin öne çıkan yazarlarından olan Oyhan Hasan Bıldırki'nin yayınlanan son kitabı 'Çanakkale Destan Destan' adlı roman büyük ilgi görürken; kitabı kaynak olarak gören öğrenciler de ilgi göstermeye başladı.
Yazar Oyhan Hasan Bıldırki'nin 13. kitabı olan "Çanakkale Destan Destan"da, Çanakkale Savaşları sırasında yurdumuzda yaşanan zor şartlar ve bu zor şartlara rağmen destanlaşan kahramanlık anlatılıyor.
Birçok eleştirmen tarafından olumlu eleştiriler alan yazar Oyhan Hasan Bıldırki'nin kullandığı Dede Korkut üslubu beğeni topladı. "El Değmedik Sevdalara Uyanmak" ve "Gökyüzü Yeniden Mavileşir" adlı iki şiir kitabı ile bu yıl içinde yayınlanan üçüncü kitabı olan 'Çanakkale Destan Destan' ile ilgili olarak Çeltikçi İlköğretim Okulu öğrencilerinden Ahmet Er, Merve Ölmez ve Selahattin Er, yazar Oyhan Hasan Bıldırki ile röportaj yaptı.
Sökeli yazar Oyhan Hasan Bıldırki son kitabı 'Çanakkale Destan Destan'a olan ilgiden dolayı mutlu olduğunu belirtirken; Türk Milleti'nin kahramanlıklarının anlatıldığı eserine özellikle öğrencilerin ilgi göstermesinden dolayı mutluluğunun arttığını söyledi.

Çanakkale Destan Destan'a Öğrencilerin Büyük İlgisi

Kınalı Kuzular Video Sunumu

Yukarı Git

Oyhan Hasan BILDIRKİ

Bana ulaşmak için yukarıdaki URL adresini kullanın