oyhanhasan.sitemynet.com
Edebiyat Penceresi Oyhan Hasan Bıldırki Öteki Türk Ülkeleri Edebiyatı Denemeler Masallarım Hikâyelerim Şiirlerim Mensur Şiirlerim Türk Destanları Kitaplarım Hakkımda Yazılanlar Atatürk Foto Albüm Öteki Sitelerim

Kitaplarım

Yayınevleri'nce Yayınlanmış Olanlar

Bütün Fidanlar Sımsıcak Ve Oyhan Hasan BILDIRKİ

oyhan_bfsilkbaski.jpg BÜTÜN FİDANLAR SIMSICAK

Oyhan Hasan BILDIRKİ, şimdiye kadar 9 esere imza atmış bir şair ve yazardır. Her ne kadar kendisi "şair olmadığını" söylese de, onun şiirlerinin Türk Edebiyatı'nda iz bırakacağı görülmektedir. Bazı şiirlerinde hece ölçüsünü de kullanan Bıldırki, daha çok serbest tarzda şiirler yazmaktadır. Onun, "Hikâyelerinin tarlası" olarak düşündüğü şiir kitaplarının adları da şöyle sıralanmaktadır: Liseden Sesler, Atatürk Aramızda, Bütün Fidanlar Sımsıcak, Ceylan Gözlüm.
Biz burada, içinde "Beşparmak Dağı" şiirinin de yer aldığı Liseden Sesler ve Atatürk Aramızda adlı kitaplarından ziyade, Bütün Fidanlar Sımsıcak ile Ceylan Gözlüm'ü birkaç satırla tanıtmaya çalışacağız. Bu iki kitap vasıtasıyla Bıldırki'nin şiir dünyasının kapılarını aralamak istiyoruz.

BÜTÜN FİDANLAR SIMSICAK: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları arasında, "Bilim ve Kültür Eserleri" dizisinde, "Öğretmen Yazarlar Dizisi'nin 112'nci yayını olarak 1994 yılında İstanbul'da 5.000 adet olarak ilk baskısı yapılan kitap, "Ormanlarımıza Gönül Verenlere Armağan" edilmiştir. 1. hamur kağıda basılan, 56 sayfalık eser; Dolunay, Biraz Güneş, Ve Sonra başlığı altında üç bölüme ayrılmıştır. Her bölümde 11 şiir yer alıyor. Buna göre kitaptaki şiirlerin toplamı da 33 sayısını veriyor. Sanki şair, bütün fidanların sımsıcaklığının devamı için tespih çeker gibidir.

İlk bölüme adını veren Dolunay (1)'da;

Ovadan çık yukarıya dağlara
Gönlünü güneşe veren dağlara

Dallar ucuna kurulmuş dolunay
Keyfini değişmez bil saraylara

Gündüzün neşesi kuşlar uykuda
Koyu bir sessizlik sinmiş bağlara

Çamlar meşeler hemen her şey sessiz
Dolunayın rengi vurmuş dallara

Doğmuş huzur ne nacak var ne balta
Orman yatmış korkusuz rüyâlara

Yüksel gönlünce yüksel sen dolunay
Rengin düşsün daima ağaçlara

şairin bu tavrını görüyoruz. 11'li hece ölçüsüyle ve gazel kafiyelenişinde yazılan bu şiirde şair, geleneksel şiirimizin iki ayrı kutbunu kucaklaştırmaya çalışmaktadır. Ovanın tek düzeliğinden (ağaçsız oluşundan) sıkılan şair, duasına dolunayla birlikte hepimizi de ortak olmaya çağırmaktadır.
Bize göre bu şiirde zaman; ikindi sonrasında başlayan ve bütün gece boyunca sürmesi istenilen zamandır. Dolunay kendi döneminde (gökyüzünde kaldığı süre içinde), bütün geceyi aydınlatan bir kılavuzdur. Bir bakıma, güneşten aldığı bekçilik görevini noksansız olarak yine ona devredecektir. Hatta dilediğince yükselecek, hep öyle kalacaktır.
Ova-dağ kelimeleri arasındaki zıtlıktan yola çıkan şair, dolunay ışığında "korkusuz rüyâlara yatmış" ormanlarımızı tasvir ederken, kullandığı kelimeleri de özenle seçiyor. Kişi, gönlünü güneşe veren dağlara (İkindi sonrasında gurup vaktinde güneş ışıkları, dağların yüksek tepelerini aydınlatır, bu sırada dağların gölgesi ovaya düşer, her şeyi karartmaya, yok etmeye başlar.) çıkmalı, keyfini (duyduğu hazzı, lezzeti) saraylara bile değişmeyecek olan, dal uçlarına kurulmuş dolunayı seyretmelidir. (Burada akşamın bastırmasıyla birden bire dal uçlarında görünüveren dolunaya, onun doğuşuna işaret edilmektedir.) Dolunay; saraylarda keyif çatmak, hür ve dilediği gibi yaşamak yerine, dal uçlarında kurulmayı (doğmak, yaşamak) seçmiştir. Gece, ötüşleriyle ya da uçuşlarıyla gündüzün neşesi olan kuşlar uyur. Onların uyku vaktinde bağlara koyu bir sessizlik (uhrevî bir hava) siner. Bütün ağaçlar bile sessizliğe bürünür. Çünkü onlar da dolunayın renginin (gümüşî ışığının) dallarına vurmasına aşıktırlar. Bu aşkın getirdiği vuslat da (buluşup kavuşma) sürdükçe, -belki de gecenin verdiği korku sebebiyle- nacak ve baltanın bulunmadığı ormana huzur doğacak, rüyâlar (umutlar, ayakta kalabilme-sonsuz yaşama arzusu) devam edecektir.
Ormanlarımızın geceleyin gören ve gösteren gözü olan dolunay, yükselmesine (geniş zaman içinde doğmak) dilediği gibi kendi gönlünce devam etmelidir. Zira onun rengi daima ağaçlara düştükçe (vurup iz bıraktıkça), ormanlarımız ayakta kalabilecektir.
Çünkü;

SON DÖRTLÜK

Tufanlar sıralanmış kahır taşlarıdır
Hayatımızın sonsuz satırbaşlarıdır.
Değer verene, kıymet bilene aşkolsun:
Ormanlar tek tek doğmuş sabır taşlarıdır. (2)

Dolunay'da; Ahmet Haşim'in son dönem şiirlerinde gördüğümüz resmetme, tablo yapma isteğinin benzerini, daha doğrusu belki de onu bile aşan yönünü görmekteyiz.
Bütün Fidanlar Sımsıcak'taki -ortak bir tem'i esas alan, aynı ana duyguda buluşan- bütün şiirlerde, ormanlarımızın ve ona gönül verenlerimizin, onlarla iç içe yaşayanlarımızın, yangından, tahribattan arındırılmış olan yemyeşil bir dünyanın hikâyesi telmihlerle (bir kişiye, bir olaya işaret), teşhis ve intak (kişileştirme-konuşturma) sanatına başvurularak anlatılıyor.

Yüreğimde üzüntünün çetin yumağı
Görüyorum şimdi
Çok, çok aşağılarda
Top top, yumak yumak olmuş ağaçlar
Şu garip, bembeyaz akşamlarda
Ateşten sakınıyorlar
Demirden korkuyorlar. (3)

Kapak resmi Ethem Baran tarafından yapılan eserde, Kosova'nın Küçük Dağ Kuşları, Irmak Kenarında Söğütler, Ceviz Sandıklar, Sevdalı Kelebekler, Koca Çınar, Gölgelice Kaba Ağaç, Ala Şafakta Dar Ağacı Olmak, Karlı Dağda Yaşlı Ladin Ağacı adını alan şiirler, bir bakıma Bıldırki'nin şair tarafını açığa çıkaran, oldukça da başarılı olan örneklerdir.

Hilâl GÜLER

----------------------------------------------
(1) BILDIRKİ Oyhan Hasan, Bütün Fidanlar Sımsıcak / s.25 MEB Basımevi 1994-İstanbul
(2) BILDIRKİ Oyhan Hasan, Bütün Fidanlar Sımsıcak / s.56 MEB Basımevi 1994-İstanbul
(3) A.g.e. s.53


ko_aklar.jpg

YAŞAR ÇAĞBAYIR,
OYHAN HASAN BILDIRKİ'nin "KOÇAKLAR"ındaki
Çanakkale Destanını Anlatıyor

"Bıldırki, Dede Korkut üslûbunda kaleme aldığı millî hikâyelerini KOÇAKLAR'da toplamıştır. Çanakkale gibi milletimizin bütün fertlerini can evinden yaralamış olan kahramanlıklar yumağından etkilenmiş olarak bu hikâyeleri yazmış olduğunu ifade ediyor:

"Görüp baktım ki, bundan altmış yıl evvel, Çanakkale'de yarattığımız yiğitlik dolu günler, üç beş şairimizin mısralarında kalmış, onlar da okunmaz olmuştur. Yalnız tarihi yaratan olaylarda büyümüşüz, şanlı tarihimizden bazı görüntüler yakalayıp, nedense yazmaya fırsat bulamamışız..." diye hayıflanır. "Bizden sonra gelenler... Türk'ün adını, yüceliğini cümle beyinlere yerleştireler." diye bu hikâyeleri kaleme aldığını ö n s ö z'de belirtir.

Bağarası'nın eteğine yaslandığı Beşparmak dağlarının kuzey yamaçlarında konaklayan Yörük beylerinin Çanakkale'ye kadar uzanan Türk'e Türk dedirten hasletler dile getirilir.

"1895 Haziranıydı. Kara Türkmen çadırları, karşı yatan Beşparmak'ların Avşar yöresinde kurulmuştu. Musa Balı Bey, bir oğul beklerdi. Bey çadırının gölgeliğinde koca Türkmen beyleri toplanmış, yârenlik eder, aşağılarda uzanan çimen yeşili Söke ovasını gözlerlerdi.
Akça kuzular meler, ana koyunların ardı sıra iz sürerlerdi. Musa Balı Bey, baktı, ümitlendi. "Doğacak çocuğum erkek olmalı." diye düşündü, iç geçirdi. Öyle ya Han'ım! Er adama er oğul gerek. Baba ocağını tüttüre, koca Türkmen'e beylik ede! İlini, töresini derip çevire, öcümüzü düşmana komayıp ala.
... Koca Türkmen beyleri alkış tuttular, âmin dediler, Musa Balı Beyi kucaklayıp öptüler. Bey oğluna uzun ömür dilediler. Diğer Türkmen obalarına ulak salıp, müjdeyi ilettiler. Oğlumuz oldu, toyumuz var, bütün Türkmen uluları, yiğitleri toplansın, gelsin dediler. Musa Balı Bey, koyundan koç kırdırdı, sığırdan boğa kestirdi. Et harman gibi yığıldı. Avşar ilinin yakışığı geldi. Koç yiğitler, Türkmen uluları derlenip, toparlanıp geldiler. Kırk gün, kırk gece yeyip içip, eşlendiler. Güreş tuttular, nişan attılar, cirit oynadılar, çeşitli hediyeler alıp döndüler. Yolcu yolunda gerek, deyip at sürüp gittiler.
... Türkmen kocaları birbirlerine baktılar, Beyin kararını beklediler. Musa Balı Bey at diledi, yağız atı geldi. Üzengiye bastı, atlandı. "Bismillah" deyip, nara vurdu:
- "Er olan arkamdan gelsin. Yetsin, kopsun!"
Dedi. Eli silâh tutan Türkmen kocaları, uluları, delikanlıları hep atlandılar, beylerinin ardı sıra iz sürdüler. Gölgelice ağaçların çok olduğu, soğuk soğuk suların aktığı Kınalı İn'e vardılar. Eli yüzü kan içinde kazığa vurulmuş olan davar çobanını gördüler, kinlendiler. Akbıyık Sultan ileri geçti, iz sürdü. Kaçan yağmacı düşmanı kovaladılar. Aslanyaylası'nda kâfire yettiler. Aman vermeden saldırdılar. Pavli ve adamları neye uğradığını bilemediler. Çok ölü verdiler. Lâkin Han'ım, olan Türkmene oldu. Musa Balı Bey'im ağır, ölümcül bir yara aldı. Atından yere atladı. Beylerini, yoldaşlarını yanına çağırdı. Helâlleşti."

Bundan sonra Bağarası'nda çöreklenmiş bulunan Rum eşkıyası temizlenir. Hikâyelerin daha sonraki bölümleri Çanakkale'de geçer. Son hikâye YIKIM GÜNLERİ adını taşır. Bu hikâyede kahramanlarımız Söke'ye döndürülür. Her iki kahraman da vaktiyle öldürdükleri Toma'nın hanına gelirler. Biri Çanakkale'den, diğeri de Bağdat illerinden savaşa katılıp dönmüştür.
"...

- "Kara koçum, aslanım! Başına ne haller geldi? Kara dinli kâfire kolunu mu kaptırdın? Hangi cephede, nerelerde vuruştun?"
deyip, sual etti.

Akça Gelin oğlu Mehmet anlattı:
- "Çanakkale'de, Seddülbahir'de dövüşüp, kara dinli azgın kâfire kan kusturduktan sonra, alıp beni Bağdat iline gönderdiler. Ol yerde dahi İngiliz domuzları ile vuruştuk. Kara geceler, günler bitti deyip, bizi terhis ettiler. Kan ağlayan Anadolu'yu görüp geldim. Savaş bitti beyim! Savaş bitti! Lâkin memnun musun dersen, hayır derim. Ben, şol kolumu savaş alanlarında kazandıklarımızı, kongre midir, konferans mıdır nedir, işte öyle yerlerde kaybedelim diye vermedim. Etraf çalı kakıcılara kalmış. (...) Kara günler, gelip geri dönmüştür. Keşke Bağdat çöllerinde vurulup ölseydim. Hiç olmazsa, böyle kederler görmezdim. Şehid olan gazilerimizden, alperenlerimizden ayrılmazdım."
Deyip, gözyaşlarını tutamayıp ağladı. Adsız Bey, Akça Gelin oğlu Mehmet'i teselli edecek söz bulamadı. Ol dahi, yürek serinletici sözlere muhtaçtı. Yanıp yıkılan yurdunun, kara dinli kâfir eline düşeceğini düşünmek, onu dahi çileden çıkarmıştı." *

HİLÂL GÜLER
Söke Hilmi Fırat Anadolu Lisesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni.

* SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI, Hilâl GÜLER / Yüksek Lisans Tezi, s. 372-374

KOÇAKLAR
(ALP ERENLER)
ÇANAKKALE DESTAN DESTAN

KOÇAKLAR (ALP ERENLER) : Kapak kompozisyonunu İlhan Bilge'nin hazırladığı 12x19 ebadındaki 152 sayfalık kitap, Kutluğ Yayınları arasında (İstanbul-1975) çıkmış, kapak baskısı Kuşak Matbaası'nda, dizgi-tertip ve baskısı da Yüksel Matbaası'nda yapılmıştır.
'Musa Balı Bey Oğlu Adsız Bey' hikâyesiyle başlayan eser, 'Yıkım Günleri' ile bitiyor. Eserdeki 12 hikâyede, Çanakkale Savaşı ve sonrası anlatılıyor. Eser, uzun bir kaynak araştırması yapıldıktan sonra; 'Çanakkale'de en zorlu düşmanlarımızla çarpışan, günaşırı destanlar yaratan gazi dervişlerimizin, alp-erenlerimizin, kara koç yiğitlerimizin ve cümle koçaklarımızın hatırasını anmak, unutulmamalarını sağlamak için' (Önsöz, s.7 vd.) kaleme alınmıştır. İlkten sona bütün hikâyeler arasında, bir münasebet düşürülerek zincirleme yapılmıştır. Bu özelliğiyle eser, aslında bir nehir romandır. Eserin asıl kahramanları Adsız Bey ile Akça Gelin Oğlu Mehmet'tir. Bu iki isim, seçilmiş birer isimdir. Adsız Bey, bütün kahramanlarımızın yerini tutarken, Akça Gelin Oğlu Mehmet de bütün Mehmetçiklerimizin simgesi olmuştur. Aralarında Atatürk de olmak üzere eserde yer alan diğer kahramanlar, Çanakkale'de bizzat savaşanlardır.

Eser, Dede Korkut Hikâyeleri'nden ilhamla XX. Yy.'a indirilerek; nazım-nesir karışımı bir dille, daha doğrusu 'Dede Korkut üslubu'yla yazılmıştır. Ancak bu defa Dede Korkut, bir hikâyenin en tatlı yerinde 'Oyhanata' olarak karşımıza çıkıyor. Yayınlandığı yıl içinde okuyucunun büyük ilgisini çeken eser, Dede Korkut Hikâyeleri'nden sonra, sahasındaki ilk ve tek örnektir. Bu açıdan baktığımızda Bıldırki'ye de, modern çağın destancısı diyebiliriz. Yazar bu eserdeki üslubuyla daha sonraki bazı hikâyelerinde de karşımıza çıkacaktır: 'Tavukların serdarı göğsü güzel al horoz, vaktin erdiğini duyurmak için olmalı, kısa kısa, dahi kesik kesik dem tuttu, öttü. Kara gecenin yıldızları bile tek tek söner oldu. Alaca karanlıkta karşı yatan ulu dağlar dahi seçilmeye başladı. Şol minarelerde İslam bülbülleri şakıdı. Bazı evlerin pencereleri tek tük dahi olsa şavkıdı., turunculaştı. Sakalı ağarmış kocalardan bazıları yola düştü.' cümlelerinin yer aldığı Kuşluk Vakti de (1) , bu tarzın tipik örneğidir.

KADERSİZ BAŞIM OY'dan

'Meydan gümbür gümbür gümbürdedi. Yedi kat gökler, ve dahi kara yer bile 'Allah, Allah! ' sesleriyle inledi. Hüseyinoğlu İsmail Onbaşı, ulu Tanrı'mın bugün için yarattığı şol gâzi derviş, kavi kolları, güçlü bilekleri ile tamam elliye yakın kara dinli kâfiri boğazlayıp, canlarını cehenneme gönderdi. İleri hatlarda bulunan yiğitler yiğidi Hüsnü Onbaşı, takviye kuvvetlerimiz gelinceye kadar, kahramanca direndi. Kara dinli kâfire kan kusturdu. Çoğunu analarından doğduğuna pişman etti. Öcümüzü burunlarından fitil fitil getirdi. Boğuşmanın en amansız, en zorlu yerinde, göğsüne değen bir mermi sonucu, şehitlik katına yükseldi. İbrahimoğlu Ramazan derler, bir koçak vardı. O dahi durmadı. Kara dinli kâfirin içlerine kadar ilerledi. Aslanlar gibi dövüşüp, kaplanlar gibi vuruştu. Süngüsünü bir İngiliz domuzuna saplayıp çıkaramayınca, bir başka İngiliz domuzunun gırtlağına sarılıp ayıttı:
'- Ya ben seni boğmaz mıyım? Ciğerini sökmez miyim? Anandan doğduğuna pişman olmaz mısın? ' deyip, olanca gücü ile elleri arasındaki kâfir boğazını sıktıkça sıktı, canını cehenneme gönderdi. Bir başka kara dinli kâfir ona yetişti. Hep biliriz: Bu kara dinli kâfir köpekleri kalleş olur, kancık olur. Arkadan kıyıcı olur. Şimdi dahi öyle yaptı. Varıp, İbrahimoğlu Ramazan'a yetişti. Sırtına süngüsünü sapladı. İbrahimoğlu Ramazan; 'Yandım Allah! ' deyip, kuşça canını oracıkta teslim etti. Sonuçta kara dinli kâfir gerilemeye, kendi siperlerinden bile taşra çıkıp, gerisin geri kaçmaya başladı.
Emine bacı ve dahi kırk kızları, can yoldaşları bile durmadı. 'Vurun ha! Koman ha! ' deyip, kara dinli kafire yetiştikleri yerde kan kusturur oldular. Kara dinli kâfir erlerinden çoğunu yere serdiler, harman gibi yığdılar. Lâkin Han'ım, kaderin önüne geçilmez. Geçerse bile, bir ulu Tanrı'm geçer. Evveli, âhiri, başlangıcı, sonucu bir O bilir. Şehitlik defterini O tutar. Beli, Emine bacının dahi yazısını O yazmıştı. Kırk kızlarının önünde, kara dinli kâfir peşinde koşan Emine bacı dahi şehitlik şerbetini yudum yudum içti. Son sözleri: 'Tanrı'ma şükürler olsun. Mutluyum, mesudum.' oldu. Hemen kırk kızları, can yoldaşları dahi birer birer şehit oldular.
Kanlı boğuşmalar kesilince, Oyhanata'm koşup geldi. Şol Emine bacı ve dahi kırk kızlarının şehit olduğu yere vardı. Şehideler için, görklü Tanrı'ma duâ kıldı. Baktı gördü ki, bir büyük lâlenin çevresinde, kırk küçük lâle açılmıştır. İşi anlayıp, şah damarından kavradı. Yüreciği sevindi. Söyledi:
'- Şol mekân, evliyâlar yatağıdır.' dedi.
Koştu, vardı. Bu destanı düzüp, gâzi dervişlere, alp-erenlere anlattı, anlattı.' (2)

Hilâl GÜLER
SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI- S.351 vd. Uludağ Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi.

1 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Kuşluk Vakti-Türk Edebiyatı Yıl:25 Sayı:289 s.48 vd. Kasım-1997
2 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Koçaklar / s.107 vd. Kutluğ Yayınları İstanbul-1975

ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ / Oku

ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ (Hikâyeler)

ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ (Hikâyeler, 1986) : İlk baskısı Nisan 1986'da yapılan eser, yazarın 4'üncü kitabıdır. Yazar bu eserinde, Koçaklar'da gördüğümüz destanî üslubunu tamamen terk etmiştir:
'Sis bastırdı, açıldı.
Yükselen binalar, yer yer, güneşin ışıklarını kesiyor, sokağa alaca gölgeler düşüyordu. Az sonra, yeniden yoğunlaşan sis, güneşin gözünü kör etti, ferini, ateşini söküp aldı. Fakat yine de, çıplak gözle ona bakmak zordu. Savran Ali, denedi bunu. Ellerini, şapkasının siperinin altına, alnına götürdü. Güneşe, öylece baktı. Gözleri kamaştı. Kaşlarının altında, göz pınarlarına yakın bir yerde, bir ağırlık duydu.
Güneş yeniden, temelli kapandı, kayboldu. Sisler, güneşi yuttu. Etraf seçilmez oldu.
- Keşke! dedi Savran Ali. Bu sis, hiç dağılmasa! Her şeyi örtse! Kusurlar, işlenmiş günahlar görünmese! ' (1)

Duru, sade ve sağlam bir Türkçe ile karşımıza çıkan, az sözle çok şey anlatan yazarın bu kitabında 13 hikâye yer alıyor. 'Binlerce Susam' ve 'Çekirgeler'in dışındaki diğer 11 hikâyenin hepsinde de asıl kahramanların çocuklar olduğunu görüyoruz. Bu açıdan baktığımızda Bıldırki, çocuklar için yapıldığı söylenen edebiyatın fevkinde bir çocuk edebiyatının gerçek örneğini veriyor. Kendisiyle yaptığımız özel görüşmede, edebiyattaki sınıflandırmalara karşı olduğunu söyleyen yazar; 'Yaptığınız edebiyatta çocuğu öne çıkarırsanız, meseleyi kökünden çözümlersiniz. Çocuklar için yazan yazar olmaktansa, çocukları da anlatan yazar olmak istiyorum.' diyor.
Eserde yer alan 'Kırım' ile 'Çekirgeler' adlı hikâyelerinde yazar, klâsik hikâye plânını kırmaya çalışıyor. Yazar bu tutumunu, daha sonraki bazı hikâyelerinde de deniyor. Hikâyecinin Park Günlüğü (2) 'nde, iç içe geçmiş iki hikâye var: İlk hikâyede, Özlem'iyle tek başına sokaklarda yaşayan bir kadının, bakamadığı yavrusun düzenlenen bir oyunla elinden zorla alınmasına karşı gösterdiği tepki anlatılırken, ikinci hikâyede ise bulunan bir defterden anladığımız kadarıyla, birbirlerini delice seven, genelde parkta buluşan iki genç, birlikteliklerinden sonra doğacak çocuk yüzünden, onu daha çok erkeğin istemesi, kızın bu konuya olumsuz yaklaşması üzerine ayrılmaları anlatılıyor. Yazarın bu hikâyesinde trajik bir ikileme var: Çocuğu zorla elinden alınan Zehra Kadın, bağrına bastığı taş bebekle oyalanırken, ikinci hikâyedeki 'taşbebek' Melek, taşbebekliğini kaybetmemek için, henüz doğmamış bir çocuk yüzünden, Şehzade'sinden ayrılıyor. Burada sanki günümüzün modern kadını taşlanıyor gibi. Bu hikâyesinde Bıldırki'nin terazinin iki kefesinde tarttığı, 'olmazsa olur' demeye getirdiği Söke'de gerçekten yaşanmış olan iki dramı anlattığını görüyoruz. Kendi deyimiyle yazar, arada bir 'tezli hikâyeler' yazıyor. Bizim tespitlerimize göre Bıldırki, Türk hikâyeciliğine yeni anlatım biçimleri kazandırmanın örneklerini de veriyor.
İşgale uğrayan ülkelerinden sürülen Kırımlıların, kırım günlerini anlatan 'Kırım'da yazar; 'Orda, bir ülke var uzakta. Aramızda sadece Karadeniz. Uzatsanız kollarınızı, kucağınızda! ' (3) sözleriyle hikâyesine başlıyor, aynı sözleri daha 5 yerde de kullanarak, okuyucusuna hiç sezdirmeden olaylar arasındaki geçişi sağlıyor. Bunda, Bıldırki'nin şair yanından getirdiği bir yönünü görüyoruz. Sanki yazar, hikâye bölümleri arasında 'nakarat' yaparak bağ kuruyor. Bu hikâyede Mustafa Cemiloğlu'nun doğuşu da sürpriz sonuç olarak karşımıza getiriliyor. 'Çekirgeler'de bu tavır, Romen rakamları ve alfabetik harflerle karşımıza çıkıyor:

'C
Sözüm ona, medenî dünyada yaşıyorum. Az buçuk, ben de medenî sayılırım. Ülkemde, Avrupa'ya, bu medenî dünyaya en yakın uçta yaşamıyor muyum? Çalışmakmış! Fazlasını verdim, köle oldum. Bir Maria'nın gönlünü almadım diye, barbarlara karıştım. İşimi kaybettim. Medenî yürüyüşmüş! Hak aramakmış! İçine tüküreyim. Çekirgeler gibi sokakları dolduracaksın. Ulu orta konuşacaksın. Bunca adamı tedirgin edeceksin, korkutup ürküteceksin. Olmazsa, kapı dışarı edeceksin!
- 'Bütün Türkler, dışarı! '
Oh, ne âlâ!
İşsizlik, canıma tak etti. Hangi kapıyı çaldımsa, ellerim boş, çevrildim. Çeşitli hakaretlere katlandım. Niçin?
Hepsi yalan! Bunca tuzaklar birer masal!
Bizi, körpe yaşta çektiler buraya. Aklımız-dan, gücümüzden, işimizden faydalandılar. Alın terimizin karşılığını bile, onların kasasında sakladık. Ülkemizden gelen seslere aldırmadık. Daha çok kazanabilmek hırsına kapıldık.
Sonuç?
Sonuç ortada.
Geride kalan posamızı ne yapacaklar?
Elbette, cadde-sokak, çarşı-dükkân, okul-ev, şehir-köy, ulu orta meydan meydan haykıracaklar:
- 'Türkler, dışarı! '
Karşı koyacağız.
- 'Karşı koyacağız da, ne olacak? '
Kendi payıma ben, bıktım, sıkıldım, tükendim. En iyisi, yurda dönmek, değil mi?
IV.
Öncüler, dönmeye başladı. Çekirgelerin akını kırıldı.
Ç
Çekirgelerden kurtuldum.
Artık, memleketimdeyim.
Çok şükür! ' (4)
Anlatım biçimi arayışı açısından 'Endişe' de dikkat çekici bir hikâyedir. Bu hikâyede giriş bölümü, sonuç bölümünde de tekrarlanarak, sanki 'giriş-sonuç' birleştirilmesine ulaşılmak istenmiştir.
14x20 ebadındaki 96 sayfalık kitabın kapak kompozisyonunu İlhan Doğan hazırlamış.

Hilâl GÜLER

1 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Üçüncü Günün Öğlesi / Binlerce Susam,.s.46 Doğruluk Matbaası-İzmir 1986
2 BEŞPARMAK A.K.S.D. Sayı:2 s.16 vd. Ekim 1989
3 ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ, s.39
4 ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ, s.59 vd.

OYHAN HASAN BILDIRKİ
VE
ÜÇÜNCÜ GÜNÜN ÖĞLESİ

Kerim ÖZBEKLER

Oyhan Hasan Bıldırki 1947 yılında Söke İlçesi'nin Bağarası Kasabası'nda dünyaya gelmiştir. İlk okulu Bağarası'nda, ortaokul ve lise öğrenimini ise Aydın'da görmüştür. Bursa Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'nü 1971'de bitirmiştir. Yurdun muhtelif bölgelerindeki okullarda yıllarca görev yapan Oyhan Hasan Bıldırki, halen Söke İlçe Millî Gençlik ve Spor Şube Müdürü olarak vazife görmektedir. Evli ve iki çocuk babası olan Oyhan Hasan Bıldırki'nin birçok edebiyat dergi ve gazetesinde eserleri yayınlanmış. Bazı ansiklopedilerin çeşitli maddelerini yazmıştır. 1964 yılında Liseden Sesler ile Dönülmez yol isimli iki kitap yayınlamıştır. Bunlardan birincisi şiir, ikincisi romandır. 1975 yılında ise Koçaklar isimli millî hikâyelerini piyasaya süren Oyhan Hasan Bıldırki, şimdi de Üçüncü Günün Öğlesi ismini verdiği çeşitli hikâyelerini kitap haline getirip piyasaya sunmuştur.
Söke, Aydın'a bağlı 50.000 nüfuslu bir ilçe. Bugüne kadar Türk Edebiyatı'na bir yığın şair, yazar bağışlamış bir yer. Oyhan Hasan Bıldırki'nin 4. kitabını yayınlamış olması da onun yazı hayatına nasıl önem verdiğinin bir göstergesi. Oyhan Hasan Bıldırki'nin öyküleri eğitici özellikler taşıyor. Mesleğinin "öğretmenlik" olması; şiir, yazı ve öykülerini de etkilemiş. Aslında eğitici yayımlar sunmak her toplum için fayda sağlar. Oyhan Hasan Bıldırki, böylesine bir hizmette var olduğu için şanslıdır. İleride Söke Tarihi'ndeki yerini alacaktır.
Oyhan Hasan Bıldırki'nin kitabı 96 sayfa. 12x20 ebatlı olan kitabın içinde "Üçüncü Günün Öğlesi, Bir Gecenin Sonunda, Saatiniz Kaç, Endişe, Küçük Adamlar, Binlerce Susam, Çekirgeler, İkizler, Çiçeklerle Birlikte, Rahatlamak, Ömür Geçintisi, Bir Lira İçin" başlıklarını taşıyan 13 öyküsü yer alıyor. Kitabı, İzmir-Çankaya'da bulunan Doğruluk Matbaacılık Koll. Şti. tesislerinde dizilmiş, basılmış. Cildi falan çok güzel, fiyatı 500 lira.
Oyhan Hasan Bıldırki "Üçüncü Günün Öğlesi" ismini verdiği eserinden 2000 adet bastırmış, 600.000 liraya mal etmiş. Söke'den Kuşadası'na geçerken bir ara kendisini ziyaret edip çayını içtim. Konuşmamız sırasında bana "500.000 lirasını kurtardım, 100.000 lira zararım var." dedi. Yayıncılığın kurallarının böyle olduğunu bilirdim. Önümüzdeki aylarda diğerlerini de satarak zararını kurtarabileceğini izah ettim. Bu arada kapak dizaynının İlhan Doğan'a ait olduğunu yazmalıyım. Kitabın arkasında yazarımızın fotoğrafı ile biyografisi olduğunu belirtmeliyim. Kitabın kapağı bristol. Özellikle yıllardır benim de kitaplarımı dizip basan matbaanın son derece iyi bir kitap basıp çıkardığı gözden kaçmıyor. Yazışmak, kitabı edinmek için; Oyhan Hasan Bıldırki - İlçe Millî Eğitim Gençlik ve Spor Şube Müdürü - Söke / Aydın adresine yazabilirsiniz.
Yeni bir hikâyeci ile tanışacaksınız, hoşunuza gidecek[1].

[1] 19.11.1986, İki Nisan Gazetesi - Van

canakkaledestandestan.jpg

"ÇANAKKALE DESTAN DESTAN"

"Çanakkale Destan Destan", "Ömürlerinin on beşinci baharında Çanakkale"de toprağa düşüp, Türkiye'yi vatan yapanlara..." adanmış bir kitap. Kitabın yazarı Oyhan Hasan BILDIRKİ, kitabın basılmasını sağlayan seçkin insanı da unutmuyor ve 3. sayfaya şu notu düşüyor: "Aydın olma bilincini yüreğinde taşıyan, "aydınlatma" amacıyla yola düşen, aydınlattıkça aydınlaşmanın örneklerini veren Aydınlı ender seçkinimiz, Çanakkale sevdalısıM. Kemal YILMAZ'a teşekkürlerimle."
Bu ayrıntı, önemli. "Değer bilenin, değerlendirilmesi." Birçok kişi ya da kurumlarca dikkate alınması gereken bir tutum. Sözün özü, bir kitabın hikâyesi. Ekler[1] bölümünde, bu durum ele alınıp işlenmiş.
"Çanakkale Destan Destan"[2], bir nehir roman. Kitap kendi aralarında özel adlar almış 12 bölümden meydana geliyor. Her bölüm kendi arasında bağımsız bir hikâye olarak da düşünülebilir. İlk hikâye Osman oğullarının Birinci Dünya Savaşı'na girişinin duyulmasıyla başlıyor, öteki bölümlerde tamamen Çanakkale Savaşları anlatıldıktan sonra, söz Kurtuluş Savaşı'na getirilerek 12'nci hikâyede bitiriliyor.
"Çanakkale Destan Destan", gerçekten bir destan. Türk'ün Çanakkale&'de yaptıklarının, yaşadıklarının ya da başkalarına yaşattıklarının romanı. Yazarın anlatım dili, Dede Korkut'u çağrıştırıyor. Sıkılmadan okuyacağınız şiir tadında bir anlatım yakanızı bırakmıyor.
Oyhan Hasan BILDIRKİ şu ilginç sözleriyle kitabın yazılış sebebini de ortaya koyuyor:
"Esirgeyen, bağışlayan Tanrı adıyla başlarım. Uzun geceler ve günler boyu düşündüm, tasarladım. Hemen bütün kaynaklarımızı araştırdım, inceledim. Görüp baktım ki, tamam bundan doksan iki yıl evvel, Çanakkale'de yarattığımız yiğitlik dolu günler, üç beş şairimizin mısralarında kalmış, onlar da okunmaz olmuştur. Yalnızca tarihi yaratan olaylarda büyümüşüz, şanlı tarihimizden bazı görüntüleri yakalayıp, nedense yazmaya fırsat bulamamışız."[3]
Sıkıntı bilinince, söz, kaleme düşmüş ve "Çanakkale Destan Destan" yazılmış.
Sözü uzatmaktansa, rasgele seçtiğimiz bir alıntıyla yazımı sonlandırmak istiyorum.

"Yarasına aldırış etmiyor, Hamidiye'de Cevat Paşa'yı arıyordu. Haber verdiler, Cevat Paşa çıktı geldi. Adsız Bey'i karşıladı. Sordu:
- "N'oldu Adsız'ım?"
Adsız Bey, olanı biteni bir bir anlattı.
- "Yok bir şey Paşa'm. Kara dinli kâfir azıttı. Besbelli, Boğaz'ı aşmayı diledi. Tabyalarımızı topa tuttu. İngilizler Rumeli, Fransızlar Anadolu tabyalarını hedef alıp, bizi biraz zorladı. Askerlerimize bir şey olmadı. Tabyalarımız yıkıldı. Dedim ki Cevat Paşa'ma gidem. Olanı biteni, başımıza gelen halleri anlatayım. Kalktım, geldim."
Cevat Paşa, tez kurultayını topladı. Durumu tartıştılar. Alamanlar yıkılan tabyaların tamirini ve kuvvetlendirilmesini diledi. Cevat Paşa, uzun uzun inceledi. Son kararını bildirdi:
- "Tabyaların tamiri gerektir. Lâkin asker sayısının artırılmasını gereksiz buluyorum. Düşmanı Çanakkale'de karşılamalıyız. Nança olduğumuzu bütün dünyaya göstermeliyiz."
Görevliler ayrıldı. Orhaniye, Kumkale ve diğer tabyaları eski hallerine getirdiler. Kumkale'li Ali, Seddülbahir'li Koca Veli, Murat, Adsız Bey, Kara Duran ve daha nice erenler, canla başla çalıştılar. Savaşın cilveleri Murat'ı pişirmişti. İlk günlerin telaşı geçmiş, Murat, aslan kaplan kesilmişti. Bıraksalar, düşmanı derhal tepeleyecekti. Kahpe düşmanın, kancık düşmanın işi neydi bu topraklarda? Niçin yurdunu bırakmış, karşı yatan karlı dağların ardından, bunca denizleri tepip gelmişti? Besbelli ki, Osmanlı'yı öldü sandılar. Hanlar Han'ımızın adını, sanını unuttular. Kuruntuya kapıldılar. Kapılsınlar bakalım. Dünyanın kaç bucak olduğunu anca öğrenirler.
Murat, bu türlü duygular içindeydi. Bir ses işitti, baktı, gördü. Bileği güçlü, yüreği kavi, kara kaşlı, pala bıyıklı Kara Duran geliyordu. Kara Duran geldi, Murat'ın annacında durdu. At diledi. Murat söyleneni yapmak için seğirtirken;
- "Atlar iki olsun delibozuk. Gönlümüz yarışmak diler." dedi Kara Duran."[4]

Herkesin okuması ve kendince dersler çıkarması gereken bir kitap. Son dönemdeki en büyük destanımızın hikâyesi.

ÇANAKKALE DESTAN DESTAN
Oyhan Hasan Bıldırki
(Nehir Roman)
Alperen Yayınları, Ocak 2008
160 s. Fi: 10 TL

Tekli ve çoklu siparişler için
İsteme Adresi:
oyhanhasanbildirki@hotmail.com
0 256 512 75 90

-------------------------------------
[1] Üç Tarih ve Bir Olay, s. 143-144 / Batı Cephesinde Değişen Ne Var? s. 147-148
[2] Çanakkale Destan Destan, Bıldırki Oyhan Hasan / Alperen Yayınları 160 s. Ocak 2008 Aydın
[3] Çanakkale Destan Destan, s. 4
[4] Çanakkale Destan Destan, s. 10

CEYLAN GÖZLÜM

Ceylan Gözlüm Ve Oyhan Hasan BILDIRKİ

Oyhan Hasan BILDIRKİ, şimdiye kadar 9 esere imza atmış bir şair ve yazardır. Her ne kadar kendisi "şair olmadığını" söylese de, onun şiirlerinin Türk Edebiyatı'nda iz bırakacağı görülmektedir. Bazı şiirlerinde hece ölçüsünü de kullanan Bıldırki, daha çok serbest tarzda şiirler yazmaktadır. Onun, "Hikâyelerinin tarlası" olarak düşündüğü şiir kitaplarının adları da şöyle sıralanmaktadır: Liseden Sesler, Atatürk Aramızda, Bütün Fidanlar Sımsıcak, Ceylan Gözlüm.
Biz burada, içinde "Beşparmak Dağı" şiirinin de yer aldığı Liseden Sesler ve Atatürk Aramızda adlı kitaplarından ziyade, Bütün Fidanlar Sımsıcak ile Ceylan Gözlüm'ü birkaç satırla tanıtmaya çalışacağız. Bu iki kitap vasıtasıyla Bıldırki'nin şiir dünyasının kapılarını aralamak istiyoruz.

CEYLAN GÖZLÜM (Şiirler, 1997): Şairin son şiir kitabıdır. Bu kitabın, Bıldırki'nin sanat hayatında da ayrıca özel bir yeri vardır: Kapak düzenlemesi, dizgisi ve iç desenleri Oyhan Hasan Bıldırki tarafından hazırlanan, 144 sayfalık kitabın ilk baskısı Ekim 1997'de Aydın'da Özen Ofset Tesisleri'nde yapılmıştır. 1. hamur kağıda basılan 14x20 ebadındaki kitapta; Dağınık, Sensiz Seninle, Sevgi Üstüne, Memleket Türküleri, Çeşitlemeler, Eylül Kadar Acısın Sen, Karışık adlı bölümlerde, ölçülü-ölçüsüz olmak üzere toplam 102 şiir yer almıştır.
Ceylan Gözlüm, Türkiye'de basılan imlâ ve noktalama yanlışı, dizgi ve baskı hatası olmayan sayılı -belki de tek- kitaplardan biridir. Bıldırki, kurduğu dizgi evi aracılığıyla Sökeli şair ve yazarların 4 kitabının basılmasına da yardımcı olmuştur. Bu açıdan baktığımızda Ceylan Gözlüm, yazarın kendi adına dizgisini ve düzenlemesini bizzat kendisinin yaptığı ilk kitaptır.

Ceylan Gözlüm'de şairin, daha önce çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanmış olan şiirlerinin (1964-1995) yanında, hikâyelerine geçmek için "kalemini sivrilttiği" şiirleri de var. O Günler, Ömür Çıkmazı, Öksüz Çocuklar Gibi, Hüseyin, Kırkıncı Oda, Hasret Trenleri, Çağda Acabalar Panayırı, Dilek Türküsü bu tip şiirlere örnektir. Hatta Hüseyin (1) adlı şiiri, aynı adı taşıyan bir hikâyesini (2) hazırlamıştır. O Günler (3)'deki "betonlaşma", Hikâyecinin Park Günlüğü (4)'ne de sinmiş.

"Zaman bir ok atımı
Türlü dertler peşinde eriyor
Şimdi çiçeğe durmuş ömrüm
Yükselen medeniyetle birlikte
Kör, sağır ve dilsiz
Beton yığınları arasında
Sıkışmış tükeniyor." (5)

Daha çok; sevdalar, hasretler, hatıralar, ayrılıp kavuşmalar, hesap sormalar, baş kaldırmalar, tarifsiz acılar, geçen günlere duyulan özlemler, küçük insanlarımızın duygulanmaları gibi temalar üzerine yazılmış şiirlerin bulunduğu eserde, biri Quillaume Apoilinaire'den (Mirabo Köprüsü), diğeri de Victor Hugo'dan (Tatlı Fransa) olmak üzere Fransızca'dan çevirisi Bıldırki tarafından yapılan iki şiir de yer almıştır.

"Usanmak, Yorgun, A Oğul, Sunturlu, Bir Kız Bir Karga Bir Adam, Gel Amcanın Kucağına" örneklerinde olduğu gibi bazı şiirlerinde, şairin ironik (alaycı, iğneleyen) tarafını da görüyoruz:

SUNTURLU

Bana bak güzel
Ben senin düşündüğün gibi değilim
Karnım aç, sırtım pektir benim
Öyle güzel sözler bilemem
Kaldırım başlarında sizi bekleyenler gibi
Arada sırada romantik oluşuma aldırma
Bu benim açlığımdır
Ama sana değil
Güzelliğine değil

Bana bak güzel
Öyle göz kaş etme
Kan beynime sıçrıyor
Kan boğarmış adamı
Seni boğabilirim
Kıskanmaktan değil
Seni sevdiğimden değil

Keyfimden! (6)

Bıldırki'nin şiir dili de oldukça sade, sanki kolay söyleniveriyormuş gibi rahatça anlaşılan bir dildir:

"Şimdi ne Ali var, ne anası
Geçen günlerimiz bir masaldı
Değişti yaşamanın manası
Hatıralar Kafdağı'nda kaldı." (7)

"Bir bulut ağar, sevdamıza küskün (8), Zaman denen sellerde sönmezmiş sevgiler (19), İki damla gözyaşıdır bu-Goncanın açışı değil ilkbahara yakın (25), Bülbüller ve güller ve yollar hiç ayrılmasın-Neye baksam koyu bir yalnızlıktır gördüğüm (27), Ben senden garibim hazan mevsimindeyim (31), Bülbülün vurgunluğu kırmızı gülleredir (32), Şimdi çiçeğe durmuş ömrüm (33), Güller açar yüreğimin üstünde (34), Papatya falında tattığımız aşkımız (38), Duygulardan zaman örülür sularda (40), Öylesine bin efkâr veren akşamlar (41), Yükselen ayın hüznünde parlayan yüzün (44), Gün yirmi dört saat hatıralar komaz beni (47), Gözlerinde güvercinlerin hüzün erir (48), Benim çilem gülümün dikenidir (53), Çağla baharına ne kaldı (56), Ümitler aşklardır gergef gergef örülen-Dile gelir kuytularda gizli sevdalar (57), Bir kara gözlü ceylan seker bu dağlarda-Ham meyvenin yarısı sana, yarısı bana Fadime'm (61), Mermere oyulur bir aşkın hikâyesi (63), Her şey güler başlar, ağlar biter (68), Anneler çok defa kargadan alırmış haberi (75), Adı bilinmez şafaklarda umudum (79), Gönlümde bekleyişler çağrı kesilmiş (80), Son şarkılarını tamamlarken kuşlar (90), Gözlerimde zehir-zıkkım yokluğun (99), Hatıralar mezadında bir kavgadır (100), Sevgi ışıklarını yak artık n'olur Tanrı'm (106), Saçlarında rüzgâr rüzgâr hasretler (107), Şimdi bütün umutlarım karakışa yatmış (109), Biliyorum: Çağ, çıkarlara gelin olmuş (115), Bakakalırım hasret yüklü trenlere (116), Gönlüm, aklımla birlikte düşünse (121), Yalnızlık kaderimmiş öyle diyorlar (126), Kafdağı'nın ardındaki barışa koş (128), Bir başka tütecek şarkılarımızda zaman (135), Su toprakla sevişir, su toprağın esiri (138), Sabırsız rahmet yüklü yağmur (140)" gibi mısralar, Bıldırki'nin şiir ikliminin sınırlarını çizer. Bu sınır da doğrusu, Bıldırki'nin çok iyi bir şair olduğunu göstermektedir.

ÖKSÜZ ÇOCUKLAR GİBİ

Dağların şiirini dinliyorum
Gözlerimde bir tutam yaş,
boynum bükük
Çaresizliğim diken diken avuçlarımda
Gönül kapılarım kapanmış
Ne arayan var, ne soran beni
Gözlerimde bir tutam yaş,
boynum bükük
Öksüz çocuklar gibi

Ellerim, ah ellerim
Böyle değildi eskiden
Turnalar sunamdan söz açardı
Turnalar hâlimi sorardı
Dostlar gülüşürdü çevremde
Acılı şarkılara ağlamazdım

Yüreğim taş taş oldu sevgiden uzak
Bu garip diyarın yabancısıyım
Gülücüklerini kıskanır oldum çocukların
Acıya, kedere, neş'eye
Hey, hey! diyen kuzucukların
Ellerim, ah ellerim
Böyle değildi eskiden

Bir bilinmez geceler gibi
Adı bilinmez şafaklarda umudum
Yarım elma, gönül alma
Ey güzel çocuklar n'olur alın
Ham meyvenin yarısını size sakladım
Adı bilinmez şafaklarda umudum
Gelecek günlerin neş'esine kadar
Güzel oyunlarınıza katılmayacağım
Bir köşede yaşayacağım
Gözlerimde bir tutam yaş,
boynum bükük
Dağların şiirini dinleyeceğim
Bir bilinmez gecede çaresiz
Öksüz çocuklar gibi.
1 Ocak 1972 (8)

Bıldırki, bu şiirinde; şiirin yazıldığı tarihi de dikkate alırsak, içinde bulunduğu yalnızlığını ve geçen günlere duyduğu özlemlerini anlatmaktadır. Dağların şiirini dinlemekten başka, tutabileceği bir yol yoktur. İçinde bulunduğu çaresizlik diken olmuş, avuçlarını kanatmaktadır. Üstesine üstlük, onu ne arayan var, ne de soran. Gönül kapıları bile kapanmış olan şairin öksüz çocuklar gibi boyun bükmekten (katlanmak) başka yapabileceği bir şey yoktur. Halbuki eskiden, bırakın insanları, turnalar bile ona sunasından (sevdiklerinden) söz açar, hatırını sorarlardı. Dostları çevresinde dolaşır, acılı şarkılara ağlamasına fırsat vermezlerdi. Yaşadığı garip diyarın yabancısı olan şairin, sevgiden uzak yüreği taş kesilmiştir. Bu katılık, şairin; her şeye boş veren çocukların gülücüklerine bile kıskanmasına sebep olmuştur. Fakat, umudunu adı bilinmez şafaklara bağlayan şair, her ne kadar çocukların oyunlarına katılmasa da, ham meyvenin yarısını onlara saklamıştır. Ancak kendisi, gözlerindeki bir tutam yaşla, bir bilinmez gecede, yalnızlık köşesinde öksüz çocuklar gibi yaşamaya devam edecektir. Çünkü bu yalnızlık, bir gün gelecek, adı bilinmez bir şafakla birlikte bitecektir.
Bu şiirde şair, mısra tekrarlarıyla da müzikaliteyi sağlıyor. Serbest tarzda yazılan şiirde "yarım elma, gönül alma" gibi halk deyişlerine de yer verilmiştir.

Hilâl GÜLER
----------------------------------------------
1 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.81 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
2 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Hüseyin-Beşparmak A.K.S.D. Sayı:34 s.2 vd. Haziran-1992 / Türk Edebiyatı Yıl:26 Sayı:292 s.40 vd. Şubat-1998
3 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.33 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
4 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Hikâyecinin Park Günlüğü-Beşparmak A.K.S.D. Sayı:2 s.16 vd. Ekim 1989
5 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.33 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
6 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.72 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
7 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm-Hatıralar / s.96 Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın
8 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Ceylan Gözlüm / s.78 vd. Özen Ofset Tesisleri 1997-Aydın

"Seslenen Duygularımdır Şiirlerim"
CEYLAN GÖZLÜM * Suat TUTAK *

"Böyle sesleniyor şair O. Hasan BILDIRKİ, şiirinin birinde... Biricik eşi sayın Şükriye hanıma armağan ettiği "CEYLAN GÖZLÜM" adlı şiir kitabında. Duygu seline dönen mısralarında, yürekleri serinleten, buz gibi pınar suyuna dönüşen SEVGİ KAYNAĞI, kendi benliğini aşarak, "YAŞAMAK SEVİNCİ" adlı şiirinde şöyle ifadelendiriliyor:

"Seslenen duygularımdır şiirlerim
Virgüllerim kaybolan sisler
Hele,
Hele sorular?
Onlar kaybettiklerim, anlatamadıklarım
Benliğimi saran
Noktalarımda
Sonsuz iri güller gibi
Yaşamak sevinci."

İnsan yaşamında ölümsüz sevginin önemini vurgulayan şair BILDIRKİ, yaşama sevincini dokuz mısra ile ne güzel anlatıyor. Duygu selleriyle beslenen sevgileri, adeta Türk Dili grameriyle, noktalama işaretleriyle, önce resmediyor, sonra da renklendiriyor. Sevgi denklemini kuruyor, ardından da basitçe çözümlüyor.
Öyle ki; "Ceylan Gözlüm" şiir kitabı bir duygular okyanusu.. O okyanusun her damlacığı sevgi minelerinden oluşmuş. Kitabın ilk sahifesini açtığınızda; karşınıza ilk çıkan şiir okuyunca, uçsuz bucaksız, tümüyle sevgi olan bir aleme adımınızı atmış gibi hissediyorsunuz kendinizi. Sanki; yalnız başınıza bir küçük sandala biniyor, ucu-sonu görünmez okyanusa açılıyor, o duygusal ortamın sevgi parıldayan sularında kaybolup, eriyip yok oluyorsunuz.
Değerli yazar; edebiyatımızın usta mimarı, şair Oyhan Hasan Bıldırki'nin "Ceylan Gözlüm" adlı şiir kitabı, altı bölümde kaleme alınmış. Okurken, hiç beklemediğiniz anda, karşınıza bir bölümü çıkarıyor. Size bir soluklama zamanı veriyor. Nefes aldırıyor. Dinlendiriyor. Sıkılmanızı önlüyor. Ustaca düzenlenmiş tiyatro sahneleri gibi. Okuyor, okuyorsunuz... Okumaya doyamıyorsunuz.
"Ceylan Gözlüm" Bıldırki'nin dokuzuncu kitabı. Bu kitabın önceki sekiz kitabından bir ayrıcalığı, kendine has bir özelliği var... Çünkü "Ceylan Gözlüm" dizgisiyle, mizanpajıyla, boş sahifelerdeki resimlendirilmesiyle, olduğu gibi Bıldırki'nin kendi emeği, alınteri, elinin eseri.. Hatta kapak düzeni de Bıldırki'nin buluşu. Kendi bilgisayarında, kendisi tarafından gerçekleştirilen ilk kitabı. O açıdan da ele alırsanız, Bıldırki'nin yazarlık yaşamında bu kitabın özel bir yeri var.
Kendisinin bir öğrencisi, bir yazar ve şair, bir gönül dostu olarak, kendisini kutlarım. Tebrik ederim.
Bıldırki'nin bu güzel eseri, adı gibi ceylan gözleriyle çevresindeki kişilere, eline alan kişilere, özellikle Söke'de uzun süredir birçok adreslere gidip aradığı adresi bulamayan mektubun sahibine ve sahiplerine geniş kapsamlı mesajlar veriyor. Hem de anlaşılır bir dille, anlaşılır bir üslupla konuşuyor.
Umarız ki; Söke'de bugüne dek, bu konudaki duyarsızlıklarıyla bilinen birçok kişi ve çevreler, bu mesajların sesini duyarlar. Anlatmak istediklerine duyarlı olurlar. Ama, gelişmeler ne olursa olsun, "Ceylan Gözlüm" okuyucularının eline ulaşınca; duymayan kulaklara, görmeyen gözlere, duyarsız gönüllere, Söke'de nice O. Hasan Bıldırki'lerin yaşadığını, var olduğunu, onlarla birlikte aynı havayı soluduğunu, aynı acıyı, aynı kaderi paylaştığını bir daha haykıracak.
Adresini arayan mektup (1), bugün değilse de, bir gün mutlaka adresini, sahibini bulacak.. Ve; bu umudun gölgesinde, daha çoook Sökeli Bıldırki'ler yeşerip boy verecek. Çiçek açacak.
Sevgilerimle." (2)

Suat TUTAK

Ekler:
1 BILDIRKİ O. Hasan, Adresini Arayan Mektup - YENİSÖKE / Yıl: 4 Sayı: 901 - 17 Mart 1997
2 TUTAK Suat, "Seslenen Duygularımdır Şiirlerim" Ceylan Gözlüm - SÖKE EKSPRES / 13 Aralık 1997

TEKİN'E GÖRE "CEYLAN GÖZLÜM" * Ensar Turgut TEKİN *

"Şiir, tanımlanabilir mi? Bazıları "Tanımlanır" bazıları da "Tanımlanamaz" biçiminde yanıtlıyorlar.
Ben, "Şiir okunur!" diyorum. Çünkü, her şiir bir başka tad, bir başka güzellik taşır. Onun için de "Şiir okunur" diyoruz.
Rahmetli dostum ve arkadaşım, eski Erzincan Veteriner Müdürü Hadi Sert'in şu mısralarını okumadan tadabilir misiniz?

"Dantel dantel süslenmiş,
Sıvasız duvarları.
Sarhoş sarhoş yükselen,
Sigara dumanları..."

Bu mısraları, okumayan, onun güzelliğine nereden varacak, onun tadını nereden bilecek?
İşte, şiir budur. Kelimelerle, cümlelerle dantel dantel işlenmiş, süslenmiş, bezenmiş mısralar. Bir de bana duygularımızı, özlemlerimizi, sevdalarımızı katıp da sulayınca daha bir başka olur, şiir dünyası.
***
Gazetemizin yazarlarından, Söke İlçe Millî Eğitim Müdürlüğünün kurucularından, birinci dönem şube müdürlerinden, emekli Edebiyat Öğretmeni Oyhan Hasan Bıldırki, dokuzuncu yapıtını "CEYLAN GÖZLÜM" şiir kitabıyla yayın dünyasına sundu. Kendisini kutlar, başarılar diler, onuncu kitabını da bekleriz.
CEYLAN GÖZLÜM, Dağınık, Sensiz Seninle, Sevgi Üstüne, Memleket Türküleri, Çeşitlemeler, Eylül Kadar Acısın Sen, Karışık gibi yedi bölümden oluşuyor. Her bölümde çok güzel şiirler var. Kitap, 144 sayfa. Kitapları kendisinden, Eğitim ve Bilim Kitap-Kırtasiye Şubelerinden temin edebilirsiniz. Özellikle bu kitabı genç kuşaklara öneriyorum. Bakın niye?

Ey kutsal aşk için ölen
Aslı, Leylâ ve Şirin!
Ve nicesine isimsiz aşıklar,
Ne olur bizi affedin...
**
Biz o kutsal aşkları öldürdük
Karamsar çizgilere döktük.
"Aşk mı?" deyip geçiyor,
Gülerek şimdiki kızlar
Kindar mı kindar!

Daha ne şiirler var. Hepsini isteseniz de yazmam. Biraz da siz okuyun, CEYLAN GÖZLÜM'ü.

USLANMAK

Bir şiirin şafağında
Aya yaslanmışım.
Gönlümde eski sevdalara yer yok
Baya uslanmışım." (1)

Ensar Turgut TEKİN

1 TEKİN Turgut Ensar, Ceylan Gözlüm - YENİSÖKE / Yıl: 4 Sayı:1101 - 17 Kasım 1997

BİR BAŞKA ŞAFAK (Hikâyeler)

BİR BAŞKA ŞAFAK

BİR BAŞKA ŞAFAK (Hikâyeler, 1994) : MEB Yayınları (847) arasında, Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi (550) 'nde, Öğretmen Yazarlar Dizisinin 45 numaralı kitabı olarak Millî Eğitim Basımevi'nde İstanbul'da 1994 yılında (3. defa olarak) basılmıştır. Yazarın 3'üncü hikâye kitabında 16 hikâye, 112 sayfa içinde toplanmıştır.
Kitaba adını veren ilk hikâyede; 'Erkek evlat babası olmak isteyen Avukat Hâzım Dümenci'nin, hanımı Dilârâ'dan Bircan adlı bir kızı olur. Büyük anne Sabriye Hanım'ın tepkisine rağmen, küçük kıza hem Bircan adı verilir, hem de bir sütana tutulur. Babadan kalma konakta, bu doğumun şerefine ünlü konuklara bir parti verilir. Partide her konuda görüşmeler yapılırken, Bircan ağlamaktadır. Ağlaya sızlaya, güle oynaya serpilen Bircan, daha çağdaş okullarda okur, babası ve annesiyle arası şeker renk olur. Bu sırada konağın yıkılması, yerine apartman yaptırılması kararlaştırılır. Yeni bir eve çıkılır. Yıkım için işçiler konağa ilk kazmayı vurana kadar -araya Bircan girer- Sabiye Hanım, direnir. Ona göre konağın harcında,'rahmetlinin göz nuru' vardır. Bircan'ın yaptığı söz oyunu üzerine konak yıkılır.'Yeni evde hüzün ve neşe, birbirine karışır.' Amerika'daki bir üniversitenin imtihanını kazanan Bircan, -annesinin onunla birlikte bu yeni ülkeye gitmeme kararına rağmen- yola çıkar. Kemerler bağlanır, uçak havalanırken Sabriye Hanım'ın son öğüdü, gökyüzünde çınlar; 'Yaban elde, eline, beline, diline sahip çık.' Orada uygar olma hastalığına kapılan Bircan, koluna taktığı Teddi ile birlikte, eski konağın yerinde 'cansız bir kütle gibi yükselen koca apartman'a geri döner. Orada yitirilen Sabriye Hanım yoktur. Hâzım Dümenci ile eşi Dilârâ, onların evlenmelerine karşı çıkarlar. Hele Dilârâ, hemen 'olmaz'ı basar. Bu ikisinin ellerine sarılmaya çalışan zenci Teddi'yi, Bircan, içine düştüğü güç durumdan kurtarmak için araya girer:
'Teddi, gördüğü heyecanı yanlış anlamış olmalı, gülüyor. Teşekkür etmek için Hâzım Dümenci ile Dilârâ'nın ellerine sarılıyor.
Her ikisi de, sanki anlaşmış gibi, ellerini Teddi'den kaçırdılar, sakladılar. Bu defa şaşalayan, apışıp kalan Teddi oldu. Dilârâ'yı hafakanlar bastı, bayıldı. Hâzım Dümenci, kolonya aradı. Bircan, Teddi'yi tuttu, balkona çıkardı. Ona, olanı biteni anlattı. Teddi, öfke dolu. Hemen bu evden çıkmak, başını alıp gitmek istiyordu.
Bircan, onu teselliye çalıştı.
- Üzülmene gerek yok, Ted! Bizde güzel bir söz var: Bıçak, kendi sapını yontmaz. Şimdi kızdılar ya, aldırma! Ben, az sonra gider, konuşur, onları yumuşatırım. Üzülme e mi?
Beriki;
- Olur! Üzülmem! dedi.
Fakat her halinden fırsat kolladığı belliydi. Düşündü. İlk tanıştıklarında Bircan, şimdi içinde yaşadığı azabı, ne kadar özlü bir sözle Teddi'ye söylemişti.
- 'Anlayanla taş taşı, anlamayanla bal.'
Dilârâ ayıldı. Bircan'ı çağırdı. Ana, kız baş başa verip, konuştular. Dilârâ, yeniden 'olmaz'ı bastı. Hâzım Dümenci, Teddi'nin gidişine mani olmadı.
Teddi, ana diliyle söylendi:
- Sizinle, dedi, bal bile olsa, yemem!
Bircan'da şafak attı. Telâştan ne yapacağını şaşırdı. Aklı başına gelince, Teddi'nin arkasından koştu. Aradı, aradı.
Teddi, hiç bir yerde yoktu.
Teddi, çekip gitmişti.
Bircan, omuzlarında utancının ağırlığı ve de karnında Teddi'den bir can olduğu halde, eve döndü. Hiç kimseyle konuşmadı. Kendisine gösterilen, balkonlu odaya geçti. Uzun uzun düşündü, ağladı. Hesap, kitap etti. Kurtuluş için kararını verdi. İçine doğan ani ilhamla, balkona koştu, aşağıdaki derin boşluğa, gözünü bile kırpmadan, öylece kendini bırakıverdi.
Apartmanda ağlayışlar, dövünmeler. Toprağa verilen telli, duvaklı Bircan. Zavallı kız! Merak ediyorum, neyin, kimin günahını yüklendin? 'At tırnaktan, insan kulaktan kapar.'mış. Sen de öyle yaptın, kazancın oldu mu?
Şafaklar değiştikçe, acılar bitti!
Fakat annenle baban, hemen her gün, çekişiyorlar. Kendi ismini, kendi kişiliğinde yaşatan Dilârâ, babana dil döküyor:
- Söyle, diyor, bir bebek istiyor musun?
Hâzım Dümenci, bu defa, yeni bir oyuna düşmekten korktuğundan ve seni unutamadığından olmalı, 'hayır'ı kuvvetlice basıyor, ekliyor:
- Keşke,diyor, 'Dağlar kadar kamburu olsaydı da, bizimle beraber olsaydı.' Bircan, Teddi'yle yaşasaydı, sence ne fark ederdi, söyler misin? ' (1)

Bu hikâyede ana tema, nesiller arasındaki çatışma ve değişiklik adına güzel geleneklerimizin yıkılması üzerine kurulmuştur. Hikâyede yazarın, karakterlere göre isim verme alışkanlığı sürüyor. Hâzım (her şeyi hazmeden, sineye çeken) , Dümenci (Her yöne esen, eğilen) , Dilârâ (Gönül çelen, dil döken, aldatan) , Sabriye Hanım (Sabreden) , Bircan (Tek can, bir evlat) .
Bu kitabın daha önceki baskıları da; 1988 ve 1992 yıllarında MEB tarafından yapılmıştır.

Hilâl GÜLER

1 BILDIRKİ Oyhan Hasan, Bir Başka Şafak / s.16 vd. MEB Yayınları, İstanbul-1994

GÜN ÇARIĞI SIKINCA (Hikâyeler)

GÜN ÇARIĞI SIKINCA

GÜN ÇARIĞI SIKINCA (Hikâyeler, 1990) : Yazarın kendi adına bastırdığı 4'üncü hikâye kitabı, yine İzmir'de Doğruluk Matbaası'nda dizilip basılmış. 14x20 ebadındaki 120 sayfalık kitapta, 7 hikâye var. Bunlardan uzun hikâye tarzında yazılan Şehrin İki Delikanlısı'nda, 12 Eylül öncesi devri ele alınmış, zıt görüşlü kahramanlar anlatılmıştır.
Gün Çarığı Sıkınca'nın 'Gülfidan'ı, ne zorlu bir kaderin eline düşmüş; 'Gün çarığı sıkınca, çarık da ayağı sıkarmış. Ama ya umutlar? ...' ana fikri, bu hikâyede başarılı bir şekilde işlenmiştir:
'Dünürcülerden Hüseyin'in hatırlatmasıyla, Gülfidan'ı çağırdılar. Gülfidan, ne yaptılar, ne ettilerse de, takı konusunda diretti.
- Eliniz dardaysa, çeyiz pazarında işiniz neydi? dedi. Bozuk bozuk deyip duruyorsunuz. Allah'ın bozuklarına kıran mı girdi? Düğün bu bozukta olmazsa, bir başka bozukta elbette olur.
- Hangi bozukta?
- Kısmet.
Araya giren olmadığından mıdır, nedir, beklenen anlaşma olmadı. Dünürcüler ters yüz, asık suratlarıyla geriye döndüler. İsmail Ağa buruk, üzgün. Gönlünde endişelerin bin bir yumağı. İçinde bir his var. Sanki Gülfidan'ın düğününü asla görmeyecek! Beklenen, bolluk dolu bozuk, bir türlü çıkıp gelmeyecek. Gülfidan toy, acemi. Diretmese, o kadar üstelemese, babası bu defa razı olacak, düğün gününü mutlaka verecekti. Bu iş uzamayacak, mutluluğa giden yolun başında hem Gülfidan, hem Fikret, yeni umutlara doğru yol alacaklardı.
Kısmet değilmiş.
Arası geçmedi. Yağmurlu bir gecenin sonunda İsmail Ağa öldü. İki kadın, bir çocuk, köylülerin de yardımıyla, cenazeyi kaldırdılar. İsmail Ağa'nın ne kadar çok seveni varmış? Cümle alem, bütün köylü, törene katıldı. Fakat Ahmet, çok yakında olmasına rağmen, çıkıp, çekip gelmedi. Kardeşleriyle anasını, bir başlarına, yapayalnız bıraktı. Sonra sonra, köyüne haberi geldi. Şehirden, yüksek sosyeteden, zengince birinin kızıyla evlenmiş. Karısı istemediği için, doğduğu yeri, yurdu unutmuş.
Yıllar, yılları kovaladı. Beklenen, bolluk dolu bozuk, bir türlü görünmedi. Babasının sağlığında, kim bilir, belki de ona güvendiğinden olacak, herkese kafa tutan Gülfidan, evde kaldı gitti. Yalnız evde kalsa, ne iyi. Ne zaman sokağa çıksa, konu komşuyu ziyarete hazırlansa, iki omuzunda iki çocuk. Bu çocuklar da kimin, diyeceksiniz.
Kimin olacak? Süleyman'ın.
Gülfidan'ın saçlarında aklar, ellerinde kınalar!
Gülfidan'ın yüreğinde kımıl kımıl duygular: Nasıl olsa bir gün gelecek, şu garip omuzlarında kendi çocuklarını da taşıyacak!
Kınalı Gülfidan! Nazlı Gülfidan!
Yüreği bin bir okla yaralı, Gülfidan!
Herkes yolunda gitti. Olan sana mı oldu?
Omuzundakiler yetmiyor gibi, peşindeki bu çocuklar da ne?
Bak, nasıl da uzun dilliler?
- Gülfidan abla, kız Gülfidan abla! Bize söyler misin, düğün ne zaman?
- Bozukta!
- Hangi bozukta? ' (1)

Gördüğümüz kadarıyla Bıldırki, bu kitabında da kendisine has çizgisini sürdürüyor. Onun Beşparmak dergisinde yayınlanan hikâyelerinden; Hikâyecinin Park Günlüğü (Sayı:2) , Küçük Adamlar (Sayı:5) , Yağmurlar Bastırınca (Sayı:7) , Bir Gecenin Sonunda (Sayı:22) , Hüseyin (Sayı:34) , Yeni Bir Güne Doğru (Sayı:38) , Çakır Keyif (Sayı:42) , 'Güvercinler Kanada Kalktı (Sayı:66) adlı eserlerinde Söke ve çevresinde yaşanan olaylar ele alınıp işleniyor(2).

HİLÂL GÜLER

[1] GÜN ÇARIĞI SIKINCA, s.15 vd. Doğruluk Matbaası, İzmir-1990
[2] GÜLER Hilâl, SÖKE'DE YEREL BASIN VE BASIN YAYIN HAYATI- S.351 vd. Uludağ Üniversitesi Yüksek Lisans Tezi.

eldegmediksevdalarauyanmak.jpg

EL DEĞMEDİK SEVDALARA UYANMAK * Şiirler * Oyhan Hasan BILDIRKİ

El Değmedik Sevdalara Uyanmak, Oyhan Hasan Bıldırki'nin son yayınlanan şiir kitabının adı. Bu kitap, Ankara'da Kitap Atelyesi Yayınları'nın 64'üncü, Şiir Dizisi'nin 47'inci kitabı olarak yayınlandı. Mavi rengin hâkim olduğu kitap kapağı ve sayfa tasarımı Kitap Atelyesi'nce düzenlenmiş.
Kitapta, Oyhan Hasan Bıldırki tarafından yazılan son dönem şiirleri yer alıyor. Oyhan Hasan Bıldırki'nin bu kitabında daha çok sevda ağırlıklı şiirleri var. Bu şiirlerden birini örneklemek istiyoruz:

UZAK BİR İKLİMİN AKŞAMI

Gönlümün her karesi sevginle aydınlanmış,
Bu akşam gözlerim gözlerinde tutuklu kalmış.
Uzak bir iklimin akşamına düşmüşüm;
Ah kader desem, vah kader desem ne yazar?

Duygularım kuşatılmış, keyfince ayaklanamıyor
Papatya gözlerine kan oturmuş nedense...
Samanyolu'na takılmış kaderim yanıp sönüyor;
Senden doğan ışıklar pencereme kurulmuş.

Ömrümüzün dönemeçleri çok, hayat zor
Sevgi ışıkları da olmasa yaşamak neye yarar?
Nice hasretlerle kavrulmuş gönül acılarımı,
Bir de benden dinle, bana sor.

Ötede sen,
Bu tarafta kader...
Ya seni tavlamalı,
Ya da bu kaderi avlamalı...

Başım dönüyor,
Yüreğim ortada.
Gözlerinin sarhoşuyum!
(El Değmedik Sevdalara Uyanmak, s. 26)

Oyhan Hasan BILDIRKİ

El Değmedik Sevdalara Uyanmak (1), Oyhan Hasan Bıldırki'nin yayınlanan 13. kitabıdır. Şair Oyhan Hasan Bıldırki'nin daha önce yayınlanmış öteki şiir kitaplarının adlarının Liseden Sesler, Bütün Fidanlar Sımsıcak, Ceylan Gözlüm ve Bulutlar Pusuda olduğunu biliyoruz. Şair, son dönem Türk şiirinin parlayan yıldızları arasında yer almaktadır.
Oyhan Hasan Bıldırki'yi kutluyor, "El Değmedik Sevdalara Uyanmak" adlı kitabını bütün okuyucularımıza tavsiye ediyoruz.

Edinme Adresi:
Kitap Atelyesi Yayınları
5. Sokak 32/3, 06500 Bahçelievler-Ankara
Tel : 0312 215 70 37
Faks: 0312 223 60 64
e-posta: bilgi@kitapatelyesi.com

(1) El Değmedik Sevdalara Uyanmak / Oyhan Hasan BILDIRKİ
Birinci Baskı 2007, Kitap Atelyesi Yayınları
170 s. Fi: 17 TL.

HABER

Başlık Buraya Gelecek

Bilesiniz, ilk kitabım yayınlanıncaya kadar, ne sıkıntılara katlandım, neler çektim? Hani, dokuz doğurdum desem, inanın!
Doğumu zor olan bebek, sevilmez mi?

Yukarı Git

Hayatım ve Eserlerim

Bu bilgilere ulaşmak için yukarıdaki URL adresini kullanın