Koçum,
annen ölmüş diye nasıl denir ki?
Askerliğimi
batı karadenizde küçük bir ilçede askerlik şubesi
başkanı olarak yaptım. Emrimde 1 astsubay, 8 asker ve 3 sivil memur vardı.
Gündüz akşama kadar tüm personelle beraber olduğumuz gibi askerlerimle gecede şubede
beraber kalıyorduk. Kiminin parası gelmez, kiminin kız arkadaşı kendisini
bırakır, kimi annesini-babasını özler hepsiyle ilgilenmek gerekirdi. Nitekim
öylede yapıyordum. Askerlerimden bir tanesinin adı Zekeriya’ydı. Erzurumluydu
Zekeriya. Anadolu’nun kirlenmemiş, dejenerasyona
uğramamış, saf bir delikanlısıydı. Erzurum şivesine çalan dili ile bazen bir
olayı iki defa anlattırmak zorunda kalırdım anlamak için.
Bir
defasında arkadaşlarından öğrendiğim kadarıyla Zekeriya’nın annesi ile uzun
zamandır telefonda konuşamadığını, hasta olmasından endişe ettiğini, hatta kötü
bir şeyler olduğunu ve kendisine söylemediklerini düşündüğünü öğrendim.Bir akşam Erzurum’u aradım. Zekeriya’nın abisi ile
görüştüm. Durumu aktardım. Dedim ki; ”Zekeriya endişeli, bilmemiz gereken bir
durum yoktur inşallah, eğer yapabileceğimiz bir şey olursa mutlaka bilelim, ne
gerekiyorsa yaparız”. Zekeriya’nın abisi teşekkür etti, annesinin biraz
rahatsız olduğunu ama önemli bir şeyinin olmadığını, telefonun kendilerinde
olduğunu annesinin telefona gelemeyeceğini (sanırım ayağı kırılmıştı) aktardı.
Dedim ki; “o halde ben Zekeriya’yı çağırıp sizinle görüştüreyim siz durumu
aktarın”.Zekeriya geldi ailesi ile görüştü ve içi rahatlamış bir şekilde
koğuşuna döndü. Aradan birkaç hafta geçince Zekeriya’yı 20 günlüğüne Erzurum’a izne gönderdim. Güle oynaya gitti.
İznini bitirip döndüğünde annesini görmüş olmanın mutluluğu gözlerinden
okunuyordu. Zekeriya Erzurum’dan bana muhtemelendir ki annesine ördürdüğü bir
yün çorap getirmişti. Askerden hediye almamız yasaktı. Eğer izni olursa
ücretini ödemek istedim. Bu kirlenmemiş saf çocuğu üzmekte istemiyordum. Kabul
etmedi tabiî ki. Ben yasak olmasına rağmen hediyesini kabul ettim.
Aylar
sonra bir sabah nizamiyedeki nöbetçi Zekeriya’nın misafirlerinin geldiğini
söyledi. Erzurum neresi bizim bulunduğumuz yer neresi diye sordum kendime.
Sabahın köründe habersiz gelen ziyaretçinin pek de normal olmadığını düşündüm.
Askerlere ziyaretçileri doğrudan benim yanıma getirmelerini istedim. Gelenlerin
Zekeriya’nın Bursa’daki dayıları ve birkaç akrabası olduğunu onlar
söylediklerinde öğrenmiş oldum. Zekeriya’nın annesi ölmüştü. Akrabaları
Bursa’dan 1 minibüs ayarlamışlar ve cenazeye gidiyorlardı. Eğer izin verirsem
Zekeriya’yı da götürmek istediklerini söylediler. Nasıl söylenirdi ki bu? Gel
koçum annen ölmüş hadi seni izne göndereyim denir miydi ki? Ama komutan bendim,
izin vermesi gereken kişide bendim. Bunu nasıl söyleyebilirdim?
Derin
bir nefes aldım, tüm cesaretimi topladım, tüm ciddiyetimi takındım ve Zekeriya’yı
çağırdım. Dedim ki; “Gel aslanım, bak dayıların Bursa’dan buraya seni ziyarete
gelmişler. Buradan da Erzurum’a geçeceklermiş. Sordum arabada yer varmış. İster
misin seni Erzurum’a göndereyim? Hazır, arabada gidiyormuş”. Sevindi canım
benim, bir koşu gitti sivilleri giydi, eşyalarını topladı ve akrabaları ile
birlikte yola koyuldular.
Sevindi
Zekeriya dedim ya; Nasıl sevinmezdi ki insan. Erzurum’a ailesine, annesine
gidecekti. Ailesini, annesini görme fırsatı doğmuştu. Dayıları Erzurum’a
giderken yanına uğramışlardı ve arabada yerde vardı, komutanı izinde vermişti.. Bu kadar tesadüf normal miydi? Bunun bir kurmaca olduğunu
anlamış mıydı? Tüm bu soruların cevabını ancak Zekeriya’yı 2 gün sonra
telefonla aradığımızda öğrenme fırsatımız oldu. Aslında Zekeriya şüphelenmiş
ama bir anlamda verememiş. Yolculuk sırasında dayılarının sessizliği
şüphelerini daha da arttırmıştı. Ama meseleyi Erzurum’a vardıklarında evlerinin
önünde cenaze için toplanan kalabalığı gördüğünde anlamıştı.
Anadolu’nun
kirlenmemiş, dejenerasyona uğramamış, saf delikanlısı
şimdi nerde? Nasıl? neler yapıyor? bilemiyorum
ama bildiğim bir şey varsa iyi olmayı, mutlu olmayı en çok hak edenlerden biri
ve ben şimdi bunun için tüm kalbimle dua ediyorum.
10/11/2007-Osmaniye