
|
|
1_BİŞRİ HAFİ HAZRETLERİ
|
|
|
Bişr-i Hafî Hazretleri
Nefeslerin buhar olup savrulduğu ilik donduran bir kış günü. Gün doğalı çok olmuştu ama genç adam, yatağından yeni yeni doğrulur. Gözlerinde bir ağırlık vardır, şakakları zonklar. Hep öyle olur, eğlence ile geçen gecenin sabahı mahmurluk basar ve kulakları uğuldar. Karnı tok, sırtı pektir ama huzursuzdur. O sıra kapı çalınır. Hizmetçi koşup açar. Soğuk hava içeri girer köşeleri dolanır. Kapıdaki adam kadife yumuşaklığında bir sesle sorar ama duvarlar yankı yapar:
-Bu ev kimin?
-Merv reislerinden Haris Abdurrahmanın.
-Kendileri yoklar mı?
-Yok ama oğlu var.
-Bişr mi?
-Evet.
-Peki o hür müdür, kul mudur?
-Elbette hürdür.
-Hür olduğu belli, çünkü kul gibi yaşamıyor.
-Anlayamadım?
-Sen bu kadarını söyle, o anlar.
Bişr fırlar ama meçhul ihtiyar yok olmuştur. Acaba adı menkıbelerde geçen Hızır aleyhisselam o mudur?
Genç adam tutulur kalır. Bir an oyun ve eğlence ile geçen gecelerinden iğrenir. Kendine yeni bir istikamet çizecektir ancak. Ancak çevresi onu, ona bırakmaz. Öyle ya hem böylesine zengin hem bu kadar cömert arkadaş kolay bulunmaz. Yoldaşını bırakmak delikanlılığa sığmaz der, eteğine yapışırlar. Koluna girer, meyhanelere sürüklerler. Yine o mâlum geceler, defler, kadehler...
Ama Bişr eski Bişr değildir. Ayakları batakhaneleri dolaşsa da gönlü hakikatleri arar.
Bir gece ama şakır şakır yağmur yağan bir gece evine dönmektedir. Ayaklar altında çiğnenen, çamur içindeki bir kâğıt dikkatini çeker. Üzerinde besmeleyi görünce yerden alır. Çamurlarını siler, öper, koklar. Cebinde kalan parası ile güzel kokular alarak eve getirir. Eve gelince gül yağları ile siler duvara asar. O gece Merv âlimleri rüyalarında Bişri görürler ki onların bile özlediği manevi ikramlar içindedir.
Ulema Bişri arar, sorar, mâlum yerlerde bulurlar. Onu dışarı çıkarırlar. Rengi sapsarıdır. Korkuyla sorar.
-Siz burada... Hayrola?
-Sana Rabbimizden haber var.
-Biliyorum, bana çok kızıyor.
-Aksine seni çok seviyor.
-Ama nasıl olur?
-Sen dün gece çamurdan bir kâğıt buldun mu?
-Buldum.
-Yerden aldın mı?
-Aldım.
-Öpüp kokladın mı.
-Kokladım?
-Güzel kokular sürüp duvara astın mı?
-Astım.
-İşte Allahü teâlâ da ismini güzel kokularla temizlediğin gibi seni temizledi ve o kâğıda, besmele sebebiyle hürmet ettiğin için adını aziz kıldı. Rüyada her birimize şöyle dedi: "Git Bişr'e söyle! İsmimi temizlediğin gibi seni temizlerim. İsmimi büyük tuttuğun gibi, seni büyültürüm. İsmimi güzel kokulu yaptığın gibi, senin ismini dünyâda ve âhirette temiz ve güzel eylerim." cevabını duyunca Bişr, Öyleyse biraz bekleyin de arkadaşlara, ahbaplara veda edeyim der. Meyhaneye dönen Bişr arkadaşlarına şöyle der:
Dostlar, bizi davet etmişler, gidiyoruz ve sizi de Ona ısmarlıyorum. Beni bir daha buralarda bulamayacaksınız.
O günden sonra ilim peşinde koşar. Önce dayısının medresesinde okur. Sonra Mekke, Kûfe, Basra ve Şama gider.
Çok alim tanır, çok kitap okur, ilim meclislerine katılır, ezber yapar, notlar tutar. Nitekim Bağdata gelir.
Bir gün Bişr-i Hâfî'nin eşyâsını çalarlar. Bişr, ağlamaya başlar. "Mal için ağlanır mı?" denilince; "Mal için değil, hırsızın günah işlediğini, kıyâmet gününde bunun azâbını çekeceğini düşünüp ağlıyorum." der.
Nâfile hacca gideceklerden biri Bişr-i Hâfî'ye vedâ için geldi. Ona; "Ben hacca gidiyorum, bir emriniz var mı?" deyince; "Ne kadar harçlığın var?" diye sordu. "İki bin dirhem harçlığım var." diye cevap verdi. Bişr-i Hâfî: "Hacca gitmekle nefsini terbiye mi, yoksa Kâbe'ye olan aşkını mı, yoksa Allah rızâsını mı kastediyorsun?" diye sorunca, adam: "Allah rızâsını kastediyorum." dedi. Bunun üzerine Bişr-i Hâfî; "O halde evinde dururken, Allah'ın rızâsını kazandıracak bir şeyi sana söylersem, yapar mısın?" deyince; "Evet yaparım." karşılığını verdi. Bunun üzerine Bişr-i Hâfî;
"O halde sen bu iki bin dirhemi, borcunu ödeyemeyen bir fakire, yiyeceği olmayan bir yoksula, nüfusu kalabalık, geçimi dar olan bir âileye, yetimi sevindiren bir yetim bakıcısına ve bunlar gibi on kişiye yirmişer dirhem ve hattâ istersen hepsini bunlardan birine ver. Zîrâ müslümanı sevindirmek, düşkünlere el uzatmak, sıkıntıyı gidermek ve zayıflara yardım etmek, nâfile olarak yapılan yüz hacdan daha sevaptır. Kalk da dediğim gibi yap. Şâyet böyle yapmak istemiyorsan asıl kalbinde olanı bana söyle." dedi.
Adam; "Doğrusu kalbimde hacca gitmek tarafı kuvvetlidir." dedi. Bunun üzerine Bişr gülümseyerek adama döndü ve; "Servet, şüpheli şeylerden kazanıldığı takdirde, nefs, kendi arzularından birinin yerine getirilmesini ve sâlih ameller yaptığını göstermek ister. Halbuki Allahü teâlâ, yalnız haramlardan sakınanın amelini kabul eder." buyurdu.
Bir gün askerler bir mahkûmu meydana çıkarırlar. Suçu ağır olmalıdır. O kadar çok kırbaç vururlar ki derileri yarılır. Etlerinden sızım sızım kan sızar. Lâkin genç bir kere bile sesini çıkarmaz. Muhafızlar kan ter içinde kalır, nefeslenmek için dururlar. Bişr gence sokulup sorar:
-Biliyor musun tahammülüne hayran kaldım.
-Nasıl ağlayıp bağırabilirim ki. Kalabalığın içinde sevdiğim kız var ve şu an beni görüyor.
-İyi ama Yüce Allah seni her an görüyor. Onun edebini gözetmeyi hiç düşünmedin mi?
Genç öyle bir Allahder ki kendinden geçer. Yüzlerce kırbaca direnen vücut bu aşka tâkat getiremez. Muhafızlar yanına koştuğunda çoktan can vermiştir.
767de doğan Bişr, 75 yaşında iken (841) Bağdadda vefat eder. Bişrin cenazesi sabah namazından sonra defnedilmek üzere yola çıkarılır. Fakat müthiş kalabalıktan ötürü ancak yatsı namazında kabrine konulabildi
|
|
|
|
Birde müslümanlar saygınlık için ahlaki, kül-türel ve ekonomik kal-kınmaya ve diyaloğa öncelik vermelidirler. İkna metodu varken ve İslam tam anlatılmadan kimsenin suçlanama-ması, eleştiri yerine ikna edici tebliğ yapılması gerekir.
Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi'nden başa-rılı dönmüştü. Bütün halk toplanmış onu şehre girerken alkışlamak için sabırsızlanıyordu. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek istemiyordu. Bunun sebebini herkes merak ettiği halde hiç kimse sormaya cesaret edemiyordu.
Sonunda büyük alimlerden olan İbni Kemal:
- Padişahım, bir maruzatım var, dedi.
Padişahın:
- Efendi, ne istediğin varsa hiç çekinmeden söyle, demesi üzerine İbni Kemal cevabı me-rak edilen soruyu şöyle sordu:
- Askerler merakta, bütün halk sokağa dökülmüş, sizi alkışlamayı beklerken siz hâlâ şehre girmezsiniz. Bunun sebebi hikmeti nedir?
Yavuz şu şahane cevabı verdi:
- Efendi, sen bizi hâlâ tanıyamadın mı? Biz şan, şöhret ve alkış toplamak için değil, Allah rızasını kazanmak için savaşırız."
Bazen her şeyi kazanmak için her şeyi kaybetmeyi göze almak gerekir. Endülüs, gemilerini yakanlarındır. Onun için gönül adamlarının, Allahın günah deryasında kaybolmuş kullarına yol göstermek iste-yenlerin, içine düştükleri günah ve isyan bataklı-ğından kurtarmak iste-yenlerin samimi, sabırlı, gösterişten uzak, vakarlı bir hayat yaşamaları gerekiyor.
Velhasıl, eğer bir örs isen kendini sabit tut, eğer bir çekiç isen zamanında vur. Sonuçları değil, başlangıçları değiştirmek gerekir. Çünkü kazanmanın kuralı budur.
Brenda yamaç tırmanışı yapmak isteyen genç bir kadındı.
Bir gün cesaretini toplayarak bir grup tırmanışına katildi. Tırmanacakları yere vardıklarında, neredeyse duvar gibi dik, büyük ve kayalık bir yamaç çıktı karsılarına. Tüm korkularına rağmen, Brenda azimliydi. Emniyet kemerini takti, İpi yakaladı ve kayanın dik yüzüne tırmanmaya başladı. Bir süre tırmandıktan sonra, nefeslenebileceği bir oyuk buldu.. Orada asili dururken, gruptan yukarıda ipi tutan kişi dalgınlığa düşerek ipi gevşetiverdi. Aniden boşalan ip, hızla Branda'nin gözüne çarparak lensinin düşmesine neden oldu. Lens çok küçüktü ve bulunması neredeyse imkansızdı. Lens yamacın ortasında bir yerlerde kalmıştı ve Brenda artık bulanık görüyordu. Ümitsizlik içinde Brenda, lensini bulması için Allah'a dua edebilirdi yalnızca.. Ve içten içe düşünüp dua etmeye başladı.
"Allah'ım! Sen bu anda buradaki tüm dağları görürsün. Bu dağlar üzerindeki her bir taşı ve yaprağı bildiğin gibi, benim lensimin yerini de biliyorsun. Onu bulmama yardim et."
Patikalardan yürüyerek aşağı indiler. Aşağı indiklerinde, tırmanmak üzere oraya doğru gelen yeni bir grup gördüler. İçlerinden biri "Aranızda lens kaybeden var mi?" diye bağırdı.
Brenda'nın sonradan öğrendiğine göre, lensi bir karınca taşıyordu ve karınca yürüdükçe yavaşça kayanın üzerinde hareket edip parlayan lens kızların dikkatini çekmişti.
Eve döndüklerinde Brenda lensini nasıl bulduklarını babasına anlatacak ve bir karikatürcü olan babası da ağzıyla lens taşıyan bir karınca resmi çizerek, karıncanın üzerindeki baloncuğa şunları yazacaktı:
"Allah'ım! Bu nesneyi neden taşıdığımı bilemiyorum. Bunu yiyemem ve neredeyse taşıyamayacağım kadar ağır. Ama istediğin sadece bunu taşımamsa, senin için taşıyacağım..."
BU YÜKÜ NİYE TAŞIYORUM" demeyin
|
|
|
|
|
|
|