sanatvetoplum.sitemynet.com
turkeydeb.jpg

AlsahBlog/
SanatVeToplum
2005 Arşivi
2006 Arşivi
İletişim

AlsahBlog/
SanatVeToplum


AlsahBlog/

______________
Sanat ve Toplum
_________________________

CUMHURİYET GAZETESİNİN 85. YILI VE 63. YUNUS NADİ (2009) ÖDÜLLERİ
______________________________________________

Yunus Nadi Anısına 8 Ödül

Kültür Servisi - 2009 Yunus Nadi Ödülleri belirlendi.

Bu yıl 63'üncüsü düzenlenen ve 5 dalda 8 ödülün verildiği yarışmaya 270 kişi katıldı.
"Sosyal Bilimler Araştırması" dalında Dr. Erdal Atabek, Prof. Rona Aybay, Dr. Alev Coşkun, Prof. Emre Kongar, Prof. İonna Kuçuradi ve Prof. Ahmet Mumcu'dan oluşan Seçici Kurul, ödülün Rasim Dirsehan Ör'ün "Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri" adlı yapıtına verilmesini kararlaştırdı.

"Roman" dalında Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Mehmet Eroğlu, Konur Ertop ve Tahsin Yücel'den oluşan Seçici Kurul, ödülü Özcan Karabulut'un éAmida Eğer Sana Gelemezsem" adlı yapıtıyla Hakan Yaman'ın "Fotoğraftaki Kadın" adlı yapıtı arasında paylaştırdı.
"Öykü" dalında, Hikmet Altınkaynak, Mehmet Başaran, Sami Karaören, Tarık Dursun K. ve Emin Özdemir'den oluşan Seçici Kurul, ödülün Gönül Çolak'ın "Komi ve Kemikler" adlı yapıtı ile Murat Özyaşar'ın "Ayna Çarpması" adlı yapıtı arasında paylaştırılmasını kararlaştırdı.

"Şiir" dalında Ataol Behramoğlu, Prof. Dr. Cevat Çapan, Muzaffer İlhan Erdost, Doğan Hızlan ve Kemal Özer'den oluşan Seçici Kurul, ödülün, Hüseyin Atabaş'ın "Çıplak Su" adlı yapıtına verilmesini kararlaştırdı.

"Karikatür" dalında Kâmil Masaracı, Tan Oral, Ferit Öngören, Turhan Selçuk ve Tonguç Yaşar'dan oluşan Seçici Kurul, ödülü, Ali Şur ve Ahmet Ümit Akkoca arasında paylaştırdı.

Ödüller, gazetemizin 85'inci kuruluş yıldönümü olan 7 Mayıs 2009 Perşembe günü (bugün) saat 19.30'da Şişli'deki Grand Cevahir Otel ve Kongre Merkezi'nde düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek.

Cumhuriyet 07.05.2009

OKURLARA

TURHAN GÜNAY

Yunus Nadi Ödülü bilindiği gibi Türkiye'nin en eski ödülü. 63 yıldır verilen ödül başlangıçta her yıl edebiyat ya da kültürün çeşitli dallarında dağıtılırken 1990 yılından itibaren bir çok dalda değerlendirildi. 1990'ların ortasından sonra da öykü, roman, şiir, sosyal bilimler ve karikatür dallarında veriliyor.Alanının en etkili ödüllerinden olan Yunus Nadi Ödülleri bu yıl üç dalda paylaştırılarak verildi. Romanda Özcan Karabulut ve Hakan Yaman, öyküde Gönül Çolak ve Murat Özyaşar, şiirde Hüseyin Atabaş, karikatürde Ahmet Ümit Akkoca ve Ali Şur, sosyal bilimlerde ise Rasim Dirsehan 2009 Yunus Nadi Ödülleri'nin sahibi oldular. Ödül kazananları kutlar, başarılarının devamını dileriz.Enis Batur yoğun dış gezi programı nedeniyle yazılarını bir süreliğine iki sayıda bir yazacak. Okurlarımızın bu durumdan mutlu olmayacaklarını biliyoruz ve sabırlı olmalarını diliyoruz.Kaybolan bir yolcu otobüsü, bir daha kendilerinden haber alınamayan yolcular... 15 yıl sonra kayıp otobüs bir gece görülmüş ve şoförü birine yol sormuştur... Sonrasını tahmin etmet bir hayli güç. Necati Göksel, 'Kayıp Yolcu' romanında 'neye ihtiyacımız varsa ona inandığımızı' anlatıyor okurlarına.Bir de özür: 30 Nisan 2009 tarihli 1002. sayımızda yayımlanan Filiz Özdem fotoğraflarının sahibi Utku Özdem'dir. Yanlılışla Selahattin Özpalabıyıklar'ın adı yazılmıştır. Okurlarımız ve Utku Özdem'den özür dilerizBol kitaplı günler...e-posta:turhangunaycumhuriyet.com.trcumkitapcumhuriyet.com.tr

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009


Kitaplar Adası

Berin Nadi ile Nadir Nadi'nin saygın anıları için...

Ankara Öykü Günleri'nde yaşanan o büyülü zamanların bir oturumunda, yazınımızın bütünsel olarak cumhuriyetin armağanı sayılması gerektiğini söyleyince, genç öykücü Ömer Ayhan izleyiciler arasından, 'İyi ama cumhuriyetten önce de yazarlarımız vardı' demişti, 'örneğin Refik Halit Karay'' Yazınımızın, bir bütün olarak cumhuriyetin armağanı olduğunu ilk kez söylüyor değilim' Daha öncelerde de bu konuya özgülenmiş bir iki yazı kaleme almıştım'

M. SADIK ASLANKARA

Yazınımız değil yalnız, yanı sıra öteki sanat dalları da cumhuriyetten önce başlıyor elbette, bundan kuşku duyulabilir mi? Resimden müziğe, tiyatrodan sinemaya her alanda uç vermiş, kuramdan eyleme geçerek çiçeklenmiş, filizlenip gövermiş, salkım saçak fidana durmuş, kök salıp serpilmiş öyle verimlerle karşılaşılıyor ki, Türkiye'nin toplumsal olduğu denli ekinsel, sanatsal birikim yönünden de ne denli zengin olduğunu gözler önüne seriyor bu durum şaşırtıcı çoğulluğuyla'Biz yazınsal etkinliklere dönelim' Refik Halit kadar diyelim Ahmet Mithat, Hüseyin Rahmi, Halit Ziya, Mehmet Rauf, Tevfik Fikret, Ömer Seyfettin, Şinasi, Musahipzade Celal, Neyzen Tevfik gibi adlara karşın yine de edebiyatın cumhuriyet döneminde geliştiğini, bu nedenle doğal olarak cumhuriyetin armağanı olduğunu söylemek gerekmiyor mu? Neden peki? İnsanoğlunun çağdaş bir yazına varabilmesi için, bir aydınlanma çağına da ulaşmış olması gerekiyor da ondan. Yazınsal etkinliğin ana konusu insanın 'kul', 'köle' konumundan çıkıp 'birey'leşmesi zorunlu da ondan. Öyle ya, bu birey temelinde yükselmiyor mu edebiyat?'Yazının bulunduğu çağlardan bu yana karşımıza çıkan geleneksel onca metin ortadayken, ille de aydınlanma ile ilişkilendirilmesi mi gerekiyor peki edebiyatın? Homeros'tan beri ister batı, isterse doğu kökenli olsun yazınsal metinler, şiirler, oyunlar, söylenler vb. hep belirli amaç yönünde evriliyor, mitolojik çağlar insanı Tanrılara varmaya çalışan kahramanlar çıkarmayı hedefliyor hep. Çağdaş yazın ise, bütün bunlardan arınıp kahramanları yere indiriyor, kendisi olan bireye yöneliyor. İşte bu nedenle gelenekselin ardılı şiir, masal, destan vb. türler de yazınsallık paydasından yararlanabilmek için bu tür bir yapı değişikliğine, bir yeniden yapılanma sürecine giriyor'

CUMHURİYETİN ARMAĞANI OLARAK YAZINIMIZ...

Aydınlanma, Mustafa Kemal devrimiyle Türkiye Cumhuriyeti'nin temel felsefesine dönüşürken Osmanlı dönemi yaşamının içinde de buna dönük olguların o kaynayan toplum yapısı içinde hiç mi hiç fokurdamadığı düşünülebilir mi? Gerçekten de batıda bilim, sanat, düşünce, teknik vb. alanlarda kendini gösteren tüm ileri adımlar, hele 1789'dan sonra toplumumuzda kendine büyük karşılıklar buldu elbette. Bu çerçevede Osmanlının ümmetçi buyurganlığına, kul kavrayışına karşın, şeriatın kılıfına göre yaşamaya kendini bir türlü uyduramayan bir toplum yapısı söz konusuydu. Kimi Osmanlı padişahlarının bile sanata eğilimli olduğu biliniyor. Bu çerçevede toplumsal yaşam içinde düşünce olmaktan çıkıp eyleme dönüşmüş kadın hareketi, işçi sınıfı hareketi vb. nasıl görmezden gelinebilir?Nitekim Niyazi Berkes'in toplumbilimsel açıdan önümüze yuvarladığı 'İki yüzyıldır neden bocalıyoruz?' sorusu, toplumca yaşanan karmaşanın altını çizmeye yetmiyor mu? Bu nedenle romanın, modern şiirle öykünün, tiyatronun bizde yine pek de gecikmeden kendine yer bulduğu öne sürülebilir. Ama bu veriler, yazınımızın bütün olarak cumhuriyetin armağanı olduğu gerçeğini değiştirmiyor yine de'Mustafa Kemal'in en büyük devrimi, insanımıza kendisini bulgulatmış olmasıdır derim bana sorarsanız. Bunu, üç eylemle başarıyor Mustafa Kemal: 1.Laik yaşamı kurumsallaştırarak, 2.Laik öğretim biçimini tek öğretim biçimi yaparak, 3.Bütün bunları güvenceye alan yasaları yürürlüğe koyarak.Cumhuriyetin insanı, sonuçta Osmanlı ümmetindeki kul ya da uyar değildir artık. Bu insan, yeni biridir, öyle biridir ki, kimliği için ona 'birey' demek yetecektir artık. İşin püf noktası da burada zaten.İşte edebiyatın temel taşı insanın, ilkel bağlamda nice örneğine rastlansa da ancak cumhuriyetle kendisine yer edindiğini söylerken, böyle bir genel doğruyla çakıştığı için savunuyorum bunu. Yoksa körü körüne lay lay lom cumhuriyet tutkusundan kaynaklanmıyor bu! Toplumun bu yöndeki yapılanması tamamlanmadan nasıl ki birey var olamıyorsa bu doğrultuda sınıfsal, ekonomik ilişkiler vb. gibi entelektüel ilişkileniş boyutunda yazınsal ortam da kurulamıyor. Bir ara merak salmış, Behçet Necatigil'in yeni eklerle yapılmış '1000 Türk edebiyatçısının hayatı ve eseri'ni içeren Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (Varlık, On Yedinci Basım, 1998) adlı temel yapıtını didiklemiştim. Necatigil'de anılan bin yazardan 792'sinin 1881 sonrasında doğduğunu görmüştüm. Bunların kimileri yaşamlarının önemli bir anında cumhuriyeti karşılamıştı' Kimileri yaşamlarını Cumhuriyet'in ilk yıllarında, kimileri de daha sonra sürdürmüştü' Demek oluyor ki, Necatigil'deki bin yazarın, yuvarlamayla, yüzde 80'i cumhuriyet döneminde yaşamış yazardı. Bu, ölçü olarak getirilemez elbette.Ancak 1923'ten sonra doğanların, 792 yazar arasında yine de büyük çoğunluğu oluşturduğunu belirteyim. Gerçekten bunlardan 341'i 1881-1923 arasında doğmuşken 451'i ise 1924 ve sonrası doğumlulardan oluşuyor' Bu da yaklaşık yüzde 57'lik bir oran halinde çıkıyor karşımıza. Cumhuriyetin ilanı sonrasında dünyaya gelenler, sözlüğün de yüzde 45'lik bölümünü oluşturuyor o halde. Görüldüğü üzere yazınımızı var eden insanların yarısı, cumhuriyet döneminde doğan kişiler... Buna, Necatigil sözlüğüne ek çalışma yapanların zaman içinde ekleyeceği yazarlar da katıldığında; oranın sürekli tırmanış göstereceği öngörülebilir.Açık ki yazınımız, asıl kimliğini cumhuriyetle kazanıyor. Sözlükte madde olarak anılan yazarların yaklaşık yüzde 80'i, 1881 ile 1964 arasındaki seksen dört yıllık dönemde dünyaya geliyor. Bu veri, şunu da gösteriyor bize: 1881'de doğanların, en erken 1900'de ürün vermeye koyulacağı düşünülürse, yazınımızın, asıl büyük ivmesini son yüzyılda kazandığı çıkıyor ortaya. 1881 ile 1964 arasındaki seksen dört yıllık zaman diliminde dünyaya gelmiş 792 yazarın, aynı değerler dizgesine sahip olduğu; algılayışlarının, çözümleyişlerinin, yazınsal yönsemelerinin birbirine benzediği; güzelduyusal ele alışlarının birbirinin kopyası biçiminde gerçekleştiği; yapıtlardaki dilsel, biçemsel, biçimsel yaklaşımların aynı eğilimleri yansıttığı da düşünülmemeli!Nitekim cumhuriyetin yazarı sayabileceğimiz bir kucak yazara bakarak bunları ileri sürmek olanaklı. Alın size Cumhuriyet'te yazmayı sürdüren onlarca yazar'

YAZINIMIZIN ÖZGÜN OKULU: 'CUMHURİYET'...

Şu bizim Cumhuriyet, cumhuriyetin aydınlanma felsefesiyle uyumlu tam bir yazın okulu bana sorarsanız' Yeri gelmişken ekleyivereyim, ben de Cumhuriyet okulundan gelen bir yazarım'Geçmişten günümüze, gazetenin köşelerinde yazılarıyla bize gülümseyen, sayfalarında görünen ya da görünmeksizin görevini sürdüren kimbilir kaç yazıncı geldi geçti' Bugün bile şöyle kabaca saymaya kalkıştığımız onlarca ada ulaşmak olası' Ne dersiniz, kabaca sıralayalım mı, Cumhuriyet'in hangi yazarı hangi dallarda ürün verimlemiş?Şiir: Aytül Akal, Sunay Akın, Enis Batur, Ataol Behramoğlu, Ahmet Cemal, Cevat Çapan, Turgay Fişekçi, Metin Celal, Mustafa Şerif Onaran, Ergin Yıldızoğlu'Öykü: Behiç Ak, Aytül Akal, Oktay Akbal, M.Sadık Aslankara, Enis Batur, Adnan Binyazar, Ahmet Cemal, Selçuk Erez, Feyza Hepçilingirler, Işık Kansu, Deniz Kavukçuoğlu, Zeynep Oral, Işıl Özgentürk, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz' Roman:Oktay Akbal, Selçuk Altun, M.Sadık Aslankara, Adnan Binyazar, Enis Batur, Ahmet Cemal, Tahir M.Ceylan, Selçuk Erez, Turgay Fişekçi, Feyza Hepçilingirler, Deniz Kavukçuoğlu, Emre Kongar, Metin Celal, Zeynep Oral, İlhan Selçuk, Mavisel Yener' Oyun: Behiç Ak, Aytül Akal, Sunay Akın,M.Sadık Aslankara, Ataol Behramoğlu, Işıl Özgentürk, Mavisel Yener, Nilay Yılmaz' Andığım adlar, Cumhuriyet'te ya da eklerinde sürekli yazan kalemler. Bir de herhangi köşede sürekli yazmamakla birlikte örneğin Kültür Bölümü yöneticisi şair Egemen Berköz gibi gazetenin yayımında emeği geçen yazıncılar var. Ayrıca 'Olaylar ve Görüşler' bölümünün yazarlarını da unutmamak gerekiyor'(örneğin Vecihi Timuroğlu, Muzaffer İlhan Erdost vb) Öte yandan Turhan Selçuk, Semih Poroy, Behiç Ak var birer yazar çizer olarak. Yazının dışında farklı sanat dallarında, sözgelimi sinemada (Örneğin Işıl Özgentürk, Behiç Ak, M.Sadık Aslankara), müzikte (örneğin Selmi Andak) ürün verenler kadar resim, tiyatro vb. dallarda eylemli üretimde bulunan sanatçılar söz konusu'Bunlar, doğal ki benim anımsayabildiklerim' Unuttuklarımı, bilmediklerimi de ekleyecek olursak üzerine, Cumhuriyet'in gerçekten bir yazın okulu olduğu belirgin biçimde çıkacaktır ortaya' Varlık, Yeni Dergi vb. yayınların da birer yazın okulu olduğunu unutmamak gerekiyor bu arada.

'BUNU SAYMAYIZ BALBAY...'

Cumhuriyet'in köşe yazarlarını, cumhuriyetin aydınlanmasından payını almış, bu nedenle kendilerini incelemeci, eleştirmen bağlamında geliştirmiş, anıt çevirmenlikler sergilemiş (örneğin Cevat Çapan, Ahmet Cemal vb.) kişiler olarak sağlam temeller üzerine oturan birer denemeci bağlamında nitelemek gerekiyor aynı zamanda. Bir adım daha atarak söyleyeyim; Cumhuriyet gazetesinin, Türkiye'nin en kurumsal deneme okulu, hatta hatta eleştiri okulu olduğu da eklenebilir!' Deneme, eleştiri öteki yazınsal türler gibi aydınlanma çağının verimi kuşkusuz, bunun yanı sıra onların önüne geçerek bunun birinci elden tellallığını, tanıklığını yapan türü de. Sorgulayan, yargılayan yazınsal türler oluşu bunun en somut kanıtı. Evet deneme de eleştiri de aydınlanmanın yazınsal türleri' Bu yüzden bakın Cumhuriyet'in yazarlarına; hepsi de soycak denemeci, eleştirmen' Bu denemecilerden biri de Mustafa Balbay kuşkusuz' Ama Balbay nerede? Dört duvar arasında, kimbilir yeni denemeler için kendini örse yatırmış, kozasını örüyor belki' Kaç yıl önceydi, Cumhuriyet'in bir kuruluş yıldönümünde Ankara Kalesi çevresindeki bir eski Ankara konağında eşiyle birlikte, gamzeli gülüşlerle genişleterek girişi, konukları kapıda karşılıyor, herkesle tokalaşıyor, 'Bunu saymayız, yine bekleriz' diyordu her kezinde'Gelenler, bir an için şaşkınlık yaşıyor, sonra onun denemeci aydınlık gülüşüne gülüşle katılıyordu. 'Aaa, tabii, evet, yine geliriz Cumhuriyet'e, gazetemize'' Peki, biz bunu sayacak mıyız Sevgili Balbay, sensizliği? Balbay'a, örse yattığı o köşede, 'Baybay' yapacak değiliz kuşkusuz' Evet, biz de bunu saymıyoruz Sevgili Mustafa Balbay' Yazı masasındaki örs başına özgürce döndüğünde, körüğüne öyle bir yapışmalısın ki, hava üfleyemediğin günlerin acısını da çıkarmalısın. Saymadığımız günleri bize saydırıp tamamlayana dek, ciğer dolusu körüklemelisin Ankara'yı, notlarınla'Biraz daha hava körüklediğinde, eminim eriyecek dağlar, yollar yine Ankara'ya çıkacak, Ankara'nın 'Gündem'ine'Ha gayret Sevgili Balbay, az kaldı' biz bu kuruluş yıldönümünü zaten yine seninle yaşıyoruz, kuşkun olmasın!

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

Diyarbakır'da yasak aşk

Özcan Karabulut ilk romanı Amida, Eğer Sana Gelemezsem ile 63. Yunus Nadi Roman Ödülü'nün sahibi oldu.

Ayça TEZER

-İlk romanınızla Yunus Nadi Ödülü'nü aldınız. Bu konudaki düşünceniz? -Evet, Amida bir ilk roman, ama yazarının otuz yıllık bir yazı serüveninin olduğu unutulmamalı. Şimdi dönüp geriye baktığımda, farklı diziliş taktikleriyle her sözcüğün, her cümlenin önem kazandığı, farklı biçimlerin denenebildiği, anlamın çok zaman yüzeyde değil, tersine derinde olduğu bir yazınsal türden gelmemin yanı sıra, farklı roman okumalarımın da Amida'ya katkısının olduğunu görüyorum. ÇOCUK İŞÇİLER- Romanınızda 'çocuk işçiler' sorununa değiniyorsunuz. Bu konuya olan ilginiz nereden geliyor? - Çocuk işçilik konusu yaklaşık on altı yıldır ilgi alanımda. İşçi sendikalarında çalışıyorum ve başka sendikal çalışmaların yanı sıra çocuk işçiliğine karşı projeler geliştiriyorum. Bu alanda ILO, UNICEF gibi uluslararası kuruluşlarla, kamu kurumlarıyla, demokratik kitle örgütleriyle, sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte çalışıyoruz. Çocuk işçiliğiyle ilgili makalelerim ve kitaplarım var. Çocuk işçilik temel sorunlarla ilişkili olarak Diyarbakır'da,Türkiye'de ve dünyada önemli bir sorun. Çocuk işçiliğiyle mücadele etmek, romanın ana karakterlerinden Arat'ı diri tutuyor, onun temel sorunlarla yakından ilgilenmesini sağlıyor. Örneğin, insanların çok kimlikli olduğunu görüyor Arat, yaşam hakkı için, bir arada yaşamak için sınıfsal kimliğin önemini vurguluyor. Arat'ın, çocuk işçiliğiyle mücadele etmenin işçi hak ve özgürlüklerini koruma ve geliştirme mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olduğunu söylemesi, sendikalara ve sendikacılara eleştirel bakması da bu yüzden. Çocuklara 'vefa borcu'muz olduğunu düşündüğüm için, romanın katmanlarından birini de çocuk işçiler oluşturdu, diyebilirim.- Romandaki Arat karakteri gerçekten çok ilginç bir karakter. Arat bazen anlatıcının bile üstüne çıkabiliyor. Anlatıcı mı onu yönlendiriyor, o mu anlatıcıyı çoğu zaman karışıyor. -Arat, üst anlatıcının kurguladığı bir karakter, yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı aynı zamanda. Arat'la romancı arasında yer yer otobiyografik ilişkiler var. Bir ana karakter olarak Arat, kendi öyküsünü yazması için üst anlatıcıyı zorluyor. Kim zaman üst anlatıcı kendini Arat'ın yerine koyuyor, kimi zaman çalışma masasına çekiliyor, bütün bunların tadını sonuna kadar çıkarıyor. Arat'ı yaratan, onun peşinden koşan benim elbette. Italo Svevo gibi söyleyecek olursam, Arat benim icadım, onu ben uydurdum ve uydurmanın yalan söylemek demek olmadığını biliyorum.- Amida karakteri de çok ilginç. Dilşa adı Amida'yla değişiyor. Başı örtülü olmasına ve Diyarbakır gibi kapalı bir çevrede yaşamasına rağmen hayatın içinde olan, yerine göre gücünü etrafına hissettirebilen ama törelere de sıkı sıkıya bağlanmış bir kadın...- Evliya Çelebi metinlerinde bir zamanlar Diyarbakır'a hükümdarlık etmiş Amida adına rastlayınca, kadın karakterin yazgısı değişti. Kadın hükümdar Amida'yı 'kapalı kadın' imgesiyle günümüzün Diyarbakır'ına taşıdım: Törelere zincirle bağlanmış, çaresiz bir kadın imgesi. Güneydoğu'da yoksulluk, çocuk işçilik, çatışmalar, kadın intiharları, töre cinayetleri var olan kadın sorunlarını daha da katmerleştiriyor.-Yazmayı bir yas tutma seremonisi olarak görüyorsunuz adeta. - 'Kadınlar senin için ölsün' diyen Carmen; 'Korkarım kadınlar sizi çok üzecek' diyen Köstenceli Münevver Reşit; 'Amcalar pislik yapıyor' diyen çocuk işçi Uğur; Diyarbakır 5 No'lu Askeri Cezaevinde ölüm oruçlarından, tecritten, işkenceden çıkan Rizgarî; dağdaki Muhsin; Muhsin'in anası Halti Hazey; polis baskınında öldüğü sanılan, ancak yaşadığı anlaşılan Ermeni asıllı Simla; 'Bu erkekler niye böyle? Kadınlardan her istediklerini elde etmeye hakları olduğunu mu sanıyorlar?' diye soran Serpil; 'Ak memelerden korkağa pay düşmez,' diyen Amida; 'Yas 48 saat, sevişmek ömür boyu' diyen Arat; insana birbirine karşıt duygular hissettiren Diyarbakır' Romanın andığım bütün karakterleri, yazma eyleminin bir yas tutma biçimi olabileceğini düşündürüyor. Evet, bu romandan sonra yazmak, aynı zamanda bir yas tutma biçimi artık, en azından benim için. nAmida, Eğer Sana Gelemezsem/ Özcan Karabulut/ Can Yayınları/ 324 s.
İnsanoğlunun trajedilerinde yol almak
Hakan Yaman, ikinci romanı Fotoğraftaki Kadın ile aldı Yunus Nadi Roman Ödülünü.
Selcen AKSEL
-Bazı açılardan daha oylumlu bir tür olarak nitelenebilecek olan roman türünü seçişinizin belli nedenleri var mı? Bunu anlatımınızda yan öyküler ve ana karakterle sınırlanmayan ayrıntılarla bütünlenen üslubunuzla ilişkisi var mı?- Romanı her zaman kendime daha yakın buldum. Diğer edebi türleri de zevkle okumama rağmen romanın bende farklı bir yeri var. Özellikle uzun soluklu bir macera olduğu için ve yazarken bana çok sevdiğim bir yan uğraş imkanı tanıdığı, beni uzun ve zevkli araştırmalar yapmak zorunda bıraktığı için, bazen küçük detaylarlarla saatlerce beni uğraştırdığı için roman yazmayı daha keyifli buluyorum.Ancak buradan öykü yazarlığını da önemsemediğim anlaşılmasın. Hatta tam tersi iyi bir öykü yazmanın roman yazmaktan çok daha zor olduğunu düşünmüşümdür hep. - Bir yandan peşinden gidilen tutkulu bir aşk, bir yandan özenle saklanan umudun yitip gitmemesi için gösterilen çaba; böylesine iki öğeli bir tematik bütünlük içinde sizin romanınızı bir aşk romanı olarak yine de değerlendirebilir miyiz ?- Bu değerlendirmeyi benden önce eleştirmenler yapmışlardı. Her ne kadar romanların böyle tek sözcükle kategorize edilmesini çok doğru bulmasam da ben de bu görüşe katılıyorum. Derinlerdeki ağırlık noktasını insanoğlunun iki önemli trajedisi, yalnızlık ve cinselliğin oluşturduğu bir düzlemde ilerleyen bir aşk romanı diyebiliriz. Biraz marazi bir aşkın romanı. Bu anlamda klasik aşk romanlarından ayrılıyor. Ama yine de öyle nitelenebilir.

DOĞAL BİR DURUM

- Romanda ana karakterin hayata ve insanlara, belli bir kültürel ve entelektüel birikimle baktığını anlıyoruz. Ancak orta halli bir yaşam sürüyor, bazen basitleşebiliyor ve tutkusu söz konusu olduğunda uçlarda geziniyor. Bu simgesel olarak bir içsel çarpışma ve uyumsuzluğun yansıması mı?- Bu tespitinizi tüm insanlarda var olan ve kanımca olması da gereken doğal bir durum olarak kabullenmeliyiz. Hepimiz içimizde sosyal çevre için giydirilmiş bir 'ben' ile yalnız kaldığımızda ya da kendimizi rahat hissettiğimiz ortamlarda kaldığımız 'çırılçıplaklık' veya 'yarı çıplaklık' halini bir arada yaşıyoruz. Bu iniş çıkışlar yaşantımızın en temel ve doğal halleri. Romanın ana karakteri Suphi de doğal olarak içinde bu karşıtlığı barındırıyor. Üstelik kendine has ruh hali nedeniyle Suphi'de bu iniş çıkışlar zaman zaman biraz abartılı da olabiliyor.- Buna bağlı olarak; tarihsel döneme ilişkin ipuçlarıyla yüklü olmasa da, romanınızın günümüz dünyasının ve Türkiye'nin neresinde durduğunu sormak istiyorum...- Romanda çok açık bir tarih vermedim ama roman günümüzde geçiyor. Romanın günümüzde geçtiğini Suphi'nin yaşından ve gençliğinden bahsederken 1970'li yıllarla ilgili olarak anlattıklarından veya fotoğrafçılıktan söz ederken kendisinin artık geride kaldığı, her şeyin 'dijital' oluşundan yakındığı bazı bölümlerden anlıyoruz. Aslında bunu çok da önemsemiyorum. Bu romanın elli yıl önce ya da sonra geçmesi içinde anlatılanları fazla bir değişikliğe uğratmazdı diye düşünüyorum. - Yapıtlarınızın bu ikincisiyle, yazı sanatında nasıl bir yolda ilerlemiş oluyorsunuz? Bazı açılardan farklı bir anlatım söz konusuyken...- İlk romanım bittiğinde aklımda iki roman taslağı vardı. Bunlardan biri 'Fotoğraftaki Kadın' diğeri de şu an üzerinde çalıştığım romandı. Fakat 'Fotoğraftaki Kadın' kendiliğinden öne çıkıp, adeta kendini yazdırdı. İlk romanımı altı yılda bitirebilmiştim. Bu romanımın sanki bir şiir gibi gelip sözcüklere ve cümlelere dökülerek kendiliğinden kâğıtları doldurdu. Çok keyif alarak yazdığım bir roman oldu. Bu anlamda ilkinden oldukça farklı bir yazı süreçte yazıldı. Ayrıca yazdığım her yeni romanda farklı şeyler denemek istiyorum.

Fotoğraftaki Kadın/ Hakan Yaman/ Doğan Kitap/ 234 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Hikâyelerim özgün ve ilgi çekici'

Gönül Çolak ' Komi ve Kemikler' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.

Ceren ÇIPLAK

-Yunus Nadi Ödülleri'nde öykü dalında birinciliği paylaştınız. Ödüle ve derecenize ilişkin düşünceleriniz nelerdir?- - Yunus Nadi şu ana kadar başvurduğum ilk ve tek yarışmaydı. Bu kitap aslında çok uzun ve emek verilmiş, zorlu bir yaşantının sonucu içimden düşürdüğüm bir taştı. O taş güçlü bir ivme yaratmış olmalı ki domino taşları gibi diğerleri de devrilmeye başladı. Ödül de bu taşlardan biri ve belki de en büyüğü. Yunus Nadi gibi Türk Edebiyatı için son derece prestijli ve büyük bir ödülü almak gurur verici. - Kitabınızın başarı kazanmasını neye bağlıyorsunuz?- Hiçbir zaman başarıyı hedeflemedim. 'Komi ve Kemikler'i yazma sürecinde ödül ya da yayımlanıp yayımlanmayacağı kaygısı taşımadım hiç. Hatta eleştiri alabileceğini tahmin ettiğim bölümleri, uzamış, sarkmış, dağılmış gibi gözüken yerleri tasarımımdan ödün vermemek adına kısaltmadım. Çünkü toplamda bir etki yaratmak, okuru kitabın içinde sıkıştırmak, kaybetmekti niyetim. Aynı hayatın bize yaptığı gibi' Ben kendi yolumdan gitmeye uğraştım hep. - Eleştirilere ilişkin neler söyleyebilirsiniz? - Eleştirilere gelince; gerek basında çıkan yazılar, gerekse kitap arkasına yazılan kritikler hep olumlu yöndeydi. Şu ana kadar olumsuz bir eleştiri duymadım. Kurgu ve matematiği özgün ve başarılı bulundu mesela. Dil için de aynı şeyler söylendi. Çok değerli ustalardan övgüler alarak çıktı kitap yolculuğuna. Başta İsmail Mert Başat olmak üzere, Ahmet Telli.. ve bana inanan tüm büyüklerime ve dostlarıma cömert kritikleri için teşekkür etmek istiyorum. Bu zaten büyük bir başarıydı benim için.

HAYATI İZLEYEREK YAZDIM >

- Komi ve Kemikler > ilk öykü kitabınız olmasına rağmen kurgusundaki özgünlük dikkat çekiyor. Bu kurgu başarısını nasıl sağladınız? >- Son derece riskli bir şeyi denediğimi biliyordum. Çünkü bu güçlükte bir kurgunun ortası yoktur. Başaramazsanız her şeyi çöpe atmanız gerekir. > En küçük bir tereddütte bile yer vermemeniz gerekir. Aksi halde yazarın kafa karışıklığı ve ne yapmak istediğine ilişkin kararsızlığı olarak algılanır. Öyledir de zaten. Tabii ki çok zorlandım. Çünkü burada rakamlarla ve sembollerle değil sayfalarca yazıyı çevirmek durumundasınız. - 'Komi ve Kemikler'in yazarı kimdir' ve öykü çalışmaları ne zaman başladı?- Bu kitabın yazarı somut ve maddi hayatla bağları kopuk biridir ya da gittikçe bu bağ zayıflamaktadır. Ama yine de birkaç şey söylemek gerekirse; 1971 yılında Antalya'nın Serik ilçesinde doğdum. Çocukluğumun geçtiği yer burası. Ortaöğrenimimi > Antalya'da tamamladıktan sonra Eskişehir Anadolu Üniversitesi Yabancı Diller Fakültesi İngilizce Bölümü'nden mezun oldum ve sonrasında İstanbul'a geldim. Birkaç yıl öğretmenlik yaptıktan sonra istifa ettim. Özel sektörde işlerde çalışmanın yanında, oyunculuk ve müzikle ilgilendim. Şahika Tekand'ın atölyesinde çalıştım bir süre. Beklan Algan ve Ayla Algan'la 'Yaratıcı drama' üzerine çalıştım ve kendilerine asistanlık yaptım. Bir uzun metrajlı film senaryosu yazdım, yine gün yüzüne çıkaramadığım. Ara sıra söyleşiler yazdım kitap ekleri için. Yazmaya ne zaman başladığım gibi bir sorunun cevabı yok bende. Çok suskun ve hareketsiz bir çocukluk yaşantım oldu. Bunun şimdilerde ne anlama geldiğini çözebiliyorum. Her şeyi büyük bir dikkatle, tamamen bir yabancı gibi izlediğim için hayata katılamazdım pek. Bence yazı o zamanlar > başladı' Ama bir bütünlük oluşturacak ve edebi bir tarza girebilecek şekilde 1996 yılında yazmaya başladım.

Komi ve Kemikler/ Gönül Çolak/ Kırmızı Yayınları/124 s.

'Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir'
Murat Özyaşar, 'Ayna Çarpması' adlı öykü kitabıylaYunus Nadi Öykü Ödülünü aldı.

Mehmet PİŞKİN

'KENDİME TUTTUĞUM BİR DEFTER'

azmaya ne zaman ve nasıl başladınız? - Edebiyat da aşk gibidir, başınıza gelir! Edebiyata bulaşmamı sağlayan ortaokuldaki Türkçe öğretmenim değil de bize birkaç haftalığına derse giren stajyer Türkçe öğretmeni oldu. Dersimize sürekli giren öğretmenin adını hatırlamıyorum, stajyer öğretmenimin adını ise adım gibi hatırlıyorum. Adı; Bilal Küçük'tü. Bir iki hafta dersimize girdikten sonra onu bir daha göremedim. Peki ne yapmıştı da beni böylesine etkilemişti? İkinci veya üçüncü derslerin birinde tahtaya Yahya Kemal'in 'Sessiz Gemi' şiirini yazmış ve sonra da o şiiri yorumlamaya başlamıştı. O yorumladıkça ben sanki dersi bir tek bana anlatıyormuş duygusuna kapılmıştım. Onun yorumuna göre şiirde 'gemi' sözcüğü 'tabut' sözcüğü yerine kullanılıyordu. Üstelik şiirin hiçbir yerinde 'tabut' sözcüğü geçmiyordu, işte bu temsili istiare beni fazlasıyla etkilemiş, bir sözcüğün gerektiğinde bir başka sözcük yerine kullanılması, sözcüklerin bir büyüsü olduğu fikrini yaratmıştı bende. - Kitabınız, Pavase'nin, 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum' sözü ile başlayıp, The Beatles'ın şarkı sözlerinden, 'Bu sabah aynaya baktım, kimseyi göremedim' sözüyle bitiyor. Kitabın yazılma serüveninden söz eder misiniz?- Evet, sizin de belirttiğiniz gibi, Pavese Yaşama Uğraşı adlı kitabında 'Kendimi yalnız bırakmamak için bütün gece aynanın karşısında oturdum.' diyordu. Bu cümlesine karşılık The Beatles de bir şarkı yapmış ve şarkının bir yerinde şöyle diyordu: 'Bu sabah aynaya baktım kimseyi göremedim.' Ben de bu buluşmaya dahil olmak istedim ve Ayna Çarpması'nı Pavese'nin cümlesiyle açıp The Beatles'ın dizesiyle kapamak ve bu iki cümle arasında olup bitenleri anlatan bir kitap yapmak istedim. Yani öykülerden önce bir kitap yapma fikri vardı kafamda. Benimkisi bir kitap yazmaktan çok bir kitap yapmaktı.

'MUTLU BİR HARF YOKTUR'

- Öykülerinizde genelde karamsar bir hava var, bunun nedeni nedir acaba?- Çünkü mutlu harf yoktur ve herkes kendi 'kara'sını döker sayfaya.-'İtiraf' adlı öykünüzdeki Selim karakterinin cezaevinde siyasal bir tutukluyken uzaktan sevdiği kızı görebilme adına 'itirafçılar koğuşuna' geçip geçmediği finalde muallâkta kalıyor. Selim, âşık olduğu kız için 'itirafçı koğuşuna' geçiyor mu?-Yazdığım bir öyküyü sonradan açıklama gayreti içerisine girmek açıkçası zoruma gidiyor. Bu sebeple Selim'in 'itirafçılar koğuşu'na gidip gitmediğini belirtmek yerine ya da bunu hak'katen merak eden okurlar, Cumhuriyet Kitap'ın 989. sayısında 'Ayna Çarpması'nda Metin İçi Geçişler' adlı bir yazı yayımlandı, bu yazıya bakabilirler. - İlk öykü kitabınız Ayna Çarpması ile Yunus Nadi Öykü Ödülü'ne layık görüldünüz, neler hissediyorsunuz? Bu bağlamda ödüller hakkında neler düşünüyorsunuz?- Böylesine köklü ve sicili temiz bir ödülü almış olmaktan mutluluk duydum. Ödüllerin ödül alan eseri öne çıkardığını düşünüyorum. Bunun dışında hiçbir ödül hiç kimseyi yazar yapmaz, sadece kişiyi daha görünür kılar diye düşünüyorum. Ödül alan eser iyidir, almayan kötüdür gibi bir kolaycılığa düşmemek gerekir, Sevim Burak da Sait Faik Ödülü'nü almak istemişti, ama o günkü koşullarda bu mümkün olmadı, bu onun kötü bir yazar olduğunu asla göstermez.

Ayna Çarpması/ Murat Özyaşar/ Doğan Kitap/ 98 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009


YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Ok gibi olsam yabana atarlar'

İşsizliği konu alan çalışmasıyla 2009 Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne Ahmet Ümit Akkoca değer görüldü.

Elif BEREKETLİ

izerken nelerden besleniyorsunuz, neler dürtülüyor sizi? - İlgi alanıma ülke ve dünya sorunları giriyor aslında. Eğer düzenli bir yerde çalışsaydım bu konuları işlerdim. Şimdi yarışma karikatürleriyle ilgilendiğim için benden istenilen konularda çiziyorum. Genel bir politikliğim olduğu söylenemez. Çizgilerimde Türk kültüründen besleniyorum. Haksızlığa başkaldırı, adalet duygusu, başkalarına ve çevreye zarar vermeme, ülke ve dünya insanlığı için barış, insana ait değerlerin zaafa uğraması dürtüyor beni.- Politik olmadığınızı söylüyorsunuz. Politik karikatür üzerinde tabu var mı sizce şu an Türkiye'de? Aslında daha da önemlisi, zamanında bazı mizah dergilerinin başına gelenler sizce bugün otosansür nedeni oldu mu?- Eleştirel düşünceler kızgınlığa ve önyargılara dayanmamalı. Çeşitli durumlar ve olaylar karşısında takındığımız tavırlar, sarf ettiğimiz sözler daha sonra kaybolup gidiyor. Ama çizgiler kaybolmuyor. Alıcılar tarafından yapılan değerlendirmelerde her şeyden önce karikatür sanatının özellikleri göz önüne alınmalı. Hiçbir konuda hakareti onaylamayan bir kişi olarak, sanatın da özgür iradeyle yapılabileceğine inanıyorum. Çizer entegre bir kişiliktir. Bu özelliği önemlidir. Yukarıda söylediklerimin haricinde şartlar bu özelliğe gölge düşürmemeli. Bazı tanımlamalarda olduğu gibi, karikatür yıkıcılık değildir aslında. Eğer yıkıcılıksa, o zaten başka bir yapıcılığı getirir. Ağırlıklı olarak, yapıcılıkta odaklanmalı söz konusu bazı tanımlamalar.

'KARİKATÜR SÜREKLİ DEVRİMDİR'

- 'Otokontrol' ile 'otosansür'ü ayıran çizginin özgürce çekilememesi düzenle uzlaşmaya neden olmaz mı peki? Doğuşu muhalefete dayanan böyle bir alanda özellikle...- Evet, doğru, karikatürün var oluş nedeni muhalefet yapmaktır... Ama neye karşı muhalefet? Tabiî ki düzendeki olumsuzluklara, haksızlıklara, yanlış yapılan işlere karşı muhalefet. Düzenle uzlaşmasına gelince, dedemin bir sözü vardı: 'Ok gibi doğru olsam yabana atarlar beni, yay gibi eğri olsam elde tutarlar beni.' Yay gibi eğri olmak herhalde biraz esnek olmak anlamına da geliyor. Ben karikatürde bu yaklaşımı onaylamamakla beraber, özellikle basında çalışan karikatürcüler için kapının önüne konulma gibi bir risk de olabileceğini söylemek zorundayım. - Kapının önüne konma durumu olan karikatürcülerin hayalgücünün egemenlerce kontrol altında tutulması anlamına gelir bu da pekâlâ. Peki, karikatürün hayalgücü ve dolaylı olarak da felsefeyle ilişkisi hakkında ne düşünüyorsunuz; 'konjonktürden bağımsız olarak' ve 'bugünlerde ülkemizde'? - Hayalgücü, insanların ortak kullanım alanı olarak üzerinde yaşadıkları tek dünyada, her insanın sadece kendilerine ait çok dünyalılıklarıdır. Felsefe hayalgücünde filizlenir, gelişir. Sanat; insanın iç dünyasıyla iletişim kurmasıdır. Bu iletişim sonucu ortaya konulan üretim, felsefi bir altyapıya dayanır. Sanatçı düşünerek saklı olanları ortaya çıkarır. Her konudaki; sanatta, politikada, bilimde, teknolojideki gelişme yani; insanın refahı mutluluğu için yeni açılımların yapılması, iyinin de daha iyisini bulma arayışları, karikatür, saklı olanı bulup ortaya çıkarmaktan geçer. Bu sürekli devrimdir. - Karikatür, her şeyden önce küresel bir boyuta sahip ve söylediğiniz gibi 'insanlığa ait değerlerin egemen olmasına katkıda bulunuyor'. Bunu bir 'tanım' olarak alalım. Peki, işin aslı, ülkemizde üretilen karikatür ve de mizahın evrensel boyutu nedir? Çağın küreselleşme hızına paralel bir gidiş gösteriyor mu? - Ülkemizde mizah yeterince küreselleşiyor, evet. Aslında bu son derece iyi bir gelişme. Bu durum evrensel bir yaklaşımı da getiriyor aynı zamanda. Açlık, küresel ısınma, silahlanma yarışı, ekonomik kriz gibi dünyayı tehdit eden durumlarla ilgilenmek, her düşünen ve sorumluluk hisseden insanın görevidir aynı zamanda.

'Ülkede yaşanan her şey mizah malzemesi'

'Yunus Nadi Karikatür Ödülü'ne değer görülen karikatürist Ali Şur, yaşamını karikatür sanatına adamış.

Selda GÜNEYSU

Size ödül getiren karikatürünüz hakkında bilgi verir misiniz ?- Ödül aldığım karikatür, yerel seçimler dönemini konu ediniyor. Yani güncel bir olayı yansıttım çizgilerime. Siz de çok iyi biliyorsunuz, yerel seçimler öncesinde, Tunceli'deki seçmenlere buzdolabı, çamaşır makinesi, çek-yat gibi eşyalar dağıtıyorlardı. Bütün basın bu yardımlardan söz ediyordu. Bir gün, bir televizyon kanalında, muhabirin, yardım alan köylülerle yaptığı söyleşiyi izliyordum. Muhabir sırtında buzdolabı taşıyan bir köylüye, 'Köyde elektriklerin olmadığı söyleniyor. Bu buzdolabını nasıl kullanacaksınız' diye sordu. Köylünün verdiği yanıt çok anlamlıydı: 'Evet, bu buzdolabını evime götüreyim de elektrikler yok. Bu seçimde buzdolabı, çamaşır makinesindeki oylar kime gidecek?' Yani karikatüre konu olan espri aslında bana değil, köylüye ait. Durumun vehametini çok güzel özetliyordu bu sözler. Söz çok hoşuma gitti ve hemen not aldım. O gün de bu karikatürü çizmeye başladım. Yurttaşlar da oylarını kutular yerine bu buzdolaplarına, çamaşır makinelerine atıyorlar.

'12 EYLÜL DÖNEMİNDEN BETER DURUMDAYIZ'

Yaşamımı karikatür sanatından kazanıyorum diyorsunuz. Ancak günümüzde karikatür sanatına gereken önemin verilmediğine, hatta bazı karikatüristlere iktidar tarafından çok sayıda dava açıldığına tanık oluyoruz. Siz ne düşünüyorsunuz?- Maalesef çok doğru. Bizim içinde bulunduğumuz durum, 12 Eylül döneminden bile beter. Demokrat Parti (DP) iktidarı öncesinde ülkede karikatüristler altın çağını yaşıyordu. Hemen hemen her gazetede çok sayıda karikatür sanatçısı görev yapıyordu. Çok iyi para kazanıyorlardı o dönem karikatüristler. Sonra DP iktidara geldi. İktidar karikatüristlere baskı uygulamaya başladı. Biliyorsunuz ardından da 12 Eylül süreci yaşandı ülkede. 12 Eylül dönemi de karikatür sanatı için sancılı bir süreçti. Dönemin en önemli karikatür dergilerinden biri olan Gırgır kapanmak zorunda kaldı. Bazı karikatürcüler hapis yattı, vuruldu. Ancak tüm bu yaşananlara karşın karikatür sanatı o günlerde bile bugünlerde olduğundan çok daha önemliydi. İnsanlar bir şekilde işlerini yapabiliyorlardı. Karşı koyuyorlardı, mücadele ediyorlardı. Ancak bugün durum böyle değil. Bugün iktidar karikatür sanatından çok hoşlanmıyor. Çünkü karikatür sanatı yapı itibarıyla muhalif. - Bugüne değin 76 ödül kazandım dediniz karikatür sanatından. Bu ödüllerin sizin sanatınıza ne tür etkileri oldu?- İnsan ürettiklerinin karşılığını alınca mutlu oluyor tabii. Ödüller teşvik ediyor, sorumluluk yüklüyor. Hep daha iyiyi hedefliyorsunuz. Düşünceleri daha güzel ifade edebilmenin yollarını arıyorsunuz. Ödüllerin sahiplerine verilmesi sırasında diğer karikatür sanatçılarıyla tanışıyorsunuz, onların yaptığı çalışmalar hakkında bilgi sahibi oluyorsunuz. Değişik ülkeleri görüyorsunuz. Bu ülkelerin kültürlerini tanıyorsunuz. - Bugün ülkedeki birkaç mizah dergisinin dışında ülkede yaşanan sorunları eleştirel bir dille topluma sunacak bir karikatür sanatının varlığından söz etmek ne yazık ki pek mümkün değil. Karikatüristler de eleştiriye uzak duruyor gibi. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Evet. Bugün hatırı sayılır karikatüristlerin dışında, ne yazık ki eleştirel tavrını sürdüremeyen karikatüristlerin sayısı azımsanmayacak ölçüde çok. Çünkü toplumsal çürüme, karikatüristlere de yansıdı. Bir karikatürist her şeyden önce toplumsal olayları iyi değerlendirmeli ve bu olayları en iyi şekilde karikatürlerine konu edinmeli. Toplumun o olaylarda göremediklerini bir çizgiyle en iyi şekilde ifade edebilmeli. Üstelik bizim ülkemizde bir günde yaşanan pek çok olay karikatüre konu olabilir. Her şey mizah malzemesi öyle düşünüyorum. Başbakan'ın sözlerinden tutun da kazalara, yurttaşlara değin.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

YUNUS NADİ 2009 ÖDÜLLERİ

'Şiir muhalif bir sanattır'

'Çıplak Su' adlı dosyasıyla Yunus Nadi Şiir Ödülü'nü kazanan Hüseyin Atabaş ile şiirlerini konuştuk.

Selda GÜNEYSU

-Bize biraz kendinizi anlatır mısınız? Ne zamandan beri şiir yazıyorsunuz?- 10 Temmuz 1942 tarihinde, Trabzon'un Vakfıkebir ilçesinde doğdum. Annemin söyleyişiyle; çocuk denecek yaşta askere gitmeyeyim diye, İkinci Dünya Savaşı bitmeye yüz tuttuktan sonra, yani 8 Eylül 1945'te doğmuşum gibi nüfus kaydına geçirilmişim. 11 yaşımda doğum yerim olan Yalı beldesinde ikinci sınıftan ilkokula başladım. Sonra Elazığ, Kütahya, Trabzon ve Ankara'da okuyarak liseyi bitirdim ve Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne devam ettim. Sonra Ordu Yardımlaşma Kurumu'nda, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'nde (ODTÜ), Ankara Anakent Belediyesi'nde ve Ankara Üniversitesi'nde olmak üzere 35 yıllık bir çalışma yaşamı ve emeklilik... İlk şiirim, 19 yaşındayken, yani 1 Mayıs 1961 tarihinde yayımlandı. O günden bugüne sürüp geliyor işte. Sekiz şiir kitabım yayımlandı, dokuzuncusu ve onuncusu hazır.

'YUNUS NADİ TAM BİR YURTSEVERDİ'

- Daha önce de ödüller aldınız; bu nedenle sormak istiyorum, ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz?- Evet, ödüller aldım; ama ben ödül peşinde koşmam, buna karşın ödüllerin önemini ve işlevini de yadsımam. Ödül, alana ya da verene ne kazandırır? Bir ödüle niçin katılınır? Ülkemizde yılda yaklaşık otuz kadar şiir ödülü veriliyor. Ben onlardan üçüne, dördüne katılmışımdır, bunlar: 'Türk Dil Kurumu Ödülü', 'Yunus Nadi Ödülü' ve 'Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'ydü. Ödül, onu alan kişiye bir sorumluluk yükler. Ödülü veren kurumun ya da ödülün adına verildiği kişinin, adına ödül konulmasını hak etmiş olması gerekir. Bir başka neden de, ödül seçici kurulunu oluşturanların saygınlığı olması gerektiğidir. Eh biraz da verilen ödülün maddi değeri bir yaraya merhem olacak gibiyse hiç fena olmaz. Eğer tüm bunlar ve belki daha da fazlası varsa, o ödül bir saygınlık kazanmış olur ve herkes değilse de, saydığım nedenlerle ödülü almak isteyenlerin de niteliği, saygınlığı olur. 'Yunus Nadi Ödülleri'nin saygınlığı da, ödülün adına verildiği kişinin saygınlığından geliyor. O insanın saygınlığının nereden geldiğini bugünkü gençlere anlatmak gerekir ki, bu durum ödülü anlamlı kılan öğelerden biridir. Ben burada çok kısaca iki üç şey söyleyeyim: Yunus Nadi yurtseverdi, antiemperyalistti, ülkesinin bağımsızlığından yanaydı ve bunları gerçekleştirmek için savaşım vermiş bir insandı. Bundan büyük saygınlık mı olur?

'ŞİİRE VERİLEN EMEK BİR ÖMÜRDÜR'

- Pek çok genç şiire meraklı. Ancak bu gençlere edebiyat alanında kapıların açılmadığı söyleniyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?- Gençlerin de edebiyat kapısını açmak için nelere gerek olduğunu sezinlemesi, öğrenmesi ve o doğrultuda donanım edinmesi gerekir. Yoksa kimsenin kimseyi edebiyat dünyasına, şiir ortamına sokmamak gibi bir hakkı, bir yetkisi, hatta gücü yoktur. Ama gençlerin o kapıyı açmaları için bir emek vermek gerektiğini bilmeleri ve o emeği vermeleri gerekir, o da bütün bir ömürdür.- Bize, bu yıl 'Yunus Nadi Şiir Ödülü'ne değer görülen eserleriniz hakkında bilgi verir misiniz? Ne tür şiirler yer alıyor oluşturduğunuz dosyada? Bu dosyada yer alan şiirlerinizden en çok hangisini seviyorsunuz?- Çıplak Su adını verdiğim bu dosyada, insanlık hallerini bütün çıplaklığı ile ama şiir dili ile sarmalayarak vermeye çalıştığım şiirler var. Doğal olarak bunlar çok özel bir çalışmanın sonunda ortaya çıkan ürünler değil, benim şiirimin geldiği yerin ortaya konulması gibi bir şey. Yalnızca biçimsel olarak kendime göre kimi yenilikler denedim yine de..

Dosya; 'Beklemeler', 'Uğultu' ve 'Adamlar Adamlar' bölümlerinden oluşuyor. İlk bölümde aşk ilişkilerinin ve durumlarının ağır bastığı şiirler, ikinci bölümde dünyanın bir uğultudan ibaret olduğunu söylemeye çalışan şiirler, üçüncü bölümde de örneğin Cemal Süreya gibi, Bob Dylan gibi, İlhan Berk gibi, Hasan Ali Toptaş gibi şair-yazar büyüklerime ve dostlarıma göndermeler yaptığım şiirler var.

Rusya ve Kurtuluş Savaşı

Rasim Dirsehan Örs, Sosyal Bilimler Araştırması dalında 'Rus Basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri' adlı dosyası ile Yunus Nadi Ödülü'nü kazandı.

Özge KESKİN

Yunus Nadi Sosyal Bilimler Araştırması ödülü, 1963 İçel doğumlu olan Rasim Dirsehan Örs'ün Yunus Nadi Ödülleri'nden aldığı ilk ödülü değil. Örs, 1986 yılında üniversite son sınıftayken Yunus Nadi Ödülleri Mizah Öyküsü Yarışması'nda 'Çok Kötü Etmişsin Memet' adlı öyküsü ile de ödül almış. Şu anda Rusya'da yaşayan Örs, Üniversite yıllarında Gıgır dergisinde de birçok öyküsü yayımlanan ve edebiyatın, yazmanın, araştırmanın çocukluğundan beri hayatında çok önemli bir yer kapladığını belirten Örs, bu konuda babası Naci Örs'e çok şey borçlu olduğunu belirtiyor: 'Anadolu'nun aydınları yalnız olurlar; hele ki eskiden. Çünkü o zamanlar şimdiki gibi iletişim araçları ve çağımızın imkânları yoktu. Halk da şu zamana kıyasla daha cahildi. Yani danışacak, öğrenecek bir iki kişi bulabilirsiniz, o da şanslıysanız. Bilgiden yoksun kalırsınız. İşte o zaman kitaplara sığınırsınız. Onlar size yarenlik ederler. Benim yaşadığım yerde de elektrik yoktu, su yoktu ama halk kütüphanesi vardı. Zamanımın çoğunu bu kütüphanede okuyarak ve araştırarak geçirirdim. Bana bu ödülü kazandıran araştırma özelliğimi de işte bu kütüphaneye ve beni okumaya, araştırmaya teşvik eden babama borçluyum.'1986 yılında kazandığı ödül sonrasında Rıfat Ilgaz ve Nadir Nadi'nin kendisi ile özel olarak ilgilendiğini ve çok destek olduklarını söyleyen Örs, gelecek kaygısı nedeniyle profesyonel anlamda yazmaya devam edemediğini fakat amatörce yazılarına hiç ara vermediğini söylüyor.

BU TARİH BİZİM TARİHİMİZ

Ona bu yıl Yunus Nadi Ödülleri'nde 'Sosyal Bilimler Araştırması' dalında ödül kazandıran bu dosya çalışmasının nasıl ortaya çıktığını sorduğumuz Rasim Dirsehan Örs 'Aslında tesadüf diyebiliriz' diyerek başlıyor söze ve şöyle devam ediyor: '2004 yılında Rusya'da televizyon izliyordum. Kültür Kanalı'nda bir spiker bir şeyler anlatıyordu. Rusçam da bu kadar iyi değildi o zamanlar. Spiker konuşurken bir baktım, arkadaki görüntüde Taksim Meydanı. Gurbette yaşadığınızda ülkenizle iligili bir şey gördüğünüzde hemen dikkat kesiliyorsunuz. Sonra daha dikkatli dinlemeye başladım ve spikerin Türkiye, Rusya ve Kurtuluş Savaşı'ndan söz ettiğini fark ettim ve spikerin söylediğine göre Taksim Meydanı'ndaki Cumhuriyet Anıtı'na Atatürk'ün emriyle Rus Büyükelçisi'nin heykelinin de dahil edildiğini öğrendim.' Kendi tarihi ile ilgili yeni bir şey öğrenmiş olmaktan mutluluk duyduğunu, fakat önünden yüzlerce kez geçtiği halde bir Türk olarak o güne kadar hiç bilmediği bir şeyi Rus kanalından öğrenmenin de onu biraz rahatsız ettiğinin altını çizen Örs, bu konunun kendinde merak uyandırdığını ve araştırma yapmaya başladığını söylüyor. Önce kendi kendine araştırmaya koyulan Örs, daha sonra konunun uzmanı kişilere de danışmış, fakat bu konuda onu tatmin edecek bilgiye bir türlü ulaşamamış. Bu bilgi boşluğunun onun bu araştırmaya daha ciddi bakmasını sağladığını belirten Örs, 'Bunları bilmezsek neyi bileceğiz? Bunlar bizim tarihimiz' diyor. Kendini tamamen bu araştırmaya adayan Rasim Dirsehan Örs, neredeyse Rusya'daki bütün kütüphaneleri dolaşmış. İlk başlarda daha genel bir araştırma yapmayı düşünürken de araştırma öyle dallanıp budaklanmış ki konu Rus basınında Türk Kurtuluş Savaşı ve Atatürk Devrimleri'ne kadar gelmiş. Yüz binlerce sayfalık tarama yapan Örs, bu bilgileri arşivlemeye de başlamış. Sonunda bu çalışmayı elde etmiş.

VEFA BORCUMU ÖDEDİM

Türkiye'de yaşamasa da burada olup bitenleri internet aracılığı ile her zaman takip ettiğini, gazetemizin de sıkı bir okuyucusu olduğunu söyleyen Örs, 'Benim akademik bir unvanım yok. Ama bu kadar yoğun ve emek gerektiren bir çalışmanın da boşa gitmesini istemedim. Cumhuriyet'i de internetten sürekli takip ettiğim için Yunus Nadi Ödülleri'nin duyurularını görüyordum. Ben de şansımı denemek istedim. Ayrıca bugün biz varsak bunu Cumhuriyete borçluyuz. O yüzden onun kuruluşunu çok iyi bilmeliyiz. Ben de bu çalışma ile, imkânlarım dahilinde; beni var eden topraklara borcumu ödedim' diyor. Rasim Dirsehan Örs, Yunus Nadi Ödülleri'nin farkını da şu sözlerle anlatıyor: 'Ben yıllar önce bir kez daha yaşamıştım bu mutluluğu ve gururu. Bu yıllar süresince ben değiştim, dünya değişti fakat Yunus Nadi Ödülleri ve Cumhuriyet gazetesi hâlâ aynı istikrarla devam ediyor. Anlamından hiçbir şey yitirmeden yoluna devam ediyor!'

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

20090327 SEÇİM/GEÇİM DERKEN... / ALİ ŞAHİN

Dün şöyle bir kitapçıları kolaçan ettim. Epeyce bir dergi ile döndüm eve. İlk sayıları ile tanışma olanağı bulduğum Türkiye'nin ilk öykü gazetesi 'Kül Öykü' nün sayfalarını karıştırırken içinde ne göreyim. 'Yaprak- Fikir-Sanat Gazetesi' Birkaç kez çeşitli dergilerin tıpkı basım ek olarak verdiği gibi Nostaljik bir ek diye sevinmeme ramak kala , bir de baktım ki Özlem Sezer'in koca bir sayfa şiiri. Allah Allah... Sağını solunu kurcalarken en tepede: Mart 2009 Sayı: 2 "Kül Öykü Gazetesinin Ücretsiz Ekidir" yazısını gördüm. İlginçti ekin sayfaları da gazetenin tam ortasındaydı ve 21-28 sayfa numaralarını almıştı.

Evet, 1940'lı yılların sonundaki Yaprak günümüzde çıksa neler yazılırdı dercesine çok güzel bir çalışma yapmışlar. Kutluyorum onları. Büyük bir zevkle okudum. Gerçi paylaşılacak şey çok ama güncel olması nedeniyle aşağıdaki yazıyı paylaşmadan edemedim.. Bakalım siz neler düşüneceksiniz?

"Yaprak Dergisi Haber Ajansı Olarak Ana Muhalefet Partisi CHP'ye Akıl Veriyoruz...

Evet, CHP'ye akıl veriyoruz, çünkü artık Deniz Baykal'dan umudumuzu kestik ve ona akıl vermekten vazgeçtik. Ona 'Allah akıl versin artık...'

Evet, CHP'yi uyarıyoruz, çünkü zavallı bir oy oranı ile Ana muhalefette kalmaktan ve oranın nimetlerini yemek yolundaki kişisel çıkarlarından başka bir şey düşünmeyen bu adamların her türlü akıla gereksinim var...

'Kur-an Türkçe okunursa, Kur-an kursuna da gerek olmaz. Siz hiç İncil Kursu verildiğini duydunuz mu?..'

Ne dersiniz? Tartışılması gereken bir konu değil mi? Ben yorumsuz aktardım sadece. Başka da bir şey demiyorum.

'Çarşafa açılınmaz, çarşafa dolanılır... Dikkatli olun...

(...)*

"Bir kuyunun dibinde bile
Gökyüzüne merdiven dayayanlar
Onlar ki kırmızı ve beyazla doğanlar
Hiç kader deyip kabullenir mi
Hayatları bir ayıpmış gibi kara kefenle
Balçığa gömülmeyi"

Özlem Sezer'in "Beyaz, Kırmızı ve Kara: Çarşaf" şiiri hatta şiirden öte destanı (*) da aynı güncel konuyu işliyor. Ekteki diğer imzalara gelince: Bülent Turhan Gündüz(Nazım Hikmet'le Söyleşi) ve (Dalkavukluğa Övgü), Sadık Yalsızuçanlar (Gazze ya da Acı Kutsal Vahşidir), Kıymet Nadir Bindebir (Geçer mi Bu Şarap Boğaz'ımızdan)

Nostaljiden Günümüze taşınan bu güzel Yaprak'ın yanında. yine güzel bir "Kül Öykü" bedava diye bir espri ile noktalayayım yazıyı ben de.

İyi Seçimler..

***

Bu arada bu ay dergilere boğuldum. Ekin Sanat Külliyatı yanında; Afrodisyas-Sanat, Alaz, Ankara Edebiyat, Düğüm, Kitap-lık (Şiir Yıllığı 2008 veriyor yanında), Kül Öykü, Lacivert (Enver Gökçe Dosyası/Dosya: "Enver Gökçe" Hüseyin Atabaş, Metin Demirbaş, A. Aydın Doğan, Efe Duyan, Şükran Kurdakul, Ahmet Özer, Mehmet Özer, Sennur Sezer, Metin Turan, Ramazan Turgut, Öner Yağcı, H. Hüseyin Yalvaç, H. Esat Yavuztürk, Esen Yel), Notos, özgür Edebyat, Sunak, Türk Dili (Ocak-Şubat/ Dağlarca Özel Sayısı)...

2008 Şiirimizin 2 büyük ustasını da alıp götürdü giderken. Fazıl Hüsnü Dağlarca(1914), İlhan Berk (1918), bir de Ali Püsküllüoğlu (1935)'nu. Yıllıklarda yaşa hürmet en ilk sırada yer alırlardı, bu arada şiirlerine, sanatlarına saygısızlık anlaşılmasın, bu çalışmalarda şair ve yazarlar genellikle alfabetik değil de Doğum yıllarına göre alınırlar. Anısına diyerek yine ilk iki sırayı vermiş yıllık geçmiş yıllarda dergilerde çıkan birer şiirleriyle. Yıllığa bu açıdan göz attım. Onlardan sonra Sırası ile: Arf Damar (1925), Gülten Akın (1933), Cevat Çapan (1933), M. Sadık Kırımlı (1934), Kemal Özer (1935), Özdemir İnce (1936)...

"Adımizi, Afrodisyas Sanat, Akatalpa, Akdeniz Edebiyat, Akşam Kitap, Alaz, Andız, Arkadaş, Asırlık Çağdaş Türkiye'deki Hisar, Aşkar, Ay Vakti, Az Edebiyat, Berfin Bahar, Bireylikler, Birgün Kitap, Bir Nokta, Buruciye Edebiyat, Cumhuriyet Kitap, Ç.N., Çağla, Dar Sokak, Deliler Teknesi, Denizsuyukasesi, Dergah, Deyiş, Dize, Dünya Kitap, Düş Kent, Edebiyat Ortamı, Edebiyat ve Eleştiri, Etken, Evrensel Kitap, Evrensel Kültür, Evvel, Fayrap, Forum Edebiyat, Gak, Gösteri, Gri, Hariçten Gazel, Hayal, Hece, Her Şeye Karşın, Heves, İkindiyağmuru, İle, İnsancıl, İtaki, K, Kanat, Karagöz, Karakalem, Karalama, Karayazı, Kertenkele, Kırknur, Kıyı, Kitap-lık, Kitap Zamanı, Koridor, Kritik, Kuşak Edebiyat, Lacivert, Mahfil, Mahsus Mahal, Merdiven Şiir, Mesele, Milliyet Kitap, Milliyet Sanat, Mor Taka, Mühür, No, Onaltıkırkbeş, Özgür Edebiyat, Palimpsest, Patika, Radikal Kitap, Rüzgar, Sabah Kitap, Serenat, Sınırda, Sincan İstasyonu, Sonra Edebiyat, Sözcükler, Star Kitap, Sühan, Süveyda, Şehir, Şiiri Özlüyorum, Şiiristan, Şiirsaati, Taflan, Tay, Temrin, Türk Dili Dergisi, Türk Dili, Türk Edebiyatı, Uhde, Üç Nokta, Varlık, Vatan Kitap, Virgül, Yaba, Yağmur, Yaratım, Yasakmeyve, Yazgı, Yazılıkaya, Yedi İklim, Yenişafak Kitap, Yeniyazı, Yokluk." "Dergi ve Ekler"ini taramış Baki Asiltürk "YKY Şiir Yıllığı 2008"i hazırlarken.

***

Alaz'a Gelen Dergiler: Akatalpa, Akköy, Ankara Edebiyat, Arkadaş, Bireylikler, Bizim Ece, Cep Sanat, Dar Sokak, Denizsuyukasesi, Dize, Kar, Mavi, On Altı Kırkbeş, Öğretmen Dünyası, Şehir, Şiirce, Yazılıkaya
______________________________________________

(*) Özlem Sezer'in Şiiri:

Beyaz, Kırmızı ve Kara: Çarşaf

Yoksul bir evde doğdu o
Yer yer delinmiş bir çarşafın üzerinde
Dökülen bir süt dişi gibiydi

Çocuktu daha anası
Karnına basınca ağlayan
Sarı bukleli bir bebeği olmamıştı
Ne de bir bez bebek, çiçekli basmadan

Yedi çocuk vardı doğduğu evde
Yedi çocuk, iki öküz, on iki koyun
Eli işe erdiğinden beri
Oyuncak bebeğinin değil
Kardeşlerinin saçını tarardı
Ve böyle bir şeydir herhalde deyip
Çayıra götürdüğü ak kuzulara
Sonunu hatırlamadığı masallar anlatırdı
On üçünde bir bebeği oldu
Akça Kız koydular adını

Bir çarşafın üzerine
Süt dişi gibi dökülen Akça
Anasının kanını gördü ilkin çarşafta
Hiç unutmadı bunu, hem de hiç
Çarşafın kansız bir parçasını kesip
Sardılar Akça'yı kundağa

Çocuktu anası daha
Gizli gizli oynardı anasıyla
Akça Okula giderken dedikodusu çıktı
Uzun kirpikli kara bir oğlanla
Evermek istediler hemen
Dellendi, karşı çıktı anası
Yı rttığı çarşafı halat yapıp
Kendini tavana asmaya kalktı
Hayatı paçavra gibi atılsındı da
Akça Kız'ı okuldan alınmasındı

Ama ne yaşamının değeri vardı
Ne sözünün, ne de ölümünün
O an tavan, başına yıkıldı ananın
Kızının yanında olmak için
Yırttığı çarşafları bir kenara attı
Ve dedi ki: Genç ana olmayasın benim gibi
Çarşafın beyaz kalsın, uzak tut bedenini

Kocası da çocuktu kendi gibi
Anası kendi kanını akıtıp
Umarı kanlı çarşaf atmacalardan
Kurtardı bunları

Düğünlerinden çok sonraydı
Adet kanı düştüğünde çarşafa
Karı koca, iki tazecik çocuk
Korkudan ne yapacaklarını bilemediler
Ana dedi, zamanı var daha ...
Gebe kalmasın diye
Otlar kaynattı kızına

Kocası gidip gelirken okula
Akça gizlice onun kitaplarından
Ders çalışır, defteri olmadığından
Her şeyi bir bir kafasına yazardı
Ne vardı sanki o da okulda olsaydı

Oğlan desen ...
İnsan evladıydı önce ama sonra büyüdü
Büyüdükçe aklı başka türlü çalıştı
Evdeki taze bedenin tadına bakmayı
Bacaklarını çarşaf gibi yırtmayı
Hoyratlığı ve dayağı da öğrendi

Akça sevmiyordu onu, hem de hiç
Ondan gelecek bir tohumu
Yeşertmek de istemiyordu bedeninde
Ama yazgıya ne kadar direnebilirsin
Onun da bir oyuncak bebeği oldu sonunda
Kızıl saçlı, çilli, şirin mi şirin bir kız

Kocası pek de sevmedi bu küçük kızı
Akça'nın ona düşkünlüğünü kıskandı
Çarşafı paylaşan bebekle yalnızlandı
Liseye gider gelirken bir başkasına sevdalandı

Akça'yla kundak gibi çarşafın üzerinde
Yeşeren birer filiz gibi büyüdüklerinde

Ne aşkı bilecek
Ne de o aşka bir eş seçecek kadar
Sevdayı bilemezdi ki, o da henüz çocuktu
Artık Akça'nın yanında bile yatmıyordu
Kuma getirelim dediler, istemedi
Sevdanın biricikliğini bilmişti

Yıllarca sürdü gizli aşkı
Akça'dan gittikçe uzaklaştı
Hem okudukça, gördükçe, yaşadıkça
Öyle ya, Akça ne de cahildi, hem yavandı

Şehre gitti oğlan, üniversiteye başladı
Şans bu ya, aşkı da aynı okuldaydı
Aşk da bu delikanlı gibi kader kurbanı
Ama o aşk ki her kaderi yıkardı
iki genç nikahlandılar
Yıllar sonra haberlerini ulaştırdılar
Akça ilk kez aşkı tadacağı yaşta
Çocuklu bir dul olup evde kalmıştı
Onun ömrü böyle son bulacaktı

Kaynana, dayağa uğrardı yanına
Ve sıkıştırır dururdu onu
Yağlı, pis suratıyla kayınbaba
Hırıldaya hırıldaya samanlıkta
Nasıl desin şimdi Akça, sakın ha
Hele bir dönsün söylerim seni kocama

Bir gün parçalanan gömleğini tuta tuta
Gözlerinde yaş değil, çelik gibi bir ışıkla
Vardı dedi ki anasına:
Kocamla kaderlerimiz ayrıldı
Senin de benim de şunca yaşadığımız yıllardan
Bize unutulmayacak bir tek, bir tek evlatlar kaldı
Şimdi doğurmak için yeniden kendimizi
Kaçalım, uzaklarda özgürce yaşayalım

Ertesi günün şafağında
O her şeyin başladığı çarşafına
Bir iki entariyle kitaplarını koyup
Kaçtı gitti aJ1asıyla ve kızıyla
Arkalarından söylenmedik laf bırakılmadı
Silahlar çıkarıldı ama adresleri bulunamadı

Tek göz bir konduya sığınmıştı üç kuşak
Ama bembeyazdı, ferahtı altlarındaki tek çarşaf
Ömründe ilk kez uykunun tadını
Ve rüya görürken korkmamayı anladı

Ana temizliğe gitti evlere
Kirleri silip çıkardıkça rahatladı
Onun kendini bu kadar kaptırarak çalışmasını
Küçücük lekeleri bile hırsla çıkarma inadını
İzleyenler hayretler içinde kaldı, ne biIsinlerdi ki
Ana bir ömrü temize çekmeye çalışıyordu
Her kir, ona geçmişi anımsatmaktaydı

Akça Kız dışarıdan, kızı içeriden
Bir bir bitirdiler okulları
Özgürlük için dediler hep, özgürlük için
Öyle bir azimliydi ki hepsi, öyle bir
"Ben varım!" diye haykırmaktalardı
Bir günden bir güne baş eğmediler
Kimsenin onlar adına karar almasına
Karaya çalınmaya izin vermediler
Ve hep aydınlık olsun diye uykuları
Her gün illa da yeni yıkanmış
Bembeyaz çarşaflarda uyudular

Derken etrafları bir, neyse
ilki, neyse ... Üç, e hadi ona da neyse
Ama hızla üreyen yabani otlar gibi
Kara çarşaflarla sarıldı
Bana ne diyecek halleri kalmamıştı
Süt dişinin beyazı, kanın kırmızısı
Anımsadılar geçtikleri tüm çarşafları
Ve bir gece gizlice girip dükkanıara
Girip evlerin kuytularına
Yaktılar tüm kara çarşafları
Bunca yol aşıp geldikleri yerde
İstemediler karaya bulanmış kan uykuları
Gerekirse dediler, tercih ederiz karanlığa
Ak alnımızdan akacak kırmızı kanı ...

Bir kuyunun dibinde bile
Gökyüzüne merdiven dayayanlar
Onlar ki kırmızı ve beyazla doğanlar
Hiç kader deyip kabullenir mi
Hayatları bir ayıpmış gibi kara kefenle
Balçığa gömülmeyi?

Özlem SEZER
(Kül Öykü, Sayı: 23 Mart 2009)

umitkaftancioglu.jpg

"YAŞAMA SEVİNCİNE BİN SELAM"

KADİR İNCESU

Ümit Kaftancıoğlu öldürülüşünün 26. yılında, Öztürk Tatar tarafından hazırlanan "Yaşama Sevincine Bin Selam / Ümit Kaftancıoğlu" adlı kitapla anılıyor. 8 Nisan tarihinde Atatürk Kültür Merkezi'nde bir anma etkinliği de gerçekleştirilecek. Kitabı hazırlayan ve etkinliği organize eden Öztürk Tatar ile görüştük...

- Böyle bir çalışmaya sizi iten sebep nedir?
- Bu yıl Ümit Kaftancıoğlu'nun öldürülüşünün 26 yılı. 11 Nisan 1980'e kadar Türk yazınına nice eser kazandıran Ümit Kaftancıoğlu hakkında, ne yazık ki ölümünden sonra yayımlanmış kaynak niteliği taşıyan bir kitap, toplu bir değerlendirme yoktur. 1997 yılından başlayarak her yıl, çeşitli dergi ve gazetelere Kaftancıoğlu ile ilgili makaleler yazmaya çalıştım. O'nun hakkında yayımlanmış bir kaynağın olmayışı Kaftancıoğlu'nu anlatma-tanıtma acısından beni sıkıntıya sokuyordu. Tam anlamıyla sanatını ve edebi yaşamını yansıttığımı söyleyemem. Yazılan her yazı yavan düşüyordu sayfalara. Beslenebileceğim bir kaynaktan yoksundum. Böylesi bir çalışmaya beni iten ilk neden kuşkusuz bu. İkincisi ise yakınlarına dost ve arkadaşlarına yaşatacağım mutlulukla birlikte tarihe bir not düşmektir. Ayrıca Kaftancıoğlu hakkında yazılan onca yazı sararmış sayfalardan zamanın girdabına kapılmış geçmişe, daha doğrusu unutulmaya yok olmaya sürükleniyordu. Bu sürüklenişe gönlüm razı olamazdı. Yazar Öner Yağcı'nın hazırladığı Ümit Kaftancıoğlu kaynakçasını dikkate alarak çalışmalarıma başladım. 1971 yılından itibaren Kaftancıoğlu hakkında yazılan her yazı hemen hemen kitapta yer aldı. Kitapta yer veremediklerimi ise kaynakçaya eklemekle yetindim. İstedim ki insanların Kaftancıoğlu ile ilgili başvuracakları bir kaynak olsun.
(...) devamı: >>>

GÜNCEL Yazılar >>>

Sanat&Toplum.jpg

AlsahBlog/SanatVeToplum

_________________________
SANAT VE TOPLUM / '06 MAYIS

SİTE / İÇİNDEKİLER (İNDEX)
Ali ŞAHİN (alsah) Sitesidir
__________________________

... VE SİNEMA >>>

RIFAT ILGAZ KAYNAKÇASI

ASIM BEZİRCİ
_____________________________
RIFAT ILGAZ
Yaşamı, Kişiliği, Şairliği, Hikayeciliği,
Romancılığı, Oyun ve Fıkra Yazarlığı
ile
Eserlerinden Seçmeler
Hazırlayan
ASIM BEZIRCİ

BEDRETTİN CÖMERT
ASIM BEZİRCİNİN ÖNEMİ / İNCELEME

ARŞİVİMİZDEN
_______________________________________________

ŞARİBÜL LEYLİ VEN NEHAR İKİ İNSAN: BABAM VE METİN ELOĞLU AMCAM (*)
Aysıt TANSEL

ŞİİRLER

EMEĞİNİ KONYA'YA ADAMIŞ BİR AYDIN
SEYİT KÜÇÜKBEZİRCİ

OĞUZ TANSEL / ATATÜRK ŞİİRLERİ

Dağı Öpmeler
GÜNAY GÜNER

OĞUZ TANSEL'DE SEVDA VE HOŞGÖRÜNÜN SINIRLARI
SEYİT KÜÇÜKBEZİRCİ

Prof. Dr. AYSIT TANSEL'LE...
VEDAT YAZICI

ÇİLE ERİ OĞUZ TANSEL
FAKİR BAYKURT

DÜZ OVADA BİR ULU DAĞ: OĞUZ TANSEL
İLYAS HALİL

ÜÇ KANATLI MASAL KUŞU: OĞUZ TANSEL
ADNAN BİNYAZAR

BİR KİTAP İKİ KONUK:
"OĞUZ TANSEL'İN MASALLARI"

Konuk Sihirli Değnek 1
Günay Güner

Konuk Sihirli Değnek 2
Hidayet Karakuş

Oğuz Tansel'in masal ve şiirlerinde mavinin gizemi
ALİ OSMAN ÖZTÜRK >>>

MARKO PAŞA TARTIŞMASI
Mehmet Saydur'dan "Biz de Yaşadık"

Bir Rıfat Ilgaz güncesi
Rıfat Ilgaz'lı Yıllar'dan sonra, işte bir yeni tür kitapla karşımızda Mehmet Saydur. Evet bu yeni tür bir günce. Anılar demeti denilemez bunlara. Bir günce denemesi, ama güncenin sahibinin değil. O'nun adına, ama onun sözleri ve yazılarını içeren bir çalışma.
M. EMİN DEĞER
"Biz de Yaşadık"... Bir sitem kokusu var değil mi, bu iki sözcükte. Kimi kez, bir ya da bunun gibi iki sözcüğe bir yaşam sığar. Evet bir sitem taşıyor, feleğe bir kafa tutuş da var mı bilemiyorum. Ama yine de yaşama küsmeyen, acılardan çıkarılacak ders vermeye yönelik bir sitem var! Yaşama, belki de yeni anlamlar kazandıracak bir sitem!
Doğrusu, Saydur çok önemli bir iş başarmış. Bir ünlü yazarın yaşamından kesitler değil elimizdeki yapıt; onun kadar, bir dönemin siyasal ve sosyal yaşamından kesitler sunan ve bu kesitlerle o dönemi soruşturan bir çalışma. Hem de belgelerin kaynağına inerek. Kimi belgelerin tıpkı basımlarını sunarak. Yalnız bir yazın belgeseli değil, bir dönemin sosyal ve siyasal belgeseli gibi deyişim bundan. Rıfat Ilgaz'ın günlüğünden kesitler sunan bir yapıttan söz ediyorum. Ustanın "Biz de Yaşadık" sözcükleriyle yaşama bir sitem selamı yollayan, günlüğü diyebileceğimiz bir yapıttan ve onu yazan Mehmet Saydur'dan söz ediyorum. Saydur'un adını yine bir başka Rıfat Ilgaz belgeseliyle duymuştuk: Rıfat Ilgaz'lı Yıllar'ı yazmıştı. Saydur, öğretmen; bir köylü çocuğu. Onu çok sevmemin nedeni, görevini devrimci bilinciyle yapması değil; yalnız iyi okuyan, özümseyen ve okunur bir kalemi olması da değil; daha fazlası var. Bir köylü çocuğu, ama köyünden, toprağından kopmamış olması benim için önemli. Belki onu değerli kılan da bu yönü bana göre. Bilir misiniz, her yaz Temmuz ayında 10-15 gün ekin biçmeye gider köyüne. İki sevimli kızı ve değerli bir öğretmen olan eşiyle. Babası ve anası onunla ne denli övünseler azdır. Ve bizler de, böylesi bir öğretmen yazarımız var diye övünmeliyiz.
Saydur'un Rıfat Ilgaz sevgisi, belki de oğlu Aydın Ilgaz'dan daha içten ve sıcak bir sevgidir. Bunu ustamız Ilgaz da sezinlemiş olmalı ki, bir mektubunda Saydur'a "Anılarımızı sen değerlendireceksin" demiş. Saydur da bunu bir görevin ötesinde kendine iş edinmiş.
Bir Günce denemesi
Rıfat Ilgaz'lı Yıllar'dan sonra, işte bir yeni tür yazın betiği elimizde. Evet bir yeni tür günce. Anılar demeti denilemez kanısındayım. Bir günce denemesi, ama güncenin sahibinin değil. O'nun adına, ama onun sözleri ve yazılarını içeren bir çalışma. Bu nedenle de yanılmıyorsam yeni bir tür denemesi denilebilir, düşüncesindeyim.
Evet önce bir günce bu betik. Öyle ki, ustanın dünyaya geldiği günü bile içine alan bir günce. Bakın Ilgaz'ın ağzından o gün:
"Annemden duyduğuma göre, "derin kar"da dünyaya gelmişim. Derin kar Karadeniz kıyılarına 1910'da yağmış. Kimi evlerin saçaklarına kadar yükselmiş. Annem Şubat ayında bir Salı günü doğduğumu söylerdi. Karadeniz şivesine göre, Salı'ya, Saali dendiği için adımın Salih olmasını önermiş. Babam hadi oradan, Salı ile Salih'in ne ilgisi var" demiş.
Şu kısacık paragrafta bile bir yerel ağız, ad koymada babanın rolü, "derin kar" deyimiyle de bir bölgenin doğal bir olayı betimlemesiyle karşılaşıyorsunuz. Derin karın bölgeye ne zaman yağdığı da cabası.
Saydur bu anıyı ustanın yaşam öyküsü diyebileceğimiz Sarı Yazma'sından almış.
Dostu Asım Bezirci'yle yaptığı söyleşiden alınan şu satırlar, bir dönemin yaşam ve öğrenim koşullarını örnekliyor:
"İlkokulun son sınıfında olan Faruk ağabeyime güvenilerek, küçük yaşta okula yazdırıldım. Okulumuz bir tepenin üstündeydi. Yağmurlu günlerde tepeye ağabeyimin sırtında çıkardım..." Bir aile içi dayanışma, sevgi ve paylaşımın resmi gibi değil mi bu satırlar.
Nerde Kalmıştık'tan alıntıladığı şu satırlar, o yılların yokluğunu ve yoksulluğunu anlatan canlı bir tablo gibi geldi bana. Öyle ki, ressamın bir iki fırça darbesi yerine ustanın birkaç sözcüğü yer almış. "Kurtuluş Savaşı günlerinde sadece bir tek okul için üç saat gelirken, üç saat giderken altı saatini yolda geçiren arkadaşlarımız vardı."
Burada, ustanın kalemi kadar onu koca bir yapıttan cımbızla çekip aktaran düşünceye de selam durmak gerekmez mi?
Ya şuna ne dersiniz. Okula Başöğretmen olarak gelen Harbiyeli'nin etkisiyle, kırmızı fesi yere çalar, "başıma kalpak geçirdim ve oldum bir Kuvayı Milliye'ci. Bilmeden Osmanlı oluşum bitti, oldukça bilinçli bir Mustafa Kemal'ci oldum." der.
Ilgaz'ın yaşamından kesitler
Yine ustalıkla yapılmış bir seçim. Saydur, bunun gibi, bir yandan Ilgaz ustanın yaşamından kesitler verirken, bu seçkilerle, ustanın kaleminden yaşadığı bölgenin dilini, sosyal yaşamından kesitleri, 1940'larda başlayan düzenle olan savaşımını ve bunu bir yaşam biçimi olarak seçen bir aydının, halkı için nelere katlandığının belgeselini sunuyor. Rıfat Ilgaz, yaşamının bu yönünden hiç yakınmaz. Yakınmadığı gibi böbürlenmez de, insandır sonunda elbet kıvanç duyacaktır. İnsan olmasa insanları anlayabilir miydi? Bu düşüncemi, Saydur'u okuduktan sonra paylaşacağınıza inanıyorum.
1940'lı yıllar bir yandan Atatürk sonrasının sıkı düzenine, bitmiş olsa da İkinci Büyük Savaş'ın getirdiği sıkılığı da ekleyin. Ne düşlenir dersiniz, tam bir cendere düzenidir okur yazarlar için. Ama o sıkılığa, işkencede, cezaevinde ve sanatoryum-hastanelerde geçen yaşama karşın, Ilgaz'ı yıldıramazlar. Arkadaşları yılmayacaktır. Sabahattin Âli ve Aziz Nesin'le, Marko Paşa'yı çıkarırlar. Marko Paşa, hem düzenle hem de ABD emperyalizmiyle savaşır. Düzenin eli uzundur, gün gelir, bastıracak basımevi bulamazlar. Teksir makinesiyle çoğaltırlar. Bu kez kapatılır. Malum Paşa olarak çıkar. Kapatılır, Başdan olur adı. Kapatılır Ali Baba'yı çıkarırlar. Ama ödün vermezler düşüncelerinden. Ilgaz, üstelik yayının sorumlu yazıişleri müdürüdür. Bunun sonuçlarını bilir, bilir ama, o bir aydının sorumluluğundan kaçmaması gerektiğine inanır. Eşinin dayısına yazdığı bir mektupta bakın ne diyor. "Mimlenmiş bir gazetenin sorumluluğunu almakla karımın öğretmenliğine de zararlı olacağını biliyorum...":
Öyle bir yayın yaşamı vardır ki Marko Paşa'nın teksir makinesiyle çoğaltılan... 16'ncı sayısındaki şu notu okuyalım: "Hiçbir matbaa Marko Paşa'yı basmıyor. Muharrirleri nezaret altına alınır. Mahkemeye verilir. Tehdit edilir. Yer yer aleyhlerine nümayişler tertip edilir... günlük endişelere ve sandalye sevdaları uğruna medeni cesaret gösteremeyenler utanacaklardır. Hür (?) matbuat tarihimizin yüzü kızaracaktır."
Marko Paşa'nın başlık üstündeki şu tümcesi bile zaman üstü bir mesaj taşır. "Fırsat bulabildiği zamanlarda çıkar siyasi mizah gazetesi".
Ilgaz'ın son yılları
Günümüzün basın erlerine, kalemlerini ve düşüncelerini, milyonlarca dolara satanlara bir tokat gibi Saydur'un çalışması ve bu çalışmanın özü olan üç kalem ustasının yaşamı. Milli Emniyetçe öldürülen Sabahattin Ali'ye Rıfat Ilgaz ustaya, anıt insan Aziz Nesin'e selamlar.
İlk bakışta bir mizah dergisidir Marko Paşa ama, siyasal düzeni sarsan yazılar, şiirler, o yılların siyasal ve sosyal manzarasını seyrettirir bugün bile. Saydur, Ilgaz ustanın kaleminden, hem ustanın o mahrumiyetle, hastalıkla, polis izlencesi ve işkenceyle geçen yıllarını, hem de İkinci Dünya Savaşı'nın yarattığı sosyal ve siyasal sorunlarını, halktaki sorunlar dolu umarsızlığı belgeliyor.
Ve sonra Ilgaz'ın son yılları. Oğlu Aydın'ın sahip çıktığı baba olmanın tadını yaşadığı yılları. Bir kesit daha, ama o yıllardan. Kastamonu'da bir ödül töreni ilk kez devlet görevlilerince izlenmez. Ilgaz'a söylenir bu durum. Tepkisi tam Ilgaz'cadır. "Öyle mii!" der. "Hiç de sevinmedim doğrusu. Desene Rıfat Ilgaz, artık çaptan düştü. Görevliler bile ilgi göstermiyorlar."
Saydur'u bu çalışması nedeniyle yürekten kutluyorum.
Bu çalışmayla, Rıfat Ilgaz'ın halkına olan sevgisinin eserini ve dünya görüşünü öğrenmek, hem de hemşehrimiz olan Rıfat Ilgaz'ın günlüğünden, cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze uzanan, o çileli yılların, insanımıza nasıl bir yaşam sunduğunu, ama halkını seven bir yazın ustasının, halkına olan inancından ve halkından kopmadığını bilmek istiyorsanız, okuyun derim "Biz de yaşadık" adlı yapıtı.
Siz de bir başka yazın ustasının, İlhan Selçuk'un, Ilgaz için dediği şu sözlerin kanıtını bulacaksınız, bu çalışmada: "...Ilgaz'ın Türkiye'ye yaptığı en büyük iyilik, bir insanın nasıl yaşaması gerektiğini göstermesidir."
Biz de Yaşadık, yalnız onurlu bir yaşamdan kesitler sunmuyor, basın etiğinin ne olması gerektiğinin de örneğini veriyor.

Biz de Yaşadık / Mehmet Saydur /Çınar Yayınları / 181 s.

Cumhuriyet Kitap; 29 Ekim 1998

Sabahattin Ali'nin 'Markopaşa Yazıları ve Ötekiler"i

Yazarını buharlaştıran yazılar

Bir sanatçının zamanla gözünden düşen ve doğal olarak da görmezden geldiği, dahası belki de unutmak istediği verimlerinin kitaplaştırılarak adına bağlanması ne ölçüde yerinde bir tutumdur? Soruna işlevsel yönden bakıldığında, olumlu yanıt verilebilir bu soruya. Bu tür kitaplaştırma girişimlerinin ''okur'' için değilse bile, ''eleştirmen'' ve ''yazın tarihçileri'' için son derece yararlı olduğu görülür.

MEHMET ERGÜN

Sanatçının değişik zamanlarda ve değişik yayın organlarında yayımlanan ürünlerini kitaplaştırırken gözettiği ''ölçüt'' bellidir: ''Sanatçı kimliği''ni temsil edecek nitelikte olmaları... Öyle gördüklerini kitaplaştırır, diğerlerini ise unutulmaya bırakır. Bu yüzden de sanatçının sağlığında kitaplaştırmadığı verimlerinin ölümünden sonra kitaplaştırılması, çokluk tartışma konusu olmuş ve şu soru hep sorulmuştur: Bir sanatçının zamanla gözünden düşen ve doğal olarak da görmezden geldiği, dahası belki de unutmak istediği verimlerinin kitaplaştırılarak adına bağlanması ne ölçüde yerinde bir tutumdur?
Soruna işlevsel yönden bakıldığında, olumlu yanıt verilebilir bu soruya. Bu tür kitaplaştırma girişimlerinin ''okur'' için değilse bile, ''eleştirmen'' ve ''yazın tarihçileri'' için son derece yararlı olduğu görülür. Söz konusu girişimlerin öznesi olan yazarlar, alanlarında önemli işler başarmış ve ''kilometre taşı'' olmayı başarmış kişilerdir çünkü. Onların serüvenlerinin bilinmesi salt doğru değerlendirmeleri bakımından değil, sanatsal sorunların irdelenmesine sağlayacağı katkılar bakımından da önemlidir.
Sabahattin Ali de böyle bir sanatçı. Roman ve öykücülüğümüzün ''kilometre taşları''ndan biri. Onun da gazete ve dergi sayfalarında kalmış verimlerinin kitaplaştırılması benzer yararlar sağlayabilir. Üstelik kuraldışı / ayrıksı bir durumu da var: 41 yaşındayken, yakın arkadaşlarının tanıklığına emanet ettiği pek çok tasarısını da gerçekleştirmeye olanak bulamadan, gizi yarım yüzyıldır çözülemeyen bir cinayete kurban gitmiştir. Onu ''ölüme uzanan yol''un ağzına getiren, diğer bir deyişle de ''buharlaştıran'' yazıları ise dergilerin perdesinin aralanmasına olmasa bile, neden öldürülmüş olabileceğinin anlaşılmasına katkıda bulunacağı çok açık. Bu yüzden ''Sabahattin Ali yaşasaydı verimlerini kitaplaştırır mıydı'' diye sormaya da pek gerek yok aslında. O yazıların kitaplaştırılmaması bir ''boşluk''tu çünkü.
Markopaşa Yazıları ve Ötekiler(1}, altı çizilen ''boşluk''u doldurmayı, diğer bir deyişle de Sabahattin Ali'nin gazete ve dergi sayfalarında kalan yazılarını bir araya getirmeyi amaçlayan bir derleme. İlk basımı on üç yıl önce, 1986'da yapılmış.(2} ''Derleyen''i, Hikmet Altınkaynak. ''Derlenenler'' açısından iki basım arasında herhangi bir ayrım yok. Gerçi ikinci basıma yazdığı önsözde, ''geçen on iki yıl içinde, (...) Sabahattin Ali ile ilgili yeni inceleme ve araştırmalar yayımlandı'' diyor. Altınkaynak (s.11). Ama anlaşılan aradaki sürede ''derlenecek'' yeni bir yazısına ya rastlamamış Sabahattin Ali'nin ya da rastladıklarını ''derlenmeye değer'' bulmamış!
İki bölüm gibi düşünülebilir yapıt: ''Ötekiler'' ve ''Markopaşa Yazıları''. Sabahattin Ali'yi daha iyi anlayabilmek için tümü önemli bu yazıların. Ancak ikinci bölümdekiler özellikle önemli.
Ötekiler
''Ötekiler''i oluşturan yazılarda, ''sanatsal düzlem''de söz alıyor Sabahattin Ali. ''Kişiler'' (İgnazio Silone, Knut Hamsun, Maksim Gorki, Oscar Wilde), ''sorunlar'' (sahneleme biçimi, oyunculuk, sahne dili, ikinci dilden çeviri, ''birey''den ''insanlığa açılma''nın koşulları, sanatta eski-yeni / ileri-geri), yapıtlar (Fontamara, De Profundis, Antigone, Yarenlik) ve ''olgular'' (sahte / gerçek Shakespeare, yarı aydın) üzerinde duruyor. Bunu yaparken, dolaylı olarak, ''sanat anlayışı''nın öğelerini de sergiliyor. Değerlendirmelerinde yaslandığı ölçütler, birer ''ipucu'' bu konuda. Sözgelimi İbsen'in yaşarlığını yitirmesini ''o kadar mühim olarak ortaya attığı teoriler(in) bugün (...) bir mesele bile'' olmamasına bağlarken (s.43), Hamsun'una geleceğe kalma şansını ''... romanlarına bizi her zaman meşgul edecek meseleleri almış'' olmasına bakarak tanıyor (s. 43). Böylece de yazınsal metinde önemsediği öğenin ''insanilik'' olduğunu açığa vurmuş oluyor. Nitekim ''...roman kahramanlarının ölmezliği(ni) hakikattekinden daha hakikî'' olmaları ile açıklıyor. Öte yandan Rıfat Ilgaz'ın Yarenlik'ini değerlendirirken de birey-toplum diyalektiği üzerinde duruyor. ''Bireysel olan''ın nasıl ele alınması gerektiğine ilişkin düşüncelerini sergiliyor:
''...Onun asıl kudreti, ferdîlikten kurtulup cemiyetin malı olabilmesinde, kendi küçük dünyasındaki bütün şahsî meselelerin sosyal mahiyetini kavramasında ve bunları bir üçüncü şahıs bitaraflığı ile anlatabilmesindedir.
Yarenlik bize, bir sanatkârın fildişi kuleye kapanmadan da kendisini verebildiğini, kendisi ile beraber bütün bir cemiyet parçasını da eserlerinde aksettirmek suretile sahici sanatkâr, halk sanatkârı mertebesine uluşabileceğini göstermiştir.'' (s.92)
Böylece de ''sanat anlayışı''nın bir başka öğesini ortaya koyuyor.
De Profundis üzerine yazdığı yazıda ise, ''Kitabın en büyük hususiyeti, Wilde'ın yazdığı yazıların en samimisi olmasıdır. Baştan itibaren bütün sahifelerde bir insan, ıstırap çeken bir insan vardır.'' diyor. (s.66) Bu da ''sanat anlayışı''nın bir başka öğesini ortaya koyuyor.
''İnsanî olan''ın odaklaştırılması, ''bireysel olan''ın ''toplumsal olan''la bağlantıları içerisinde verilmesi, ''samimiyet''... birer değerlendirme ölçütü olduğu kadar, ''sanat anlayışı''nın öğeleridir de!
Sabahattin Ali'nin sanat konusunda doğrudan konuştuğu da oluyor. O zaman sanatta ileri-geri, eski-yeni gibi ikilemleri yapay ve yanlış bulduğunu; ''hakikî sanat'' / ''yalancı sanat'' ayrımını benimsediğini öğreniyoruz:
''...Sanatta sadece hakikî sanat, yani içinde geliştiği kitleye organik bağlarla bağlı olan ve bir şeyler vermek isteyen sanatla, kendi içine kapanık gaflet uykusuna yatmış yalancı oyunlar dâvası vardır.'' (s.31).
Doğrudan konuştuğu durumlarda, bir de, sanatın son kertede ''propaganda'' olduğuna inandığını öğreniyoruz Sabahattin Ali'nin. ''Edebiyat, hattâ alelumum sanat, bence sanatkârın düşündüğünü ve duyduğu bir fikrin ve bir hissin ortaya atılması, tamim edilmesi demektir; yani bir nevi propagandadır. Ben hiçbir zaman sanatın maksadsız olduğuna kani olmadım.'' diyor ve ekliyor: ''Sanatın bir tek ve sarih maksadı vardır: İnsanları daha iyiye, daha doğruya, daha güzele yükseltmek, insanlarda bu yükselme arzusunu uyandırmak.'' (s.19)
1935-1945 arasında kaleme aldığı yazılarla yaptığı konuşmalar, bu anlayışını değiştirmeden koruduğunu gösteriyor.
''Ötekiler''de yer alan yazılarında yalnızca sanat konusundaki görüşleri ile değil, ''kişilik özellikleri'' ile de karşımızda Sabahattin Ali. Dili potasında eriterek kendinin kılmayı, kişiliğinin damgasını taşıyan ve kişiliğini yansıtan bir biçem geliştirmeyi başarmış çünkü. Düşüncelerinin olduğunca ''kişilik özellikleri''nin de taşıyıcısı onda dil. Bu nedenle de ''Ötekiler''i oluşturan yazıları okurken yalnızca düşündüklerini aktarmaya çalışan değil, ''kişilik özellikleri''ni de açığa vuran bir insanla yüz yüze geliyoruz.
Sabahattin Ali, öncelikle, tanıyanların tümünün altını çizdikleri ''alaycılık''ı ile karşımızda. Yanlışları düz bir anlatımla değil, dilin tadını çıkararak sergiliyor. ''Bıyıkaltı gülüş'' eşlik ediyor yargılarına. ''...Ahmed Hamdi Bey'in 'Pol Valeri' hakkında bir yazısı var. Bu makale de zannımca lüzumsuzdu.'' demekle yetinmiyor örneğin (s.38); ''Keşke bu çok meşhur adamın birkaç şiiri tercüme edilse idi de hep okusaydık, ve eğer bu mümkün değilse, bu dâhiyi okumak Fransızca bilmeye vabeste (bağlı) ise o zaman hakkındaki makaleleri de o lisanda arasaydık.'' diye de ekliyor (s.38). İkinci dilden çeviri sorununu Ali Kâmi Akyüz'ün Werther çevirisi aracılığı ile tartıştığı yazıda ise, geçerliliğini bugün de koruyan görüşler ileri sürüyor. Akyüz'ün çevirisi ile Goethe'nin nasıl kendisi olmaktan çıktığını, neredeyse bir melodram yazarına dönüştürüldüğünü belirttikten ve buna yol açan atamalarla eklemeleri örnekleri ile sergiledikten sonra, şöyle diyor: ''...Ali Kâmi Akyüz'ün sadece fena bir mütercimin kurbanı olduğunu zannediyorum. Çünkü bizim kanaatimizce Ali Kâmi Akyüz, ne Goethe gibi bir muharririn dünyaca tanınmış bir eserinin en güzel yerlerini lüzumsuz bulup atacak kadar zevksiz, ne de Goethe'ye manâsız ibareler ilâve edecek kadar düşüncesizdir.'' (s.78-79). Mehmet Saffet'in Muâsır Avrupa Felsefesi'ndeki yanlışları sergilemeye kalkışmadan önce ise, şöyle diyecektir: ''Bu yaşıma kadar (28 yaşındayım) birçok yanlışla dolu kitaplar okumuştum, fakat bu kadar hatanın bir yere toplanabileceğine ilk defa rast geliyordum.'' (s.61).
Yine tanıyanlarının vurguladıkları gibi ''ince alay''ı ''yergi''ye dönüştürdüğü de oluyor. ''Yarım aydın''nın portresini çizerken, şöyle diyor sözgelimi:
''Ömürlerinde asla bir fikir sahibi olmayacak kadar ruhları tembeldir, bugün şu fikir, yarın öteki fikir kırpıntısını beraberlerinde gezdirmek suretiyle münevver insan olduklarını kendilerine isbata kalkarlar. On dakika içinde maddi ve manevi her çeşitten en aşağı on mevzua dokunup geçtiklerini görmek insana adetâ dehşet verir. Bir meseleyi başından alıp sonuna kadar götüremeyecek derecede uyuşuk oldukları ve 'ideophobie' diyebileceğimiz bir nevi 'fikrî faaliyetten korkma' illetine tutulmuş bulundukları için yanlarında her hâdise hakkında hazır birer hüküm reçetesi taşırlar... Bahis mevzuu olan birçok mesele için düşünmeye lüzum kalmadan ortaya sürülebilecek selahiyetli kararları vardır ve bunlar üzerinde asla münakaşa kabul etmezler. Her türlü itirazı, yine dağarcıkta hazır olarak bulundurdukları bir bayat nükte, istifhah dolu bir hayret pozu ile önlerler.'' (s.93-94).
''Ötekiler''de, yine tanıyanlarının altını çizdikleri gibi kendine güvenen, doğru bildiğini açıkça söylemekten çekinmeyen, üzerinde durduğu adların ünü karşısında ezilmeyen bir insanla yüz yüze geliyoruz. ''Klim Samgin''ini ''en çok sevdiği ve tekrar tekrar okuduğu beş kitap'' arasında anmasına karşın (s.22), geleceğe kalma açısından Gorki'nin durumunu kuşku ile karşıladığını belirtmekten kaçınmıyor sözgelimi (s.41). Öte yandan Hamsun'la Dostoyevski arasında koşutluk kuran ''Fransız edebiyat tarihçisi Van Tigem''i düpedüz "cahil"likle suçlayabiliyor (s.43). Yine Burhan Toprak'ın De Profundis çevirisi için, "bu tercüme, birçok Avrupa dillerindeki tercümelerden üstündür. Muharririn melankolik, zaman zaman hiddet, yeis, teslimiyet arasında değişen üslubu ancak bu kadar nakledilebilirdi.'' diyecektir (s.67).
''Ötekiler''de bir de bilgiçlik taslamayan, düşüncelerini olabildiğince yalın ve açık bir biçimde sergileyen, mantığı son derece sağlam bir ''insan''la yüz yüze geliyoruz. Dil düşünceyi perdelemiyor bu yazılarda; kurgu anlaşılırlığa hizmet ediyor.
''Markopaşa Yazıları'
''Markopaşa Yazıları''nda ise ''siyasal düzlem''de söz alıyor Sabahattin Ali. Ancak bunlar ''siyasal konular'' çevresinde dönenen yazılar değil. Günün ''siyasal sorunları''nı ele alan, değerlendiren ve seçenek önererek eleştiren yazılardır. Diğer bir deyişle de bu yazılarında ele aldığı sorunlar karşısında açıkça ''yan''dır Sabahattin Ali. Yalnızca saptayan, değerlendiren değil, aynı zamanda çözüm üretmeye çalışarak eleştirendir de. Sabit verileri var: Ulusal bağımsızlıktan, gerçek demokrasiden ve eşitsizliklerin giderilmesinden yanadır. Bu nedenle de ''Markopaşa Yazıları''na ''kavga yazıları'' olarak bakmak yanlış olmaz. Dolayısıyla da üzerinde durulmayan, zaman zaman da yoksayılan bir yanına, ''siyasal kimlik''ine ışık tutuyorlar.
''Markopaşa Yazıları'', İkinci Dünya Savaşı'nın bitimini izleyen günlerde ''egemen sınıflar''ca yapılan ''temel tercihlere'' açıkça karşı çıkan yazılardır. A.B.D. ile kurulmaya çalışılan ilişkileri ulusal bağımsızlık açısından sorgulayan; ''yabancı sermaye''yi büyüteç altına alan; ''demokrasi tarihimiz''in''46 dönemeci''nin sınıfsal özünü açığa vuran; eleştirel ''muhalif'' yaklaşımı ''meşruluk sınırları''nın dışına düşürmeyi amaçlayan ve ''soğuk savaş stratejisi''nin ilk sinyallerini veren ''kökü dışarda'' edebiyatının içyüzünü sergileyen; Millî Şef Dönemi boyunca yapılan yolsuzluklarla siyasetçi-yer altı dünyası iç içeliğinin üzerine giden.. bu yazılar, aynı zamanda dergiye kimliğini kazandıran yazılardır da. Diğer bir deyişle de ''siyasal'' bir mizah dergisi olarak Marko Paşa'yı Marko Paşa yapan bu yazılardır. İkincil kaynaklarla onlardan yola çıkılarak üretilen yazılarda söylenen ne olursa olsun, derginin önayağı ve yönlendiricisi Sabahattin Ali'dir.
Sabahattin Ali'nin tutumu, ele aldığı sorunlara nasıl yaklaştığına bakılarak belirlenebilir. Ancak yazılarındaki öğeleri eklemeyi gereksiz kılacak yazıları da var. Bunlardan biri ''Fikir ve Küfür''. Bu yazı, Sabahattin Ali'nin Marko Paşa'da sergilediği tutumun özlü bir anlatımıdır:
''Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklâli her şeyden üstündür: Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklâli siyasî oyunlara âlet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin elinde oyuncak olmayalım!... (...)
Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin malî ve askerî işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, orada biz eziliriz.(...)
Biz demişiz ki: Halkın selâmetini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye ve onu tabutluklara kapatmaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. (...)
Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleketin dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülemeyen cinayetler, millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sabanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz.'' (s. 133-134).
Bu yazılar yankısız kalmamış; tam karşıtı ''okur''dan da, ''egemen güçler''den de ''hak ettiği'' ilgiyi görmüştür.
''Okur'', bu yazılardan ilgisini esirgememiştir. Marko Paşa'nın haftalık basım sayısını altı binden altmış bine taşımıştır çünkü. Sahneye konan ''demokrasi oyunu''nda farklı bir ses olarak yer alan Marko Paşa'nın söylediklerinde, yıllardır içine attıklarının bir karşılığını bulmuştur.
''Egemen güçler''de ilgisini esirgememiştir. Haftalık baskı sayısını altı binden altmış bine tırmandıran; kentlerden kasabalara, oradan da köylere dek sokulan Marko Paşa'yı susturmak için her türlü yol ve yönteme başvurmuştur çünkü. Basılmaması için matbaalara, dağıtılmaması için dağıtımcılara, satılmaması için bayilere ve sokak satıcılarına, okunmaması için okurlara gözdağı verilmiş; olur olmaz nedenlerle dergi toplatılmış; yazarları / çıkarıcıları kovuşturulmuş, gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.
Sabahattin Ali'nin öldürülmesi ile noktalanan sürecin en önemli halkası, Marko Paşa'da sergilediği tutum; diğer bir deyişle de ''Markopaşa Yazıları''dır. ''Yeterince''yi geçtik, ''gereğince'' bile üzerinde durulmamıştır bunun. Sabahattin Ali'nin ölümü üzerine söz alanların olayın ''neden''inden çok ''nasıl''ına takılmak zorunda kalmalarının gerisinde yatan, biraz da, ''Markopaşa Yazıları''nı atlamalarıdır.
Eklemek gerekiyor: ''Ötekiler''de olduğu gibi ''Markopaşa Yazıları''nda da salt düşünceleri ile değil, ''kişilik özellikleri'' ile de yer alıyor Sabahattin Ali. Ancak bu yazılarında ''Ötekiler''e yansıyan ''kişilik özellikleri''nin yanısıra bir başka boyut daha var: Karşı koyan, yay gibi gergin bir biçem söz konusu. ''İstiklâl'' başlıklı yazısı şöyle biter örneğin:
''On sekiz milyon insan, Ürdün gibi müstakil olmamak için gene silâha sarılmaya her an hazırdır. Bu milletin emperyalistler elinde bir kere daha oyuncak olmaya hiç niyeti yoktur. Aksini düşünenler, Damat Ferit'in hüsranına uğramaya mahkûmdurlar.'' (s.97).
''Yabancı Sermaye'' başlıklı yazı ise şöyle noktalanır:
''...bir memlekete girip yerleşen yabancı sermayeyi çıkarıp atmanın, yabancı orduları sürüp denize dökmekten çok daha güç olduğunu, biz Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçıları herkesten iyi biliriz.'' (s.99).
Gidişin nereye doğru olduğunu kestiren, ancak onu dile getirmekten başka elinden bir şey de gelmeyen bir aydının biçemi başka türlü olabilir mi?
Eksiklikler
Evet ''Markopaşa Yazıları ve Ötekiler'', Sabahattin Ali'nin gazete ve dergi sayfalarında kalan düzyazılarını bir araya getirmeyi amaçlayan bir derleme. Ama eksiksiz değil. Hem ''Ötekiler''de, hem de ''Markopaşa Yazıları''nda eksikler var. Bir bakıma derlemelerin olağan yazgısı bu. Üstelik ülkemizde eksiksiz derleme yapabilmenin koşulları da pek yok. Özellikle Sabahattin Ali gibi ''muhalif" aydınlar söz konusu olduğunda elverişsizlik katsayısı daha da yükseliyor. Verimlerinin yer aldığı yayın organlarını saptamak bile başlıbaşına bir sorun. Onlara erişmek de öyle. Nitekim toplatılan 22. sayı için Altınkaynak, ''Bu sayı kitaplıklarda bulunamamıştır.'' diyecektir (s. 149)
Ancak Altınkaynak'ın derlemesindeki eksiklikler salt saptanamayanlardan değil, atlananlardan da kaynaklanıyor. Derlemesinin ilk basımından sonra geçen on iki yıllık süre içerisinde yayımlanan iki çalışmada, Filiz Ali-Atilla Özkırımlı ikilisince hazırlanan Sabahattin Ali(3) ile Asım Bezirci'nin Sabahattin Ali'sinde(4) yazılarının dökümü yapılıyor Sabahattin Ali'nin. Altınkaynak'ın bu çalışmaları dikkate almaması ve ilk basımda derledikleri ile yetinmesi, eksiklikleri saptayamamaktan değil saptanmışları atlamaktan kaynaklandığını gösteriyor.
1- ''Ötekiler''de atlananlar Filiz Ali-Atilla Özkırımlı ikilisi ile Asım Bezirci'nin çalışmalarındaki dökümlerden çıkarılabilir: a) ''Sabahattin Ali''nin edebiyatımız hakkındaki fikirleri ve san'at telâkkisi'', Mehmet Behçet Yazar, Edebiyatçılarımız ve Türk Edebiyatı, İstanbul 1936, Kanaat Kitaphanesi, ss.371-373; b) ''Fikir Münakaşaları'', Oluş, 6 Mart 1939; c) ''Sabahattin Ali İle Şiir Üstüne Bir Görüşme'', Akşam, 23.9. 1940; ç) ''Halkçı Edebiyat ve Realizm, Sabahattin Ali Diyor Ki'', Yeni Edebiyat, 15. 11.1940; d) ''İyi Anlaşılan Konferans'', Yurt ve Dünya, Haziran 1943 No: 12; e) ''Asıl Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz İktidarın Devamıdır'', Zincirli Hürriyet, 5 Şubat 1948, 2. Yıl, No: 1.
Bu yazılardan birinci ve sonuncunun atlanmış olması, derleme açısından önemli bir eksiklik. İlk yazı, Sabahattin Ali'nin ''sanat anlayışı''nı derli-toplu ve dizgesel biçimde ele getirdiği en önemli yazı. Öteki ise Sabahattin Ali'nin bilinen son yazısıdır. Bu yazıdan ötürü ''hükûmetin manevî şahsiyetine yayınla hakaret etmek'' savı ile kovuşturmaya uğrayacaktır.(5)1 Haziran 1949'da sonuçlanan mahkeme, gazetenin sorumlu yönetmeni Mehmet Ali Aybar'ı ''bir yıl ağır hapse, bir ay ikametgâhı bölgesinde emniyeti umumiye nezareti altında bulundurulmaya mahkûm'' edecektir. (6) Sabahattin Ali'ninse talihi yaver gidecek ve yazının yazarı olmasına karşın, cezadan kurtulacaktır. Yargılama süreci içerisinde öldürülmüş olduğu ortaya çıkacaktır da ondan!
Saptanamayanlar ise salt Altınkaynak'ta değil, öteki iki kaynakta da yok: a) S(abahattin) A(li), ''Thomas Mann ve Almanya'', Ağaç, S:2, (21 Mart 1936), s.16; b) S.Ali, ''Otelci Kadın ve Carlo Goldoni'', Güzel Sanatlar, S:3, (İlkteşrin 1941, ss. 44-47.
2- ''Ötedekiler'' gibi ''Markopaşa Yazıları'' da eksiksiz değil. Erişemediği 22. Sayıdaki ''Krediyi Düşüren Kredi'' başlıklı yazıyı bir yana bırakıyorum. Taradığı sayılarda da atladığı yazılar var. Sıralıyorum: a) ''İngilizleri Severim'', Marko Paşa, S:3, (9 Aralık 1946), s.1; b) ''Kokuyor'', Marko Paşa, S:6, (13 Ocak 1947), s.1; c) ''Ak Koyun, Kara Koyun!'', Marko Paşa, S:7, (20 Ocak 1947), s.1; ç) ''Kenan Döner'in Marifetleri'', Marko Paşa, S:11, (17 Şubat 1947), s.1; d) ''Krediyi Düşüren Kredi'', Marko Paşa, S:22, (19 Mayıs 1947), s.1.
İlk yazı Sabahattin Ali'nin ''kara mizah''la buluşan ironik bakışının benzersiz bir örneği. ''Kokuyor'', yöneticilerle yer altı dünyası arasındaki ilişkilere tuttuğu ışıldakla bugün bile anlamlı bir yazı. ''Kenan Döner'in Marifetleri'' ise, yazgısında önemli bir yeri bulunan ''Öner-Yücel Dâvası''na Sabahattin Ali'nin nasıl yaklaştığını yansıtması açısından önemli ve dolayısıyla da atlanmaması gereken bir yazı.
Sıraladığım yazıların Sabahattin Ali'nin olmadığı düşünülebilir. Altınkaynak'ın önsözlerinde böyle bir sanıya yol açacak öğeler var çünkü. İlk basımın ''Önsöz''ünde şöyle diyor örneğin:
''...İşin yoruculuğu geçmişin yayınlarını sağlamak kadar, çoğu imzasız olan yazıların saptanmasından da gelmektedir.
Sözgelimi Markopaşa, Merhumpaşa ve Malûmpaşa'daki yazıları bu tür yazılara örnektir. Öyle sanıyoruz ki, bu yazıların okura ulaşmasından, kimi araştırmaların yayımlanmasından, anıların yazılıp ortaya çıkmasından sonra (...) Sabahattin Ali'nin olmayanlar ayıklanacaktır,'' (s.9-10).
Anlaşılabilir bir kaygı bu. Ancak ''İkinci Önsöz''ünde bu kaygıyı giderdiği ve bir anlamda dairenin tamamlandığına inandığı anlaşılıyor. Bir yandan ''...çoğu imzasız olan bu yazıların dergi yöneticisi diye Sabahattin Ali'nin olması gerekmezdi.'' (s.12) derken, öte yandan da ''Ama iki canlı tanığı (Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz-M.E.), bu yazıları onayladı.'' diye ekliyor çünkü (s.12). Bu sözler, açıkça dile getirilmese de, derlemenin ''Marko Paşa Yazıları''nın tümünü içerdiğini ''ihsas ettiriyor''. Dolayısıyla da yaptığım dökümümdeki yazıların Sabahattin Ali'nin olmadığı düşünülebilir. Ancak atlanmaması gereken bir yan var burada: Altınkaynak'ın ilk basım gerçekleştikten sonra başvurduğu ''iki canlı tanık''ın tanıklığı ''derlenenler'' içindir, ''derlenmeyenler'' için değil. Diğer bir deyişle de onlar ''derlenenler''in Sabahattin Ali'nin yazıları olduğunu belirtmişlerdir; ''derleme''nin dışında tutulanlara ilişkin herhangi bir şey söylememişlerdir.
Altınkaynak'ın vurguladığı gibi Marko Paşa'da yer alan yazıların ''çoğu'' değil, tümü imzasız. Sabahattin Ali'ninkiler de öyle. Bu yazılar arasında Sabahattin Ali'ninkileri belirlerken biçemi, düşünme biçimi ve düşünce (mantık) örgüsü en önemli yolgösterici. Bu açıdan bakıldığında söz konusu yazıların en az Altınkaynak'ın derledikleri kadar, Sabahattin Ali'nin olduklarını söyleyebilirim. Kaldı ki Aziz Nesin, yıllar önce, Yeni Baştan dergisinde yayımlanan bir yazısında, ''Arkadaşımız Sabahattin Ali'(nin) (...) 'Kokuyor' başlıklı baş yazısı'' sözleri ile o yazının Sabahattin Ali'nin kaleminden çıktığını belirtmişti.(7)
3- Altınkaynak, ikinci basıma yazdığı önsözde, ''yeni okurların kazanılmasıyla belki Markopaşa ve Merhumpaşa dergilerini kısa da olsa tanıtmak (kitabın sonunda) gereksinimi doğdu.'' diyor (s.11). Bir ölçüde de gereğini yerine getiriyor bunun. Ancak Sabahattin Ali'nin yönlendiriciliğindeki Marko Paşa'nın son halkası olan Kırk Haramilere Karşı: Ali Baba'ya ilişkin bilgi vermiyor. Oysa derlemesinde o dergiden alınmış dört yazı var. Dolayısıyla da atlanması önemli bir eksiklik. Altınkaynak'ın ölçüleri içerisinde kalarak bu dergiye ilişkin gerekli bilgileri verelim: Kırk Haramilere Karşı: Ali Baba, ''Haftalık Siyasî Mizah Gazetesi'', ''Başmuharriri: Sabahattin Ali'', ''Sahibi ve Yazıişlerini fiilen idare eden: Nedim Ofluoğlu''; ilk sayısı 25 Kasım 1947, 2. Sayısı 2 Aralık 1947, 3. Sayısı 9 Aralık 1947, 4. ve sonuncu sayısı ise 16 Aralık 1947'de yayımlanıyor. Son sayısında ''Sahibi ve Yazıişlerini fiilen idare eden''i değişiyor. Nöbeti Rıfat Ilgaz devralıyor.
4- Altınkaynak'ın bir eksiği de, Aziz Nesin'in sonradan ''Polis ve millî emniyet ajanı olarak çalış''tığını belirttiği (8) Orhan Erkip'in bir oldu-bitti ile Marko Paşa'yı ele geçirip karşıt çizgide yayın yapmasına değinmesine karşın, ''provokasyon''un özüne eğilmemesidir.(9) Bu olayın Sabahattin Ali'nin yazgısındaki yeri oldukça önemli oysa. Salt Sabahattin Ali'nin kazandığı ''yeni okurları'' için değil, ''eski okurları'' ve özellikle öldürülmesi üzerine söz alanlar için de altı çizilmesi gerekiyor.
5- Son olarak da gereksiz bir ''fazlalık''tan beslenen bir diğer eksiklik üzerinde durmak istiyorum. Altınkaynak, hiç gereği yokken, Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden sonra çıkarılmaya başlanan ''ikinci'' (Sabahattin Ali'siz) Marko Paşa'ya bir paragraf ayırıyor:
''Markopaşa 29 Ekim 1948'de Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ca yayımına yeniden başlar. Bu da 14 sayıyla Ocak 1949 tarihine dek sürer.'' (s.150).
Sabahattin Ali'nin düzyazılarını bir araya getirmeyi amaçlayan bir derlemede yer almadığı ve yönlendiriciliğinde yayımlananla bir tutulmasına olanak da bulunmayan ''ikinci'' Marko Paşa'dan söz etmek, süregelmekte olan kargaşayı pekiştirmekten öte bir anlam taşımıyor.
Gerçekten de Marko Paşa konusunda ortada bir kargaşa var. Gerisinde ise ''Sabahattin Ali'li'' Marko Paşa'nın, haklı olarak, bir söylence gibi anlatılan başarısından ''Sabahattin Ali'siz'' Marko Paşa'ya pay çıkarma isteği yatıyor. Bu amaçla da iki dergiden tek dergi gibi söz ediliyor. Bu da kargaşaya yol açıyor. Bu nedenle aralarındaki ayrımlara değinmeden ve hiç de gereği yokken onu gündeme getirmek bir eksiklik oluyor. Süregelen kargaşayı pekiştirici bir işleve aday olduğu için! Kaldı ki verilen bilgiler de doğru değil. ''İkinci'' Marko Paşa, 14 değil, 16 sayı çıkmıştır. Sonuncu sayının yayın tarihi ise, doğal olarak, 30 Ocak 1949 değil, ''14 Şubat 1949''dur.
Sonuç
İkinci basımı on iki yıl sonra yapılabilen Markopaşa Yazıları ve Ötekiler'in üçüncü basımı için böylesine uzun bir sürenin geçeceğini düşünmüyorum. ''Ötekiler'' bir yana, ''Markopaşa Yazıları'' biraz da günümüzü anlatıyor çünkü. Sabahattin Ali'nin yarım yüzyıl önce bir olabilirlik olarak altını çizdiği ve gerçekleşmemesi için yaşamını ortaya koyduğu sürecin doğal ve kaçınılmaz sonucu bugün. Buralara nereden, nasıl ve hangi ödünlerle gelindiği üzerinde kalem oynatanlar, ''Markopaşa Yazıları''nı okurlarsa, mayalanmanın ne zaman başladığını göreceklerdir.
Yaşasaydı, yurtsever bir aydın olarak Sabahattin Ali'nin böyle bir doğrulanmadan kıvanç duymayacağını, tam karşıtı yanılmış olmayı sevinçle karşılayacağını kestirmek içinse, bilici olmaya gerek yok.

(1) Sabahattin Ali, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, İstanbul Ekim 1998, Yapı Kredi Yayınları
(2) Sabahattin Ali, Markopaşa Yazıları ve Ötekiler, İstanbul 1986, Cem Yayınevi.
(3) Filiz Ali-Atilla Özkırımlı, Sabahattin Ali, İstanbul Mart 1986, de Yayınevi, ss.ƒ 410-415.
(4) Asım Bezirci, Sabahattin Ali, İstanbul Ağustos 1997, Evrensel Kültür Kitaplığı, ss. 239-240.
(5) Kemal Sülker, Sabahattin Ali Dosyası, İstanbul Kasım 1968, Ant Yayınları, s. 29.
(6) Agy, s.30.
(7) (Aziz Nesin) ''Sabahattin Ali Nasıl Öldürüldü?'', Yeni Baştan, S: (27)-1, (30 Haziran 1950), s.2.
(8) Aziz Nesin (Hazırlayan) Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı, İstanbul 1973, Akbaba Yayınları, s.56.
(9) Söz konusu provokasyon için bkz., Mehmet Ergün, ''Basın Tarihimizde İlginç Bir Olay: 'Sahte' Marko Paşa'', Tarih ve Toplum, S:175 (Temmuz 1998), ss.41-48.

Cumhuriyet Kitap; 20 Ocak 2000

Markopaşa üzerine söz alırken
Öner Yağcının "Markopaşa Kitapları" üzerine değerlendirmesine Mehmet Ergün'den cevabi bir yazı geldi. Aşağıda sunuyoruz
MEHMET ERGÜN
Öner Yağcı, "Markopaşa'yı Günümüze Getiren Kitaplar" başlıklı yazısının bir yerinde, "Markopaşa olayı ilgili olarak yazılan onlarca makalenin dışında, dönemle ilgili birçok araştırmada ve anılar demetinde olayın gerçekliği konusunda yeterli ölçüde olmasa da çalışmalar yapıldı" diyor. Ardından da bu yargının yönlendiriciliğinde Markopaşa ile ilgili/ ilişkili üç kitabı ele alıyor. Ama "siyasal ve yazınsal tarihimize tutulan önemli bir ışıldak", "olayın aydınlatılmasına yeni bir katkı" olarak nitelendirmesine karşın, onları da yeterli bulmadığını ve "Markopaşa'ların daha yeni çalışmaları beklediğini" belirtiyor.(1) Bu değerlendirmeleri yaparken Markopaşa ile ilgili çalışmalarda gördüğü yetersizliklerle giderilmeleri için yapılması gerekenlere değinmiyor. Ama o sözleri söyleyecek konumda olduğunu duyumsatan bir dil kullanmaktan da geri durmuyor.
Yağcı'nın Markopaşa'ya ilişkin olarak "bir bilen" edasıyla söyledikleri üzerinde durmak gerekiyor.
Hangi Markopaşa?
Yağcı, tek bir Markopaşa'dan söz ediyor. Ona göre bu derginin serüveni 25 Kasım 1946'da başlıyor ve 1950'lerin Hür Markopaşa'larına, Medet'lerine ulanıyor. Şöyle yazıyor
"...ilk sayısı 25 Kasım 1946'da 6000 basılarak yayımlanan (daha sonra tirajı 60.000'e ulaşan) haftalık Markopaşa'dan başlayıp Merhumpaşa, Malumpaşa, Ali Baba'nın serüveniyle devam ederek Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ın Başdan, Hür Markopaşa, Yedi-Sekiz Paşa (Yedi-Sekiz Hasan Paşa olacak - M.E.) Medet, Öküz Mehmet Paşa adlarıyla sürdürdükleri 'yeni Markopaşalar'..."
Ortada bir değil, iki Markopaşa var oysa. "İlk"i Sabahattin Ali ile Aziz Nesin'ce çıkarılıyor ve Sabahattin Ali'nin yönlendiriciliğinde yayın yapıyor. "İkinci"si ise "İlk"inin kapatılmasından yaklaşık on ay, yönlendiricisi Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden de yaklaşık yedi ay sonra Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz ve "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'nın yazgısında karanlık bir yeri bulunan Orhan Erkip üçlüsünce çıkarılıyor.
Serüveni haklı olarak bir söylence gibi anlatılan, haftalık baskı sayısını altı binden altmış bine çıkaran, "provokasyon"a uğrayan, egemen güçlerin o momentteki "temel tercihleri"ni sorgulayan ve onlara karşı çıkan, Yağcı'nın dili ile söyleyelim, "siyasal tarihimizin aydınlatılması gereken bir döneminin (...) en anlamlı, en ilginç olaylarından, basın tarihimizin en direngen adlarından biri" olan dergi "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'dır.
"İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'nın ne böyle bir "siyasal duruşu" var, ne de "İlk"ininkiyle karşılaştırılabilecek bir "kitleleşme" başarısı. "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa, Sabahattin Ali'nin başyazıları çıktıktan sonra "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'dan geriye kalan ne ise odur.(2)
Aradaki ayrımın görülmesi için şu kadarını belirtmekle yetinelim; "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'nın belgeliğinden çalınan Sabahattin Ali'nin yazdıklarının dışındaki yazılarla, Sabahattin Ali'nin yanı sıra, o yazıları yazanların da "vatan haini", "Moskova'nın ajanı", "satılmış"... gibi oldukça ağır nitelemelerle suçlandıkları, karşıt amaçlı bir dergi ("Sahte" Markopaşa) çıkarılabiliyor!
"İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa ile "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı özdeşleştirmek ve aynı sürecin iki evresi olarak görmek, "İlk"inin "siyasal ve mizah tarihimiz"deki yerini bulanıklaştırmakla kalmıyor, bir başka yanlışa daha kapı aralıyor.
Markopaşa'nın yaratıcıları
Katkıda bulunan öteki adları anmakla birlikte Yağcı, üç temel "yaratıcı"dan söz ediyor Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz
"Yaratıcılarının adı bile (Markopaşa'nın) ülkemiz toplumsal tarihi çin önemini gösteriyor
(...) trajik ölümüyle de edebiyat tarihimizde özgün bir yeri olan Sabahattin Ali... Çağımızın Nasrettin Hocası, (...) öncü aydın kimliğiyle varolup üretkenliği, korkusuzluğuyla örnek alan (...) Aziz Nesin... Sınıf adlı şiir kitabıyla başladığı yazarlık serüveninde klasikleşen Hababam Sınıfı'yla yaygın bir ün kazanan, (...) 1940 Kuşağı'nın örnek yazarlarından biri olan Rıfat Ilgaz..."
Serüveni haklı olarak bir "söylence" gibi anlatılan "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa iki "kurucu"su var oysa Sabahattin ve Aziz Nesin. Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali'nin damgasını taşıyan 36 sayılık "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa serüveninin sonuncu sayısında derginin "Sahibi ve Yazıişlerini Fiilen İdare Eden"i olarak yer alıyor.(3) Nitekim Rıfat Ilgaz da, "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa ile ilişkisine değindiği konuşma ve yazılarında, eleştiri gerektirecek ölçüde bulanık ve dolambaçlı bir anlatımla bile olsa, bundan fazlasını söylemiyor. Öyle olmuş olmasını istemesine karşın, öyle olmadığı için "talep etmeye" kalkışmadığını Rıfat Ilgaz'a vermek hem "Markopaşa Olayı"nı içinden çıkılmaz dolambaca dönüştürmek, hem de Aziz Nesin ve özellikle de Sabahattin Ali'ye haksızlık etmek olur. Araştırmacıya düşen, kişinin katıldığı oluşumdaki "yerini belirlemek"tir, ona "yer bağışlamak" değil! Bu noktayı atlamak, sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan Aziz Nesin ve özellikle de Sabahattin Ali'ye haksızlık etmek olur. Araştırmacıya düşen, kişinin katıldığı oluşumdaki "yerini belirlemek"tir; ona "yer bağışlamak" değil! Bu noktayı atlamak, sonraki yıllarda ortaya çıkacak olan Aziz Nesin-Rıfat Ilgaz anlaşmazlığının doğru okumasını da güçleştiriyor.
Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz
"İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa ile "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı özdeşleştiren Yağcı, sonrası için de, "...Sabahattin Ali'nin öldürülmesinden sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'ın Başdan, Hür Markopaşa, Yedi-Sekiz Paşa, Medet, Öküz Mehmet Paşa adlarıyla sürdürdükleri 'yeni Markopaşalar'..." diye yazıyor.
"İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı birlikte çıkartmalarına ve kısa ömürlü Yedi-Sekiz Hasan Paşa'da "kalem arkadaşlığı" yapmalarına karşın Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz, Yağcı'nın sözünü ettiği süreç boyunca birlikte hareket etmiyorlar, tam karşıtı bir daha kesişmemek üzere yollarını ayırıyorlar.
Rıfat Ilgaz, önce, "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'yı "provoke eden" Orhan Erkip'le, sonra da (6. sayıdan başlayarak) tek başına Hür Markopaşa'yı çıkarırken, Aziz Nesin Hür Markopaşa'ya katılmıyor ve kısa ömürlü Bizim Paşa ile Öküz Mehmet Paşa girişimlerinin ardından Medet'e kadar susuyor.
1950'ye gelindiğinde Rıfat Ilgaz, Hür Markopaşa'yı, "Yeni Seri" nitelemesi ile yeniden çıkarmaya (27 Mart 1950) başlıyor. Ama Aziz Nesin ona da katılmıyor. Medet'i (23 Nisan 1950) başlıyor. Kapanıncaya kadar da iki dergi yan yana yayımlanıyor.
Aziz Nesin, gerek Medet'in başlığı altında verdiği bilgi ve gerekse ilk sayıda yaptığı açıklama ile, "Markopaşa Geleneği"nin temsilci ile sürdürücüsünün kendisi olduğunu belirtiyor; Rıfat Ilgaz'ı "Markopaşa Geleneği"nin dışında tutuyor
"İlk sayısını sunduğumuz 'Medet' gazetesi ilk sayısı 4 yıl evvel çıkmış olan Markopaşa ve ondan sonraki Merhumpaşa, Malûm Paşa, Ali Baba, Bizimpaşa, Yedisekiz Hasanpaşa, Öküz Mehmet Paşa gazetelerinin devamıdır.
Dört senede ağırlıklı olarak 60 sayı çıkabilen bu gazeteler sekiz isim, dokuz matbaa, yedi neşriyat müdürü değiştirmek zorunda kalmıştır. Ve bu gazeteler aleyhine açılan 16 davadan, yazarlarının mahkûm edildikleri müddetin yekûnu sekiz sene iki buçuk ayı buldu.
Her hapse girişimiz, yahut sürgüne gidişimiz, düşmanlarımıza, bazen de dost olarak tanıdıklarımıza fırsat verdi.
Sıkı Yönetim Mahkemesince Amerikan aleyhine yazdığım bir broşürden ötürü mahkûm edilmiş bulunmam yüzünden neşriyat müdürü olamıyordum.
İşte bu, başkalarına imkân buldukça gazeteyi çıkartmak ve benim gazete ile olan maddî manevî alâkamı kestirmek fırsatını verdi. Hiçbir zaman muvaffak olamadılar, fakat muvaffak olan bir işi rezil etmekte muvaffak oldular.
Bütün bu olayları, umumî efkân önünde açıklamaya beni mecbur edenler arasında dostlarımın da bulunmuş olması, en büyük üzüntümdür."(4)
Aziz Nesin ile Rıfat Ilgaz'ın, bir daha kesişmemek üzere, yollarını ayırdıklarının en önemli göstergesi bu sözler oluyor.
Peki ya "provokasyon"?
Yağcı, yazısının bir yerinde, "Markopaşa'nın (...) ikinci döneminin, 'sahte' Markopaşa olayının" diye bir ifade kullanıyor. Böylece de "Sahte" Markopaşa'yı, "Markopaşa'nın "ikinci dönemi" olarak nitelendirmiş oluyor. Oysa "Sahte" Markopaşa yayımlanırken, "Gerçek" Markopaşa da, Merhumpaşa adı altında yayını sürdürüyor. Dolayısıyla da Yağcı, bir oluşumun yan yana yürüyen iki dönemi olabileceğini ileri sürmüş oluyor. Bu "ilginç" yaklaşımın gerisinde ise çok daha önemli bir olgunun atlanması yatıyor.
Daha önce yayımlanan bir yazımda da belirttiğim gibi "Sahte" Markopaşa Olayı, basit bir "sahtecilik" değil, bir "provokasyon"dur.(5) Böyle olduğunu "Sahte" Markopaşa (ve "Sahte" Malûmpaşa) sayıları haykırarak söylüyor zaten. Ama "provokasyon"u gerçekleştiren ve Sabahattin Ali öldürüldükten sonra Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz'la birlikte "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı çıkaracak olan Orhan Erkip de açık açık yazıyor bunu
"...Malûmpaşa gazetelerinin sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gayei mahsusla üzerimize aldık. Maksadımız bu sefillerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini açığa vurmaktı. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malûmpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir."(6)
"Sahte" Markopaşa'nın aynı sayısında yer alan bir başka yazıda bu görüş bir kez daha yineleniyor
"...eski Markopaşa ve Malûmpaşa gazeteleri, Komünist propagandası yapan bazı sefil ve satılmış kimselerin zaman zaman muhtelif Paşa'lı isimler altında çıkardıkları gazetelerdir.
Bu vaziyet hemen hemen herkesin malûmu olmakla beraber, biz bu vatansızların maskelerini aşağı almak, içyüzlerini memleket umumî efkârına bildirmek gayesiyle içlerine girdik, tam beş hafta dişimizi sıkarak sabrettik, kâh kendimizi sosyalist, kâh komünist ve nihayet bolşevik göstererek moskof köpeklerinin esrarına vakıf olduk.
Bütün hareketlerini Kızıl Rusya'nın emirlerine göre ayarlayan bu namussuzlarla yapılacak bir tek iş kalıyordu. Daha doğrusu bir vazife. Kendi vasıtalarıyla kendi esrarlarını millete anlatmak. Bunun içindir ki hepsinin, gerek Malûmpaşa ve gerekse Markopaşa ile olan alâkalarını tamamen kestik. Daha doğrusu müstahak oldukları muameleyi yaptık yani bu memleket ve millet düşmanlarını kovduk."(7)
Görüldüğü gibi ortadaki, sözcüğün gerçek anlamı ile tam bir "provokasyon". "Sahte" Markopaşa, kuşkuya yer bırakmayacak bir seçiklikte "özel amaç"tan (gaye-i mahsus), "içlerine gir"mekten, "diş (...) sık(arak) sabret"mekten, "kendi vasıtalarıyla (...) esrarlarını millete anlatmak"tan... söz ediyor. Bu tutumun siyasal yazındaki adı ise, "provokasyon"dur. Onu sıradan bir "sahtecilik olayı" gibi sunmaya çalışmak da, ona gereken önemi vermemek de "Markopaşa Gerçeği"ni yanlış sunmak olur. Yağcı, bu önemli gerçeği (ve içerdiği sorunları da) atladığı için, "Sahte" Markopaşa'yı, Markopaşa'nın "ikinci dönemi" olarak sunabiliyor. Sormak gerekiyor "Provokatif" bir girişim, çökertmeyi amaçladığı ve çökerttiği "yapı"nın "yeni dönemi" olarak nasıl nitelendirilebilir?
Serüvenine kan bulaşmış bir dergi
Yağcı'nın "bir bilen" edasıyla söyledikleri, tarihi bilinçli olarak arapsaçına çevrilerek içinden çıkılmaz duruma getirilen "Markopaşa Olayı"na açıklık getirmekten uzak gözüküyor. "Durultucu" olmaktan çok, "bulanıklaştırıcı" bir işleve aday söyledikleri. "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa ile "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı özdeşleştirmesi ve onlardan tek dergiymişler gibi söz etmesi; "İkinci" ("Sabahattin Ali'siz") Markopaşa'yı birlikte çıkaran Aziz Nesin'le Rıfat Ilgaz'ın yollarını ayırdıklarını görmezden gelmesi ve işbirliklerinin 1950'lerin Hür Markopaşa'sı ile Medet'inde bile sürdüğünü ileri sürmesi; "provokasyon"u atlayarak "Sahte" Markopaşa'yı, "provoke edilen yapı"nın, "İlk" ("Sabahattin Ali'li") Markopaşa'nın bir öğesi olarak sunması... bu olasılığı da beraberinde getiriyor.
Öyle gözüküyor ki Yağcı, çıkış noktası yaptığı kitapları bile, hadi okumamış demeyeyim, gereği gibi okumamış. "Markopaşa Gerçeği"den söz ederken, "...Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz Başdan, Hür Markopaşa, Yedi-Sekiz Paşa, Medet, Öküz Mehmet Paşa adlarıyla sürdürdükleri 'yeni Markopaşalar'ı ve taklitlerini de büyük bir titizlikle inceleyerek..." diyor çünkü Saydur için. "Markopaşa Gerçeği"nde ne Medet "büyük bir titizlikle" inceleniyor oysa, ne de Öküz Mehmet Paşa'nın varlığı kabul ediliyor.
Gerçekten de Saydur, "büyük bir titizlikle" yapılıp yapılmadığı bir yana, Medet'i incelemiyor. Rıfat Ilgaz'ı "Markopaşa Geleneği" dışında tutan Aziz Nesin'le ödeşmek için yalnızca ilk sayısını ele alıyor.
Öte yandan Yağcı'nın yine "büyük bir titizlikle" incelendiğini belirttiği Öküz Mehmet Paşa'nın değil incelenmek, varlığı bile kabul edilmiyor "Markopaşa Gerçeği"nde. Şöyle yazıyor çünkü Saydur "...Araştırmamızda, burada adı geçen Paşalar'dan 'Öküz Mehmet Paşa'nın herhangi bir sayısına, hattı çıkıp çıkmadığına ilişkin bir bilgiye rastlayamadık."(8) Ama Yağcı, Öküz Mehmet Paşa'nın da incelendiğini belirtiyor. Hem de "büyük bir titizlikle"!
Tarihi bilinçli olarak arapsaçına çevrilmiş ve serüvenine kan bulaşmış, yeniden Yağcı'nın dili ile söyleyelim, "siyasal tarihimizin aydınlatılması gereken bir döneminin (...) en anlamlı, en ilginç olaylarından, basın tarihimizin en direngen adlarından biri" olan Markopaşa gibi bir dergi üzerine söz almaya kalkışırken daha dikkatli ve duyarlı olmak gerekiyor!
(1) Öner Yağcı, "Markopaşa'yı Günümüze Getiren Kitaplar", Cumhuriyet Kitap, s. 638, (9 Mayıs 2002), s. 10.
(2) Mehmet Ergün, "Markopaşa" Dolambacı, Tavır, s. 18, (Aralık 1999), s. 34.
(3) Mehmet Ergün, "Markopaşa ve Rıfat Ilgaz", Dinozor, s. 3, (14 Ağustos 1997), s. 14.
(4) (Aziz Nesin), "Çıkarken", Medet, Yıl 1, s. 1, (23 Nisan 1950), s. 4.
(5) "Provokasyon" ve içerdiği sorular için bkz, Mehmet Ergün, "Basın Tarihimizde İlginç Bir Olay 'Sahte' Markopaşa, Tarih ve Toplum, s. 179), (Temmuz 1998), ss. 41-49.
(6) "Satılmışlara Cevabımız", Markopaşa, Yıl 1, Sayı 25, (19 Ekim 1947), s. 1.
(7) "Bu Haksızlığın Tamirini Bekliyoruz", Markopaşa, Yıl 1, Sayı 25, (19 Ekim 1947), s. 4.
(8) Mehmet Saydur, Markopaşa Gerçeği, İstanbul 2001, Çınar Yayınları, s. 266.
Cumhuriyet Kitap; 20.06.2002

Sabahattin Ali ve Markopasa'si PDF
| Drucken |
E-Mail

Sabahattin Ali ve Markopasa'si

M. Kemal Adatepe


Sabahattin ALI, Markopasa Yazilari ve Ötekiler / Derleyen: Hikmet Altinkaynak. Istanbul: Yapi Kredi Yayinlari, 1998. 151 S. 13,5x21,5 cm. ISBN 975-363-842-6.


Sosyalist gerçekçi öykücülerimizden Sabahattin Ali'nin, çesitli dergilerdeki söylesi, inceleme, tanitim, siyasi vb. yazilarinin (bir kisminin) bir araya toplandigi Markopasa Yazilari ve Ötekiler, geçtigimiz yilin sonlarinda (Ekim 1998) yeniden yayimlandi.

1930 yilinda Almanya'daki burslu ögrenimini yarim birakarak Türkiye'ye dönen Sabahattin Ali, Milli Egitim Bakanligi'nca Almanca ögretmeni olarak atanir, ögretmenlik görevi sirasinda -ilki Aydin'da (1931), ikincisi Konya'da (1932)- iki kez tutuklanir ve hapis cezasina çarptirilir. 1933 yilinda hapishaneden çiktiktan sonra Milli Egitim Bakanligi'nca ikinci kez görevlendirilen Sabahattin Ali, 1938 yilinda Devlet Konservatuari'na atanir, Carl Ebert'in çevirmeni, ögretmen ve dramaturg olarak çalisir. 1944 yilinda, fasistlerce sürdürülen, Içimizdeki Seytan romani merkezli saldirilar sonucunda, Nihal Atsiz'a karsi açtigi hakaret davasini kazandigi halde, siyasi olaylarin gelisiminde bakanlik emrine alininca görevinden istifa eder (Aralik 1945). Bir yil kadar sonra ise siyasi hiciv dergisi Markopasa'yi çikarmaya baslar (25 Kasim 1946), yazilari nedeniyle birçok sorusturmaya ugrar, hapis cezalari alir, uygulanan baskilar nedeniyle yayimladigi Markopasa, Merhumpasa, Malûmpasa ve Ali Baba dergilerini tasfiye etmek zorunda kalir. Bir süre kamyonculuk yapar, kesin olarak bilinmeyen bir tarihte, süpheli bir sekilde öldürülür.

Ilk siiri 1926 yilinda yayimlanan Sabahattin Ali, ilk (siir) kitabi olan Daglar ve Rüzgar'i 1934 yilinda, ilk öykü kitabi Degirmen'i ise 1935 yilinda yayimlar. Bu eserleri daha sonra, Kagni, Ses (1936), Yeni Dünya (1943), Sirça Kösk (1947) isimli öykü kitaplari ile, Kuyucakli Yusuf (1937), Içimizdeki Seytan (1940) ve Kürk Mantolu Madonna (1943) isimli romanlari izler.

Konulari çogu kez gerçek yasamdan ve gerçek kisilerden olusan eserlerinde Sabahattin Ali, yasadigi dünyayi anlamaya ve anlatmaya, sorunlari bulmaya ve çözümler göstermeye çalisir. Eserlerini önemli kilan nokta, dünyayi anlamaya ve anlatmaya çalisirken izledigi insancil yaklasimdir. "Çirkince"de tehcirle köyü terk ettirilenler de, köye yeni iskân ettirilenler de, Sabahattin Ali'nin insanlaridir. "Asfalt Yol" öyküsünde ögretmeni köyden kovan köylüler, yine de onun dostlaridirlar; "Köpek" öyküsünde sanki onun köpegi öldürülmüstür; "Apartman" öyküsünde çatidan düsen isçi sanki Sabahattin Ali'nin kendisidir.
Sabahattin Ali'ye özgünlük kazandiran önemli noktalardan biri, birçok zamandasindan farkli olarak kadinlarin insan olma, insanca yasama hakkini tanimasidir. "Gramafon Avrat"ta, "Hanende Melek"te, "Yeni Dünya"da, düskün kadinlar degil, yozlasmis toplumlardaki insan iliskileri, bu iliskilerin, kadinlari oldugu kadar, "Bir Meslegin Baþlangici"nda oldugu gibi, erkekleri de insani özelliklerinden nasil uzaklastirdigi anlatilir. Içimizdeki Seytan'in kendine yasama alani arayisindaki Macide'si, Kürk Mantolu Madonna'da, yasamini kendi iradesiyle yönlendiren Maria Puder'e dönüsür; insan olma bilinci, Sabahattin Ali'de, erkek kahramanla degil, erkek ve kadin anti-kahramanlarla bir bütün olarak temsil edilir.

Sabahattin Ali'nin güçlü sanatçi kisiligi, kuskusuz ki güçlü siyasi kisiliginden de güç alir. Bu güçlü siyasi bilinç, 1946 yilinda Missouri Zirhlisi Türkiye'ye "demokrasi getirirken" çekinmeden «bizim bildigimize göre müstakil bir memleketin topraklari üzerinde, ister general olsun ister teknisyen, ister üniforma giysin, ister sivil, ister yaya dolassin, ister jeep otomobiline binsin, yabanci bir devletin ordusuna mensup birlikler, devamli vazife ile bulunamazlar» ("Istiklâl", Markopasa, (1946) 1.) ya da yabanci sermaye için, «Yurdumuza tekrar yabanci sermaye gelecekmis. Gazeteler bu havadisi verirken cümbüs ediyorlar. Resmî makamlar da, memlekete yabanci parasi girmesini kolaylastirmaga himmet ediyorlar. (...) Lozan'in en serefli tarafi, bizi yabanci sermaye köleliginden kurtarmasi idi. (...) Bir memlekete girip yerlesen yabanci sermayeyi çikarip atmanin, yabanci ordulari sürüp denize dökmekten çok daha güç oldugunu, biz Osmanli Imparatorlugu'nun mirasçilari herkesten iyi biliriz» ("Yabanci Sermaye", Markopasa, (1946) 2.) der ve ekler: «Kendi menfaatlerini milletlerin menfaatinden üstün tutanlara, kendi hak edilmemis ekmeklerini yiyebilmekte devam etmek için milletlerini kölelik zincirleri, cehalet karanligi, korku uyusuklugu içinde birakmaya çabalayanlara lânet olsun. (...) Kendilerini sattiklari devletin dostlugunu kendi milletine mazur gösterebilmek için yurtlarina kavi ve korkunç düsmanlar icat edenlere ve memleketlerini yakin tehlikelere sokmak isteyenlere lânet olsun...» ("Lânet Olsun", Markopaþa, (1947) 10.)

Bu siyasi yaklasimin dogal bir sonucu olarak Sabahattin Ali, öyküleriyle, romanlariyla Türkiye edebiyatinda edindigi onurlu kimliginin yani sira, ölümü üzerindeki "bilinmezlikler" nedeniyle hakkinda çokça "dedikodu" üretilen, ülkemizin siyaset-sanat iliskileri tarihinde nirengi noktasi/isaret tasi görevi gören bir kisiliktir. Bu nedenle de, sanati, siyasi tercihleri ya da günlük çikarlari için bir araç olarak görenler, kullanmaya kalkisanlar için Sabahattin Ali'nin manevi kisiligi, "sanatçinin gücü" karsisinda zavalliliklarini açikça ortaya çikartan bir transformatördür de ayni zamanda.

Bunun en son örnegi olarak, ürettigi "tezler"le Türkiye "sosyalistlerinin ve komünistlerinin kellelerini" altin tepsi içinde 12 Eylül yönetimine "sunan" Yalçin Küçük'ün ürettigi sahte kanitlar, kuskusuz ki bilimsellik kisvesi altinda yapilan sahtekarliklarin ne ilki, ne de sonuncusu (Bkz.: Yalçin Küçük, Aydin Üzerine Tezler 1-5 (1984-1986); El Kitabi, 1 (1997)). Basta Nâzim Hikmet ve Sabahattin Ali olmak üzere, Türkiye'nin yetistirdigi yeri doldurulamaz degerlere yapilan bu saldiri, saldirilarin en büyügü/önemlisi, en zarar vereni de degil; ancak, bu sahte kanitlarin ve gerçegi çarpitan sözde "tezler"in, bir yandan bazi "sol" guruplarca arastirmaya gerek görülmeden dogru olarak kabul edilmesi/görmesi, diger bir yandan ise, bu duruma zamaninda ve etkin olarak müdahele edilememis olmasi, Yalçin Küçük'ün "bir solcu olarak solu elestirmek" adina yaptigi bu sahtekarliga özel bir önem kazandiriyor.
Yalçin Küçük'ün "çesitli çalismalar" sonucunda ortaya çikardigi ve "kanitladigi" "Sabahattin Ali'nin öldürülmesi tezi" de aslinda kendisinin degildir. Yalçin Küçük'ün "sözde "senaryosu" ilk kez Kemal Bayram'in Sabahattin Ali Olayi (1978) isimli kitabinda, Kerim Korcan'in "Sabahattin Ali Hakkinda" baslikli yazisinda ortaya atilir (ss. 453-471). Kerim Korcan'in, Troçkistler'e kinini kustugu bu yazida Sabahattin Ali, bu kinin kusulmasinda sadece bir araçtir. Üstelik bunu bir de Avukat Faruk Erem'i sahit olarak göstererek, onun bir yazisinda geçen olay ile Sabahattin Ali arasinda bire bir iliski kurarak yapar. Avukat Faruk Erem'in, Kerim Korcan'in kendisini "sahit" göstererek Sabahattin Ali'nin polisle isbirligi yaptigi, "görevlilerce" trenle sinira götürülüp orada arkadan vurularak öldürüldügü yolundaki iddiasini reddetmesi, yazisinda baska bir kisiyi, bir baska olayi anlattigini belirtmesi elbetteki bir ise yaramaz.
Ayni sekilde bu senaryonun sahibi olmak da Kerim Korcan'in bir isine yaramaz; Yalçin Küçük ayni senaryoyu "çesitli çalismalarla" yeniden yazar. Üstelik Kerim Korcan'dan hiç söz etmeden, bir de üç ölüden bir Sabahattin Ali ölüsü çikartarak. (Yalçin Küçük'ün sahte tezleri üzerine bir çalisma için bkz.: "Yalçin Küçük'ün Sabahattin Ali'nin Ölümü ile Ilgili Tezleri Üzerine Notlar", Adam Sanat, (Subat 1998) 147, ss. 69-76; "Yalçin Küçük'ün Sabahattin Ali'nin Ölümü ile Ilgili Tezleri Üzerine Notlar, II", Adam Sanat, (Mayis 1998) 150, ss. 54-71.)

Sabahattin Ali ile ilgili tartismalar öldürülüsündeki giz ile sinirli degil elbette. Tahir Alangu'nun Degirmen ve Daglar'in Varlik Yayinlari'nca yapilan baskisina (1965) yazdigi önsöze Demir Özlü'nün tepkisinden ("Sabahattin Ali Için Bir Önsöz Üzerine", Yeni Dergi, 2 (1966) 17, ss. 181-184.), evine ilk kez gittigi Sabahattin Ali'den bin sayfalik Almanya baskisi bir kitabi hediye olarak aldigi halde, evindeki kitaplari, sagdan soldan "el koyarak" topladigini öne sürenlere degin, degisik kisilerin degisik degerlendirmeleri, Sabahattin Ali hakkinda yapilan çalismalar, arastirmalar, "Sabahattin Ali olayi" mozaiginin parçalarini olustururlar.

Bu parçalardan bir tanesi de elbette ki Markopasa Yazýlarý ve Ötekiler.
Birinci baski yapildigi zaman da, Sabahattin Ali'nin ikinci dilden çeviri konusundaki görüslerinin önemi, tiyatro ve tiyatro oyunlari üzerine degerlendirmeleri, Rifat Ilgaz'in Yarenlik isimli siir kitabi araciligiyla siir anlayisi, Markopasa, Merhumpasa, Malûmpasa ile Ali Baba (Tam ismi: Kirk Haramilere Karsi : Ali Baba) vesilesiyle siyasi düsünceleri üzerinde durulmus, tartisilmisti; tartisiliyor.
Yapi Kredi Yayinlari tarafindan yayimlanan bu yeni baskinin künyesinde her ne kadar "1. baski: Istanbul, Ekim 1998" yazmakta ise de, Hikmet Altinkaynak tarafindan derlenen Markopasa Yazilari ve Ötekiler'in birinci baskisi 1986 yilinda Cem Yayinevi tarafindan yapilmisti ve bu yeni baskida da bir "Ikinci Önsöz" yer almakta. Ayrica, ilk baskiya göre bazi küçük degisiklikler de görülmekte. Birinci baskidaki "Önsöz" bu baskida da korunurken, "Sabahattin Ali'nin Yasam Öyküsü" baslikli bölüm kaldirilmis. Sabahattin Ali'nin yazilarinin derlendigi bölüm aynen korunurken, ikinci baskinin sonuna, birinci baskida olmayan yeni bir bölüm eklenmis; "Notlar" baslikli bu bölümde, Sabahattin Ali'nin yayimladigi dergiler tanitilmaya çalisilmis.

Markopasa Yazilari ve Ötekiler için üzerinde durulmasi gereken noktalari iki bölümde ele almak gerekmekte. Birincisi, Sabahattin Ali'nin sanat-edebiyat yazilari ile, Markopasa'da (vd) yayimlanan siyasi yazilarininin ayni baslik altinda toplanmis olmasi. Dogrusu ikinci dilden çeviri sorunlarindan, Fontamara yazarinin yasamindan, ya da "Shakespeare Meselesi"nden birden bire Ürdün ile Mustafa Kemal'in kurdugu Türkiye'nin bagimsizlik anlayislarinin karsilastirilmasina ya da Türkiye'deki yabanci sermaye sorununa geçmek her ne kadar "hos" gibi gözükse de, aslinda sadece tatsiz bir sekilde kitabin sistematigindeki hataya isaret etmekte.
Markopasa Yazilari ve Ötekiler'de görülen ikinci bir hata ise, birinci baskida yapilan bir hatanin "ortadan kaldirilmasiyla" daha da fazla ortaya çikmis.
Kitabin birinci baskisinda yer alan (ve ikinci baskida çikartilan) "Sabahattin Ali'nin Yasam Öyküsü" baslikli kronolojik dizinde, Sabahattin Ali'nin çikardigi dergiler olarak, Markopasa, Malûmpasa ve Merhumpasa sayilir. Yine Sabahattin Ali tarafindan çikarilan Ali Baba ise nedense Sabahattin Ali'nin yayimladigi dergiler arasinda yer almaz. Bu durumda, Markopasa Yazilari ve Ötekiler'de yer alan Ali Baba yazilarini Sabahattin Ali, kendi yayimladigi bir dergide degil de, baskasinin yayimladigi bir dergide yayimlamis olmaktadir!
Yine birinci baskidaki kronolojik dizinde, Sabahattin Ali'nin, Mehmet Ali Aybar'in yayimladigi Zincirli Hürriyet dergisindeki bir yazisindan ötürü kovusturmaya ugradigi belirtilmektedir. Ancak, Zincirli Hürriyet'teki bu yazi birinci baskida da yer almamaktaydi ("Asil Büyük Tehlike Bugünkü Ehliyetsiz Iktidarin Devamidir", Zincirli Hürriyet, 2 (5 Subat 1948) 1.).

Söz konusu dergilerin ve makalelerin bulunmasi, derlenmesi oldukça güç, zahmetli bir is. Bu nedenle, bu konu üzerinde çalisanlar için kabul edilebilir hata paylarini öngörmek her zaman için zorunlu. Hikmet Altinkaynak, Zincirli Hürriyet'teki yaziyi Markopasa Yazilari ve Ötekiler'e almiþ olsaydi, elbette ki kitap eksik kalmaktan kurtulmus olurdu. Ancak bu imkani bulamamis oldugunu göz önüne alacak olursak, hiç olmazsa durumu bir notla okuyucuya açiklamaliydi.
Çünkü, kitabin ikinci baskisinda "Sabahattin Ali'nin Yasam Öyküsü" baslikli kronolojik dizin kaldirildigi, bu konuda bir baska not da bulunmadigindan, özellikle konuya yeni yakinlik duymaya baslayanlar için sakincali bir durum ortaya çikmakta: Markopasa Yazilari ve Ötekiler'den eksik bilgi edinmekte, Sabahattin Ali'nin Zincirli Hürriyet'teki yazisindan bihaber kalmaktadirlar.

Hikmet Altinkaynak'in bu güç açiklanir tutumunun yani sira üzerinde durulmasi gereken bir baska nokta da, Markopasa Yazilari ve Ötekiler, belki de yanlis olarak, okuyucuya, Sabahattin Ali'nin güzel edebiyat ürünleri disinda kalan sanat üzerine yazilari ile makalelerinin bir araya toplandigi, bir anlamda bir "bütün yazilari" kitabi imaji uyandirmasi. Ancak okuyucular bu konuda dikkatli olmalilar; çünkü görüldügü kadariyla, Markopasa Yazilari ve Ötekiler'de, Sabahattin Ali'nin, bütün yazilari yer almamakta. Yukarda sözü edilen Zincirli Hürriyet'teki yazisindan baska, Filiz Ali ile Atilla Özkirimli'nin hazirladiklari Sabahattin Ali kitabina göre (2. bs. 1986) su yazilar Markopasa Yazilari ve Ötekiler'de yer almamakta: "Fikir Münakasalari", Olus, (6 Mart 1939); "Yeni Adam Edebiyat Anketi-Sabahattin Ali'nin Cevabi", Yeni Adam, (21 Eylül 1939) 247.; "Ah! Bir Bas Muharrir Olsam", Markopasa, 1 (2 Aralik 1946) 2.; "Ingilizleri severim", Markopasa, 1 (9 Aralik 1946) 3.; "Kokuyor", Markopasa, 1 (13 Ocak 1947) 6.; "Akkoyun, Karakoyun", Markopasa, 1 (20 Ocak 1947) 7.; "Çarikli Erkâniharp", Markopasa, 1 (10 Subat 1947) 10.; "Vallahi Batiririm", Markopasa, 1 (3 Mart 1947) 13.; "Recepkrasi ve Celâlkratik", Markopasa, 1 (21 Nisan 1947) 18.; "Vay Hassoyu Dögersin", Ali Baba, 1 (25 Kasým 1947) 1.

Burada bir nokta üzerinde daha durmak yararli olacaktir; Markopasa Yazilari ve Ötekiler'in ikinci baskisinin sonuna eklenen "Notlar" bölümün neden buraya kondugunu anlamak çok zor. Eger Sabahattin Ali'nin yayimladigi dergileri tanitmak için ise, Ali Baba yine burada yer almadigi için amaca ulasilamamis demektir (ayrica Hikmet Altinkaynak'in on iki yil sonra da ayni hatayi yapmasi biraz garip kaçmakta!). Yok bu bölümün amaci Sabahattin Ali'nin yayimladigi dergileri tanitmak degil de, "Markopasa olayini" anlatmak ise yine amaca ulasilamamis demektir; çünkü, Ali Baba da "Markopasa olayi"nin bir parçasidir, dolayisiyla konunun bir bölümü yine eksik birakilmistir.
Bu eksikliginin yani sira, "Notlar" bölümü için anlasilamayan bir nokta da, nasil olup da Hikmet Altinkaynak'in böyle bir bölüm hazirlayabildigidir; belki bu bölümü hiç yazmazsa kitap için daha hayirli olurdu. Yazmaya karar verdiginde ise hiç olmazsa "Markopasa olayi" ile ilgili bir iki sey okusaydi. En azindan Mehmet Ergün'ün geçtigimiz yil bu konuda yayimlanan iki makalesini okumadan artik "Markopasa olayi" üzerine bir seyler söylemek/yazmak abesle istigal etmek oluyor. (Mehmet Ergün'ün söz konusu iki makalesi, Markopasa Yazilari ve Ötekiler'in yayimlanmasindan üç ay kadar önce yayimlanmisti. Hikmet Altinkaynak'in, üç sayfalik "Notlar" bölümünde bu yazilari da degerlendirmesi beklenirdi. Ancak, zamaninda yazilari görmemis oldugunu, ya da görmüsse de "yapacak bir seyi" kalmadigini düsünsek bile, söz konusu yazilar olmadan da daha iyi bir seyler yazabilirdi. Mehmet Ergün'ün yazilari için bkz.: "Basin Tarihimizde Ilginç Bir Olay: 'Sahte' Marko Pasa", Tarih ve Toplum, (1998) 175, ss. 41-48; "Kirk Birinci Harami?", Adam Sanat, (1998) 152, ss. 20-39.)

Sonuç olarak, her ne kadar Hikmet Altinkaynak, Markopasa Yazilari ve Ötekiler'in her iki baskisinda da yer alan "Önsöz"de oldukça iyi niyetli bir yaklasim sergilese de, kitabin sistematiginden kaynaklandigini düsündügümüz hatalar kolayca gözardi edilebilecek hatalar degil. Dilegimiz bir sonraki baskida bu aksakliklarin düzeltilmesi.


Kitap Gazetesi, Istanbul: 8 (1999) 95-96 ss. 3-5.
(Mayis 2006'da yeniden gözden gecirildi.)

20.06.2002

Necati Göksel, yeni romanı 'Kayıp Yolcu'yu anlattı

'Politik bir roman yazmadım ama'

Kaybolan bir yolcu otobüsü, bir daha kendilerinden haber alınamayan yolcular... On beş yıl sonra ise yayılan şaşırtıcı hatta biraz ürkütücü bir söylenti: Kayıp otobüs bir gece görülmüş ve şoförü birine yol sormuştur. Geride kalan akıllısı, delisiyle tüm bir ahalinin halini varın siz düşünün! Bir kere hiçbir şey artık aynı olmayacaktır. Kayıp yolcuların efsaneleşen hikâyesi aslında herkesin kendi kayıp halini nasıl yaşadığını bir turnusol kâğıdı gibi yüze çıkaracaktır. Ve romana esas olan şehir efsanesini haber yapan kahramanın dediği gibi 'Herkes neye ihtiyacı varsa ona inanacaktır.' Önceki romanları gibi bu romanı da sinematografik Necati Göksel'in. Zaten onun istediği de budur: En yalın haliyle romanı okutmak değil yaşatmak. Necati Göksel ile 'Kayıp Yolcu' adlı romanını konuştuk.

Gamze AKDEMİR

Genel izleği açarak başlayalım söyleşimize.. - 15 yıl önce küçük bir şehirden İstanbul'a doğru yola çıkan bir otobüs fırtınalı bir gecede, Kızılırmak yakınlarında ortadan kaybolmuştur. Unutulmaya yüz tutmuş bu olay, kayıp otobüsün ortaya çıktığı ve şoförünün birine yol sorduğu söylentisiyle tekrar gündeme oturur... Kulaktan kulağa dolaşan mucizevi bir olay her duyanın katkısıyla katlana katlana, çığ gibi büyür ve sonunda yine söylentiyi ortaya çıkaran toplumun omuzlarına yığılıp kalır. Eski defterler yeniden açılır. Kirli çamaşırlarının ortaya saçılmasından korkan ya da bu söylentinin sonuçlarıyla itibar kaybına uğrayacağını düşünen şehrin kaymak tabakası olayı haber yapan gazete üstüne baskı kurmaya çalışır. Şehir genç bir gazete muhabirinin etrafında gelişen zincirleme olaylarla toplumsal bir çılgınlık hatta cinnet yaşamaya başlıyor. Biz romanda hem bu toplumsal hezeyan halini, aynı anda bir gencin umutlarını, aşklarını, kendini var etme çabasını birbiri içine geçmiş bir olay örgüsü halinde okuruz.

HER ŞEY BİREYDE BAŞLAR
- Söylenti, sır' Zihni uyuşturan, mantığa set çeken, fikri sabite uygun adım yürüten afyoni dürtü... Romanınızda da bu afyonu ilk önceleri hayli çekiyor kahramanlar... sonra sanki inanmak işlerine geliyor bir yerde... 'Mesele bir delinin sözleri değil, herkesin konuşacak bir hikâyesi olması ve hikâyenin otobüs olayına bağlanması' değil mi? - Kayıp Yolcu karanlığı korkuyla anlamlandırmaya çalışan insan zihnini sorgulayan bir roman. Bilinmezlik verimli bir umut toprağı bulunca kendi esrarını yaratıyor. Anlamlandırılamayan olaylar ya da mantığa sığmayan toplumsal yaşantılar insan aklında kendi yollarını bulup, mana ediniyor. Böylelikle bireyde başlayıp topluma yayılan söylenti bir mite dönüşüyor. Kayıp Yolcu'da romana esas olan şehir efsanesini haber yapan kahraman bir yerde şöyle der: 'Herkes neye ihtiyacı varsa ona inanır.' Kayıp Yolcu, belirli koşullar altında insanların mantığa aykırı davranma eğilimlerini ortaya koyduğu gibi gerçekle hurafenin, hakikatle söylentinin nasıl kolayca yer değiştirebileceğini anlatıyor. Evet, haklısınız romanda esas olan bir delinin sözleri değil, herkesin o sözlerle canlanacak bir hikâyesi olması ve o hikâyeyi yeşertecek bir garip atmosferin şehri sarmış olması temel alınıyor. İnsanoğlu kendi varoluşunun anlamını bilebilseydi ne bunca inanç, felsefe ve öğreti olurdu ne de inanacak bir şey arama çabası.- Söylenti bir turnusol kâğıdı gibi, varın yoğun gerçek yüzünü, sırları, suçlulukları ortaya çıkarıyor... Geçmişle hesaplaşıyor ahali... Geniş kertede toplumsal cehalet, cinnet ya da hezeyan haline de sıkı göndermeler içeriyor roman. Bundan hareketle 'Kayıp yolcu kim?' sorusunun yanıtı neden 'hemen herkes'tir?- İnsan kendini yaratmadıkça kayıp yolcu olarak kalacaktır da ondan. Kitapta genç gazeteci Gani dışında hiç kimse kendisini biçimlendirmek, seçimler yapmak ve bu seçimlerle kendi kendini yaratmak çabası göstermiyor. Çoğu zaman önümüze ne konulursa onu hemen kabullenmeye hazırız. Hep kolay olanı seçiyoruz. Kendimizi, durumumuzu, varlığımızı ve onu dönüştürmek istediğimiz şeyi sorgulamaktan korkuyoruz. Çünkü bu çaba ister. Sonra da geçmişe dönüp pişmanlıklarımıza kahredip duruyoruz. Romanda aslında muğlak kalan bir şey var; 'Deli' Yılmaz gerçekten otobüsten bahsetmiş midir, yoksa bunu Gani mi uydurmuştur? Her ne olursa olsun insanlar karanlıktan ancak korkuyla başka bir şeye sığınarak kurtulmaya çalışıyorlar. Ya inanıyorlar ya da reddediyorlar ama sorgulayan pek az; hem romanda böyle hem yaşantımızda böyle. Roman tam da bu sorgulamayan halimize dokunduruyor.
EVRENSEL TEMALI BİR ESER
- Bir gazete haberi ve bu gazete haberinden rahatsız olan çevreler... Gazetenin yakılması, canlara kastedilmesi, genç gazeteci Gani'nin sözleri; 'Bilin ki, gazetemizin yakılması bize saldıranların yenildiğinin ispatıdır. Çaresizliklerinin ve korkularının ispatıdır. Özgür sesinize, güdümlü olmayan kaleminize sahip çıkın, öfkenizi yararlı bir şey için kullanın.' Politik bir roman olarak düşünmedim ama günümüz gidişatına göndermelerde bulunulan hayli satırlar da yok değil... Neden?- Ben politik bir roman yazmadım. Evrensel temalı bir eser ortaya koymaya çalıştım. Fakat öte yandan eğilip bükülmemek, dik durmak da bir politik duruştur. Bizim gibi demokrasinin tam anlamıyla özümsenmediği ülkelerde demokrasi havarisi geçinenler ufak bir eleştiri rüzgârı esince kartondan heykeller gibi bükülmeye, maskelerinden sıyrılmaya başlıyorlar. Zaten politikacıların işadamı, işadamlarının basın patronu, basın patronlarının şakşakçı olduğu bir ülkede ne duruştan, ne ilkeden ne de demokrasiden söz edilebilir. Kuvvetler ayrılığı demokrasinin temel doktrini olmalıyken, iktidara her gelen tüm kuvvetleri kendi elinde toplamak isterse ne kadar demokratik olabiliriz ki? Özünde sadece bugüne değil, on yıllardır bu ülkede basın özgürlüğüne ve aslında fikir özgürlüğüne karşı yapılanlara bir karşı duruştur yazdıklarım. Halk her zaman kitaptaki gibi bir heyecanla basın özgürlüğüne sahip çıkmasa da son tahlilde bu özgürlüğe kastedenlerin biletini kesmeyi biliyor. Belki de ben böyle düşünmek istiyorum.

SİNEMATOGRAFİK EDEBİYAT...
- Uzakdoğu, Hint ya da Afrika filmlerinin vazgeçilmez öğelerinden biridir ya hani doğa... Hayli sinematik olduğunu düşündüğüm 'Kayıp Yolcu'da dikkat çeken noktalardan biri de bu; doğa ve elbette hey gidinin Anadolu'su... Yanılmadıysam eğer, açar mısınız bu yaklaşımı, duyguyu ve sinema-edebiyat hattını...- Gelişmiş Batı ülkelerine gittiğinizde eskiye dair, kendilerini oluşturan her şeyin yerli yerinde durduğunu görüyorsunuz. Bizse şehirlerimizin 10-20 yıl önceki hallerini bile nostaljik bir duyguyla hatırlıyoruz. Neye sahip olduğunu bilmeyen, onun değerini ancak kaybedince anlayan -hatta anlamayan- savruk bir toplumuz. Kayıp Yolcu aslında ülke insanının kendi kayıplığının farkında olmayışını da anlatan bir kitaptır. Romanda 1970'li 80'li yılların tadını hissedebilirsiniz. Kayıp Yolcu şehirlerin dokusunun korunduğu, yeşilin, böceğin, çiçeğin ve hatta yağmurun kokusunu aldığınız bir romandır. Bundan önceki romanlarım gibi bu romanım da sinematografik bulundu. Çünkü okumuyor adeta izliyorsunuz diyorlar. Zaten benim yapmak istediğim de budur: En yalın haliyle romanı okutmak değil yaşatmak. Elbette edebiyat kadar sinemadan besleniyor oluşumun, görsel algılayışımın tüm algılarımın üstünde olmasının etkisi var bunda. Kendisini romanın içinde bulan, yaşayan ve sonra bana teşekkür mesajı gönderen okurların varlığı beni gerçekten mutlu ediyor... gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

Kayıp Yolcu / Necati Göksel/ Altın Kitaplar/ 286 s.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

************************

Okuduğum Kitaplar

Çok Uzaklarda Bir Yaz ve Vakıf
Mehmet Açar'ın Çok Uzaklarda Bir Yaz'ı (Nisan 2009, Turkuvaz) ilk gençlik çağına özlem duyan bir yazarın anıları gibi başlıyor. İlk sayfalarda anlatıcı okurları 1977 yılının yazına, Kuzey Ege'de yeni gelişen bir tatil beldesi olan Altınoluk'a götürüyor. Çoğunlukla orta sınıfın, memur ailelerinin küçük birikimleriyle yaptırdıkları yazlıklarında geçmek bilmeyen uzun yaz günlerinin sıkıntısını paylaşan üç arkadaşı tanıyoruz; Ali, Mustafa ve anlatıcı. Bu üç arkadaş arasında sıkı bir dostluk olsa da anlatıcı hep kendini Attilâ İlhan'ın ünlü şiirindeki 'üçüncü şahıs' olarak hissediyor. Biraz yalnız, biraz dışlanmış'

METİN CELÂL

Aralarına bir kızın, Hümeyra'nın katılması bu üçüncü şahıslığı iyice belirginleşir. Hümeyra kendisine yakınlık gösteren anlatıcıyı değil, kendisine ilgi göstermemesine rağmen tüm kızların ilgi odağı olan Ali'yi tercih eder. Ali, Hümeyra ile tam anlamıyla bir aşk ilişkisine girmez, cinsellik temelinde bir bağ kurar ve diğer zamanlarda sıradan bir arkadaş gibi davranır. Ama bu davranışı Hümeyra'nın ona bağlanmasını ve bu durumu kabullenmesini engellemez. İlerleyen sayfalarda Mehmet Açar'ın romanı anı anlatır gibi kurmayı bilinçle tercih ettiğini anlıyoruz. Anlatıcı, 'iki binli yıllarda, Beşiktaş'ın arka sokaklarındaki ucuz, güneş görmez bir bodrum katının rutubetli duvarlarının arasında' geçmişini deşip, bir anlamda kendiyle hesaplaşırken hem hüzünlü, kırık aşk üçgenleri kuruyor hem de geçmiş ne kadar doğru ve doğrusal hatırlanabilir sorusunu sorduruyor. Sonuçta anılar herkesin kendi bakış açısına göre anlatılır. Zaman zaman anlatıcının arkadaşlarıyla anılarını paylaşması ve onların ya bu olayları farklı hatırlamaları ya da hiç öyle bir olay hatırlamamaları bunun bir göstergesi. Çok Uzaklarda Bir Yaz'ın kahramanları üniversite çağına girerken ülkede siyasi olaylar da ivme kazanıyor. Romanın anlatıcısı da Türkiye İşçi Partisi olduğunu tahmin ettiğimiz, var olan yaşam biçiminin silahla değil de barışçı yollarla değiştirilebileceğine inanan bir örgütlenmenin içinde yer alıyor. Ama o daha devrimci eylemciliğin ilk adımlarını atarken 12 Eylül Darbesi geliyor. 78 Kuşağının siyasi eylemliliğini yaşayamamış, ama darbe sonrası kuşağının apolitik sorumsuzluğunu da benimseyememiştir. İçinde hep bir umutla devrimci eylemlerin tekrar başlayacağını bekler, ama 90'larda üniversitelerde başlayan sol hareketlerle bir bağlantı kurmaz. Altınoluk'ta yazları buluştuğu arkadaşları üniversiteye girip İstanbul'da yaşamaya başlayınca hayıtnda yeni bir evre başlar. Bazı günlerini Ali ve Mustafa'nın evinde geçirirken Ali'nin Hümeyra ile cinsellikle sınırlı ilişkisine şahit olacak, belki de bu ilişkiye gösterdiği tepkinin de etkisiyle ama daha çok 78 Kuşağı'nın etkisiyle idealize edilmiş, oldukça da ahlakçı bir aşk anlayışı geliştirecektir. Aşırı ahlakçı, muhafazakâr hayat anlayışındaki anlatıcı böyle bir aşkı yaşayabileceği bir partner arayacak sonunda bir kez karşılaşıp vurulduğu Nilüfer'de bu aşkı hayata geçirebileceğini umacaktır. Zengin bir ailenin zeki ve güzel kızı olan Nilüfer'in açık ve rahat davranışlarını doğru yorumlayamaz, ona yeterince içten karşılık veremez. Nilüfer de ilk birkaç aydan sonra onun kendisine mesafeli durduğunu düşünerek aşkına karşılık bulamadığı kanısıyla uzaklaşmaya başlar. Anlatıcı ise Nilüfer'in kimliğinde idealize ettiği aşkı bir türlü doğru yorumlayıp noktalayamaz. Bu arada, yıllar sonra kısa sürede kendisine sırılsıklam âşık olan ve aşkla, tutkuyla dolu üç gün yaşadığı Hümeyra'yı da anlayamaz, onun aşkına karşılık veremez. Belki de sonunda bulduğu gerçek aşkı Nilüfer'le tekrar birlikte olma umuduyla yaşayamaz, reddeder. Mehmet Açar, Çok Uzaklarda Bir Yaz'da yitik aşkların izinde kendini kaybeden kahramanının gözünden 80'li yılları, o yılları yaşayan gençliğin ruh halini akıcı bir anlatımla romanlaştırmış. Çok Uzaklarda Bir Yaz, hızla ve keyifle okunurken bölüm başlarında Proust'tan yapılan alıntıların da ışığında okura geçmişin kişiye göre ne kadar değişken olabildiği, hatıraları gerçeğe uygun olarak, tam anlamıyla anlatabilmek mümkün mü gibi sorular da sorduruyor.

VAKIF
Lara Berkes, babasından miras kalan para ile kurduğu Yaşamı Sürdürebilme Vakfı aracılığıyla, yine babasının vasiyetine uyarak dünyadaki kötülük ve haksızlıklara karşı mücadele vermektedir. Lara'nın yakın arkadaşı Selin insan ticareti ile ilgili bir çalışma sürdürürken Meksikalı insan tacirlerinin eline düşmüştür. Zapatistalar, FBI ve bir Amerikan gizli servisinin (NSA) işbirliği ile Selin kurtarılır. İnsan ticaretinin kurbanlarından Bingöllü Ali, Selin'e ilginç bilgiler aktarmıştır. Bu ticaretin içinde Hares adını kullanan zengin bir Türk de vardır. Hares'in izini süren Lara ve arkadaşlarının yolu Irak'ta Erbil'e düşene kadar gerilim dolu bir takip izleriz. Selim Yalçıner'in ikinci romanı Vakıf (Şubat 2009, Özgür yay.), 'Ceset Dökmek Yasaktır' alt başlığını taşıyor. Bu Meksika'da duvarlarda görülebilen bir yazı. Tahmin edebileceğiniz gibi roman boyunca ortalığa bolca ceset saçılıyor. Yalçıner'in ilk romanı Vasiyet'te tanıttığı kahramanı Lara, 68 kuşağından Avusturyalı anne ile büyük bir holdingde üst düzeyde çalışan Türk babanın kızı, genç, güzel, alımlı ve zeki. Üniversitede felsefe master'ı yapıyor. İnsani yardım vakfının başkanlığı ona dünya sorunları ile ilgilenme, deşme, soruşturma fırsatını tanıyor. Böylelikle okurlar onun ve vakfının aracılığıyla olayların görünmeyen yönlerine bakma olanağı buluyor. Bestseller tarzında yazılan roman dünya siyasetinin sorgulanmasında iyi bir araç haline geliyor. Örneğin insan tacirlerinin izini sürerken, organ ticaretini, polis örgütlerindeki çürümeleri, polis-mafya ilişkilerini, Zapatistalar'ı sorgulayabiliyor. Zaman zaman anlatılanlar, yorumlar uzayıp okuru romandan uzaklaştırsa da bu konularda ilginç, bilinmedik bilgilerin sahibi olabiliyorsunuz. Tek sorun Lara'nın konumlanmasında. Lara, Vakıf'ta isminin de esinlediği gibi iyice Lara Croft halini almış. Lara, gizli servis ajanları ile operasyonlara katılıyor. FBI'ın cesetlerin sokaklara döküldüğü bir yerde bir yardım vakfının başkanını operasyona dahil etmesi pek inandırıcı değil. Lara, olayları otel odasından izleyebilirdi. Lara'nın James Bond'vari bir kahraman olması isteniyorsa da o zaman, yardım örgütlerinin istihbarat teşkilatları ile olduğu söylenen ilişkiler deşilebilir, Lara örneğin yakın ilişkide olduğu NSA tarafından ajan eğitiminden geçirilip yarı sivil bir ajan haline getirilebilirdi. O zaman gizli operasyonlarda Lara'nın varlığını garipsemezdik. Lara'nın olağanüstü güçlere sahip olması, medyumluk yeteneğinin keşfi ise bana pek gerekli gelmedi. Lara'yı yarı sivil bir ajan olarak benimsersek babasının eski arkadaşı NSA'dan Jack'in Hares'in izini sürmesi de daha çok anlam kazanıyor. Hares, hem legal hem de illegal işler yapan biri. Dünyanın her yerinde iş yapıyor. Doğrudan ya da dolaylı yönettiği birçok şirket var. Bir yandan da silah, uyuşturucu, insan kaçakçılığı yapıyor. Büyük silah kaçakçılarının Roma'da yaptığı gizli toplantının ele geçirilmiş görüntüleri Lara'yı iyice Hares'e doğru yönlendiriyor. İnsan kaçakçılığının izini sürerken silah kaçakçılığına, kara mayınlarının izine ulaşıyor. Roma'daki toplantının görüntülerinden edinilen bilgiler onları İskenderun'a, Mersin'e, Mardin Kızıltepe'ye oradan da Erbil'e yönlendirecektir. Burada devreye önceki romandan tanıdığımız Türk ajanlar devreye giriyor. Lara da onlarla birlikte silah kaçakçılarının peşine düşüyor. Hem de yanına Meksika'da tecavüz kurbanı olmuş Selin'i ve Bingöllü Ali'nin ağabeyini de alarak' Hares'in silah kaçakçılığı rotasını bulup, işlerini bozuyorlar ama kaçakçıları yakalayamıyorlar. Hares'in yakalanması bir yana kimliği bile çözülememiştir. Finalde, romanın temposunu düşürme pahasına Hares'in yakalanmasının bir sonuç olmayacağı, bu işlerin hep süreceği uzun uzun izah edilse de okur olarak bizim aklımız Hares'te kalıyor.

Cumhuriyet Kitap; 7 Mayıs 2009

ŞAİRLERİ BULUŞTURAN İKİ OLAY VE İKİ ORTAK ŞİİR
______________________________________________

63 Şairin Dizeleriyle Katıldığı "Gazze Avazı"


uçağı olmayanları uçaklarıyla bombalayanlara, topu olmayanları toplarıyla bombardımana tutanlara, silahı olmayanları silahlarıyla vuranlara, vicdanını, ırkçılık, milliyetçilik ve bağnazlığa satanlara, dünyanın toprağını bir türlü paylaşamayanlara, çocuklar ve kadınlar başta olmak üzere ayrım gözetmeden tüm canlıları çıkarları uğruna katledenlere karşı da bir çığlıktır.
İnternetteki şiir gruplarından 'Şiir Penceresi'nde yapılan bir çağrıyı yanıtlayan şairlerin dizelerinden oluşmuştur.


gazze avazı



"o zaman ben 'onları' değil, kendimi öldürdüm gerçi,
dünya o kadar büyüktü ki çok küçük sandım o'nu"


dünyanın çekirdeğini çitleyecekti çocuk
tam o anda közlenmiş kalbini yiyiverdi talmud!..

kalbindeki dikeni çıkaramayan kardeşlerimin
gözyaşlarıyla birleşirse belki bu yangına bir avuç su olur diye
aklıma taş düşeli, saçma/sapan bir çocuk ve filistin yalnız taş duvar olalı
orda, taş döşeli avlumuzda, nablus'ta
çizilmiş bir haritayla dönmesini bekledim babamın; kuyular taş dolalı

oysa, zulme kurulmuş bütün saatler; her şey canevinden vurulmuş
gözyaşlarını bombalıyorlar şimdi
külden kentler içinde çırpınırken anne yürekleri
derme çatma dualarıyla çekip gidiyor çekimser tanrılar

karnında bilyeleri ile çocuk olurum,
sapanımın ucunda metal kuşlar
ütüldüğüm sokakta babam vuruluyor!
bu bendeki son düş onu vurma!

- ey zûlmü çoğaltan yec'uc mec'uc

yalnızlığa tutsak sabi çığlıklar, kandillerde yakılan hıçkırık
ebabil kuşlarına dönüşürse bu huruç
çatlayan kan taşına nasıl ve kimle yaklaşır
esmer teniyle vahşi bir suç

"oku, yaradan rabbinin adıyla oku"

zulmetin kabuğunu kır
kalbini kûh-i nurla d'oku
Allah'ım, sen filistinli çocuğu
taşlarını ve sapanını koru

taşlar azizdir, sapan özgürlüktür, cennet yakındır anne gibi

- korkma, annen yanında yatıyor
uyuyor, ama taşlar uykusuz
kırmızı bulutlar geçiyor bak
son kez gördüğün bir oyuncak sana doğru geliyor: israil malı!

ve bir parça kan düşüyor yere, nice yaraların hüznüyle yoğrulmuş...
kara bir bulut, ıssız bir gece... bir umut, o kanla çocukların gözlerinde...
akıp giden kan sanmayın, sizin gördüğünüz kırmızı
bir devrin utancıdır riyakâr yüzlerde.

akıp giden kan sanmayın, kan da susar
bir çocuğun susuşudur, sustukça çoğalan utanç...
akıp giden kan sanmayın, kan susmayacaktır
bir çocuğun susmasıdır tarihinizdeki utanç

sen susunca askıya alır birileri senin yerine senin düşlerini
bak! yine bozuk çalıyor plak ortadoğu alevlerinden:
seni şeytanın dölü, seni belâ kumkuması
ölüm ele geçiriyor gök gözlü gazze çocuklarının yüzünü

- bana bak! robert gates, hillary clinton,
barack obama dahil bu amerika cahil
bu boktan abin, ya silah ya havyar
başka şey öğretmemiş sana israil

hançer denenir; en iyi benim kanımla
hançer bilenir; en iyi benim sevdamla
hançer sınanır; en iyi benimle
hançeri kanatır; en çok benim acım…

füze curnataları kuşların yerinde
saçaklar huzursuz saçaklar susamış
birikmeye korkuyor yağmur
çekiştiriyor akdeniz'i palmiyeler nara
tuzu gördükçe yara bağlıyor karalar

çocuklar neden yere düşmüş kırmızı bir gök
neden çatırdayan tuz kadın erkek, patlayan toprak
bir hınçlı köstebek! hangi kuyulardan çekiyor gücünü de
unutmayı seçiyor onun için su dağları yaratan iyiliği
tarihin hangi dibine atmış kalbinin gözlerini?

her fidan kırıldıkça bin mısra kanamakta
kan kalabalığı aklımızın çukurunda ölmeye büyümüş bir hayret...
filistinli çocuk masum israilli olan da
büyümesin çocuklar bir gazze olacaksa

iy'ettim; bush'un kafasına / bin tane pabuç attım.
fakat çaresiz - / kılıyor beni / gazze / orda ölüyor / torunum.
bir yardım umar babası duymaz mı kimsecikler
hani kuşlar hani bulutlar koptu uçurtmanın ipi

altı yaşında halid velvil, kanlar içinde gömleği
gazze'de, top oynuyor askerler!
çocuklar kanıyor; ah çocuklar! vah çocuklar!
papatyalar umursamaz küçük bombaları


bir çocuk her zaman büyüktür bir devletten
bu zulüm karşısında bir şairin çığlıklarında
mezarlara mevzilenir aşk'ın
aşk'ın ölüm askerleri...

dünya vurgunu gözleri
yok hükmünde mi olacak onların,
onlarsız mı vuracak yeryüzüne yıldızların ışığı,
ılık tıpırtısı güz yağmurlarının.

güneş pas tuttu; farkında mı göğün yüzü
sekiz başlı dragonun gettosunda
yaşadılar hem diri, hem ölü
ah... daha çok alanımız olsa keşke sözcüklerden

(bir çiçek görsem
aklım dolu çocuk olur akşam
çöker karanlığa örtülü büvelek mahkumları
çirkin bir buluttur korkuya ihanet...)

ahtapot kolları yırttı karanlığı
barutla iftar etti emzikli anneler
ana sütüne bulanmış son nefesler
bir kanlı kundak içinde düştü istanbul'un kalbine

bebek kanı göğe akar, bebek kanı intikam kokar
amma, değmeden karnımıza bıçağın ucu
ve göğümüz kızarmadan dehşetin nefesiyle
daha nice daha nice daha nice susacağız!

yeter! gazze yaralı bir kuş, göğsümden kalkan
taş olsun çocuk; duyarsız yürekler sapanına
al benim esnekliğimi de kat, fırlat fırlatabildiğin kadar
acının ince yollarını, özgürlüğe...

bir sabahlık gibi uyanmadı hiç, motaz uda
ve çok çocuk, çok çocuk...
- arabım... boylu boyunca uzanan ölünü seviyorlar yalnızca
esmer bir çocuk gül gibi parıldayan yarasıyla düşüyor toprağa

en anlamlı taş, şiirdeki değil, elindekiydi çocuk...

kandan koyudur merhametin alnındaki kir
gözleri bağlı değil, kör; bağa muhtaçsa bekir...
çocuk katillerinin yarattığı tufan
alnının çatına yazıldı uygarlığın!

bu hangi hayvan? bu hangi hayvan?
çocuk salkımlarını toplamaz insan olan
ben, bir afgan, bir ıraklı; filistinli bir anne…
çocuğumu öldürürler; tanrı esirgemez; niye?

akdeniz yürüsün kızıldeniz kan revan basra yaralı
tanrılar ırmaklar kucaklasın gül yüzlü çocukları
kanlı ellerin yaşamdan kopardığı
bir çocuğum şimdi gazza'de

bir kuşa kaptırdım kalbimin bir ucunu
bir ucu bende kaldı kuş uçtu gitti ta uzaklara
şaşılacak şey kalbimin bende kalan ucuyla
bir gökkuşağı kuruldu aramızda gazze'deki çocuklarla

bir sabah, küle bulanmış gazze'de
namlunun ucunda göveriyor kan çiçeği
damağın pembe şekerindeki sevinç
çocuklar, mavi ve sürgün, gül yanığı

filistin güz yaprakları gibi,
adı eksik çocuklardı / tamam iken sığ soluk...
ayakların arasında hışırtıyla ezildi.
havada kaybolmuş çocuk kokusu

ince beden / tenleri / örter ama, kocaman-
kundak diye bildiği / anne sütü toprağı!
çocuk ol bakalım sen de gazze'de
çocuk olabilecek misin ey moşe

yazılan yazılardan alınan azıklardan boyanan bir gül
bir gül kalkıyor şimdi ortadoğu'nun kalbinden
gelin tellerinden taşan sevinç olmasın çocuklar ölecekse
orada, parçalanmış bir zıbında doğmalı insanlık bir daha

ruhumu mülkün arsızları kuşattı.
dinmiyor dalgın nüshalarda çölün kanaması!
babaların kolları kısa kalmış
çocukların üstünü örtememiş anneler

- kundağımı bozdum! dilimi koydum dişlerimin yerine!
kevgirler mi, en dolu yanlarım!
her defasında kışkırtılmış soğanlar bıraktım kapılarına!
ölelim! ve bitsin bu karahummalı hayat

gazze'nin tayları kırılıyor bir bir; bir ananın emzirdiği çocuk
vatan adına sırtından bıçaklarken bir başka ananın çocuğunu
ve masumların gözyaşı üzerine kurulmuş uygarlığımız
dalgalanırken bayrak niyetine
babalar, kahraman yetiştirdik diye öğünecekler.

seni sevmiyorum beyaz insan!
karalara büsbütün boyanmışlığım bundan...
kan olmasın diye bütün kelimelerin altında
vicdanımı ve namusumu bağlıyorum gazze'deki çocuğun gözyaşlarına

yine Kerbela, yine matem, çocuklar şehit
yetiş Hazreti Şah'ım yetiş eyle niyaz
zalimin her yerde adı yezit, kavmi yezit
Gazze yanık, Gazze susuz, Gazze avaz avaz

- o bıçağı saplayacağım yüreğime
yitireceğim hiçbir şey yok
düşlerimi yanıma aldım, değişimin mahşerine
ya insan kalmak ya da onursuz bir dünya!




A.HİCRİ İZGÖREN, ABDÜLKADİR BUDAK, ADNAN GÜL, AHMET GÜNBAŞ, AHMET UYSAL, ALİ K. METİN, ALTAY ÖMER ERDOĞAN, AYDIN ŞİMŞEK, BEDRETTİN AYKIN, BEŞİR SEVİM, BETÜL TARIMAN, BÜLENT GÜLDAL, C. MEHMET EREN, CAFER KEKLİKÇİ, CUMA DUYMAZ, EMEL İRTEM, EMİR ÖZSOY, ERCAN Y. YILMAZ, EREN AYSAN, FATİH YAVUZ ÇİÇEK, FERGUN ÖZELLİ, FUAT ÇİFTÇİ, GÜLÜMSER ÇANKAYA, GÜNGÖR GENÇAY, H. İHSAN SÖNMEZ, HAMDİ ÖZYURT, HAYDAR ERGÜLEN, HAYRETTİN GEÇKİN, HAYRİ K. YETİK, HİDAYET KARAKUŞ, HULKİ AKTUNÇ, HÜLYA DENİZ ÜNAL, HÜSEYİN ALEMDAR, HÜSEYİN PEKER, İBRAHİM İSPİR, İHSAN TOPÇU, KADİR AYDEMİR, KORAY FEYİZ, M. MAHZUN DOĞAN, MEHMET SARSMAZ, MURAT SOYAK, MUSTAFA ERDEM ÖZLER, MUSTAFA ERGİN KILIÇ, MUSTAFA NAZİF, MUSTAFA ÖKKEŞ EVREN, NİSAN SERAP, NURDURAN DUMAN, ONUR CAYMAZ, ORESAY ÖZGÜR DOĞAN, ÖZCAN ERDOĞAN, PERİHAN BAYKAL, SAİD ERCAN, SELAHATTİN YOLGİDEN, SERAP ERDOĞAN, SERDAR ÜNVER, SİNA AKYOL, SİNAN ÖZDEMİR, SÜAVİ KEMAL YAZGIÇ, ŞEHMUS AY, TEKİN GÖNENÇ, VOLKAN HACIOĞLU, YAŞAR BEDRİ, YELDA KARATAŞ

Şairler Kardeşleri Hrant Dink İçin Ağlıyor
Türkçe'nin 73 şairi, 19 Ocak günü sinsice, korkakça işlenen organize bir suikaste kurban edilen kardeşleri, cesur aydın, iyi gazeteci, mükemmel hayat arkadaşı, baba, dede ve Türkiye'nin iyi kalbi Hrant Dink'in ardından dizelerini buluşturdu.
"Yetimler Ağıdı", kardeşliğin, eşitliğin, özgürlüğün övgüsü; susturulmaya karşı koyan Türkiye'nin, faşist katillerden korkup sinmeyen yurttaşların, tarihiyle yüzleşmekten çekinmeyen berrak zihinlerin kederli ve ama teslimiyetten son kertede uzak sesi, acı ile karılmış gür fısıltısıdır.

yetimler ağıdı
bunu sana nasıl söylerim
hata benim günah benim suç benim
dünyalar içinde dünyalar sevgilim
ateşten çıkardım baktım uzunca kendimdi
bir de başımın üstünde yok bir ülke; kendimdi
dilim yola düştü pupa yelken pınarlarım yas içinde, hey hey
yüzümde kan kalmadı kuraklık can alıyor bir yandan, dan!
bir travmam var kenarı hâreli
yine hâreli geçti yine zulüm beni
meydan başaklarım kanıyor
uzun bir yürüyüşüm ben; bakın
anlarsınız yol yorgunu gözlerimden
şiircebimden beslenen tedirgin güvercin
dayamış gagasını yavrusununkine
eyvah ki hrant, bir vakitte
göğerçinleri yemlemişti, seninki!
kanı gördük okul dönüşünde ders kitaplarında
seslere karşı çok ilgiliyiz de ondan seslerden olur ölümümüz
sonra büsbütün çıkarız raydan, her vagon kendi cehennemine
kalbimiz doludizgin, kimse avutmasın içimizdeki tren düdüklerini
toprak insana gömülüyor, bodina da öldü
sınırlar biraz daha kırmızı
bütün karakamuları alaşağı eden bir bun
bir bayraktın düştüğün yerde patikalar'ın açtığı
bir kısrağın tayını emzirme sesiydi soluğun
şimdi çığ gürlemesidir aşan zamanı
bembeyaz tırnaklarla kazdığı o görülmedik arkta
kan ve gözyaşının birbirine değmeyen ortaklığı
yattım yere bakıyorum toprağın hisli eşitliğine
sular sınırları pasaportsuz geçer
asıl azınlık yerkürenin kendisidir
tek millet, gökyüzüdür ölürken yürekli düşünüldüğünde
çan ve ezan arasına gerili mahyada
acıyı dengeler yazı: ah-ya!
orda hrant, başı dumanlı ararat'ta
ırağı bilmez bir yağız atla vardı oraya
hrant ki, külü bile nemlendirir çorak dünyayı
yine de her damlada ürperir yaşlı ararat
ne değişir hayatla karşılaşsan
hemen yanında arkadaşın ölüme gülerek bakıyorsa
gözün arkada değildi, içerideydi a hrant! gözüm
içerdeydi ve sözcükler - ki onlardı ve öldüren idi
ürkekliğin ürperdi karardı boz güruhun
yırtık tabanaltından kaçtı güvercin ruhun
yaslandığım duvarın uğultusuydun
beni sessizlikle açıklayan
hüznü giydiğin pabuçlarında bin ahhh!
içini delmiş kuzeyli bir rüzgârın
erguvan kalbine kuzu'layan bir güvercin
beykoz iskelesinde karaya vuruyor göçebe
ağarmış bir gül var yakamda
içimizdeki bahçelerden goncası
bir yağmur kenti ne kadar ıslatır?
- kanın insanı ıslattığı kadar ancak!
neden ayakta ölür aylar?
- kim bilir!
ölümün yüzüne gülüyorsun
bedenin kurşun geçirse de
kanamasın yaprakları güllerin
üşüyen sular ırmakların tenine karışsın
akımını vurdular sözcüklerden kurulu fırat'ın
beyaz bere bile ağlar çamurun işine
iki damla göz yaşı düştü vurulunca sen
pülümür'ün yaşsız kadınının gözlerinden
oysa küçük bir çocuktum ben de tren raylarında
bozuk para gibi ezilen, hiç gelmeyecek sandığım baba
duydu mu mersinli balıkçı cemal, yağmurun yağdığını
ölümsüzlük denizine sabaha karşı?
fazlasıyla geciktin, suyu dinle, aynayla ödeş, toprağa dokun
buluşmayı bil kemik fırtınasında; sancınla yüzleş
şeytan tiryakilerinin sivilcelerindeki irin,
ey! kulak zarımı kanatan antik öfke
topla köpek dişlerini, düşlerini çektir ve git!
ölüm saklar ölümsüzlüğü yaşamın bildik türküsünde; hrant dink'i de
zehrini yağmalar karanlık
sis peçesine çakılı çöller
affet! yoksulduk, ezilmiştik; aval aval seyrettik mülk talan kavgasını
kan revan içinde söktüğümüz hayatlar, sözde şanlar sundu bizlere
korkumuz kutsaldı gölgemizden, gönüllü kurşun olduk düş kırımında
sesimizi linç tutup, kazıdık vicdanı, altın ve gümüş kakmalı hançerlerle
bu kez çatlak bulunca suyunu, yasaklandı
ikinci emre kadar dökmek zehirli kanı
ne cehennemi ne cenneti
gurbeti de sılası da içindedir insanın
ömrümüzün biriktirdiği onca kavram ve sözcük
şimdi işgal altında
son pankart sokakta gerili birazdan polis kesip atacak
hepimizin ölümü en küçüğümüzün elinden olacak!
ah ile eyvah ile geçiyor zaman
dönsek kardeşliğimizi kutsayacak ardımızdaki kan
vart'a gül demişler, ağlayan kim
iki kalp, iki zehir, yüz yıllık birikim
bin dereden kanla dolmuş kuyuları hep ıslak
sen, ben, hrant... bu toprak püskürtüyor sevgimizi
artık kış çiğdemleriyle anacağız seni
onlara kanınla, terin karıştı
yüreğindeki tohumlar
rüzgârlı sözcüklerle girecek türkülere
kırık bir zamanda uçan güvercin
üzgün tutar ağzındaki zeytin dalını
sen dostumdun benim gülünce güneşler açan
bulutlara rüzgâra asarım suretini her akşam
her akşam bir mektup yazarım ararat kadar
unutmadım bırakıp giderken söylediğin sözleri
günler mi ağdı, ah, sular mı boğuldu
sisten kapılar mı var şehrin gözlerinde

göğüslerinin arasını şiirlerle süsledim hayatın
aranızdan geçerken incinmeler düştü payıma
güvercin kapaklandığında, yüzüm albatros ve yağmur
borandır, bahardır, uzar sakallarım çıtırtılarla mavi
kuşların sabahından geçelim hrant
çiçek tozları havalansın göklerimizden
zalimin gecesi mazlumun gecesiyle birdir
ve daha uzundur zulme karar verenin gecesi
bu yüzden sesini düşürmüş kaldırımlar leylak
kırmızı, kanla gül arasında gidip gelirken kanı çekilmiş yaprak
ışık bilir vuracağı yüzü, konacağı kalbi
güvercin, toprağın düşüne kanat
kimi ölülerin ayakkabısı delik
ve sakalları saklanmış ertesi güne
kimi silahlı çiçek taşır öldürdüğüne
bayrağa sararlar gözsüz yüzünü
çorabını dikerler suç kime
ak bir güvercin kanıyla çiziyor ölümünde
ölümsüzlüğün resmini
çocuksu, muzip, yakışıklı
yüzün ki
canlar içinde bir can
kanlar içinde altı milyar insan!
ve onlar vurdukça sana, alışkanlıklarımız çözülüyordu böylelikle
küçümsediğimiz yollar açılıyordu önümüzde
güvercinlerin dudaklarındaki sıcak rüya, korkularımızı dolduruyordu
dilini susarken anlıyordum, konuşurken
birden kendimi bir kardeş çavlanında bulurken
çatılara konan kırmızı
güvercinin bıraktığı vedayı büyütüyordu
gölgesi ansız çekilen bir ağaç gibi yıkılırdım
bir elim ötekini tutmasaydı
o ki bir fincan tuz istemişti yalnızca komşudan
şimdi tuzlu bir nehir akıyor kalan ömürler arasından
şimdi kim
bu uzak diyen
diyen bu yalan
bu burkulan ruhun üşümesiyle kardeşliğin
şu kurşun dökülmüş zaman
bir ölüm şiirine eklensin diye
gövdesiyle yazmıştı son dizeyi
sürgüne okunmuş arguvan havası; ki kan
yüzünü acıya dönmüş duduk, ah! gasparyan
unutulmuş; ötekinin cenneti değil miydi her insan
kim yırttı vicdanımızı, sevgimizi kim düğümledi
kaç bin kerre öldük seni
seni öyle sevdik, bağışla bizi
bu evleri borçlu olduğumuz taş ustaları
yürüyecek. anı: hiçbir şey kalmadığında
su inceliğiyle gülümseyen günahsız kan
masum yüzünün görüntüsüdür dağılan
kan kabuğun altında fokurduyor yeniden
usanmış acısını sokakta gezdirmekten
şairleri dinlemek lazım: kabuk, su, tir, naz-
bir nar ki kırılınca hikâyemiz olacak
hadi ölümü tuzlayalım sonsuz deniz
hrant'tan sonra kokmasın bari ülkemiz
aslında ne türk'üz, ne kürt'üz, ne ermeni'yiz
öyle bir "baba"mız var ki hrant, hepimiz yetimiz!

A.Hicri İZGÖREN, Adnan SATICI, Ahmet ADA, Ahmet GÜNBAŞ, Ahmet TELLİ, Ahmet UYSAL, Akif KURTULUŞ, Altay ÖKTEM, Altay Ömer ERDOĞAN, Arif DAMAR, Asuman SUSAM, Ataman AVDAN, Aydın ŞİMŞEK, Betül TARIMAN, Bilsen BAŞARAN, Bülent GÜLDAL, Celal SOYCAN, Cezmi ERSÖZ, Cihan OĞUZ, Dinçer SEZGİN, Enver Ercan, Fadıl ÖZTÜRK, Fergun ÖZELLİ, Fuat ÇİFTÇİ, Gonca ÖZMEN, Gülten AKIN, Gültekin EMRE, Halim ŞAFAK, Halim YAZICI, Haydar ERGÜLEN, Hayri K. YETİK, Hüseyin PEKER, Hüseyin YURTTAŞ, İlhan TÜLMAN, İlker İŞGÖREN, İ.Mert BAŞAT, Kadir AYDEMİR, K. İSKENDER, Mahmut TEMİZYÜREK, Mavisel YENER, Mehmet ATİLLA, Mehmet Can DOĞAN, M. Mahzun DOĞAN, M. Mazhar ALPHAN, M. Sadık KIRIMLI, Mehmet SARSMAZ, Mehmet Mümtaz TUZCU, Metin CENGİZ, Metin KAYGALAK, Mustafa ÖZTURANLI, Muzaffer KALE, Namık KUYUMCU, Nesimi ADAY, Nevzat ÇELİK, OğuzTÜMBAŞ, Olcay ÖZMEN, Onur AKYIL, Orhan ALKAYA, Özkan SATILMIŞ, Özlem SEZER, Pelin Batu, Rahmi EMEÇ, Salih BOLAT, Sedat ŞANVER, Selim TEMO, Sennur SEZER, Sina AKYOL, Tarık GÜNERSEL, Tuğrul KESKİN, Turgay GÖNENÇ, Veysel ÇOLAK, Yunus KORAY, Yücelay SAL, Zeynep UZUNBAY


anasayfaya dön

anasiteye dön