Depreme Dair

Kesemde verecek şeyim yok.
Yüreğimden verdim.
                            Nazım Hikmet


OLAĞAN DIŞI BİR GECE

       17 Ağustos ve 12 Kasım depremlerini yazmayı düşünürken bunların öncülerini hiç dikkate almadığımızı gördüm. Ve hayatımızı yegane depremlerinin bunlar olmadığını anladım. Her depremin mutlaka bir öncüsü olduğunu düşündüm. Yaşayan her insanı minik bir kainat gibi düşündüğümde de, onda da devamlı depremler ve fırtınalar olduğunu gördüm. Yani tıpkı Işıkara Hoca'nın depremle yaşamaya alışmalıyız dediği gibi. Aslında biz alışığız, ama farkında değiliz. Çünkü bu depremlerden önce de dünyada fiziki depremler olmasa bile binlerce ruhsal depreme sebebiyet verecek siyasi ve ekonomik depremler oldu ve olacak. Kısacık ömrümüzde defalarca yaşamadık mı bunları? Son 50 yıldır yaşadığımız siyasi ve ekonomik depremleri sosyal hayatımızda, ekonomik hayatımızda ve beynimizde yarattığı depremleri düşündüm.
       Bir siyasi partinin bucak başkanı, bir öğretmenin boynuna yular takıp gezdirdiğinde bunun bir sonra ki depremin öncüsü olduğunu, tevhid-i tedrisatı yıkacak depremin öncüsü olduğunu düşünemedik.        Zamanın Başbakanı Mecliste "Siz isterseniz hilafeti de geri getirebilirsiniz" dediğinde bunun Hizbullah ve benzerlerinin depremini de yaşamak zorunda bırakacak bir öncü olduğunu düşünemedik.        "Bunları asmayalım da besleyelim mi?" dediğinde bir yetkili; hukuk sistemimizi yıkan bir öncü olduğunu düşünemedik.        "Benim memurum işini bilir." dendiğinde bunun sosyal yapımızı çökerten bir öncü olduğunu düşünemediğimiz gibi. Düşünüp söyleyenleri de elimizin tersiyle itip bölücü ve bozguncu ilan ettik.
       Tıpkı o sıcak, karanlık ve kan kokan geceye varıncaya kadar bilim insanlarının hiçbir uyarısına kulak asmadığımız gibi...
       Gece saat:03.02 yatağımda yastığıma yaslanmış Aydemir'in Enver Paşası'nı okuyorum. Sessizce yastığımdan kaydım. Yatağımdan kalkıp bakındım. Eşim bir şey mi oldu dedi? Hayır bir şey yok diyecektim, diyemedim. Sarsıntı başladı, ışıklar söndü.
       O an da aklım ve yüreğimden kısa pantolonlu ürkek bir çocuk gibi ayrıldı bedenimden. Üç adımda tanıdık bir bahçeye zıplayıverdi. Bahçenin üstü üzüm asması. Ortada bir su kuyusu. Kovası çıkrığına zincirle bağlı. Kovaya atladı çocuk. Çıkrık dönmeye zincir açılmaya başladı. Zincirin her baklası açıldıkça sarsıyordu kovayı ve çocuğu. Dipsiz ve karanlık bir kuyuda bir yolculuk başladı. Çocuk her sarsıntıda başka zamanlarda başka şeyler görüyordu. Kova hızla suya erdi. Ayakları ıslandı çocuğun.
       Eşime, yattığında sigara içip, içmediğini sordum. Evet dedi. Gidip çakmağı aldım. Onun ışığı ile evden çıkarken ayaklarım bileklerime kadar ıslandı. Su tesisatı patlamıştı.
       Dışarıda ilk olarak Fuar Eczanesi'nin yıkıntısı ile karşılaştım. İnsanlar insanlar, koşuşturan insanlar. Birbirine sarılan kime sarıldığını niye sarıldığını bilmeyen yüzü maskeli insanlar. Bakan ama nereye baktığını bilmeyen ve görmeyen insanlar.
       Perşembe Pazarı'na varıyorum. Perşembe Pazarı can pazarı. Bir köşede 4 köpek yavrusu aynı korunma duygusuyla birbirlerine sarılmış.
       Gün ışırken yeni köye vardım. Binlerce insan yıkıntı altındaydı. Gücümüz yettiğince çalışmaya uğraştık. Akşam üzeri artık ölülerimizi defnetmeye başladık. Hava sıcaktı ve kan kokuyordu. Her kazılan mezarda o çocuğu gördüm. Her ölüyü yaşlısını gencini incitmek istemiyormuşcasına usulca okşuyordu. Sanki ölüleri mezarlarına o yerleştiriyordu. Dostum Kemal'i ve Gül'ü de. En son Onur'un mezarında gördüm onu. Aynı özenle yerleştirdi ve orada kaldı. Çıkmadı. Benden başka kimse görmedi onu.
       Ho Amca diyor ki:
       "Gelir mi bahar kışın soğuğu kahreden yalnızlığı olmadan
       Felaketler yoğurdu biledi beni
       Tut ki içimde çeliğe su verildi"
       Acılar birbiri peşi sıra geliyor. Her gelen acı bir öncekini unutturuyor. En son depremi meslektaşım, ağabeyim,arkadaşım, yoldaşım Ertuğrul kafasında yaşadı. Hangi sismograf ölçebilirdi şiddetini. Onu toprak ananın kollarına emanet ederken aynı çocuğu orada gördüm. Yine benden başka kimse görmedi onu.
Ecz. Üzeyir KORKMAZ
K.E.O.B'in çıkardığı "17 Ağustos 1999 Yüz yılın felaketi" adlı özel sayıdan alınmıştır