|
Bir lira için
BİR LİRA İÇİN
Şoför Hasan, kısa boylu, sarı saçlı, çipil gözlü biri siydi. Uzun yıllar İstanbul'da dolmuşçuluk yaptıktan sonra, bir küçük arabaya kavuşarak kasabamıza gelip yerleşmişti.
Bizim kasaba, bildiğiniz kasabalara pek benzemezdi. Yüksek dağların arasındaki küçücük bir vadiye sıkışıp kalmıştı. Güneyindeki Beşkardeşler, ya da kuzeydeki Hasan Tepesi'ne çıksanız, aşağılarda uzanan Karadeniz'i kucaklayıvereceğinizi sanırsınız. İşte, aşağılarda, o gördüğünüz kıyıda Cide ilçesi vardır.
Üç beş yıl önce, kasabadan ilçeye gitmek bizim için en büyük dertti. Hayli yazışıp, Ankara'ya gidip gelmeler den sonra, ilçeye giden yolumuz yapıldı. Yol, bizim için, bir büyük kurtuluş demekti. Artık sebepli sebepsiz hastalanan çocuklarımız, hamile kadınlarımız ölmeyecekti. Her şeyi ateş pahasına satın almayacaktık. Soframızda her ö ğün, kara pancar yemeği olmayacaktı. Malımız, hasadımız para edecekti.
Yolun açılmasıyla birlikte, kasabaya bir canlılık gel di. Arabalar işlemeye, yolcular ise, diledikleri yere gidip gelmeye başladılar.
Şoför Hasan, işte bu günlerde geldi kasabaya. Küçük arabasıyla hemen her gün, herkesin derdine koşuyordu. Arabalar, birken ikilendi, üç oldu, dört oldu. İlçede kasaba için bir durak yeri ayarlandı. Fakat o durak yerine iki samut, bizim oranın deyişiyle, iki calay da postu attı. Şöyle böyle sekiz on yaşlarındaydılar. Güçlüğünü bir tarafa bırakırsanız, tatlı bir oyunları vardı. Bu oyunlarını hemen her kese oynamışlardı.
Günlerden bir gün Şoför Hasan, yolcularını ilçeye indirmiş, diğer şoförlerin bulunduğu topluluğa doğru yönelmişti. İki calay, yoluna çıktı. Bir takım işaretlerle dertlerini anlatmak istedilerse de, bizimki ne dediklerini anlamadı. Yürüdü gitti. Bu sefer iki calay, şoförler topluluğuna yaklaştı. Her şoför, ceplerinden çıkardıkları birer madenî lirayı, calayların biraz irice olanına verdiler. Şoför Hasan, bu kurala uymadı. Vardı, durak başındaki kahveye girip o turdu. Demli bir çay söyledi, yorgunluğunu gidermeyi diledi.
Havada bunaltıcı bir sıcak vardı.
Dışarısı alev alev yanıyordu.
Şoför Hasan, garsonun getirip masasına bıraktığı çayı, sanki diğer kahve müşterilerini özendirmek istercesine, gürültülü bir şekilde yudum yudum içmeye başladı. Yorgunluğu dinmedi, bir çay daha söyledi. Bir yandan oldukça kirlenmiş mendiliyle terini kurularken, bir yandan dışarıya bakıyordu. Dışarıda, caddenin tam ortasında, sıcak hava titreşip, oynaşıyor, besbelli bunaltacak adam arıyordu. Sanki caddenin ortasına keyfince yerleşen sıcak hava değil, bir buzlu ya da buğulu bir camdı. İkinci çayını yudumlarken, kendi kendine konuştu:
- Tuh Allah kahretsin! Nerdeyse bizim öğretmenin siparişlerini unutacaktım. Vay gelecekti başımıza. Yanacaktı, gülüm keten helva.
Söylenerek kahveden çıktı. Eczanenin yolunu tuttu. Kasabamızın köylüklerinden birisi, arkasından seslendi:
- Aman ha, Hasan kardaş, gözünün cücüğünü yiyeyim. Bizim iki kişilik yerimizi ayırıver. Kaç gündür otel o dalarında yatmaktan, sivrisineklerle boğuşmaktan bıktık, usandık.
Şoför Hasan;
- Olur paşam! deyip, yürüdü.
Eczaneye varıp, siparişlerini bildirdi. Cebinden def terini çıkarıp, filân köyden iki kişi, diye bir işaret koydu. Belli ki, bugün yolcu çok olacaktı. Hani ne derler? Parayı veren düdüğü çalar. İşte o mesel. Kim ki gelir, Şoför Ha san’ı görür, adını yazdırır, işte o, karanlığa kalmaz, Şen pazar’ın yolunu bulur.
- Çıkmışken, arabaya bir bakmalı, dedi.
İçinde, yüreğinin tam orta yerinde, çöreklenmiş bir yılan gibi yatan sıkıntıları uyanmaya başladı. Sebepsiz sıkıntılar, gönlünü bulandırmaya başladı. Sağ gözü seğirdi. Şoför Hasan, bu durumu kötüye yordu. Tanıdıklarıyla is teksiz isteksiz selâmlaştı. Hiç böyle olduğu yoktu. Hasta masta mıyım diye düşündü. Elini alnına götürdü. Yok, öyle hasta masta değildi.
- Tuh, Allah kahretsin! Gördünüz mü başıma geleni? Şapa oturduğumuzun resmidir gayri.
Arabasının etrafında dört dönüyordu. Bütün lastikler inmişti. Lastiklerin dördünü de tekmeledi.
- Nafile! Hepsi de patlamış bunların, dedi.
Yanında ne kriko, ne pompa vardı. Handiyse yolcular gelmeye başlardı şimdi. Dövünmeyi bırakıp, elini çabuk tutmalı, bir pabucu iki ayağa giydirmeye bakmalıydı. Tam durak başındaki kahveye yöneleceği sırada, ilerideki akasya gölgeliğinde oturan calayları gördü. Yanlarına doğru yürüdü. Calaylar, o kendilerine has seslenme ve işaretlerle konuşuyor, gülüşüyorlardı. Birdenbire ciddileştiler. Ayak seslerinin geldiği yöne döndüler. Küçük olanı doğrulup kaçmak istedi. Büyüğü, küçüğünün bu davranışına en gel oldu. Onu kolundan çekip, yanı başına oturttu.
Şoför Hasan;
- Bir terslik var ya, ya bende, ya bu itlerde, dedi.
Hınçla, dişlerinin arasından tükürdü. Lastikleri tamir etmek için kullanacağı araçları bulup getirdi. Krikoyu çalıştırdı. İngiliz anahtarıyla sağ ön tekerleğin vidalarını çıkarmaya başladı. Terden bunalıyor, açlık beynine vuruyordu.
Yolcular, bir iki gelmeye, gidecekleri saati sormaya başlamışlardı. Şoför Hasan, sinirli sinirli söylendi:
- İşimiz bitince, dedi.
- Olur mu? dediler yolcular. Daha bizim Şenpazar'dan öte gidecek onca yolumuz var. Desene geceyi evimiz den ırakta geçireceğiz.
- Paşa gönlünüz bilir, dedi Şoför Hasan. Bizim acelemiz olunca, sizin işiniz bitmez. Şimdi ise, görüyorsunuz, benim işim başımdan aşkın. Evet sizi burada bırakamam. Lâkin bu meret, kızak değil ki kayıp gitsin. Yardım edin desem, anlamazsınız. Anlayanınız da mırın kırın eder, burun kıvırır.
Şoför Hasan bir yandan konuşuyor, bir yandan da üçüncü tekerleği söküyordu. Alnında biriken terleri kuruladı. Bir şey hatırlamış gibiydi. Akasya gölgeliğine baktı. İki calay, hâlâ orada oturuyor, kendisinin bütün hareketlerini gözlüyorlardı. Onların yardımına ihtiyacı vardı. Eliyle gel işareti yaptı. Calayların büyüğü kalkıp geldi. Ne var, ne istiyorsun gibilerden başını salladı. Şoför Hasan, cebinden çıkardığı bir lirayı gösterdi. Lastikleri taşımalarını istedi. Calay, olmaz anlamında direndi. El parmaklarıyla bir iki, bir de yarım işareti verdi.
Şoför Hasan, anlamamış gibi yaptı. Çipil gözleriyle gülümsedi. Calay, iki buçuk diye diretti. Şoför Hasan çaresiz, kabullendi.
Bu sırada dördüncü tekerlekte sökülmüş, araba takoz üstünde, askıda kalmıştı. Levye demiri ile iç lastikleri çıkardılar. Sırtlanıp, belediye önündeki havuz başına geldiler. Küçük calay, pompayla lastiklere hava basıyor. Şoför Hasan ise şişirilen lastikleri havuzdaki suya daldırıp kont rol ediyordu. Garip, çok garipti. Lastiklerin hiçbir yerinde delik, ya da patlak matlak yoktu. Şoför Hasan kızdı, köpürdü. Belli ki bir dangalak, kendisine iş edinmiş, lastiklerin havasını boşaltmıştı. Zaten Cide’nin adamı öteden beri böyleydi. Olmayacak işler yapmaktan zevk alır, elin beş koyunuyla, üç keçisini düşünmezdi. Her halde bu yüzden olsa gerek, eskiler ne güzel söylemişler: Cide'nin ötesi deniz, berisi domuz.
Şoför Hasan, alel acele, karanlığın çökmesinden de duyduğu telâşla, yolcularını yerlerine yerleştirmiş, kontağı açıp, gaza basmaya çalışıyordu. Dikiz aynasından arabanın gerisini gözledi. Calayların yine sinsi sinsi gülümsediklerini görür gibi oldu. Pirelenmişti. Arabayı duraktan çıkardı, inip tekerleklere baktı.
- Vay anasını, dedi.
Lastikler yarı yarıya inmişti. Bu durumda yola çıkmasına imkân yoktu. Yolculara durumu nasıl anlatacağını düşünürken, Osman Hoca'nın;
- Hemşehrim, beni de al! diyen sesini duydu.
- Bir sen eksiktin. Gel gel... Gel de, curcuna tamamlansın, dedi.
Osman Hoca, verilen karşılıktan hoşlanmadı.
- Hangi tavuğuna kış... dedik diyecekti. Diyemedi.
Akşamın bu saatinde bu calayların, yeğenlerinin işi neydi acaba burada? Vaziyeti anlamakta gecikmedi. Belli ki, Ali ile Veli, bu iki calay çocuk, el ele verip bir dolap çevirmişler, kabak Şoför Hasan'ın başına patlamıştı.
Osman Hoca öfkeyle calaylara çıkıştı. Bu çıkışmadan korkan calaylar, çareyi kaçmakta buldular. Ayrı ayrı yollardan, ilçeden biraz aralı olan köylerinin yolunu tuttular.
Hani zaman sonra;
- Kusura bakma hocam, dedi Şoför Hasan. Başıma gelen, pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Yolcular sabır sız, talih kötü. Baksana, lastikler indi bile. Ne oldu, anlayamadım. Hepsini tek tek kontrol da ettim. Çatlağı patlağı yok. Ama lastikler iniyor işte.
- Anlamıştım zaten, dedi Osman Hoca. Sen de bizim yeğenlerin oyununa kurban gitmişsin. Hele bir bak bakalım, sibop iğneleri yerinde duruyor mu?
- Allah kahretsin, dedi Şoför Hasan. Bak bu, hiç de aklıma gelmedi.
Az sonra, sibop iğneleri bulunmuş, yolcuların gergin sinirleri düzelmiş, keyifleri yerine gelmişti. Osman Hoca uzun uzun calayların bütün şoförlere neler yaptıklarını, aynı numarayı kimlere yutturmadıklarını anlattı. Bu oyundan kurtulmanın tek çaresi, calaylara bir lira vermekten geçi yordu. Vermeyen ne mi olurdu? Sormaya ne hacet? Onu bilen bilir.
Sözün burasında Şoför Hasan gülümsedi, olanca gücüyle gaza bastı.
Oyhan Hasan BILDIRKİ
OYHAN
ÇAPRAZ ATEŞ ARASINDA
Dünyanın dört yanında dört kol çengi kalleşlik,
Bana yaptığını sana yapmakla ödeştik.
Sevgi nerde, dostluk ne? Bunları soran var mı?
Çıkmaz yola düştük, dar sokakta cebelleştik.
Cilve sende, naz sende, surat sende be gülüm,
Yangın yerine düşen gönlüm tutuşmuş korda.
Eğilmiş dallardan imdat bekleyen bülbülüm,
Umutlarım tükenmiş, akıncılarım zorda…
Sevgi ve dostluk kalmamış şu dünyamızda,
Yürekli çocuklarımız kurtların ağzında…
Beklenen kurtarıcı gelmeyecek mi daha?
Sıkışıp kaldık kaç çapraz ateş arasında?
Diyemedin diyeceğini değil mi şair?
Olmazsa olmaz sevgi ne bir yel, ne bir seldir.
Havada bulut yoktu, nerden çıktı bu yağmur?
Yaşamak anlatamadığın şey değil midir?
Yürekli çocuklarımız kurtların ağzında,
Eğilmiş dallardan imdat bekleyen bülbülüm.
Nerden çıktı bu yağmur? Bulut yoktu havada;
Tutuşmuş korda yangın yerine dönen gönlüm.
Ekim 2005
Oyhan Hasan BILDIRKİ
GÖKKUŞAĞI
YÜREKTEKİ SANCI
Yürekleri küçük, ceplerine düşkün
Şanı büyük ünlülerimiz
Hayâllerimizi çaldılar
Kasa masa yalnız onlarda var
Değişim denilen şeyi sadece onlar bilir
Onlar
Zavallı ülkemin şanı büyük ünlüleri
Onlar el ele, kol kola
Hayâllerimizi çaldılar
Her konuda katkıya mahkûm halkım
En ateşli sınırlarda meydan okur ölümlere
Dayanır en çetin olumsuzluklara
Alnında kaderi olan o muhteşem yazı
Kriz kapılarında
Sürünür babam sürünür
Ne yana dönsen, neye baksan
Bütün satırbaşları halk adına açılır
Sıkıştırılır parantez aralarına
Tükenmez kazıklar
Yeni günler için umutlar ünlemleşir
Sorular, bulutların ardına gizlenir
Bu kaçıncı düğüm, bu kaçıncı ilmik
Kırkıncı mı, yüz kırkıncı mı
Hangi Fatih çıkıp soğutacak
Yürekteki sancımı?
Oyhan Hasan BILDIRKİ
ÖYKÜMÖYKÜ
KÖYLERDE "KÜLTÜR" MÜ KALDI Kİ
Kaç yıldır bir şeyin sancısını çekerim. Kaç yıldır; "Ah! Oh!" derim ama, elden çıkarılanı geri getirmek, eski durumuna döndürmek mümkün değil.
Hiç düşündünüz mü bilmem? Masalcı ninelerimiz, manici ablalarımız, belli durumlar karşısında söylenmesi gereken özlü sözü özünden kavrayıp birdenbire bize aktaran dedelerimiz birer birer ortadan çekilince, meydanlarımıza, evlerimize, daha doğru bir söyleyişle "ocak başı"mızda yapılan sohbetlere uğramadıklarından olmalı, birçok insanî özelliklerimizi kaybedip gittik.
Etrafınıza bakarsınız, hiçbir şeyde tat kalmadığını hemen fark edersiniz.
Bir dostum anlattı geçende, o saat ben de hatırladım. Kim ne derse desin, eski köy düğünlerimizde sürdürülen güzel bir gelenek vardı: Düğün odunu yapmak. İnce ayrıntılarını, tam tekmil açıklamasını, bunu yazacağını da söylemiş olan dostuma bırakarak, azıcık da olsa ucundan kıyısından size de hatırlatmak isterim. Eski köy düğünlerinde birçok "dayanışma" örnekleri vardı. Düğünden bir gün önce ya da ilk düğün günü, civar dağlarda ne kadar yakılabilicek odun varsa, sayısız eşeklere yüklenir, oğlan evine getirilir, gösterilen alana da bütün yükler indirilirdi. Elbirliğiyle yapılan bu yardım, güzel bir geleneğimizdi.
Ama şimdi yok artık! Bunun gibi örnek olabilecek daha nice kültür kalelerimizi yıktık gitti. Fakat biz onları yıktıkça baktık ki arada biz de yıkılıyoruz. Bölgemizdeki üniversitelerden birinde çalışan öğretim üyelerinden bir dostumla, "Kültürümüz nerede?" konusu üzerinde az da olsa karşılıklı bir görüşme yaptık.
İlçede biraz derleme yaptığını söyleyen dostum, sıkıntılarını anlattı. "Bazı alanlarda ayrıntıya, batıla ihtiyacımız oluyor. Bunu da ha deyince almak, pek kolay değil. Köy odalarında malzeme bol ama gördük ki kaynak kişilerimiz göçmüş. Az sayıda olanından da, güvensizlik nedeniyle bilgi almak zor. Yanınızdaki arkadaşlarınızın meslekleri bile onlara korku veriyor."
Ne günlerdeyiz, gördünüz mü?
Kim ne derse desin, ne söylerse söylesin; "Türkiye Cumhuriyeti'nin temeli kültürdür." diyen Atatürk'ün ruhunu sızlatıyor gibiyiz. Kültür denilen şey, bizim kültürümüz bitiyor. Bu bitişlerin bütün etkilerini de şu yaşadığımız günlerin aynasında her gün görüyoruz. Şu anda birçok hasletlerimizin kalmadığı bir dünyada yaşıyorsak, sebebi kültür kaynaklarımızın tükenmesidir.
"Peki de?.." diyorsunuz sanki, "kültür ne ki?"
Kültür, yaşadığımız hayat biçimidir. "Ok kırılınca, yol gösteren çok olur." sözünde geçen "ok"u, yayaya takılan okla karıştırmıyorsak, bu konuya yabancı olmadığımız ortaya çıkar. Yabancı olmayış, konuya daha sıcak bakmamızı sağlar. Büyük ya da küçük şeylere önem veren milletlerin aldığı yolu hep birlikte görüyoruz. Fakat bizdeki umursamazlık yok mu, bizdeki umursamazlık?.. Berbat bir şey. Derleme kaynaklarını kurutursanız, nokta hedeflere ulaşanları desteklemezseniz, kültürümüzden hiçbir izi yarınlara taşıyamazsınız. Hele hele kültür konusunda zayıflık gösteren halkımıza bilmedikleri, alamadıklarını vermezseniz, millet olma özelliğimizi daha baştan kaybetmiş oluruz.
Bu, gelecekteki çöküşlerimizin başlangıcı demektir. Ana kültür kaynaklarımızın tek ögesi durumunda olan köy odalarımızı mutlaka canlandırmalı, yatıya kalan misafirimize köyümüzde kaldığı zaman içinde, mutlaka sıralı yemek vermeliyiz. Öz kültürümüzü, bazı yaşayış ya da inanç biçimlerimizle karıştırmamalıyız. Asker uğurlaması ya da sünnet gibi geleneklerimiz bizim işaret taşlarımız arasında ise, bizi başkalarına doğru olarak anlatabiliyorsa, -tetiğe basmak hariç- ne olursa olsun, araba katarlarıyla gezmelere katlanmalıyız.
Yok eğer böyle yapmazsak, seyrettiğimiz herhangi bir film karesinde kendimizi tanıyamazsak, yanlış yolda olduğumuzun resmidir. O karelerdeki yaşayış biçimleriyle ezberlediğimiz ABD'li,"Amerikalı"dır. Falanca, filancadır.
Biz de öyle mi ya? Birçok ağza baktığımızdan olmalı, "sap gibi" ortada dolaşan görüntülere dönmüşüz. Görüntülerden hiçbirisi için, "İşte bu Türk!" diyemezsiniz.
"Bize ne oluyor?" Söyler misiniz? Tarihin altın sayfalarında başköşeyi tutmuş olan bir milletin mirasçıları olarak biz, "elek"lerimizi duvara mı astık?
Oyhan Hasan BILDIRKİ
PAPATYA
|
|
|
|
|
BİR ÇETE TÜRKÜSÜ (Şenpazar)
EYRİ AHMET
İskilip'in üzerinde bir kara bulut,
Aman anam ben gidiyom sen beni unut.
Gitme Eyri Ahmet gitme, yollarda it var.
Çok sallanma Eyri Ahmet, senden yiğit var.
Eyri Ahmet'in karısı, altın sarısı
Eyri Ahmet'i vurdular gece yarısı.
Eyri Ahmet'in kuşağı, Tosya kuşağı
Eyri Ahmet'i vuranlar Hacı uşağı.
Bu türkü, bazı ilk ağızlarda, ilk dörtlüğünü aşağıda verdiğimiz gibi derlenmiştir. Bu ikinci şekil, söyleyişe daha yatkındır.
"İskilip'in üzerinde
Bir kara bulut.
Aman anam ben gidiyom,
Sen beni unut"
Eyri Ahmet, Tosya taraflarında eskiden yaşayan ünlü çete reislerinden birisidir. Köy köy dolaşarak birçok can yakmış, soygunculukla büyük bir ün kazanmıştır. Gündüzleri kendisine dağları mesken edinen Eyri Ahmet, geceleri de köylere inermiş. Peşinden takibe çıkan zaptiyeler, Eyri Ahmet'in devamlı olarak köyde bir eve girdiğini görmüşler. Eyri Ahmet'in gündüzleri dağa çıktığı zamanlarda zaptiyeler, köydeki ev sahibi ile anlaşmışlar.
Gecelerden bir gece yarısı, ansızın Eyri Ahmet'in kaldığı evi kuşatmışlar, onu, çepeçevre her tarafından sarmışlar. İçeriye ne bir sinek, ne bir böcek bırakmışlar. Uçan kuşları bile oradan geçirmemişler. Köylüler de, kendilerine daima zulüm eden Eyri Ahmet'ten bıktıklarından, ona arka çıkmamışlardır.
Zaptiyelerden biri, aralarından "Hacı'nın Uşağı" diye bilineni, tetiğine atik, gözü en kara olanı, Eyri Ahmet'in yattığı evin altındaki dama girmiş. Damdan yukarıya, Eyri Ahmet'in bulunduğu yere basmış kurşunu. Eyri Ahmet yaralanmış. Yaralı haline aldırmadan, silâhını kapmış, bir umutla dışarı fırlamış. Fakat avludaki askerler, topluca ateş açarak Eyri Ahmet'i öldürmüşler.
Öldürmüşler ya, bu defa da köylüler, belki yiğitliğinden, gözü karalığından, korkusuzluğundan veya zaptiyelere duydukları öfkenin bin bir çeşidinden olacak, Eyri Ahmet türküsünü yakıp çığırmaya başlamışlar.
TELLİ GELİN (Şenpazar)
Akşamları tandur gelin
Kandülleri yandur gelin
Koynunda yatan yiğidi
Bana bildir telli gelin
Akşamları tandurmuşum
Kandülleri yandurmuşum
Koynumda yatan yiğidi
Gül mememden emdürmüşüm
İstanbul'dan geldi ferman
Dizlerimde yoktur derman
Aç kapıyı telli gelin
Mahmut Çavuş sana kurban
İstanbul'dan gelsin ferman
Dizlerinde olsun derman
Gel içeri nazlı yârim
Kolum yastık saçım yorgan
KANLI KAYALAR (Şenpazar)
Kayalar kayalar kanlı kayalar
Altında yârim yâr yâr diye ağlar
İkimizi bir kabire koyarlar
Ağla anam ağla bu işler olur
Bizi vuran zalim, Allah'tan bulur
Mezarımız kazılsın karşı karşı
Başucuma koyun yazılı taşı
Üstünde çimenler gözümün yaşı
Ağla anam ağla bu işler olur
Bizi vuran zalim, Allah'tan bulur
UYAN ALİ'M NAZLI YÂRİM
(Şenpazar)
Ekin biçtim tutam tutam
Arasına güller katam
Ali'm ile bicik yatam
Uyan Ali'm nazlı yârim
Ambarın kolundayım
Yaylanın yolundayım
Anne bana dokunma
Ben yârin yolundayım
Uyan Ali'm nazlı yârim
Bir ok attım sarı saza
İndi gitti toza toza
Yeşil gözün süze süze
Uyan Ali'm nazlı yârim
Karşıda koyun kuzu
Koyuna verin tuzu
Koyun tuzu yalarken
Oğlana verin kızı
Uyan Ali'm nazlı yârim
İndim dermen deresine
Un bağlamış yelesine
Diyemedim kimsesine
Uyan Ali'm nazlı yârim
DİL ÇEREZLERİ, Oyhan Hasan BILDIRKİ
(Yukarıdaki ve kitaptaki diğer örnekler, 1973 yılında Şenpazar yöresinden; Halil Özkan, Selahattin Özşiray, Saadet May, Servet Akdoğan, Eşref Gündüz, Mehmet Demir, Zefine Gün, Bayram Özkan, Hasan Kök, R. Metin Alan ve Mustafa Ay tarafından ilk ağızlardan derlenmiştir. Örnekler, derleyicilerinin diliyle, nasıl derlendiyse, o şekilde, yazıya aktarılmıştır.)
OYHANHASAN
SEVGİYE SUSAMAK
ALTINCI BÖLÜM
6.
1
Seni ne kadar sevdiğimi bildiğin halde, neden uzaksın gözlerimden? Dün bana verdiğin sözler yalan mıydı? Gözlerime baka baka yine yalan mı söyledin?
Neden böyle kararsızsın?
21 Nisan 1967
Çaresizliğini, yaşadığın tedirginliğini anlamasam; seni asla sevmeyeceğim. Saçlarında papatyalar vardı, ne tatlı, ne güzel!
Ama gözlerin yorgun, ıstırap dolu, neden?
22 Nisan 1967
2
Bugün memleketimdeyim. Göyneksizlerin arasında.
Ama gönlümde alevlenen ıstırabım, günden güne artmakta. Sen sevmemeliydin beni, avuçlarıma yazılmamalıydın çizgi çizgi.
Yollar çamur, her yer çamur. Köyün ilk okulundan çıkan çocuklar göründüler. Önde bayrağımız. Sonra şalvarlı, siyah önlüklü cici köy kızlarımız, delikanlılar. Sonra da pankartlar: "Kitapsız çocuk, susuz fidana benzer."
23 Nisan 1967
3
Resmini sana asla getirmeyeceğim.
Çünkü sensiz bir günümde yapılmıştır o resim... Hem sen varken yanımda, resminin ne hükmü var? Yalnız, saçlarında papatyalar var, o kadar!
25 Nisan 1967
4
Bugün ağlamışsın, neden? "YASAK MEYVE", sana da güç geliyor değil mi? Gözlerimizin şiiriyetinden de ne kadar uzaktayız? Seni sevdiğimi biliyorsun. Ağlama ne olursun, gül! Ben de ağlarsam, mutlu olabilir miyiz?
Bir yerde her şey bitecek, "YASAK MEYVE"mizin yarısını sen, yarısını ben, dişlemeyecek miyiz? Hadi, ağlama ne olursun, gül biraz. Sensiz aynalara bakamam ben.
28 Nisan 1967
5
Bugün bana geldin, gözlerini gözlerime bıraktın, yine eskisi gibi. Daha samimi, daha yüce. Sen sevgilim, canımsın, kraliçemsin benim.
Belki sana hep aynı şeyleri yazıyorum. Bunlar, sana olan duygularımın değişmediğini göstermez mi?
29 Nisan 1967
6
Söke parkındayım cicim. Güneş henüz yeni doğdu. Mehmet'leri bekliyorum. Bir yandan düğün yorgunluğu, bir yandan da sensizliğim. İşin garibi, sakallarım da uzamış… Adetmiş, kız tarafı; düğünün ertesi günü kaynı görmek istermiş. Gideceğim. Oh, seni seviyorum. Yeşillikler içinde güller ve ben, bir de şarkımız var kuşlarca söylenen. BU AŞKA CANIMI ADAYACAĞIM!
1 Mayıs 1967
7
Şimdi sınav salonuna girdik, yerlerimize oturduk. Nedense heyecanlı değiliz. Konyalılar bir aradayız, hep bildik, tanıdık!
Seni gördüm, yine saçlarında papatyalar vardı. Bana uğur getireceğine eminim. Seni seviyorum.
Yavaş yavaş heyecanlanmaya başladım.
3 Mayıs 1967
8
Bana söyleyemediğin şey, bu kadar önemli mi?.. Çok üzülüyorum sevgilim. Beni sevmeyebilirsin, seni zorlayamam. Aslında buna hakkım da yok. Ne olursun, acı da olsa, tatlı da olsa, -ki mutlaka acıdır- söyle. Biraz gözyaşı dökerim, sonra acımı içime gömerim. Sana karşı isyân da etmem. Çünkü ben, her zaman gamlıyım, her zaman üzgün!
Demek istediğin buysa, beni sevmiyorsan, de bana meleğim. Her şeyini geri verir, bir daha da rahatsız etmem seni. Kaderimde sen yoksan, ben neyi, hangi gerçeği değiştirebilirim?
Ne olursun, konuş meleğim. Senin mutluluğundan başka istediğim yok ki benim. Benimle mutlu değilsen, şayet bir başkasını seviyorsan, söyle bana. Sana yardımcı olayım. Yoluna bir daha çıkmayayım. Ama ben, seni çok sevdim. Yine de çok seviyorum seni.
Seni sevdiğim için, benim için kutsal olduğun için, üzmem seni. Kutsallığından hiçbir şey kaybetmemiş olarak kalacaksın gönlümde, bir tacidar gibi. Mabedimde ettiğim dualar, yalnız senin için, yalnız senin mutluluğun için olacak, ta mahşere kadar. Ellerim, senden gayrısına değmeyecek... Kendi adıma, kutsal yeşil odamızı bir başka hayâlle kirletmeyeceğim. Bu oda da yalnız senin resimlerin olacak, çizdiğim. Belki onlar da sana benzemeyecek. Ama ben, sen diye bakacağım onlara ve kutsal yeşil odamıza kimseleri sokmayacağım.
Yağmurlarda ağlasam bile, sen ağlama ne olursun. Beni sevmiyorsan, söylemek istediğin de buysa, ne olursun hemen söyle. Senin mutluluğun için, her zaman gamlı ve üzgün olmaman için, ne gerekirse yapacağım. Kaygılarım gerçek olsa bile, sana kızmayacağım. Yeter ki sen, mutlu ol, gül! Melekler daima güler, bilirsin. Bana niçin yazmıyorsun, neden? Oysa ben, daimi bir ıstırap içindeyim sevgilim. Ya beni bu dertten kurtar, ya temelli bırak kaygılar içinde yüreğimi. Sellere ver beni!
Sellere ver beni!
Ne olursun söyle bana, de bana sevgilim. Bir zamanlar beni severdin, onun hatırı için.
Ne olursun söyle. Üzüleceksem, -ki zaten üzgünüm- üzüleyim.
Korkuyorum meleğim, her şeyden, herkesten. Beni sevmiyor musun ha? Bu, bana söyleyemediğin şey midir? Ne olursun söyle sevgilim. Haydi ne olur, beni biraz olsun seviyorsan söyle, ne olur.
O kadar değişmişim ki, bu ben miyim, aynalarda gördüğüm? Daha fazla değişmek istemiyorum, ne olur anla beni.
5 Mayıs 1967
Oyhan Hasan BILDIRKİ
SEVGİYE SUSAMAK
|
|
|
|