|
İDRİS KAVA
DİL VE KÜLTÜR
Üniversitede dilbilimi dersinde dilin tanımını yapılırken “Dil, insanlar arası iletişimi sağlayan en doğal ve en büyük iletişim aracı ve toplum içerisinde yaşayan ve gelişen bir öğe” olduğu söylenmişti. Ben de bu yazımda dilin oluşmasındaki bazı etmenlerden bahsetmek istiyorum. Tabiî ki bunların başında kültür faktörü gelmektedir ve bu anlamda biraz da kültürden bahsetmek istiyorum. Kültür: İnsan toplumuna özgü bilgi, inanç ve davranışlar bütünü ile bu bütünün parçası olan maddi ve manevi nesnelerdir. Toplumsal yaşamdan dil, düşünce, gelenek, yasalar, sanat eserleri gibi her türlü maddi ve manevi ürününü kapsamına alır.” Dolayısıyla dil gibi canlı ve sürekli gelişen ve toplumun bir parçası (toplumun ürünü) olan kültür ile ilişkilendirmemiz mümkündür.Ben bu yazımda dilin kültüre etkisinden çok; kültürün dile etkisinden söz etmek istiyorum. Her dilin kendine özgü atasözleri, deyimleri, nüktelerinin olması ve bunların bir başka dile aktarılmasındaki zorluklar, her dilin ayrı bir yapısının ve her dilin ayrı bir dünyasının olduğunu göstermektedir ve oluşmasında da kültürel faktörler ve deneyimler etkilidir. Örneğin “Açma sırrını dostuna, o da söyler dostuna.” ,”İki ölç, bir biç”, “ Kötülük her kişinin kârı, iyilik er kişinin kârı.”, “Serçeden korkan darı ekmez”, “Son pişmanlık fayda vermez.”, “Adam adamdır, olmasa da pulu; eşek eşektir, olmasa da çulu.” Atasözleri, insanlar tarih boyunca kendi kültürel oluşumları içerisinde ilgi ve ihtiyaçları, duygu ve düşüncelerini, tecrübeleri, ders verici durumları dil vasıtasıyla sonraki kuşaklara aktarmışlardır ve atasözleri toplumun ne ile ilgilendiğini değer yagılarını neleri önemsediklerini yansıtmıştır. Kısacası atasözleri o topluma ayna tutmuştur. Bu nedenle diyebiliriz ki; dil, kültürün aynasıdır, yansımasıdır.
Dilin duygu zenginliği ya da yoksulluğu, o kültürün zenginliği ya da yoksulluğudur. Bir toplumun dil sınırları o toplumun kültürünü belirler.” Yani toplumun ne ile ilgilendiği, coğrafik şartları, iklimi dile yansır. Örneğin Şemdinli’de ya da Antalya’da yaşayan insanlar için kar farklı duyguları çağrıştırır. Şemdinli’de yaşayan biri için kışın sert ve soğukluğunu; Antalya’da yaşayan biri için ise bir sevinç kaynağı oluşturur. Bu da dilde karla ilgili duyguların yaşanılan coğrafya ile farklılaştırdığını göstermektedir. Yazımın bundan sonraki kısmını “dengbêj” ve “ozan” arasındaki farklılıklara ayırmak istiyorum. Dengbêj sözlü Kürt edebiyatında bir olayı sözle aktaran kişi; ozan ise daha çok şiir, kültürel ve yöresel deyişleri bulup saz eşliğinde söyleyen kişilerdir. Dengbêj kilamlar (manzum hikaye) ile lawjeler (mistik vaazlar) gibi günlük yaşamın ufak ayrıntıları üzerine kurulu konular seçmişlerdir. Bilinen Dengbêjler Karapêtê Xaço, Meryemxan, şakiro gibi ismlerdir. Bilinen ozanlarımız ise Dadaloğlu, Karacaoğlan, Köroğlu, Mahzuni, Arif SAĞ, neşet ERTAŞ gibi şahsiyetlerdir. Son olarak “Dilini, kültürünü yitiren halklar, tüm varlığını yitirir.” diyorum
ÖZLEM BALA
HAYATI YEŞERTEN GÜÇ
Hayat bir sevgi kaynağıdır. Hayatın güzelliği ise yüreğimizde saklıdır. Saklı olan bu sevgiyi daha bilinçli, eğitimli toplumda daha da görkemli kılacaktır. Bu görkemlilik insanca yaşamanın sorumluluğunu da daha da artırır. İnsanca yaşamanın da bedeli sevginin gücüdür.Sevgi olmadan hayatın da pek anlamı olmaz. Çünkü sevgisiz bir hayat karanlıktır, maalesef toplumumuz pek sevginin gücüne inanmaz ve sürekli bir boşlukla, karanlıkla boğuşmak zorunda kalıyor. Bunun temelinde var olan geri zihniyettir. Geri zihniyet sevginin gücünü, güzelliğini ortaya çıkartmaz ve sürekli toplumu geriletir. Örneğin kendi ailelerimizde bunu somut olsak ta görebiliriz. Çocuğa sevgiyle değil dayakla, küfürle terbiye etmeyi düşünürü. Bu da çocuğun hayatını karartmak için bir örnek; Çocuğun tüm hayalleri yıkılır. Geleceğe dair bir umudu olmaz. Ama sevgiyle terbiye edildiği zaman, sevgiyle yaklaşıldığı zaman çocuk mutluluğu, huzuru, birliği ve beraberliği ve dayanışmayı yaşar. Çocuk daha mutlu olur ve yarına hep parlak bakar. İşte sevginin sınırsız gücü tüm karanlıkları yener başarıdan başarıya gider.
Bilinçli sevginin temeli eğitimdir. Eğer birey kendisini eğitirse, geliştirirse, yetiştirirse toplumumuz gün geçtikçe daha da yüceleşir ve kültürsel, eğitsel, sosyal bir zemin oluşur. Oysa sevgi hayattır, umuttur, tutkudur, kültürdür, başarıdır, sabırdır, mutluluktur, yüceliktir, bilinçtir, eğitimdir; kısaca her şeydir, her şeyin anlamında sevgi saklıdır. Hayatı yeşerten güce sahip olalım. Olalım ki hayatta ne istediğimizi bilelim. Amacımız, hedefimiz yalnızca hayatı yeşerten sevgiden yana olsun. O zaman göreceksiniz ki, hayatımızda büyük değişim ve dönüşümler olacaktır. Ve hayat kendi anlamını sevginin sınırsız gücünde bulacaktır. Hep el ele versek bunu başarırız. Daha güzel anlamlı bir toplum için sevginin güç birliğine inanalım daha bilinçli yaşayalım.
MUZAFER AKDENİZ
YORGUN
Yorgundu… Ayakları onu bilmediği bir yere doğru götürüyordu. Vücudunda Ağustos sıcağının kavurucu etkisi yüzünde hafif bir rüzgarın tebessümü vardı.Çarşıya doğru yürürken sağda-solda gördüğü sebze arabalarını,mevsimlik sebze-meyve barakalarını,dükkanının önünde oturan yaşlı amcayı,bulmaca çözmek için aldığı gazeteyi her akşamüstü bu saatlerde karıştıran,okuyor gibi görünen genç mağazacıyı,bu kadar çay bardağını tek elle nasıl taşıdığını anlayamadığı çaycı ağabeyi,aslında vakitlerini geçirmek için,can sıkıntısından dolayı çarşıyı durmadan turlayan gençleri ve önünden geçilince insanı kendine çeken türkülerin çalındığı mütevazi çay evini bir gün görmeden hayatından bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu adeta.Yorgundu Çünkü yılların biriktirdiği bir yük vardı omuzlarında. Onbir sene evvel köylerini boşaltıp şehre yerleştiklerinden beri her gün katlanan bir yükün altından ezildi adeta.Çünkü geride sadece köylerini,tarlalarını,bağ bahçelerini,evlerini değil;umutlarını,hayallerini,acılarını,tebessümlerini,dağlarını,vadilerini,çocukluğuna dair gökkuşağının renklerini,papatyalarını,zambaklarını geride bırakmıştı.Ve bir türlü alışamadığı şehir hayatı…Daha gelişlerinin ikinci yılında amansız bir hastalığın kollarında her gün biraz daha eriyen ve nihayetinde hayata gözlerini yuman babası.Hastalığına bir çare bulunamayan, sabahlara kadar ağrılarından uyuyamayan ve iniltileri hala kulaklarında çınlanan babası.Onu,annesini ve beş kardeşini hiç bilmedikleri,tanımadıkları bir şehirde iki küçük odalı,mutfağı ve banyosu olmayan,toprak damlı,taş duvarlı,kışın damlayan bir evde bir gece sabaha karşı dünyaya veda eden babası.Ve annesi..Daha genç sayılabilecek bir yaşta eşini kaybeden,ilk defa geldikleri bir şehirde bütün zorluklara,sıkıntılara rağmen acılarını kalbine gömen,yoksulluğu,yoksunluğu içine çeken,kimseye muhtaç olmamak için ömrünün en güzel yıllarını kah temizlikçilik kah çocuk bakıcılığı yaparak geçiren,çocuklarının sağlığı ve esenliği için giymeden giydiren,yemeden yediren annesi…Hayatta en büyük gayesi annesine tasasız, mutlu ve huzurlu bir hayat yaşatmaktı.
Zaman ne çabuk geçiyor… Okula başladığı günü dün gibi hatırlıyordu. Babasının vefatından sonra daha çocuk yaşta geçim derdine düşmüş, bu konuda annesine yardımcı olmaya çalışıyordu. Bu sürede yapmadığı iş yoktu adeta. Sabahları okula gidiyor, öğleden sonraları ise kâh ayakkabı boyacılığı, kâh garsonluk, çaycılık yaparak en sonunda da arabalardan yük indirerek kimseye muhtaç olmamak adına, kendisinin ve kardeşlerinin okul masraflarını çıkarmak için günlerini geçirmişti. Altları delinmiş, su çeken ayakkabılarla karlı, çamurlu yollarda okula gidip geldiği günleri, gaz lambası ışığında ders çalıştığı uzun kış gecelerini nasıl unutabilirdi? Evde sadece ablası okumuyordu. Diğer dört kardeşi de okula gidiyordu. İkisi kızdı. Okuyabildikleri kadar kız kardeşlerini de okutmayı düşünüyordu. Bütün zorluklara rağmen kendisi de bugüne kadar okumuştu. Okulda her yönü ile örnek gösteriliyordu. Liseyi daha yeni bitirmiş, üniversite sınavına girmişti. Gayet iyi bir puan almıştı. Tercihlerini öğretmenlerinin yardımıyla vermiş. Neticeler bugün belli olacaktı. İçinde onun heyecanı vardı. En çok sevdiği, çocukluğundan beri hayalini süslediği öğretmenlik bölümüne girebilecek miydi? Daha fazla dayanamadı. Okula doğru hızlı adımlarla yürümeye başladı. Okulda Müdür Bey vardı. Kapıyı çaldı, içeri girdi. Saygıyla hocasının elini sıktı. Hocasının gözleri parlıyordu. Sözü fazla uzatmak istemedi. Çünkü öğrencisinin de büyük bir merakla sonucu beklediğini biliyordu. O, sonuçlar açıklanır açıklanmaz öğrenmişti. “Tebrik ediyorum. Birinci tercihin olan öğretmenlik bölümü gelmiş, hepimiz için hayırlı olsun” dedi. Heyecandan biraz duraksadı sonra; “Teşekkür ederim hocam. Emeği geçen herkesten Allah razı olsun” diye karşılık verdi. Başka bir şey söyleyemedi. Biran önce kendini dışarı atıp, sevincini doyasıya yaşayıp, dostları ile paylaşmak istiyordu. Çünkü zor şartlarda, sıkıntılı zamanlarda ve emek sarf edilerek elde edilen başarılar daha anlamlı ve insanı daha çok mutlu ediyordu. Bugün yıllardır harcadığı alın terinin semerisini aldığı gündü. Bundan dolayı da ne kadar sevinse azdı. Hayatta bazen üzerimize kapıların kapandığını hissetsek de, aslında başka kapıların önümüzde açıldığını geç fark ederiz. Dolayısıyla yaşadığımız müddetçe umudumuzu hep korumamız gerekir. Yaşanılan acıların, çekilen sıkıntıların insanı olgunlaştırdığını, sorumluluklar yüklediğini ve dezavantaj gibi görünen kimi olayların nasıl avantaja çevrilebileceğini yaşayarak öğrenmişti Köylerinden göç etmenin, çocuk yaşta yetim kalmanın, yoksulluğun, acıların karşılığını üniversitede okuyarak ve iyi bir meslek sahibi olarak alacaktı.
Kendini o heyecanla dışarı attı. Güneş dağların doruklarına çekilmiş, bir güne daha veda etmek üzereydi. İnsanlardan kimisi yavaş yavaş evlerine gitmeye hazırlanırken, kimisi de akşam serinliğinde muhabbetin tadını çıkarmaya çalışıyordu. Yer yer parke taşları çıkmış, her köşesine arabaların park edildiği, tozlu, çukurlu yolda yürürken, bu güzel günde başarısına en çok sevinecek olan annesinin bu sevincini karşılıksız bırakmak istemiyordu. Hem bu başarının asıl kaynağının o olduğunu annesine göstermeliydi. Yoluna çıkan ilk çiçekçiden en güzel çiçeklerden bir buket yaptırdı. Güzel kokan parfümlerden sıktırdı. Çiçek parasını ödedikten sonra dışarıdaki insanların arasına katıldı. Başı önünde derin düşünceler arasında yavaş yavaş yürümeye başladı. Minarelerden akşam ezanı yükseliyordu. Ezanı duyunca içi huzurla doldu. Bu çağrıya karşılık vermesi gerektiğini düşündü. Abdesti vardı. Dışarıya pek abdestsiz çıkmazdı. Bu annesinin ona bir tavsiyesiydi. Cami bahçesinde her zamanki gibi boyacı çocuklar karşıladılar onu. “Abi boyayım mı?” “Abi parlamazsa bedava” sesleri arasında merdivenleri teker teker çıktı. Elleri ve yüzleri boyalı fakat yürekleri yağan kar gibi bembeyaz ve temiz olan bu masum bakışlı, sevgi tebessümlü çocukları kıramazdı. En küçüğüne emanet bırakarak ayakkabılarını camiye girdi.
Elinde çiçeklerle, bir günün yorgunluğunu daha atmaya çalışarak eve doğru yürümeye başladı. Yolda karşılaştığı tanıdıklarına selam veriyor, oyun oynayan çocukları tebessümle seyrediyordu. Mahalleye girdiğinde bir koşuşturmanın bir telaşın farkına vardı. Hızlı adımlarla ilerledi. Heyecanından kalbi fırlayacak gibi oldu. Dayanamadı, koşmaya başladı. Her gelen onların evine doğru koşuyordu. Evin önünde gelince “ne var, ne oldu?”diye bağırmaya başladı. Sonunda, duymamak için ömrünü feda edecek, aç, susuz kalacak sözü duydu. “Annen öldü”.O an gözleri karardı, başı döndü, yutkundu, yere düşmemek için kendini zor tuttu. Bağırmak istedi. Çığlıkları dışarı çıkmıyordu. Komşusu olan yaşlı amca onu tuttu, bir kenara oturttu. “Aniden oldu evladım, ölüm bu; ne zaman geleceği belli olmuyor. Allah rahmet eylesin.”dedi. İçeride kadınların çığlıkları yükseliyordu. Başını ellerinin arasına alıp, hüngür hüngür ağladı. Yanına yeni okula başlayan kız kardeşi sokuldu. Kardeşini kucakladı, saçlarını kokladı. Az önce annesi için getirdiği çiçeklerin her biri yerlere dağılmıştı. Gözlerini uzakların derinliğine dikmiş, yanaklarından süzülen yaşlar toprağı ıslatıyordu.
|