|
SIVAS
Evliya Çelebinin Seyahatnamesinden
Buradan kalkarak, birkaç gün gittikten sonra Maraş Kars'ını sağ tarafımızda bırakıp Maraş toprağında Elbistan kasabasına geldik. Düz bir sahrada, çay kenarında, sırtında Eshâb-ı Kehf dağı vardır. Bağ, bahçeli, bin kadar evi olan bir kasabadır. Maraş Paşasının hassı olup yüz elli akçelik kazadır. Kethüda yeri ve yeniçeri serdarı vardır. Halkın hepsi Türkmen'dir. Şehrin doğusu gün geçtikçe harap olmaktadır. Camii, hanı, hamamı ve çarşısı vardır. Haftada bir, büyük pazarı olur. Şehir dışında, bir hayli mesafede, Eshab-ı Kehf ziyaret yeri vardır. Fakat bu mağaradan öyle köpek sesi gelmez. Ben şimdilik Eshâb Kehfi üç yerde ziyaret ettim. Hangisinin doğru olduğu belli değildir. Yoksa Takyanos zulmünden her biri birer diyara kaçtılar da yüksek makamları böyle ayrı mı görünüyor? Tarsuslularla Marazlılar kendilerinde olduklarını iddia ederler amma, Tarsus'ta olması gerçeğe daha yakındır.
Buradan kuzeye doğru ilerleyerek Açdı kasabasına geldik. Türkmen Ağası hükmünde yüz elli akçelik kazadır. Kethüda yeri, yeniçeri serdan ve muhtesibi vardır. Kasaba bir çukur yerde ve dere kenannda olup bin hanelidir. Camileri, mescidi, hanı, hamamı, çarşısı ve pazarı vardır. Buradan yine kuzeye doğru giderek Gürün kasabasına geldik. Sivas eyâletinde ve Engel toprağında yüzelli akçelik nahiye kalasıdır. Bin haneli olup camii, mescidi, hanı, hamamı, sultan çarşısı olan şirin bir kasabadır. Türkmen Ağası hükmündedir. Kethüda yeri, serdan ve muhtesibi vardır. Şehir içinden nehir akar. Halkı, Okçuoğlu kürkü giyer. Havası ve suyu güzel olduğundan halkı dinç olur.
Buradan kalkarak kuzeye doğru ilerledik, sahralardan geçip Darende kalesine vardık. Sivas eyâleti toprağında Türkmen Ağası hükmünde yüzelli akçelik kazadır. Yeni serdan, subaşısı, müftü ve nakîbi ile bilginleri vardır. Kalesi taşlık bir yerde ve yüksek bir tepe üzerinde olup, Hazret-i Ömer'in çocuklanndan olan Malatya fâtihi tarafından yaptırılmıştır. Zaman geçtikçe yer yer harab olduğundan dizdân ve neferleri yoktur. Şehir Karadoruk toprağında, nehir kenannda kerpiç taşla yapılmış bin kadar haneli, bağlı ve bahçeli, yedi mihrab camili, han ve hamamı İle çarşı ve pazan olan bir şirin kasabadır. Halkı, Türkmen ve Ermenidir. Debbağhânesi meşhurdur. Kırk-elli dirhem kadar sulu zerdalisi olur ki, kurusunu Arap ve Acem'e hediye götürürler. Ayandan Şeyhoğlu ile üç gün sohbet ettik. Buradan kalkarak yine kuzeye doğru giderek Sazatğaz'a geldik.
Sivas toprağında gelişmiş bir köy olup, halk Müslüman ve Ermenidİr. Bir kayadan hayat suyu gibi kaynak su akar. Buradan da hareketle, yine kuzeye doğru giderek Mancılık köyüne geldik. Türk¬men Ağası idaresinde, Sivas toprağında bir zeamettir. Yine kuzeye doğru giderek Ulaş, kasabasına vardık. Sivas toprağında, Türkmen ağası ulusu Köçümi burada oturup, Türkmenlerden yayla hakkı alır. Ayrıca kadısı vardır. Beşyüz haneli îslâm ve Ermeni kasabasıdır. Memi Kethüda Camiini, Sultan Süleyman'ın fermanı ile Mimar Sinan yapmıştır. Birkaç dükkânı olup başka imaret yeri yoktur
Buradan da kuzeye doğru giderek Sivas sahrasında Kızılırmak nehri üzerindeki Zağzağ Köprüsü'nü (Eğriköprü) geçtik. Onsekîz gözlü büyük köprüdür. Bu Kızılırmak nehri de Erzurum ve Nikhisar dağlarından ve Özellikle Beydağı'ndan çıkıp, nice köy ve beldeleri sulayarak bu Eğriköprü'den geçer. Sonra tâ Kayseri altındaki bir gözlü köprüden geçip, batı taraftaki şehirleri sulayarak Çaşnigir Köprüsü'nden geçer. Osmancık kalesiyle Hacı Hamza'dan ve Tosya yakınından geçip Bafra şehri yanında kayalardan kendini Karadeniz'e atarken öyle feryad-figan eyler ki, insanın kulağını sağır eder. İşte, bu şekilde güzel yerleri seyrederek Sivas şehrine geldik.
Darü'l-alây Kâhne Âbad yani Sivas Kalesinin Yapısı: Hazret-i Zekeriyya zamanındaki Maraş Kayseri Cimcime, Maraş'ı kurmuştur. Bunun diğer kardeşi de Sivas'ı kurmuştur. Bazı tarihler, bunu Şah Kiyomers'in kurduğunu yazarlar. Bazıları İse Dahhâk Mari'nin olduğunu söylerler. Kiyomers, Sivas'da medfundur. Bunun zamanında, Sivas'da ekilmedik toprak kalmazmış! Tâ Kızılırmak kenarına kadar şenlendirilirmiş. Sonra nice hükümdarların eline geçip, sonun¬da Bağdad halifesi Harun Reşid zamanında Seyyid Cafer Gazi yardımı İle islamların eline geçmiştir. Sonra Dânİşmendoğullanndan Nikhisar fâtihi Sultan Melik Gazi, Selçukluların yardımı ile tekrar almıştır. Onlardan sonra da Osmanlılar,Yıldırım Bayezid zamanında, Türkmenler elinden almış ise de, Timur'un ilerlemesinde ilk defa önüne Sivas gelmiştir. Halkı ve binlerce çocuk boyunlarına Kur'an takarak Timur'u karşılamaya çıkmışlarsa da, demir yürekli nursuz adam bunları ayaklar altında perişan etmiştir. Burada yedi gün kalarak yetmiş bin bilgin ve halkı kılıçtan geçirmiştir. Bu şekilde kaleyi dahi harab etmiştir. Halen harabeleri durmaktadır. Halk ağzında, «Sana bir iş edeyim ki Timurlenk Sivas'a etmemiş ola» derler.
Timur, Nasreddin Hoca ile görüştüğünde Hoca, Timur'a:
— «Niçin Sivas'da kırkbin çocuk ve nurlu Muhammed ümmetini Tatar atlar altında ezip yetmişbin Allah yaratığını öldürdünüz?» Dediğinde
- Timur:Vallahi Sivaslılar, Kuran-ı Azim yaratılmışdır diyerek, uydurma sözleri hükmü kaldırılmış âyetlere benzedip, Kur'an'ı Kur-anlıtan çıkarmışlardı. Çocukları da zina çocukları olup, ihtiyarları ise Şiî, Hurafî, Cebrî, Kadiri mezheplerine girmişlerdi. Âleme örnek olarak doğru yola getirmek için, üzerlerine yürüyerek şehirlerini harab ettim. Senin hatırın için şehrini sana bağışladım. Korkma, harab etmem.» demişti.
Sonra, Yıldırım Han ile çarpışmıştır ki daha önce anlatılmıştır.Çelebi Sultan Mehmed padişah olduğunda Sivas'ı imar etmeye başlamış ve iki kale yaptırmıştır. Daha sonra Bayezid Velî zamanında Acem Şahı; Erzurum, Kemah, Sivas ve Tokad taraflarını, «Miras malım ve arpa çukurum» diyerek ele geçirdi. 921 tarihinde buraları Acem elinden geri almıştır. Ben, Murtaza Paşa efendimize vezirlikle Sivas valiliği verildikten sonra, Haleb'den Urfa, Raka, Harran, Maraş ve Kayseri taraflarına dört ay seyahat ederek, Sivas'a gidip şerefli sohbetlerinde bulundum. Paşa kalesinde saraya bitişik Çavuşzâde'nin evini bana hazırlatıp bütün ihtiyaçlarımızı gönderdi. Biz de padişah defterdarına ve ilgili yerlere müracaat ederek Sivas'ın tamirine başladık.
Sivas'ın imaretleri: Süleyman Kanunu üzere, Sivas vezirinin padişah hâssı dokuzyüzbİn akçedir. 48 zeameti, 928 tımarı vardır.
Sivas eyâletinin sancakları şunlardır: Amasya, Çorum, Bozok, Divriği, Canik ve Arapgir, Sivas sancağı paşa merkezidir. Hazine defterdarı yoktur. Defter kethüdasının hâssı 80200 akçedir. Tımar defterdannınki 62550 akçedir. Çavuşlar kethüdası ve çavuşlar emini vardır Bütün sancakları ile birlikte askeri 3133 kılıçtır. Zeamet sahipleri, tımarları ve kanuna görre cebelileriyle onbin seçkin askeri olur. Bu toplam askerin yıllık geliri 218327 akçedir. 300 akçelik şerif kazadır. Nahiyelerinden mollasına altıbin kuruş getiri olur, Vezirine, kanun üzere kırkbin kuruş verilir. Hanefî mezhebinden müftüsü vardır. Sipah kethüda yeri, yeniçeri serdarı, şehir naibi, muhtesibi, bacdân ve kapancısı da vardır.
Sivas kalesinin şekli: Sivas şehrinin kuzey tarafındaki dağlara Seyb-i Nişan ve Tozsar dağlan denir. Sivas, bu yüksek dağların eteğinde kurulmuş büyük bir şehirdir. Bütün evlerinin yüzleri kıble tarafına, Sivas ovasının Eğriköprü yönüne bakar. Aşağıda, Timur'un harab ettiği kale durmaktadır ki düzlükte yapılmıştır. Çevresi 10500 adımdır.
Harab oluşunun tarihi şöyledir «Süd harab ez âteş-i ceyg-i Timur,Der şuhûr sâl-i tariheg.» Sene 803
Gerçi harabdır amma gayet sağlam ve düzenli rıhtım, dolma horasan ve taştan yapılma büyük bir kaledir. Yer yer burç ve kuleleri vardır. Fakat birçok yerleri yıkıktır. Az bir masraf ile tamir olunabilir.Bu harab hisarın çevresinde beş aded kapı vardır. Batı tarafında Kayseri kapısı, doğuda Palas kapısı, yine doğuda Tokmak kapısı, kuzeyde CanCun kapısı, yıldız tarafında Sülpür kapısı. Bu kalenin kapıya ihtiyacı yoktur. Arabalar girer. Aşağı varoş içinde 4600 bağsız bahçesiz fakat suyu olan evler vardır. Kırk aded mahallesi vardır. Kayseri kapısı mahallesi Ermeni mahallesidir. Burada ayrıca Rum mahallesi de vardır. Ağce Yüne, örtülüpınar, Köhnecivan, Çarşı, Meydan, Oğlançavuş, Ağadeğirmeni, Berzcitarlası, Baldırpazan, Sıkçoban, Kaleardı, HacıZahid, Ulucâmi, Pulurtepe, meşhur mahalleleridir, îki aded kalesi birbirinden bir ok menzili kadar uzaktır. Birisi kıble tarafında yüksek olup, Çelebi Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Dört köşe, hendeksiz, yalın kat, iki kapılı toprak bir tepe üzerinde yapılmıştır, işlek kapısı kıble tarafına, aşağı şehre açılır. Diğer kapısı doğuya açılır ki daima kapalıdır, içinde iki yüz nefer evi, bir camii, erzak anbarlan, su sarnıçları, cebhâneliği, kırk kadar da hurda topları vardır. Bu kale bütün şehre havaledir. Paşa kapısından yüksektir.
Osmanlı ülkesinde mirmiranlar ve vezirler iç kalelerde oturagelmîglerdir. Amma Diyarbekirde ve Sivas' da paşaların iç kalede oturmaları için kanun vardır. Zira bu Sivas'da, paşanın oturduğu aşağı hisara yukarı iç kale hisarı havaledir. Paşası isyan etse, aman vermeyip yukarı hisar topları paşa hisarını harab eder. Bu paşa hisarını Timur harab etmezden önce, 586 tarihinde Sultan Alâaddin Keykubad tamir etmişti. Çepe çevre iki kat taş ile bina olunmuş sağlam bir kaledir. Çevresinin uzunluğu binbeşyüz adımdır. Alçak hendeği vardır. Kalenin etrafını kuşatır. Toplam yirmi aded kule ve altıyüz duvar dişi vardır. Duvarının yüksekliği yirmi yedi zira1 kadardır, iki kapısı vardır. Biri kuzeye dağ yolu tarafına, şehzadelerin mezarlığına çıkar. İki kat demir kapıdır. Ağa dindarı, bekçileri, kapının iç yüzünde beklerler. Diğer kapisi kıble tarafına açılıp aşağı şehre gider. Bu kale içinde üçyüz aded bağsız, bahçesiz toprak örtülü ev vardır. Paşa sarayı buradadır. Daha önce bir keşif sarayı damı idi. Murtaza Paşa efendimiz; çeşitli odalar, divanhane, içoğlanlanna odalar ve bir hamam yaptırıp geliştirmiştir. Bu kalede de bir cami, bir hamam ve bir medrese vardır. On kadar dükkân bulunur. Aşağı kale, yukan iç kaleden daha güzeldir. Zira paşa burada oturduğundan, haftada dört kere divan olup büyük toplantılar yapılır.
Kale, dağ eteğinde ve dört köşe olup güzel suları vardır. Fakat yüksek yerde olduğundan herkes çıkamaz. Anıma Celâli ve Cemâli korkusundan, şehir ileri gelenlerinin bütün kıymetli malları bu yukan kalede toplanmıştır. Sivas'ın bu İki iç kaleleri ile Timur'un harab ettiği aşağı kalenin varoşu içinde ve dışında toplam altıbinaltmış hâne vardır.
Sivas'ın Camileri: Aşağı varoşda Ulu Cami: Bedestan yanında enine ve boyuna ikişer yüz ayak eski yapı bir camidir. Sultan Kılıç Arslan tarafından yaptırılmıştır. Bir minarelidir. Toprak ile örtülüdür. Camiin içindeki sütunların sayısı belli değildir. Kızıl Cami: Tek minareli eski yapı bir ibadethanedir. Sivasefendi Camii: Bir minareli, yeni yapı, ferah bir camidir. İçinde devamlı Kur*an okunup zikir, yapılır. Musaefendi Camii: Sağlam bir yapıdır. Kilise Camii, pazar yerindedir. Koca Hasanpaşa Camii: Bu Sivas'da bulunduğu sırada camii yaptırmıştır. Gece gündüz cemaati boldur. Etrafındaki dükkânlar ve kuyumcular çarşısı, hep camiin evkafıdır. Kıble kapısı üzerindeki tarihi 972'dîr. Yukankale Camii, Aşağıkale Camii... Bunlardan başka birçok mahalle mescidleri vardır. Her mahallede birer, ikişer tekke bulunur. Zira halkı gayet dindardır.
Medreseleri: Kızıl Medrese denilen görülmeye değer bir medrese vardır ki, islâm ülkelerinde öyle bir ilim evi ne yapılmıştır, ne de yapılabilir. Timur bunu gördüğünde heyecanlanıp, binanın şekline hayran kalmıştır. Kale kapısı gibi yüksek bîr kapısı var ki, gören kimsenin aklı perişan olur. Ustası bu kapının sağında ve solundaki yüksek eşiklere Cenab-ı Hak'kın yaratmış olduğu çiçeklerin şekillerini öyle bir süslemiştir ki, gören şaşırır. Kapısı üzerindeki tarihi şöyledir: «Bunîye Kılıç Arslan bin Mes'ud sene 569». Zamanla bazı yerleri bozulmuştur. Bu medresenin mutlaka görülmesi ve her tarafta anlatılması gerekir.Medresenin içinde iki katlı seksen oda vardır, ilim öğrenen talebe efendiler kışın alt katlarda, yazın ise üst katlarda öğrenim yaparlar. Vaktiyle gelirleri öyle sağlammış ki, evkafı sayesinde her gün öğrencilere iki defa sekiz türlü nefis yemekler fağfur! kâseler içinde verilirmiş. Fakat hâlâ öğrencileri bu nimete sahip olmayan riyasız kimselerdir. Alah hidâyet vere.Yüksek kale altında Hamam medresesi varsa da kim tarafından yaptırıldığını bilmiyorum. Aşağıhisar medresesi: Paşa Sarayı yanında olduğundan öğrencisi çoktur. Hasanpaşa medresesi: Aşağı Varoştaki camiin avlusu etrafında Öğrenci odaları vardır. Sivasî Efendi medresesi.
Sıbyan mektebleri: Yüzkırk aded ebced okuyan çocuk mektebi vardır. Kırkının evkafı kuvvetlidir. Diğerleri parasız mektepler olup, bazılarında da öğretmenler para ile çocukları okuturlar Tekkeler ve dervişler: Onbîr tekke vardır. Arpacızâde Efendi Tekkesi, Sivasî Efendi Tekkesi, Hallâfi Tekkesi, şehrin dışında bir kaya üzerine Suhayb-ı Rumî yahut Abdülvehab Gâzî Tekkesi.Hanları; Küçük, büyük on sekiz tanedir.Bu bina güzel bir han olup elli ocaktır .Buna yakın Kapan Hanı, Hasanpaşa hanı kî bazıları Muhtesİb hanı derler. Çünkü muhtesib ağa burada oturup çalışırdı. Kaşıkçızâde hanı,ŞeyhEfendi hant. Nalbantlar hanı, ibrahim Efendi hanı, Tashan meşhur hanlardır.
Hamamları: Köprü başındaki Koca Hüseyinpaşa hamamı eski üslup bir yapı olduğundan, Süleyman Han ve Bağdad fâtihi Murad Han bunda yıkanmışlardır. Halâ onların yıkandığı sultan halveti kapalıdır, kimse girip yıkanamaz. Kale altında Eski Hasanpaşa hamamı, pazar meydanında Meydan hamamı, Taşhan hamamı, Medrese hamamı, Paşakalesi hamamı. Bu hamamlar hep çiftedir. Bunlardan başka yüzonsekiz kadar saray ve buna benzer hanedan hamamları da vardır.
Çeşmeleri: Kırkbes. kadar çeşmesi vardır. Sulan hep şehrin kuzeyindeki Supnişan dağından ve Tuzhİsar tepelerinden gelir. Meşhurları: Kale çeşmesi, Kuyumcular Bedestanı çeşmesi, Pazaryeri çeşmesi, Medrese çeşmesi ve Ulucâmi yanındaki çeşmedir. Şehrin içinden akan çay üzerinde birkaç köprü vardır. Çay taşlığında, hayli çam getirir. Çay, Tuzlahisar ile Supnişan dağlarından toplanıp şehrin sırtında yetmiş seksen kadar un değirmenini döndürerek Sivas sahrasına gelir ve oradan Kızılırmak'a akar.
Çarşı ve Pazarı: Ulucâmi yanındaki bedestanmda bin aded dükkân vardır. Sipâhpazan meşhurdur. Saraçhanesini, Sultan Dördüncü Murad'ın valide kethüdası Behram Ağa yeniden kagir olarak yaptırmıştır. Başkaca debbağhâne ve kuyumcular dükkânları vardır.Sivas'ın havasının güzelliğinden, halkı buğday renkli ve dinç olur. Şehir ayanı fâhire elbise, orta halliler Londra çukası ve Elvan boğası giyerler. Lisanları Kürtçe ve Türkçe'dir. Erkekleri çabuk ihtiyarlar. Kızları gayet güzel ve canlı olurlar. Havası fazla şiddetli olduğundan bağ ve bahçesi yoktur. Dağlan ağaçsız ve çıplaktır. Şehir dördüncü hakiki iklimde ve onyedinci örfî iklimdedir. Ürünlerinden buğday, arpa, nohud ve mercimeği gayet bol olur. Bir kilesi kırk kile ürün verir. Bir okka ekmeği ve altı okka gelir bir at yemi birer akçedir. Bostanları gayet çoktur. Pamuklu bezi gayet beyaz ve ince olur. Bir çift ayakkabı ve mest onbeş akçedir, Telal ağa çizmeleri otuz akçedir. Güzel yorgan bezleri, basma, işli perdeler birer rub'adır. Yiyecek ve içeceğinden has ve beyaz gerde ekmeği, kete çöreği, tavuk böreği ve tuz çorbası bir yerde yoktur. Nan Maraş'tan, pekmezi Ayıntab'dan, üzüm ve şırası Amasya'dan gelir. Müftüsü, gayet dindar ve olgun bir zat olan Şeyh Arpacızâde Hazret Bekir Efendidir. İleri gelenlerinden Abaza Deli Dilaver Ağa, Koca Ali Ağa, Selâm Çelebi, Elhac Kerim Çavuşzâdeler, Nazif Ağa, Ömer Beyzadeler, Müftü Ahmet Efendi ve Sivas şeyhi meşhurlarıdır.
Nakid olarak, ve her sene, bu şehirden padişah tarafına binyüz kese gelir sağlanır. Ikiyüz kese de vezirine gelir olur. Cenâb-ı Hak, mallarına Halil bereketi vermiştir. Bütün tarihçiler, Sivas şehrine 'şehirlerin anası' demişlerdir. Hakikaten de öyledir. Arabistan, Anadolu ve Yunanistan'da kıtlık olsa, bu şehrin tahılları her tarafa yeter. Makedonya'yı bile icabında doyurur. Bütün halkı sevinçli, bi-nalan güzel, ziraatı bol, hayırları ve bereketi çok, her tarafta pınar ve akarsuları yeterli olan şenlikli bir şehirdir. Şehir halkı gayet galip dostu olduğundan, her gece hanlarında bulunan garipleri evlerine davet edip ikramda bulunurlar. Her yönü ile övünülecek güzel bir şehirdir.Sivas'ın batı tarafında Erzurum, Niksar tarafından sekiz konaktır. Kuzey tarafında Amasya kalesi, Merzifon ve Lâdik dörder konaktır. Yine batı tarafındaki Tokat kalesi üç menzildir.
Ziyaret Yerleri: Şeyh Hazret-İ Kara Şemsi Efendi, Sivas'ın tam ortasında Koca Hasan Paşa avlusunun kuzey tarafındaki türbesinde yatar. Eğri fâtihi Sultan Üçüncü Mehmed Han devri şeyhlerinden olup, Eğri savaşında bulunmuştur. Hatta Osmanlı ordusu bozulmaya yüz tutmuşken, bu zat Sultan Mehmed Han'ın atının dizgininden tutup, «Sabreyle beyim, şimdiki fırsat ganimettir» diyerek, islâm askerini savaşa teşvik etmiştir. Allah'ın yardım rüzgârı Osmanlı ordusuna esmiş, o saatte yüzbin düşmanı Eğri yakınında Hareştoş sahrasında kılıçtan geçiren Osmanlılar zafer elde etmişlerdir. Bu esnada düşmandan büyük-küçük yetmiş altı parça kale alınıp Eğri tahkim edilmiştir. Bugün Eğri halen Osmanlılar elinde olup, sağlam yapılı bir kaledir.
Osmanlı şeyhlerinden iki Şemseddin vardır: Biri Fatih devrinde İstanbul fethinde bulunan Akşemseddin'dir ki, yedi sene öncesinden İstanbul'un fethini Fatih'e müjdelemişti. Bursa'da Göylük (Göynük)'de medfundur. Biri de bu Sivaslı Kara Şemseddin'dir. Kutubluğa ermiş derler. Ulu sultandır. Mukaddes olsun.
Şehrin dışında diğer kısmında, yüksek yalçın bir kaya üzerinde büyük bir türbe Vardır. Bu türbede Şeyh Hazret-i Suhayb-ı Rumî yani Abdülvahhab Gâzi'nin kabri vardır. Sivaslıdır. Hazret-i Peygamber'e âşık olup onun huzurunda Müslüman olmuş, Hazret-i Ali ona kemer bağlayarak debbağlara pir yapmıştır. Halen bütün Ahiler (24) ve soyları ona bağlıdır.
Suhaybim menkıbeleri: Bir gün Abdülvahab şöyle der: «Ya Resulallah! Bu gece rüyamda, mübarek elinizle yedi defa ağzıma beyaz dan doldurdunuz». Hazret-i Peygamber de: «Yâ Suhayb! Müjde sana ki dünyayı süsleyen âlim, tefsirci, hadisçi ve eser sa¬hibi olup Ebu'l-meâlî olursun» buyururlar.Ondan sonra Suhayb eşsiz bir bilgin olup tâ Hazret-i îmam-ı Âzam'a gelinceye kadar yaşamış ve Imam-ı Âzam ile görüşüp onunla ilmî konuşmalar yapmıştır, îmam-ı Azam; abdestin ve gusülün şartlarım, rükû ve secdenin usulünü, Allah'ın' Resulünün sünneti üzere bunlardan almıştır. Hazret-i Peygamber zamanında bu Suhayb, Hazret-i Peygamberin ve Hazret-i Hamza'nın savaşlarını öven usta bir şâir olmuştur ki, zamanında onunla ilmî konuşmalar yapmaya ve giir bilgisi üzerinde imtihan olmaya lrarü'1-Kays, Hassan ve Rıdvâ Belhî bite cesaret edemezlerdi. Hazret-i Peygamber hu¬zurunda ve bütün seçkin sahabeler arasında hikâyeler anlatırdı. Bütün meddahların soyu ona varır. Hazret-i Peygamberin vefatından sonra dört halifenin halifeliği zamanında hizmette bulunmuştur. Hazret-i AH'den sonra Muaviye'nin halifelik zamanına kadar, Eme-vîler çok hasis ve alçak olduklarından, onlar ile geçinemeyip seya-hata çıktı. Hattâ Yezid zamanında Kerbelâ'da fmam Hüseyin ta¬rafında bulunup o kötü olaydan içi sızlıyarak Basra'ya kaçmıştı. Orada da duramayıp, iran'da hayli gezerek sonunda asıl vatanı olan Sivas'a gelmiştir. Şimdi halen kabrinin bulunduğu kaya üzerinde bir mağara içinde insanlardan uzak, ibâdet İle meşgulken vefat edince, bazı kimseler:«Rus Kayserinin kızı ona ve o da kıza sevgi duyarak öldü.»Derler. Asla ve asla!.. O havalide bir çoklarını islama getirip tam yüz on yıl yaşamış olup, nice müctehidler bu zattan ve Baba Reten Hindî'den şer'î meseleler öğrenmişlerdir. Sonunda kabre düştükte, Sivas dışında kaya üzerinde büyük bir türb'eye defnolunmuştur.Firdevs el-Ahbâr'dan rivayet edildiğine göre bu zat hakkında Hazret-i Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur: «Benim havuzum¬dan ilk İçecek olan Suhayb-i Rumi'dir.» Türbesi içinde bulunan sarnıçta hayat suyu gibi bir su vardır ki, sanki zülâl suyudur. Tekkesi herkes tarafından ziyaret edilir. Ayrıca Sivas halkına, bilginlerine, kara ve deniz gezginlerine güzel bîr mesire yeridir. Buradan bütün Sivas ovası olduğu gibi göründüğünden, Sivas'ın imaret yerleri de açıkça görülür. Gerçi o asırda Sivas'da kurşunlu bina yok İdiyse de yine nurlu türbesi çok güzeldir. Abdülvahâb tekkesinin dört duvarına güzel yazılarla o kadar şiirler yazılmıştır ki, bir yere toplanıl-sa on cildlik eser olur. Hattâ Bağdad Fatihi Dördüncü Murad Han'ın kırık ta'lîk yazısı ile şu beyit yazılmıştır:Şu denlu dev ide bu çarh-ı devvar, Ne ben kala, ne hat kala, ne divar!..
Yine Dördüncü Murad, bu kabri ziyaret edip «tzâ tahayyartiim fil-umûr festeiynû mln ehli'l-kubûr» hadisi üzere ruhâniyetterinden yardım isterken. Murad Han'ın kalbine ilâhî ilham ile «Fetahne'I-ırak» sözleri gelip eski Bağdad'm tarihini tesbit etmiştir. Bu sevinç ile Murad Han, Abdülvahab'ın türbesinden dışarı çıkıp Silâhdar Melek Ahmed Ağa'dan bir mızrak alıp şehre bakan bir kayanın üzerinden bakarken, Allah'ın emri ile bir kara kartal havada uçmakta imiş. Murad Han: «Bağdad'ı fethedebilirsem, şu kuş avım olsun yâ Şeyh Suhayb» diyerek mızrağı kuşa atmış, mızrak kuşa isabet edince: «Allah'a şükürler olsun, Bağdad benimdir; Imam-ı Azam'm kabrini hor kullanılmaktan kurtaracağım» diyerek sevinmiştir. Hâlâ o mızrağın düştüğü yerde yüksek bir sütun üzerinde bir nişangâh vardır ki, bütün ok atanlar bu menzil nişanına pota, azmayiş ve diğer oklarla yetişmekte âcizdirler. Hâlâ o nişangâh üzerinde Celi yazısı ile Cevrî Çelebi'nin şu tarihi yazılıdır:«Biri kalkıp dedi ana tarih, Âferîn ey dilîr-i sâm-akran» sene 1048.
Yine bu tekke yanında nice seyre değer şeyler vardır. Kuzey tarafında ve dağın eteğinde Şub-Nişan kilisesi yanında Kiyomerş Şah kabri vardır. Bu Kiyomerş, (z) ve (s) ile Kiyomerz ve Kiyomers şeklinde de yazılır. Büyük bir hükümdar imiş. Sivas şehrini bunun kurduğu bazı binalardaki tarihlerden anlaşılmaktadır. Onların zan¬nettiğine göre, Kiyomers her zaman tekkesinde bir saat Allah'a yalvarırdı. Düşmanlan fırsat bulup, başına bir taş vurarak öldürmüşlerdir. O taş, Sub-Nişan kilisesinde hâlâ durmaktadır. Sub-Nişan denilen adam, Kiyomers'in üçüncü dedesidir. Suhayb Rumi denilen Abdülvahab Gazi hazretleri de bu Sub - Nişan soyundandır. Sivas'-da daha önce büyük zat ve evliyalar yatmakta ise de bildiklerimiz bunlardır.
Garip Şeyhlerden Bazıları: Silahdar Kara Murtaza Paşa Sivas Valisi iken, Turhal nahiyesinden bir köy halkı toplu halde paşanın huzuruna gelip dîvana bir kutu içinde beyaz bir fil yavrusu getirmişlerdi. Paşaya:
«Sultanım, bu filceğizi bizim köyümüzde henüz bakire bir kız doğurdu. Şimdi hâkimimiz; kızı, babasını, annesini ve akrabalarını hapsettirdi. Bu filceğiz de yaşıyordu. Subaşı, onu ebeye boğdurdu. Sultanımızdan rica olunur, anlayışlı ağa kulunuzu gönderip kızı ve annesini hapisten çıkarttırarak huzurunuzda hakkı yerine getiresîniz».
Diye rica ettiler. Bütün dîvanda bulunanlar bu fil çocuğu görüp hayrette kaldılar.Hemen Murtaza Paşa bana :
«Evliya Çelebi, bu görevi sana verdim; hepsini divana getirtelim, görelim ki kız oğlan kız ola ve insan oğlundan ola, fil doğura!
Bu ne ilâhi sırdır. Tez var, bunu yapanların hakkından gelip dîvana getir.Ben bu olmayacak işi duydukta dedim ki: «Bu kabahati edenin hakkından gel diye buyurdunuz. Bunu yapan, yaptığından sual olunmayan Rabbülâlemindir. Yaratma hikmetini göstermek için böyle yapmıştır! Ben kimin hakkından geleyim? Sultanım, bu sun yaymayınız. Bütün dünyada, Osmanlı ülkelerinde kadınlar fil doğurur imiş diye destan olur. Hemen bu davada göz yummak gerekir.»
Ben musahibler:
«Sultanım, bu işe gözü yılmaz gaddar biri lâzımdır ki Allah'-dan korkmaya ve 'Fili niçin öldürdünüz?' diye bütün köy halkını yakalayıp dîvana getire. Eğer fili öldürmemiş olalar idi, henüz tahta çıkan Sultan Mehmed'e hediye gönderir İdiniz» dediler.
Sonra kutu içindeki fil cesedinin kulaklarını, dudaklarını, hortum ve gözleri ile kuyruk ve ayaklarını anlatıp hayrette kalarak:
«Hey Sultanım! Şu günahsız fili boğandan onbin kuruş, doğuran anasından kırk-elli bin kuruş alınız».
Dİye teklifte bulundular. Köy halkını, kızı ve akrabalarını getirmek için çadır mehterbaşısı görevlendirildi. Üç günde divana yetmiş kadar kimse getirildi, önce fili doğuran kızı konuşturttular. Kız:
«Sultanım! Üç sene önce Hind padişahından Sultan ibrahim Han'a hediye olarak iki fil giderken, götürenler bizim Turhal ovasında konaklamışlardı. Bütün köy ve kasaba halkı seyretmeye gider. Biz de beş-on küçük, bir yere gelip, arabalara binerek seyretmeye gittik. İtşte yaklaştık, arabalardan ininiz* dediler. Giderken, yanımızdaki kadınlar: «Allah! Allah! Bu ne büyük hayvandır!» diye söyleşirlerdi. Ben de: «Amma, hani fil?» deyip ileri vardım. Beş direk üstünde bir kara dam gördüm. Bir direği kımıldanıyordu. «Ana, hani kılıcın?» diyerek yine ilerledim. Orada duranlar: «Bre kız, ileri varma!» dediler. Bir de gördüm ki, o kara büyük dam yürüdü. Bir şey beni kapıp havaya kaldırdı. Karanlık bir yerde kaldım. «Me-ded hay!» diye feryad edip dört yanıma çıplaklandım. Elim, ayağım ısıcak ete yapışıyordu. Bir saatten sonra gördüm ki, beni bir şey ahp dışarı, aydınlığa bıraktı. Aklım başımdan giderek üç saat cansız yattım. Beni alıp eve getirdiler. Onu biliyorum ki, günden güne karnım şişip üç yıldan sonra bu fili doğurdum. Bir ay yaşadı; sonra ebe kan, subaşı ağasiyle, fil oğlumu öldürdü. Hakkımı hak eyle!» diye feryad etti.
Turhal, İnebazarı köy ve ovası halkı da aynı şeyleri söylediler. Murtaza Faşa, yetmiş kişiyi zincire vurup hapsetti. Yirmi günde yirmi bin kuruş alıp fil yavrusunu da tuzlayarak İstanbul'a gönderirim diye sakladı. Bu durumu böylece gördük.Bu sene yine Turhal ovasını Dahkânîler ekip, Allah'ın emri ile bir buğday tanesinden bir kökte yetmiş çatal kardeş olup, her baŞakta yüz tane deve dişi buğday tanesi görülmüştür.
|