|
NERDEYDİN SEN ?
Dolunayı kıskanan,
Büyükayı, Küçükayı yıldızlarının
Birbiriyle yarış ederek,
Petrol mavisi denizin,
Oynak ışıklarına düştüğü,
Suskun martıların sessizliğinde,
Yakamozlarla dans ettiği,
Kan çanağına dönmüş bir çift göz,
Altlarında torba torba şişlikler,
Gönlümde, hasreti bitmeyen sevdalar
Kalbimde sensizliğin inleyişi,
Ve, ve dayanılmaz yalnızlık…
Yollarımı bağladı sabaha.
Beline dökülen,
O sarı saçların beni bağladığı gibi…
Karşımda, ufukta beliren sulietin,
Önümde, sahil kumlarından yaptığım,
Resim tablosu..
Seni çizmişim, bilinçsizce güzelim
Seni çizmişim, o kumlara.
An oldu elimdeki kadehten,
Şarap döktüm saçlarına,
Saçlarının şarap rengi olmasını,
An oldu, o sülietin ufuktan kopup,
Kum tuvale düşmesini,
Sonra da göğsüme dökülüşünü,
Hayal ettim…
Hayal ettim seni güzelim,
En küçük hücrene kadar…
O tebessüm,
O gülüşün var ya!?
Var ya o, gülüşün…
Sonra da o tepeden bakan,
O, küçümseyen gözlerin,
O bakışın gözleri,
Var ya, o gözlerin…
Kumsalın yuttuğu şarap gibi,
Hücrelerime ayırdı,
Yok etti beni, eritti…
Aşk dediğin bu mu be güzelim?
Aşk, dediğin bu mu?!
Sevginin ölümsüzünü istediysem,
“Beni yok et..” demedim ki !
Sahi, dün gece
Sen neredeydin?
Bir gülümseme kadar,
Bir kublecik beste kadar,
Yere düşen bir damla kadar,
Kriz anında insanın,
Bir damarının “ Tıp “ edişi kadar,
Ya da ölümden döndüren,
O öpücüğün süresi kadar,
Beni hatırladın mı?
Hatırladın mı beni…
01,06,2007
Suat TUTAK – SÖKE
DENEME
BUNUN ADI SEVGİ OLMALI
Gecenin ikinci yarısı olmak üzereydi.Başını yastığa bıraktığı andan itibaren, iç dünyasıyla savaşını sürdüren adam, sağa sola dönmekten bıkmış, yorulmuş bir durumda yattığı yerden doğrulup, yatağının içine oturdu. Yok, bu böyle olmayacaktı.
Kan beynine hücum etmiş, gözleri kan çanağına dönmüş, cayır cayır yanıyor, kalbinin düzensiz atışı ise iradesini dinlemiyor, beyninin gönderdiği telkinlere, emirlere uymuyordu. Yine uykuya hasret, sabaha varacaktı bu gece. Eli kulağında , sabah da gelmek üzereydi zaten.. Az sonra, sabah ezanı okunacak, ardından ortalık ağaracak, daha sonra da, sabah kapıya dayanıp, Merhaba, diyecekti. Oysa gözlerini hiç yummadan gelen sabaha gülümseyecekti.
Bu, nasıl şeydi Ya Rabbi. Henüz birkaç ay öncesine kadar bir başka olan bir insan, bu kadar kısa zaman içinde böylesine değişerek önüne gelebiliyordu.Ne akıl, ne mantık vardı, bu işin içinde. Bir başka şey olmalıydı. Ama ne idi? Ne idi bunca kısa zamanda, insanı tümden değiştirme gücüne sahip olabilen şey? Sözünü ettiği, kafasına taktığı insan onun en yakın dostlarından biriydi. Yıllar yılı birçok şeylerini paylaşmış can dostlarındandı o. Fakat bu değişiklik, onca yıl yok iken, şimdi aniden nasıl ortaya çıkmış, o dostunu tümden değiştirebilmişti. Onu, böylesine yakından tanımasa, geçmişin seceresini bilmese, hatta birçok karelerinde bulunmasa son haline inanabilirdi. Ama hayır.Bu imkânsız demek istese de, canlı örneği önündeydi.
Kendi iç dünyasıyla hep çatışma halindeydi, içinde iki ayrı karakterde ses oluşuyordu. Bunlar sanki iki ayrı insan gibiydiler. Biri Benim gözüme mi, senin sözüne mi ?diyor, değişmeyi onaylıyordu. Öteki ise, Hayır olamaz, bunda bir yanlışlık olmalı, deyip, kabul edemiyordu. Böylece çatışma saatlerce sürüp gidiyordu. Bu düşüncenin galibi , mağlubu da yoktu fakat,Gerçek neydi ? Onu da bulamıyordu kimse. Ancak bir gerçek vardı ortada..
Bu kişi değişimin öncesinde, topluma küsen, kadere küfreden, yaşamına isyan eden, çoğu kez olaylara olumsuz pencereden bakan kişiydi. Sanki hayata hasım, hayatın baş düşmanı gibiydi. Tüm sağ duyu değerlerini yitirmek, kaybetmek üzereydi. Mesleğinin teknik ve yüksek eğitimini almış, uzman bir dil öğretmeni, eğitmeni, iyi bir bürokrasi geldisi olan kişiydi. Edebiyat uzmanı idi. Şiiri çok iyi bildiği halde, hiç şiir yazmazdı. Yazmamaya çalışırdı. Nesir düz yazıya yönelip, daha çok öykü türüne dönük çalışmalar yapardı. Bir-iki yıl öncesi bir ani değişiklik oldu onda.
Belki ömrünün son çeyreğinde, size göre, ömrünün ikinci baharında ( bize göre son baharında, güz mevsimi de denilebilir ) yaşamı tamamen değişti. Bir eğitimci olmasına rağmen belki de yaşamında hiç yazmadığı şiirleri, nadide şiirlerini yazmaya başladı.
Onun şiirlerinde, bir lise öğrencisinin saflığı, geçmiş yüzyıllarda efsane olmuş sevdaların ateşi, okyanus dibinin görünmez derinliği vardı. Her biri birer sanat abidesi titizliğiyle yapılmış, kelimelerle anlatımı imkânsız güçte, birer sanat eseriydiler. Sanırım, okyanusların bu yüzünden, okyanusların öteki yüzünü görebilecek cevherini açığa çıkarmaya başlamıştı o. Belki bunu kendi de bilmiyordu. Belki de şiirin farkına varamadığı bir güzel yüzü, bilmediği gücü bugüne değin tadamadığı ( ölümsüz yaşam ) tadıydı. Yeni farkına varmış da olabilirdi.
Yatağın ortasına oturmuş, gecenin bir yarısında bunları aklında yorumlayan adam, etrafına kulak kabarttı. Ev halkı odalarında mışıl mışıl uyuyordu. Ses, soluk gelmiyordu. Dışarıda delişmen rüzgar gülüyordu tüm bu düşüncülere. Rüzgarın hırçın sesine karışan, evin çatısından gelen kiremit gürültüleri ise, "İşin mi yok be adam, gecenin bu saatinde yatağından kalkmış, bunları düşünüyorsun ? " diyordu.
Öte yandan, salkım saçak olmuş uyku, binlerce ton ağırlığı ile göz kapaklarını kapatmaya çalışırken, kan çanağına dönmüş göz çukurları cayır cayır yanmaya devam ediyordu.
Göz kapaklarını son kez oğuşturan adamın dudakları ise, " Tabii ya, bunun adı sevgi olmalı.. Sevgi olmalı." diye, sayıklamaya devam ediyordu. Gözleri kapanırken aynı sözler son kez döküldü dudaklarından ( Bunun adı SEVGİ OLMALI) Ve, gözleri kapandı. Ardından ak saçlarıyla sabah kapıya dayandı.
Ne dersiniz ? Bunun adı, gerçekten SEVGİ olabilir miydi?
SUAT TUTAK
11. 05. 2007
DENEME 18 Eylül 2007
Suat TUTAK
DUYGUSALLIĞIN KADERİ, ÖMÜR BOYU ÜZÜLMEKTİR.
" Ömrümce hep omzuma başlarını dayayıp, ağladıkça müşfik kollarla sarıp, derdini dinleyip, çare olmaya çalıştığım insanlar : Ben başımı omuzlarına dayayıp, ağlamak istedikçe, bana sırtlarını döndüler.. Derdimi söyletmediler, dinlemediler, çare olmayı bırakın, omuzları bana betondan duvar, kolları ise beni daha çok çıkmaza sokan, darbe unsuru oldular, Müşfik olmasını beklediğimiz elleri, boğazımıza geçirilecek yağlı urganı tuttular. Beni daha çok yaralayıp, yok edecek düşman sözler ve davranışlarla baş başa bıraktılar. Onlara en çok ihtiyacım olduğunda, batmak üzere olan gemiyi ilk önce terk eden fareler gibi, beni terk ettiler. Ben, yine de dimdik ayakta kalmaya karar vermiştim.Bu sözler ; belki de benim hayat hikayemi, belki de alın yazgımı sizlere anlatıyor. Çünkü benim hayatımla hem eşdeş, hem de özdeş;
İşte: bu, duygusal insan olmanın, acımanın, merhametin, sevginin ve karşındaki kişilere, insanca değer vermenin bedeli.. Ödülü; Ölümcül madalyası. Fakat; biliyor musunuz sevgili okuyucularım, ben vicdanen rahat, huzurlu ve kendince mutlu bir insanım.. Küçük güzellikler, iyiliklerle, ne bileyim, küçük bir gülümseme, hafiften baş eğip bir; Merhaba!ile mutlu olabiliyorum. Bu da bana yetiyor; Neden mi? Çünkü içimde; en küçük bir kin, düşmanlık, kötülük, art düşünce yok.. Her şeyi, herkesi , her olayı olduğu gibi kabul ediyorum. O gördüğüm davranışlar; o davranışı yapan kişinin, o ana kadar kat ettiği gelişme, olgunlaşma yaşının, eğitim ve kültürünün, insanlara, hayata verdikleri değerin bir ölçüsü, bakış açısıdır diye, kabul ediyorum. Bunu düşündüğüm zamansa, işte o zaman, kendi kendime teselli olabiliyor, doyuma erebiliyor ve de rahatlayabiliyorum.
Bu; hayata ve insanlara bağışıklık kazanmanın bir ulaşım yolu, çözüm şekli değil belki ama, insan olarak karakter yapılarını ve oluşumlarını da değiştiremem ya... Öyle ise; eldeki mevcutla yetinmek ve böylesi bir yaşama da alışmak zorundayız. Bu da tesellinin, ana merkezi..
Şimdi; durup dururken böylesi ağır konuyu yazmak, nereden aklına geldi ? diyenleriniz, olabilir. Az sonra onu da izah edeceğim..
Efendim, Polarma Dergisi' nin, Eylül 2007 ayı, 6. sayısında sevgili kardeşim Nuh Günday'ın ( Bakı-Yorum) köşesindeki:Tüm inatlara rağmen yine de yazacağım, Boş odada kendi kendine konuşmak gibi!.. çift başlıklı güncel yazısı, beni böyle bir yazı yazmaya yönlendirdi. Sebep; tabii ki, yalnız o da değil.. Yaşadığımız, ömrümüzce katlandığımız bazı güncel olayların ve de bu olayları yaratan ( Başaktör ) arkadaşlarımızın da, böyle bir yazı yazmamda büyük payı var. Şu veya bu sebeplerle oluşan olayların önemi yok bizce..
Çünkü arkadaşlık; amaç birliği, gönül birliği, yol birliği ( yoldaşlığın bozulması )nın yok olması, bir zaman sonra tüm önemli birliktelikleri, bir kalemde silecek kadar zayıf olması önemli, Üzücü. Kahredici.. Demek ki artık; dünyayı ayakta tutan çivi ( öyle derler ya eskiler)de yerinden oynamış, oynatılmış. Öyle değil mi!? Hiçbir değerin önemi kalmadığına göre, bence öyle.
Sevgili Nuh Günday, yazısının ilk sorusunda şöyle diyor : Ne yapıyorum?, Ne için yapıyorum?, Niye buraya yazmaya devam ediyorum? Bu sitemli sorular; bana göre, bütün nedenleri ve niçinlerinin cevabını içlerinde, birlikte taşıyorlar.. Ve biz çoğumuz, belki de hepimiz , bu soruların cevaplarını da, çok iyi biliyoruz. Cevapları bilinen soruların, o bilinen cevapları ısrarla söylenmiyorsa eğer, veya; bile bile söylenmemekte ısrar ediliyorsa, o da bizlerin kişisel ya da toplumsal eksikliğimizdir.. İnsanlarımızın ve de toplumumuzun ahlak değerlerinin her gün biraz daha erimesi, yok oluşa gidişi demektir.
Bu acı gerçeğin yegane sorumluları ise bizi yönetenlerin bu alana önem veremeyişi ve biz, eli kalem tutanların duyarsızlığıdır. Başka kapıyı çalmayalım. Suçlu, bizim çatımız altında..
Polarma'nın bu Eylül ayında yayınlanan 6. Sayısı yine dopdolu, yine sitem kâr ama, gerçeğin aynası olmuş, tebrik ederim.. Sözlerimin sonunu bağlamadan hemen eklemek istiyorum. Sevgili Günday, yazısını şu iki cümle ile bitirmiş : ( Kimseye hiçbir faydası olmayacak bu yazıyla biraz içimi döktüm. Buraya bir şeyler yazmanın boş bir odada kendi kendine konuşmaktan bir farkı yok ama yazmaya devam ediyorum..)
Evet; sevgili Günday, sözlerin çok doğru.. Ama bunlar, yeni bilinen sonuç değil ki!.. Bizler bu sonucun içinde 1960 yılından beri boğuşuyor, boğuluyoruz. Defalarca kez. Her geçen yıl, ( S.O.S. ) (yardım çağırısı) verdik. Kan kaybettik. Ömür tükettik. Değişen bir şeyi görmedik. Fakat; yine de, yılmadan yazmaya devam ettik.. Ediyoruz. Edeceğiz de. Taa ki, kalem elimizden düşene kadar. Çünkü biz; ( öğretmenlerimizden bunu öğrendik. "Gerçeğe sadık kalmayı" Yoksa, insan olmanın, insanca yaşamanın ne anlamı kalır !?..
SEVGİ BAĞI *Suat TUTAK*
Anadolu'nun bir cennet köşesi Güney Ege'den, tüm Anadolu basınına selâm olsun... Aydın ilinin şirin bir ilçesi olan Söke'den, gönül sultanları şairler ve yazarlara kucak dolusu sevgiler. 20 Şubat 2001 tarihinde karara varıp, 20 Mayıs 2001 tarihinde Genel Kurulumuzu yaparak, yaşama ve faaliyete geçirdiğimiz, Söke Şairler ve Yazarlar Derneğimizin kapılarının sizlere, tüm Anadolu şair ve yazarlarına açık olduğunu belirtirken, bizlere katılıp, gücümüze güç katarak, bizleri onurlandırmanızı bekliyor, gönülden arzuluyoruz.
Anadolu'nun gönül sultanları, unutulmamalıdır ki; (öyle de bilinse ) Türk Edebiyat ve Sanatı, yalnızca İstanbul şehrimiz, diğer büyük şehirlerimiz değildir. Elbette İstanbul, edebiyat ve sanatın kutup yıldızıdır... Amma; İstanbul'u üç yanından çevrelemiş bir hilâl gibi Anadolu vardır. İstanbul tarih boyu Türk Edebiyatı'nın, Sanatı'nın kâlbiyse, o kalbi besleyen can damarları gücünü, Anadolu basın ve yayınlarından, kültüründen, insanından almıştır. Tarihimizin çok dönemlerinde, İstanbul'un yetiştirdiği Edebiyatçılar, batı emperyalizminin, batı kültürünün etkisi altında kalıp, kendi kültür ve edebiyat, sanat zenginliklerini yok sayıp, görmezlikten gelip, sözün özü, çıktığı yumurtanın kabuğunu beğenmeyip, Türk'e özge saflıklarını zaman zaman yitirmişlerdir. Fakat; Anadolu Edebiyatçıları, asırlar boyu sürdürüp, günümüze taşıdıkları saf, duru, açık-seçik Türk Dili ve Edebiyatı'ndan hiç taviz vermemişlerdir. Buna karşılık; İstanbul'da yaşayan Edebiyatçılar, büyük şehirde yaşamanın avantajlarından yararlanıp, kurdukları sivil toplum örgütleri, kurum ve kuruluşların katkısı, desteği ile bugünkü liderlik konumunu yakalarken, Anadolu'da; kırsalda yaşayan edebiyatçılarımız ise kurumsallaşamamış, devletin ve hükümetlerin desteğinden, yeterince yararlanamamışlardır.. Hattâ İstanbul'da örgütlenen, kurumsallaşan edebiyatçılar, her türlü imkândan yararlanıp çevrelerine, ipek böceği gibi ördükleri duyarsız, sırça ( camdan saraylardan ) köşklerden, Anadolu'yu tanımadan, karşıdan seyretmiş, Anadolu'nun o saf edebiyatçıları, sanatçıları ise bugüne dek, üvey evlât muamelesi görerek gelmiş, hep ferdi olarak, kendi kendine savaş vermiş, amaç ve ideallerine, tüm çabalarına rağmen ulaşamamıştır..
Ne zaman ki; devlet teknolojinin nimetlerini, Anadolu'nun en ücra noktalarına kadar taşımış, oralardaki, buralardaki saf, eğitim ve öğretimden, kültürden yoksul insanlar aydınlanıp bilinçlenerek, büyük şehir insanlarıyla, aralarındaki mesafeler kısalmış, onlarla yarışır hâle gelmiştir. Örgütlenip sivil toplum kuruluşlarıyla, kurumsallaşmışlardır.
Evet sevgili okuyucularım; değerli Anadolu edebiyatçıları dostlarım, bundan böyle artık, sizlerin de sesinizi duyuracak, güçlerinizi birleştirecek bir kuruluşunuz, altında toplanabileceğiniz ( bayrak misali ) bir çatınız var... O çatı; o adres, Söke Şairler ve Yazarlar Derneği'dir. Bu yazımı tekrar tekrar okuyunuz. Kararınızı veriniz... Sizlere uzattığımız kollarımızı tutunuz, sizlere açılan kucağımızı görünüz... Bize geliniz!! Yarının aydınlık ve huzurlu dünyasını hep birlikte, el ele kuralım. Saf, açık-seçik edebiyatımızın ve sanatımızın öncüleri, temel taşları olalım... Sevgi tohumlarını gönüllere saçalım. Meyvesini de, gelecek kuşaklarımız toplasın. Ne dersiniz!? Var mısınız?
İşte; sevgimizle açılmış kucağımız, bekliyoruz.
|
|
|
|
İSTANBUL KADIKÖY'DE BİR SÖKELİ ŞAİR...
Söke Şairler ve Yazarlar Derneği'mizin üyelerinden ve Yönetim Kurulu üyemiz, Söke'mizin (Şarkı Sözü yazarı ve şairleri )nden HIFZI ALTÜMSEK, 2 adet şiiri ile İstanbul Kadıköy'de düzenlenen ŞARKI SÖZÜ YARIŞMASI'nda, yüzlerce şiirin içinden ilk ona girerek, FİNALE kalıp, bizleri gururlandırdı ve de onurlandırdı.
İstanbul Kadıköy Belediyesi Sağlık ve Sosyal Dayanışma Vakfı ( KASDAV )' nın, her sene geleneksel olarak düzenlediği GÜFTE ( Şarkı Sözü ) yarkışmasına, 2 eseriyle katılan şairimiz Hıfzı ALTÜMSEK, bu iki eseriyle birden ilk ( 10 ) ona girerek, finale adını yazdırmayı başardı..
Kendisine 1 Haziran 2007'de yapılacak ( FİNAL GECESİ ) ne davet ettiren şairimizi gönülden kutlar, nice nice başarılarının devamını bekler ve de dileriz..
Şairimizin bu FİNAL GECESİ'nden güzel bir sonuçla kentimize dönmesini sevgi, heyecan ve dualarımızla bekliyoruz.
Haydi Hıfzı ALTÜMSEK Söke'mizin adını bir de sen duyurup, onurumuzu yenile, gururumuzu yücelt.. Yüreğimiz ve sevgilerimiz seninle.
Suat Tutak
Söke Şairler ve Yazarlar
Dernek Başkanı
|
|
|
SÖKE TV
SEVGİDEN ŞİİR DAMLALARI
SENSİZ NE YAPARIM ANNE
Hangi çocuk başını eğmez ki
Annesiz, boynu bükük kalınca?
Göz yaşlarım senin için anne,
Beni aniden bırakıp gittin,
Ben sana ne yaptım söyle anne?
Söyle bana, bana söyle anne.
Bilirim, sevgin yücedir senin
Bilirim, adın cennettir senin
Bilirim, yerin cennettir senin,
Bilirim, derdim çaresizdir benim.
Bilirim, kalbin yerimdir benim
Söyle sensiz ne yaparım anne.
Bak, iyi bak küçücük yavruna
Acırım o sensiz yıllarıma
O yıllarımı yaşadım sanma
Geceler şahit sancılarıma
Kimse bakmadı göz yaşlarıma
Ben bunu hak etmedim ki anne
Okşadığın saçlar ağardı bak
Öptüğün gözlerim ağlıyor bak
Anam, sol yanımda sancıyor bak
Bak, sol yanımda acıyor ana
Beni yaşatan senin sevgindi
Şimdi sensiz ne yaparım anne.
11.05.2007
SUAT TUTAK
GÖNLÜNÜZÜN GÖZ YAŞLARI
Yaşamın her anı
Kişisel çıkarlara harcanan bir dünyada
Yalnızca, şahsi çıkar düşünülen ortamda
Dostluktan
Yüce gönüllülükten
Gönül dostluğunun
Saflığından söz etmek,
O, çirkin ortamda
Dostluğu yaşatmak zor,
Çok ama, çok zor..
Saflık, Samimiyet,
Yüce gönüllülük,
Özveri,
Hoşgörü olmayan o dostluklar
Kalıcı olabilir mi sizce?
Ben, olacağına inanmıyorum.
Çıkarın gelip, girdiği ortamda
Samimiyet, geri çekilir.
Sıcak gülücükler,
Sahtekarlığa döner,
Yeminler, yalana döner,
Sevgiler yalandır.
Yalancıktandır;
Dostluklar aldatmaca,
Huzurun yerini ise.
Gönül sızısı alır..
Gün gelir,
Avuçlarınızda yalnızca,
Geçmiş yılların buruk acısı,
Dostluğa kurban olan gönlünüzün
Yalnızca, gözyaşları kalır.
Suat TUTAK - 13.06.2007 - SÖKE
OYHAN HASAN BILDIRKİ
Benim Edebiyat Profesörüm;
KİŞİYE ÖZEL TAHLİLLER
Oyhan Hasan BILDIRKİ; Öğretmen emeklisi, İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü yaparken emekli olmuş bir eğitmen. Edebiyat öğretmeni.. Branşında, konusunda uzman bir kişi. Mütevazı ve cana yakın bir insan.
Benden üç yaş küçük olmasına rağmen; 1974-1978 yılları arasında Söke Akşam Ticaret Lisesi'nde okurken, Türk Dili ve Edebiyatı derslerime girmiş, saygı duyup, sevdiğim bir öğretmenim. Köprü olsa, üstünden geçmem. Gözümde yücelttiğim, gönlümde yaşattığım, paha biçilmez bir değer verdiğim öğretmenim. Ondan önceki Türkçe öğretmenim olan (Rahmetle andığım ) merhum Hasan ÇETİNTÜRK öğretmenimin bende attığı Türkçe temeli üzerine; Sayın Bıldırki hocamın, hakkını ödeyemeyeceğim emekleri, katkıları var.. Rehberliği ile bu alanda, Türk Edebiyatı'nın bir çok dallarında eser verme çalışmalarımı sürdürmekteyim. Şükrediyorum ki Tanrı'ma, bana böyle güzel insanları rehber etti, öğretmenim oldular. Onlarla her zaman gurur duydum. Onların öğrencisi olmam, olabilme şansımdan ötürü de, ömrüm boyu hep onur duyacağım.
Umut ediyorum ki; sayın Bıldırki hocamın katkıları sürdüğü, ilgileri, rehberlikleri devam ettiği sürece, gelecekte çok eserlerimi gün ışığına çıkarıp vatanıma, Türkçe'me, halkıma çok daha güzel ve kayda değer eserler vereceğim. Şuan elimde hazır olan eserlerimi kitap olarak, basımını yapabilsem, bu iddiamı bugün ispatlayabilirim ama, ne çare!? Ekonominin gözü kör olsun. Bir tek emekli maaşıyla bu nasıl olacak !? Çaresiz kalışımız ondan.. O nedenle de, sözlerimiz masal gibi geliyor birilerine.. Fakat; masal olmadığını bir gün, cümle âlem görecek. Belki ben göremem amma; görenler o gün beni hatırlasın ve de yâd etsin..
Siyasi iktidarların; bugüne kadar Atatürk İlkeleri'ne aykırı şekilde, yanlış bir uygulamaları var. Sözde; siyasi parti istihbaratlarına aldanarak yazar ve çizer ar-kadaşlara, kendilerine göre birer siyasi yafta asıyorlar, kişileri o kendi elleriyle yazdıkları ve astıkları yaftalara göre değerlendiriyorlar.. O siyasi ve kasıtlı yaftaların aslı olup olmadığı araştırılmadığı, bilinmediği halde, üzerinde titizlikle durulmadan, olduğu gibi, sorgulanmadan kabul görüyor.. Hüküm veriliyor. Ne yazık ki; kişi olarak, altından da değerli bazı öğretmen, yazar, çizer ve sanatçılar kara damgayı (siyasilerce) yada kırmızı çizgiyi yiyorlar. Çoğu zaman bu yanlış uygulama, o değerli kişilerin mesleğinde, ülke hizmetinde yok olmasına, silinmesine, hattâ ölümüne neden oluyor. Bunu araştıran ve bilen yok.. Yalan mı!? Aziz Nesin gibi bu ulusun nice evlâtları var... Yaşarken kıymeti ve varlığı bilinmiyor. Ölümünden yıllar sonra hatalar, yanlışlar anlaşılıyor, düzeltilmeye çalışılıyor fakat ne fayda ?
Yerel gazete ve dergilerde; o sözünü ettiğim yazarlar gibi zaman zaman haksızlığa uğrayıp, kıyıma getirilip, siyasi amaçlara kurban ediliyorlar. Oysa; bir kere yerinde inceleyip araştırılsa gerçekler anlaşılacak, belki de bir çok yanlışlar yapılmadan önce önlenmiş olacak. Aklı selimin yolu bu " Ama, kime anlatacaksın?" Siyasiler; kendi çığırtkanlarının sesinden başka sesi duymuyorlar, sağduyunun yolu da olsa, köklü bir araştırmaya gitmiyorlar.. Güzelim yerel gazete ve dergilerin sonları ile, kapanmalarıyla olay sonuçlanıyor. Olan onlara, kamuoyuna oluyor.. Kamuoyu bir gazete ve dergisini daha kaybetmiş oluyor. Bu yolla nice yazarlarını ve eserlerini bir anda kaybediyor..
İşte; o yanlış kararlardan ötürü SARIZEYBEK DERGİSİ Kültür Bakanlığı'nın abone olduğu dergilerin arasına giremiyor.. Ve, işte onun için; Beşparmak Dergisi de Kültür Bakanlığı dergi aboneliğinden çıkarıldı. Elinizi vicdanınıza koyun.. Allah aşkına, bu nasıl bir siyasi uygulama, bu nasıl toplumsal adalettir!?
Böylesine bir yanlış tutum ve hatalı uygulama; Türkiye genelinde, kim bilir daha nice dergilerin yayın hayatına son verdirdi !?
Sahipsiz yerel basın, yaşamaya devam ediyor. Her şeye, her zorluğa, ekonomik sıkıntılarına rağmen, toplumun vurdum duymaz ilgisine rağmen yaşamaya da devam edecektir.. Çünkü bizlerin yaptığı Türk Kültürüne sahip çıkmak, korumak ve de her türlü kaydı şart içinde yaşatmaktır. Onun için, yaşamaya devam edeceklerdir. Bu, bizlerin ilkesidir.
İşte; yukarıda sözünü ettiğim sevgili öğretmenim Oyhan Hasan BILDIRKİ gibi nice yazarlar oldukları yerde körelmeye, için için çürüyüp yok olmaya bırakılmasalar, gerçek değerleri bilinip, hak ettikleri unvanlar verilip, önleri açılıp, önlerindeki engeller kaldırılıp, eserlerine sahip çıkılıp, topluma kazandırılmaya çalışılsa fena mı olur? Hayır, çok güzel olur. Amma, nerede o insanı, sanatı, kültürü, edebiyatı, ülkesini seven yürek !? Hele hele dilini, öz Türkçe'sini seven o siyasiler, geleceğin sahibi, umudu kişiler nerede?
BILDIRKİ Hocanın hakkı, EDEBİYAT PROFESÖRLÜĞÜ.. Ona; çoktan hak ettiği EDEBİYAT PROFESÖRLÜĞÜ unvanı verilse, bu manevi değerden Söke ve Türkiye ne kaybeder!? Ama; bir de eserleri sahip çıkılıp, basılarak topluma kazandırılsa, Türk Edebiyatı, hattâ (iddia ederek söylüyorum),Dünya Edebiyatı acaba neler kazanır!? Bunu, bir düşünmenizi istiyorum.
Bugün benim ona verdiğim özel unvan Profesörlük unvanını, Türk toplumu, kamuoyu ona bir gün verecektir. Ama; gönül istiyor ki, yaşarken sağduyulu olan kurum ve kuruluşlar bu olayı değerlendirip, Sezar'ın hakkı Sezar'a verilsin..
Bakınız sayın BILDIRKİ hocamın, bir şair arkadaşın şiirlerinin tahlilini yaparken, o şairdeki başarıyı, cevheri açıklarken, kendi ustalığını da nasıl ortaya koyuyor. Buyurun, okuyun lütfen. Bir de siz değerlendirin : Şiir bir gönül işi ya, gönülden akaları geldiği gibi yazamazsın. Gerekirse kanallar açacaksın, setler öreceksin, dinlenme havuzları yapacaksın, çağlayanlarla yada fıskiyelerle süsleyeceksin. Ali Nihat ÖZER' de, son saydıklarımı gördüm ben.
Görüyorsunuz değil mi? Sayın Bıldırki; şiiri anlatırken bir Mimar Sinan ölçü ve özenine ne kadar dikkat edip, öncelik ve şiirin olmazsa olmazlarının ne olduğunu söylüyor. Bir Peyzaj sanatçısı, bir ressam gibi de detaylara giriyor. İşte incelik, eğitim, kültür, birikim ve ustalık burada saklı. Ve, sözlerine devam ediyor :
Halkıyla iplerini koparmamış. Aşka aşık bir şair, arada bir destan denemeleri de yapmış, Yüzlerce şiir yazan Ali Nihat ÖZER'i kısmen inceledim. Kendisiyle ilgili olarak aldığım notların unutulmamasını istedim. 800'ün üzerinde şiiri bulunan şair; genel olarak üç ana temaya uygun şiirler yazıyor: Aşk, ilâhi aşk ve herkesi anlatan şiirler.
Şiirlerinde kullandığı tarz, ilkin sizi yanıltıyor. İlk şiirlerle birlikte tamam diyorsunuz, yine bir halk şairiyle baş başayım, ilerledikçe işin öyle olmadığını anlıyorsunuz. Sizi yanıltan sebeplerin arasında; şairin dörtlüklerle yazdığı şiirlerinde hece veznini kullanması, halk şairleri gibi mahlas ( ad ) belirlemesi öne çıkıyor. Ama şairin kullandığı dil, daha doğru bir deyimle kelimelerini istif edişi, onlardan farklı.
Özetle verdiğim bu bir-iki paragraf ve birkaç cümle sanırım, anlatmak istediğimi biraz olsun ortaya koymuştur. Bir başka yazımda sayın hocam, benim. Profesörüm ile ilgili yine yazacağım. Şimdilik bu kadar
SUAT TUTAK
Gazeteci-Şair-Yazar
İçinizde merak edenler olabilir. Kim bu Oyhan Hasan BILDIRKİ? Oyhan Hasan BILDIRKİ, bir öğretmen emeklisi. İlçe Milli Eğitim Şube Müdürlüğü yaparken, emekliye ayrılmış bir öğretmen. Edebiyat öğretmeni. Branşında uzman bir kişi. Mütevazi ve cana yakın bir insan. Benden üç yaş küçük olmasına rağmen; 1974-1978 yılları arasında, Söke Akşam Ticaret Lisesinde okurken Türk Dili ve Edebiyatı derslerine girmiş, saygı duyup, sevdiğim bir öğretmenim. Türk Dili ve Edebiyatı konusundaki bilgilerimin büyük bir çoğunluğunu ona borçluyum. Köprü olsa üzerinden geçmem, geçemem. Gözümde yücelttiğim, gönlümde yaşattığım, paha biçilmez bir değer verdiğim öğretmenimdir.
Merhum Hasan ÇETİNTÜRK; ( Bu arada Şahap KARADAYI'yı da rahmetle analım ), öğretmenimin bende attığı Türkçe temeli üzerine sayın BILDIRKİ hocamın, hakkını ödeyemeyeceğim emekleri, katkıları var. Rehberliği ile bu alanda, Türk Edebiyatı'nın birçok dallarında eser yazıp, verme çabalarımı sürdürmekteyim.
Umut ediyorum ki, sayın BILDIRKİ hocamın katkıları sürdüğü, ilgileri, rehberlikleri devam ettiği sürece , gelecekte bu eserlerimi gün ışığına çıkarıp vatanıma, Türkçe'me, halkıma çok daha güzel ve kayda değer eserler olarak vereceğim. Şuan elimde hazır olan eserlerimin kitap olarak basımını yapabilirsem, bu iddiamı bugün ispatlayabilirim. Ama, ne çare!? Yetersiz ekonominin gözü kör olsun. Çaresiz kalışımız ondan. O nedenle sözlerimiz , masal gibi geliyor. Fakat masal olmadığını, bir gün alem görecek. Belki ben göremem ama, görenler o gün, beni hatırlasın ve de yad etsin. Bu vasiyetim, unutulmasın.
YAZARLARA YAKIŞTIRILAN SİYASİ DAMGALAR :
Siyasi iktidarların, bugüne kadar Atatürk ilkelerine aykırı şekilde, bir yanlış uygulamaları , değerlendirmeleri var. Sözde o siyasi parti istihbaratlarına aldanarak yazar ve çizer arkadaşlara, kendi anlayışlarına göre birer siyasi yafta asıyorlar, ( damga vuruyorlar ) kişileri o yaftalarına göre değerlendiriyorlar. Maalesef bu uygulama Osmanlı döneminde de böyleydi, bugün de böyle. Doğruya, doğru. Kıvırmaya hiç gerek yok. Gerçeği bu. O asılan siyasi yaftanın aslı olup, olmadığı bilinmediği halde, yakın bir araştırma yapılmadan olduğu gibi, sorgulanmadan damga vuruluyor, kabul ediliyor. Ne yazık ki, altında da değerli bazı öğretmen, yazar, çizer ve sanatçılar bu kara damgayı, ya da kırmızı çizgiyi yiyorlar. Çoğu zaman bu yanlış uygulama , o değerli kişilerin yok olmasına, silinmesine, ölümüne neden oluyor. Bunu araştıran ve bilen yok. Yalan mı!?
Aziz NESİN gibi , bu ulusun nice evlatları var. Yaşarken kıymeti ve varlıkları bilinmiyor. Ölümünden yıllar sonra hatalar, yanlışlar anlaşılıyor, düzeltilmeye çalışılıyor fakat ne fayda?
YEREL GAZETE VE DERGİLER DE AYNI YOLUN KURBANI :
Yerel gazete ve dergiler de, o sözünü ettiğim yazarlar gibi zaman zaman haksızlığa uğrayıp, kıyıma kurban ediliyorlar. Oysa, bir kere, yerinde incelenip, araştırılsa ve iyi niyetli olunsa, gerçekler anlaşılacak, belki de birçok yanlışlar yapılmadan önlenmiş olacaktır. Aklıselimin yolu bu. Ama, kime anlatacaksın !? Siyasiler, kendi çığırtkanlarının sesinden başka sesi duymuyorlar, aklıselim yolu da olsa, araştırmaya gitmiyorlar. Güzelim gazete ve dergilerin sonları ise, kapanmalarıyla sonuçlanıyor. Olan onlara ve kamuoyuna oluyor. Kamuoyu, bir gazete ve dergisini daha kaybetmiş oluyor. Böylece, nice yazarlarını ve eserlerini kaybediyor.
İşte; o yanlış kararlardan ötürü, Sarızeybek Dergisi Kültür Bakanlığı'nın abone olduğu dergilerin arasına giremiyor. Ecevit döneminde( merhum ) olsun, diğerleri ve de bugünkü iktidar döneminde olsun, kaç kez müracaat ettiysek, abonelik hakkında hep olumsuz cevap aldık. İktidarın yerel meclis üyelerinden de yardım istedik. Ne çare ? O da, olumsuz çıktı. İşte onun için, kentimizin köklü dergilerinden ( on altı yıldır yayın yapıyor ) Beşparmak Kültür Dergisi de, Kültür Bakanlığı aboneliğinden çıkarıldı. Ve, yanlış tutum; Türkiye genelinde, kim bilir daha nice dergilerin yayın hayatına son verdirdi!? Bunlara ve her şeye rağmen, sahipsiz yerel basın, inatla direniyor ve yaşamaya devam ediyor. her şeye, her zorluğa, ekonomik sıkıntılarına, tüm siyasi engellere rağmen, toplumun da vurdum duymaz ilgisine rağmen, yine de yaşamaya devam edecektir. Çünkü; bizlerin yaptığı Türk Kültürü'ne sahip çıkmak, korumak, ( içimizdeki parazitlere rağmen yaşatmak ) ve de her türlü kaydı şart içinde, yaşatmaya devam etmektir. Onun için, yaşamına önem verdiğimiz için, yaşamaya devam edeceklerdir. Bu, bizlerin ilkesidir.
BASININ SİYASETİ, YAZARIN SİYASETİ DEĞİL, İDEALİ OLUR
İşte; yukarıda sözünü ettiğim konuya tekrar dönüyorum. Sevgili öğretmenim, Oyhan Hasan BILDIRKİ gibi nice yazarlar, oldukları yerde körelmeye, için için çürüyüp yok olmaya bırakılmasalar, gerçek değerleri bilinip, hak ettikleri unvanlar verilip, eserlerine sahip çıkılıp, topluma kazandırılmaya çalışılsa fena mı olur? Ona; çoktan hak ettiği, (EDEBİYAT PROFESÖRLÜĞÜ ) unvanı verilse, bu manevi değerden Söke ve Türkiye ne kaybeder?Ama bir de eserleri sahip çıkılarak, basılıp topluma kazandırılsa, Türk Edebiyatı,(iddia ederek söylüyorum ) Dünya Edebiyatı, acaba neler kazanır!? Bunu, bir düşünmenizi istiyorum.
Bugün benim ona verdiğim özel unvan olan PROFESÖRLÜK unvanını Türk toplumu, kamuoyu zaten ona, bir gün verecektir. Ama , gönül istiyor ki; hocam yaşarken, sağduyulu olan kurum ve kuruluşlar bu olayı değerlendirip, Sezar'ın hakkı Sezar'a verilsin.
Bakınız, sayın BILDIRKİ hocamın, bir şair arkadaşın şiirlerinin tahlilini yaparken, o şairdeki başarıyı, cevheri açıklarken, kendi ustalığını da nasıl ortaya koyuyor. Buyurun, okuyun lütfen. Bir de siz değerlendirin:
Şiir, bir gönül işi ya, gönülden akanları geldiği gibi yazamazsınız. Gerekirse kanallar açacaksın, setler öreceksin, dinlenme havuzları yapacaksın, çağlayanlarla ya da fıskiyelerle süsleyeceksin. Ali Nihat ÖZER' de, son saydıklarımı gördüm ben.
Görüyorsunuz değil mi? Sayın BILDIRKİ, şiiri anlatırken, bir Mimar Sinan ölçü ve özenine ne kadar dikkat edip, öncelikle ve şiirin olmazsa, olmazlarının ne olduğunu söylüyor. Bir Peyzaj sanatçısı, bir ressam gibi de detaylara giriyor. İşte incelik, eğitim, kültür, birikim ve ustalık burada saklı. Ve, sözlerine şöyle devam ediyor :
Halkıyla iplerini koparmamış. Aşka aşık bir şair, arada bir destan denemeleri yapmış. Yüzlerce şiir yazan Ali Nihat ÖZER'i kısmen inceledim. Kendisiyle ilgili olarak aldığım notların unutulmamasını istedim. 800'ün üzerinde şiiri bulunan şair; genel olarak üç ana temaya uygun şiirler yazıyor. AŞK, İLÂHİ AŞK ve herkesi anlatan şiirler. Şiirlerinde kullandığı tarz, ilkin sizi yanıltıyor. İlk şiirlerle birlikte Tamam diyorsunuz, Yine, bir halk şiiriyle baş başayım ilerledikçe, işin öyle olmadığını anlıyorsunuz. Sizi yanıltan sebeplerin arasında, şairin ( dörtlüklerle ) yazdığı şiirlerde hece veznini kullanması,halk şairleri gibi (mahlas ) ad belirlemesi öne çıkıyor. Ancak şairin kullandığı dil, daha doğru bir deyimle, kelimelerin istif edilişi, onlardan farklı.
Özetle verdiğim bu bir-iki paragraf ve birkaç cümle sanırım, anlatmak istediğimi biraz olsun ortaya koymuştur. Bir başka yazımda sayın hocam, benim profesörüm ile ilgili yine yazacağım. Şimdilik, bu kadar..
SUAT TUTAK
BAŞSAĞLIĞI DUYURUSU
Söke Şairler ve Yazarlar Derneğimizin 2002-2003 Yılları arası bir yıllık DÖNEM BAŞKANIMIZ olan değerli büyüğümüz, ağabeyimiz, Usta kalemlerimizden SELİM SABİT PÜLTENİ kaybettik. Bir süredir rahatsız olan, geçtiğimiz yakın yıllarda bir seri ameliyatlar geçiren büyüğümüzün aniden vefatı dostlarını, bizleri ve ailesini şoka uğratmıştır. Fakat Hakkın rahmetinin geleceği zaman belli değildir. Bir gün; uzak veya yakın tarihlerde hepimizin çıkacağı bu HAKKA YÜRÜYÜŞLERDE, EMRİ VAKİ gelince Allah'tan merhamet ve rahmet dileriz.
Kalbimizin bir köşesinde daima var olacak olan sevgisi ve bugün yaşattığı acısıyla birlikte usta kalem, değerli büyüğümüz ve Onursal Başkanlarımızdan Selim Sabit PÜLTEN'E Allah'tan rahmet, kederli ailesine, dostlarına ve arkadaşlarına da baş sağlığı dileriz.
Merhumun cenazesi 15 Nisan 2008 tarihinde Salı günü İlkindi Namazı'ndan sonra Söke Belediye Meydanındaki KOCA CAMİİ( İlyas Bey Camii )'den kaldırılacaktır.
Söke Şairler ve Yazarlar Derneği
KURUCU VE ONURSAL BAŞKANI
Suat TUTAK
VAR OLMAKTIR SEVMEK...
Bence, bir ilkbahar sevincidir sevmek
Delilercesine tutulmak,
İleri yaşlarda sevmek.
Belki zordur.
Belki gülünç gelebilir,
Belki, kimilerine göre ayıptır da,
Belki de menopozun çılgınlığı,
Belki de üç otuzunda ilkbahar sevincidir,
İleri yaşlarda sevmek...
Pembe güllerin
Mor salkımlı üzüm gibi tatlandığı,
Çok olgunlaşan karpuzun
İçini yemeğe başladığı
O, olgunluk tadı
Yeni doğum yapmış bir annenin
Ağız sütündeki o değerli mineraller
Ağzında bal sakızı ile
Boynunu bükmüş,
Olgun taze incirin,
O, vazgeçilmez tadı...
Petek balının
Ağızda dağılan,
İnsanın içini bayan tadı,
İşte öyle bir şey bence,
Öyle bir şey,
İleri yaşlarda sevmek...
Yeni yürüyen bebeğin
İlk adımını attığı anki sevinci,
Bir zafer kazanmış gibi,
Divana ilk çıktığı anki sevinci,
Sevildiğini anlayınca,
Gösterdiği cilve naz mimikler,
Azarlandığı,
Ya da korktuğu anlar,
Güvenli bir limana sığınır gibi
En yakın büyüğüne
Kollarını açıp koşması,
Kucağına atılması...
İşte, onun gibi bir şey,
İleri yaşlarda bulunan sevda...
Yalnızlıktan kaçış,
Önemsenmek arzusu,
Sevildiğine inandığı,
Başını koyabileceği,
Güvenli,
Emin bir omuz bulma isteği...
Horlanmaktan,
Hiç olmaktan,
Yalnızlıktan,
Belki, yaklaşan gerçekten,
Ölümden kaçış bir çeşit,
Öylesine bir arzu, sevda umudu...
Bu sözler,
Bu anlatımlar,
Yaşlıların aşkını anlatan,
Yalnızca, birkaç tatlı tarifi,
Güzelliklerin anlatımı...
Ya anlatılmayanlar,
Ya da, anlatılamayanlar...
İşte orada saklı asıl aşk.
Gerçek sevdanın tarifi...
Oysa sevdayı, hiçbir söz anlatamaz ki...
O yalnızca yaşanır, yaşatılır.
Senden öte,
Seninkinden yüce,
Bir sevda daha vardır ki...
İşte onun önünde eğilir,
Kul köle olur, feda eder kendini insanlar,
Sen, onu bilir misin?
O sevda, erişilmez bir tutkudur,
O tutku ki,
VATAN SEVDASI ’dır.
BAYRAK SEVDASI’ dır
ÜLKE SEVDASIDIR,
YURT SEVDASIDIR,
Özgürlük sevdasıdır...
Yeri, zamanına göre,
O sevda senin sevdan da yücedir.
Öncedir...
İşte böyledir Türk’ün aşkı, sevdası.
Biz aşkı sevdamızı,
Evimizi, çocuğumuzu
Ve de canımızı,
Yurt sevdasına kurban ederiz...
Armağan, feda ederiz,
İnançlıyız, imanlıyız
Bilinçliyiz, bilgiliyiz
Yeri gelince tek bir can, tek vücutluyuz.
Bu sevdamız
Şehidin son anında dudaklarında beliren
Bir gülücük kadar güzeldir...
Sevdalıdır,
Kutsaldır,
Yücedir,
Yücelerden yüceye taşıyan,
Yüce bir basamaktır
Var oluşun
Var oluş kaynağıdır sevdamız.
|
|