suattutak.sitemynet.com
nil_fer__i_ekleri.jpg

ESİNTİLER
VAR OLMAKTIR SEVMEK...

Bence, bir ilkbahar sevincidir sevmek
Delilercesine tutulmak,
İleri yaşlarda sevmek.
Belki zordur.
Belki gülünç gelebilir,
Belki, kimilerine göre ayıptır da,
Belki de menopozun çılgınlığı,
Belki de üç otuzunda ilkbahar sevincidir,
İleri yaşlarda sevmek...
Pembe güllerin
Mor salkımlı üzüm gibi tatlandığı,
Çok olgunlaşan karpuzun
İçini yemeğe başladığı
O, olgunluk tadı
Yeni doğum yapmış bir annenin
Ağız sütündeki o değerli mineraller
Ağzında bal sakızı ile
Boynunu bükmüş,
Olgun taze incirin,
O, vazgeçilmez tadı...
Petek balının
Ağızda dağılan,
İnsanın içini bayan tadı,
İşte öyle bir şey bence,
Öyle bir şey,
İleri yaşlarda sevmek...
Yeni yürüyen bebeğin
İlk adımını attığı anki sevinci,
Bir zafer kazanmış gibi,
Divana ilk çıktığı anki sevinci,
Sevildiğini anlayınca,
Gösterdiği cilve naz mimikler,
Azarlandığı,
Ya da korktuğu anlar,
Güvenli bir limana sığınır gibi
En yakın büyüğüne
Kollarını açıp koşması,
Kucağına atılması...
İşte, onun gibi bir şey,
İleri yaşlarda bulunan sevda...
Yalnızlıktan kaçış,
Önemsenmek arzusu,
Sevildiğine inandığı,
Başını koyabileceği,
Güvenli,
Emin bir omuz bulma isteği...
Horlanmaktan,
Hiç olmaktan,
Yalnızlıktan,
Belki, yaklaşan gerçekten,
Ölümden kaçış bir çeşit,
Öylesine bir arzu, sevda umudu...
Bu sözler,
Bu anlatımlar,
Yaşlıların aşkını anlatan,
Yalnızca, birkaç tatlı tarifi,
Güzelliklerin anlatımı...
Ya anlatılmayanlar,
Ya da, anlatılamayanlar...
İşte orada saklı asıl aşk.
Gerçek sevdanın tarifi...
Oysa sevdayı, hiçbir söz anlatamaz ki...
O yalnızca yaşanır, yaşatılır.
Senden öte,
Seninkinden yüce,
Bir sevda daha vardır ki...
İşte onun önünde eğilir,
Kul köle olur, feda eder kendini insanlar,
Sen, onu bilir misin?
O sevda, erişilmez bir tutkudur,
O tutku ki,
VATAN SEVDASI ’dır.
BAYRAK SEVDASI’ dır
ÜLKE SEVDASIDIR,
YURT SEVDASIDIR,
Özgürlük sevdasıdır...
Yeri, zamanına göre,
O sevda senin sevdan da yücedir.
Öncedir...
İşte böyledir Türk’ün aşkı, sevdası.
Biz aşkı sevdamızı,
Evimizi, çocuğumuzu
Ve de canımızı,
Yurt sevdasına kurban ederiz...
Armağan, feda ederiz,
İnançlıyız, imanlıyız
Bilinçliyiz, bilgiliyiz
Yeri gelince tek bir can, tek vücutluyuz.
Bu sevdamız
Şehidin son anında dudaklarında beliren
Bir gülücük kadar güzeldir...
Sevdalıdır,
Kutsaldır,
Yücedir,
Yücelerden yüceye taşıyan,
Yüce bir basamaktır
Var oluşun
Var oluş kaynağıdır sevdamız.

19.04.2008
Suat TUTAK

ÖYKÜ Konuk yazarın öyküsü
08.04.2008
Derleyen: Suat TUTAK

GÜNDE BİR SİMİT PARASI BİRİKTİRMEK...




Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. Yalnız, Ahmet hazırlanmamıştı.Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı. Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu hâlini fark etti:
- Hayrola Ahmet, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:
- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- İlhan arkadaşımız var ya…
- Evet, ne olmuş İlhan’a?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.
- Ee?
- Ona yardım etmek istiyorum. Ama benim yardım ettiğimi bilirse üzülür. Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. Sandalyesine oturup düşündü.Ahmet hakkındaki bilgilerini yokladı. Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna rağmen yardım etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:
- Dur bakalım Ahmet, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
- Nerede çalışıyorsun?
- Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi. Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ahmet’e döndü:
- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
- Çok zengin bir işadamı…
- Niçin?
- İnsanlara daha çok yardım etmek için…
- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak şimdi Ahmet, İlhan’ın ailesinin durumu pekiyi değil; bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme; çok zengin olduğun zaman insanlara yardım edersin.Olmaz mı?
- Olmaz, dedi Ahmet. Şimdi yapmalıyım.
- Neden olmaz?
- Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.

İkincisi: “Ağaç yaş iken eğilir.” deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.

Üçüncüsü ise daha önemli: Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karşısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:
- Bu sonuncusunu pek iyi anlayamadım, dedi.?

- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ahmet. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet’i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre Cennet’in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet’e girebilirim. Bundan daha kârlı bir yatırım olur mu?

Nurhan Öğretmen’in gözleri dolmuştu. Başını “Evet” anlamında sallarken Ahmet'i evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ahmet’in bıraktığı parların masaüstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayrı ihtiyarı oturdu ve paraları eline aldı. Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Öyle bu paralar, Bu bozuk SİMİT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı … Ağladı.
Kendine geldiğinde akşam olmuştu. Yavaş yavaş sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık “ Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak” diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde “ Ne dediniz hocam “ demesini bile duymayan Nurhan öğretmen bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti
Boş Sayfa
Boş Sayfa
Şiirlerim
Denemelerim
Öykülerim
Haberler
Kişisel Sayfam
Foto Albüm
Linkler Sayfam

Şiirlerim


YORGO'NUN YERİ...

Bir ok salmışlar yayından
Kalbin birbirinden girip
Diğer kalpten çıkmış,
Sanki, şiş sote yapmışlar sevenleri
Ne gülüyorsun canım, ciğerim
Yalanım varsa,
İki gözün benim avucuma aksın...
Sen gırgırındasın işin..
İnanmıyorsun değil mi?
Aha bak, karşındaki tabelaya,
Orada görürsün..
"GÖNLÜ YARALILAR MEYHANESİ " diyor, adam
Altına da, "YORGO'NUN YERİ" yazmışlar..
Ne meşhhur adammış be bu YORGO!?
Her akşam dolu,
Her zaman zınga zınk...
Sen, gül daha kendi haline,
Tabi ya, gül öyle ağlayacağın yerde..
Elin oğlu bak para basıyor, para...
Darphane gibi elin oğlu.

İçme dedim sana şu arpa suyunu,
Hadi git yahu!
Senin ki de içmek mi?
İki şişe birayla matiz oluyorsun.
Ondan sonra da abuk-sabuk sözler...
Evin yolunu bulamıyorsun.
Bu mu sence içmek!?
Bir de, adam gibi içtim dersin.
Güleyim bari...
Usandım artık her gece,
Seni sokaklarda toplamaktan...
Bir gece de adam gibi iç yahu,
Nedir bu halin?
Sen mi içkiyi içtin,
İçki mi seni içti?

Söyler misin?
Ayy! Hemen de alınır,
Boynunu bükersin bilirim..
Yapma böyle!
Gözpınarlarında yaşları görünce,
Dayanamıyorum...
İçim eriyor.
Yetmedi mi, çektiğin acı?
Yaşadığın rezillik...
Bırak artık, şu kadının peşini..
Sana kırk yıldır yar olmayan,
Kırk yıl sonra,
Bugün mü yar olacak!?
Bırak şu caddeleri aşındırmayı artık,
Bırak meyhaneleri,
Bira haneleri...
Pavyonları, barları,
Tek tek dolaşmayı bırak...
Bir hayal uğruna kendini,
Gençliğini,
Ömrünü,
Umutlarını,
Bir hayal gemisinin hayalinde,
Boş yere arama...
Öldü artık o yıllanmış sevdalar,
Yalan...Yalan, hayal ettiğin aşklar,
Kendine yazık ediyorsun,
Aşk, senin aşkın anladık...
Ama, benim suçum ne?

Niye sürüklüyorsun,
Beni peşinden?
Senin arkadaşınım, dostunum
Dert ortağınım, güzel de...
Mecbur muyum söylesene,
Ömür boyu seni çekmeye?
Yetti artık,
Değil mi ki, beni dinlemiyorsun..

Değil mi ki, beni hiç sayıyorsun,
Haydi, yürü git...
Git hayalinin peşinden..
Beni sürükleme,
Ciddi söylüyorum...
Beraberliğimiz buraya kadar.

Artık yeter...
Sen yoluna,
Ben yoluma...
Sakın boynunu bükme,
Sakın ağlama,
Sakın yalvarma, Tamam mı?
Yürü ve git...
Dönme geriye,
Bakma arkana,
Düş sırtımdan,
İşte bu kadar...

Ohh be, hayat varmış,
Kurtuldum senden...
Çok lazımdı senin sevdan,
Senin acın, derdin...
Git, git be kardeşim,
Haydi ikile, ikile
Arkanı görelim...
Haa unutmadan, zaten geç kaldın...
Ancak varırsın.

Suat TUTAK - 19.09.2006

Bu bölüme, kendi belirlediginiz konuyla ilgili bir yazı girin.


ismim@benimadresim.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın