|
1935 yılında ülkemizde düzenlenen Uluslararası Kadınlar Kongresi'ne katılan Mısır delegesi kendisine yöneltilen bir soruya cevaben, Atatürk'ün yalnız Türkiye'ye değil, bütün doğuya ait olduğunu, dolayısıyla O'nun aynı zamanda "Ataşark" olduğunu vurgulamıştı. Gerçekten Atatürk, Türkiye'nin kurtuluş ve kuruluşundaki önderliğinin yanı sıra, özellikle doğu dünyasındaki ulusal kurtuluş çağını açan misyonuyla güçlü liderliğin en parlak örneklerinden biri olmuş, "Ataşark" sıfatını da fazlasıyla hak etmiştir. Atatürk'ün liderliğini farklı ve özel kılan, üzerinden yıllar geçtikçe daha değerli hale gelmesi, kurucusu olduğu modern Türkiye'nin dünyaya barış ve istikrar getirebilecek bir model olarak görülmesidir.
Biz bu makalemizde ana tema olarak son zamanlarda Atatürk'ü ve eserini yok sayma, hatta küçümseme çabalarının ne kadar temelsiz ve haksız olduğunu ortaya koyabilmek bağlamında, Atatürk'ün liderlik gücü ve siyaset anlayışı üzerinde durmayı yeğleyeceğiz.
Güçlü liderlik kuşkusuz tesadüflerin eseri bir olgu değildir. Temelinde eğitim, akıl ve irade, emek ve çalışma, bilgi ve birikim vardır. Nihayet bir milletin, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen kültür değerleri vardır. İşte Atatürk kendisini daha öğrencilik yıllarından itibaren bilinçli bir şekilde böylesine kritik günler için hazırlamış, Türkiye'nin en bunalımlı bir döneminde durumun ve şartların gerektirdiği tüm niteliklerle donanmış bir lider olarak sahneye çıkmıştır. Burada Atatürk'ün üstün liderlik nitelikleriyle önderlik işlevini üstlenmesi ne kadar önemliyse, Türk Milleti'nin Atatürk gibi bir lideri bulabilme yeteneğini göstermesi de o kadar önemli görülmelidir.
Atatürk, Milli Mücadele ve onu izleyen devrim sürecinde çok güçlü karizmasına karşın, kendisini hiçbir zaman ülkesine ve milletine hizmet eden her hangi bir vatan evladından farklı görmemiştir. Dolayısıyla Atatürk'ü çoğu kez yaptığımız gibi olağanüstü bir varlık olarak görmek ve sunmak doğru bir yöntem değildir.
Her şeyden önce bir insan olan Atatürk'ün farklılığı Türk Milleti'ne özgü tüm erdemleri kendi kişiliğinde birleştirmiş bir vatan evladı, büyük bir devrimci olmasındadır. Atatürk bir halk çocuğu olarak doğmuş, halk adamı olarak yaşamıştır.
Başarısında en önemli etken ilhamını halktan alması, halka güvenmesi, halka dayanmayı temel ilke haline getirmiş olmasıdır. Atatürk hangi ölçüde rol oynamış olursa olsun, kazanılan tüm başarıları milletine maletmiş, Türk Milleti'nin en basit bir bireyi olmayı hayattaki tek zenginliği, en büyük övünç kaynağı olarak görmüştür. Bu konuda sunacağımız bir anekdot, Atatürk'ün milletine olan bakışını aksettirmesi bakımından oldukça öğreticidir.
Sakarya Meydan Savaşı'nı kazanmış bir ordunun Başkomutanı olarak Ankara'ya dönmüştü. Kendisini sevinç ve gururla karşılayıp Başkomutan'ın anlatacaklarını büyük bir merakla bekleyenler, O'ndan sadece şu sözleri duymuşlardı: "Azizim Türk Milleti büyük bir millet. Hüner ona layık komutan olabilmekte"
Atatürk'ün Milli Mücadele'deki liderliği o denli önemli görülmüştür ki, karşıtları bile Başkomutanlık görevini kabul etmesi için ricacı olmuşlardır. O'nun bu görevi üstlenmesinin bir manyetizma etkisi yaratacağını, gücümüzü birkaç kat artıracağını ileri sürmüşlerdir. Bunların başında Atatürk karşıtlığıyla ünlenmiş Rıza Nur'un geldiğini görmek, kanımızca Atatürk'ün liderlik gücü konusunda yeterli fikir vermektedir.
Atatürk'ün yeryüzündeki mazlum milletler açısından önemi, Türk Devrimi'ndeki öneminden daha az olmamıştır. Mısır ve Suriye'de bağımsızlık için yürüyenler, İngiltere ve Fransa'ya gözdağı vermek adına, O'nun fotoğraflarını taşımış, O'nun adını haykırmışlardır. Pakistan'ın kurucusu Muhammet Ali Cinnah, Atatürk'ün ölümünü İslam dünyası için bir kayıp olarak değil, bir darbe olarak nitelendirmiştir. Atatürk Müslüman olmayan mazlum milletler için de bir ışık olmuş, Hindu liderler Gandi ve Nehru'nun da yollarını aydınlatmıştır. Bugün Çin Halk Cumhuriyeti, eğitim programlarında kendi çocuklarına Atatürk'ü öğretiyorsa; bundan gurur duymak ne kadar hakkımızsa, kanımızca bundan gerekli derslerin çıkarılmasını beklemek de o kadar hakkımızdır.
Bu bakımdan ülkemizde halen kimi zaman dindarlık (!), kimi zaman liberallik adına Atatürk karşıtlığını meslek edinenlerin varlığı karşısında hüzünlenmemek olası değildir. Bu hususta bizi teselli eden bir nokta varsa, bu doğrultuda konuşanların da, ifade özgürlüğü adına onları savunanların da konu hakkında yeterli bilgi sahibi olmayışlarıdır. Örneğin, bu konudaki son örneklerden bir öğretim üyesinin konuya ilişkin söylediklerinin hiçbir akademik önemi ve değeri bulunmamaktadır. Çünkü her şeyden önce konuya ilişkin bir uzmanlığı söz konusu değildir. Kendisini Galileo'nun yerine koyması da çok şaşırtıcıdır. Çünkü basına yansıyan sözlerinin dünyanın dönmediğini iddia etmekten bir farkı bulunmamaktadır.
Kendisinin çok yadırgadığımız ve üzüldüğümüz bir yönü de, televizyon kameralarına hitaben irticacı olmadığının kanıtı olarak içkisini içtiğini, çapkınlık yapmaktan da geri kalmadığını ifade etmesidir. Bu sözler bize ne yazık ki bazı Menemen Olayı sanıklarının dindar olmadıklarını kanıtlayabilme çabalarını anımsatmıştır. Türk Devrimi'nin din anlayışına da ışık tutması bakımından bu davada bir sanıkla Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı General Mustafa Muğlalı arasında cereyan eden bir konuşmayı aktarmak aydınlatıcı olacaktır:
"Sanık- 'Vallahi efendim...Ben namaz bile kılmıyorum. Oruç tutmadığıma dair şahitlerim vardır'
Başkan- 'Biz camilerin kapısına içerisi yasak diye çifte nöbetçi mi diktik; minarelerin kapılarını mı ördürdük. Müezzinler beş vakit ezan okuyorlar. Ramazanda toplar atılıyor. O halde dinin elden gittiğini söyleyenlerin ya gözleri kör ve kulakları sağırdır; ya da onlar safsatayla bazı kötülükler yapmak istiyorlar. Cumhuriyet rejimi asla din aleyhinde değildir. Bilakis Cumhuriyet din ve vicdan hürriyetini tesis ettiği için toplumun büyük çoğunluğunca yerine getirilen dini gerekliliklerin her hangi bir engelle karşılaşmamasına özellikle dikkat ediyor ve edecektir, hakikat budur'
Bizim, bu söylediklerimizden ifade özgürlüğüne karşı olduğumuz anlamı çıkarılmamalıdır. Hatta eğer suç oluşturmuyorsa, bir öğretim üyesini görüş ve sözlerinden dolayı görevinden almak ve benzeri yaptırımlar uygulamayı öngörmek, bizim onaylayacağımız bir tutum değildir. Bizim doğru bulmadığımız husus, bilim etiğine de aykırı bir şekilde konu hakkında uzmanlığı bulunmayan çevrelerin Atatürk'e ve misyonuna saldırmayı ün kazanma kapısı haline getirmiş olmalarıdır. Dolayısıyla bizce sorunun etik boyutu, içerik boyutundan daha az önemli görünmemektedir.
Gerçekte Türk Devrimi'nin doğal olarak dinle, samimi dindarlarla bir sorunu olmamıştır. Sorun, toplumun yenileşmesine, ilerleyişine engel olan din kılığına bürünmüş boş inançların ve hurafenin ortadan kaldırılmasıdır. Laik bir devlet ve toplum düzeni kurmadan da bunu başarmak olası değildir. Çünkü laiklik tüm özgürlüklerin de insan haklarının da ana temelidir. Atatürk milleti geriye götürmek isteyenlerin izleyecekleri doğrultuya hiçbir zaman göz yumulmayacağını, buna yasalar elverişli değilse onları değiştireceklerini söylemiş; gerek ve zorunluluk görüldüğünde her şeyin üstüne çıkarak hedefe yürümekte hiçbir zaman duraksamayacaklarını vurgulamıştır.
Nihayet XVII. Milli Eğitim Şurası'nın katsayı kararını eleştiren TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı'nın "Hiçbir milli eğitim sorunu laiklikten önemli olamaz. Bunu gördüğümüz an bayrağı çeker, mücadelemizi veririz" sözlerini, Atatürk'ün manevi mirasçılarının ortak iradesi olarak değerlendirmek gerekir. Zira Atatürk "Bu görev bitmeyecektir. Ben toprak olduktan sonra da devam edecektir" demektedir.
|