tarihimiz.sitemynet.com
ÖZGEÇMİŞ AYDINLANALIM ATATÜRK VE ATAŞARK ERMENİ SORUNUNA BİR BAKIŞ MONDROSTAN SAMSUNA ATATÜRK OSMANLIDAN CUMHURİYETE SAKARYA İLİNDE MÜLKİ YAPI TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ BALKAN VE BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞLARI ARASINDAKİ DÖNEMDE OSMANLI DEVLETİ - RUSYA İLİŞKİLERİ RUM VE ERMENİ ÇETELERİNİN FAALİYETLERİ

MONDROSTAN SAMSUNA ATATÜRK

Prof. Dr. Sabahattin ÖZEL
İstanbul Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve
İnkılap Tarihi Enstitüsü


Bilindiği üzere Osmanlı Devleti I. Dünya Savaşı sonlarında savaşın kaybedildiğinin açıkça görülmesi,Wilson İlkeleri'nin uyandırdığı ümitler, güney cephelerinde durumun aleyhte gelişmesi ve nihayet Bulgaristan'ın mütarekeden sonra İstanbul ve Boğazların istila tehdidi altına girmesi gibi nedenlerden dolayı İtilaf Devletleriyle Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalamıştı( 30 Ekim 1918). Bu konuda ateşkes öncesindeki durumu ana hatlarıyla belirtmekte yarar vardır. Öncelikle kaydetmek gerekir ki İttifak Devletleri safında tarihen en geç yenilen devlet Türkiye olmuştur. Zirâ, Alman orduları Foş Muharebesi adıyla bilinen ve 18 Temmuz 1918'de başlayan İngiliz ve Fransız karşı taarruzu karşısında sürekli savunma ve ricat halinde olmuş, Bulgar Cephesi ise 12 Eylül'de yarılmıştır. Buna karşılık Suriye'deki Türk yenilgisi 19 Eylül'de cereyan etmiştir. Yine müttefiklerin Almanya'nın en önemli maden ve sanayi merkezlerini kapsayan Ren havzasına kadar ilerlemelerine, Bulgar cephesinde başkent yolunu açmalarına karşılık; Türkiye'nin hayati hiçbir noktası tehdit altına alınmamıştı. Bulgarlar 29 Eylül'de, Almanlar ise 11 Kasım 1918'de ateşkes yapmışlardı. Osmanlı Devleti Almanya'dan önce ateşkes imzalamışsa da Almanlar 16 gün önce( 20 Ekim) ateşkes girişiminde bulunmuşlardı.

Ateşkesin imzalanışı, ateşkes metni ve bu konudaki değerlendirmelere gelince: Talat Paşa Hükümeti'nin istifasının( 8 Ekim) ardından kurulan Ahmet İzzet Paşa Hükümetini bekleyen en önemli görev İtilaf Devletleriyle makul bir ateşkes yapabilmekti. Bu nedenle yeni hükümet karşı tarafla çeşitli kanallardan temas kurmaya çalıştı. Hahambaşı Hayim Naum Efendi Amerika'ya, Fransa'nın eski konsoloslarından Savoie Selanik'teki İtilaf Orduları Başkomutanı General Franchet Esperey'e gönderildiler. Bahriye Nazırı Rauf Bey de İstanbul'da esir bulunan İngiliz Generali Townshend ile temasa geçmişti. Bunlardan Townshend'in arabuluculuğunun olumlu sonuçlanmasıyla 27 Ekim'de ateşkes görüşmelerine başlandı. Üç gün süren görüşmelerin sonunda İtilaf Devletleri adına Amiral Calthorpe ile Rauf Bey başkanlığındaki Osmanlı heyeti arasında Mondros Ateşkes Antlaşması imzalandı. 25 madde halinde düzenlenen ateşkesin önemli noktaları şöyleydi:

Türk Boğazları işgal edilerek Osmanlı Ordusu terhis edilecek, silah ve cephane teslim edilecek, donanma düşmanın gözetiminde olacaktı. Müttefikler güvenliklerini tehdit edecek durumun doğması halinde herhangi bir stratejik noktayı işgal edebileceklerdi. Haberleşme ve ulaşım ağı düşmanın denetiminde olacaktı. Doğu cephesindeki kuvvetler savaştan önceki sınırlara çekilecek, güneyde ateşkes sınırı dışındaki kuvvetler İtilaf Kuvvetlerine teslim olacaklardı. Altı vilayette karışıklık çıkarsa, İtilaf Devletleri bu vilayetlerin herhangi bir kısmını işgal edebileceklerdi.

Osmanlı Hükümetini ateşkes konusunda ümitlendiren hususlardan biri de İngiliz başbakanı L. George'un Avam Kamarası'nda İngiltere'nin << Türkiye'yi başkentinden ve Türk Milleti'nin çoğunlukta olduğu zengin ve maruf Küçük Asya ile Trakya'dan mahrum etmek için savaşmadığını>> söylemesiydi. Bununla beraber, Osmanlı yöneticilerinin İtilaf Devletlerinin daha savaş yıllarında hazırladıkları paylaşma senaryolarını bilmemeleri mümkün değildi. Bolşevikler daha 24 Kasım 1917'de Çarlık rejiminin de taraf olduğu bu gizli antlaşmaları reddederek metinleri yayınlamışlardı. Bu yayın İstanbul gazetelerine kadar aksetmişti. Dolayısıyla sömürgeci devletlerin ateşkesi Osmanlı Devleti'ni ordusuz, örgütsüz ve başsız bırakarak hedeflerine daha az bir zahmetle varabilmek için imzaladıkları açık bir gerçekti. Bu niyetlerini de hemen ateşkes sonrasında tutumlarıyla ortaya koymuşlardı. Buna karşılık Osmanlı yönetimi bütün bu acı gerçeklere gözlerini alabildiğine kapamış bulunuyordu. Padişah VI. Mehmet Vahdettin ateşkes şartlarını ağır bulmakla beraber, müttefik devlet hükümdarları gibi tahtını kaybetmediği için memnun görünüyordu. Sadrazam Ahmet İzzet Paşa ateşkesi müttefiklerimizinkine yeğ tutmuştu. Midilli'den İzmir'e dönen Türk delegasyonuna teşekkür yazısı göndermiş, Amiral Calthorpe'a gönderdiği bir telgrafta teşekkürlerini bildirmişti. Meclis-i Mebusan ateşkes şartlarını üzüntüyle karşılamış, ancak Sadrazamın başka türlü hareketin imkansızlığı hakkındaki gizli konuşması üzerine 30 Ekim'de imza için hükümete yetki vermişti. Rauf Bey'in İstanbul'a döndükten sonra basına vermiş olduğu iyimser demeçler ümit verici bir atmosfer yaratmıştı.

Buna karşılık ileriyi görebilen aydınlar bağımsızlığın tehlikeye girdiğini, ateşkesin devletin geleceğini düşmanın merhametine terk ettiğini görüyorlardı. Şüphesiz bunu görebilenlerin başında Mustafa Kemal Paşa gelmişti. O'nun ateşkes günlerindeki konumuna ve ateşkes hakkındaki görüş ve değerlendirmelerine gelince: Mustafa Kemal Paşa VII. Ordu Komutanı olarak Halep'in kuzeyinde bir savunma hattı oluşturduğu günlerde, çöküşün Osmanlı İmparatorluğu'nun Türklerle dolu alanlarında yeni bir devletin kurulmasıyla önlenebileceği görüşündeydi. Nitekim 26 Ekim 1918'de kuzeye ilerlemek isteyen İngiliz ve Arap kuvvetlerini yenmiş, güneyde yaklaşık bugünkü sınırımıza uyan bir hattı koruyarak yeni Türk Devleti'nin milli sınırlarını tespit etmişti. Bu görüşe göre bu Osmanlıların I. Dünya Savaşı'ndaki son, Milli Kurtuluş Savaşı'ndaki ilk savaşı sayılabilirdi. Mustafa Kemal Paşa Mondros Ateşkesinin imzalanmasıyla Alman Generali Liman Von Sanders'in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına atanmıştı. L.Von Sanders komutayı devrederken, tek tesellisinin komutayı kendisine devretmesi olduğunu söylemişti. Ahmet İzzet Paşa aynı günlerde Harbiye Nazırlığı görevine talip olan Mustafa Kemal Paşa'nın isteğini bu gerekçeyle kabul etmemişti. Burada şu noktayı da belirtmek gerekir ki, Mustafa Kemal Paşa Enver Paşa'nın gözünde bile ordunun idaresi için tek adaydı. Mustafa Kemal Paşa koşulların olabildiğine olumsuzluğuna rağmen umutsuz değildi. Çünkü O'na göre bir yurtsever için her zaman vatana hizmet fırsatı vardı. Bir yurtsever imkansızlıklar içinde olsa da görev ve sorumluluk duygusunu kaybetmemeliydi. Bir millet yalnız kendisine güvenebilir, katlanacağı fedakarlık ölçüsünde varlık hakkı kazanabilirdi. İçinde bulunulan durumda işgalci devletlerle savaşmak intihar etmekle eşdeğer görülür,Türkiye hiçbir görevi kalmadığı ümitsizliğine düşerse büsbütün yok olurdu. Mustafa Kemal Paşa bu anlayışla komutayı devralır almaz kuvvetlerini yeniden işe yarar hale getirmenin çabası içine girmişti. Yine bir ölüm kalım savaşına atılma ihtimaline karşı düşmana teslimi öngörülen silahlardan mümkün olduğu kadarının kaçırılarak Anadolu içlerinde saklanması için tedbirler almıştı. Mustafa Kemal Paşa İstanbul'daki hükümetin galip devletlerin iyi niyetlerine güvenme politikasına karşılık, ateşkesin pek açık olmayan şartlarının aleyhimizde uygulanacağı görüşündeydi. Bu sebeple İstanbul'a birbiri peşisıra çektiği telgraflarla Ahmet İzzet Paşa Hükümetini uyarmaya çalıştı. Nitekim 3 kasım 1918 tarihli telgrafında ateşkes gereğince Toros tünellerinden hangilerinin işgal edilebileceğini sormuş, Kilikya deyiminin hangi toprakları içine aldığının açıklanmasını, Suriye sınırının kesin olarak belirtilmesini istemişti. Bu telgrafa verilen cevapta Amanos tünelleri hariç Toros tünellerinin İngilizlerce işgal edilebileceği, işgal kuvvetlerinin miktarının İngilizlerce belirleneceği, Kilikya sınırının da gerektiğinde bildirileceği belirtilmişti. Mustafa Kemal Paşa'nın 5 Kasım tarihli telgrafına göre, İngilizler ateşkese Suriye'deki garnizonların teslimine ilişkin maddeyi bizi aldatmak için koymuşlardı. Nitekim İngilizler aynı gece Suriye kıtasındadır diyerek VII. Ordunun teslimini istemişlerdi. Mustafa Kemal Paşa'nın Kilikya sınırını sormaktan maksadı, bu tarihi adı kabul eden hükümetin İngilizce atlasta Kilikya sınırının Maraş'ın kuzeyinden geçtiğini dikkate alıp almadığını anlamaktı. Çünkü O'na göre Adana yerine tarihi Kilikya adını kullanın İngilizler, Suriye sınırını Kilikya'nın kuzey sınırı doğusuna uzandığını kabul ediyorlardı. Mustafa Kemal Paşa telgrafın son bölümünde şu uyarıyı yapmıştı:<<pek ciddi ve samimi olarak arzederim ki, mütareke şartları arasında anlaşmazlıkları giderecek tedbirler alınmadıkça orduları terhis edecek ve İngilizlerin her dediğine boyun eğecek olursak, İngiliz ihtiraslarının önüne geçmeye imkan kalmayacaktır.>> Bu telgraf Babıâli ruhu ve zihniyetiyle, Kuvayı Milliye ruh ve zihniyeti arasındaki derin ayrılığı belirten ilk tarihi belge olmalıdır. Diğer taraftan İngiltere'nin İskenderun'u işgal niyeti karşısında Sadaretten Adana'ya gönderilen telde; ateşkese göre İngilizlerin İskenderun'u işgale hakları yoksa da, Halep civarındaki ordularını beslemek için İskenderun'dan yararlanmak istemeleri haklı bir istek olarak belirtilmiş, ateşkesin birçok maddelerini değiştirip vaktin darlığından bize yalnız sözlü açıklamalarla güvenceler veren İngiliz murahhasının bu centilmenliğine karşı bir cemile olmak, Yunanistan'ın faaliyet alanına çıkarılmamasını sağlamak üzere İngilizlerin erzak vs. taşımak üzere İskenderun limanından yararlanmalarına, İskenderun- Halep yolunu tamir edebilmelerine izin verilmesinde bir sakınca görülmemişti. Mustafa Kemal Paşa'nın bu husustaki değerlendirmesine ve hükümetin emri karşısındaki tepkisine gelince, İngilizlerin Halep civarındaki ordularını beslemek üzere İskenderun'dan yararlanmak istemeleri haklı bir istek değildi. Çünkü Halep ve Halep Vilayetinde milyonlarca erzak olduktan başka, ateşkesin 21. maddesine göre İngiliz ordusuna iaşe yardımı gerektiğinde ihtiyaçlarını Kilis ve Antep taraflarından satın alabilirlerdi. İngilizlerin amacı Halep'teki ordularını beslemek değil, İskenderun'u işgal etmek, İskenderun- Kırıkhan- Katma yoluyla VII. Ordunun ricat hattını kesmek ve Musul'da VI. Orduya yaptıkları gibi teslim olmaya zorlamaktı. İngilizlerin Islahiye'de Ermeni çetelerini harekete geçirmeleri de bunun kanıtıydı. Mustafa Kemal Paşa bu nedenle ordu komutanına böyle bir emir veremeyeceğini, İskenderun'a her ne sebeple ve bahaneyle asker çıkaracak İngilizlere ateşle karşı konulmasını, VII. Orduya da bulunduğu hatta pek zayıf ileri karakol düzeni bırakarak kuvvetlerini Kilikya sınırları içine geçirmesini emrettiğini bildirmişti. Ayrıca İngilizlerin aldatıcı muamele teklif ve hareketlerini İngilizlerden fazla haklı ve nazik, buna karşı cemile gösterecek emirleri uygulamaya yaradılışının müsait olmadığını belirtmiş ve komutayı hemen teslim etmek üzere yerine atanacak zâtın gönderilmesini istemişti.

İngilizlere ateşle karşı koymak ifadesi hükümetin adeta aklını başından almıştı. Bu nedenle hükümetin 6 Kasım telinde, silah kullanma emrinin hemen geri alınması, ateşkesin uygulanmasında çıkan zorlukları kabul ettiren şeyin gaflet değil, kesin yenilgimiz olduğu bildirilmiş ve siyasi girişimlerde bulunulduğu eklenmişti. Mustafa kemal Paşa ise cevabında İngilizlerin muhtelif bahanelerle VII. Ordu kıtalarını zor duruma sokmak istediklerini anladığını, bu sebeple III. Kolorduya, XX. Kolordunun harekatı sona erinceye kadar İskenderun'a kuvvet çıkarılmasını ateşle önlemesi emrini verdiğini, fakat planlanan harekatın son bulmasından dolayı emrin uygulanmasına gerek kalmadığını bildirmişti.

Ahmet İzzet Paşa'nın 8 Kasım tarihli teli Mustafa Kemal Paşa'nın bütün öngörülerini doğrular mahiyetteydi. Buna göre Amiral Calthorpe İskenderun'un General Allbeny tarafından bildirilecek sürede teslim edilmemesi halinde şehri zorla işgal edeceğini bildirmişti. Sadrazama göre, ateşkesin 7.10.11. maddelerine göre buna hak ve yetkileri de vardı. Savaşı sürdüremeyeceğimize göre güçlükle yaptığımız ateşkesin İskenderun yüzünden bozulması göze alınamazdı. Telin Mustafa kemal Paşa'yı sinirlendiren bir bölümünde, İtilaf Devletlerinin bu tavrında ilk başvurularına tarafımızdan verilen sert ve soğuk cevabın etkili olduğu ifade edilmişti. Sadrazam ayrıca güçsüzlüğümüzün dikkate alınmasını da tavsiye etmişti. Mustafa Kemal Paşa bu tele verdiği cevapta bu görüşe katılmamış, tedricen bütün ülkeyi istilaya varacak böyle dehşetli başvuruların tekrarlanacağına şüphe etmediğini, asıl sebeplerin araştırılması gereğini arzetmeyi görev saydığını belirtmişti. O'na göre ateşkes devleti koruyacak mahiyette olmadığından ateşkesin açık olmayan maddelerinin bir an önce açıklığa kavuşturulması gerekmekteydi. İngiliz önerilerine bugüne kadar olduğu gibi yaklaşılırsa, şimdi Kilis-Payas hattına kadar araziyi isteyen İngilizlerin yarın Toros'a kadar Kilikya mıntıkasının, daha sonra Konya- İzmir hattının işgali gibi önerileri izleyecek, ordularımızın kendileri tarafından sevk ve idare edilmesi, hatta hükümetimizin Britanya Hükümeti tarafından seçilmesi gibi öneriler karşısında kalmamız da ihtimalden uzak olmayacaktı. Mustafa Kemal Paşa güçsüzlüğümüzün derecesini de tayin ve tahdit etmek gerekeceği kanaatini koruduğunu belirtmiş, İngiltere'nin elde etmek istediklerini, onlara kendi yardımımızla bahşetmenin tarihte Osmanlılık için, özellikle hükümet için pek kara bir sayfa oluşturacağını vurgulamıştı.Son olarak da her ne hal ve her ne vasıfta bulunursa bulunsun doğru olduğuna inandığı, gerekenlere bildirilmesini ülkenin kurtuluşu gereği saydığı ilkelerine bağlı kalmaktan nefsini men edemeyeceğini eklemişti.

Mustafa Kemal Paşa'nın Mondros Ateşkesi sonrasının o karanlık günlerindeki bu tavrı kuşkusuz Kuvayı Milliye ve Milli Mücadele ruhunun müjdecisidir. Bu ruh en karanlık, en umutsuz, en boyun eğdirici şartlarda dahi sorumluluk bilinciyle hareket etmek, görevden kaçınmamak demektir. Mütareke defterindeki bu ruh ile Atatürk'ün yıllar sonra Türk gençliğine verdiği mesaj O'nun yaşamındaki tutarlılığın güzel bir örneğidir.

Diğer taraftan daha 7 Kasım'da Yıldırım Orduları Komutanlığı ile VII. Ordu Karargahının Padişah iradesiyle kaldırılması ve Mustafa Kemal Paşa'nın Harbiye Nezâreti emrine verilmesi kararlaştırılmıştı. Bir süre sonra da Sadrazam Ahmet İzzet Paşa kendisini telgraf başına davet etmiş, hükümet olarak istifa ettiklerini bildirdikten sonra İstanbul'a gelmesinin uygun olacağını söylemişti. Mustafa Kemal Paşa bunu İstanbul'da bir krizin olduğu şeklinde algılamış, komuta ettiği grup da lağvedildiğinden Adana'dan trenle hareket etmişti. 13 Kasım 1918'de Haydarpaşa'dan askeri bir müfreze tarafından resmi törenle karşılandı. Aynı gün İtilaf Donanması da Boğaz'da demirlemiş bulunuyordu. Dolayısıyla 13 Kasım günü İstanbul Boğazı tarihin en garip rastlantılarından birine sahne olmuştu. Bir tarafta tarihin kaydettiği en büyük donanmalardan biri, diğer tarafta aralarından süzülüp geçen ve günün birinde onları yüzgeri ettirecek kutsal mücadelenin önderini taşıyan eski bir motor. Bu sahneyi Mustafa Kemal Paşa'nın beraberindeki Yaveri Cevat Abbas Bey ( Gürer) şöyle nakletmektedir:<< Atatürk'le ben askeri sevkiyatın bir köhne motoru ile deniz ortasında yaslanan bu çelik ormanın içinden geçiyorduk. Atatürk'ün zarif dudaklarından- geldikleri gibi giderler- cümlesini işittiğim zaman; mütarekenin doğurduğu derin ve elemli ümitsizliği derhal unutmuştum Cevabımda acele ettim.Size nasip olacak, siz bunları kovacaksınız paşam dedim. Gülümsedi, aziz başının içinde şekillenmeye başlayan vatanı kurtarma planlarını bir an için yeniden geçiriyor gibi daldı. Sonra- bakalım- dedi.>>

Bu cevaptan da anlaşılacağı üzere Mustafa Kemal Paşa bir hesap adamıydı. O günlerde mevcut durum ve cereyan eden olaylar düşmanla askeri bir mücadeleye girişmek konusunda elverişli görünmüyordu. Ordu dağıtılmakta, düşman ülkenin en stratejik noktalarını birer birer işgal etmekteydi. Üstelik Mustafa Kemal Paşa Osmanlı Devleti'nin Mondros Ateşkesi ile kendini kayıtsız şartsız düşmanlara teslim etmeye razı olduğu, sadece bununla da kalmayıp düşmanların memleketi istilası için ona yardım da vaadettiği görüşündeydi. Ancak yine de sabırlı ve serinkanlı olmak, önce siyasi mücadele yolunu deneyerek düşmanın ateşkesin ruhuna uygun davranmasını sağlamak için çalışmak lazımdı. Bunun için de düşmanın oldubittilerine boyun eğmeyecek uyumlu bir hükümetin kurulması gerekiyordu. Oysa bu sırada istifa eden Ahmet İzzet Paşa Hükümeti'nin yerine Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti kurulmuştu.Fakat yeni hükümetle ilgili güven oylaması henüz yapılamamıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın görüşüne göre yeni hükümetin güvenoyu alması engellenebilir, bazı arkadaşlarıyla birlikte kendisinin de Harbiye Nazırı olarak yer alacağı II. Ahmet İzzet Paşa Hükümeti kurulabilirse siyasi mücadelede ilk başarı kazanılmış olacaktı. Esasen bu, Mustafa Kemal Paşa'nın daha Mondros Ateşkesi öncesinde Suriye Cephesindeyken ortaya koyduğu bir görüştü. Talat Paşa Hükümetinin istifa ettiği ( 8 Ekim 1918) ve Ahmet Tevfik Paşa'nın yeni hükümeti kurmakta zorlandığı günlerde Saray Başyaveri Albay Naci Bey'e( Eldeniz) çektiği telgrafta böyle bir hükümet formülü önermişti. Yeni hükümeti kurma görevinin Ahmet İzzet Paşa'ya verilmesi üzerine, Rauf Rauf( Orbay) kendisine Mustafa Kemal Paşa'yı Harbiye Nazırı veya Erkanı-ı Harbiye-i Umumiye Reisi olarak görevlendirmesini tavsiye etmişti. Hükümetin kuruluşunun ardından da bu görüşünü yinelemiş, Sadrazama Mustafa Kemal Paşa'yı Harbiye Nazırı olarak atamasının doğru olacağını söylemişti. Ahmet İzzet Paşa da Rauf Bey'e cevaben Mustafa Kemal Paşa'nın Alman Generali Liman Von Sanders'in yerine Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına atandığını, ileride kendisini bu göreve atayabilmek için Harbiye Nazırlığı görevini de kendisinin üstlendiğini bildirmişti.

Mustafa Kemal Paşa İstanbul'a dönüşünün hemen ertesi günü Beyoğlu'nda bir süre kalacağı Pera Palas Oteli'nde Rauf Bey'le buluştu. İkisi birlikte beraberlerinde Cevat Paşa (Çobanlı) olduğu halde Ahmet İzzet Paşa ile Fuat Paşa Türbesi karşısındaki konağında buluştular. Bu sırada Ali Fethi Bey de ( Okyar) bu görüşmede hazır bulunmuştu. Önce Ahmet İzzet Paşa istifa ediş nedenlerini anlattı. Mustafa Kemal Paşa ise böyle bir zamanda bir onur sorunu yüzünden hükümeti bırakmanın doğru olmayacağını, yeni hükümetin güvenoyu almasını önleyerek yeniden bir Ahmet İzzet Paşa Hükümeti'nin kurulması gerektiğini savundu. Sonuçta bu görüş benimsenmiş, hemen orada yeni hükümetin listesi de belirlenmişti. Ayrıca bunun için derhal çalışmaya başlanması kararlaştırılmıştı.

15 Kasım'da Mustafa Kemal Paşa Padişah VI. Mehmet Vahdettin tarafından Cuma salemlığını takiben Dolmabahçe'deki Valide Sultan Camii Şerifinde Mahfel-i Hümâyun'da kabul edildi. Görüşme İstanbul basınında da yer bulmuştur. Bu görüşmenin cepheden dönmüş bir ordu komutanının protokol ziyareti olmaktan öte bir anlamının olmadığı anlaşılmaktadır.

Mustafa Kemal Paşa aynı günlerde aldıkları karar gereğince bir yandan yeni hükümete karşı tavrını sürüdürken, diğer yandan da basın yoluyla kamuoyunu aydınlatmaya çalışmıştı. Bu kapsamda 16 Kasım'da Pera Palas'ta Vakit, Zaman ve Minber gazetelerinin yazarlaryla görüşmüş ve genel açıklamalar yapmıştı. 17 ve 18 Kasım günlü Minber ve Vakit gazetelerinde yer alan Mustafa Kemal Paşa'nın görüşlerinde özellikle özgürlük ve bağımsızlığımızın saklı kalması koşulu vurgulanmıştı. Meclis-i Mebusan&#8217;ın feshine ilişkin söylentiler karşısında görüşlerini özetle şöyle ifade etmişti: Meclis-i Mebusan milletin meşruiyet timsaliydi. Barışa karar verecek hükümetin meclise dayanması kesin bir zorunluluktu. Üstelik meclis üyelerinden bir kısmının seçim bölgeleri işgal altındaydı. Meclis-i Mebusan feshedilirse bu bölgeler temsilcisiz kalacak, buralarda tekrar seçim yapmak da mümkün olmayacaktı. Yine 19 Kasım'da Minber'de Ahmet Hulki imzasıyla yayınlanan bir makale ise şu dikkate değer
cümleyle son bulmuştu:<<Herhalde istikbal-i vatan Mustafa Kemal Paşa'dan büyük hizmetler beklemekte haklıdır>>

Mustafa Kemal Paşa önceden tanıdığı bütün mebuslarla görüşmüş,kendilerini Ahmet Tevfik Paşa Hükümetine güvenoyu vermemeleri için ikna etmeye çalışmıştı. Bazı mebus arkadaşlarının kendisini diğer mebuslarla tanıştırma önerisinde bulunmaları üzerine sivil giysilerini giymiş, yaşamında ilk defa 19 Kasım'da Fındıklı'daki Meclis-i Mebusan binasına gitmişti. Burada tanıdık tanımadık o güne kadar karşılaşmadığı mebuslara da kendi görüşlerini anlatmıştı. Bazı mebuslar güvenoyu vermedikleri taktirde meclisin dağıtılacağı kaygısını dile getirmişler, güvenoyu vermek suretiyle biraz zaman kazanıp bu süre içerisinde de yararlı işler görme umutlarını ifade etmişlerdi. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine mebuslara şunları söylemişti: Meclis kesinlikle dağıtılacak. Bunu da yeni sadrazam yapacaktı. Bunu yapabilmesi için de önce güvenoyu alması ve sadrazamlığının kesinleşmesi gerekiyordu. O halde hükümete güvensizlik oyu verip, bu tutumu sürdürerek zaman kazanmak daha uygun olurdu. İşte kazanılacak bu zaman zarfında belki tekrar bir Ahmet İzzet Paşa Hükümetinin kurulması için gerekli şartları oluşturabilirdi. Bunun üzerine bazı önde gelen mebuslar bir salonda toplanarak Mustafa Kemal Paşa'yı davet etmişler ve genel kurulu bilgilendirmesini istemişlerdi. Mustafa Kemal Paşa'nın burada bir kez daha yinelediği görüşler hazır bulunan mebuslarca büyük kabul görmüştü. Hatta bu sonucu kesin olarak sağlayacaklarını söyleyip meclis başkanının çağrısına uyup oylama salonuna geçmişlerdi. Ancak Mustafa Kemal Paşa'nın da bir locadan izlediği oylama sonucunda Ahmet Tevfik Paşa Hükümeti güvenoyu almıştı. Böylece düşman karşısında ülkenin ve milletin en çok ihtiyaç duyduğu cesur bir hükümetin kurulabilmesi şansı kaybedilmişti.

Mustafa Kemal Paşa bu sonuca şaşırmış ve bu vesileyle meclis hissiyatının bir anda bin renk alabilecek mahiyette olduğuna tanık olmuştu. Derhal Meclis-i Mebusan'ı terk ederek evine dönmüş, saraya telefon ederek Naci Bey vasıtasıyla Padişahla görüşme isteğinde bulunmuştu. Gerçi daha veliahtlığı döneminde onun hakkında edindiği izlenim pek olumlu değildi. Ama yine de Padişaha düşüncelerini bütün açıklığıyla anlatmayı gerekli görüyor ve kendisini ikna edebileceğini umuyordu. Randevu 22 Kasım Cuma Selamlığı için verildi. Görüşme bir saati aşkın bir süre devam etti. Ancak bu uzun sayılabilecek süreye rağmen, görüş alışverişi bakımından çok kısa geçti. Mustafa Kemal Paşa Sultan Vahdettin'i aydınlatmak ve uyarmak amacıyla söze başladığı sırada Padişah gayet ustaca bir manevrayla sözü almış ve şahsına karşı ordudan bir fenalık gelmeyeceğine dair kendisinden güvence almaya çalışmıştı. Bu çaba bir yerde onun gelecekte neler yapabileceklerinin de bir habercisiydi. Mustafa Kemal Paşa çok ümitsiz ve üzgün bir şekilde salondan ayrılmış ve evine dönmüştü. Kendisi Pera Palas'tan sonra eski dostlarından Salih Fansa'nın Hava Sokağı'ndaki evinde kısa bir süre konuk olmuş, yine annesinin Beşiktaş Akaretler'deki evinde kalmıştı. Şimdi ise bir arkadaşına ait olan Şişli'deki eve yerleşmişti.

Diğer taraftan yeni hükümet ve Padişah kendileri için varlığını sorun gördükleri Meclis-i Mebusan'ı feshetmek için harekete geçmişler, Sadrazam bunun için 21 Aralık 1918'de Sultan Vahdettin'i ziyaret etmişti. Sonuçta Padişah Kanun-ı Esasi'nin 7. Maddesine dayanmak suretiyle Meclis-i Mebusan'ı feshetmişti. Böylece gerek hükümet, gerekse Padişah kendileri için ayakbağı olarak gördükleri meclisten kurtulmuşlar, ayrıca işgalcilerin isteklerini yerine getirmek suretiyle işbirlikçi zihniyetlerini ortaya koymuşlardı. Nitekim Padişah, Ahmet Tevfik Paşa'ya fesih iradesini hazırlattıktan sonra Başkatip Ali Fuat Bey'e( Türkgeldi) bunun gerekçesini şöyle açıklamıştı:<< Fuat Bey, sizden sır çıkmaz. Ecnebiler bu Meclis-i Mebusan'ı müntehip[seçilmiş] addetmiyorlar. Siz hakkı hayatınızı muhafaza için faaliyet göstermelisiniz. Eğer lâzım gelen faaliyeti göstermezseniz hakkı hayatınızı da ıskat etmiş olursunuz. Binaenaleyh yapılacak şey Meclis-i Mebusan'ı feshetmekten ibarettir>>

Meclis-i Mebusan'ın feshi, Padişahla yaptığı görüşmede uğradığı hayal kırıklığından sonra, Mustafa Kemal Paşa'nın umutlarına indirlmiş en büyük darbe olmuştu. Dolayısıyla Mustafa Kemal Paşa bu kararı çok büyük bir hata olarak değerlendirmiş, bunu aynı zamanda siyasi mücadele olanaklarının tükenişi olarak görmüştü. Fakat O'nun üzüntüsünü daha da arttıran husus, Padişahın fesih için Mustafa Kemal Paşa'ya danıştığı, Paşa'nın da bunu doğru bulduğu ve ordunun da kendisi gibi düşündüğünü söylediği söylentilerinin çıkarılmış olmasıydı.

Mustafa Kemal Paşa aynı günlerde Şişli'deki evde ne yapılabilir? sorusuna cevap arıyordu. En çok birlikte olduğu, dertleştiği ve güvendiği arkadaşı Ali Fethi Bey'di. Esasen Mustafa Kemal Paşa Adana'dan İstanbul'a döndüğünde Ali Fethi Bey'in çıkarmakta olduğu Minber Gazetesi'ne ortak olmuştu.20 Hatta Ahmet Tevfik Paşa Hükümetine karşı verdikleri mücadele de Minber Gazetesi de yer almıştı. Mustafa Kemal Paşa ve Ali Fethi Bey arasındaki dertleşme bazen Şişli'deki evde, bazen Ali Fethi Bey'in apartmanında günler, geceler boyu sürmüş, bu süre içerisinde de pekçok kişiyle görüşmüşlerdi. Sonuçta bir gün birlikte tartıştıkları dört arkadaş ihtilalci bir komite kurmayı kararlaştırmışlardı. Böylece hükümeti düşürmek, padişahı değiştirmek gibi ihtilalci önlemler düşünmeye başlamışlardı. Ancak daha sonra gerek bir arkadaşlarının ayrılmak istemesi, gerekse bu şekilde esaslı bir sonuç alınamayacağı görüşüyle bu düşüncelerden vazgeçmişlerdi.21 Mustafa Kemal Paşa siyasi mücadele umudunu tümüyle yitirmediğinden kendisini yeni sadrazam adayı olarak gören Ayan Reisi Ahmet Rıza Bey'le yeni hükümet konusunu görüşmüşse de bir sonuca varılamamıştı. Bu arada bu görüşmeye aracılık eden ve aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa'nın sınıf arkadaşı olan Binbaşı Ali Rıza Bey, bir gün Mustafa Kemal Paşa, Ali Fethi Bey ve Cevat Abbas Bey'e çok karlı bir iş önerisinde bulunmuştu. Öneriye göre zengin bir tüccar arkadaşı kendilerine her ay koydukları sermaye kadar para kazandıracaktı. Eğer Mustafa Kemal Paşa ve Ali Fethi Bey beş biner, Cevat Abbas da bin lira temin ettikleri taktirde arkadaşını buna razı edecekti. Sonuçta Mustafa Kemal Paşa'nın annesinden sağlayabildiği, Ali Fethi Bey'in de borç bulduğu beş biner lira ile Cevat Abbas Bey'in binbir güçlükle denkleştireblidiği 800 lira sözkonusu tüccara teslim edilmişti. Ancak bu ortak ticaret macerası fiyasko ile sonuçlanmış, Mustafa Kemal Paşa ve Ali Fethi Bey'in alacaklarına karşılık birer senet alınabilmişti.Cevat Abbas Bey de Mustafa Kemal Paşa ile birlikte İstanbul'dan ayrılacağı günün bir gün öncesinde köprü üzerinde yakaladığı şirket sahibini köprüden aşağı atmakla tehdit ederek 400 lirasını kurtarmış, geriye kalanın tahsilini de ailesine bırakmıştı.22

Mustafa Kemal Paşa İstanbul'da zaman zaman basının ve bürokrasinin savaş kaybetmiş ordununun komutanlarına karşı gösterdiği tepkinin hedefleri arasında da yer almıştı. Böylesine hallerde duyarlı davranmış, gerek kendisinin, gerekse ordunun onurunun korunmasına büyük özen göstermişti.23 Mustafa Kemal Paşa 29 Aralık 1918 günlü Söz Gazetisinde o günlerin gözden düşmüş bir örgütü olan ve İttihat ve Terakki'nin yerini alan Teceddüd Fırkası'na katıldığı haberini yalanlamış, gönderdiği tekzib metni aynı gazetenin ertesi günkü sayısında yayınlanmıştı. Mustafa Kemal Paşa 1919 Şubat başlarında İstanbul Polis Müdürü Halil Bey'in basına akseden suçlamalarına hedef olmuştu. Bunun, emekli albay olan Halil Bey'in Çanakkale Savaşlarında gösterdiği ihmal nedeniyle Mustafa Kemal Paşa tarafından harp divanına sevkedilmesinden kaynaklandığı anlaşılıyordu. Mustafa Kemal Paşa bu durumu derhal Harbiye Nezâreti'ne bildirerek Halil Bey'in cezalandırılmasını, ayrıca adı geçeni görevinden almasıyla ilgili evrakın yayınlanmasını istemişti. 14 Mart tarihli Yeni Gazete'de o günlerde gerçekleştirilen tevkifler çerçevesinde Mustafa Kemal Paşa ve Rauf Bey'in tutuklandıklarına ilişkin bir haber yayınlanmış, bu haber ertesi gün bazı gazeteler tarafından yalanlanmıştı. Mustafa Kemal Paşa 24 Mart günlü Hukuk-ı Beşer Gazetesi'nin ordu kumandanlarını sefil ve haydutbaşı olarak niteleyen yazısını Harbiye Nezâreti'ne gönderdiği bir dilekçeyle şiddetle kınamıştı. 25 Mart günlü İleri Gazetesinde yayınlanan bu dilekçe metninde iddia sahibi vatanın ve milletin yok olmasını isteyen bir alçak olarak nitelendirilmişti. Fakat garip olan, gazete sahibi hakaret davası açmış, Mustafa Kemal Paşa'ya bir hafta sonra yargılanacağına dair bir celpnâme gönderilmişti. Kendisi bunu bazı yüksek düzeydeki politikacıların hazırladığı bir plan olarak algılamış ve dolayısıyla mahkumiyetini de kesin gözüyle görmüştü. Nitekim konuyu aktardığı Avukat Sadettin Ferit Bey de davanın önemli olduğunu, mahkum olma ihtimalinin bulunduğunu söylemişti. Mustafa Kemal Paşa bunun üzerine avukatından davayı kazanmasını değil, kendisine zaman kazandırmasını istemişti. Sadettin Bey duruşmalara giderek davanın iki kez uzatılmasını ve dava henüz sonuçlanmadan Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'dan ayrılmasını sağlamıştı. Ancak İstanbul basınının ordu ve komutanlar aleyhindeki yayınları Nisan ayında da sürmüş, bu kapsamda adı geçenler arasında Mustafa Kemal Paşa da yer almıştı. 17 Nisan günlü İkdam Gazetesi'nde Yıldız yağmacıları arasında Ordu Kumandanı Mustafa Kemal Paşa'nın da adı sayılmaktaydı. Bunun üzerine 19 Nisan günlü İleri Gazetisi'nde kendisiyle yapılmış bir mülakat yayınlanmıştı. Mustafa Kemal Paşa o nüshayı okumadığını, bazı arkadaşlarının haber vermesi üzerine ertesi gün gördüğünde hayretler içinde kaldığını, bunun kimbilir hangi hasis ve gizli bir çıkar uğruna, hangi zavallı utanmaz tarafından düzenlenmiş bir iftira olduğunu açıklamış, İkdam'a bir tekzibname gönderdiğini söyledikten sonra; bu o kadar gülünç bir facia ki söyleyecek söz bulamıyorum, fakat bugün namusa da saygı kalmadığını görmekten çok üzgünüm, işte o kadar- diyerek sözlerini bitirmişti. Yine 29 Nisan günlü İkdam'da orduda rütbesi indirilecek askerlere dair bir liste yayınlanmış, bunlar arasında yer alan Yıldırım Orduları Kumandanı Mustafa Kemal Paşa'nın rütbesinin albaylığa indirileceği belirtilmişti.

Burada Türkiye'nin kurtuluş ve kuruluş projelerinin doğduğu, tartışıldığı ve şekillendiği Şişli'deki eve dönmek gerekirse, herhalde bir ülkenin, bir milletin kaderinde bu denli rol oynamış ikinci bir evi gösterebilmek güçtür.Eğer bu evde konuşulanları kaydetme olanağımız olsaydı; bu devrim tarihimiz için paha biçilmez bir zenginlik oluştururdu. Mustafa Kemal Paşa'nın burada en sık görüştüğü kader arkadaşlarının başında kuşkusuz Ali Fethi ve Rauf Beyler geliyordu. Yine Ali Fuat Paşa'nın 20 Aralık 1918 ve 20 Şubat 1919, Kazım Karabekir Paşa&#8217;nın 11 Nisan 1919'daki ziyaretleri24 çok önemli ve anlamlıydı.Çünkü her ikisi Türk Ordusunun ayakta kalabilmiş XX.ve XV. Kolordularına komutan olarak atanmışlardı. Yine İsmet ve Refet Beyler de kader arkadaşı ziyaretçilerindendi. Mustafa Kemal Paşa için İstanbul'da siyasi mücadele, ülkenin ve milletin kaderiyle ilgili konularda söz sahibi olma umutları zayıfladıkça, geriye sadece tek bir seçenek kalıyordu. Uygun bir zamanda Anadolu'ya geçmek ve doğrudan milletle temasa geçip, karşı karşıya bulunduğu büyük tehlikeleri haber vermek ve milletin bağrında onunla birlikte hareket etmek. Esasen aynı günlerde İstanbul'un Türk ve Müslüman halkının yaşadığı felaketler de bunu zorunlu kılıyordu. Halk ancak çok gerekli ihtiyaçlarını karşılayabilmek için evlerinden çıkabilmekte, hakarete uğramamak için duvar diplerinden yürüyerek görünmemeye çalışmaktaydı. Hatta Mustafa Kemal Paşa'nın Akaretler'de annesinin evinde bulunduğu bir sırada düşman askerleri, kapısına kadar dayanabilmekteydi. İstanbul ufuklarında yükselen şeyler; sadece düşman hakaretleri, düşman bayrakları, düşman topları ve süngüleriydi. Buna rağmen adi bir mendil gibi ayaklar altında çiğnenen bir başkentte bir saltanat, bir hükümet, bir varlık olduğunu sananlar vardı. Mustafa Kemal İstanbul'dan Anadolu'ya geçme kararını bir kaç sırdaşı dışında kimseyle paylaşmamış, vakti geçmedikçe kimseye söz etmemişti. Bir defasında bu sırdaşlarından biri olan İsmet Bey 'i(İnönü) Şişli'deki eve davet etmiş, masaya yayılan bir Türkiye haritası üzerinde kendisine Anadolu'ya gitmek için en uygun bölge ve en kolay yolun hangisi olabileceğini sormuştu. İsmet Bey bu soruyu << Yollar çok, mıntıkalar çok>> sözleriyle cevaplamıştı.Bununla beraber Mustafa Kemal Paşa verdiği kararın tüm ayrıntılarını sırdaşlarıyla da olsa paylaşmamış, örneğin ne yapacağını bana ne zaman söyleyeceksin diyen İsmet Bey'e- Zamanında ! cevabını vermişti. Mustafa Kemal Paşa bir sabır adamı, bir zamanlama ustasıydı. Diğer taraftan tüm barışcı yöntemler denenmeden verdiği kararın doğruluğundan emin olmak istiyor, bunun için de içinde bulunulan durumu her yönüyle irdelemeye çalışıyordu. Çünkü verdiği karar gerektiğinde şüphesiz askeri bir mücadeleyi de içermekteydi. Dolayısıyla verdiği kararın uygulanmasına geçtikten sonra- keşke şöyle veya böyle düşünseydim, belki bir çıkar yol bulur, bunca kan dökmeye, can yakmaya gerek kalmazdı- türünden tereddütlere yer kalsın istemiyordu. Zira böyle bir tereddüt karar sahibinin de vicdanını rahatsız eder, yaptığının doğruluğundan kuşkuya düşebilirdi. Ayrıca kendisiyle birlikte çalışacak olanların da gerçek kurtuluş yolunda başka bir seçeneğin kalmadığına inanmaları gerekirdi.

Sonuçta geçen sürede gelişen ve yaşanan olaylar düşmanın iç yüzünü bütün çirkinlikleriyle ortaya koymuş, İstanbul'daki yönetimden de işbirlikçi bir politikadan başka bir şey beklenemeyeceğini göstermişti. İtilaf Devletleri şeref ve namusları adına imzaladıkları ateşkesin hiçbir noktasına uymadıkları gibi, Wilson ilkelerinin 12.maddesine aykırı olarak devletimizi manda altına almak, hatta büsbütün parçalamaya kadar ileri gitmişlerdi.25 Saltanat ve Hilafet makamında bulunan Vahdettİn şahsını ve yalnız tahtını emniyete alabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta, hayatını ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmemekteydi. Damat Ferit Hükümeti aciz, haysiyetsiz, korkak, sadece padişahın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir duruma razı bulunuyordu.Durum gittikçe ağırlaşmakta,ülkeyi ve milleti uçurumun kenarından kurtarabilmek için mutlaka çözüm bulmak gerekmekteydi. Tehlikenin büyüklüğünü görenler çevre ve etkilenmelerine göre kurtuluş çaresi olarak gördükleri bazı önlemlere sarılmışlardı. Millet ve ordu yüzyılların kökleştirdiği dinden ve gelenekten gelen bağlarla Saltanat ve Hilafete bağlı, onsuz bir kurtuluşu düşünemiyordu. Aksini savunmak dinsiz,vatansız, hain ve alçak olarak nitelendirilmek için yeterli görülüyordu. Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak korunmasını düşünenler kesinlikle güçlü bir devlete dayanmayı şart görüyorlardı. Bu seçeneklerin başında da İngiliz himayesi ve Amerikan mandası geliyordu. Buna karşılık Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşılmasını kesin görenler de kendilerini kurtarma çabasına girmişler ve bölgesel kurtuluş fikrini benimsemişlerdi.

Mustafa Kemal Paşa bu kurtuluş çarelerinin hiçbirini çözüm olarak görmemişti. Çünkü Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmış, tamamen parçalanmış olan imparatorluktan geriye bir avuç Türk'ün yaşadığı bir ata yurdu kalmıştı. Asıl sorun düşmanın bu ata yurdunu da paylaşmaya çalışmasıydı. Mustafa Kemal Paşa için bu durum karşısında en doğru ve gerçekçi karar ne olabilirdi? Ölü bir organizmayı klasik ıslahat tedbirleriyle kurtarmaya, << hasta adam>>ın bünyesinde yeni bir hayat kurmaya çalışmak aklın yolu olamazdı. O halde çözüm ulusal egemenliğe dayanan kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk devleti kurmaktı. Görüldüğü gibi bu karar iki yeni ve temel ilkeyi içeriyordu. Ulusal egemenlik dünyadaki tarihsel gelişmenin, çağın bir gereğiydi.Bu kuşkusuz Padişahın kendi ifadesiyle milleti koyun sürüsü, kendisini de sürünün çobanı gören bir zihniyetin de reddi anlamına geliyordu. Bağımsızlık ise, ölümden başka seçeneği olmayan bir hedefti. Parola << ya bağımsızlık ya ölüm>> dü .Mustafa Kemal Paşa Ankara&#8217;da B.M.M.'nin açılmasından sonraki dönemde Kuvayı Milliyeye katılma konusunda ikna olmak isteyen Fahrettin Bey'in (Altay) İngilizlerin kuvvet gönderip kendilerini sıkıştırmaları halinde ne yapacağı sorusuna şu cevabı vermişti: << karşı koymakta sona kalanlarımız bir tepede hayatlarına son verirler. Gelecekte- burada yatanlar vatanlarını kurtarmaya çalışanlardır- diye yazılı bir taşa sahip olabilirlerse mükafatları bu olur>> Mustafa Kemal Paşa verdiği bu tarihi kararın gereklerini başlangıçta bütün açıklığıyla ifade etmemiş, uygulamayı evrelere ayırarak zamanlamaya önem vermiş, her evreyi vakti geldikçe uygulamaya koymuştu.

Mustafa Kemal Paşa'nın tarihi kararını verip uygun bir zamanda Anadolu'ya geçmeyi tasarladığı günlerde, meydana gelen olaylar bu fırsatı yaratmakta gecikmedi. Gerçek durum tersine olmakla beraber, İtilaf Devletleri Samsun ve yöresinde Türklerin Hıristiyanlara saldırdıklarını iddia ederek hükümetin bunu önlemesini, aksi taktirde duruma kendilerinin el koyacaklarını bildirmişlerdi. Bunun üzerine bölgeye yüksek rütbeli bir subayın gönderilmesi gerekmiş, işbaşındaki Damat Ferit Hükümeti de her yeni hükümet projesinde adı geçen Mustafa Kemal Paşa'yı İstanbul'dan uzaklaştırmak istediğinden, kendisi için bu göreve atanmak zor olmamıştı. IX. Ordu Müfettişi olarak görevlendirilen Mustafa Kemal Paşa'nın görevleri bir talimatname ile tespit edilmişti. Bu görevler İtilaf Devletlerinin ve özellikle İngilizlerle kader birliği içinde görünen İstanbul'daki yönetimin isteklerini kapsıyordu. Bunlar talimatnamede Samsun ve yöresinde başgösteren asayişsizliği giderip, nedenlerini saptamak, dağınık durumdaki silah ve cephanenin toplanıp koruma altına alınması, başlamış bulunan direniş hareketlerinin kesinlikle engellenmesi olarak ifade edilmişti.26 Görüldüğü gibi Mustafa Kemal Paşa'yı Anadolu'ya gönderenler kendisine ateşkese kendi anladıkları şekilde uyulmasını sağlama, başka bir deyimle ortalığı süt liman hale getirme görevini vermişlerdi. Buna karşılık Mustafa Kemal Paşa bu görevi talihin büyük bir lütfu olarak görmüş, tanımlayamayacağı kadar büyük bir sevinç duymuştu. Harbiye Nezâreti'nden ayrılırken heyecanından dudaklarını ısırmış; kendisini kafesi açılmış, özgürlüğe doğru kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibi hissetmişti. Kendisine geniş yetkiler tanıyan bir yetki belgesini elde etmesinde silah arkadaşlarının , özellikle Genelkurmay Başkanı Cevat Paşa'nın, yardımcısı Kazım Bey'in( İnanç) büyük yardımlarını görmüştü. Bu arada Cevat Paşa ile aralarında ileride gerektiğinde kullanılmak üzere gizli bir şifre kararlaştırmışlardı.

Mustafa Kemal Paşa İstanbul'dan ayrılmadan önce Süleymaniye sokaklarından hoş bir evde oturan İsmet Bey'i gizlice ziyaret etti. Kendisine<<ben yerleşinceye kadar sen de bana yardım edeceksin ve iş başladığı vakit yanıma geleceksin!>> dedi. Ayrıca İstanbul'da kaldığı sürece kendisiyle olabildiğince az ilgili görünmesini de rica etti.Ayrıca Bekirağa Bölüğü'nde tutuklu olan ve daha önce de ziyaret ettiği Ali Fethi Bey'i de ziyaret etmeyi ihmal etmedi.27 Yine protokol gereği Sadrazam da dahil olmak üzere bazı veda ziyaretlerinde bulundu. Bu arada İzmir'in işgalini de öğrendi. Bu işgal Mustafa Kemal Paşa'ya vicdanında bir sır olarak sakladığı tarihi kararını vermekte ne kadar haklı olduğunu göstermiş olmalıdır. İstanbul'dan ayrılacağı 16 Mayıs günü huzura kabul edilmiş, Padişaha veda ziyaretinde bulunmuştu.28 Padişah bu görüşmede Mustafa Kemal Paşa'ya Boğaz'da demirli donanmanın saraya dönük toplarını göstererek <<görüyorsun ben artık memleket ve milleti nasıl kurtarmak lazım geleceğini tasavvurda tereddüde duçar oluyorum. İnşallah millet uyanık ve tetikte olur. Bu acıklı durumdan gerek bizi ve gerekse kendini kurtarır>>29 demek suretiyle düşman karşındaki teslimiyetçi tutumunu mazur göstermeye çalışmıştı.Bu sözler aynı zamanda Mustafa Kemal Paşa'nın- Saltanat ve Hilafeti bir güç, bir kurtuluş umudu olarak görenlerin düştükleri yanılgı- değerlendirmesinin ne kadar haklı olduğunu doğruluyordu.

Mustafa Kemal Paşa'ya İstanbul'dan ayrılmadan önce bineceği vapurun İngilizler tarafından batırılacağına ilişkin haberler ulaştırılmıştı. Ayrılacağı günün gecesi avukatı ve eski dostu Sadettin Ferit Bey vasıtasıyla vapurun Boğaz'dan çıktıktan sonra bir İngiliz torpidosu tarafından batırılacağına dair bir haber aldı. Haber kaynağı Osmanlı Bankası müdürü olup, aynı zamanda Hilâliahmer'de çalışmakta olan Berç Keresteciyan'dı. Hatta İngilizlerin bunu torpido veya denizaltıdan hangisiyle yapmak gerektiğini tartıştıklarını söylemiş, << kati tehlike vardır. Paşa Hazretleri yola çıkmasın>> uyarısında bulunmuştu.Mustafa Kemal Paşa Hilâliahmer Başkanı Hamit Bey'den Berç Keresteciyan'ın kişiliği hakkında bilgi istediğinde,kendisi hakkında olumlu cevap almıştı.30 Yine ev halkıyla vedalaşıp ayrılacağı sırada da bu yönde haberler gelmeye devam etti.Mustafa Kemal Paşa önce bütün bunlara bir anlam veremedi. Zaten İngilizlerin elinde bulunmuyor muydu? Her istediklerini yapamazlar mıydı? Bir an bütün bunların mantıklı bir açıklamasını bulmakta gecikmedi. İngilizler kendisini tutuklayabilir, sürebilirlerdi. Ama öldürmek gibi bir projeleri varsa, bunun için Karadeniz'in çoşkun dalgalarını düşünmüş olmaları mantıklı görülebilirdi. Ancak artık O'nun için yakalanmak, hapsedilmek, sürülmek, düşündüklerini uygulamasına engel olmak, hepsi ölümden farksızdı.Otomobiline binerek Galata rıhtımına gitti. Açıktaki vapura sandallarla ulaşıldı. Kızkulesi açıklarında uzun süren bir arama yapıldı. Mustafa Kemal Paşa buna olan tepkisini, biz Anadolu'ya silah ve cephane değil ama, ideal ve iman götürüyoruz sözleriyle ifade etti.

Sonuçta Mustafa Kemal Paşa 16 Mayıs 1919 günü IX. Ordu Müfettişi unvanı, kendisine geniş yetkiler tanıyan bir yetki belgesi, genç kurmay subaylar ve gerekli uzman personelden oluşan karargah heyetiyle birlikte, Bandırma Vapuruyla İstanbul'dan ayrıldı. Bandırma Vapuru Boğaziçi'ni terk edip Karadeniz'e çıkarken son bir kez İstanbul ufuklarına baktı. Her türlü savunması engellenmiş, kalp ve vicdanları kan ağlayan, dimağları yanan İstanbul halkı için ağladı, gözleri yaşardı. Fakat bu sevgili kardeşlerinin kurtulacaklarına o kadar emindi ki, bu güven onun yüreğini ferahlatan en büyük teselli olmuştu.