ODLAR YURDUNDA BİR HAFTA
İçim içime sığmıyor. Odlar yurdu Azerbaycan'a gidiyorum.
Yeşil pasaportum hazır, İstanbul'dan Bakü'ya gidiş-dönüş
uçak biletim de alındı günler öncesinden. Baba tarafından
dedelerim, 93 harbi de denilen 1877-78 Osmanlı-Rus harbi
sırasında 9 temmuz nizamnamesi gereğince Azerbaycan Gence
civarından Anadolu'da Sivas Zara'ya kaçkın olmuşlar
(göç ettirilmişler). Beni de kan mı çekti ne.. Ne bileyim,
kendimi bildim bileli odlar yurdu (ateşler ülkesi) denilen
bu topraklara karşı bir sevgi duyuyor, muhabbet besliyorum.
Dünyada eşi benzeri bulunmayan ve dinlemeye doyamadığım
mahnıları (şarkıları), muğamları beni büyülüyor, lehçesini,
konuşma dilini tez kapıyorum. Şimdiden yüzlerce şair ve
yazar arkadaşım var Azerbaycan'ın her yanından. Onlarla
her gün mektuplaşıyor, zeng vuruyoruz (telefonlaşıyoruz)
karşılıklı.. Şair Sima Nagiyeva benim için "o, cismen
Türkiye'de yaşasa da, ruhen hemişe (hep) bizimle, Azerbaycan
ve Azerbaycan'lılarladır" diyor kişisel web sitesinde..
Sonunda, 16 ekim 2008 günü gelip çatıyor. Azerbaycan Havayolları
(Azal)'nın boeing 757 tipindeki uçağı götürecek beni rüzgârlı
(külekli) şehir Bakü'ya. Azerbaycan'da paytaht (başkent) denilen
Bakü (Baki)'nün adı Farsça'da, üzerinde dağ rüzgârları esen
anlamına gelen "Bad Kube" den geliyor. Azeri hosteslerle
selamlaştıktan sonra özellikle ayırttığım cam kenarındaki
yerime oturuyorum. Büyük şairimiz Nazım Hikmet'in dizeleri
geliyor usuma:
"Moskova'dan yola çıktım bu akşam / Vagonumun kapıları aynalı /
Bakû'ya gidiyorum ay balam / Bakû Aslı, ben Kerem /
Bakû gençliğim demek / Dost eline emanet ettiğim yürek /
İliç'in bulağından içtiğim su / Kardeş sofrasında kestiğim ekmek /
yârin yüzünde yıldızların uykusu / Bakû gençliğim demek /
Bakû'ya gidiyorum ay balam / Bakû Aslı, ben Kerem."
Nazım, 1922'den başlayarak Bakü'ye tam yedi kez gidiyor.
"Mavi gözlü dev" şairimiz ile odlar yurdu birbirine aşık oluyor..
Bu aşk öyküsünün bıraktığı anılar yıllar sonra "Bakû'ya Gidiyorum
Ay Balam" adlı tam 447 sayfalık bir kitapta toplanıyor
(Yapı Kredi Yayınları/ Ekim 2007). Yukarıdaki dizeler şairin
Azerbaycan'a 1957 yılındaki gidişinde yazdıkları..
Nazım'ı, onun Azerbaycan'ı "nece (nasıl) sevdiğini" düşünürken
uçağımız kalkmış bile, fark etmemişim. Bir süre sonra, aşağıdaki
kapalı havayı terk edip bulutların üstüne çıkıyoruz. Bulutların
üstü günlük güneşlik. Aşağıya bakıyorum, pamuk yığınlarının izin
verdiği aralıklardan inci gibi dizilmiş prens adalarını görüyorum.
İstanbul, sanki rüzgârlı şehre selam söylüyor, sağ-salim gelmem
için arkamdan su döküyor gibi.. Azerbaycan ile Türkiye arasında
iki saat fark var. İstanbul'dan uçağımız kalktığında saat 12.20'yi
gösteriyordu, Bakü'ya indiğimizde ise saat 17.00 idi.. Oysa uçağın
havada kalma süresi iki saat yirmi dakika.. Demek ki uçak yirmi
dakika gecikmeyle inmiş (düşmüş) Heyder Eliyev havaalanına.. Saat
farkından kaynaklanan bu ilginç durum, dönüşte saat 10.00'da havalanan
uçağımızın İstanbul'a vardığında saatlerin 10.50'yi göstermesi ile
daha çok keyiflendirecekti beni kuşkusuz. Çünkü sadece 50 dakika
gibi kısa bir sürede Bakü'dan İstanbul'a gelmiş gibi olmuş,
zamana meydan okumuştum.
Azeriler, inmek eylemi için "düşmek" sözcüğünü kullanıyor.
Bakü küçelerinde (caddelerinde) toplu ulaşım araçları ile
dolaşırken sık sık "ay şoför, maşını kenarda sakla, düşmek
isteyirem" cümlesini duyuyor, bunu anlamam zor olmuyordu,
ama "maşında kabağa oturmak (arabada ön koltuğa oturmak)"sözü,
kasap dükkânlarındaki sümüklü/sümüksüz (kemikli/kemiksiz) et
yaftaları ise beni güldürüyordu. Yıllar önce, Türkiye'den
Bakü'ya giden bir ticaret heyeti üyelerinin, Azeri hostesin
uçak inişe geçmeden önce "hahiş edirik kemerlerinizi bağlayın,
uçak beş dekikeden artık Baki'ya düşecek" diye anons etmesi
üzerinde yaşadığı paniği anımsıyor, tebessüm ediyorum.
Sevgili şair dostlarım Elnare Şems ve Gülnare Leman hanımlar
beni havaalanında karşılıyor, ilk kez karşılaşmamıza karşın
sanki kırk yıllık dost gibiyiz. Azeri insanı çok sıcakkanlı.
Şiir ve edebiyattan, şundan bundan her şeyden konuşuyoruz.
Şehir merkezi ile Heyder Eliyev havaalanının arası oldukça
uzak. Fakat, öyle koyu bir sohbet içindeyiz ki, ne zaman
geldik şehrin merkezindeki Sebail rayonuna hiç farkında
değilim. Yine de yol boyunca etrafıma bakmayı, Bakü'yü
tanımayı da ihmal etmiyorum. İlk izlenimim ve gözlemim,
Bakü şehrinin büyük bir şantiye görünümünde olduğu.. Her yer,
dağ tepe yeni bitmiş ya da inşaat halindeki yüksek binalarla
(tikintilerle) dolu..Yeni bağımsızlığa kavuşmanın verdiği
heyecan ve hevesle Azerbaycan yeniden yapılanıyor, inşa ediliyor,
simurg kuşu gibi küllerinden yeniden doğuyor sanki.. Bu yanıyla
günümüzdeki Azerbaycan'ı ve çabalarını, 1923-38 dönemindeki
Türkiye'mize ve kalkınma hamlelerimize benzetiyorum.
Azeri insanı şiiri, edebiyatı, musikiyi, sanatın her dalını çok
seviyor. Özellikle şiir denilince akan sular duruyor. Şairlik,
Azeri insanının genlerinde var.. Şairlerine bu denli değer veren
bir halk yeryüzünde fazla yoktur sanırım. Şehrin en önemli
meydanlarında şair heykelleri var. Nizami Gencevi ile
Mirze Elekber Sabir'in heykelleri birbirine çok yakın.
Birkaç kilometre ileride Mehemmed Füzuli'nin heykeli var.
Daha başka heykellerde var öteki meydanlarda.. Bakü'nün rüzgarlı
havasında gazeller, kasideler uçuşuyor sanki.. Bizim ders
kitaplarından daha ilk okul çağında iken tanıdığımız Fuzuli'yi
Azerbaycan'da daha çok seviyorum.
Geleneksel Türk konukseverliği Azerbaycan'da da fazlasıyla var.
En yoksul aileler bile konuğunu ağırlamak için elinden geleni
yapıyor. Sofralarında bir kuş sütü eksik. Yemekte, ayağa kalkıp
konuklarının onuruna konuşma yapmayı çok seviyorlar. Yemekten
sonra, bazen de yemekten hemen önce mutlaka bir çay sofrası
kuruluyor. Bu sofrada şekersiz ve limonla, stekan denilen büyük
kupalarda içilen çayın yanında "mürebbe" dedikleri reçel
(daha çok ağgilas yani kiraz reçeli), çikolata, meyveli lokum,
çerez, kurabiye gibi şeyler yer alıyor daima. Hazar denizi
kıyısındaki kafelerde içtiğimiz çaylarda da aynı adet var,
ki neden zayıf bir Azeri görmediğimi de anlamış oluyorum böylece..
Bakü şehrinin Şehitler Hıyabanı'nın olduğu taraftan görünüşü
çok güzel. İzmir'imizi andırıyor. Yarım ay şeklinde bir koyun
etrafında gelişmiş, özellikle de Dağlık Karabağ'ın Ermenistan
tarafından işgalinden sonra oradan gelen göçmenlerle nüfusu dört
milyona yaklaşmış koca bir şehir. Başka bir deyişle, Azerbaycan'ın
yarısı Bakü'da yaşıyor. Hazar denizi kıyısında İzmir'de olduğu
gibi uzun bir kordon boyu var, kafeleri, aşevleri, çocuk parkları
olan.. Neft (petrol) rengi bir deniz ve aynı renk tonunda kokan
bir hava…Azerbaycan'lılar çok seviyor Hazar'ın kıyısını.. Balık
tutan kadınlar görmek de olası sık sık… Tabii ki, aşk yasaları
burada da hükmünü sürdürüyor her yerde olduğu gibi.. Evrensel olan
en büyük gerçek bu galiba.. Birbiri ile sarmaş dolaş gezinen
çiftler, Eros'un yüceliğini de kuşanıyorlar ruh ve tenlerine.
Şehitler Hıyabanı, 20 Ocak 1990'da Rus tanklarının Bakü'ya girip
Azatlık meydanında ezdiği onlarca silahsız insan için yapılan bir
anıt. Hemen yanı başında da, Osmanlı İttihat ve Terakki Partisi
zamanında Azerbaycan'a saldıran Ruslara karşı, Azerilere yardım
etmek için Nuri Paşa komutasında oluşturulan Kafkas Ordusu'nun
şehit olan 1130 asker ve subayının anısına dikilmiş olan bir
anıt var.
Azerbaycan'da sevgililer günü bizde ve dünyada olduğu gibi
14 Şubatta değil 30 Haziranda kutlanıyor. Nedeni ise, 1990
Yılında Rus saldırısı sırasında şehit düşen İlham adlı gencin
yeni evli olduğu eşi Ferize'nin acı haberi alır almaz balkondan
kendini atıp intihar etmesi. 30 Haziran ise bu talihsiz iki
gencin toy (düğün) tarihleriymiş.. Azerbaycan'da çağımızın
Leyla ve Mecnun'u olarak anılmaya başlanan bu iki gencin
birbirine olan sevdası, gerçek sevgi ve sadakat simgesi
olarak görülüyor. Biri vatan, öteki aşk uğrunda şehit olan
İlham ve Ferize'nin aşkı Azerbaycan'da Milli Sevgililer Günü
olarak kutlanıyor her 30 Haziranda.
Azerbaycan'da bulunduğum ikinci gün, 18 Ekim bağımsızlık
bayramına rastlıyordu. Konuğu olduğum Şems Edebi Meclisi'nin
düzenlediği etkinliğe katılacağımız söylendiğinde heyecanlanıyorum.
Vahit Poeziya Evi (Şiir Evi) adlı güzel bir mekânda gerçekleştirilen
etkinlik, sedr'in (başkanın) açılış konuşmasından, ulusal marş
söylenmesinden, saygı duruşundan sonra tam bir müzik ziyafetine
dönüşmekte gecikmiyor. Azeriler şiir kadar müziği de çok seviyor.
Bir anda, geleneksel ve yerel Azeri çalgıları olan tar, kamança
ve kaval (bizdeki def) ve garmonlar (bir tür akordeon) dolduruyor
sahneyi.. Birbirinden şık ve güzel giyinmiş bey ve hanım mahnıcılar
(şarkıcılar) nefis Azeri mahnılarını, Azerbaycan'a özgü makamlarla
ifa edilen bir tür uzun hava olan muğamlarını söylüyorlar birbiri
peşi sıra. Sonra, tabii ki Türkiye'den gelmiş özel bir konuk olarak
birkaç söz söylemem, konuşma yapmam için sahneye çağrılıyorum sedr
tarafından. Kah Türkçe kah Azerice yaptığım konuşmanın sonunda kopan
alkış tufanından kendimi çok sevdirdiğimi anlıyorum. Bakü'ya gelirken
daha uçağımız havada fırlanırken (dolanırken) aşağıya baktığımda
Bakü'nün bulunduğu yarımada olan Abşeron'un Hazar denizine doğru
başını uzatmış uçmakta olan bir şahin ya da kartala benzediğini
söylemem çok hoşlarına gitmişti kuşkusuz. Elinize bir coğrafya
atlası alıp bakarsanız böyle olduğunu siz de görebilirsiniz rahatlıkla..
Her sayılı gün gibi, Azerbaycan günleri bitiyor, dönüş günü gelip
çatıyor. Ne tez geçti, nasıl bitti o güzel bir hafta hala anlayabilmiş
değilim. Ardında, bir daha kim bilir ne zaman görüşeceğimiz bir dolu
güzel insan, iyi dost bırakarak, birbirinden değerli birçok anı
biriktirerek..
Gözle (bekle) meni Azerbaycan, bir gün yene düşeceğim torpağına..
A.Uğur Olgar
[ Şehir, Sayı: 130 - Sanat Sokağı - Silifke Gazetesi ]
|