Öteki Düşkenar [Şiir Kitabı] / A.Uğur Olgar





öteki düşkenar / kitap



ANDIZ'DAN GÜL SAVAŞLARI'NA

 Sevdiğim şairleri yakıcı dizeleriyle anımsarım her zaman. 
A. Uğur Olgar adı da aşağıdaki dizeleriyle yer etmiş belleğimde:

                       "pankart açıyor andız ağacı:								 
                       "'sabah olmadan ne geceler ölür							    
                          tanıklığında ormanın'"
                       "şimdi yorgun yengiciyim gül savaşlarında"

İlki coğrafyasını, sonraki evrensel uzanımını işaret ediyor şairin. 
Doğrusunu söylemem gerekirse Olgar'ın şiiri, her türlü kirlenmeyi 
Akdeniz mavisiyle yıkayıp arıtan,  bol güneşli, kucağı geniş, barışçıl, 
duru bir şiir. Her fırsatta suya doğru koşuyor. Duruluğu, "insan, 
denizden doldurulmuş toprak"  örneğinden anlaşılacağı  üzere suyu 
öncelemesinden geliyor; "suda kalabalıklaşmak" imgesiyle esneyip 
gerindikçe en uzak kıyılara ulaşıyor özdeşim dalgaları; Adriyatik'ten 
İspanya'ya, oradan Küba'lara varabiliyor.  Gölgede kaldıkça "ayfeneri"yle   
ışıtıyor içimizi. 

Zeytine ve çakıl taşlarına aynı anda değen bir "gül yeli"  o. 
Toroslar'dan "aşk özürlü dünyanın tozunu" almaya çalışan tertemiz bir 
soluk. Kısaca "aşk dilinde şakımayı"  önemsiyor.  Naif gül 
efendisi kişiliği gerektiğinde gerilla  öfkesiyle uzlaşabiliyor. 
İnceliğinden,  yeteneğinden emin. Sorunsalıyla birlikte sahipleniyor 
insanı. "Taze yara"  izleriyle konuşuyor çekinmeden. Doğanın  konar-göçer 
seslerini ezgisel anlamda algılayıp şiire dönüştüren hassas kulakları,  
okuru içeriden örgütleyen telkari   kolları var.  Özellikle duyarlıkları 
doruğa yükselen Son Yaprak  ile Yaz Suyun Ayasına  şiirlerine dikkati 
çekmek istiyorum. Olgar'ı arayan oralarda bulabilir hemen.

Olgar, salkım saçak üslubuyla bir uzun yürüyüşe koşullamış kendini. 
Öyle sanıyorum  ki arkası gelecek, Andız'dan Gül Savaşları'na uzanan 
çağdaş kimliği ve yaşama yeni anlamlar ekleyen sözcük yontucusu emeğiyle 
giderek daha yalın bir kalıba dökülecek yazdıkları. 

Umarım zaman beni haklı çıkarır!

AHMET GÜNBAŞ

 

KAN TAŞI

hızlı tren penceresinden sarkan, ölü
rüzgar nasıl canlanır, telgraf direkleri
sayıldıkça, boncuk boncuk terler abaküs

günce tutulur kalkamaz ayağa

acı biber tadındadır ayrılıklar
güz günleri gibi kısalır yakıp çektirdikçe

yaslanır arkasına kan tüküren ağız
bıçağın sırtını sıvazlar mora saplandıkça
öpülecek dudaklar

hasret seruma bağlanır acil koğuşunda
kuzeyden gelen çınar esintisi köy arar
hiçbir kan taşı kesmez yazısını
şair alnının

neden alır başını gider kavuşmaya ramak kala
her suya inen zamansız tren

 

SEKİZİNCİ UYUR 

düş azdı
gülün küstüğü gece
köprü altında uyudu umut

sancılı bir şiir doğumunda
ilk ağlayan dize yurtsuz kaldı
tersinden yakıldı sigara, dalgın
zamanın kibritiyle

çok yalvardım dağ kuşlarına
uçursunlar yüzümü adam kayalara, oysunlar
billur köşk yıkılmadan
içimdeki

ah o sergi, sonsuzluğa uzasın istedim - aşkın müzesinde -
eli kancalı bir bekçi de olabilirdim
gülsüz geleni biçen

anladım
sessizce yattım
yedi uyurların yanına
sekizinci

düş çoktu
gülün sustuğu gece..

 

ÇOK VAKTİ VAR

"o bir mahkûm,  çok vakti var dinlemeye"

anlat ırmak, denizi göğüslediğin maraton koşularını
terinle ıslanan kadın dudaklarından biriken alüvyonların
yasakladığı kuş cennetini, ay indirirken sandalını
o öpülmemiş kayalıklara

ne çok özlemiştir lacivert perdesini günün, çekmeyi
sessizlik sökülürken akşam ezgilerindeki ağrıyı
o bir  mahkûm çünkü, konuşmaya çok vakti var

konuş o zaman dağ, mağaralarında gizlediğin 
yarasa muhabbetlerini,  baş aşağı duran aşkları
ışıksız geçen onca asrın bıraktığı 
yosun karanlığını

yeşil yolunda yalnız ayak izleri, dışarıdaki hiçbir hayatın
silemediği, uçurumdan derin ..

konuş mart penceresinden çiçeğini uzatan erik dalı
dam penceresinden içeri süzüldüğünde ekşi renk 
anlatacaktır meyveye dönüşen süremlik serüvenini
göz payı koparılmalarında geçen her yolculuğunu
kırmızıya giden

çünkü onun çok zamanı var bağırmaya, o bir mahkûm  
bırak alsın gecenin bekaretini dilsiz koğuşlarda
yukarıda ay bir ışımlık tanık, yer sofrasında
sini sini haksızlık

söyle yazgı, kalemi eline tutuşturduğunda 
tanrı, bir köşede gülüyor muydu kurşuni ağzıyla
o hep kırar mıydı ucunu açamadıklarını
o bir kral mıydı soytarısı olmayan?

"o bir mahkûm, çok vakti var bir kez ölmeye"

 

İNSAN: YALNIZ TOPRAK

insan: boşuna koşturulmuş kötü ırmak
genişletiyor yatağını, iklim yaşlandıkça
özlemini çektikçe denizler
normandiya kıyısızlığının

nan: kör kuyuda dipsiz ambargo
aslan midesindeki onda bir alan
uykusunda açan karanlık çiçeği

oysa nan en kutsal nen
karınca kollarında taşınan
kış sıcaklığı

bir de el çizgilerimde ilerleyen
lacivert tiren, hayatın hemzemin geçidinde
çarpacak sokağın birine

ebedi sınır, resmini yakacak ötesinin

dudaklarının düşmesinden anlıyorum
neron'un satyricon'u sevmesinden

insan: denizden doldurulmuş yalnız toprak

 

KUŞLAR BİR KEZ

aynı kuşların ağacıydım
biri vurulunca hepsi düştü
zeytin karası küstü gözleri
gidenlerin ardından bakakaldı kurşun

ayırdına varamadık gün doğurturken
imsak, ipliği katranı beğenmedi
yaşamın, belki öl(d)üydük
kuşlarla aynı dal yastıkta

bu sürek avında
zamanın  gamzeli yanağından et kopardı
kum saatini durmadan çeviren
kemikli el

saliseler, saniyeler, dakikalar utanca kaldı

saatteki çift a'nın şaşması
sırtına sessiz harf saplanmış son sözün
av borusu

sulara nişan koydu gelin kızın kınalı avuçları
yalnızlığın ilk haritasını çizdi yaz güneşi, yitirdiğini
unutarak denizin sakinlerini eylül oltalarında

adaları doluşturduk kentli şairleri masalardan kaldırıp
bir tek doruktaki buluta yakıştırdık ıssızlığı

hadi getir öyleyse karanlığını, şarap şişesinden sızlayan
akşamcı garip gölgeyle değişmeye çoktan hazırım

anlaşılan hiç gülmedi bu ağaç
kavak kavak uzayan hayatta

kuşlar bir kez öldüydü oysa…

 

SIRSIZ VAR!

sırsızlık yaparken yakalandı
ağzında bakla ıslanmaz
gün ışığı

duldanın ölmesine ramak kalmıştı zevkten
yansırken camda yürüyen elin hayali 

bedenin bedeni susturduğu o an
elmanın kızarıklığı başladı ısırılmış
meyve tende

bir sarkıt düştü son cemrede
suçüstü gölgeler kan-revan
drakulanın su içtiği düşte

azmettiren kıs kıs güldü dışarıda
bütün  kerahet vakti

açıldı bir bir kahır şişeleri

 

SON DENİZ

gölgesine gizlendi
çocuğun düşlediği uçurtma ayı

ip salındıkça aralanan buluttan geriye
ne kaldı, ısırılarak öpülen bir bebek yanağından başka

tanrı ile şeytanın kesiştiği yerde ay doğdu
güzünlenerek

sarıldı kefen, ağlamadan önce
yaz penceresinden görünen son denize

hayat hep yarım kundaklayan bir uzun yol şoförüydü
solladığı çiçek seslerinde

yandı gökyüzünün biricik sultanı

 

SONSUZ MASAL

karanlık denizinden geçerken paçalarını sıvar
ay, ebedi uykusunda sayıklar şehrin yalın halini

aceleci ruh, bütün fiillerini çeker teninin
sıcaklığında pişirir güle dair yeminli sözleri

ürken serçe parmağın çekildiği hayat eğrisinde
ne karanfiller solar allıca düşe-kalka

saydam evlerin duvarındaki gizli el, arkalar
soluksuz yaşanmış bütün anıların fragmanını

vakitsiz kırılan daldan sızan bahar kan
adını koyar uzak ilk şimşeğin çaktığı yerin

zaman su, damlayarak düşer, geçer nehir oylumunda
tortusu kalır sığdırabildiğin her acı gülüşte

kim uyanır yeni masallarına neandertalin

 

KIRIK GÜN

alıcı gözle yaşanan yaz, nasıl girdi güzün koluna
yanık ankara simidinin yüzünden düşen bin parça
susam, ne zaman yürüdü çentik yollarında 
karanfil tahtalı masanın

kimse anlamadı ayın peşinden kuyuya inen
sulu sepken karanlığın, deli küpelerini aradığını
yosunların yapışkan gizlerinde nemlenen

oysa akşam yangınlarına kan sıkmıştı söndürücü
izi düştüğünde alnına tez geçen kırık günün

neden sonra ayırt ettim mavinin sürekli ağladığını



İYOT VE GÜL 

işte suda yürüyorum 
yaşasın, toprak izleri bırakıyor onulmaz sızım 
balıkların sırtına 

eros biniyor acemi, düşecek şimdi 

yakamozların kesiştiği yerde 
aşkın sonbahar barajı 
biriktiriyor (s)ayrılığın burnundan düşmüş 
hık demiş gülleri 

sürem gereği hasret buzulları  çözülecek 
birbirine sarılacak zencefil gecelerin kar dağları
baraj dolacak kanla kinle anasonla 
ova açacak erkenci bayrağını 
çağlaların yeşil gözlerinde 

bekçi bütün kapaklarını birden açarak barajın 
yeni bir deniz yaratacak akdeniz'in koynunda 
birlikte kokacak iyot ve gül 

işte suda koşuyorum diyeceğim 



ADI KONULUR

gül ötesinde 
şeker pembenin yalnızlığı başlar
her dokunuş dikenin doruğuna tırmanır
yaralı dudak kurutmaz kanını

ikinci el bahar bulurum tanrı pazarında
ıslığımdan pelerinini çıkarır zaman, terlidir
alnımda koşturan yazılar kadar

yıldızlar çapkındır,  de ki
gecenin koynunda ateş böcekleri

karanlık ötesinde
derin bir şiirin sessizliği
adını eğer önüne

/ter silinmez eski anılarla/

ötelenenlerin ardında
gün avlusuna bırakılmış
bir günah çocuğu vardır mutlaka

adı konulur



YÜREĞİM SU

içime uzat gün bakışını, her japon gülü açışında
kefenimi katlayıp sandığıma koyacağım
yaralı renklerin saldırdığı uykularım kaçacak 
düşlerimin sanrılı kanıyla

zamana çelme at düşür, koştururken
çıkmaz sokakların kollarında, takvimlerin
dilini koparacağım duvarların önünde
kırılacak ince beli kum saatinin

yüreğim su, bir ceylan indir başına
ürkek olsun, korksun kötü yanımdan
yoksa kendi kaynağını kurutacak mavi 
denizin kör karanlık bir anında

sevgilim yürüdüğün yolun toprağı
her adımında döllenir, ayrılıkları düşür
vuslatları doğur bana, tozunu atacağım
şu aşk özürlü bayatlamış dünyanın



İNCE ÇİZGİ

sabaha karşı gelen kötü haber
güneş tutulmasından kaçan kekliğin
üç yollu ayak izinde sektirir
ömrün açılmamış sayfalarını

üzgü, karanlığa çarpan yarasadır, kör
ağzını hiçbir bıçağın açamadığı
nem güllerinin yankısını soğuran
düşkenar mağarasında

dışarda yağmur, songüz bulutunda asılı çığlık
altında rengini unutmuş alzheimer zaman

ah, o hep savsaklanan kutsal duygu
ille de görünen ince çizgisi suların

kalınlaştıkça sonsuzluğun koynunda
ne yaralı balıklar toplayacaksın 
sağır kulağının kepçesiyle

içerde kenetlenmiş ellerini ayıramayan
iki karanlık kaçağı



BENİ ANLARSA BİR TEK ONLAR

sokağa düşüyor
ernesto şarkılarının gölgesi
bir küba ikindi güneşinde
dağların sırtında parçalıyorum
uyku yeniği gitarları

( o şimdi duvarda, bakıyor sınırsızlık özlemi
çeken mitralyöz anılarıyla )

geniş bir alnın uzak çizgisinde konuşlanan yıldız
parım parım parlatıyor varoşları
sığ göllerin sazlığında gün batıran
silahına yağmur değmemiş tuz oğlan tuz
insanlarını son durağın

usuma gece yarısı gelen kelimeleri
kesiştirmek istiyorum, bana üşüyen
bana donan, tir tir titreyip bana
yangınlardan kalan kelimelerle

beni anlarsa bir tek onlar..



RESPICE FINEM

bir işin sonuna bak
karabasan çukuruna sarkıtılan ip merdivenin
indiği yerde tuğra bakışlı bir tarih bulacaksın
yazılmamış, o bilinmez suyun akışkan çağrısında
her güne bir cemre düşürecek
ufukları yeniden çizeceksin
martıları gemilerin isli bacasına kondurarak

o zaman süt dişleri çıkacak yaşamın
nasıl geçtiğini anlatmaya çalışsa da
kimse anlamayacak, kanatacak yalnız
yağmursuz, yeşilsiz, öpümsüz süremlerin 
kaçışsız yokluğunu

o zaman örselenmiş gülüşler
yüzleşecek düş kıvrımındaki dudaklarla

tapınağın birini kendime kapatacağım 



KUŞATMA

bohçacı kadınlar kıyılarını satar, yazları
gül yorgunu akdeniz'in
fısıltıyla konuştuğu akşamlarında
müziğin tahtında oturur ispanyol gitar

merdiven şarkısı aya tırmanır
dokunmak için kraterde yitenlere

(tanrı ayak izlerini silmiştir geri geri giderek)

kıyılar ak köpük dantellidir 
esmer ellerde çırpınır deli dalga 
kumsala dikilen sırnaşık bayrak
dalgalanır hiçliğin gönderinde

dünya alınmaz bir kaledir bazılarınca
ne kadar kuşatılsa da



DİLİMDEKİ KELEBEK
 
mermerin damarına basar 
yaz ölüleri / en-gereğin izini kaybettirdiği 
köseği dumanında 

ebcet hesabı yapar şair 
önemli olaydır puşkin'i anlamak 
gırnata ile kılıcın düellosu bir de.. 

cezirden arta kalan pıhtılaşmış anılar 
safrandan başka renk bilmeyen çiçek 
ve geçmesin diye her uykuda düşlerine 
kilit vurduğum zaman 

sultasını kullanır dilimdeki kelebek



AKŞAM ÜSTLERİ SULANAN ÇİM

akşam üstleri sulanan çim
salıyor yeşilin buğusunu, evin
tüm odalarında eni konu yaklaşmış bir gece
ertesi gün tütüyor

su; yaratılışın gür sesli durulayıcısı
uzun soluklu yolcusu troyka'nın
kadın fısıltısı, para şıngırtısı
ve ötekilerin sığındığı yalancı kulak

siymece; köpeğin gül fidesine bıraktığı
yaz anısı şımarıklığı, yararını güle sor
çatladığında kırmızı

ah, o küs denize yazıklanan yaz evi
biriktirmelisin martı nefeslerinden düşen
ilk yağmur artıklarını

nikel ve kobalt karışımı bir şamar patlıyor
yaşamın avuçlarında
 


BÜYÜTEMEDİĞİM

aşkın küçük sandallarını*
peşinden sürükler büyük ayrılık vapurları

ay ışığı altında sevişilen o etek altı kıyılar
ekose taşlara kalır

kumlar ıslak uzun bir geleceğe hazırlar kendini

her liman arkasını döner gemiciye
suları sığlaşır rıhtımda bekleyen kadının elindeki
beyazı bükük mendilin  

artık bu deniz bir tecrit hücresi olur
parmaklığından bir parça kara görünen

yıldızlar yakıp yakıp kaçarlar hasretin harflerini
geriye bir katre kül kalır, suyun duvarlarına 
çarpa çarpa uçmaya çalışan bir simurg 
kaf dağında sanır kanatlarının gölgesini

gece demir alır sessizce, bilmez nereye gideceğini,
karartacağını hangi sevdalı bir günün ardını

ah, yanlış rüzgarların çiçek esintisiz açtır(ama)dığı
o dantelli yelkenler, silin gözlerimdeki
martı ağlayışlarını

belki ben de duvarlara vurmam o zaman
anıları taşıyamayan kaygılı başımı

bana küserse bir tek o sandal
büyütemediğim..

* Vladimir Mayakovski



BREGOVİÇ EZGİSİ

bregoviç ezgisi, adriyatik kıyılarının
lacivert düş kıvrımlarını getiriyor 
imgelerin ölüp dirildikleri odama

odam baş aşağı duruyor elleri üstünde
dökülüyor ne kadar varsa
kirli ayak izi
eskiden kalma

döşemeler bit pazarına nur yağdıramayacak olanların
mağduru, eski eskidir derdi ablam, inanmazdım

seyrettiğim her emir kusturica filminde
akordeon çalıyorum, benim o balkanların
belalı şiir çingenesi

şimdi bir bakıyorsun, eski göletlerin koynunda
balık bile yüzmüyor yeni soluklanmış,
veletler helke helke boşaltıyorlar kurumaya yükümlü
yosun tutmuş sularını hükümlünün

bu ezgi hiç bitmesin kıyılarımızda
kırıp eski zincir ve prangalarımızı değiştirelim
yenisiyle



MÜHÜR

ay kurdeleli şiir akşamından düşen
kırık dizeleri topluyorum, küs dudak
tuzunu bırakıyor bıçaksız sivrilmiş dile
ne çok yakışıyor hasretin teni,
yorgun dize işçisinin son yazdıkları, ötede
ilk tuttuğu hanımelini okşuyor

yeniliyor yaz, uzuyor ayakları 
hazan yorganından dışarı çıkıyor
iyot kokulu kıyılar üşüyor, denizin 
azalan nabız atışlarında

toprak seyreltiyor kendini, eridikçe buzlar
ırmak celladın kukuletasını yıkıyor
kir tutan akıntısız yeriyle

mühür vuruluyor hiç okunmayacak
sondan bir sonraki sayfasına
yaşam denilen serab-ı kitabın..

ne kadar güneşle derinlesek de
kız oğlan kız duruyor karanlık..

beraat etse de elif şafak...



NE ÇOK KALABALIĞIZ
 
bir çift gelincik yaprağı koptu 
kelebeğin kanat çırpışından 

suda kalabalıklaştık ilkyaz soluğu, 
üşüyen köpük, yazılmayı bekleyen şiir 

usuma doğayı sağmak geldi 
sütü taşmış memelerinden, bir yeşil ki 
ellerim bak.. 

bir börtü böcek kavgasından kaçan çığlık 
aldı götürdü beni o haziran günlerine 

öfkemin sır küpü çatladı 
dökülen her anımsamada dillerin oldu - olacak 
dillerime değdiremediğim 

bütün kuşsuz dallarını budadık 
üstünden mürekkebi kurumamış bulutlar geçen 
memleket ağacının 

tenha bir gülün kıyısında 
sarıca arı, taşınmayı özleyen polen 

ne çok kalabalığız bu dem.. 



SON YAPRAK

karıncalar tabut taşırdı .. ekmek ağacından..
kış kökünde dal bahar üşürdü yaprak

vakitsiz adamlar ihtiyardı .. buruşuktu gülüşleri
hep akşamdı, bütün sözleri çavdar rengi kefenle
çıkıyordu ağızlarından

dilleri ıslatırdı geceyi, tütüne sarılırdı unutulan
en ince belli gizler en uykusuz su büklümünde

göçerdi sesleri.. saat kulesinin tepesine konardı her yıl
akrep yelkovanın üstünden geçerdi artık
hiç gitmeyecekmiş gibi biriktirirlerdi
ovadaki ve dağdaki çalıları

doğmazdı güneş, tansız bir devrim yapılırdı
alnına kara çalınan tanrı katının
içinde koşulurdu buruk gidenlerin maratonu
düşerdi hepsi yüz kırk iki metre kala

karınca yuvalarına sığmazdı 
değirmende ağartılan saç sakal

son yaprağını dökerdi bahar dal, kış kökünde..



HAVADA BESTE KOKUSU VAR 

ah, orpheus'un güneşi yükseliyor 
gitar tellerine vurdukça kuşlar 

başparmak mızrap olmuş 
dört atlısının terkisinde hayatın 

ince mi, en toy kuşu portenin 
kadın mendilinde beyaz dantel 

yalıçapkını, boğaz sularında batan 
minör yelkenli si 

sol, dağ bahçelerinin yeşil anahtarı 
soluksuz uçan ardıç kuşlarının 
mevsimini açan 

bir yağmurkuşu geliyor, havada beste kokusu var 
re kırılgan bugün, nasıl da güzden kalan 

eurydike'nin öldüğünü yalnız la biliyor 
geçmişe kanat çırpıyor pufla kuşu 

kalın mi, camda yansıyan yangın 
sevgili yarınlarından yangılanan 
yaşanmamış bir sus işareti çıt kuşu 

kehanetin gecelediği zeus yıldırımlı kıyılarda 
ne kuşlar direniyor şarkısızlığa 

o resim topallıyor çerçevesinde



SAYMASINI UNUTTUK
 
17
 
kirpik yakımı bir nazar
ıslak öpülen dudaklara değer
çürür sudan çıkmış her ada
 
ilkel bir mektup olurum
şarap kokan boş bir şişede
öte yüzünü ararım yalnızlığın
 
18
 
mendireğinden bir martı havalanır
kanatları elimde kalır tutamam
başında tüy bitmemiş yeni bebelerin
ağlayışlarına çarpa çarpa uçar
 
ve 19 ile 20
 
düşe yatan gemileri çekip çıkarırım
sancılı uykularının gece yatısından
kalırsa geriye bir umutsöz senden
 
21 son değil
 
saymasını unuttuk dam'layan günleri



İLK TAŞ
 
durup dururken sökünen akşamcı yağmur
iliklerine kadar sınıyor parke taşlarını
sepya sokağın
 
aşk'la bırakılan ayak izi silinmiyor
ortaya karışık bir özlem ısıtıyor
yüksel'le selanik'i kesiştiren her cafe
 
gülücük gölcüklerine indirilen kağıt mendilden kayıklar
hep gün tuttuğunda alabora oluyor
sintinede saklıyorum yüksek sesle söylediğim şarkıları
 
ilk taşlar doluca atılıyor lacivert gövdeme
günahsız bir bahar bulutundan
ah, başka karanlıklara kaçmak istiyorum
 
ve bir saat içinde yaşlanıyoruz
dağlar irtifa kaybettikçe yakalanıyor kentler
zamana karşı sevişirken
 
binlerce kez batıyorum da
atlantis olamıyorum yine de..



GÜNCE
 
apron;
kızışan mart(ı) havalandıracak
börtü böcek yağacak başımıza
toprağın soğuk yolculuğundan
 
yaslanılan bütün duvarlar yıkılacak
yeşil barbar bir ısırgan öksüzlüğünde
yerde sürünecek yorgun tırmanıcı
 
yapışırken baharın ucuna, dikecek
bucağına fildişinden çığlığını
 
günce gelecek yıl da yazılacak
kedimle birlikte pencere pervazında
sarmalanıp, kuşlardan öğreneceğiz
umutyok/sul ellerin ayasından
umutvar/sıl yumruk sıcaklığına
nasıl uçulacağını
 
bir de aşk dilinde
şakımayı..



KUŞLARIN DİLLENDİRDİĞİ
 
dört yanımız gökyüzü duvar
dibinde çürümeye yüz tutan
altı çizili ahret soruları
 
çaktığımız çivilerden dökülen
onca gri yağmurun bıraktığı
ölü mavi sıva
bizi yaşarken gömer
umursuz yer yüzüne
 
avuçladığımız bulutlar
nereye düşeceğini şaşırmış gölgelere benzer
alır bir ağaç koyarım üstlerine
yurdumun ikindi vakti
 
bir uçurum derinleşir zamanın tam/burasında
bırakılan sözler pişman olur söylendiğine
ıslık çalar tutunduğu her deli çiçek
 
ilk yağmalanan hasretten orta kalan
sulanmış güneş, günekondu camında kırılan
yaralı tayf
 
ırzı kırık bir söylem kuşların dillendirdiği



SAYRILIK
 
belirti :
 
şubatın ince bileklerinden süzülen cemre
yüzü ağaran yirmi sekiz boğum gökyüzü
 
tutsak toprakta çatlayan kar / bahar
ayağa kalkan kötürüm yıkıntı / kimsiz
 
tanı :
 
yer yer yalnızlık çarpması
yer yer iki kişilik zaman
 
sağaltım :
 
yıldız haritasından bir çımgı seçilecek
uzak düşlerden arta kalan bir öpüş yeşilimsi
tütsülenecek, aşkın lağvedildiği tüm ara sokaklar
kaçamak kafelerin kepenklerinde ellerini unutacak
ölmüş gecelerinden sağılacak içimsiz iksir
 
kaç cemre kalacak tebdili yaşamına floranın



GEL FLORA

çok ileri gitti eylül, bir saat 
geri aldım göçmen kuşlardan 

o gazeller güzeli ay, düşerken yaprakları 
sarı sırçalanan acımasız küskün 

kendiyle barışık bir kışa gereksinir 
tutuşturmak için bahar muştusunu 

günler yıkandıkça çeker, durgun sular 
çitiler mut zamanlarını 
(denize tutsaklığını yansıtır üzgün ada) 

mazoşist raylarda flu bir tren, ıslak duraklara 
uğrak düşlerini taşır gelecek yazın 

mona lisa sadece leonardo'ya gülümser 
sigara içerken 



NOKTA 

bir nebze çöl çarpar 
gecenin bu saatinde 
koynuna soyunur mars ışığı 
sıcak kefenimin 

öte yüzünde yatarım karanlığın, körkütük 
yağmur baka baka kararır 
ölü sabah basar sonra 
locasına ihanetin 
(iki kişilik ne gizler taşır) 

kendimi hiçbir sigara molasına sığdıramam 
küllüğünde ağarır deniz, dalgıç kuşları uçar 
pus bıyıklı eşkıya adaların bulut/sularında 

portakalı çilinden tanırım 
geceyi dilinden 

şiir başından noktalanır



SEVGİLİMLE SEVİŞMECE OYNARDIK 

çiçeğimsi (balım sızdı) 

oranjdan başka renk bilmezdi güney 
biraz yeşili umutlasak ver elini toros 
sertavul'dan keçi sekişi geçer giderdik 
dilimizde kaya kekiği bir türkü 

yılana öykünen yol ile nehir 
atbaşı yarışırdı göksu masallarında 
bulutlar akdeniz'e dökerdi hep 
başak bakışlı göz yaşlarını 

sonra dinerdi ay yüzümün uçuk kanı 
bir değişmece içinde ipini çekerdi söz 
amcam çeşmesinden beri hasretlenirdik 
nar ekşisi tansiyonunda bir hayata 

çingenemsi (alla yeşil sarısız) 

düğünler olurdu anamur yazlarında 
kahvelerden getirilen tahta sandalyeler 
doksandokuzluk tespih gibi dizilirdi 
okul bahçelerine, göz göze gez geze 

plastik arpacıktan geçtiğinde, üşürdü 
püskülünden andız korosunun imamesi 
şarap pıhtılaşana dek içilirdi 
boş şişe paratoner dikerdi tepemize 

çimenimsi (çiğnenirdi aşk sakızı) 

sevgilimle sevişmece oynardık

 

SONUMSU 

             - komutan tüm şairlerin aklı bir karış havada, 
              adamakıllı yoldan çıkmış ayyaş kimseler olduklarını 
              ileri sürdü. Görevime sekte vuracak kadar gereksiz 
              bir uğraş saydığı şairlikten bir an önce elimi eteğimi 
              çekmemi öğütledi. / Pyotr Andreyiç (Yüzbaşı'nın 
              Kızı romanından - Aleksandr Puşkin) - 


birimsi ( yazdan artalan) 

ayyaş bir uçurum 
yamacına söz geçiremeyen 
dibe vuran bir şişe rus roman kanı 
acımsı gecelerden kaçırılan kösnü 
ve saklanan sırrın kum sıcaklığı 

ısıtmalı gölgelenmiş gözlerimin ülkesini 
korkularıma oyduğum kaya mezarını ışıtmalı 
turuncumsu telek düşüren her kuş 

ikimsi (güze karşın) 

kelaynak bir ağaç, az yaprak sarımsı 
çok hasret bahara şimdiden hayal / et (siz) 
kemik dallara hiçbir böcek yakışmıyor 
uzak şarkılar söylüyor erkenci yel 

üçümsü ( yamandır kocakarı soğukları) 

şiir yazacaksın kadeh kadeh, üşümeyecek 
elinden tuttuğun kısa pantolonlu zaman 
aklın bir karış havada olacak bulutumsu 
yollardan çıkacaksın yüzbaşı mironov'un karşısına 
düello için 

yedimsi (bahara ne kaldı) 

denize yatmaktan beli ağrımış gemiler 
habire karayı sorar yosun yeşiline 
yüksek bir kızağı özler yorgun omurgaları 
ıpıslaksızlık ilişir uğrak düşlerine 

sonumsu (şiir değil biten) 

süremler bir bir geçer ömrümüzden 
ölümsü şiirleri de sürükler peşi sıra 

kitap kurtlarına yem olur ölümsüzleri..



ARTALAN
 
bir arpa boyu kadar yükselmedi akşam
 
gök, yüzünü karartmamakta direndi
ana caddeye çık(ıl)maz bir sokakta
gözleri açık giden kitapsız bir şair
günlerin dudaklarını koparttı takvimden
ikinci yeniden artalan öpüşleriyle
 
acılarımsa troposferde sıcak kül
 
her kabuk bağlayışında çözüldü
pansumanı sevgiden, eski bir yara
serabına koşan o yılları olmayan şarap
yakımlarında dillendi türkünün öyküsü
bağrına taş basmış anaların son uykularında
 
sınırlarım genişledi rüzgarlara yenildikçe

 

YAZ SUYUN AYASINA
 
kardan adam güneşin yüreğine gidiyor
yıldız süpürgesiyle
 
su tinsel doğuşun evrensel kanıtı
ıslak kuş kanadında en kuru renk
avcının gördüğü
 
kaç gökyüzü geçti gözlerinden
kaç bulut pamuk helvaya dönüştü
ellerinde
 
bir kadeh uzo desem çıkar mısın ortaya
perikles'in miğferini giyip
 
güvercinada'da bir atinalı edasıyla
gönlümü gasp eden sen miydin (kimdi öyleyse)
 
ege: zeus'un nektar sunağı
eriyen kanı kardan adamın
tanrıların seksek oynadığı adaların
sıcak sirtaki tiryakiliği
azıcık da edepsiz parlayan ay
it dalaşlarının üstüne
 
başka sözüm yok yargıç!
yont kalemini, yaz suyun ayasına
 
"bu aşk hiç bitmeyecek! kırılmayacak kalem
baldıran zehirlemeyecek öte yaka insanlarını"

 

YAZA DOĞRU
 
ilk yağmurun sürüklediği tozlu yol
şev bitiminde gün seralı ovaya varır
camlarda parlar kavuşmanın altın sevinci
 
yaza saklanmıştır karıncanın çalışkanlığı
doruklaşmamıştır biriktirilen taze toprak
baharın uzadığı uyku sersemliğinden bellidir
nazlı kanatlarını açmaya üşenen ecenin
anlattığı kış öyküleri yeşili biler
en istekli klorofil yerinden
 
ötede ırmak denize kaçar alıp bohçasını
her caretta suya atladığında burda deprem
orda tsunami olur samba kıyılarında
 
nöbetimi uzat bu dem ey yargıcı

 

ALIŞMAYA VAKTİM YOK 

alışmaya vaktim yok 
erkenci malta eriğinin çiçeklenişine 
patikadan inen ayak izlerinin 
su verilmişine 

alışmaya vaktim yok 
güneşin sırtına yaslanışına akşamın 
sıcak gölgelerle çizdiği 
duvar resimlerine 

acele etmeliyim, yaprak yırtılıyor 
en taç yerinden 

deltam kanla dolacak birazdan 
kaçmalıyım, vaktim yok alışmaya 

baharı bir yıl ertele doğa'na

 

ISIRGAN 

       - tin ve ten'e sor adresini ölü yaşamın - 

her kokladığımız feslikanın 
arkasından bir ısırgan dalıyor 
tırmanma izlerini, yaşamın 
duvardaki evrimi acıları çağrıştırıyor 
günleri sakladığını sanıyor akıllım 

saksı: ısırgana yurt olduğunda 
bir dördüncü kat akdeniz balkonunda 
mutlu mudur, o kadın eli değdiğinde 
unutturulmuş kilinin hamuruna 

öğle vakti, ah kış ortasında bahar 
rolüne soyunan büyük aktör 

bak, bulut geçiyor güneşin çilingir sofrasından 

sen de gel üç günlük ömrüm 
öteki ayağın girmeden çukura, güğümdeki 
ateşsuyu dökülmeden sabıkalı yere 

 

SANCI 

kırılan dalın kanını sürüyor puluna 
menekşe dölü hercai bir kelebek 

tutarık bir rüzgarın fısıltısını gizliyor sığla 

yağmur: dünya evinin o bildik temizlikçisi 
toprak kokutuyor kunt tırtılların 
eski ayak izlerini 

maraton koşularında biriken ter / akıyor 
tarihin bozuk çeşmesinden 

[kekeme kâğıt sözün molasında 
kahve taşıran geveze] 

ah, kendi çenesini bağlıyor edebiyat 
çöl çocuklarının gözlerindeki 
her şiir düşüşünde 

yeni bir ağaca sancılanıyor 
zakkum ormanı

 

DİKENLİ TEL 

mezarlıktan gece'rken, pür-avaz 
söylenen  o şarkı 
uyandırır, kiraz küpeli kız çocuklarının 
arkasına bakmadan toprağa koşmuş 
ergenlik korkularını 

ölümün memnu mıntıkaları, çevrilidir 
yaşamın dikenli telleriyle 

hiçbir makastar kesemez, almadıkça 
payını acıdan, balkıdan; bileyemez 
paydası olmayan hiçbir yalnızlığı 

öyleyse ilk sığınağım sen olacaksın 
tüyü bitmemiş yetimin başındaki 
taze yara 

birlikte sağalacağız karanfil çiğneyerek 

 

ARADA ÇIKARDIK IŞIĞA

arada çıkardık ışığa 
cep telefonları çalardı 
birbirine kavuşurdu fenerbahçe marşı, 
onuncu yıl marşı ve "kuzu kuzu"su tarkan'ın 

az gülümser, çok kapanırdı kendine 
ankara metrosu / durakları karıştırırdı 
sesine vurulduğum anonsçu kadın 
"son istasyon batıkent"ten kızılay'a 
uykusunu büyüten insanlar taşırdı 
beşiktren / her geldiğimde az sabah çok akşam 
ve bomba konulma ihtimali 
huzursuz istepnelerinde 

arada çıkardık ışığa 
çok sürmez bir darbe olurdu 
girerdik tünele bütün ülke 
trenler zifiri karanlıkta emeklerdi 
el yordamıyla tanırdık camlardaki 
demokrasi izlerini 
ve alınlarımızı dayamazdık birbirine 
silinmesin diye umudu 
ışıklı durakların 

arada gelirdik ankara'ya 
az ışık çok karanlık alır giderdik 

 

ÇIĞIR YORGUNLUĞU

dik açıları dişil bir dağın 
doğurduğu o çığır yorgunluğunu gönyeler 
kayakkabılarında şubatı uzatmak isteyen 
her beyaz görünge 

paftasını yırtar adasını batırmış 
ayracına kapanmış akşamın parseli 
pagan bir zamanın sularından öper 

nirengi üçgen aşkına noktalar 
"lady-bird"lerin sevişme alanlarını 

tepeler yalnızdır / bakıldığında 
dürbünün tersinden belki bir kardelen 
morarmış, ince kadın dudağı 

koyakta kartalın tiz kanat sesleri 



YARIM GECE 

akşamın suali: 
güneş neden titanik 
(kızıl bir deniz nasıl yarılır 
morumtırak martıların gün geçişlerinde 
timsah karnından) 

yanıtı eriyince verilecektir 
can çekişen aysberg 
iskeletin iliğinde 

ra çatlayan dudaklarını ıslattığında 
nil'de, ölü doğan ala tan 
külünü savuracaktır / uzak-yakın 
salt bir geleceğe 

kutup geceleriyle dolup taşacaktır testi 



AYFENER 

el gibi durma 
tütün rengi bir elbise biçtir 
ikindilerime 

trenler ihtiyarlasın gencelen raylarda 
genleşirken uzaklar 

bana denize düşmüş kadınların 
kurtarıldıktan sonra ilk gördüğü rengi getir 
çocukların kahkaha çiçeğini dölleyen 
polenlerini unutma 

o zaman mürekkep yağabilir hokkama / yağsın / 
akşam uykuları geceye büyüyebilir divit mağrurluğunda 

büyüsün de el gibi durmasın 
ayfener



YATAY AŞKLAR 

ak trene bakıyor bulmaca 
bütün kareleri kara öküz 
bütün trenler ak onun çaprazında 

"eli öflez fenerli bir istasyon memuru" * 
çetrefil son kelimede durduruyor 
uzayan ayak izlerini rayların 
çocukluk günlerinden kalan 

genleşiyor traversleri yatay aşkların 

*Hasan Hüseyin Korkmazgil'in 
Kızıl Kuğu kitabındaki 'yurttan nakışlar' 
adlı şiirinden 



GÖK GÜRÜLTÜSÜ 

empiüçte ruhi su gürlüyor 
hava açık. duvardaki bağlama 
tellerinin pasını siliyor, avucumda 
ölü bebelerin mor dudakları 

yaralarım sızlıyor, düşürdüğüm yağmur 
dolu'şup iz bırakıyor naçar gecemde 
ellerimi yakalıyorum yıldızların koynunda 
suç üstü.. 

kendi karaltısına son kez bakıyor kurşun 
saplanmadan önce 

okunmuş aşkların bütün sayfalarına 
gül yeli estiriyor ayışıklı dağlar 

türkü harmanlıyor su'lar 
akıtıldığından beri cumartesi oluklarından



VANELLUS VANELLUS

kız kuşu 
sorgucunu ıslatır 
yağmurun elifbasında 

burcundan taş düşer sarkacın 
ezkaza, salınır zaman 
sesime uladığım 
korku eskizlerinde 
düş duvara tırmanır 

eflatun ve kırmızı arasında 
erguvan rujlu dudakları ararım 
her gönül depreminde 

katran ve saydam: 
birlikte delirir 
ekinoksta.



KUŞ HÜZÜNLERİ

roma çeşmesinden akan kuşları 
yüzüme çarparım tarihin serinliğinde 

yanaklarımdan süzülür cıvıltılar 
eski bir şiir bulur silerim 

eylül: tuzun tene kenelendiği ay 
kuşların gölgelerini sürüdüğü 

herkes suçlu ivecenliğinden kışın



TÜTÜNÜN EŞREF SAATİ
 
elimin artığı 
taflan beyazı 
ay dudak 

kelimeleri ezen 
gece treni 
tünelini arar 

(küçük dağların elini sıkar ağrı'nın büyüğü) 

yarım kalan filmleri kendimle tamamlarım 
med, cezirin hırkasını giyer 
sevdalığında denizin 

ay ıslak temmuzun buğusunu yayar 
valentin'in üç yüz altmış beş gününe 

yarı yerde 
çayla sulanmış 
demli tarla 

şimdi geçti buradan tütünün eşref saati



PANKART AÇIYOR ANDIZ AĞACI
 
pankart açıyor andız ağacı: 
"ormanın tüm çiçekleri turunculanın 
akşamdan önce" 

yalınayak bir geceyi dişliyor 
çözülen kent 

yaşam kareleri zıvanadan çıkınca 
kenar öteki kenarı öğütüyor 
değirmen başında 

apoletlerini söküyorum etinden ayrılmış kemiklerin 
kunt omuzlarındaki 

ikindi suları, uzayan gölgeyi 
günün yorgunluğuna basıyor 
kum saatindeki 

diz(e)lerim bereleniyor 
şiir düşürünce kara kukuletasını 
dağlardan 

pankart açıyor andız ağacı: 
"sabah olmadan ne geceler ölür 
tanıklığında ormanın" 



YERİN ÇAĞRISI

ara sokak 
uzuyor yerin çağırdığı insanların 
ellerindeki son gökkuşağına doğru 

eskiyor resim, kuşlarıyla birlikte 

o zaman yeniydi şu otomobil 
onda öğrenmiştim karıncayla yarışmayı 

soldaki ağaç ince/cik belliydi 
sevgilim kıskanırdı, dibinde oturduğumuz 
güneşinde gölge büyüttüğümüz anlar 

şimdiyse lal balkonlar 
geveze esintileri kovalıyor 
çıktığı yere kadar 

ayakları geri geri gidiyor ırmak kenarındaki 
ana caddenin 

dökülüyor resim, bir çocuğun kucağına



MARTILARI BEYAZ ÇÖKER KARANLIĞIN

gemi girmiş yalı gecesinde 
boğaz'ı ağrıyan su 

kaldırımsız kıyıda balıkların uzun yürüyüşü 
solungacı kırmızıdan bezdiren renk bahçıvanı 
sis perdemdeki 

ve simbahar kentinden ara sokak sızdıran 
arjantin bira - yalnız, müntehir, zavallı - 

denizin suratı güvey feneri ekşiliğinde 
sinik dilimlenmiş bileysiz mihenk 
taşını at ayaz yazların geçimsizliğine 

söktürür belki kendini yaslı kamaralar 
ter(s)anelerinde yalıların 

martıları beyaz çöker karanlığın



GÜZ YANGINI GÜN 

güz yangını günün nazlı sabahında 
açtığım pencereden dalını uzatan 
portakal ağacı 

parmaklarımın gitar nasırında 
kapı kapı dolaşan uç-uç böce?i 
(kanadında çiy saatleri / göl azdıran) 

hayat çizgimi basan ırmak 
küsünce ölümsüzlükten kurumuş kaynağına 
ellerim çekiliverdi omuzlarımdan ağrı 

kalemimi / tütünümü / çayımı özledim 

atlas maviye serenat yapan yaprak 
notalarını düşürünce yeşille birlikte 
rüzgarın soluğu yapış / kan 

fareler de göçtü deliklerine 
sarı yüzüne kapayınca kendini yalancı sürem



HASRET DÖRDÜNCÜ YANIM 

- I - 

denizini şaşıran vapur 
yanaşır gece yazılan bir şiire 
atar halatını eti benim bir palamarcı 
bağlar kemiği senin bir iskele babasına 

kız aya saplar kulesini her dolunayda 
bir yarasa düşer kucağıma / bırakırım karanlığa 
işe yarasa derim sessizliğe.. 

- II - 

süremini yanıltan zaman 
kaçar gider çapkın bir şairin koynuna 
soyunur yaşanamamış bütün geçmişi 
utanmadan 

şair yüreğine saplar kalemini her şiirin sonunda 
bir renk düşer / uçurumlara 
yuva kurar eleğimsağma 

- III - 

üç yanı çiçeklerle çevrili anadolu yarımadasıyım bugünlerde 
hasret dördüncü yanım... 



DUDAKLARIMIN HER ÇAĞINDA 

güle yeminli şair diyor ki (isle yazdığı duvarda) 
- anonim bir türkü gibi yineleniyorsun 
dudaklarımın her çağında - 

havada kışkırtıcı bir aşk kokusu var 
(sevgilim gelse, serse saçlarını kış yorgunu nisan günlerime) 

hiçbir şey ıslak çimen kadar ilgilendirmiyor 
artık bir gezginim kalbimin serseri sokaklarında 
(çıkmazlarımı yıktım da hem umudun dozeriyle) 

bir kuşa şakımayı öğreten güç 
bir şiire su veren sevdalı usta 
(alın aşık kemiklerimi boyayın gülün rengiyle 
ah! çocukluğuma atın beni yeniden) 

yağmur bulutu gözlerinden ela görünüyor gözlerime



RÜZGAR VE GELİNCİK

gelincik rüzgara veriyor
taç yapraklarını

ilk gemi batışında kırmızının ağırlığından
denizin sırları basıyor
moloz kıyıların nasırına

ağrı ay(na)dan yansıyor
güz dökülürken kuşların gözlerinden

öte günlerin hasreti doğuyor
dağların rahminden
ana caddeye çıkan ellerine
ebe sokağın

katran yalnızlığı çadırını söküyor
gecenin birinden

sıcak şarap dileniyorum 
karanfil ağacından bir masa kılığında
kent kaldırımlarındaki

her yer monet* den izleniyor
kopuş anının çığlığını duyuyorum, rüzgar
önüne kattığında tanrının şapkasını

gelincik tarlasından topluyorum

* Claude Monet: İzlenimci Fransız Ressam



ARAMIZDAKİ ÇİÇEK

aramızda açan çiçek. yangın rengi bir katre ince sızı
el değmemiş suların tez ölüşlerinden doğan kanaviçe
genlerimize karıştığından beri 
küllenememe korkusu
kaf denizine atılan şişeyiz

şarap yağıyor. ıslanma vaktini çalma zamanı geldi
bütün kırmızı yazılı etiketleri sıyırmalıyız aşktan
ayyaş kıyılarımızı düzeltmeliyiz dalga bildirileriyle
delinmeden kuş gözündeki son sayfa

biz kösnüdük. ada faytonlarını çeken ayrılığın
nal sesleri tırmanan yokuş, ıhlamur kokuları 
veda ettikçe yaza.

bahara ne kalmış. ağır mıymış karıncanın uykusu
tahta masalardan silinmiş mi alın yazılarımız

yaprak. damarına basılmış en klorofil yalnızlık

itfaiyesi olmayan şehrin en yüksek ağacındaki kedi
düşmesini insanlardan mı öğrendi, kuşlar süzülerek iner

bir batında dokuz sarılanan safranın duyduğu 
defnenin ormanda bulduğu define sancısı
apollon'un ergenlik günlerinden kalan

acılar. size ne çektiğim solmuş güllerden
içtiğim su bardak bardak eksilen okyanusumdan
geliyorsa, bunda balıkların hiç mi suçu yok
gözleriyle anlatmadılar mı susuz kaçamaklarımı

bir de çatlamış dudaklarla derdim var benim
çöl gecelerimde rugan bir öpüş bulamadım
bir lama da tükürmedi arjantin kırlarında
şarap son damlasını kuruttu öteki yaz için
geriye bir özsuyun kaldı aramızdaki çiçek



ELİNİ ÇABUK TUT ŞAİR


"fırsat ki heva-yı tiz perdir" *


elini çabuk tut gözümdeki toprak
az kaldı, bu yağmur güneşi doğuracak
ara sokak gölcüklerinde

tül bir geleceğin içinde geceleyecek
geçmişin bütün nü hevesleri

fırsat varken ıslat, çatlamış ne kadar
gül yaprağı varsa yapma çiçeklerin 
arasında, bırak bildiklerini okusunlar
kuş kanatları 

nasıl olsa pembe ayrılmayacak, çigan
omzundaki kemanın tiz perdesinden
dökülecek bir kuşağın tan çığlıkları
ah, ne kaldı ağarmasına kara sayfanın
selini çabuk tut yüreğimdeki eğim

bu yağmur bu toprak bu güneş
ara sokaktaki meyhanesine girdi girecek
şimdiki zamanın, işbu üç ayaklı masasını
sallayacak magma esrikliğinde bir deprem,
suyun denize atılan kollarında can verdiğinde
prematüre güneş

sözünü çabuk tut şair, dize mezarlığında
bir yer kaldı kalmadı olacak sonunda

* 
 "Fırsat, hızlı kanatlı bir kuştur"
 "Fırsat, çabucak uçuveren bir hevestir"
  Divan edebiyatından..



KEŞKE ÇEKİLMESEYDİ SULAR

çıplak ayaklarıyla
ateşinde yürüdükleri çöldü necef
nasırlaşan günler eklene eklene
bitti birinci harp
 
nil sularında salımız yüzdü
 
hecinsüvar izlerinde
üzerinde güneş batmayan ülkenin
her boğumunda gözü açık gitmiş
mütegallibe ölüleri
 
kum denizinde saklı
anadolu'nun göğsünden su emmeyi düşleyerek düşen
kaç ittihatterakkizede var
ricat eden ufukta?
 
oysa kahire yeşil, sina sarıydı hep
herkese yetecek kadar hurma vardı
bedevinin olmalıydı gazveler
 
ve yukarıda dilleniyordu ararat
"bu günler için mi oturttum geminizi
kutsal tepeme, kanatlarını kırasınız diye mi
uçurdum bir çift barış güvercinini
nuh'un ellerinden"
 
keşke çekilmeseydi sular
görünmeseydi dünya denen uslanmaz ada



A.Uğur Olgar
Hayatın hallerini sözcüklere dönüştürmeye ve bu sözcükleri ustalıkla 
hayatın olağanüstü bir hali olan şiire çevirmeye dayanır A. Uğur Olgar’ın 
dizeleri. Hayatla şiir arasındaki o kısacık, o upuzun, o büyülü yolu yürür. 
Bütün yoğunluğu ve gerçeği ile şiire taşır hayatı. Bu yüzden itinayla seçer 
sözcükleri A. Uğur Olgar. Şiire taşınan hayatın kırılmalara uğramasını istemez. 
Burada hayatın, şiirde yeniden üretilip yaratılması görülür,  yoksa hayatın 
yansıması değildir A. Uğur Olgar’ın şiirleri. Hayatın enva-i çeşit rengini 
şiire katar A. Uğur Olgar, o gardan kalkar, sözcüklere ruh üfleyerek can 
verir. Tam da bu yüzden ‘sözcüklerle şiir yazanlardan’ farklı bir şekilde 
kanlı, canlı bir süreçtir şiirleri. Onda katı, sabit, duran hiçbir dize 
bulamazsınız. Bir akışkanlık mı? Kesinlikle. Akar hayattan sözcüklere, 
sözcüklerden şiirlere, şiirlerden bize. Bir bakarsınız “Alıcı gözle 
yaşanan yaz”ı taşır, bir bakarsınız “toprak izleri bırakıyor”dur  
“onulmaz sızım” dediği hayat “balıkların sırtına”. Sonra “tenha bir 
gülün kıyısında sarıca arı” vardır, “taşınmayı özleyen polen”. Öyledir, 
“ne çok kalabalığız bu dem”de demlenir A. Uğur Olgar, bu demde yazar 
şiirlerini. Kitabı okuyup bitirdiğimde A. Uğur Olgar’ın bana taşıdığı 
hayatın dirim, hüzün ve masal kokan tadıyla sokağa çıktım, insanların 
arasına karıştım, yürüdüm ve yürürken -dilimde bir dize; insan: denizden
doldurulmuş yalnız toprak- düşündüm: Bu şiirleri okumasaydım ne olurdu? 
Okumasaydım eksik kalırdım.







anasayfa