PUŞKİN'İN YANARCASI
Puşkin'i düşünüyorum
'Yüzbaşının Kızı' ile tanıştığımda henüz 13-14 yaşlarındaydım. Bağnaz öğretmenimin,
derste romanı okurken yakaladığında yazarının Rus olduğunu öğrenince kitabı pencereden
bahçeye fırlattığını hiç unutmadım. O gün, iyi şiir yazacağıma dair söz vermiştim
Puşkin'e. Çünkü onun romanını okumak bana şiirsel hazlar ve romantizmin dağ
doruklarından eteklerine doğru kızakla iniyormuş, andız ağaçları arasında slalom
yapıyormuş duygusu veriyordu. 'Yüzbaşının Kızı' romanının "Kılavuz" adlı ikinci
bölümünde, bozkırın ortasında atlı arabasıyla tipiye yakalanan Pyotr Andreyiç
ve uşağı Savelyiç'in birden karşılarına çıkan ve onlara yolu bulmaları için yardım
eden yolcunun ünlü başkaldırıcı Yemelyan Pugaçev olduğunu bilmeden, konakladıkları
handa çay ve şarap içmeleri, aralarında geçen ilginç konuşma, yaptığı iyiliğe karşı
Andrey'in yolcuya üşümemesi için tavşan kürkünü vermesi ve yıllar sonra savaş alanında
karşı saflarda yine karşılaşmaları bana çok ilginç ve romantik gelmiştir hep.
Peki Puşkin kimdir öyleyse?
Aleksandr Sergeyeviç Puşkin, çağcıl ve özgürlükçü dünya şiirinin yanarcasını ilk yakan
kişidir. Şiirlerinden çok anlatı türündeki ürünleriyle tanınsa da, o, Ataol Behramoğlu'nun
deyişiyle "her şeyden önce ozandır". Saltçılık (mutlakiyet) rejiminin halk üzerindeki
baskısını yoğun bir şekilde hissettirdiği Çarlık Rusya'sında, onun yaktığı yanarca önce
Lermontov'a, ondan başkalarına geçerek günümüze dek uzanmıştır. Kendinden sonra gelen
Tolstoy, Dostoyevski, Turgenyev ve Gorki gibi Rus romancılarını da etkileyen Puşkin'in
yanarcasını Vladimir Mayakovski ve Nazım Hikmet'in de taşıdığını söylemek olasıdır.
İlkin Puşkin'in yaktığı ve sanki bayrak yarışı gibi elden ele geçen bu şiir yanarcasının
aydınlığı Türk şiirinde ise özellikle Orhan Veli'yi, daha sonra ikinci yenici şairleri
ışıtıp etkilemiştir. Endüstriyel şiir diye de tanımlanan 1980 sonrası dönem şairlerini
de ışıttığı kuşkusuzdur. Puşkin'in Türk şiiri üzerindeki etkisi, hangi şairlerin onun
yanarcasını taşıdığı, ışığı altında kaldığı ya da gölgesinden yararlandığı ise ayrı bir
inceleme konusudur.
Puşkin dünya şiir ve edebiyatında bir öncüdür.
Puşkin'in şiiri edebiyatta gerçekçilik çığırını açmış, klasik Rus edebiyatını ve Rus halk
ruhunu özümseyerek, burjuva devrimciliğinin, hatta giderek halk devrimciliğinin, liberalizmin
ve özgürlükçülüğün Rusya'daki en seçkin temsilcisi ve şairi olmuştur. Çarlık Rusya'sının
inim inim inlediği, insan haklarının olmadığı ve mujik denilen Rus köylüsünün yoksulluktan
kırıldığı bir dönemde Puşkin, ancak büyük önderlerde görülebilen o görkemli gelecek
sezgisiyle sanki ekim sosyalist devrimini o zaman aralığından görmüştür. Bu da onun içinde
bulunduğu çağ, giderek gelecek çağlar için önemli olduğunu, öncü ruh taşıdığını açıklamaya
yeter. Puşkin, çağdaş Rus edebiyat dilinin kurulmasına da büyük katkıda bulunmuş, sonra
gelen ünlü Rus romancıları onun açtığı yolda ilerleyerek, Rus dilini en yalın şekilde
kullanarak dünyaca bilinen başyapıtlarını vermişlerdir. 'Yüzbaşının Kızı' yazılmasaydı
'Savaş ve Barış' da olmazdı diyenlerin sayısı az değildir. Fransız aydınlanma dönemini
inceleyen, Rus, antik ve batı Avrupa edebiyatı üstüne kapsamlı bilgiler edinen Puşkin'in
şiirlerinde insanı tutsak alan en belirgin olgu onun özgür ruhlu ve tutkulu bir insan
olmasıdır. Gerçekçi edebiyatın öncüsü sayılsa da, şiirinde devrimci-romantik izler bulmak
da olasıdır.
'Yüzbaşının Kızı' bitti, sırada 'Dubrovski' var.
Puşkin'in on sekiz bölümden oluşan bu görkemli yapıtını Ataol Behramoğlu'nun
usta çevirisinden okumak gerçekten çok büyük bir zevk. Romanı okurken yeni şiirsel tatlar
ve hazlar yakalayacağımı bildiğim için sevinçliyim. Sevgili Fadıl Oktay'ın bir şiirinde
"Puştkin" sözcüğünü kullanması geliyor usuma, gülümsüyorum. Romanı okudukça "vay Puştkin vay"
diyesi geliyor insanın.
"Yaz gitti / pılısını pırtısını toplayıp / flamingo akşamlarından." diye kanatlandırmıştım
şiirimi solgun mavi denizin buğusuna karıştırarak, bungun buluta doğru. Eylülle birlikte
birden sessizleşiverdi ortalık. Şiirin ikinci dizesini "gürültüsünü patırtısını toplayıp"
olarak değiştirebileceğimi düşündüm de, "pılı pırtı"nın "gürültü patırtı" ile örtüşebileceğini
gördüm ve sustum. Artık, sabahları ekmek ve gazete almak için markete giderken üstünden
geçtiğim küçük asma köprüde durup baktığımda, durgun derenin sazlı suyunda yüzen pekin ördekleri
yoktu, kıyısında kafalarını uzatarak güneşlenen ve en ufak bir çıtırtıda "şap" diye suya atlayan
kaplumbağalar da sırra kadem basıp gitmişlerdi. Market dönüşü köprü başındaki tahta masaya
gazetemi yayıp başlıkları okurken yanıma gelen ördeklere, satın aldığım ekmeğin yarısını ufak
parçalar halinde koparıp attığımı, kapışarak ekmekleri gövdeye indirdikten sonra yakınlarındaki
tulumbanın dibine biriken su gölcüklerinden su içmelerini çok arayacağım. Şimdi bir tek Puşkin'in
Dubrovski romanı var beni avutacak, bir de yüreğime yerleşip kemiren şiir kurdu.
Puşkin bu dünyadan nasıl ayrıldı?
Fransız subayı Georges d'Anthes tarafından bir düelloda 22 ocak 1837'de öldürüldüğü söylense de,
Puşkin ölmemiştir. Onun yaktığı şiir ve edebiyat yanarcası o günden beri elden ele, yürekten
yüreğe, şiirden şiire dolaşmaktadır. Kabul etse de etmese de her şair Puşkin'den izler taşır,
taşımak zorundadır da. Çünkü Puşkin şiirin ölümsüz yaratıcılarından, yol göstericilerinden biridir.
"Tüm arzularımı yaşadım ben
Hayallerime de soğudum artık
Sadece acılarım kaldı içimde
Meyveleri kalbimdeki boşluğun..." / Aleksandr Puşkin
A.Uğur Olgar
[ Andız, Sayı: 3 ]
|