|
KÜRESELLEŞME BÜYÜK UMUTLARDAN ÇÖKÜŞE
Son yıllarda, ekonomik ve toplumsal yaşamımızda çok Önemli dönüşümler yaşadık, yaşıyoruz.Bütün bu olan bitenlerin siyasal yaşamımızda yarattığı olağanüstü değişimler de bunun üstüne geldi.Ancak, bizler bütün
bu değişimleri kavramakla yeterli düzeyde üretken olamadık, yeteri kadar çaba sarf edemedik.Bunun ötesinde,bu gelişmelerin arka planında yatan ideolojik çerçeve çok iyi değerlendirilmediğinden bir kavram kargaşası,
bir yanılsamalar yığını tüm toplumumuza egemen
oldu.Bugün bile çok somut bazı görüntülerin, dünyanın büyük bir çoğunluğu tarafından kavranmamış olmasının temel nedenini, ideolojik egemenlik alanının neredeyse bütünüyle küreselleşmeciler tarafından işgal
edilmesinde aramak gerekir.Avrupa sendikal
hareketinîn uzmanlarından S. George'nin deyimi ile; "Küreselleşmeciler gerçekten Gramsci'lerdi .İtalyan Marksisti). Çünkü, önce beyinleri etkilediler, ele geçirdiler.Onlarca üniversiteyi,gazeteyi finanse ettiler.Yüzbinlerce sayfa kitap yazdılar,daha da yazıyorlar.Bunun için sübvansiyon İstiyorlar"Bütün bu olup biteni G. Orwel'in II. Dünya Savaşı sonrasında
yazdığı "1984" adlı romanındaki yanılsamalara
ben/etmek mümkün. 1960'lı yıllarda bu kitabı ilk okuduğumda, insanlar nasıl "hürriyet esarettir" gibi bir slogana inanırlar, bu çok saçma bir şey diye düşünürken,bu gün bir sendikacı olarak,işyerlerini dolaştığımızda, kendi işletmesi özelleştirilecek ve bir
süre sonra işsiz kalacak bir kamu çalışanının " özelleştirme iyidir" söylemi ile karşılıyor ve Orwel'in yazdıklarının olabileceğini düşünüyorum.Görünen o ki, tüm çabalarımıza rağmen bu İdeolojik kuşatma aşılabilmiş değil. Yeni dünya düzeni ve küreselleşme söylemlerinin egemen kılındığı son yirmi yılın sonunda, 21. Yüzyıl'a girerken, dünya küçülmekte ancak
bütünleşmemektedir. Ekonomiler birbirine yaklaştıkça uluslar, bölgeler ve kentler birbirinden ayrılmakdır.Küresel ekonomik bütünleşme süreci politik ve sosyal
dağılmayı hızlandırmaktadır . Aile bağları kopmakta,yerel toplumun bağları zorlanmaktadır 1990’lı yılların başında küreselleşme söylemlerinin yaygın bir şekilde
piyasayı kapladığı günlerde en fazla söylenen tez "küreselleşmenin herkese refah getireceği, demokrasinin küreselleşeceği, dünya uluslarının bul ün leşe iv k. eşitliğin egemen kılınacağı" idi. Bütün bu söylemler,
1995 öncesinde benzeri bir biçimde. Gümrük Birliği süreci öncesinde, sermaye sözcüleri tarafından Türkçeleştirilerek "Gümrük Birliğine girilirse sermaye gelecek,
fiyatlar düzecek, refah artacak. demokrasimiz yaygınlaşacak" ifadeleriyle herkesti kalasına sokulmaya çalışılıyordu. Ancak aradan geçen yıllar gerçeği bütün çıplaklığıyla söyler (imine sermekte gecikmedi. Birleşmiş Milletlerin değişik örgütlerinin son yıllarda yayınladığı rakamlarla olan biten daha iyi görülüyor.1964 yılında G7 ülkelerinin gelir seviyesi, en alttaki 7 ülkenin 29 katı iken, 1995'te bu oran 60 kat oldu.Dünyanın en zenginlerinin dünya gelirinden aldığı
pay 1880'de %70 iken günümüzde %83'tür.
Dünyanın en zengin 225 kişisinin toplam serveti l Trilyon Dolar. Bu rakam dünya nüfusunun %47'si olan 2,5 milyar İnsanın gelirine eşittir.Dünyanın en zengin 3 kişinin serveti en yoksul 48 ülkenin gelirleri toplamına eşittir.Dünya nüfusunun en zengin %20'si toplam gelirin
Çi-80'ini alırken, en yoksul %20'si toplam gelirin 7c
1.4'ünü alıyor.
• Her gün veremden 7000 kişi ölüyor. Her saat 1000
kişi vereme yakalanıyor.
• 750 milyon kişi açlık sınırında, 88 ülkede temiz su
sıkıntısı var. 1,3 milyar kişinin günlük geliri ! Dola
rın altındadır.
Ekonomik düzeyde sorunlar böyle ağırlaşmışken, siyasal
düzlemde, demokrasi kavramında durumun çok
farklı olduğu iddia edilemez. İşte Avrupa, Güney Amerika.
Güneydoğu Asya ve Türkiye, I960'lı yıllarda göçmen
işçi talebiyle, gelişmiş ülkelere yönelen azgelişmiş
ülkelerdeki bugünün göçmen işçilerinin durumuna baktığımızda
bile somut durum daha çıplak ve net olarak
görülüyor, O yıllarda törenlerle garlarda karşılananlar
bugün yaşadıkları mahallelerde yakılacak kadar ırkçı
saldırıların tehdidi ile yaşıyorlar. Irkçı Heider'in Avusturya'da
son seçimlerde %15'in üzerinde oy alması hiç
kimseyi şaşırtmadı. Bir diğer uçta, Fiji'de, Endenozya'da
etnik kökene dayalı çatışmalar ve toplu katliamlar
bu gelinmenin dünyanın değişik coğrafyalarında değişik
biçimlerde nasıl geliştiğini çok acı bir biçimde hepimize
öğretiyor.
Küreselleşme söyleminin en temel unsurlarından biri
olan "esneklik" kavramının süreç içinde en az irdelenen,
gö/.ardı edilen veya çalışanlar açısından barındırdığı
tehlikeler yeteri kadar değerlendirilemeyen bir kavram
olması, biz kamu çalışanları açısından karşılaştığımız
en olumsuz durumdur. Esnekliğin üretim alanındaki
boyutu, yeni yönetim tehlikeleri ve teknolojik gelişmelerle
birlikte uygulanmaktadır. Ürünlerin üretim yerleri
kolayca değiştirilebilmekte, üretim parçalara ayrılarak
yapıldıktan sonra en uygun bir yerde bir araya getirilmekte,
sonra dünya piyasalarına sürülmektedir. Sorun
çıktığında üretim yerleri kolayca değiştirilirken üretim süreci dışına atılanlara sosyal güvenlik sistemi sahip
çıkmamaktadır. Thomson Şirketi Malezya'daki fabrikalarda çalışanların düşük ücretleri nedeniyle baş kaldırması üzerine, bir günde 2600 işçiyi işten çıkarıp.Malezya'yı
terk etmekte ve Vietnam'a konuşlanmaktadır.
İşgücü piyasalarındaki esnekliğin en acımasız esneklik olması, düzenli ve sürekli bir hizmet akdine dayanan istihdam biçiminden geçici ve bireysel sözleşmelere dayanan istihdam sürecine geçilmesi bunun yanı sıra kamu yöneliminin istihdam süreci ve biçimleri üzerindeki etkinliğinin azaltılması-kaldırılması talebinin arkasında yalan temel dürtünün, çalışanların sendikalaşması- örgütlenmesi yönündeki talebin bastırılması, bunun yanı sıra sendikaların yok edilmesi yatmakladır.70'li yıllarda doruğa çıkan ekonomik krizin ardından,sermayenin gerek ulusal gerekse de uluslararası ölçekte,krizden çıkış için saldıracağı ilk durağın emekçilerin
ücretleri ve onların kazanımları olacağı, bu sürecin gürültüsüzce aşılabilmesi için de çalışanların ve onların kollektif iradelerinin parçalanması olacağını görmek gerekir.Ancak II. Dünya Savaşı sonrasında Keynezyen politikalar çerçevesinde sınıf örgütü olmaktan uzaklaşıp devletle bütünleşme sürecine giren ve kendilerine biçilen yeni rolleri tercih eden sendikaların bu yeni gelişmeyi kavraması olası değildi. Sendikaların biraz da kolaycı yaklaşımla, geçmişte kamu işyerlerinde örgütlenmeye öncelik vererek büyümeyi yeterli görmeleri, günü geldiğinde özelleştirme saldırısı ile parçalanarak küçülmelerini doğurmuş, geçmişte zor ve yoğun emek gerektiren özel sektör işyerlerinde sendikalaşmanın yaratılarnaması bu gün bu kesimde, neredeyse yok denecek bir örgütlenme düzeyi ile sonuçlanmıştır. İstihdamın,sermaye tarafında çekirdek ve çevre işgücü olarak ayrılması bir çok işyerinde çalışanların ortalama 1/4'ü sürekli çalışan çekirdek işgücü haline gelirken, kalan 3/4'ünün taşeron çalışanları yoluyla görülmesi, çalışanlar arasındaki farklılaşmanın artmasını, rekabetin tahrik edilebilmesini, dayanışmanın azalmasını ve sonunda sendikal örgütlenmeye olan talebin yıpratılması ile sonuçlanmıştır.Bütün bu olumsuzlukların üstüne "tarihin sona erdiği, sınıfların ortadan kalktığı, ekonominin düzenli işleyebilmesi İçin çalışanların ve İşverenlerin birlikte çaba sarf etmeleri" gerektiği propagandası da eklenince, sonuç 1995 krizinde olduğu gibi, sendikaların toplu sözleşme ile bağıtlanmış ücret artışı haklarından vazgeçmeleri ile veya Türk Metal-İş'in Bursa'da işverenlerin çıkarlarını savunmak için yaptığı gösteriler olarak görünmektedir.Bütün bu uygulamalar 1995 yılında Dünya Bankasının "Küreselleşme ve İşçiler" adlı raporunda söylenenlerle adım adım gerçekleştiriliyor."Asgari ücret
dahil, emeğin korunmasına yönelik bütün araçlardan vazgeçilmeli.KİT'lerdeki istihdama son verilmeli,işsizlik sigortası ve kıdem tazminatı kaldırılmalı, sendikal faaliyetlerin etkinliği azaltılmalı, eğitim ve sağlık hizmetleri devletin değil bireyin isi olmalı." Böyle bir ekonomik ve sosyal düzenlemenin istediği insan tipinin örneği ise 31 Mart 1996 tarihli Hürriyet Gazetesinde Halk Yaşam Sigorta Şirketi tarafından verilen bir ilanda (İngilizce olarak verilmiştir) görülmektedir. Şirket işe almak için Sistem Analisti olarak aradığı kişinin "İlerlemek için aç kalacağım, bilgisayar karşısında 72 saat durmadan, dinlenmedençalışacağım ve yine de iyiyim" demesini istemektedir.İşte insanlık onuru yerine tercih edilen çöküş budur.
|