|
TARİHTEN BUGÜN'E
TARİHTEN BUGÜNE DEMOKRATİKLEŞME
TANZİMAT DÖNEMİ
Neydi bu Tanzimat? Avrupalılar’a hoş görünmek için ilan edilen bir ferman değil miydi? Tanzimat, cemiyeti batı dünyasına satıhta(yüzeysel) itme davasıydı. Tanzimat aynı zamanda Babıali’nin Avrupalılaşmasıdır. O yıllar da Bürokrasi halkdan da saraydan da kopmuştur. Nasıl mı? Edebiyat desen gölge edebiyat, düşünce desen o da gölge düşüncedir adeta. Tanzimat edebiyatı ile serveti fünun arasındaki belirgin farka bakıldığında; Tanzimat edebiyatının devlete karşı, serveti fünunun ise topluma karşı olduğu görülecektir. Tanzimat reformları diye nitelen ilkeler aslında batıdan aktarma formüller olup, liderlerin beklediği sonuçları vermemiştir. Çünkü Tanzimattan beri bütün reformlar tabandan değil, üstten gelmiştir. Dolayısıyla bu süreçte merkez-kenar çelişkisi zirvededir.
III.Selim Tanzimata egemen olan haleti ruhiyenin ilk habercisidir. O daha çok Fransızların cazibesine kapılmıştır. III. Selim gerilemenin nedenlerini Medreseye bağlamıştı. Anlaşılan odur ki; bundan sonra tarihin ivmesi gericilik ve yenilik kavramları etrafına kayıp, bu kavramlara endeksli manevra alanları oluşturularak netice alınma cihetine gidileceğidir. II. Mahmut da yenilik adına ortaya çıktmıştı. Oysa ‘’yeni’’ demek hakikat demek değil ki, felaketler de ‘’yeni’’ olabilir pekala. II. Mahmud gerilemeye sebep olarak; Yeniçeri ve Bektaşiliği gösteriyordu, o sıralar. Dolayısıyla Tanzimat, Sultan Mahmut inkilaplarının neticesinin yansıması denilebilir.
II. Abdülmecid ne yaptı derseniz, O da Gülhane Hattı Hümayunu ile ülkemize liberalizmin girmesini sağlamıştı. Peki Liberalizmin öncülüğünü kim yaptı?, kuşkusuz Mustafa Reşit Paşa yaptı. Yani, Tanzimat Koca Reşit Paşa’nın şahsi gayretlerinin neticesidir. Büyük Reşik Paşa, bu uğurda 1838 ticaret anlaşmasını imzalayarak yola koyulmuştu. Netice malum; dışa bağımlılık. Peki, Kanun-i Esasi kimin eseri? Elbette ki Mithat Paşa’dan başkası olamaz. Mithat Paşa evvela meşrutiyeti ilan edince, sonuç olarak ırklar haritasını andırır meclis ortaya çıkıverdi. Aslında, 93 Harbi ve Ayastafenos hengamesinde aklı başında biri hiç maceraya tevessül eder mi, ya da darbe düşünür mü? Maalesef bizde böyle şeyler oluyor, üstelik normal de karşılanıyor, bu yüzden Mithat Paşanın göklere çıkarılmasına şaşmamak gerekir.
Hasılı, sürekli gerilemeye doğru gitmemizi veya düşüş sürecini Gülhane Hattı Hümayun, I. Meşrutiyet, II. Meşrutiyet ve Cumhuriyetle durduracağımızı sandık. Nasıl ki bugün tepeden inmeci militan demokrasinin yeterli olduğunu düşünenler varsa, dün de Tanzimatı yeter sananlar vardı. İşte bu kısır döngü içinde, bu seferde Cumhuriyet döneminde geri kalmışlığımız ‘’Nakşilik’’e bağlandı. Bu yüzden Cumhuriyet, Tanzimatın bir değişik neticesidir diyebiliriz. Demek ki, O günlerin galibi resmi izahlar, kabahatı kendilerinde aramamışlar, bilakis tüm problemlerin kaynağını ya medreseye, ya yeniçeriliğe, ya Bektaşiliğe, ya da Nakşiliğe yüklemişlerdir. Hep kolay olan yol tercih edilmiş, proje üretmektense kılıf üretmek yeğlenmiş.
II. Mahmut’a ‘’Gavur Padişah’’ denmesi, ya da Patrona ve Kabakçı isyanlarını hemen önyargılı bir şekilde bir irtica hareketi kategorisine koyup tarihi çığırından çıkartmaya yeltenen bizler değil miydik?. Oysa tarihi objektiflikle olaylar analiz edildiğinde bu tür tepkilerin sembolik yeniliklere karşı reaksiyoner niteliğinde hareketler olduğu anlaşılacaktır..
Tanzimattan sonrası yaşanan reaksiyoner tavırlarda pek farklı değil,coğrafyamızda sürekli seçilmişlerle tayinli kurumlar arasında hep zıddiyet yaşanmıştır zaten. Maalesef bu zıtlaşmalar bugünlere kadar uzanıp, bürokrasinin halkın seçtiklerine direnmesi şeklinde yansımıştır. Tanzimat öncesinde böyle bir uyumsuzluk göremezsiniz, ıslah ve yapıcılık sözkonusudur çünkü.
SULTAN ABDÜLHAMİT HAN
Sultan Abdülhamid Han Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa’ya: ‘’Bir hükümdar için lazım olan şey, memleketin menfaatıdır. Eğer bu menfaat Kanun-i Esasi’nin ilanında ise o da yapılır. Fakat iyi tatbik olunur mu? Türk’ün menfaatı mahfuz kalır mı? Burasını kestiremiyorum. O sahte islahatın başına ben geçmeliyim. İngiltere’nin oyunlarını boşa çıkartmak için yegane çare budur. Akılları başlarına gelince devleti uçuruma sevkedebileceğini belki nihayet idrak edebileceklerdir” der. Ulu Hakan’ın bu müthiş tespiti kısa zamanda tecelli etmiştir. Ulu Hakan, şu sözleriyle kendisini istibdadçı suçlamasında bulunanlara demokrasi dersi vererek diyor ki: ‘’...Bir hürriyetin taşkın mevcudiyetide, büsbütün yokluğuda tehlikelidir. Herşeyden önce bir memleketin hürriyet kültürüne karşı hazırlanmış olup olmadığı tetkik edilmelidir’’ İşte Osmanlıyı 33 yıl daha ayakta kalmasını sağlayan ve izlediği denge politikaları ile çöküşünü geciktiren Ulu Hakan Abdülhamid Han bu..
Batı, hürriyet getiremediği gibi, yerli kültürleri de kurutmuştur. Koca Reşit Paşa, İbrahim Temo, Abdullah Cevdet, Hüseyin Avni, ‘’Enver-Talat-Cemal’’ üçlüsü ve daha niceleri batının şişirilmiş elemanlarıdır aslında. Mithat Paşa’nın meclisini Ulu Hakan kapatmayıp da devletin yok olmasına müsaade mi etseydi? Mithat Paşan’ın hürriyetten anladığı, siyasi hürriyetti; meclisi ise kavimler haritasıydı. Üstelik kurulan Meclisi Mebusan’ın kahır ekseriyatını azınlıklar ve gayr-i Türkler teşkil ediyordu. Mithat Paşa o kadar ileri gitti ki, Sırp, Bulgar komitecileri, hatta o günün anarşist azınlığı ile İslâm gençlerini bile İstanbul’da kol kola yürütmüş ve Hilâl’in yanına bir de Haç taktırmıştır. İşte bu gerçeklerden hareketle Abdülhamid Han, ‘’Ya meclis ya devlet” şıklarından birini tercih etmek zorunda kalmıştı. O, tercihini devletten yana koydu. Zaten Abdülhamit döneminde ferdi özgürlük vardı, siyasi hürriyet ise devleti bitirirdi. İttihatçılar sürekli mesele çıkarıyorlardı, üstelik hilafete karşı çıkarak meşrutiyet düsturunu (Zira İslam istişareyi emrediyor) ve kuralını siyaset için sömürüyorlardı. Oysa Osmanlı yıllardır tüm insanlığı kapsayacak evrensel mesajların ışığında hürriyet kadar disiplini de beraberinde getiren “nizâm-ı” gerçekleştirmişlerdi. Bu nizam sayesinde Metternich Tanzimat harekatının başındakilere yazdığı mektupta;’’.. Batı kanunlarının temeli Hiristiyanlıktır. Siz Türk kalınız..’’ diyordu bu yüzden.
Abdülhamid Han devrinde bazı aydınlar İngiliz, Fransız ve Alman politikasına adapte olmaya çalışıyorlardı. Hatta o sıralar Akif’de Almanya’yı kurtarıcı gözüyle görüyordu; ‘’Değilmi bir anasın sen, değil mi Alımansın...’’diye. Bu şiir, Akif’e gölge düşürebilir mi? Elbetteki düşürmez sadece bu şiir o devrin toplumsal ve siyasi şartları içinde, o anki aydın sınıfının dil sürçmesi ya da saf yanılgısından öteye geçemez. Ki aynı Akif, yeri gelince: “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar”, “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı bir duvar”, “Benim iman dolu göğsüm (Serhaddim) var’’ diyerek gökkubbeyi çınlatmıştır..
Bir demokrasi dersi de Abdülaziz’in veziri Ali Paşa’nın 40 sayfalık risalesinde mevcut. Bu 40 sayfalık risale; bir çağa değil, bütün çağlara hitab eden fikir abidesidir. Ali Paşa; “Öğütlere daima kulak verdik. Tenkidlerde iki şey aradık. Biri terbiye, diğeri ise samimiyet... Hürriyetsizlik her türlü fesadı kolaylaştırır İlk iş tam hürriyet ‘’ diyordu.
Demek ki; Tanzimat, ülke medeniyetinin tam terki ve asimilasyonudur. İslâm, bu ülkenin tek yerli ülküsü ‘’İzm’’ler ise bu ülkenin kefenini soymayı bekleyen reçetelerdir. İlk önce Fransız etkisinde kaldık. Ondan sonra Alman üniforması giydik. Almanya mağlup olunca Amerikan kıyafetini kabul ettik. Fransız kaideleri Türk kanunu olunca ister istemez Osmanlı varlığını yitirmiş oldu. Tanzimatçılar, Jön Türkler, Genç Osmanlılar, Meşrutiyetçiler belki de iyi niyetli insanlardı. Fakat sırf iyi niyetle politikalar kazanılamıyor bilgisizliklerinin kurbanı oldukları besbelli.. Bilgisizliklerinden dolayı, kökü dışardaki ideolojilerin paravanlığını yaptılar. Üstelik yapıcı politikalar geliştiremedikleri gibi, kendilerinden dahi habersiz bir halde, Osmanlının çöküşüne sebep oldular. I.Meşrutiyet, II.Meşrutiyet derken nihayet üç kişinin (Talat-Cemal_Enver) gafletiyle I. Cihan harbine sürüklendik. İttihat ve Terakkinin ilk nüvesi, 1989 yılında 5 (beş) satıhçı(yüzeysel) delikanlı tarafından kurulmuştur. Maalesef yenilik hareketi öncüleri ürettikleri kriz senaryolar neticesinde 170 senede coğrafyamızın sınırlarını 20.000.000 km2 den 780.000 km2’e çektiler. Hele şükür yine de düşerken bile dünyanın 6’ncı devleti idik, bu Osmanlı’nın kolay bir lokma olmadığının, yani gücünün bir göstergesidir Hainlik demiyoruz, dikkat edin gaflet diyoruz. Hainlik kavramı etik olarak bizim eğilimimize uymaz. Bir kişiye hain demek kolay, ama o devrin şartlarını incelemek, o dönemin aydınlarının değerlendirilmelerini araştırmak ve analitik tahlil yapmak zor olsa gerektir. Biz her nedense kolay olanı seçiyoruz. Ya kişileri yüceltiyor ya da karalıyoruz. Fakat bu ilmi yaklaşım sayılmaz. Bir insan saltanatçı, meşrutiyetçi, cumhuriyetçi , şucu, bucu olabilir, ama bu durum geçmişe sövmeyi gerektirmez. Cumhuriyeti sevdirelim diye Osmanlıyı habire karalayıp dil uzatıyoruz. Batının şekli görünümünün cazibesine kapıldık çünkü. Tek rehberimiz içi boş sloganlar, kavramların tılsımına kaptırmışız birkere.. Hürriyet, eşitlik, adalet ve meşrutiyet gibi ulvi kavramların içini birtürlü dolduramadık. Bu güzel kavramları özde değil sözde telaffuz ettik, hep kalbimize değil dilimize doladık. Satıhta yenilik arayışına girdik habire.
|