yenidenkastamonunet.sitemynet.com
logo_cide_fest06_134.jpg

AlsahBlog/
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*

*


AlsahBlog/

mustafanecati_s__95_.jpg

TOPAL YAŞAR / ÖYKÜ /

EMİN ARIK
______________________________________________

Otuz yaşına gelmiş, evlenememişti. Topal diye, boyu kısa diye kızlar da, anaları da beğenmiyorlardı. Oysa, elinden her iş gelirdi. Güçlüydü. Babası ile analığı kimin kapısına varsalar, geri çevriliyorlardı. Bekarlık canına tak etmişti.
Her zaman yaptığı gibi, baltasını aldı, katırına bindi, doğru ormana. Bir yük odun
ve koyunlar için dal kesecekti. Bir baktı ki; komşu köyden, uzaktan akrabası Hanife de; ormanda, kar düşmemiş, karaca yerlerde hayvanlarını otlatıyordu. Yaklaştı, kuru bir yere, yakınına oturdu:
- Ne haber kız Hanifeeee?
- Hiiiç, ne olsun Yaşar Ağabey, hayvanları getirdim de, otlatmaya.
Şeytan girmişti, Yaşar’ın aklına. Oturduğu yerden sürünerek biraz daha yaklaştı. Hanife de huylanmış, korkmuştu. O da aynı şekilde sürünerek az öte kaydı. Bütün duyguları depreşip ayağa kalkan Yaşar, atladı kızın üstüne. Ama Hanife, daha çevik çıktı. Bir ceylan gibi fırladı, hızla seyirtti köyüne. Yere, boşa düşen Yaşar neye uğradığını şaşırmıştı. Bir süre yattığı yerden kalkamadı. Peşinden koşsa, yetişemezdi. Bir şeyleri becerebilseydi, kızın biri kendisi ile evlenmek zorunda kalırdı. Yine olmamıştı. Bozgun bir halde ve hırsla odununu, dalını kesti. Yükledi katırına, köyüne vardı. Yükü indirdi, katırı da ahıra bağlayıp eve çıktı. Elini, yüzünü yıkadı, abdestini aldı. İkindi namazını da kıldı. Yine rahatlayamadı. Kimseye bir şey diyemedi. İçindeki sıkıntıyı atamıyordu.
Hanife de kendi köyüne varmış:
- Anaaa!.. gız anaaa!.., hayvanları otlatırken, Yaşar Ağabeyim bana sarktı. Hayvanları da ormanda bırakıp kaçtım. Elinden zor kurtuldum, diyerek ağlamaya başladı.
Anası, donup kalmıştı. Babasını sesledi, açıklama yapmadan:
- Heriiif!.. Kız ormanda korkmuş, hayvanları orada bırakıp, kaçıp gelmiş. Git de kurt neyim yemeden hayvanları al da gel.
Baba gitti, hayvanları toplayıp getirdi.
- Niye korktun kızım?
Hanife hala korkuyordu. Korku ve utanma duygularıyla karışık, başını kaldırmadan, babasına bakamadan olanı biteni anlattı. Adam ne diyeceğini bilemedi bir süre. Kalktı,
evden çıktı. Hanımı da peşinden gitti. Dışarıda, etrafına bakındıktan ve kimsenin olmadığını anladıktan sonra hanımına duyulur-duyulmaz, ama kızgın bir sesle:
- Ben ağaya gidiyorum. Kimseye bir şey söyleme. Hele, ben ağaya bir akıl danışayım, dedi ve yürüdü.
Ağa, adama haklı olduğunu, bunun namus meselesi olduğunu, başka köyden birinin kendi köyünün namusuna uzanamayacağını haykırdı. Ağanın isteği üzerine, birlikte Pazar Yerine gittiler. Pazar Yeri dedikleri ise bir başka köydü ve çevrenin merkezi konumundaydı. Bir uzman çavuşun yönettiği jandarma karakolu bile vardı.
Olaya el konulmuştu. Çevrenin ileri gelenleri toplantıya çağırıldı. Oturup konuşuldu, akşama Topal Yaşarlara gidilmesine karar verildi.
Lapa lapa kar yağıyordu, yarım metre kadar da tutmuştu. Akşam hava kararmış, yalnızca karın beyazlığı ortalığı aydınlatırken, çevrenin ileri gelenleri Yaşarların kapısını çaldılar. Buyur edildiler içeri. O dağ köylerinde ne amaçla gelirsen gel, kapıdan döndürmezlerdi, o yıllarda. Gelen, hep Tanrı misafiri olurdu.
Oturdular. Açlık, tokluk soruldu. Sofra hazırlandı. Yemekler yenildi, çaylar içilirken konu açıldı. Olan olmuştu. Namus meselesiydi. Büyütmemek gerekirdi. Ara bulmak, kapatmak için; bir orta yol bulmaya gelmişlerdi. Yaşar ne yapacağını bilemiyor, bön bön bakıyor, babası garibim de gözyaşlarını içine akıtıyordu.
O sırada öğretmen de öte köyde lojmanında, gaz lambası ışığında, ağaç kökünden yontup temizleyerek yaptığı koltuğunda kitabını okumaktaydı. Saat 20.00 gibi, kapısı
çalındı. Gelen Deli Ahmet, öğretmen kapıyı açar açmaz daldı içeri, sobanın başında
ısınırken konuştu:
- Öğretmen Bey, paltonu giy bakalım. Öte köye gidiyoruz. Aşağıların yiyicileri Garibim Dayı’ya gelmişler. Bir bakalım, olanları giderken anlatırım.
Öğretmen, giyindi. Fişekliğini, tüfeğini kuşandı, çizmelerini çekti. Kafasını, boynunu atkısıyla güzelce sardı, çıktılar. Deli Ahmet, önden karı yara yara yürüyor, öğretmen de onun izine basarak gidiyorlardı. Öğretmenin çoban köpeklerinden korktuğunu bilen Deli Ahmet:
- Öğretmeeen!.. Korkmaaa!.. Ben yanındayken, hiçbir it sana yaklaşamaz.
Ahmet, yol boyunca olanları anlattı, öğretmenin de haberi oldu. Ahmet’e Garibim Dayı’nın evinde, kendisinden bir işaret almayınca hiç lafa karışmamasını, hiçbir eylemde bulunmamasını, yoksa herkese zarar verebileceklerini anlattı ve ondan yeminli söz aldı.
Garibim Dayı’nın evinin önüne gelince Deli Ahmet, seslenerek geldiklerini haber verdi, kapıyı açmalarını istedi. Eve girdiler:
- Selamünaleyküm.
- Aleykümselam.
- Hoş geldiniz.
- Hoş bulduk,…faslından sonra, öğretmenle Deli Ahmet’in yanında konu açılmadı. Dereden bükten konuştular. Konu açılmayınca, öğretmen de bir şey diyemedi.
Bir süre sonra öğretmen, tuvalete diye sofaya çıktı. Peşinden, köyün önde gelen kişisi olan, Garibim Dayı’nın kayınbiraderi geldi:
- Öğretmen Efendi, biz her şeyi hallettik. Sakın mesele çıkarmayın. Ben sana bunu demeye çıktım, geldim yanına.
- Tamam dayı. Yalnız, sakın para falan vermeyin. Tanrı misafiri deyip karınlarını doyurmuşsunuz, yeter. Duyarsam, hepinizin canı yanar. Bilmiş olun.
- Yok, yok. Sen canını sıkma.
- Peki.
Odaya döndüler. Biraz daha oturduktan sonra öğretmenle Ahmet izin isteyip, ‘iyi geceler’ dileyerek kalktılar, evlerine döndüler.
Ertesi günü, Perşembe sabahı, ilk derse giren öğretmen, öğrencileriyle, beş sınıf bir arada birleştirilmiş sınıfında günlük olayları konuşurlarken, 3.sınıf öğrencisi Fatma:
- Öğretmenim, akşam öte köye yiyiciler gelmişler, Garibim Dayı gilden altı bin lira alıp gitmişler..
Öğretmen, Topal Yaşar’ın ağabeyinin oğluna:
- Hüseyin doğru mu?
- Hayır Öğretmenim…
Çocuklar, hep bir ağızdan:
- Doğru Öğretmeniiim!
- Hüseyin…
- Hayır Öğretmenim…
- Bak Hüseyin, doğruyu söylemelisin, yalan söylediğin anlaşılırsa hoş olmaz.
Hüseyin ağlayarak:
- Evet, doğru Öğretmenim. Ama bana, “Öğretmen duymasın sakın” diye tembih ettilerdi…
- Tamam Hüseyin. Üzülme, ben hallederim. Çocuklar, toplayın çantalarınızı. Okul bu gün tatil. Dursun, sen Ahmet Amcana git, söyle. Hazırlansın, yola insin. Bu köyün çocukları, siz gidebilirsiniz. Öte köyünkiler, siz beni bekleyin. Hazırlanıp geliyorum. Sizin köye kadar birlikte gideceğiz.
Çıktılar. Çeşmenin yanından, Deli Ahmet de katıldı. Yine Deli önde, karı yarıyor,
yol açıyor, çocuklarla öğretmen de onun açtığı izden, hiç konuşmadan gidiyorlardı. Soğuk
ve ayaz da hatırını saydırıyor, ortalık donuyordu. Öte köye, otuz beş dakikada varabildiler. Çocukları evlerine gönderdiler. Yol üzerindeki bir eve girerek ısındılar, birer bardak çay içtiler. O arada, haber gönderdikleri Kör Abdullah, Topal Yaşar ve Necmettin de gelmişlerdi. Bu beş kişi, tek sıra halinde yola düştüler.
Öğle ezanı okunurken, Hanife’nin babasının gittiği ağanın kapısındaydılar. Necmettin, kapının tokmağını kapıya vurdu. Ağa geldi, kapıyı açtı:
- Buyurun, hoş geldiniz, sefa geldiniz, diyerek merdivenleri önden çıkıp yol gösterdi. Misafir odasına alındılar. Misafir her an gelebilir diye yarma çam odunları, saç sobanın içine dizilmiş, soba tablasında da iki çıra ile kibrit bekliyordu. Ağa, çıraları tutuşturup sobanın içine koydu. Tedirgin tedirgin, odunların tutuşmasını bekledi. Tutuşunca, sobanın kapağını elleri titreyerek kapattı. Hiçbir şey soramıyordu. Öğlen zamanı olduğu için, biraz sonra Allah ne verdiyse diyerek hazırlanan sofraya buyur etti. Yemekler yendi. Çaylar içilirken Ağa:
- Öğretmen Bey, affedersiniz, kusura bakmayın ama, hizmet neydi? Diye bir soru sordu.
Öğretmen söze nereden gireceğini bilemiyordu. Komedinin üzerinde ağaçtan yapılmış minyatür Atatürk heykelini gördü. Ön yüzünde “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” yazıyordu:
- Ağam, sen de Atatürkçüymüşsün, dedi minyatür heykele bakarak.
Ağa, biraz şaşkın, neler olduğunu anlamaya çalışarak:
- Elbette Atatürkçü olacağız Öğretmen bey. Bu güne bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin ağasıyız. Başkası mümkün mü?
- Ama, Atatürk rüşveti hiç sevmezdi.
- Öğretmen Bey, ayıp oluyor.
- Bak Ağam, açık konuşalım. Ben Öğretmenim. Benim öğretmenliğim, yalnız sınıfta, dört duvar arasında değil. Boşuna bu kadar mürekkep yalamadım. Çalıştığım köyün her derdi, benim de derdim. Benim öğretmen olduğum köyden, köylümden, rüşvet yenemez. Yoksa bu öğretmenliği bırakır giderim. Şimdi, hizmeti sordun. Söyleyeyim. Bu Topal Yaşar’ın babasından altı bin lira almışsınız. Biz bunu senden geri almaya geldik… Dur sözümü kesme, sonuna kadar dinle. Zor yok. Sen bilirsin. O gece beş-altı kişi vardınız, bu parayı paylaştınız, biliyorum. Ben, ikinci bir kapıya gitmem. Doğru ilçeye inerim, kaymakam, savcı, hakim, hepsini dolaşır, anlatırım. Sen, şimdi bu aldığınız parayı sahibine bizim yanımızda teslim edeceksin. Diğer arkadaşlarına da durumu anlatacaksın. Onlar, sana verir ya da vermez. Orası bizi ilgilendirmiyor. Ne olmuş da, bu parayı almayı kendinizde hak görüyorsunuz? Topal Yaşar, kızı kovalamış. Yakalamayı bırak, eli değmemiş. Namus bu kadar ucuz mu? Benden bu kadar. Ne yaparsan yap.
Odada sessizlik hakim oldu. Ağa, tıpkı Garibim Dayı’nın bir gece önceki hali
gibi perişan durumdaydı. Yerinden kalktı. Duruşu, iki büklüm yürüyüşü, çaresizliğini yansıtmaktaydı. Odadan çıktı, beş dakika kadar sonra geldi. Elindeki bir tomar parayı öğretmene uzattı:
- Öğretmen Bey, evdeki paranın hepsi, vallahi bu kadar… beş bin sekiz yüz lira..
Öğretmen Necmettin’e uzattı, saymasını istedi. Parayı sayan Necmettin beş bin sekiz yüz lira olduğunu doğruladı. Öğretmen kabul etmeyerek, iki yüz lira daha vermesi gerektiğini söyledi. Ağa, yalvarıp yemin billah ederek, başka parası olmadığını söylüyordu. Topal Yaşar:
- O da ayak kirası olsun, kalsın, boş ver, deyince öğretmen neye uğradığını anlayamadı.
Kalktılar, yemeğe, çaya teşekkür ederek ve hoşça kal diyerek evden çıktılar. Geldikleri yöne doğru, kardaki iz üzerinden tek sıra yürümeye başladılar. Topal Yaşar,
geriden geliyordu. Öğretmen; arkada bıraktıkları köy, gözden kaybolunca bir bahaneyle en arkaya geçti. Elindeki tüfeğin dipçiği ile Yaşar’ın ensesine vurdu. Yere düşünce de, ayağıyla kafasına basarak:
- Ulan be topal, okula yirmi lira ver desem, vermezsin. Kime, neyi bağışlıyorsun? Ayak kirasıymış. Sen mi çağırdın, baban mı davet etti bu adamları da, ayak kirası ödüyorsun…
Topal Yaşar, rahatlıkla gücünün yeteceği, bir çırpıda ayağa kalkıp bir güzel benzetebileceği halde; öğretmene hiç karşılık vermedi. Kıpırdamadı bile. Karın içinde öylece, yüzü koyun yatıyordu. Necmettin’le Kör Abdullah geldiler, öğretmene rica ederek, kollarından tutup çektiler, yürüdüler. Önden yürüyen Deli Ahmet de kızmıştı, küfürler ederek daha bir hırsla karları çiğniyordu. Onun sinirlendiğini gören öğretmen de, sesini kesti. Topal bir laf etse, Deli’nin elinden alamayacaklarını biliyorlardı. ‘Deplasmandan galip dönmenin sevincini yaşayalım’ düşüncesine kapılan öğretmen, bir türkü tutturdu:
-Karşı dağı duman aldı, pus aldı
Şu garip ömrüm, yarı yolda kısaldı…
Necmettin’le Kör Abdullah da türküye eşlik ettiler. Topal Yaşar ise, onlara yaklaşamıyor, suçlu suçlu, yirmi-otuz metre geriden geliyordu.

e_arik__5_.jpg


anasayfaya dön

anasiteye dön