yenidenkastamonunet.sitemynet.com
logo_cide_fest06_134.jpg

AlsahBlog/
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*
*

*


AlsahBlog/

EMRİN OLUR SAYIN MÜFETTİŞİM / ÖYKÜ /

EMİN ARIK
______________________________________________

Birinci işi minibüs yazıhanesinde yolcu çığırtkanlığı, ikinci işi ise öğretmenlikti. İri yarı, kaba saba bir görünümü vardı. Müdürmüş, müfettişmiş umurunda da değildi Umur Öğretmen’in. Okulda pek kimseyle konuşmazdı. Hiç sevmediği halde; o yıl plan yapmaya, derslere ara sıra planlı girmeye de başlamıştı. Planları gelişi güzel, yazısı da çirkin ve bozuktu ya.

Okul müdürü de ufak tefek, zayıf, ama her şeyi ben bilirim havalarında biri idi. Umur Öğretmenden de korkuyor, çekiniyordu. Grup başkanına birkaç kez:

- Müfettişim, bu Umur’u ne yapacağız? Hiç plan yapmıyor… diyerek şikayet etmişti. Grup başkanı en sonunda dayanamadı:

- Müdür bey; bir öğretmeniniz plansız derse giriyorsa, ne yapacağınız bellidir. İfadesini almak, ya da savunmasını istemek... Olmazsa, bir yazı ile durumu üst makamınıza bildirmek… Bana söylediğiniz şekilde olmaz. Eğer ben, bu şekilde bir işlemi başlatırsam, ya da denetime girdiğimde plansızlığını belirlersem, ondan önce sizin ifadenizi alırım. Neden öğretmeninizin plansız derse girmesine göz yumduğunuzu, neden işlem yapmadığınızı sorarım, dedi.

Müdür bozuldu. Ama bir şey diyemedi.

Bir başka gün aynı okula, İl Teftiş Kurulu Başkanı gitti. Müdür, Umur Öğretmen hakkında gurup başkanına söylediklerini ona da söyledi. Teftiş Kurulu Başkanı hışımla sınıfa gitti. Sandalyeyi çekip oturdu. Birinci sınıf öğrencileri korkup şaşırmışlardı. Öğretmen de şaşkın, izliyordu. Çağrılınca başkanın yanına gitti. Başkan:

- Planların nerede, getir bakalım, dedi.

Umur’un tepesi atmıştı:

- Sen kimsin?

- Beni tanımıyor musun, Teftiş Kurulu Başkanıyım. Getir planlarını.

- Ama bu sınıf, bu sandalye, bu masa benim. Kalk oradan!...

Başkandaydı şaşırma sırası. Umur’a baktı kaldı. Yanıt veremedi bir süre:

- Sen nasıl konuşuyorsun, karşı mı geliyorsun?

- Benim sandalyemden kalk. Kalkmazsan ben kaldırmak zorunda kalacağım, kalk… Ben mi kaldırayım? Kalkıyor musun, kalkmıyor musun?

Pabuç pahalı idi. İnsanca yaklaşamayınca, başkanlığın bir işe yaramadığını görebilmiş miydi acaba? Kalktı, hiçbir şey yapamadan sınıftan ve okuldan çıkıp gitti.

Düştüğü durumun acısını, grup başkanından çıkarma yöntem ve yollarına başvurdu. Olur olmaz her yerde:

- Bu grup başkanı, öğretmenlerin babası ya… Öğretmenler rahat, plansız derse girerler, istedikleri gibi davranırlar, okul müdürünü dinlemezler. Grup başkanı da korur bu öğretmenleri. Baba dedik ya..

Grup başkanı, hep ‘ya sabır’ çekiyordu. Bir gün dayanamadı:

- Sayın Teftiş Kurulu Başkanım, haklısınız. Ben öğretmenlerimi koruyorum. Çünkü iyi rüşvet yiyorum. İşte o rüşvetler karşılığında da, koruyorum. Hakkımda her türlü işlemi başlatabilirsiniz, dedi de, sataşmalar son buldu.

Mayıs ayına girilmişti. Beş müfettiş, bu okula bir akşam üzeri gittiler. Grup başkanı, okul müdüründen öğretmenler listesini istedi. Aldı, baktı:

- Arkadaşlar, birinci sınıfların denetimini ben alıyorum. Söyleyin hangi sınıfların denetimini üstleneceğinizi, kayıt edelim. Müdür Bey duyursun. Öğretmen arkadaşlar da, hangi müfettişle çalışacaklarını önceden bilsinler.

Nurettin:

- Başkanım, sen böyle yapmazdın. En son kalan sınıfları alırdın. Bir durum mu var?

- Evet, 1.B sınıfına, bir başka arkadaş bizden habersiz gelip girmiş, rehberlik yapmış. O sınıfın ve öğretmeninin denetimini de, o arkadaşa yaptıracağım. O nedenle birinci sınıfları alıyorum.

Müdür de müfettişler de, başkana karşı çıktılar. Okula grup üyeleri dışında başka müfettiş gelmesini istemediler. Israr üzerine başkan:

- Peki, dedi. Ama yine birinci sınıfları, ben denetliyorum. Buna itiraz etmeyin. Hiçbir şeye de karışmayın.

O sırada zil çaldı. Öğrenciler teneffüse çıktılar. Umur Öğretmen de bahçede nöbetçi idi. Müdür odasının önünden geçti, bahçeye çıktı. Arkasından grup başkanı da çıktı. Kimse bir şey diyemedi, karışmadılar. Pencerelerden, perde arkasından izlediler. Başkan, yaklaştı:

- Umur Bey, görüşebilir miyiz biraz?

- Tabii, buyurun müfettişim, görüşelim, dedi saygılı bir tavırla.

Bahçede bir ağacın gölgesine kadar konuşmadan yürüdüler:

- Umur Bey, birinci sınıfların denetimini ben yapacağım…

- Müfettişim, sevindim. Müdür Beye, sizden başkasını sınıfıma sokmayacağımı söylemiştim zaten.

Başkan anlam veremedi. Oysa, korkarak gitmişti Umur Öğretmenin yanına. ‘Ya ters bir şey söylerse, ya hakaret ederse’ gibi düşüncelerle tedirgin olmuştu. Ama, başlangıç iyiydi. Bir terslik olmasın diye, Umur Öğretmen sözünü kesmeden sonuna kadar dinlesin istiyordu. Onun için bir çırpıda, sözcükler dökülüverdi ağzından:

- Umur Bey, yalnız benim bazı prensiplerim vardır. Plansız öğretmenliği kabul edemem. Soruşturma açarım. Ancak, sınıfınıza bir arkadaş girmiş. Sonradan öğrendim. O nedenle, o günden öncesi beni ilgilendirmiyor. Sizden istediğim, yalnızca son ünite planını ve bugünden başlayarak günlük planlarınızı yapmanız, hazırlamanız.

Umur Öğretmen, sağ elini kaldırıp göğsüne vurdu, davula vurmuş gibi bir ses çıktı:

- Emrin olur müfettişim, iki gözüm üstüne.

Bu okuldaki denetim bitti. Grup başkanı, Umur Öğretmenin denetimini son güne bıraktı. 8 Haziran, karnelerin verildiği gün giderek 2. derste sınıfa girdi. Durakladı. Günaydın diyemedi. Umur Öğretmen, yere oturup bağdaş kurmuş, öğrencilerine yerde fasulyelerle, çubuklarla bir şeyler yazdırıyor, yardım ediyordu. Öğrencilerinin kimisi omzunda, kimisi dizinde, saçıyla-başıyla oynayan, yüzünü seven… Müfettiş, “seviyeye inme dedikleri şey bu olsa gerek” diye düşündü. Öğretmen, öğrencilere yerlerine oturmalarını söyleyerek ayağa kalktı:

- Hoş geldiniz, müfettişim, dedi, tokalaşırken:

- Hoş bulduk, dersinize devam edin, izliyorum.

Müfettiş, geçti, en arka sıraya oturup izlemeye başladı. Bir ders saati izledi. İkinci ders saatinin ortasında, öğretmenin iznini alıp derse katılarak, öğrencilere sorular sordu. Beklemediği sonuçlar alıyordu. Diğer birinci sınıf öğrencileriyle aşağı yukarı aynı seviye tutturulmuştu. Öğrenciler de öğretmenlerini çok seviyorlardı.

İşini bitirdi, izin alarak öğretmenin sandalyesine oturdu. Hatta, sandalyeyi öğretmen çekti, ‘buyurun’ dedi. Müfettiş, planları istedi. Umur Öğretmen masanın üstündeki iki defteri müfettişin önüne koyup uzaklaştı. Müfettiş sırayla açtı, şöyle bir baktı. İstedikleri yapılmıştı. Ayrıntısına inmedi, defterleri kapattı. Öğretmen yaklaştı:

- Müfettişim, bitti mi?

- Evet, bitti.

- Şimdi sıra bende. Ben de konuşacağım, izninizle..

- Elbette, sizi dinliyorum.

Öğretmen, masanın çekmecesini çekti, bir dergi çıkardı, bir sayfasını açtı:

- Bu dergi, bunlar da benim planlarım. Buradan buraya aynısını yazdım. Bu öğretmenlere sizin eziyetiniz nedir? Neden bu kadar çok yazdırıyorsunuz?

Müfettiş baktı, ‘ne desem’ diye düşünürken, dergi ve defterleri kapattı:

- Umur Bey, haklısınız. Ancak, planları yapmak göreviniz. Onun için de ücret alıyorsunuz. Dergideki planlar, İstanbul koşullarına göre hazırlanmıştır. Ayrıca her sınıfın, öğrencilerin, öğretmenin koşulları, birikimi başka başkadır. Plan sınıfa, öğrenciye, seviyeye göre bizzat uygulayan öğretmen tarafından yapılmalıdır. Bakın, şimdi planlarınız olmasaydı, o bölümde toplam sekiz puan yerine sıfır puan yazacaktım. Ayrıca planlarınızı yapmadığınız için soruşturma başlatıp ceza almanıza neden olacaktım. Şimdi soruşturma, ceza yok, değerlendirmede ise, örneğin sekiz üzerinden dört puan yazabilirim. Farkı anlatabildim mi?

- Gene mars olduk, değil mi?

- Hayır. Tavla oynamıyoruz ki, neden mars olasınız?

- Tamam müfettişim, tamam. İçtiğinizi de biliyorum, birlikte bir rakı içeceğiz. Hiç itiraz etmeyin.

- Olur, Umur bey. Yalnız, orada da kurallarım var. ‘Harmanda izi yok, yiyen de ortak Osmanlı’ olmam. Tüm giderleri de ortak karşılarsak, içeriz.

Olmazdı, olurdu; tartışmalarından sonra Umur Öğretmen, müfettişe ‘peki, olur’ dedirtti, dedirtti ama, gerçekleştiremediler.

Bu tartışmadan sonra müfettiş, öğretmen ve öğrencilerine, sınıflarında konuk ettikleri için teşekkür ederek çıktı.

Hafta sonu evinde, teftiş raporlarını yazmaya oturdu. Umur Öğretmene sıra geldiğinde, rapor kağıdı, Umur Öğretmenin kimlik bilgilerini yazdıktan sonra, daktilosunda bir süre takılı kaldı. Karalama kağıdı üzerinde yaptığı hesaplamalar toplamı seksen puandı. İçinden ‘olmaz’ dedi. ‘Bu öğretmen, beni kırmadı, isteğim üzerine planlarını yaptı, karşılığını da almalı.’ Ekledi, tekledi, doksan yazdı, imzaladı, verdi. Yer yerinden oynadı. ‘Umur Öğretmen doksan alıyorsa, bu ilde yüz elliden aşağı alan olmazdı.’ Teftiş Kurulu Başkanı, yine yakalamıştı. Ağzına sakız yapmaya başladı. Bir demedi, iki demedi, müfettişin sabır taşını çatlattı. Yaz tatilinde bir gün dairede, Teftiş Kurulu Başkanının koltuğunda Milli Eğitim Müdürü oturuyordu. Başkan ve tüm müfettişler de odadaydı. Bizim müfettiş de odaya girince, ‘iyi günler’ demesine bile fırsat kalmadan:

- Sayın müdürüm, baba müfettiş geldi. Umur’a doksan puan veren müfettiş geldi. Kahraman müfettiş geldi.

- Başkanım, ben verdiğim puanın, attığım imzanın sonuna kadar arkasında dururum. Bunu da en iyi sizin bilmeniz gerekir. Daha önce de açıklamaya çalıştım. Beni anlamak istemiyorsunuz sanırım. Yine açıklarım, yine açıklarım. Derdimi, eninde sonunda anlatabilirim. Ama, yanlış olur. Sizin için iyi olmaz.

- Korkumuz mu var? Açıkla bakalım.

- Yapmayın başkanım. Hoş olmaz, yanlış olur.

- Açıkla, açıkla. Bizim kimseden korkumuz yok.

- Sayın müdürüm ve arkadaşlarım, hepinizden özür diliyorum. Başkanım kendileri istediler, ben de açıklamak zorundayım. Umur Öğretmen, isteklerimi yerine getirmişti. Öğrencilerinin başarı durumları da diğer sınıfların öğrencilerinden fazla farklı değildi. Evet,

bu öğretmenimizin değerlendirmesini yaptığımda seksen puan aldığını gördüm. Ancak, bunu yazmaya elim varmadı. On puan da Teftiş Kurulu Başkanı'nı sınıfından kovabilme cesaretini gösterebildiği için verdim"

e_arik.jpg


anasayfaya dön

anasiteye dön