|
AlsahBlog/
MEMET FUAT ARŞİVİ
______________________________________________
BİYOGRAFİ
Memet Fuat (d. 1926, İstanbul) 1946'da Haydarpaşa Lisesi'ni, 1951'de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Öğretmenlik, çevirmenlik, muhabirlik, inşaatlarda mimar yardımcılığı gibi işlerde çalıştı. 1960'ta De Yayınevi'ni kurdu. 1964-1975 yılları arasında 'Yeni Dergi'yi yönetti. 1963'ten 1972'ye kadar, on yıl, bir önceki yılda çıkmış yazı, öykü ve şiirlerden yaptığı seçmelerle Türk Edebiyatı adlı yıllıklar derledi.
Küçük yaşlarından beri süregelen spor tutkusunu, yaşadığı çevredeki çocukları sporculuğa yönlendirme yolunda değerlendirdi. Bir semt kulübü olan Altınyurt'ta futbol, masatenisi, voleybol kollarıyla ilgilendi. 1972-1980 arasında voleybol erkek milli takımlarına antrenörlük etti. Ünlü oyuncular yetiştirdi. 1979-1982 arasında ise Anadoluhisarı Gençlik ve Spor Akademisi'nde öğretim görevlisi olarak voleybol dersleri verdi.
1980'den 1983'e kadar 'Yazko Edebiyat' dergisini yönetti.
1981'de Adam Yayınevi'nin yerli yayınlar yönetmenliğini üstlendi, 1987'de emekli oldu. Ama 1985'te yayımlanmaya başlayan 'Adam Sanat' dergisinin genel yayın yönetmenliği görevini 1999'a kadar sürdürdü.
Yazılarında ağırlıklı olarak düşünce özgürlüğü, hoşgörü üzerinde duran, çağdaş Türk şiiriyle yakından ilgilenen Memet Fuat, 1959'da dergilerde çıkan denemeleriyle Ataç Eleştiri Armağanı'nı, 1961'de Düşünceye Saygı adlı kitabının birinci basımıyla Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri Ödülü'nü kazandı. Çağdaşımız Makyavel adlı kitabıyla 1992 Sedat Simavi Ödülü'nü Gülten Akın'la paylaştı. 1995'te kendisine Kültür Bakanlığı 'Kültür ve Sanat Büyük Ödülü', 1996'da Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü Altın Madalyası verildi.
BİBLİYOGRAFYA
Yayımlanmış olan kitapları :
Anlatı:
Aşk ve Sümüklüböcek (öyküler, 1946, Tuna Baltacıoğlu ile);
Yaşadığımız (roman, 1951; yeni yazımı: Adam, 1998);
Bir Ayrılışın Öyküsü (öyküler, Adam, 1998).
Anı:
Gölgede Kalan Yıllar (Adam, 1997; 5. basım, Adam, 1998);
Tribünden Palavra Anılar (Adam, 1999).
Deneme, eleştiri, inceleme:
(Yazıların yazılış tarihlerine göre)
Unutulmuş Yazılar (Broy,1986; 2. basım, Yapı Kredi 1997);
Düşünceye Saygı (De, 1960; genişletilmiş 2. basım, Yapı Kredi, 1994);
Çağını Görebilmek (Adam, 1982; 2. basım, Adam, 1996)
Eleştiri Sorumluluğu (Yapı Kredi, 1994);
İki Yönlü Yozlaşma (Yapı Kredi, 1995);
Her Yer Tiyatrodur (Yapı Kredi, 1997).
Çağdaşımız Makyavel (Adam, 1992)
Özgünlük Avı (Yapı Kredi, 1996);
Konuşan Toplum (İyi Şeyler, 1996);
Dağlarda Yüreğim (Adam, 1996);
Sömürüsüz Bir Dünya (Adam, 1998);
Çoğunluğun Gücü (Adam, 1998);
Duyumsanmayan Karanlık (Yapı Kredi, 1998
Biçemden Biçeme (Yapı Kredi, 1999);
Yaşlı Bir Şaire Mektuplar (Adam, 1999);
Aykırılıklar (Adam, 1999)
(Konularına göre)
Din ile Felsefe (Adam, 2000)
Demokrasi Kültürü (Adam, 2000)
İkinci Yeni Tartışması (Adam, 2000)
Yaşamı, sanatı, yapıtları dizisi:
Yunus Emre (De,1976; 5. basım, Yapı Kredi, 1999);
Pir Sultan (De, 1977; 3. basım, Yapı Kredi, 1999);
Karacaoğlan (De, 1977; 4. basım, Yapı Kredi, 1999);
Şinasi (De, 1977; 3. basım, Yapı Kredi, 1999);
Namık Kemal (Yapı Kredi, 1999);
Tevfik Fikret (De, 1979; 4. basım, Yapı Kredi, 1999);
Ahmet Haşim (De, 1977; 3. basım, Yapı Kredi, 1999).
Antoloji:
Türk Edebiyatı (De yıllıkları, 1963'ten 1972'ye on cilt);
İlkokul Çocukları İçin Şiirler (De, 1968);
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi (Adam, 1985, genişletilmiş 14. basım, 1999);
Dünya Yazınından Çeviri Şiirler (Adam, 1992)
Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Oyunlar I (Adam, 1993)
Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Oyunlar II (Adam, 1993)
Dünya Yazınından Seçilmiş Kısa Öyküler (Adam, 1993)
Türk Yazınından Seçilmiş Çocuklar İçin Şiirler (genişletilmiş yeni basım, Adam, 1993)
Türk Yazınından Seçilmiş Denemeler (Adam, 1993)
Türk Yazınından Seçilmiş Eleştiri Yazıları (Adam, 1993)
Seçme Şiirleri:
Nâzım Hikmet (Adam, 1997; Adam)
Orhan Veli Kanık (Adam, 1997)
Oktay Rifat (Adam, 1997)
Cahit Irgat (Adam, 1998)
Cahit Külebi (Adam, 1997)
Sabri Altınel (Adam, 1997)
Edip Cansever (Adam, 1997)
Tiyatro:
Tiyatro Tarihi (Varlık, 1961; 3. basım, Varlık 1984; 4. basım MSM Yayınları 2000)
Spor:
Voleybol (Adam, 1983, Mehmet Bengü adıyla).
Çeviriler :
Şiir:
Çimen Yaprakları (Walt Whitman; Yeditepe, 1954; 3. basım, Yön, 1992).
Roman:
Alın Yazısı (Erskine Caldwell; Varlık, 1954; 2. basım, Adam, 1994).
Öykü:
Morgue Sokağı Cinayeti (Edgar Allan Poe; Varlık, 1954; 4. basım, Adam, 1987);
Ateş Yakmak (Jack London; Yeditepe, 1953; 4. basım, Adam, 1992);
Kasımpatları (John Steinbeck; Yeditepe, 1953; 3. basım, Adam, 1992);
Denizin Değiştirdiği (Ernest Hemingway; Yeditepe, 1954; 3. basım, Adam, 1992);
Yoksul İnsanlar (William Saroyan; Varlık, 1961; 3. basım, Adam, 1990);
Kuyudaki Zenci (Erskine Caldwell; Yeditepe, 1953; 3. basım, Adam)
Ölü Albayın Kızları (Katherine Mansfield; Varlık [Yolculuk adıyla], 1953; 3. basım, Adam, 1991);
Gece Ağacı (Truman Capote; Varlık, 1954; 3. basım, Adam, 1989).
Oyun:
Doğum Günü Partisi (Harold Pinter; De, ).
Kısa Oyun:
Çağrılmadan Gelen (Maurice Maeterlinck; De, 1961);
Kulaktan Kulağa (Lady Augusta Gregory; De, 1961; 2. basım De, 1965);
Don Cristobita ile Dona Rosita'nın Acıklı Güldürüsü (Federico Garcia Lorca; De, 1960; 3. basım, De, 1983);
Trenton ile Camden'e Mutlu Yolculuk (Thornt ile Wilder; De, 1961; 2. basım, De, 1965);
İstiridye ile İnci (William Saroyan; De, 1961; 2. basım, De, 1965);
Zavallı Aubrey (George Kelly; De, 1964).
Memet Fuat
İnsanlar için iyi şeyler isteyen, dürüst, sevgi dolu bir yazar
TURGAY FİŞEKÇİ
Memet Fuat
-Aykırılıklar adlı kitabınızın sunusunda, kırk yılı aşkın süredir yazdığınız bütün yazıların sonunda kitaplaştığını söylüyorsunuz. On altı kitaplık bu döküm size nasıl bir yazarı tanıtıyor?
- Benim kendime kitaplarım aracılığıyla bakmam kolay değil. Bunu başkaları yapacak. Ama kimsenin böyle bir yükün altına gireceğini sanmam. On altı kitabı alıp okuyacak, nasıl bir yazar bu diye düşüneceksiniz. Üstelik de deneme kitapları...
Diyelim göze aldınız. Deneme yazısı okumayı çok seviyorsunuz. On altı kitap kim bilir kaç bin sayfa tutar! Değer mi?
Haydi gene diyelim inatçının birisiniz, değer ya da değmez, okuyacaksınız. İyi de, kitaplar nerede? Deneme kitabı bu, tükenen bir daha basılmaz. Tükenmeyeni kitapçılar almaz, yayınevi depolarında bekler durur. Nerden bulacaksınız on altı kitabı?
Onları çıktıkları gün sergievlerinde romanların kıyısında köşesinde görüp almış, on altısını bir araya getirebilmiş kaç kişi vardır acaba?
- Kitabevlerinde demek istiyorsunuz...
- Yok, sergievlerinde. Bizde kitabevi pek yoktur. Adam Kitabevi'ni 'kitabevi' örneği olsun diye düşünmüştük, biliyorsun. Bir kitabevinde, eski yeni, tükenmemiş olan her kitap bulunmalıdır. Sergilerde ise yalnızca son çıkan kitaplar satılır, tükenen bir kitap çok hızlı bir satış içinde değilse yeniden alınıp sergilenmez. Yer sorunu. Kitabevinin sergileme alanının birkaç katı depo alanı vardır. Satıcıya raflarda bulamadığınız kitabın adını söylersiniz, o bilgisayarına bakıp tükenmemiş bir kitapsa deponun neresinde olduğunu öğrenir, arkasındaki asansöre binip gider, biraz sonra elinde istediğiniz kitapla gelir. Bu Avrupa ülkelerinde, Amerika Birleşik Devletleri'nde yapılan gerçek kitapçılık. Biz de Adam Kitabevi'nde belli yayınevlerinin satıştaki bütün kitaplarını bulundurma amacını gütmüştük. Bugün de bu anlayış sürdürülüyor mu, bilmiyorum.
Örnekse ben Yapı Kredi Yayınları'nın bastığı Düşünceye Saygı'nın tıkendiğini bu yolla öğrenmiştim. Yapı Kredi'nin satıştaki bütün kitapları gelmişti Adam Kitabevi'ne, ama tekrar tekrar istememize karşın, Düşünceye Saygı gelmiyordu.
- Yayınevi haber vermemiş miydi size?
- Yayınevleri haber vermez yazarlara kitaplarının tükendiğini. Hiçbir yayınevi vermez. Sorarsanız söylerler. Hatta bazıları depolarındaki yıpranmış, satışa çıkarılamayacak kitapların sayısını bildirerek 'Elimizde daha var,' derler.
- Neden böyle davranıyorlar?
- Yazar yeni basım istemesin diye. Zaten çok yavaş satılan kitaplara yeni basım yapmak kolay değildir. Yazarla dalaşmaktansa haber vermemek daha iyi diye düşünülür.
Dağıldı konu. Kitaplarımdan nasıl göründü aktarayım. Bir gün kulaktan kulağa bir haber: İtalya'da Nâzım Hikmet'in şiirlerini yayımlamak isteyen bir yayınevi varmış. Hepsini Türkçe-İtalyanca karşılıklı baskı olarak yayımlayacakmış, ama şiirler Türkiye'de şairin oğlunun elindeymiş. Oğlan da faşistmiş, babasının şiirlerini vermiyormuş yayımlamaları için.
Faşist oğul ben. Bu Türkiye'de inanılması olanaksız bir değerlendirme. Ama İtalya'da herkes inanmıştır.
Yazdıklarınızla değil, bir söylentiyle adınız faşiste çıkabilir.
- Şimdi bu on altı kitap...
- Evet, şimdi bu on altı kitap benim ne olduğumun, ne olmadığımın kanıtıdır. Onları yayımlayan Adam Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, İyi Şeyler Yayınları'na borçlu sayıyorum kendimi. Osmanlılar, 'Medyun-u şükranım,' derlerdi. 'İyilik bilme borçluyum' gibi bir söz. Ya da: 'Teşekkür borçluyum.' Onlar yayımlamasalar hepsini kendim yayımlayacaktım. Bir ara bir yayıneviyle anlaşıp...
- Broy'la...
- Evet, Broy Yayınevi'yle anlaşıp başlamıştım da. Unutulmuş Yazılar'ın ilk basımını kendim yaptırmıştım.
- Yazdıklarınızın el altında bulunmasına böylesine önem vermenizin nedeni salt söylentiler mi?
"Soldaki sağcı"
- Öncelikle söylentiler. Bana Türkiye'de giriştiğim bir tartışmada "Soldaki sağcı" bile denmiştir. Anlamsız şiirin savunucusu olduğum, toplumsalcı şairleri unutturmaya çalıştığım, klikçilik yaptığım, neler neler...
Ama salt bu değil yazılarımın kitaplarla el altına getirilmelerini istememin nedeni. Onların büyük bir özenle yazılmış güzel Türkçe örnekleri olduklarına da inanıyorum. Benim yazarlığım bu yönden de göz ardı edilmiştir.
1974'te Türk Dil Kurumu, 'Cumhuriyetin 50. Yılında' üst başlığıyla Cumhuriyet Yazınından Örnekler diye 470 sayfalık bir kitap yayımlamıştı. Ahmet Rasim'den Afet Muhteremoğlu'na, herkesten örnek vardı içinde, benden yoktu.
Gene çok değerli, dürüst araştırmacı Cevdet Kudret'in İnkılap Kitabevi için hazırladığı bir güzel Türkçe örnekleri derlemesinde de yer alamamıştım. Yayımcılık benim yazarlığımı çok gölgelemiştir.
- Ne açıdan?
- Yazar sayılmadım. Türkiye Yazarlar Sendikası kurulurken ben kendim başvurmamıştım, ama biri söylemiş benim de üyeler arasına alınmamı. Dedikodu olduğu için ad vermiyorum, bir yazarımız, 'O işveren, aramıza alamayız,' demiş. Oysa ben işveren filan da değildim. Yaşamım boyunca mal sahibi olmaktan hep kaçtım. De Yayınevi annemle eniştemindi. Her şeyi ben yoktan var etmiştim. Ama onlar adına... Mal sahibi onlardı...
- Niye kaçıyorsunuz mal sahibi olmaktan?
- Sevmiyorum mal sahipliğini.
- Annenizin üstüne olan mal gene sizin sayılmaz mı?
- Biraz öyle. Doğru. Kendimi kandırıyorum diyelim.
- Annenizden size kalınca...
- Benden kime kalacaksa, ona veririm. Anneme yaptığım ev daha bana uğramadan oğluma gitmişti bile. Kitaplığımdan başka bir de işte üstüme giydiklerim var benim olan.
- Çok kitabınız basılıyor. Onların telif ücretleri?..
- Böyle şeylerle hiç ilgilenmiyorum, oğlum ilgileniyor. Ben, ekmek elden su gölden derler ya, işte öyle kaygısız yaşıyorum. Daha doğrusu sabahtan akşama kadar çalışıyorum. Yazıyorum, okuyorum.
Zaten evden dışarı da çıktığım yok üç dört yıldır. Bir tür cezaevindeyim. Sağlık cezaevi. Burnumda oksijen hortumum, yatak odamda Bibap's'ım. Bir düzen kurulmuş gidiyor. Makinelerle yaşamı uzatma düzeni...
- Yazar sayılmadım diyordunuz...
- Öyle oldu. Dergi yönetmeni, yayımcı diye andılar beni. Eleştirmen de saymadılar. De Yayınevi, 'Yeni Dergi' günleri... Sen şiir yayımlamaya başlamamıştın o zaman daha... 'Sanat Emeği'nden önce... Barış Pirhasan, Erdal Alova yeni yeni yayımlıyorlardı.
Ne kadar kızmıştım size 'Sanat Emeği'ni bana göndermediğiniz için...
- Sonradan ben vermiştim size topluca hepsini.
- Evet, ama sonradan. Protokolunuzda ben yoktum. Seni tanımıyordum zaten o zaman. Alınganlığım başkalarınaydı. Barış Pirhasan, Erdal Alova, 'Yeni Dergi'yle ilişkisi olmuş gençlerdi. Sonra Asım Bezirci, Ataol Behramoğlu. Beni çok dışlamışlardır solcu gençler. Neyse bırakalım şimdi bunları.
- Özel bir tavır mıydı sizce?.. Yoksa salt sizin alınganlığınız mıydı?..
- Özel bir tavırdı. Bir dayanışma içine girmemem yüzünden diye düşünürüm hep. Sanatta dayanışmayla bir yere varılabileceğine hiç inanmadım. Geçerli olan sanatın kendi ölçüleridir. Nâzım Hikmet büyük şairse, onu hiçbir siyasal karşı çıkış yerinden kıpırdatamaz. Ya da tersi.
Neyse, ikinci soru neydi?
- Sizin yazarlık yaşamınız, ülkemiz edebiyatının en canlı olduğu dönemlerde geçti. Bu, yeniliklerin olduğu, türlü tartışmaların sürdüğü yıllar içinde siz, eleştirmen olarak kendinizi nasıl konumlandırdınız?
- Gene kendi kendimi değerlendirme görevi... Övünelim bakalım... Şimdi ben o en canlı dönemin bütününü yaşamadım. İşin içine girdiğimde Serbest nazım ile Garip gelip geçmişti, belli belirsiz İkinci Yeni'ye doğru gidiliyordu. Sonra üç buçuk yıla yakın bir süre, bahçesinde ebruli hanımelleri açan evi yapabilmek için, yazından uzak kaldım. Döndüğümde Anlamsız Şiir alıp yürümüştü. O günlerde genç bir eleştirmen adayı durumundaydım. Neler yazdığımı, kimlerle, ne gibi tartışmalara girdiğimi, 'İkinci Yeni Tartışması' adlı kitabımda topluca bulabilirsiniz. Başka kitaplarımda da bulabilirsiniz, ama dağınıktır. Bu kitapta hepsini bir araya getirdim. En sona da yirmi sekiz sayfalık yeni bir inceleme ekledim.
O dönemde, yukarıda da söylediğim gibi, umutla bakılan genç bir eleştirmen adayıydım. İlk Ataç Eleştiri Armağanı'nı 1959'da, dergilerde çıkan denemelerim için, gene ilk Türk Dil Kurumu Deneme-Eleştiri Ödülü'nü, 1961'de, Düşünceye Saygı adlı kitabımın birinci basımı için bana vermişlerdi. Seçkin kişiler vardı yargıcılar kurullarında. Genç bir yazarı yüreklendirmek istedikleri açıktı. Ama ben De Yayınevi serüvenine girip kimsenin basmak istemeyeceği kitapları basmak, içeriğine güvenen, süssüz, renksiz, üstü yazı dolu bir kapakla yazın dergisi çıkarmak gibi işlere kapılıp yazarlığımı arkaya itince eleştirmen olarak büyük bir hızla unutuldum. Arada bir şeyler yazıyordum. Ama derginin gerektirdiği kadar. Tiyatro eleştirileri. Sataşanlar olursa tartışma yazıları.
Rauf Mutluay'ın, bir kitabında benden söz ederken 'Bu kadar yüreklendirilen bir eleştirmenin yazmayı sürdürmemesine şaşılır!' gibi bir şey söylediğini anımsıyorum. Şimdi arayıp bulamam, ama aşağı yukarı böyleydi.
Aslında, gerekirse, bir isteyen olursa yazıyordum. Örnekse 'Politika' gazetesinden her hafta yazmamı istemişlerdi, uzun süre yazmıştım. Sonra Yazko'nun 'Somut'unda da yazdım, biliyorsun.
- O zaman Yazko'da birlikte çalışıyorduk. 1980 sonrası... Ben daha öncelerini sormuştum.
- Daha önceleri, işte 'Yeditepe' ile 'Varlık'taki denemeler, 'Yeni Dergi'deki tartışmalar, 'Politika'daki yazılar. Başka dergilerde, gazetelerde de çıkmıştı bir şeyler, 'A dergisi', 'Forum', 'Cumhuriyet' gibi... Bunların hepsi sırasıyla yer alıyor on altı kitabın içinde. Evet...
- On altı deneme-eleştiri kitabınıza baktığımızda edebiyattan çok güncel-politik-genel insanlık sorunlarını işleyen yazıların oluşturduğu kitapların sayıca çokluğu göze çarpıyor. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
- O on altı kitap belli konulara ayrılmış değildir. Yazılar yazıldıkları tarihlere göre sıralanıyor onlarda. Diyeceğim onlar belli sorunları işleyen kitaplar olarak düşünülmedi. Bir kitapta belli sorunlar bir araya gelmişse, o dönemde, şu ya da bu nedenle, o sorunlarla ilgilenmiş olmamdandır.
Örnekse 'Politika' gazetesinde şiirimizin gelişmelerini anlatan bir dizi yazı yazmıştım. O yazılar yazıldıkları tarihlere göre arka arkaya sıralanınca bir kitapta ağırlığı şiire vermişim gibi görünebilir.
Sonra gene 'Adam Sanat'ta derginin giriş yazılarını yazmayı üstlenince - biliyorsun, önce bu yazıları başkalarına da yazdırmayı denedik, ama olmadı, sonunda bana kaldı - siyasa, kültür, insanlık sorunları öne çıktı. O yazılar 'Çağdaşımız Makyavel'de yazılış tarihlerine göre arka arkaya sıralanınca da kitapta bir tutarlılık oldu. Sanki belli bir konu ele alınarak yazılmış bir kitap gibi göründü. Oysa hepsi ayrı ayrı denemelerdi.
Denemeler, incelemeler, tartışmalar
Ben yazılarımı ele aldıkları konulara, sorunlara göre bir araya getirmeye yeni başladım. Bütün denemelerimi, incelemelerimi, tartışmalarımı on altı kitapta yazılış tarihlerine göre derleyip yayımladıktan sonra, şimdi belli konuları ele alan kitaplar oluşturmaya giriştim. Üç tanesi de şu günlerde Adam Yayınları arasında basıldı: İkinci Yeni Tartışması; Din ile Felsefe; Demokrasi Kültürü...
Bunları başka kitaplar da izleyecek.
Neden böyle yapmak gereğini duydum? Böyle yapmamı bana hep söylerlerdi. Ama herhalde ben kendi gelişmemi de sergilemek istiyordum, ne zaman ne yazmışım, bu da önemliymiş gibi geliyordu bana. Sonra bir olay oldu: Çok iyi çalıştığına tanık olduğum bir araştırmacı Nâzım Hikmet'le ilgili bir kitap yayımladı. İngilizce.
- Saime Hanım mı?
- Evet, Saime Göksu. Kocası Edward Timms'le birlikte Romantic Communist diye bir kitap yayımladılar. 'The Life and Work of Nâzım Hikmet'. Biliyorsun, Türkiye, Sovyetler Birliği, Fransa, dolaşmadığı yer kalmadı Saime Göksu'nun. Nâzım'ı tanıyanlarla konuşmalar yaptı, kaç kez bana da geldi. Geldiğine göre benim söyleyeceklerime önem veriyordu. Zaten çok dengeli, anlayışlı, dürüst bir araştırmacıydı. Neyse kitap çıkınca bende şöyle bir duygu uyandı: Saime Göksu benimle birkaç kez konuşma yapmış, ama Nâzım Hikmet üzerine yazdığım yazıların hepsini okumamıştı. Neden? Çünkü o yazılar kitaplarımda darmadağınıktı. Bilmiyorum. Belki yanılıyordum. Ama bana öyle geldi. Nâzım için yıllar yılı yazdığım yazıları tek bir kitapta toplasaydım, o kitabı alıp mutlaka okurdu, diye düşündüm.
Böylece bütün yazılarımı bir de konularına göre ayırıp yayımlamaya karar verdim. Bunun hem daha yararlı, hem de daha alçakgönüllü bir davranış olacağı görüşündeyim.
- Daha yararlı olacağı kesin de, ne bakımdan daha alçakgönüllü?
- Tarih sıralamasına uyduğunuzda kitabın yazarı olarak siz önemlisiniz, konulara göre derlenen bir kitapta ise ele alınan konu önemli. Yazarın kim olduğuna sonra bakılır. Diyelim 'Kültür' nedir, ne değildir merak ediyorsunuz, adı Kültür olan bir kitap buldunuz mu alırsınız, yazarı kim olursa olsun...
- Olacak mı böyle bir kitabınız?
- Olacak...
Nâzım'la ilgili bir kitap
- Peki, niye Nâzım Hikmet için yazdığınız yazılarla başlamadınız bu yeni derlemelerinize? Düşüncesi ondan gelmiş...
- Onlarla başlayacaktım da araya başka bir çalışma girdi. Şu günlerde doğrudan Nâzım'la ilgili bir kitap yazıyorum.
Nâzım Hikmet için yazdığım yazıları bir araya getirirken başa bir yaşamöyküsü koymayı düşünmüştüm. Ama şişede durduğu gibi durmadı, 500 sayfaya yaklaştım, daha Nâzım açlık grevine bile başlamadı. İpin ucu kaçtı yani, ayrı bir kitap olacak. Yaşamıyla birlikte şiirinin gelişimi, yaşadığı olayların arkasındaki gerçekler, çevresi, ruhsal durumları, bunalımları, üzüntüleri, mutlulukları, her şeysi... Öyle bir kitap...
- Yakın mı?
- Yok, daha var. Çılgınlar gibi çalışıyorum. Ama araya böyle senin gibi konuşmacılar filan giriyor.
- Eyvah!..
- Eyvah ki eyvah!.. Kemal Tahir'in eyvahlarından... Fethi Naci'ye bu cuma sor bak anlatsın sana ne güzel eyvah çekmişti Kemal Tahir, roman üstüne açık oturumda konuşurken... Yoksa kapalı mıydı, neyse...Birkaç romancı arasında bir oturum yapılıp kitaplaştırılmıştı... İşte o kitaptan Oktay Akbal çok güzel okurmuş Kemal Tahir'in eyvahlarını... Evet, sonra...
- Ülkemiz edebiyat eleştirisine kendinize özgü bir ahlak anlayışı getirdiğiniz söylenebilir. Sizin için eleştiride temel değerler neler oldu?
- Bu övgülü bir soru. Sağ ol. Düşünceye Saygı'da yer alan yazılara dergilerde yayımlandıkları günlerde Ataç Eleştiri Armağanı'nın verilmesi üzerine "Vatan" gazetesinde, Melih Cevdet Anday bir yazı yazmıştı. Benim eleştirdiğim kitapları pirinç ayıklar gibi okuduğumu söylüyor, 'Onun yalnız yöntemleri değil, ahlakı da bilimseldir,' diyordu. Yıl 1959. Bu saptamayı hiç unutmadığımı, en çekişmeli yazılarımda bile bu saptamanın çerçevesinde kalmaya büyük özen gösterdiğimi söyleyebilirim.
Ben önyargılarla kimseye karşı, ya da kimseden yana olmadım. Hep doğruyu araştırdım. Yanlış anlaşılmasın, buldum demiyorum, araştırdım diyorum. En iyi ben bilirimcilerden değilim. Yıllardır düşüncelerimi söylüyorum. Düşüncelerim doğru mu, özgün mü, bilemem, ama ne düşünüyorsam onu söylüyorum. Gökten inmedim. Elbette birilerinin etkisi altındayımdır. Olsun. Bu arada yeni bir görüş getirdiğimi görürsem sevinirim.
Benim eleştirideki temel yaklaşımım, anlamaya çalışmak, ayrıntılara dikkat etmek, beğenmediğini batırmamaktır diyebilirim. Kolay beğenmem, ama emeğe saygı gösteririm.
- Olumsuz yanlarınız olabileceğini düşünmediniz mi hiç?
- Düşündüm. A. Kadir'le iyi arkadaştık. Ona, 'Nâzım'ı taklit ederek yazma!' diyemedim. Sonra Nâzım kendisi söyledi bunu A. Kadir'e. Ne kadar da yararlı oldu...
Gene A. Kadir'in yaptığı çevirileri çok beğeniyordum, ama yazılarımda övmedim. Arkadaşını övüyor demesinler diye.
Sonra, bak, senin beğendiğim şiirlerini de yüzüne karşı övdüğüm gibi yazılarımda övmedim hiç. Yazko'dan beri birlikte çalıştığımız için.
İnci Asena ilk yazdığı şiirleri bana göstermişti. Çevresindekiler yayımlamasından yana değillerdi. Ben istedim yayımlamasını. Uzun süre olumsuz bakışlar altında yazdı. Sanırım yalnızca ben güzel şiirler yazdığı kanısındaydım. Hep zorladım onu yazmaya. Ama yazılarımda sözünü bile etmedim, hiç övmedim.
Biri arkadaşım, biri birlikte çalıştığım kişi, biri çalıştığım yayınevinin patronu. Eleştirmen bu tür ilişkilerin üstüne çıkabilmeli. Kendine güvenmeli.
Bu yanımı sevmem. Dedikoducuların üstüme saldırmamaları için korkaklık ettiğimi biliyorum.
Eleştirmenin gözü kara olmalı. Benimkiler ne yazık ki mavi...
- Eleştiride Ataç'ın açtığı yolun sürdürülememiş olmasının nedenleri sizce neler?
- Ataç'ın yolu bence sürdürülüyor. Kişiliğini, yazarlığını taklit eden yok. Ama eleştirel deneme yazanlar hep onun yolundayız. Gerçi ben incelemeler de yaptım, onun yapmaya 'tenezzül' etmeyeceği şeyler, ama eleştirel deneme yazarken Ataç'ın yolunda olduğumu düşünüyorum.
- Niye 'tenezzül'?
- İnceleme eleştirinin sanata en uzak duran türüdür. Ataç bir yazı ustasıydı. Denemeciydi. Sanata çok yakındı. Onun yazılarını okurken sanatsal tat almayanların 'check-up' yaptırmaları gerekir.
- Check-up?
- Evet, Sanat Hastanesi'ne yatar, tepeden tırnağa bir gözden geçirilip bozukluğun nereden geldiğini öğrenirsiniz...
- Neşelisiniz bugün...
- Ataç dedin...
- Denemeyi incelemeye üstün tutuyorsunuz...
- Elbette... Yöntemi öğrendi mi, herkes inceleme yapar. Ama herkes deneme yazamaz...
Neyse, Ataç'la aramızdaki büyük ayrım dünya görüşümüzden geliyor. Solcular duymasınlar, öfkelenirler gene, benim düşünce dünyam Marx'çı dünya görüşü üstünde yükselir. Temel öyle atılmış. Deneme yazarlığının sorulara kapılıp gitme yöntemiyle ne kadar uzaklara düşsem de, o temelden büsbütün kopamam.
Ataç'ın günümüzde sürdürülemeyen yanı yazını günü gününe izlemesidir. Her şey onda yankısını bulurdu.
Örnekse bugün ben yazınımızı izleyemiyorum.
- Neden?
- Çamlıca'da bir köşede, tek başıma çalışıp duruyorum. Kentin merkezine inmezseniz yazın dergilerini, değil okumak, görme olanağınız bile olmaz.
- Dergileri göndermiyorlar mı size?
- Bu çok ilginç bir konu... 'Sanat Emeği' olayını andım az önce. Kimi tavır olarak göndermez. Kimi önce gönderir de, sonra bir yerde söylediğin, ya da yazdığın bir şeye öfkelenip keser. Örnekse Yapı Kredi Yayınları'nın dergileri öyle oldu sanırım.
Sonra zaman zaman yapılan protokol listesi temizliklerinde adınızı silerler. Yaşar Nabi'nin bana yıllarca gönderdiği 'Varlık' ölümünden sonra da düzenli olarak gelirdi, derken birdenbire kesiliverdi.
Gazetecilerden, kitapçılardan dergi almak kolaydır, ama abone olmak, postaneye gidip para göndermek zor gelir insana. Ben postaneye de gidemiyorum. Şu günlerde 'Abonet' diye bir servis başladı. Şimdilik çok sınırlı. O gelişirse yeniden izleyebileceğimi sanıyorum dergileri.
Şiirimizin gelişmeleri
- Yazdığınız dönemler boyunca şairlerce düşünceleri en çok merak edilen eleştirmen oldunuz. Şiirlerle aranızda nasıl bir ilişki vardı, bu ilişki şairlerle ilişkinizi nasıl etkiledi?
- Şairlerin benim düşüncelerimi merak edip etmediklerini bilmiyorum. Merak edenler olduysa bile söylediklerimden etkilenmedikleri kanısındayım. Çünkü şiirimizin gelişmeleri benim özlediğim doğrultuda olmadı.
Şiirlerle aramdaki ilişki: Bu bir sezgi, duyarlık işi... Dağlarca kokladığını söylüyor. Şiiri koklarmış. Çok sevdiğim bir söyleyiş. Önceden bilemezsiniz şiiri. Ben şöyle şiirleri severim demekten korkarım. Hem Nâzım Hikmet'in, hem Ece Ayhan'ın yazdıkları sevilebilir mi? Ben severim.
Şairler arasında insan olarak yakınlık duyduklarım, arkadaşlık ettiklerim oldu elbette. Ama sayıları çok değildir.
- Dostluklardan uzak duran bir yapınız var. Sevdiğiniz şiirleri yazan şairler, insan olarak sizi çekmedi mi? Aradaki bu insani uzaklığın nedenleri nelerdir?
- Bazıları yaşça benden büyüktü. Onları şair olarak çok sevdim, ama bir arkadaş gibi davranmadım. Hep bir büyüğe gösterilen saygıyı gösterdim. Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil, Rıfat Ilgaz gibi... İlhan Berk'le daha rahattık...
Bazıları yaşça benden küçüktü. Onların sıcak olanları bir ağabey gibi gördüler beni, soğuk olanları büyüklere gösterilen saygıyı gösterdiler.
Yaşıtlarıma gelince: Nevzat Üstün, Arif Damar, Attilâ İlhan, Can Yücel, Mehmet Başaran, Talip Apaydın, Sabri Altınel, Metin Eloğlu, Ahmed Arif, Şükran Kurdakul, Hasan Hüseyin, İlhan Demiraslan, Turgut Uyar, Edip Cansever, Ercüment Uçarı...
Nevzat Üstün'le 1938'de Robert Kolej'de bir yıl birlikte okumuştuk. Varlıklı bir taşra ailesinin çocuğuydu. İlgilendiğimiz konular değişikti. Sonraki yıllarda çok az arkadaşlık ettik. Bir kere ben ona gittim, birkaç kez o Çamlıca'ya geldi.
Arif Damar, Arif Barikat'ken ben daha yazmaya başlamamıştım. Önceleri, eylemci solcuların çoğu gibi, eleştiri anlayışımdan hoşlanmadı. Yıllar sonra yakınlık duymaya, gelip gitmeye başladı. Şimdi arkadaşız.
Attilâ İlhan, 1946'da CHP Şiir Yarışması'nda ikincilik kazandığından beri, hep beğenerek izlediğim bir şairdir. Onu, şiirlerinin ötesinde, Nâzım için yapılan etkinliklerde görev aldığı için de severim. Ama bunca yıldır, 'Yeditepe'deki bir karşılaşmamız dışında, bir yerde oturup konuştuğumuzu anımsamıyorum. Çevresindekileri denetimi altına alan kişilerden hep kaçmışımdır.
Can Yücel, Metin Eloğlu, Edip Cansever gerçi arkadaşlarımdı, ama onların 'güzel işi'ne ayak uyduracak yeterlikte olamadım hiçbir zaman.
Mehmet Başaran aramıza hep saygılı bir uzaklık koydu. Köy Enstitülüler o günlerde ayrı bir dünyanın insanları gibiydiler, kendi çevreleri vardı.
Talip Apaydın, Ahmed Arif, Hasan Hüseyin, İlhan Demiraslan gibi yaşıtlarımla hiç karşılaşmadım.
Sabri Altınel Edebiyat Fakültesi'nden arkadaşımdı. Ama öğretmenliğe başlayınca ortalarda görünmez oldu.
Şükran Kurdakul çok tatlı, yumuşak, dengeli bir insandır, ne varki benim solculuğumu da, eleştiri anlayışımı da beğenmezdi sanırım, uzak dururdu.
Turgut Uyar İstanbul'a sonradan geldi. Katılamadığım 'güzel iş' çevrelerinde yaşadı. İkimizin de sokulgan olmamamız bizi birbirimizden uzak tuttu.
Ercüment Uçarı'yla, şairle eleştirmen gibi değil de, voleybol sporuna gönül vermiş insanlar gibi arkadaştık.
Gördüğün gibi, ortada bir seçim filan yok. Yaşamın getirdiği ilişkiler... Şairlere karşı özel bir tavrım olmadı kısacası...
Benim yaşamım daha çok gençlerle, sporcularla geçti. Yıllarca Altınyurt Kulübü'nde mahallemin çocuklarına spor yaptırdım. Boş zamanlarımı hep onlara ayırdım.
Gölgede kalan Yıllar
- Gölgede Kalan Yıllar adlı anılar kitabınızda, çocukluk ve ilkgençlik yıllarınızı anlattınız. Ama geride anlatılacak çok şey var. 'Yeni Dergi', 'Yazko Edebiyat', 'Adam Yayınları', voleybol anıları vb., bunlara sıra gelecek mi?
- Ben bütün yaşadığım, gördüğüm şeyleri anlatacağımı sanmıyorum. Gölgede Kalan Yıllar'daki insanların anlatılmaları gerektiğine inanıyordum. O kitapta birçok insan var, benim anlatılmaya değer bulduğum, birçok insan. Bir baş kişisi yok o kitabın. Bilinçli olarak, düşüne taşına yaptığım bir şey değil, ama sonradan dönüp baktığımda, Gölgede Kalan Yıllar'ın benim çocukluk, ilkgençlik çevremin insan manzaraları olduğunu saptadım.
Satıldı, okundu, beğenildi, ama bir yazın yapıtı gibi ele alınmadı o kitap, değerlendirilmedi.
Arkasından çok ilgi çekeceğini sandığım küçücük bir anı kitabı daha yayımladım: Tribünden Palavra Anılar. Tribünlerin 'gülümsemeli palavracılığını' yansıtmaya çalışıyordum. Ülkü Tamer'den başka yüzüne bakan olmadı.
Yazar kitabını yayımladıktan sonra birtakım yanlışlar yaptığını görürse, bunları ikinci basımda düzeltir. Bir yerde Güngör diyeceğim yerde Gökmen demişim, başka bir yerde santrhaf yazacakken santrfor yazmışım. Onları düzeltme olanağım bile olmadı. Oysa tatlı bir kitaptı.
Bir daha anı kitabı yazacağımı sanmıyorum.
- Küstünüz mü?
- Yoo, küsmek değil. Verilen emek bir işe yaramalı. Şurada kaç günüm kaldı! Yararlı işler yapmak isterim. Ben yazarlığa başka türlü bakıyorum.
- Nasıl?
- Yazarlık benim için kişisel bir eğlence değil. Yayımlamak için yazıyorsam, yazdığımın birilerine yararlı olmasını isterim.
- Okuyanların tat alması yetmez mi?
- Yeter de, biraz daha ötesine de geçmek ister. Okuyan yoksa, kitabınız satılmıyorsa niye yazasınız?
- Biraz daha ötesi nedir?
- Tedirgin etmek, düşündürmek, sorunlar ortaya atmak, görülemeyeni göstermek... Metin Eloğlu'nun iki dizesi vardır hani: 'Ha şöyle, / Düşünmeye alışın.' Biraz daha ötesi odur işte...
-Yazarlık hayatınız boyunca öteki eleştirmenlerle aranız nasıl oldu? Ataç, Fethi Naci, Asım Bezirci, Berna Moran, Mehmet H. Doğan'ın hayatınızda nasıl bir yerleri oldu?
- Ben eleştirmenleri hep sevdim. Onları yazının değeri bilinmeyen özverili insanları olarak gördüm. Yaptıkları başarılı işleri hiç kıskanmadım, kendim yapmışım gibi mutlu oldum.
Ataç beni deneme yazarlığına bağlayan belalı karşıtımdı. 'İyi yazıyor, güzel yazıyor, okuyorum yazdıklarını,' deyip ne yazsam tersini savunurdu. Sıkışınca düşünceleri bırakıp dil yanlışlarını ele alan, 'iş bitirici' bir yazar olduğundan, onunla tartışırken çok korkardım. 'Sen daha doğru dürüst Türkçe yazmayı bilmiyorsun, dilini bilmeyen adamın düşüncesi mi olur!' demeye getirirdi. Kısacası onun karşısında korkudan yazı yazmayı öğrenirdiniz. Bir olaya değişik açılardan bakması, bir gün dediğinin, ertesi gün tersini savunması da bir bakıma uyarıcıydı. Yazar olarak gelişmemde büyük etkisi olduğunu çok iyi biliyorum.
Arada bir tatlı tatlı atışsak da, Fethi Naci bugün benim arkadaşım diyebileceğim kişilerin başında gelir. Katı görünür, ama çok duygusal bir insandır. Yazarlara yaklaşırken sevgiye ağırlık vermesini tek kusuru olarak görürüm. Ne biçim arkadaşsınız, aylarca, yıllarca birbirinizi görmediğiniz, aramadığınız oluyor diye düşünebilirsin. Orasını bilemem, belki de yazısıyla arkadaşım. Cumalarına bir kerecik bile gitmedim, ama ne yazsa okurum.
Asım Bezirci Edebiyat Fakültesi'nden arkadaşımdı. Çok iyi anlayışlı, iyi yürekli bir insandı. Öte yandan kalemi eline aldı mı, hele tartışmaya girişti mi gözü hiçbir şey görmezdi. En tatsız tartışmalarımı onunla yapmışımdır. Soldan bana en ağır sözleri söyleyen de Asım oldu. Bir yazımda "artık arkadaşım değil" demiştim. Sonra Adam Yayınları'na Nâzım Hikmet'in bütün yapıtlarını yayına hazırlarken barıştık. Ölümüne ne kadar üzüldüğümü anlatamam.
Büyük ustalar
Berna Moran İngiliz Filolojisi'nde okuduğum yıllarda Halide Edip Adıvar'ın asistanıydı. Uzaktan uzağa izlediğim, beğendiğim genç bir öğretmen. Bizim dönemimizde Mr. Mill adında bir İngilizin verdiği 'Eleştiri Tarihi', 'Eleştiri Uygulaması' derslerini sonradan onun vermeye başladığını duymuştum. Bu ders notlarını yazılara dönüştürüp yayımlamak istediğinde 'Yeni Dergi'yi yönetiyordum. Onları yayımlamak beni çok mutlu etmişti. Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı kitabı basıldığında ise göklere uçmuştum. Sonra gene alçakgönüllü, dürüst, ölçülü yaklaşımıyla roman eleştirileri yapmaya başladı. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış'ın eleştirimizin yüz akı bir çalışma olduğu kanısındayım.
Mehmet H. Doğan 'Yeni Dergi'nin açtığı ilk eleştiri yarışmasında birinciliği Mustafa Öneş'le paylaştıktan sonra birbirinden güzel incelemeler yayımlayarak kısa sürede kendini yazın dünyasına kabul ettirmişti. Bugün genç şairleri yakından izlemek gibi son derece önemli bir işi sürdürüyor. Güvendiğim bir eleştirmen, sevdiğim bir arkadaş.
Yaşları daha genç olan çok başarılı başka eleştirmenlerimiz de var. Ayrıca eskiler arasında en güzel yerlere konabilecek Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, Selahattin Hilav, Adnan Benk, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk'ü de unutmamak gerekir. Hepsi birer büyük usta...
Sonra sanatçılarımızın yazdıkları eleştiri yazıları, denemeler...
Adam Yayınları için derlediğim Türk Yazınından Seçilmiş Denemeler ile Türk Yazınından Seçilmiş Eleştiri Yazıları adlı antolojilere bir göz atmak yeter.
Eleştirimiz bugün bütün yayınlara yetişemiyor, yazınımızı günü gününe izleyemiyor, ama hem çok yönlü, hem de düzeyinin yüksek olduğu kanısındayım...
- Eleştirmen sayısı mı az?
- Evet, eleştirmen sayısı az... Bir kitabı doğru dürüst eleştirmek için harcanacak zamanı düşünün... Eleştirel kitap tanıtma yazısı yazacak sayıda bile eleştirmenimiz yok... Çok eleştirmen ister... İster de, hiçbir zaman olmayacak...
- Neden?
- Emeğinin karşılığını almadan kim çalışır! Kitle iletişim araçları bu konuda olumlu davranışlar içinde değiller. Hele televizyonlarda yazınla uzaktan yakından ilgisi olmayan cici kızların kitap tanıtma programlarına bayılıyorum. Şimdilik sadece şirinlik yapıyorlar, yakında öbür konularda olduğu gibi şımarıklıklar da yapmaya başlarlar.
- Bizim program?
- TRT 2... Evet, hiç kuşkusuz en iyisi. Yılışıklık yok. Reklam havası esmiyor. İki eleştirmeniniz var. Sunucunuz da günlük yaşamındaki gibi konuşsa, bir de eleştirel bir yaklaşımı olabilse, sorun kalmayacak. Ama yeterli sayıda kitap tanıtamıyorsunuz.
- Süre sınırlı...
Kitap programları
- Şimdi bak. Bir kitap programından ne beklenir? Çıkan bütün kitapları önünüze alacaksınız. Kaç kitap tanıtabilecek süreniz var. Diyelim on beş. O kitaplar arasından on beş tanesini 'eleştirel' bir yaklaşımla - yayınevlerinin zorlamasıyla ya da eş dost hatırına ya da bir çıkar sağlayarak değil, tam anlamıyla 'eleştirel' bir yaklaşımla - seçip onları tanıtacaksınız. Ama öyle arka kapak okuyarak kem küm ederek olmaz, 'eleştirel' bir söyleşi havasında yapılacak bu iş, belirli bir anlayışa, belirli bir sanat görüşüne dayanarak. Kitapları bir eleştirmen grubu mu seçer, beğenisine çok güvenilen bir eleştirmen mi seçer, onu bilemem. Çeşitli yöntemler olabilir. Gerekirse bir eleştirmenin adına da yapılabilir program. Ama herhalde reklamcıların 'top ten' utanmazlığından çok uzaklarda dolaşılmalıdır. İşe reklamcılık karıştı mı her şey yatar...
- Reklamcıları sevmezsiniz öteden beri...
- Sevsen ne olacak, sevmesen ne olacak! Dünya onların... Ama öyle çuvalladılar, iplikleri öylesine pazara çıktı ki halkın gözünde, şimdi cıyak cıyak kendi reklamlarını yapıyorlar. Yok biz olmasak hep aynı şeyleri izlerdiniz, yok futbol takımlarınız böylesine güçlü olmazdı. Reklamcılık neyin nerde, ne nitelikte, ne fiyata bulunacağını bildirmek olsa, sözüm yok, alıcıya hizmettir, ama yalan üstüne kurulu, alıcıyı eşek yerine koyan reklamcılığa 'reklamcılığa da 'reklamcılık' deniyor bugün.
- Aslında sevgili şairlerinizi metin yazarı yaptıkları için kızıyorsunuz gibi geliyor bana...
- O ayrı bir konu. Reklamcılık eleştirinin de baş düşmanı. Her alanda eleştirinin, değerlendirme gücünün yerini almak istiyor. Kitapta da buna uğraşmakta. Yazar bile olmayan birtakım yazıcıların ıvır zıvır yapıtları başyapıtlar gibi sunuluyor.
Haydi bırakalım şimdi bunları, Turhan Günay durup dururken fırça yemesin...
- Nasıl?..
- Reklamcıların dili her yere uzanır... Doğmamışa döndürürler insanı...
- Size şair isimleri sıralasam, onların başat özellikleri olarak neler söylersiniz? Nâzım Hikmet, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Behçet Necatigil, İlhan Berk, Can Yücel, Metin Eloğlu, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Ülkü Tamer.
- Sanatlarıyla ilgili hiçbir şey söylemem. Yıllardır yazıyorum bu şairle şairler için düşündüklerimi. Şimdi burada özetlemeye çalışmanın bir anlamı yok. Ayrıca neden yalnız bunlar, daha bir sürü şair var yıllardır sözünü ettiğim. Merak eden açar kitaplarımı okur. Böylece ben de kitapları satılan, okunan bir eleştirmen olurum. Ama istersen bu sıraladığın adlardan bazılarıyla şu günlerdeki ilişkilerimi anlatayım.
- Evet...
- Nâzım Hikmet'le bütün gün birlikteyiz. Onun yaşamını, şiirinin gelişmelerini, çeşitli dönemlerdeki ruhsal durumlarını, çoğu zaman kendi sözlerinden yararlanarak anlatan bir kitap yazıyorum. Beş yüz sayfayı geçtim.
Oktay Rifat'ı nasıl özledim anlatamam. Geçen gün oğlu Samih Rifat geldi. Bir sürü gereksiz yakınlık sözleri ettim çocuğa. Onu da severim, ama Oktay Rifat döneniyordu hep kafamda.
Melih Cevdet Anday'ın ödül almasına çok sevindim. Ama uzun sürmeyen bir sevinç oldu, çünkü hemen arkasından Türkçe yazdığı için Nobel'i alamadığını düşündüm. Yıllardır üzülürüm buna. Bu şairimizi Nobel Ödülü'ne öneren olmuyor mu acaba?
Sevgili Behçet Necatigil'in kitapları ne güzel basıldı Yapı Kredi Yayınları'nda, pırıl pırıl, ama ben De Yayınevi'ndekileri de bir yana atmadım. Onların yoksulluğunu Behçet Necatigil'in dünyasına daha uygun buluyorum. Apayrı bir tatları var...
İlhan Berk'e şu günlerde çok kırgınım. Onu Adam Yayınları'na ben önermiştim. En ünlü Türk şairleriyle birlikte. Yayınevlerinde bazı kitaplar, ticaret için değil de, yayınevinin görüntüsü düşünülerek basılır. İlhan Berk'i de Adam Yayınevi'ne işte öyle bir 'onur yazarı' olarak önermiştim. Bütün kitapları özenilerek basıldı. Kendisiyle bir sözleşme de yapıldı. Yazar yayınevinden ayrılmak isterse, şöyle bildirir, şu süre sonunda serbest kalır, falan filan. Yayın işlerinden uzaklaşıp köşeme çekildikten sonra, bir de baktım, sevgili arkadaşım, Adam Yayınları'nda ayrı ayrı yayımlanıp satılmakta olan kitaplarını bir araya toplayıp Yapı Kredi Yayınları'nda da üç cilt olarak Toplu Şiirleri diye bastırmış. İmzaladığı sözleşmeyi hesaba katmaması bir yana, kendisini Adam Yayınevi'ne bir 'onur yazarı' olarak sunan beni de utanca boğarak...
Ayrıca bu işe ortak olurken Enis Batur'un ne düşündüğünü de çok merak ediyorum. 'Adam Yayınları bir şairi karşısına almaz, nasıl olsa dava açmaz!' diye mi düşündü acaba? Ya da, 'Dava konusu olsun, bizim çok avukatımız var, bir yolunu bulurlar!' diye mi? Gerçekten merak ediyorum.
- Telefon edip sorsaydınız...
Kara ticaret
- Yok, dargın bana... Kara ticaret diye yazmıştım ya, o zamandan beri hep toplantıda...
- Nerde yazdınız?
- Ya 'Adam Sanat'ta, ya da 'Cumhuriyet'te. Hani her yayınevi kendine bağlı şairlerden aynı anlayışla, aynı boyutlarda 'Seçme Şiirler' kitapçıkları yayımlasın, yaşayan durmadan gelişip büyüyen, canlı bir şiir antolojisi oluşturalım diye bir öneride bulunmuştum da, kimse yanaşmadıydı. Sonra yazdığım bir yazıda ise üzüntümü belirtirken 'kara ticaret izin vermedi' gibi bir söz etmiştim. Ahmet Tevfik Küflü'den okurları iyi tanımadığımı bildiren bir telefon geldi. Erdal Öz genelde sorun etmez bu gibi şeyleri. Enis Batur ise toplantıya girdi, bir daha çıkmıyor. Neyse konumuza dönelim.
Can Yücel'in inadı tadından yenmez, oralarda Piraye'yi yakaladıysa ağzını arıyordur, 'Vedat'tan mı, Nâzım'dan mı, doğru söyle kız?' diye...
Metin Eloğlu'na ise çocuklarının neden düşmanlık ettiklerini anlayamıyorum. Almanya'daymışlar. İyi de niye izin vermiyorlar kitapların yayımlanmasına? Adam Yayınları'yla bir sorunları varsa, Türkiye'de Metin Eloğlu'nun yapıtlarını yayımlayacak başka yayınevi mi yok! Adam Yayınları onun hem 'Tüm Şiirleri'ni, hem de 'Seçme Şiirleri'ni yayımlamak istemiş, 'Şimdi dursunlar, bir şey yapmasınlar!' yanıtını almıştı. Kaç yıl oluyor. Ne zaman bir şey yapılacak? Ölümünden yetmiş yıl sonra mı?
Bu telif hakları yasasını baştan sona değiştirmek gerekiyor. Mal mı şiir? Malsa niye şairin ölümünden yetmiş yıl sonra serbest kalıyor? Torunlarına geçsin. Tepeden tırnağa mantığı yanlış bu işin. Ayrıca hukukçuların anlayabileceği bir şey de değil.
Haydi, gene neşem kaçıyor, başka bir soruya geçelim...
- Ötekiler?
- Nasıl öldü bunca güzel adam!.. Edip, Turgut, Cemal... Ülkü Tamer sen hiç ölme, inadına çok yaşa... Hem görüyorsun, gol de atamıyor şimdiki panterler...
- Ülkü Tamer deyince neşenizi yakaladık gene...
- Yakaladım... Kaleye de Adnan'ı koyarsan büsbütün neşelenirim. Edip iki depar atıp sırtüstü yatmıştı sahanın ortasına... Kemal Özer de bir şutta ayakkabısının altını açmıştı...
- Adnan Özyalçıner mi?
- Evet, o zaman Adnan Özer yok...
- Altunizade serüvenleri... Anlatmıştı Adnan Özyalçıner bir kitabında...
- Evet... Sonra?
- Hazırladığınız Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi, sizin için nasıl bir bütünlüğü tanımlıyor?
- O kitap iki üç yıllık bir çalışmanın ürünü değil. Şiire adanmış bir eleştirmenin kırk yıllık emeği yatıyor onun altında. Amacım Çağdaş Türk Şiirinin 1920-1970 arasındaki çok önemli bir döneminin, en yetkin sergilemesini yapmaktı. On dört yılda on iki kez basıldı, reklama dayanmayan sürekli bir satışı oldu. Bu bir değerlendirme ölçüsüdür, ama salt buna bakarak yapmak istediğimi başardım diyemezdim. Hep düşündüm üstünde. On dört yıl sonra yapıtı yeniden ele alıp eksik gördüğüm yönlerini tamamlamaya çalıştım. Ayrıca antolojime yalnız yerli değil, yabancı antolojilerde de örneğini görmediğim yepyeni bir boyut kattım. Şairlerin şiirlerinin yanı sıra şiir üstüne düşüncelerinin de gelişmelerini sergiledim.
Bu çalışmamla şiirimize, şairlerimize kötülük ettiğimi sanmıyorum. Gençlere Türk şiirinin elli yıllık bir dönemdeki görkemini yansıtmaktan başka bir amacım olmadı.
Ama ne yazık ki bu antolojinin on ikinci basımı, toplatılması istenecek kadar aşırı bir suçlamayla dava konusu oldu.
- Dağlarca'nın şiirlerini aldığınız için...
- Evet, bütün antolojilerde var, ama benim antolojimde yer almaktan yana değil Dağlarca. Toplatılmasını istediği 12. basım zaten tükenmişti, 13. ile 14. basımlara, ilk iki basımda olduğu gibi, salt kendisine duyduğum saygıdan, gene koymadım şiirlerini, adlarını vermekle yetindim. Amacım kimseyi mutsuz etmek, öfkelendirmek değil, gençlere Türk şiirinin elli yılını bütün yönleriyle tanıtmaktı, o kadar.
- Niye istemiyor sizin antolojinizde yer almayı?
- Bilmiyorum. Ayrıca telif hakları yasasının antolojicilere tanıdığı bir hakkın çerçevesinde çalıştığım kanısındayım. Dava dilekçesinde çok fazla şiir aldığım söyleniyor. Oysa başka şairler de bunun tersine kızmışlardı.
- Az almanıza...
- Evet, bana bu yüzden gelip kırıldıklarını bildirenler olmuştu. Antolojiyi yeniden düzenlerken, 13. basımda, bazılarından aldığım şiirlerin sayısını bu yüzden artırdım. Amacım hepsine ayrı ayrı değer verdiğim bu seçkin insanları üzmek değil. Şairlerin benim dünyamda bambaşka bir yeri var.
- Dağlarca'ya kırılmadınız mı?
- Hayır, niye kırılayım, o çok büyük bir şair... Benim sorunum başka...
- Nasıl?
- Mahkemede eline ne geçerse çuvala dolduran bir antoloji simsarı olarak yargılanıyorum. Ayrıca bilirkişiler de antolojimde "fikri emek" görmediklerini söylediler.
Her neyse, Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi'ni bırakıp başka bir soruya geçsek...
Yeni kuşak şairler
- 1970'lerden başlayarak şiir yayımlayan yeni kuşak şairlerinin şiir birikimi size göre nasıl bir yapı oluşturuyor?
- Çok değişik anlayışlarla, genelde ortalama düzeyde görünen şiirler yazıldı. Ama bu ortalama düzeyde görünmenin nedeni hem çokluk, hem de çeşitlilik olabilir. Amatör reklamcılık, birbirine omuz vermede son derece olumsuz sonuçlar doğurdu. Eleştirmence bir ayıklama yapılamadı. Şiir kayayı bile deler çıkar, diyeceksin, ama belki çıkmıştır da biz kayanın başka yüzünde kalmışızdır. Huysuz eleştirmenler ister, antolojiler ister. Ama öyle süslü püslü arabesk antolojiler değil, eleştirel antolojiler...
Çok güzel genç şairler var. Nerede yetersiz kalıyorlar, neden çekemiyorlar ilgileri üstlerine araştırmak gerekir. Eksik olan nedir? Kendilerinde mi, yaklaşımda mı? Tanıtım mı yetersiz?
Bak, Hüseyin Ferhad senin arkadaşın, ben zaman zaman onunla ilgili sorular sorarım sana, hiçbirine doğru dürüst yanıt verememişsindir. Okur tanımak ister şairi.
- Yapıtı ortada...
- Olmaz öyle şey... Ya da olur da bu kadar olur... Yapıtı ortada, peki, yapıtı ele veriyor mu şairi? Günümüzde bir tür şiirin açmazı burada sanırım. Şiirin arkasındaki şair görünmüyor. O zaman araya birilerinin girmesi gerekir.
- Onlar mı anlatacak şairi okura?
- Kendisi anlatamıyorsa... Karanlıklar arkasındaysa... Perdeleri kapatmışsa... Birileri anlatacak... Okur meraklıdır, bilmek ister...
- Şiir yetmiyor demek...
- Yetmez... Kimi şair şiirinin bile önüne geçer...
- Örnek...
- İlhan Berk... Yaşaması, kıpırdanması değil, varlığı bile olay... Nâzım Hikmet mi diyeceğimi sanıyordun?
- Evet...
- Rıfat Ilgaz... Orhan Veli... Okur şiirlerinden, sonra da yaşamlarından bilir onların nasıl kişiler olduklarını.
Tek yol bu mu? Hayır, değil. Edip Cansever'in yaşamı, işi şiirine bir şey katmazdı sanırım. Tersine eksiltirdi bile. Onun bu kolaylıktan yararlanma şansı yoktu.
Ama o zaman yüksek düzeyde bir şiirle gelmek gerekir. Dağlarca örnekse yaşamıyla desteklememiştir şiirini. Ortalama bir şiir yazsa böylesine öne çıkamazdı.
- Gençler ortalama bir şiir mi yazıyorlar?
- Öne çıkamamayı buna bağlıyorum. Kolaylıklardan yararlanmayınca taşma noktasına gelmek çok güç. Bir yaşam deneyimine yaslanmak gerek. Bilmiyorum. Ya da bütün bunlara boş verip Divan şairleri kadar işinin ustası olacaksın. Kafandaki uydurma bir aşkı yazacaksın, okuyan çarpılacak.
Yükseklerde uçmak
- Gençler yattı mı gene?
- Ne genci, kimi elli yaşına geldi sözünü ettiğimiz gençlerin. Ben olduğunuzdan çok daha yükseklerde uçmanız gerektiği kanısındayım.
Eleştirmen bulamadınız kendinize. Aklı başında eleştirmenlerle olmaz. Çılgın eleştirmenler gerekli. Sevdiği için parçalanacak.
Bak Ataç deyip geçme, 1930'larda Nâzım Hikmet için ortalığı karıştırmıştı, 1940'larda Garipçiler için yaptı aynı işi. Ama eleştirmeni de o coşkuya getirecek şair ister. Yol göstermesi yok bu işin. Olursa olur.
Yeni kuşakların şiir birikimi pırıl pırıl bir gemi, gecenin içinde ışıldıyor, ama kıyıya yaklaşıyor mu, uzaklaşıyor mu, seçmek olanaksız.
- Şiir gibi oldu...
- Çok orta malı, geçmez, eylülde bekleriz.
- Eylülde ne?
- Bütünlemeye kaldı...
- Çağdaş Türk şiiri içinde en sevdiğiniz on şiiri söyleyebilir misiniz?
- Böyle şeyleri sevmem. Ama bir karıştıralım bakalım antolojiyi, hangi şiirler seçilebilir. Gene 1920-1970 arası. Öncesine, sonrasına karışmam. Antolojideki yaş sırasıyla.
1. Davet (Nâzım Hikmet); 2. Olvido (Ahmet Muhip Dıranas); 3. Otuz Beş Yaş (Cahit Sıtkı Tarancı); 4. İstanbul'u Dinliyorum (Orhan Veli Kanık); 5. Telefon (Oktay Rifat); 6. Anı (Melih Cevdet Anday); 7. Komşuluk (Rıfat Ilgaz); 8. Sitem (Bedri Rahmi Eyuboğlu); 9. Edirne (Niyazi Akıncıoğlu); 10. Solgun Bir Gül Dokununca (Behçet Necatigil); 11. Cebeci Köprüsü (Cahit Külebi); 12. Galata'nın Eski Bir Sokağında (İlhan Berk); 13. Dünyanın Bütün Çiçekleri (Ceyhun Atuf Kansu); 14. Alleben (Salâh Birsel); 15. Bu Sağanakta (Sabahattin Kudret Aksal); 16. İstanbul Kışa Hazırlanıyor (Necati Cumalı); 17. Pay (Özdemir Asaf); 18. Gitme Kal (Arif Damar); 19. Belâ Çiçeği (Attilâ İlhan); 20. Sevgi Duvarı (Can Yücel); 21. Yaşama Sevinci (Sabri Altınel); 22. Erkek Zeliha'nın Torunu (Metin Eloğlu); 23. Akşam Erken İner Mahpusaneye (Ahmed Arif); 24. Bir Öyküydüm Sadece (Şükran Kurdakul); 25. Davullu Ninni (Hasan Hüseyin); 26. Geyikli Gece (Turgut Uyar); 27. Ölü mü Denir (Edip Cansever); 28. Kan Var Bütün Kelimelerin Ardında (Cemal Süreya); 29. Yort Savul (Ece Ayhan); 30. Bukağı (Sait Maden); 31. İlkyaz (Gülten Akın); 32. Vitrin (Ahmet Oktay) 33. Sepya (Cevat Çapan); 34. Oğullarımız Savaşmasın Diyen Anaların Söylediği (Kemal Özer); 35. Pera'lı Bir Aşk İçin Gazel (Onat Kutlar); 36. Yelitza (Özdemir ınce); 37. Doğunun Ölümleri (Hilmi Yavuz); 38. Giyotin (Ülkü Tamer); 39. Gençölmek (Ergin Günce); 40. Ey Gezgin! Dört Mevsim! (Egemen Berköz); 41. Bir Gün Mutlaka (Ataol Behramoğlu); 42. Mektubunu Aldım (Süreyya Berfe); 43. Kan Kalesi (İsmet Özel); 44. Ülkesinden Ayrılan Bir İşçinin Türküsü (Özkan Mert); 45. Kampana (Refik Durbaş).
Sıkıldın bakıyorum. Kaç tane seçecektik? 10 demiştin...
Sevgili Turgay Fişekçi, bak, elimde satırla daldım antolojinin içine, acımasız bir kıyım oldu. Sonuç: 45 şiir.
Sen 10 diyorsun...
- Her şairden bir şiir seçtiniz...
- Hayır, her şairden seçmedim. Arada seçmediklerim de çok oldu. Ayrıca bir şairden birden fazla şiir de seçmek geldi içimden, onu da yapmadım. Gene de: 45 şiir. Türk şiiriyle oyun olmaz. Öyle 10'a, 20'ye sığdıramazsın...
- Dağlarca'dan niye seçmediniz?
- Benim şiirine dokunmamı istemediği için... Bir de bende garip bir sezgi oluştu: Acaba Dağlarca şiirlerinin başka şairlerle birlikte anılmasından mı hoşlanmıyor diye düşünüyorum.
- Peki, seçseniz, hangisini seçerdiniz?
- Kolay değil, birbiriyle yarışan çok şiiri var onun. Ama sanırım 'Âsû' ile 'Âsû'nun Oğlu'nu seçerdim.
- 10'a indirecek misiniz şimdi bu 45 şiiri?
- Hayır, indiremem...
- Küçük bir antoloji oldu...
Keyif' antolojileri...
- Kafadan çatlak bir yayıncı, bir de aklı başında bir tasarımcı bulsam ne antolojiler yaparım.
- Nasıl?
- 'Görev' değil de, 'keyif' antolojileri...
- Ayrımı ne?
- Öğrenciler için, gençlere, yazın yapıtlarıyla yeni karşılaşanlara yardımcı olmak için antolojiler yapıyorsanız, bunlara 'görev' antolojileri denir. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun 34. maddesiyle izin alma zorunluluğu kaldırılan antolojiler bunlardır. Bizde hep bu tür, öğrenime yardımcı olma amacı güden antolojiler yapılır. Oysa insanların gönüllerine göre seçecekleri birtakım yapıtları bir araya getirerek eğitim amacı gütmeyen antolojiler de yapmalarına bir engel yoktur. Örnekse bir Divan gazeli, yanında gerçeküstücü bir şiir, arkasından bir seyahatname parçası, bir öykü, ya da bir romandan bir parça, okuyana tat verecek gibi bir araya getirilebilirler. Onları bir araya getirmekte bilimsellikten çok sanatsallık rol oynar. Bunlar 'keyif' antolojileridir. Bu antolojiler için yapıtların yazarlarından izin almak gerekir.
- Keyif sözcüğünü de sevmezsiniz ama...
- Evet, sevmem ama başka sözcük bulamadım. 'Tat alma' denebilir. 'Keyif' sözcüğü bir kendinden geçmeyi, yarı sarhoşluğu çağrıştırıyor. Ben kitap okurken keyiflenmiyorum. Sanatsal ya da yazınsal bir tat alıyorum. Kitap 'mükeyyifat' maddesi değil, esrarın, rakının, sigaranın yanına konamaz. Ama son zamanlarda moda oldu. Bir keyif almaktır gidiyor. Alsınlar bakalım...
- Kısacası 10 şiire indirmiyoruz...
- İndirmiyoruz...
- Eğitime yardımcı kitaplar da hazırladınız. Bunlardan amacınız neydi?
- Öğrenim kurumlarına yardımcı olmak istedim. Öğrencilerin araştırma, kitaplıklarda çalışma olanakları çok kısıtlı. Ellerinde kendilerine gerekli bilgileri içinde kolayca bulabilecekleri anahtar kitaplar olursa, yazın dersini sevebileceklerini düşündüm. Ayrıca onları kendi dillerini anlamak için sözlük karıştırmak gibi çok sıkıcı bir işten kurtarmaya çalıştım. Yunus; Pir Sultan; Karacaoğlan; Şinasi; Namık Kemal; Tevfik Fikret; Ahmet Haşim. Yedi kitap. Hepsi birlikte yayımlandı Yapı Kredi Yayınları'nda. Altısının yeni basımları, Namık Kemal'in ise birinci basımı. Başlayalı çok olmuştu, ama onu yeni bitirdim. Romanlarının, oyunlarının özeti, şiirleri derken, kalınca bir kitap oldu.
Ben bu diziyi çok severim.
Yararlı oluşu... Gençlere dönük oluşu...
Ayrıca övünürüm de bu diziyle...
Fethi Naci bir çalışması için o kitapları okurken Nazar Büyüm'e rastlamış bir yerde - ben o zaman Adam Yayınları'nda çalışıyordum - konuşma nasıl geliştiyse, 'Siz bu adama başka iş yaptırmayın,' demiş, 'oturtun köşeye, hep bu kitaplardan yazsın...' Aslında bu bir eleştirmene övgü değil, ama benim çok hoşuma gitmişti, dört köşe olmuştum...
- Neden övgü olmasın?
- O kitaplarda benim değerlendirmeciliğim, eleştirmenliğim devede kulak. Uzmanların çalışmalarından elde edilen ortak bilgilere yeni bir biçim veriyorum, şiirleri bugünün diline çeviriyorum, yanlarına sözlükçeler koyuyorum, yani yemekleri başkaları pişirmiş, ben süsleyerek sofraya getiriyor, iştah açıcı olmalarını sağlıyorum.
- Fethi Naci'nin bunları düşünmediği, içtenlikle bir övgü yaptığı kesin...
- Alınganlık filan ettiğim yok... Çok sevinmiştim diyorum... Keşke hep böyle yararlı işler yapabilsem... Eleştirmenliğin de başka bir amacı yok ki... O da birilerine yararlı olmak için...
Sanatın amacı
- Sanat dersiniz hep...
- Bakıyorum, sen bana ters gidiyorsun... Açmaza düşürmek istiyorsun beni... Sanatın amacı nedir? O da birilerine yararlı olmak için yapılıyor... Ne o birtakım gürültüler geliyor!..
- Ben bir şey duymuyorum...
- Ben duyarım... Başladılar gene bağrışmaya... Ben de sana bir soru sorayım mı?
- Sorun...
- Çağdaş yazınımıza yararlı olmuş yayımcılar, dergiciler vardır. Örnekse 'Varlık'la Yaşar Nabi, 'Yücel'le Orhan Burian, 'Yeditepe'yle Hüsamettin Bozok, 'Yeni Ufuklar'la Vedat Günyol, Ataç Yayınevi'yle Şükran Kurdakul gibi. Ben de De Yayınevi'yle, 'Yeni Dergi'yle bir ara yazınımıza yararlı olduğumu düşünürüm. Daha sonra, sence, kim yazınımıza yararlı olma düşüncesinin en göze batan tutsağı oldu?
- Bilmem... Çeşitlendi, çoğaldı galiba... Pek çok küçük yayınevi çıktı ortaya... Bir ara siyasa, yazının önüne geçti...
- Siyasa değil... Yazın...
- Yazko...
- Doğru, o başlı başına bir olaydı. Ama ben kişi olarak aykırı biri, sanatta yararlılığa kesinlikle karşıt biri gelecek mi aklına diye sordum. Sanatta yararlılığa düşman, yayımcılıkta ise yararlılık şampiyonu.
- Kim?
- Enis Batur...
- Evet...
- Ama o hep başkalarının cebinden harcıyor... Yaşar Nabi, Orhan Burian, Hüsamettin Bozok, Vedat Günyol, Şükran Kurdakul, ben, hep kendi emeğimizle bir şeyler yapmaya çalıştık. Bir bankanın kültür hizmetlerini yönetmek bambaşka bir olay. İş çok büyüyor. Önemli olan Enis Batur'un hep yazınımıza yarararlı olacak işlere yönelmesi. Gönlüne göre davranmıyor. Bizler onun yayımladığı kitapları yayımlamayı aklımızın ucundan bile geçiremezdik.
- Bugün aynı şeyi birçok yayınevi için söylemek mümkün. İnanılmaz kitaplar yayımlanıyor.
- Evet, yayımcılığımız çok gelişti. Ben çıkan kitapların çoğunu görmüyorum bile. Eskiden hiç değilse kitapçılarda, yayınevlerinde filan karıştırıp bakardım. Şimdi işte 'Cumhuriyet Kitap'tan izliyorum. Onda da hepsi yer almıyor. Örnekse benim Namık Kemal kitabımın yayımlandığını Cumhuriyet okurları ilk bu konuşmadan öğrendiler sanırım.
Çok uzattık gibi geliyor bana...
- Son bir sorumuz kaldı.
- Sor bakalım...
- Türk edebiyatı için nasıl bir ütopyanız var?
- Olmayacak şeyler düşündüğüm yok. Olan, olmakta olan şeyleri anlamaya çalışırken ise biraz zorlanıyorum.
Uluslararası alana çıkıyoruz. Türkiye'de, Türkçe yazılan kitaplar yabancı dillere çevriliyor. Dışarda yaşayan Türkler başka dillerde Türk duyarlığıyla kitaplar yazıyorlar. Örnekse Almanca yazılmış bir kitap Türkçeye çevriliyor, yazarı Türk. Türkçe yazarak başarılı olamamış, Almanca yazmış başarılı olmuş. Türk yazarı mı, Alman yazarı mı?
Kimi de hem Türkçe, hem Fransızca yazıyor. Türkçe yazdıklarını Fransızcaya çeviriyor, Fransızca yazdıklarını özellikle başkaları eliyle Türkçeye çevirtiyor. Fransa'da da tanınıyor, Türkiye'de de. İki yönlü bir bıçak gibi. Türk yazarı mı, Fransız yazarı mı?
Ama herhalde kültürde Avrupa Birliği'ne girdik. Yarış uluslararası olunca, düzey de uluslararası çizgiye yaklaşacaktır ister istemez. Yazınımızın çok gelişeceğini düşünüyorum.
Bizim gibi çağı geçmiş toplumsalcıların özlediği şeyler olmayacak yakın gelecekte gibi görünüyor, anamalcı bireycilik, başka bir deyiş hastalıklı bireycilik çok baskın. Gene de toplumsalcı düşünceyi getirmiş olan güzel duyguları yeryüzünden hiçbir gücün silemeyeceğine inanıyorum.
'Bu da geçer yahu!' Bunu Kemal Tahir'e söyletelim...
'Gözümün son mavi pırıltısı bile gelecek günün müjdesini verecek sana.' Bunu da Nâzım Hikmet'e...
Sen Turgut Uyar ne diyor, biliyor musun?
- Ne diyor?
- 'Çünkü açlık çoğunluktadır Açlık' diyor. Aslında isterdim bunu ama...
- Neyi?
- Seçimleri açlığın kazanmasını... Açlar da toklara mı oy veriyorlar yoksa!..
- Kim bilir...
- Kimse bilmiyor...
- Söylemek istediğiniz başka bir şey var mı?
- Kalmadı...
Cumhuriyet Kitap; 06 TEMMUZ 2000
Memet Fuat'lı anılar, düşünceler
ARSLAN KAYNARDAĞ
Memet Fuat'ı İstanbul'da Edebiyat Fakültesi'nde tanıdım. Ben Felsefe Bölümü'nde, Memet İngiliz Filolojisi Bölümü'nde öğrenci idik. Teyzesinin oğlu Tuna Baltacıoğlu da onunla aynı bölümde idi. Edebiyat Fakültesi güzel yıllarını yaşıyordu. Her bölümde yetenekli hocalar vardı. Ayrıca yabancı hocalarımızın derslerinden çok yararlanıyorduk.
İkinci Dünya Savaşı yeni bitmişti; ya da bitmek üzereydi. Türkiye savaşa girmemişti ama, bütün dünyayı saran özgürlük düşüncesi, demokrasi özlemi, toplumsalcı eğilim, başta gençlik olmak üzere Türk toplumunu etkiliyordu. Çok partili düzene geçiliyor, yeni partiler kuruluyordu.
Memet Fuat ve Tuna Baltacıoğlu ile ortak dostlarım vardı. Bunlardan biri Hüsameddin Bozok idi. Bozok, ilerici bir dergi olan Yeditepe'yi çıkardığı gibi çok ilginç bir ansiklopedi olan Aylık Ansiklopedi'nin yayın işlerine de bakıyordu.
Yazı yazmaya, edebiyata, felsefeye hevesli gençlerdik. İlk yazılarımızı o yıllarda yayımladık. Yayıncılık bizi her yönüyle ilgilendirmeye başlamıştı. Memet Fuat 1946 yılı gelince Tuna Baltacıoğlu ile birlikte ilk küçük öykü kitabını yayımladı: Aşk ve Sümüklüböcek. Bu adı taşıyan küçük kitabın yarısında Tuna'nın öteki yarısında Memet'in öyküleri vardı.
Sonradan anladığıma göre Memet Fuat o yıllarda Bursa Cezaevi'ndeki babası Nâzım Hikmet'le mektuplaşıyordu. Nâzım Hikmet'ten ona gelen mektuplar çoğu zaman bir edebiyat ya da kültür dersi gibiydi (1). Memet bunlardan okulda öğrendiklerinin dışında bilgiler ediniyordu.
Nâzım Hikmet "oku" diyordu Memet Fuat'a. "Günde en az on sayfa okumayan kimse acınacak insandır" diye ekliyordu (2). Oğlundan İngilizce'yi öğrenmesini de istiyordu. Ona bir de kitaplık armağan edeceğini söylüyordu.
Gençlik günleri
Evim Beylerbeyi'ndeydi o yıllarda. Memet'le Tuna Çamlıca'da Altunizade Köşkü'nde oturuyorlardı. Bu büyük ve eski köşk çok geniş bir bahçenin içindeydi. Memet'in annesi Piraye Hanım da bu köşkte kalıyordu.
Beylerbeyi ile Altunizade arası pek uzak değildir ve güzel bir yoldan gidilir. Dostluğumuz ilerleyince köşke oldukça sık gitmeye başladım. Memet Fuat'ın teyzesinin kızı İzgen de oradaydı. İzgen'i fakülteden tanıyordum, Türkoloji Bölümü'nde öğrenci idi (3).
Köşkte pazar günleri epeyce kalırdım; konuşacak konularımız çoktu. Gençlik günlerimizin sevinci içindeydik, vakit çabuk geçerdi.
Dönüşte Çamlıca Tepesi'ne doğru yürüdüğüm, oradan mehtabı seyrettiğim olurdu.
Bir kez de Melih Cevdet'le gittik Altunizade Köşkü'ne. Dönüşte onunla da Çamlıca'da yürümüştük.
Memet'in emekli Osmanlı paşası olan dedesi Erenköyü'nde Ethem Efendi Caddesi'nde Mithat Paşa Köşkü'nde idi.Memet'leTuna'nın bu köşke gittiği kimi zamanlar ben de giderdim. Bu tarihsel köşkü, güzel bahçesini, bahçedeki ünlü üç selvi ağacını görmüş, Memet'in dedesini tanımıştım.
Yazı yazmayı seviyordu Memet Fuat, başarılı da oluyordu. Bir yandan da aklı fikri yayıncılıkta idi. 1950'de Kitaplar dergisini çıkardı, bir yıl kadar sürdü bu dergi (4). Çok sürmedi ama Memet'in çıraklığı için iyi bir deneyim oldu; böylece basımevi dünyasına ilk adımı atmıştı.
Deneme-eleştiri türündeki ilk yazıları 1951'de yayımlandı ve ilgi çekti. O dönemin tanınmış usta eleştirmeni Nurullah Ataç, bu genç yeteneğin hemen farkına varmıştı, eleştirilerinde birkaç kez ondan söz etti.
Bu konuda şöyle diyor Memet Fuat:
"Yazarlığa başladığım dönemde, yazdığım her yazıya ondan bir karşılık gelirdi (...) Söylediğim her sözün üzerinde durmayı, ele aldığım konulara değişik yönlerden bakabilmeyi, her tümcenin sorumluluğunu taşımayı, dahası tartışmayı öğretiyordu (...) Ataç'la tartışırken, dil yanlışlarımı yakalayıp yüzüme vuracak diye korkular içinde, aşırı bir özenle, nerdeyse ders çalışır gibi yazardım (5)."
Yeryüzü, Yeditepe, Yeni Ufuklar, Varlık gibi dergilerde deneme ve eleştiri yazıları çıktı. Eleştirileriyle 1959'da Ataç Armağanı'nı, 1961'de Türk Dil Kurumu'nun deneme-eleştiri armağanını kazandı.
De Yayınevi
Tanıdığı basımevlerine, o yıllarda yazdığı ve çevirdiği küçük kitapları bastırmaya başladı. Amatörce başlayan bu iş giderek profesyonelliğe dönüştü ve Memet Fuat 1960'da De Yayınevi'ni kurdu.
1960'lı yılların olumlu düşünce ortamında başka yayınevleri de kuruluyor, yeni dergiler çıkarılıyor, devrimci içerikli kitaplar yayınlanıyordu. Türkiye'de on beş yıllık bir gerilemeden sonra oldukça bilinçli bir aydınlanma hareketi, ilerici bir uyanış başlamıştı.
Böyle bir ortamda De Yayınevi de yerini almış ve Memet Fuat'ın denemelerini topladığı ilk kitabı Düşünceye Saygı'yı 1960'ta yayımlamıştı.
Eleştirmen Rauf Mutluay Düşünceye Saygı'yı tanıtan yazısında şöyle diyordu: "Memet Fuat, Ataç kuşağının, Ataç'tan daha ağırbaşlı, daha dengeli ve ılımlı bir arayıcısı olarak karşımızdadır (6)."
Memet'in yayınladığı ilk deneme kitabına "Düşünceye Saygı" adını vermesi hemen dikkatimizi çekiyor.
Burada düşünce dediğimiz kavramın saygıya değer olduğu vurgulanmaktadır. Bu saygı bizi aynı zamanda felsefe yapmaya, felsefeye saygı duymaya da götürüyor.
"Deneme" yazısı bir bakıma felsefe yazısı demektir. Tarihte, Montaigne, Bacon gibi filozofları ilk "denemeciler" olarak görürüz. Nitekim bizde de felsefecilerimiz arasından iyi deneme yazarları çıktığını söyleyebiliriz.
De Yayınevi'nin yayımladığı kitapların sayısı kısa zamanda epeyce artış gösterdi. Ne var ki Memet Fuat, bu işte ne denli başarılı olursa olsun yalnız kitapla yetinemezdi. Öteden beri düşündüğü ve yapmak istediği asıl şey "dergi" idi. Önce küçük bir kitap tanıtma dergisi çıkardı, parasız dağıttı. Asıl düşüncesi 1964'te gerçekleşti ve Yeni Dergi'nin ilk sayısı yayınlandı. O yılların edebiyat ve düşünce hayatında gördüğümüz birçok genç değerin yazı, şiir ve çevirilerinin yer aldığı bu aylık dergi 128 sayı çıktı ve 1975 yılına kadar sürdü.
Biraz da tiyatro konusundan söz etmek isterim. Memet Fuat tiyatro konusunu her zaman sevmiş, ilgi duymuştur. Altunizade Köşkü'nde ve Altınyurt Spor Kulübü'nde Tuna Baltacıoğlu'yla ve başka arkadaşlarıyla doğaçlama ya da kimi yazarların oyunlarını sahneye koyarak yaptıkları amatörce tiyatro çalışmaları az değildir (7).
Tiyatro ilgisi Memet'le Tuna'ya biraz da babalarından kalmış bir kültür olayı idi. Sahnede görülen ve gösterilenin yalnız sanat değil eğitsel bir eylem olduğunu biliyorlardı. Tiyatro seven arkadaşlarıyla bu bilgiden yararlanmaya çalıştılar.
Böyle bir ilginin içinden geçip gelen Memet Fuat, yayıncılığında tiyatro konusuna elbette yer verecekti. Çeviri oyunlar yayınladı, bir de kitap yazdı: Başlangıcından Bugüne Türk ve Dünya Tiyatro Tarihi. Kitabı 1951'de yayımlandı.
Daha ilginç olan şey, yaklaşık o günlerde "Her şey tiyatrodur" kampanyasını başlatmasıydı.
Bu kampanya ne denli etkili oldu bilemiyorum ama, ben o zaman yayımlamakta olduğum Kitap Belleten dergisinde (8) onun bu etkinliğini bir yazımla duyurmuş ve desteklemiştim. O sırada önemli tiyatro kitapları ve bir de Oyun dergisi yayımlayan dostumuz Günay Akarsu'nun da sözü geçen kampanyaya elinden geldiğince katıldığını hatırlıyorum.
Arı gibi çalışıyordu Memet Fuat, Türk edebiyatını günü gününe izliyor, birçok yazıyı okuyup değerlendiriyordu. Bu durum onu yıllık düşüncesine yöneltti ve De Yayınevi'nin ilk yıllığı Memet Fuat'ın Seçtikleri, Türk Edebiyatı 1963 başlığı altında çıktı. Yıllıkların yayını 1972'ye kadar sürdü.
Şiir konusuna gelince, Memet Fuat iyi bir şiir okuru oldu her zaman. Bu ilgi bir yandan edebiyat sevgisinden bir yandan da bir şairin oğlu olmasından kaynaklanıyordu.
Bir de şu var: Yeni edebiyatımızda öyle bir şiir birikimi olmuştu ki, onun gibi bir yazarın bu hareketin niteliklerine ilgisiz kalması düşünülemezdi. Deneme ve eleştirilerinde şiir konusuna epeyce yer verdi. İkinci Yeni diye adlandırılan şiir akımını yazarlarla tartıştı. Bu çok ilginç tartışma kapsamındaki yazılarını kitap haline getirdi (9).
Şiir eğitimde de önemliydi. İnsan şiire çocukluğundan başlayarak yakınlık duymalı, küçük yaşlarda bile şiirin güzelliğinin ayırdına varmalıydı.
Böylece Memet Fuat işe küçüklerden başlamayı düşündü ve bu amaçla 1968'de ilkokul çocukları için bir şiir antolojisi yayınladı.
Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi'nin yayınlanması ise 1985'tedir. Antoloji 1920'den sonraki elli yıllık şiirimizi kapsıyordu ve geniş bölümünde Cumhuriyetimizin şiir serüvenindeki diyalektik ustaca sergilenmekteydi.
***
1980'lerin başında Memet Fuat için yeni bir dönem başladı. Adam Yayınevi'nde görev alması, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki yazılarına başlaması bu dönemdedir.
Cumhuriyet gazetesindeki yazılarını 1996'nın sonlarına kadar sürdürdü. Cumhuriyet'te ben de yazdığım için bu gazetenin kimi toplantılarında birlikte olurduk. Yazımın başında değinmiştim, denemelerini içeren ilk kitabı Düşünceye Saygı idi. İkinci deneme kitabını ise 1992'de yayımladı, Bu kitap Çağdaşımız Makyavel adını taşıyordu. Önsözünde şu soruyu soruyordu: "Bunca kargaşa içinde sanatın yeri nedir?" Biraz sonra şu saptamayı yapıyordu: "İnsanın, toplumun, inançların belirlenmesinde sanatsal etkinliklerin önemi yadsınamaz."
Kitabına Çağdaşımız Makyavel adını vermesi, bu düşünüre epeyce yer ayırması Memet Fuat'ın felsefeye sevgi duyması ile ilgilidir.
Yazılarında yalnız Makyavel'den değil, Spinoza, Diderot, Kant, Bertrand Russel gibi başka filozoflardan Galile, Kopernik gibi bilginlerden alıntılar, Sokrates'e ilişkin değinmeler görülebilmektedir.
Memet Fuat kimi kavramlarla da felsefe açısından ilgilendi. Örneğin "İyi ve Kötü" başlıklı yazısında bu kavramların ilk çağdan günümüze kadar gelen tarihini özetledi.
1998'de onun iki yeni deneme kitabını birden görüyoruz: Çoğunluğun Gücü ile Sömürüsüz Dünya'yı.
Son deneme kitapları Demokrasi Kültürü ve Din ile Felsefe ise 2000 yılında yayımlandı.
Memet Fuat, demokrasiyi içeriği bulanık bir kavram değil, hep bir yaşam biçimi, yani bir kültür olarak gördü.
Bir yerde şöyle der: "Gerçek demokrasiye ulaşmak güç bir iş. Ne var ki insanlık bu güçlüğün üstesinden gelecektir, umudumuzu yitirmeyelim. Şunu da unutmayalım: Demokrasinin gizli ya da açık bir güce gerek duymadan kendi kendini koruyabilmesi gerçekten demokrasi olmasına bağlıdır."
Demokrasinin bir eğitim işi olduğunu vurgular Memet Fuat, herkesin de içtenlikle vurgulamasını ister.
Eğitimin felsefeyle ilgili yanları vardır ve Memet Fuat "birey olma" sürecinde felsefenin insana sağladığı ekinsel olanakları bilir. Gerçek felsefenin insanı bağnazlıktan koruduğunu, özgürlüğe ulaştırdığını, aydınlanmanın yollarını açtığını savunur.
Din ile Felsefe başlığını taşıyan deneme kitabı çeşitli soruların felsefeden de yararlanılarak dile getirilişinin kimi örneklerini içermektedir.
Memet Fuat çoğu zaman bir eğitimci davranışı içinde olmuştur. Kendisiyle yapılan bir röportajda şöyle söylüyor (10): "Kişiliğimin öğretmen yanı her alanda öne çıkıyor. Birilerinin yetişmesine katkıda bulunmaktan hoşlanıyorum."
Bu sözleri spordaki öğretmenliği dolayısıyla söylemiştir ama, yayıncılık ve yazarlık alanındaki davranışlarını da kapsamaktadır.
O hiçbir zaman ülkemizdeki okuyucuların ve genç yazarların yetişmesine katkıda bulunmaktan geri kalmadı. Bu bakımdan, Tanzimat döneminin ünlü yazarı Ahmet Mithat'a benzeyen yanları olduğu söylenebilir (11).
Memet Fuat'ın yazılarında dile gösterdiği özen hemen belli olmaktadır. Bu özelliği yalnız tümce kuruluşlarında görülmez, kullandığı sözcüklerin seçiminde de görülür. Türkçeleşmenin, aydınlanma yolundaki başlıca öğelerden biri olduğunu bildiği için Osmanlıca'dan gelen Arapça-Farsça sözcükleri çok zorunlu olmadıkça kullanmaz.
Sevgili Memet Fuat elli yılı aşan yazarlığında ve yayıncılığında edebiyatımıza ve demokrasi kültürümüze hep katkıda bulundu. Başarı çizgisi sürekli yükseldi.
Başarılarının ve katklarının bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da sürmesini diliyorum.
Dipnotlar:
(1) Nâzım Hikmet, Oğlum, Canım, Evladım, Memedim (Mektuplar), 1968.
(2) A.g.y. s. 42.
(3) İzgen edebiyat öğretmeni oldu, Memet Fuat'la evlendi.
(4) Memet Fuat, Kitaplar dergisini Tuna Baltacıoğlu ve İlhami Bekir Tez ile çıkarmıştı.
(5) Memet Fuat, Çağdaşımız Makyavel, s. 130.
(6) Kitap Belleten (dergi) sayı 4 (1961).
(7) Bu konu için bakınız: Tuna Baltacıoğlu, Altınyurt, 40 Yılın Öyküsü, 1999, İstanbul.
(8) Kitap Belleten (dergi) sayı 35-36 (1964).
(9) Memet Fuat, İkinci Yeni Tartışması, Adam Yayınları, 2000, İstanbul (s. 269 vd).
(10) T. Baltacıoğlu, Altınyurt, 40 Yılın Öyküsü, s. 96.
(11) Ahmet Mithat'a "hâce-i evvel" denilmiştir ki, "baş öğretmen, birinci öğretmen" anlamına gelir.
Cumhuriyet Kitap; 06 TEMMUZ 2000
Memet Fuat'ın medyaya anımsattıkları
GÜRCAN ARITÜRK *
Aşağıdaki yazı Memet Fuat'ın ''Dağlarda Yüreğim'' ve ''Çoğunluğun Gücü'' adlı kitaplarında da yer alan 1994 ve 1995 yıllarında yazdığı 9 yazıdan derlenmiştir.
Televizyonun iyi kullanılırsa nasıl topluma büyük bir hizmet vereceğini gösteren örneklerden çok, kötü kullanımım halinde yaşanan dejenerasyonlara daha çok örnek bulabileceğimiz bugünlerde biraz geçmişe giderek televizyonla eğitimin önemini vurgulamak istiyoruz:
''Televizyonda gösterilen 'Kurtuluş' dizisinin beğenmeme eğiliminin ağır bastığı sanat çevrelerinde bile beğenilmesinin altında yatan bir çok gerçek olabilir ama bunların temelinde eğitim olayı yatıyor'' diyen Memet Fuat, bu filmin örgün eğitimden geçen insanların kafalarında canlandıramadıkları birtakım gerçekleri gösterdiğine, televizyonun bu tür yaygın eğitimde kullanılması için sanatçı ve bilim adamının ortak çalışması gereğine işaret ediyor. Televizyonun yaygın eğitimde kullanılmasının 'sanat eğlendirerek öğretir' anlayışının yeniden canlanmasına yolaçacağını düşünüyor.
Televizyonun etkileri
Televizyonun kültürümüzü gereğinden fazla etkilediği hatta baskı altında tuttuğunu belirten Fuat, iyi eğitim görenlerde bu etkinin görece azaldığını, onların daha zor aldatılabilse bile televizyonların gitgide halkı bilgilendirmek yerine yönlendirmeyi yeğlediğini belirtiyor:
''Televizyonlar halkı sokaklara dökecek yalan ya da abartılı haberleri veriyorlar. Gazeteler ilgi çekme adına, hükümet ileri gelenlerinin ağzından doğruluğu kuşkulu demeçler yayımlayarak uluslararası ilişkilerimizi zedelemekten çekinmiyorlar.''
Televizyon ve spor
Futbolun diğer spor dalları içinde en yaygın olmasında televizyonun etkisi yadsınamaz. Televizyon eğitim amaçlı kullanılsa da kullanılmasa da insanları eğitiyor. Hele gençlerin çok izlediği futbol karşılaşmaları düşünülürse anlatıcıların önemi daha da artıyor. Bakın Memet Fuat, belli bir düzeydeki spor anlatıcısını nasıl tanımlıyor.
''Hem yazarlıktan, konuşmacılıktan anlayacak, hem sporlardan.. Ayrıca eleştirmenlik, eğiticilik nitelikleri olacak: Heyecanlanmadan, görmesini, değerlendirmesini bilen soğukkanlı bir insan.''
Arkasından da bu buluşmanın kolay kolay gerçekleşmediğini, dolayısıyla spor yoluyla ''iyiye doğru'' eğitimin kolay kolay gerçekleşmediğini ekliyor.
''Kitle iletişim araçları 'hasta' yandaşları ekrana çıkartıp izleyicilerine hoşça vakit geçirmeyi amaçlarken denetimi olanaksız kalabalık grupları kışkırtmakta olduklarını düşünmüyorlar, daha doğrusu buna önem vermiyorlar.''
Tartışma ahlakı
Televizyonlardaki onca çeşitlenmeye karşın, televizyon artık insanları ilk yıllarındaki gibi kendine bağlamıyor. Şimdi televizyonun ilk yılları gibi değil, izleyiciler bir programı seçerken diğerlerini kaçırıyor. Ertesi gün dostlarla konuşurken artık doğrudan değerlendirmelere geçilmiyor. Haberler, iyi bir film ve maçlar izleniyor. "Tartışma programlarında doğru dürüst bir iki düşünce için saatlerce saçma sapan sözler dinlemek zorunda kalıyor insan''
''Kanallar yeterince reklam geliri sağlayamadıkları için, giderleri kısmak zorunda kaldılar. Ucuz filmler, ucuz diziler, ucuz programlar derken iş güldürü adına yıvışıklığa, dinamizm adına çırpınmaya, çoğunluğa ulaşma adına her türlü bayağılığa gelip dayandı.''
''TRT'nin ikinci kanalında, bilim adamlarının, üniversite öğretmenlerinin, eleştirmenlerin, sanatçıların katıldığı oturumlar yayımlanıyor. Türkiye'yi yönetenlerin ya da yönetmeye adaylığını koyanların fırsat buldukça o oturumları izlemeleri, eğitimli insanların düşüncelerini nasıl açıkladıklarını, nasıl tartıştıklarını görmeleri yararlı olur kanısındayım.''
İletişim yıldırısı
İletişim yıldırısı, medyanın geleneksel gazetecilik değerlerini bir yana attıktan sonra yaşanan başıboşlukta ortaya çıktı. ''Özgürlük adına özgürlükler çiğneniyor.. Ellerinde yayım olanağı bulunanlar, doğru ya da yanlış suçlamalarla karşıtlarına yükleniyor, çok ağır hakaretlerde bulunuyorlar. Araştırma, yolsuzlukları ortaya çıkarmaktan çok karşıtları aşağılamak, bazen daha çok izlenmek amacıyla kötüye kullanılıyor. Üstelik izleyiciyi aptal yerine koyan bir düzeysizlikle yapılıyor.''
''Bakıyorsunuz, bir televizyon programında, hiç suçu olmadan içine düştüğü bir durum işlenerek aşağılanan bir gazeteci, telefonu açmış, olan biteni açıklamaya çalışıyor, ekranda ise yarı alaycı bir yüz inanmaz gülümsemelerle direniyor, adamı kendisini savunmak, kendini övmek, uzun uzun dürüstlüğünü belirtmek zorunda bırakıyor.''
Televizyonlarda sıralama
İzleyiciye boyun eğilerek ''beğendiğiniz gibi'' diyor televizyonların çoğu, bunun arkasından da sıra izleyicileri yönlendirmekte. İzlenme dışında kaygıları olan televizyonlar değil ama diğerleri izleyicinin beğeni düzeyini yansıtıyor. İlk zamanlardaki kadar bağımlı televizyon izleyicisi de yok.
''Yeni film zaten yok, elde eskiden kalma ne varsa tekrar tekrar oynatılıyor. Televizyon için çekilmiş filmler ise baştan sona şiddet gösterisi.. Yerli filmlerde, güldürü programlarında derseniz, birtakım yetenekli oyuncuların kötü yönetmenler elinde ya da hiç yönetmensiz çırpınışları, kaba güldürü bataklığında boğulup gidişleri sergileniyor.. Yapılması gereken şuydu: Sanatlar bütün çeşitlilikleriyle ama düzeyleri düşürülmeden, ucuzlatılmadan, 21'inci yüzyılın bu benzersiz iletişim aracıyla büyük kitlelere ulaştırılacak, bütün yönleriyle düzenli olarak sergilenecekti. Geleneksel olanla çağcıl olan, hep birlikte.''
''Dede Efendi'yi bilmeden, günümüzün bestecilerini, ya da Naşit'i, Dümbüllü'yü bilmeden, günümüzün güldürü ustalarını değerlendirmek olanaksızdır... Oysa ne yapıldı: Televizyonlarda geçmişin de günümüzün de güzel örnekleri gösterilmedi. Halk ondan anlamaz, bundan anlar diye her türlü ucuzluk (her anlamıyla ucuzluk) ortaya sürüldü. Yüksek bir düzey tutturmanın pahalılığı düşünülerek, sanatla ilgisi olmayan kimselere yaptırılabilecek gideri az, yapımı kolay programların ardına düşüldü. Her insanda bulunması doğal eğilimlerden, özellikle de cinsellikten yararlanıldı, izleyiciler sıradanlığa, bayağılığa, düzeysizliğe alıştırıldı.''
''Saldırgan habercileri, saygısız yorumcuları, sanatları aşağılayan ''rating'' programlarıyla, düzeysiz insan yaratma yolunda kendinden geçmiş ilerleyen televizyonların, karşılarında izleyici kalmadığını görüp, ''tam da alıştırıyorduk'' diye dövünecekleri günler uzakta değil gibi geliyor bana...''
Onur ve gurur
''Günümüzde onurluluk pek önemsenmiyor, buna karşılık başkalarının değerlendirmelerine hiç aldırmayan gururlu insanlar oldukça çok.'' Tabii televizyonlarda da.
''Türlü yalanlarla büyüklenirken kimse utanmıyor karşısındakilerden.. Televizyon haber programlarını açıyorsunuz: ''Gerçekleri izlediniz'', ''Türkiye'nin en çok izlenen haber programı'', ''Bizi izlemezseniz farkı anlayamazsınız''.. Ama alıştırıldık artık. Ne kadar onur kırıcı bir yaklaşım olduğunu düşünmüyoruz bile bunun.
''Utanmak çok güzel bir duyguydu... Günümüzde bu duygu bütünüyle yitirilmeseydi, ürününü tanıtan satıcı, işverenin çıkarlarını koruyan TV konuşmacısı ya da köşe yazarı, aday listesine ilk sıradan girmek için çırpınan siyasacı azıcık utanabilselerdi, böylesine çirkin görünürler miydi?''
(*) TRT muhabiri
Cumhuriyet Kitap; 06 TEMMUZ 2000
'Yaşlı Bir Şaire Mektuplar'
AHMET ADA
Memet Fuat, "Yaşlı Bir Şaire Mektuplar"ı, Cumhuriyet'teki köşesinde yazmaya başladığında epey ilgi çekmişti. Birkaç değini yazısını anımsıyorum. Turgay Fişekçi, bir yıl sonu şiir değerlendirme yazısında, Memet Fuat'ın farklı şiir anlayışlarını kucaklayışına dikkati çemişti. Gazete köşe yazısının gerektirdiği kısalıkta başlayan bu yazılar, daha sonraları inceleme-deneme boyutunu alarak Ada Sanat'ta sürmüştü. Belli ki kitap olarak tasarlanmış, kurgulanmış. Kitabı eline alınca, bütünüyle şiir yazılarından oluştuğunu görmek, şiir okuru, şiirsever için sevindirici. Çünkü, şiir nedir, daha doğrusu ne değildir sorusunu irdeleyen, şiir bilgisiyle donatan yazılardan oluşuyor "Yaşlı Bir Şaire Mektuplar". Mektup içtenliğinde, deneme tadında, ama nesnelliği ıskalamayan yazılar bunlar. Yirmi mektup Cumhuriyet'te, ötekiler Adam Sanat'ta yayımlanmış. Ötekiler beş yazı. Bir de, 1990-1991 yılları arasında yazdığı, 1992 yılında yayımlanan "Çağdaşımız Makyavel" adlı kitabından aktardığı yazılar var, dokuz yazı. Toplam otuz dört yazı-mektup yer alıyor kitapta. Kitabın sonuna bir "dizin" sayfası eklenmiş. İsteyen "dizin"e bakarak, hangi şair-yazara ya da kitaba göndermeler yapıldığı, mektupların temellendirildiği yapıtlar konusunda da bilgi bulabilir.
Bütün şiir anlayışlarına aynı uzaklıkta bir eleştirmenle, kendi şiir anlayışını tek ve değişmez doğru olarak gören şairin yazışmaları biçiminde düzenlenmiş "Yaşlı Bir Şaire Mektuplar". Kitabın adı buna Max Jacob'un "Genç Bir Şaire Öğütler"ini anımsattı. Tabii, Memet Fuat'ın mektupları çok farklı. Max Jacob, düpedüz kendi şiir anlayışını (poetikasını), 'şunu yapın, bunu yapmayın' biçiminde öğütlerken; Memet Fuat ele aldığı şiir sorununu irdeliyor, sorular açıyor, sorguluyor. Dahası, "ben şiir konusunda sezgiyi her şeyin temeli olarak görüyorum" diyor. Diyor ama aklın, mantığın süzgecinden geçirerek tartışıyor yine de.
Şiirin sınırsız özgürlüğü
Memet Fuat'ın tartıştığı, mektuplar yazdığı kişi 'Ş'. Aslında 'Ş' bir şair tipi. Kendi doğrularını, beğenilerini oluşturmuş bir tip. Satır aralarında, kendi şiir anlayışının dışındaki anlayışlara kapalı olduğu anlaşılıyor. Bu anlamda, bana göre oldukça tutucu.
Memet Fuat, yeni kitabında neleri tartışıyor? Şiirde çoğaltma, şiire önyargısız yaklaşma, şiirin bilinilemezliği, şiirin sınırsız özgürlüğü, öykü şiiri, şiir ve sözcükler, genç şairler, imge; İlhan Berk, Hakan Savlı, Günseli İnal, Ergin Yıldızoğlu, Asaf Hâlet Çelebi, küçük İskender, Enis Batur, Hilmi Yavuz, Rıfat Ilgaz gibi şairlerin şiirlerinden yola çıkılarak tartıştığı konular. Kültür şiiri, şiirin arkasındaki insan konularını irdelerken de şiiri bütünüyle kavratmak çabasında. Duygu şiiri, düşünce şiiri diye şiiri bölümlemeden yana değil Memet Fuat. Ama, aklın süzgecinden geçirip titizce ayrıştırarak tartışmaktan yana. Amacı kesin doğrulara ulaşmak değil, neyin iyi, neyin doğru olduğunu irdeleyerek, sezgiyle, şiirin bilgisini edinmemizi sağlamak.. Bay 'Ş'yle bir tartışması bunu somutluyor:
"Sürekli sözcüklerle oynuyor, her şeyi örtüyorsun, arkadaki insan, şair görünmüyor," demiştim.
"Şiirin öyle bir görevi yoktur," diye kestirip atmıştın, bayağı öfkelenerek.
Şiirinin niteliğini değil, özelliğini eleştirdiğimi, niye bir türlü anlamak istememiştin bilmem. Ya iyidir ya kötüdür, ya beğenirsin ya beğenmezsin gibi sözler ettindi..."
Memet Fuat'ın bir saptaması var: Her şair, kendi şiirine göre şiir düşüncesi ya da anlayışı ortaya koyuyor. Bay 'Ş', eleştirmenin karşıtı bir düşünceye sahip. Günseli İnal, Nâzım Hikmet'in dünya işlerine fzala bağlı kaldığını, evrenin gizini kavrayamadığını söylerken kendi şiir poetikasını açıklıyor.
Memet Fuat'ın şiire ilişkin öteki saptamaları şöyle: Şiir konusunda, sezgiyi her şeyin temeli olarak görüyor, bir. Sürekli sözcüklerle oynayan, her şeyi örten şairler arkadaki insanı yitiriyor. Giderek insansızlaşıyor şiir, iki. Günümüz şairleri, sözcüklerin konuşma dilindeki düzenini değiştiriyorlar, üç. Şiirde, imgeyi gelişigüzel ve bir şiirde birkaç şiirlik imgeyi bolca kullanmayı doğru bulmuyor, dört. Hiçbir şey anlatmayan bir imge-dizeyi de sevebilecek kadar çok geniş bir ufuktan bakabiliyor şiire, beş.
Yirminci mektup ayrı bir özelliğe sahip. Memet Fuat bu mektubunda, Hilmi Yavuz'un "Ayna Şiirleri"ni biçim açısından irdeliyor, ayrıştırıyor bir bakıma. Hilmi Yavuz'un neden "sone" yazdığını şöyle yanıtlıyor: "- Türk şiirinin geleneğinde yalnızca "gazel" yok, Tanzimat'tan bu yana Batı'dan alınıp işlenmiş başka biçimler de var. "Sone" de bunlardan biri."
Yayıncılık tasarıları
Memet Fuat aynı mektupta, Hilmi Yavuz'un Zaman gazetesinde yazışını şöyle yanıtlıyor: "Yazarların nerede yazdığına değil, ne yazdığına bakmak gerekir..." Bana göre, bir ucu tartışmaya açık; şairin ya da yazarın duruşuyla ilgili bir sorun gibi görünüyor.
"Yaşlı Bir Şaire Mektuplar"da Memet Fuat, yayıncılık tasarılarına da değiniyor. Coşkuyla başlattığı, Adam Yayınları'nın "Seçme Şiirler" dizisi bunlardan yalnızca birisi. Öteki şairlerin yayıncısı durumundaki dostlara önerileri, engeller, sorunlar; Rıfat Ilgaz'ın şiirine ilişkin görüşlerle iç içe işleniyor. Mektuplarda söz sözü açıyor, 1940'lardaki şiir oluşumlarına, birbirini iten iki uca, Garip ile toplumsalcı şiire gelinebiliyor. Rıfat Ilgaz şiirini tanımlarken, "ölçü, uyak, uyum, imge, eğretileme" gibi şiir öğelerinden arındırılmış söyleyişine dikkati çekiyor. Giderek mektup bir Rıfat Ilgaz şiiri incelemesine dönüşüyor.
"1940 Kuşağı Sonrası" başlıklı mektubunda Memet Fuat, İlhan Berk'in toplumsalcı dönemiyle, İkinci Yeni dönemine aynı uzaklıktan bakabiliyor. Ölçü yazınsallıktır çünkü. Yazınsallıkları hep göz ardı edilen, 1940 ve sonrası toplumsalcı şairlere de şiire getirdikleri yazınsal değerler açısından yaklaşarak gereken önemi veriyor Memet Fuat. Bay 'Ş'ye şöyle yazabiliyor: "Günümüzdeki genç şairlerin büyük çoğunluğu, toplumsal sorumluluklardan söz açılınca, alay eder gibi bakıyorlar insanın yüzüne.
Bu sizin büyük başarınız... Şiirimizi de, 1980 sonrasının onca yetenekli gencini de göz göre göre harcadınız..." 1980 sonrası şairlerinin tümünün toplumsal sorumluluktan uzak şiirler ürettiklerini söyleyemiyorum. 1980 sonrası, çok çeşitli anlayışlar bir arada, yan yana, çoksesli, çokrenkli bir mozaik-şiir oluşturabildi kanısındayım. Son yirmi yıllık şiirimizin aynı renkliliği, aynı sürekliliği kendi içinde sürdürdüğünü düşünüyorum. Üzerinde düşünülmeye değer...
Memet Fuat, sevgili 'Ş'ye yazdığı "Yeniden Filizlenme" başlıklı mektupta 1940 sonrası toplumsalcı şiir üzerinde duruyor. Attilâ İlhan'ın, İkinci Yeni'nin oluşumundaki etkisiyle, şiirinin özelliklerini vurguluyor. Can Yücel, Metin Eloğlu, benim de çok sevdiğim bir şair olan Sabri Altınel üzerinde duruyor, Asım Bezirci'den alıntılar yaparak. Sabri Altınel için şöyle diyor Memet Fuat: "Sabri Altınel gibi bir şair geliyor, kitaplar yayımlıyor, bir toplu çıkışın içinde olmadığı, şaklabanlıklar etmediği için, bir köşede ilgilerden uzak yaşıyor, sonra bir gün ölüyor, yazdıklarının bir bölümü dergilerde kalıyor, kimsenin aldırdığı yok..." Memet Fuat'a katılmamak olanaksız. Bu durumu ben de görmüş, Sabri Altınel'in şiirini irdeleyen bir yazı yayımlamıştım Adam Sanat'ta. "Yaban Yazıları" şiiri hâlâ dergilerde sanıyorum. Bu düzyazısal şiirin de kitaplarına eklenmesi gerekiyor.
"Şiire Tersten Girenler" adlı mektubu, "Anladık, toplumsalcılık başka, şiir başka... Ama toplumsalcılığın şiirde yeri olmadığını savunmaya kalkarsan, o da başka..." tümceleriyle özetlenebilir. Çoksesli, çokrenkli şiirden yana tutumunu sergiliyor. Biçemi aydınlık, yalın, açık Memet Fuat'ın, Türkçesi ise temiz. "Sanıldığı kadar düz değil şiirin gelişmeleri." Dolayısıyla, düz olmayan şiir gelişmelerini kavratmak, yalın, açık bir biçemi gerektiriyor.
Makyavel'den aktarmalar
Memet Fuat'ın, Çağdaşımız Makyavel'den aktardığı yazıların ilki "Bilim ile Sanat"ta, bilim ile sanat arasındaki benzerliğiyle, ayrıldıkları noktalara değiniliyor. Onu izleyen "Sanat Ahlakı" adlı yazıda da benzer sorunlar işleniyor. Ek olarak Marx'çı siyasanın sanatlarla ters düşmesine karşın, Marx'çı dünya görüşüyle donanmış özgür sanatçıların başarılarından da söz açıyor. "Sanatın Düşmanları"nda, sanatçının içten ve dıştan gelen baskılar karşısındaki durumunu irdeliyor Memet Fuat. "İçten gelen baskılar dıştan gelen baskılardan çok daha güçlü." Şiirin kendi alanına, iç sorunlarına dönmesi, kabuğuna çekilmesiyle sonuçlandı ona göre. Şöyle diyor 1991 yılında: "Dünyada, Türkiye'de böylesine olaylar olurken, bu olaylar insanlarda fırtınalar yaratırken, yasaklarla dolu dünyasında yaşamdan bağımsız gelişiyor şiirin çizgisi..." Bugün de, aynı içten gelen baskılar söz konusu... 24 Haziran 1999 günlü Milliyet'te, Okurken Yazarken köşesinde Ahmet Oktay, şiirde gündelik yaşamın silikleştiğinden söz açıyor; sadece kendine gönderimli metinlerin öne çıkmasından doğan kaygılarını dile getiriyordu. Memet Fuat bu saptayımı 1991'de yapmış, Ahmet Oktay 1999'da. Şiirin iç baskıları aşılabilmiş değil demek bu, bugün de.
Memet Fuat "Sanatta Amaçsızlık" yazısında, yeni bir yazış biçimi geliştiriyor. Sorularla açılan diyaloglar yeni yazış biçimini oluşturuyor. Sanatta amaçsız oluşun da kendi içinde bir amaç taşıyabileceği kanısında. Sanatçının özgürlüğü sorununu da bu çerçevede yeniden irdeliyor. "Sanat Aracı" yazısında şiirleştirme teknikleri üzerinde duruyor; şiir dilinin varlığını vurguluyor. Düzyazı ya da konuşma dilinden farkını gösteriyor. Şiirleştirme teknikleriyle var edilen şiir dilini inceliyor, çeşitli şiirleştirme tekniklerini örnekleyerek... Memet Fuat'ın öğretici yazılarından biri "Sanat Aracı". Bir başkası da "Şiir Düşünmek, Şiir Duymak" başlığını taşıyor. Şiirin içeriğindeki şiirselliğinin önemini kavratmaya çalışan bir incelemesi Memet Fuat'ın. İç ve dış biçimsel tekniklerle değil, düşünülerek, duyularak içeriklendirilen şiirsellikten söz açıyor.
Şiirleştirme teknikleri
Biçimsel şiirleştirme tekniklerinin önemini yadsımıyor. İçerikte şiirsellikten yoksun bir şiir, biçimsel şiirleştirme tekniklerinden yararlansa da boşa çaba harcanacağı kanısında. Önceliği içerikteki şiirselliğe veren; içeriği iç ve dış biçimsel tekniklerden geçirerek yapılan çalışmanın yanında yer alıyor Memet Fuat. İçerikteki şiirselliği yaşamda bulacaktır şair. Bütün bunları diyalog biçimiyle anlatıyor Memet Fuat.
"Düzyazıdaki Şiir" adlı incelemesinde, düzyazıdaki hem içerikten kaynaklanan, hem de içeriğin ötesinde, biçemden kaynaklanan şiirsellik irdeleniyor. İncelemenin yazılış biçimi yine diyaloglara dayanıyor. Bu biçim sorularla gelişebildiği için, Memet Fuat'a sorunsalları açımlamada kolaylık sağlıyor. Anlamı örten fazla süslü yazılardan, şiirsel düzyazıyı ayırıyor Memet Fuat. Edebiyatımızdan örneklerle düzyazıdaki şiirin içeriksel ve biçimsel yol alışını açımlıyor. Seçtiği yazarlar, içerikteki şiirselliği "geçmiş özlemi"ne yaslanarak aktaranlardır. "Yaşamdaki Şiir" adlı yazıda, bu defa, şiiri günümüz yaşamında arayan yazarlara değiniyor. İnsan ilişkilerindeki şiirsellikleri aktaran yazarlar bunlar: Halikarnas Balıkçısı, Sait Faik, Yaşar Kemal, Füruzan, Latife Tekin. Bu yazarlardan örnekler veriyor Memet Fuat.
Üzerinde durulmaya değer bir nokta da "Yaşlı Bir Şaire Mektuplar"ın kapağı. Zeynep Ardağ'ın yaptığı kapak tasarımı gerçekten güzel!
Kitabın adı her ne kadar "Yaşlı Bir Şaire Mektuplar"sa da, genç şairler mutlaka okumalılar bu şiir yazılarını. Şiirin yakın tarihini, çeşitli yönelişlerini yalın, aydınlık bir biçemden öğrenmek için bir başvuru yapıtı...
Cumhuriyet Kitap; 06 TEMMUZ 2000
|