|
Nazım Hikmet Rubaileri
BİRİNCİ BÖLÜM
5
Sarılıp yatmak mümkün değil bende senden kalan hayâle.
Halbuki sen orda, şehrimde gerçekten varsın etinle kemiğinle
ve balından mahrum edildiğim kırmızı ağzın, kocaman gözlerin gerçekten var
ve âsi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki dokunamıyorum bile...
>>>
Asım Bezirci Yaktığınız O Adam
'Bilimden Yana', Asım Bezirci'nin 1950 ortalarında başlayıp sonlarına doğru yekinip ayağa kalktığı, yanana dek hatta yandıktan sonra da inatla, ısrarla, öyle olmaz böyle olur diyerek sürdürdüğü nesnel, bilimsel eleştiri anlayışının manifestosu kuşkusuz.
M.SADIK ASLANKARA
Yaktığınız o adam... Asım Bezirci... Kimdi o?
1950'lerde yirmilerini süren bir delikanlı...
"Edebiyatı öteden beri delice seviyordum, kitaba da düşkündüm. Fakat denemeci, hele eleştirmen olmayı aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Durmadan okuyor, arada bir şiir yazıyordum. Tek tük de hikâye. Gene de gözüm romancılıktaydı Roman taslakları çiziyor, özetler çıkarıyordum... / O yıllarda Varlık dergisi bir eleştiri yarışması açmıştı. İnancımın ateşinde pişirdiğim kızgın bir yazıyla katıldım... Ne var ki, daha ilk elemede döküldü yazım, dergide yayımlanmaya bile değer bulunmadı!"
Sonra aynı yazının 15 Temmuz 1955'te Forum'da yayımlanışı...Yirmi yedi yaşında başladığı eleştirmenlik... >>>
Cezmi Ersöz ile 'Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı' üzerine
'Aşkı ararken tıpkı kurnaz çıkarcı tüketiciler gibi davranıyoruz'
Cezmi Ersöz'ün, "Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı kitabı, okuyucuları ile buluştu. Vedat Sakman ve Haluk Çetin'in besteleri, Leman Sam'ın sesi ile yorumlanan Cezmi Ersöz şiirlerinin yer aldığı CD de kitapla birlikte okuyucuya sunuluyor. "Gelecek adına tek kaygım, 'aşk' oldu, hep..." diyen, yerleşik umutsuzluğu ile el ele aşka yürüyen, sevdiğine söylediği sözlerde yaşamın acımasızlığına, sosyal yaralara dikkat çeken, annesinin sevgi dolu kokusuna özlemli Cezmi Ersöz, 'kendisini terk edenlerin bile sığınağı olabilecek denli' engin gönüllü olduğunu duyumsatıyor. "Sevginle, zamanı, kendime dost kılıyorum." tümcesiyle yüreğinin sıcaklığını hissederken, gelecek kaygısını sevda ile hafifletme çabasından etkilenmemek olanaksız. Anlatımında eski otobüslerle yolculuk etmek, fakir otel odalarında düşlenen aşklar sık sık yer alırken, bu çağrışımlar, yaşama bakış açısının; hep ezilmiş, dışlanmışları kendinden bilmesinin sözcüklere yansıması olarak dikkat çekiyor. Aynı duyarlılık; ölüm orucu ile ilgili ya da edebiyat dünyasındaki sorunların sesi olma konusunda yaptığı çıkışlarda da görülmektedir. Cezmi Ersöz ile suskunluğunu ve yalnızlığını bir süreliğine erteleyerek hazırladığı, "Derinliğine Kimse Sevgili Olamadı" adlı kitabı üzerine söyleştik.
Mine ÖZGÜR >>>
Uğur Hacıhanefioğlu ile şiirlerini konuştuk
'Şiir akılla kavranılır'
______________________________________________________
Uğur Hacıhanefioğlu bir tıp profesörü. Öğrencilik yıllarında gönül verdiği şiiri hiç bırakmamış. Akademik kariyerini emeklilikle noktaladıktan sonra yıllardır biriktirdiği şiirlerini gün ışığına çıkarmaya başladı. Hanefioğlu ile şiirlerini konuştuk.
Mustafa ÖNEŞ >>>>>
Zamana dizilmiş su tanesidir şiir
BETÜL TARIMAN
Usta çırak ya da çırak usta ilişkisi... Şair hep çırak mı kalmalıdır? Ya da en güzel şiirler acemiyken yazılır düşüncesinden yola çıkarak o tatlı acemilikle yazılan şiirler neden bizi etkiler? >>>
Zeynep Uzunbay'dan
Hayatla şiir el ele
_______________________________________________________
Türk şiir tarihi açısından bakıldığında uzun yıllar cılız bir dal olarak anılan şair kadınlar günümüzde hem nitelikçe şiirimizi geliştirmekte hem de sayıca çoğalmaktalar. Bu zenginliği sağlayan soluklardan biri olarak dikkati hak eden bir şair Zeynep Uzunbay.
Asuman SUSAM >>>>>
Almanya'da yaşayıp Türkçe yazan bir yazar: Güney Dal
==============================================
Güney Dal, 1972 yılından bu yana Almanya'da yaşıyor ve yazıyor. Şimdiye kadar roman ve öykü olarak sekiz kitap yayımladı. Son romanı "Aşk ve Boks"la yeniden gündeme geldi. Yıldız Ecevit de Güney Dal'ı enine boyuna inceledi.
YILDIZ ECEVİT
Altmışlı ve yetmişli yıllarda, çoğunluğu ekonomik, kimisi de siyasal nedenlerle Almanya'ya göç eden ve şimdi sayıları iki milyonu aşan Türk insanı, Avrupa'da yeni bir karma kültürün de oluşmasına yol açtı. Kendi gelenek-göreneklerini Avrupa kentlerine taşıyan bu insanlar, kimi yerde onları yerel koşullarla bireşime ulaştırarak çarpıcı multi-kültürel oluşumların ortaya çıkmasına neden oldular.
20. yüzyıl Orta Avrupa coğrafyasında görülen bu farklı kültürel gelişmenin sanatsal düzlemdeki en çarpıcı yansımaları ise edebiyatta gözlemlendi. Almanya'daki Türk insanı, yaşadığı kültür şokunu bu farklı kültürle uyuşmazlığını, dışlanmışlığını, yabancılığını...
devam >>>>>
Arife Kalender ile 'Şiir Irmakları'nı konuştuk
'Eskiden şairler arasında bir paylaşım varmış'
_____________________________________________________
'Şiir Irmakları' Arife Kalender'in yıllarca süren çalışmalarının toplamı. Çağdaş şiirimizin on dört ustasıyla ilgili yazıların bir bölümü dergimizde yayımlanmıştı. Arife Kalender'le çalışmasını konuştuk.
Ümit GÜNEŞ >>>>>
Prof. Dr. Gürsel Aytaç'tan vazgeçilmez bir başvuru kaynağı
==============================================
Genel Edebiyat Bilimi
Gürsel Aytaç'ın ''Genel Edebiyat Bilimi'', edebiyatla ilgili çok geniş bir kuramsal altyapı üzerine kurulmuş bir çalışma; edebiyatı ilgilendiren temel alanlara/ ölçütlere/ kuramlara/ sorunlara üstten bir bakış gerçekleştiriyor; tüm bu birimleri tek bir çatı altında topluyor. Bu bağlamda bakıldığında, Türk edebiyat araştırmacılığında yayımlanan ilk bütüncül 'edebiyat bilimi' kitabı olma özelliğini taşıyor Aytaç'ın yapıtı.
YILDIZ ECEVİT
"Bir edebiyat kuşatıcısı'' diye başlık atmıştı Turhan Günay, Gürsel Aytaç'ın kapak olduğu ''Cumhuriyet-Kitap Eki''nin ilk sayfasına. 'Ne kadar yerinde bir saptama' diye düşünmüştüm o zaman. Gerçekten de, onunla paylaştığım 20 yıllık akademik geçmişimin her anında, ardı kesilmeyen bir üretim süreci içindeydi Gürsel Hoca. Damokles'in kılıcı gibi yaşamının üstünde asılı duran hasta kalbine...
devam >>>>>
'Dilinde Tüy Biten' Sevgi Özel'le yeni kitabını konuştuk
'Güzelim dilimizi sorunlara bulayanlardan bıktım'
______________________________________________________
Sevgi Özel'in yeni kitabının adı 'Dilimde Tüy Bitti' adını taşıyor. Özel, deneme tadındaki yazılarıyla kitap boyunca değişmeyen iki başlık altında Türkçenin sorunlarını ele almış. Önce kitabın adından başlayarak sorduk kendisine, o da anlattı.
Sevgican Can YAĞCI >>>>>
Orhan Pamuk bu kez yazılarıyla...
=============================================
'Öteki Renkler'
"Kitaplarım yayımlanmaya başlayınca şimdi çok iyi yalan söyleyebildiğim anlaşılmış, gerçekler hakkında ne düşündüğüm de merak edilmeye başlanmıştı. Bu kitaptaki yazıların çoğu bu taleplere karşılık olarak yazıldı" diyor Orhan Pamuk kitabıyla ilgili olarak.
YILDIZ ECEVİT
"Mutlu olabilmem için her gün bir miktar edebiyatla ilgilenmem gerekiyor. Bunu özür diler gibi ve durumumu açıklamak için söylüyorum. Hani her gün bir ilaçtan bir kaşık alması gereken hastalar vardır. Herkesinki gibi hayat sürebilmek için şeker hastalarının her gün bir kere iğne olmaları gerektiğini çocukluğumda öğrendiğimde çok acımıştım onlara: Yarı ölü olduklarını düşünmüştüm. Edebiyata bağımlılığım da beni bu anlamda 'yarı ölü' duruma getirmiştir. Hayattan kopuk olduğumu söyleyenlerin de bu yarı ölü duruma işaret ettiklerini sanıyorub."
Orhan Pamuk'un, Bilkent Üniversitesi-Türk Edebiyatı Bölümü'nün hazırladığı etkinlikte yaptığı konuşma metninin başlangıç tümceleriydi bu sözler; yaşamayı yazmakla özdeşleştiren bir edebiyat sanatçısının, ana sorunsalını, gündelik yaşamdan alınan bir örneğin...
devam >>>>>
4.000 yıl önce yazılan şiiri Sümerceden Muazzez İlmiye Çığ çevirmişti
-----------------------------------------------------
Sevgililere dünyanın en eski aşk şiiri
Kefeli "Müşterilerimize, sevgi iletilerini daha anlamlı kılmak adına dünyanın en eski aşk şiirini armağan ediyoruz'' dedi.
İstanbul Haber Servisi - Bisse gömleklerinin sahibi, Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Kefeli , ''14 Şubat Sevgililer Günü'' nde, ''dünyanın en eski aşk şiiri'' ni müşterilerine hediye ediyor. Kefeli, geçen yıl ''Tarihi Eserlerimizi Geri İstiyoruz'' tasarısını başlattıklarını, İstanbul'un tarihi yerlerini katalog ve tanıtım filmlerinde kullanarak uluslararası fuarlarda sunduklarını söyledi. Arkeoloji Müzesi'nde düzenlenen toplantıda, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü İsmail Karamut da Sümerler'in çivi yazısıyla yazdıkları yaklaşık 4 bin yıl öncesine ait şiirin Sümer Kralı Şusin 'e bir rahibe tarafından okunduğunu belirterek, şiiri Türkiye'nin ilk Sümeroloğu Muazzez İlmiye Çığ 'ın Türkçeye çevi rdiğini anlattı.
Toplantıda daha sonra şiir, oyuncu İpek Tuzcuoğlu tarafından seslendirildi. Kral Şusin için seçilmiş gelin tarafından yeni yıl bayramını kutlama töreninde söylemek üzere kaleme alındığı düşünülen şiirin Türkçesi şöyle:
Damadım, kalbimin sevgilisi,
Güzelliğin büyüktür, baldan tatlı.
Aslan, kalbimin kıymetlisi,
Güzelliğin büyüktür, baldan tatlı.
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.
Yatak odasında bal doludur.
Güzelliğinle zevklenelim,
Aslan, seni okşayayım,
Benim değerli okşayışlarım baldan tatlıdır.
Damadım benden zevk aldın.
Anneme söyle sana güzel şeyler verecektir.
Babam sana hediyeler verecektir.
Sen beni sevdiğin için,
Lütfet bana okşayışlarını.
Benim Tanrım, benim koruyucum.
Tanrı Ellil'in kalbini memnun eden Şusin'im,
Lütfet bana dokunuşlarını.
Cumhuriyet 11.02.2006
Marksizm ve Türk Solunun İdeolojik Geleneği
Mehmet Sinan / 1 Haziran 2005
1960-71 dönemi, Türkiye sol hareketinin tarihinde çok önemli bir kesiti oluşturmaktadır. Gerçekten de bu dönem, uzun yılları kapsayan bir örgütsüzlük ve suskunluktan sonra, Türkiye...
>>>
40 KUŞAĞI ÜZERİNE
Cumhuriyet Kitap; 09.09.2004
Romanları, şiirleri,düzyazı ve mektuplarıyla Ömer Faruk Toprak
Sesini özgürlüğe adayan bir şair
Yaşasaydı, dünyada emperyalizmin, memleketimizde de köktendincilerin kuşatmasını görecekti. Ölümünden sonra, eşi Füruzan Toprak'ın gayretiyle kitaplaştırılan Toplu Şiirleri, Düzyazıları, Portreleri ve Mektupları ile adına kurulan Halk Kütüphanesi, onun değişik fotoğrafları olarak halkın yaşamında yerini buldu. Bugünün mücadelesi de gücünü, sesini özgürlüğe adayan Ömer Faruk Toprak ve onun gibi ustaların yaktığı ateşten alarak sürüyor.
Güngör GENÇAY
Resmi ideolojinin güdümünde hazırlandığı için, siyasi tarihlerden o ülkenin gerçek yüzünü görmek olası değildir. Edebiyat tarihleri ise, gerçekliğin ortaya çıkması yolunda önemli katkılar sunar. Bugüne kadar gelinen süreçte, doğru bildiğini söylediği ya da erk sahibini eleştirdiği için kelle veren birçok edebiyat adamını hepimiz tanıyoruz. Bunun nedeni, sanatın, özellikle de edebiyatın doğası gereği muhalif kimlikli sanatçı yaratma gibi bir özellik taşımış olmasıyla açıklanabilir.
Çoğunluk; savaş, şiddet ve baskıların yükselişe geçtiği dönemlerde muhalif kimlikli sanatçılar ve gazeteciler, halkın sesi olma misyonunu üstlenirler. 2. Dünya Savaşı yıllarına bakıldığında, bu korkunç ortamın resmini görmek olasıdır.
AYAKLANAN FAŞİZM
Dönemin tanığı olan Hasan İzzettin Dinamo, dünyayı istila etmek için ayağa kalkan faşist saldırının, genel ve ülkemize özel görünümünü
''1939 yılının yazı sona eriyordu. Faşist Alman orduları, Avrupa'nın, dolayısıyla bütün yüryüzünün barış bahçeleri üzerinden korkunç bir demir kasırgası gibi geçiyordu. Bütün usu başında olan kişiler, artık önlenemez bir felaketin yüryüzünün kapısını çaldığına inanıyordu. Gelen kasırga, salt bir yabancı ordu değildi. Bununla birlikte, insanoğlunun en güzel, en iyi, en sevgili şeylerini yeryüzünden kaldırıp, unutulmuşluğun çöplüğüne atacak, kapkara demirden bir düşünüş de geliyordu. Bu Faşizmdi. Bütün yeryüzünün canlılarını, cansızlarını, yenilir içilir her şeyini, özetle, doğanın yeryüzü canlılarına bağışladığı sayısız nimetleri zorla koparıp almak, bunun en aşağı bin yıl için onun buyruğuna vermek istiyorlardı.
...Bu siyasal, kapkara hesaplı, örgütlü gericilik, küçük Avrupa devletlerinden doğudakilerini birer biblo dükkânı gibi çiğneyerek, Sovyetler ülkesinin sınırına dayanmıştı... Kulağıma kötü kötü haberler çalınıyordu. Bütün sabıkalılar; -bunlar arasında siyasi olanlar da vardı- sürgün edilecekti. Bunlar için listeler hazırlanıyordu.
...Kimi faşizan Türk yöneticileri de, Türkiye Almanlarca işgal edildiğinde, bunu her saat bekliyorlardı... Alman cellatlarıyla el ele Türkiye'yi sömüreceklerini, böylece saltanatlarını sürdüreceklerini sanıyorlardı.'' diyerek dile getiriyor.
Açıkça olmasa da Almanlardan yana bir tavır takınan dönemin iktidarı da halkı eziyor ve muhalefeti ortadan kaldırmaya çalışıyordu. Savaş yıllarının tek muhalif gazetesi olan (Tan) gazetenin sahip ve yazarı Zekeriya Sertel, bu olguyu
''En masum sandığımız yazılardan dolayı gazeteyi kapatıyorlardı. Gazeteleri kapamak hakkı bakanlar kuruluna verilmişti. Bu yetki sık sık kullanılıyor, gazeteler ve geazeteciler ürkütülüyordu. O sırada bu felaket en çok (Tan) gazetesinin başına geliyordu.
...Yalnız basın özgürlüğü değil, bütün demokratik haklar kaldırılmıştı. İşçi, köylü, aydın, hiç kimse kendi başına örgütlenemez, haklarını savunamaz, sendika kuramazdı. Dernek kurmak, gösteri yapmak, grev ilan etmek yasaktı. Diktatörlük gittikçe kuvvetleniyordu,'' diyerek açıklıyor. Ne var ki, edebiyat cephesinde de durum daha farklı değildir. Mehmed Kemal
''Bu kitapla, 1940-1950 arasında acı çeken, anlaşılamayan, düşün ve sanat uğruna hapislerde yatan, yiten, eriyen bir kuşağın çilesi var. O günün resmi görüşüne göre damgalanmışlar, yasak bölgelere itilmişler, sıkışan iktidarlara yem olmuşlardı. Fişlenmişler, dosyalanmışlır, iktidarların her sıkışmasında ezilmişlerdir. Bu kuşak, İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra gelen yeni ve ileri düşüncelerin temsilcisidir. Savaşın insanlık dışı, faşizmin sadece Türkiye için değil, dünya için bir baş belası olduğunu söylemiştir. Kuşağımızın suçu, yeni düşünleri yıllar öncesi söylemesidir'' saptamasıyla bu durumu ortaya koyuyor. Kendisinin ''Acılı Kuşak'', Attilâ İlhan'ın ''Fedailer Mangası'' adını koyduğu bu kuşak şair ve yazarları, ölümlerine, yaşayanları ise günümüze dek, direngen tavırlarını bırakmamışlardır. Bu kuşağın şair ve yazarlarından biri de Ömer Faruk Toprak'tır.
GÖNEN'DEN KÜLLÜK'E
14 Şubat 1920 günü İstanbul'da doğan Ömer Faruk Toprak'ın çocukluğu, Gönen'de, Ömer Seyfettin'in çocukluğunu yaşadığı mahallede geçmiştir. Yunus Emre, Karacaoğlan ve Köroğlu'nun şiirlerini ilk kez annesinden dinlemiş ve ''Zavallı Çocuk'' adını taşıyan ilk yazısı on dört yaşındayken ''Mektepli Gazetesi''nde yayımlanmıştır. İlk şiirleri 1940-41 yıllarında Servet-i Fünun-Uyanış, Dikmen ve Yeni Edebiyat dergilerinde görülmeye başlamış, daha sonra kendisinin kurucusu ve yazarı olduğu dergilerle, Türkiye'nin ilerici diğer gazete ve dergilerine, şiirleri, kitap tanıtma, portre, deneme, araştırma yazıları ve öyküleriyle katkı sunmuştur. Gönen'de ortaokulun olmaması nedeniyle, ilkokulu bitirmesinden sonra, zorunlu olarak verilen bir yıllık arada sürekli Halkevi kitaplığına giderek okumuş, çeşitli dergileri izlemiştir. Bu olgu, ondaki edebiyat tutkusunu pekiştirirken, bir yandan da ufkunu genişletmiştir.
Kütahya Lisesi'ni bitirdikten sonra, İstanbul'a gelerek Hukuk Fakültesi'ne giden Toprak, birinci sınıftayken her hafta yayımlanan İnkılapçı Gençlik adlı tutucu bir gazetenin yönetimini üstlenmiş ve gazeteye ilerici bir öz kazandırmıştır. Diğer yandan, o dönemde sanatçıların uğrak yeri olan Küllük'te birçok sanatçıyla tanışmış ve çevresini genişletmiştir.
Baskıcı tek parti yönetiminin Ses, Küllük, Yeni Edebiyat vb. gibi ilerici dergileri kapatması üzerine Ömer Faruk Toprak ve arkadaşları, yeni bir dergi arayışına girmişlerdir.
YÜRÜYÜŞ DERGİSİ VE '40 KUŞAĞI
Fazıl Mahmut Ülküer adlı bir öğretmenin sahibi ve sorumlu yazıişleri müdürü olup, altı sayı çıkardığı Yürüyüş dergisini kiralayan Ömer Faruk Toprak, arkadaşlarıyla birlikte kattıkları paralarla, dergiyi kendi dünya görüşleri doğrultusunda yayımlamaya başlamışlardır. İlk sayısı 9 Eylül 1942'de yayımlanan ve 17-18. sayıdan sonra yönetim tarafından kapatılan dergide yazı ve şiirleriyle; Rıfat Ilgaz, Lütfü Erişçi, Hüsamettin Bozok, A. Kadir, Cahit Saffet, Niyazi Akıncıoğlu, Sait Faik, Suat Taşer, Kemal Sönmezler, Orhan Kemal, Samim Kocagöz, Kemal Bilbaşar, Çaloğlu, Fethi Giray, Hulusi Dosdoğru, Ümran Nazif, A. Arad, Burhan Arpad, İbrahim Sadri (Nâzım Hikmet) ve Ömer Faruk Toprak yer almıştı. Bu imzalar, aynı zamanda Toplumcu '40 Kuşağı'nın şair ve yazarıydılar. Ömer Faruk Toprak, hem dönem, hem de yazarları konusunda
''Bugün şiirimize 1940 kuşağı gene egemen, hatta daha gerçekçi olursak, çağdaş edebiyatımız altın bir çağ yaşıyorsa, en büyük pay 1940 kuşağına düşer. 1945'ten sonra adlarını duyuran beş-altı ozan, öykücü ve romancıyı unutuyorum sanmayın. Onların katkıları edebiyatımıza renk vermiştir. Fakat esas doğrultu 1940 Kuşağından gelmektedir.
...Özgürlük uğruna en güçlü direnmeyi de onlar göstermişlerdir. Sanatlarının özünde insancıllık damarı vardır. Hem CHP, hem DP yönetimine karşı çıkmanın ne demek olduğu bugün iyi değerlendirilmiyor.
...İşte 1940 insancıl şiirin getiren ozan topluluğu, ezilmişliklerin içinden geçerek geldiler bugüne. Onun için yarına umutla bakan yüzlerin yanında, acı bir söyleyiş kımıldanır.
...Devrimci bir şiir geleneğinin öncüleri ve ilk yaratıcıları olmuşlardır. Tarihte bütün devrimci sanat öncüleri, başlangıçta hep yadsınmıştır. Sonunda gelecek güzel günlerin sanatını getirdikleri anlaşılmıştır. Bugün biçimsel sanatı tutanlar, biçimsel düşünceye yerleşenler, inandırmak yadsına tutkusuna saplanmışlardır. Yalnız kendilerinin var olduğuna, çevrelerini inandırmak isterler. Bunda zaman zaman başarı da kazanırlar. Ama bunun geçici olduğu görülecektir,'' değerlendirmesini yapmaktadır.
Küçük burjuva anlayışını değiştirmek amacıyla mücadele veren ve edebiyata ileri bir dünya görüşü kazandıran sanatçıların; Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Cahit Irgat, Niyazı Akıncıoğlu, Suat Taşer, Fethi Giray ve kendisinin olduğunu söyleyen Ömer Faruk Toprak, bu ilerici hamlenin, öncül ve ardıllarının da olduğunu kabul etmektedir.
SUSKUN BİR YANARDAĞ
Ardında; İnsanlar (1943), Hürriyet (Suat Taşer'le, 1945), Dağda Ateş Yakanlar (1955), Susan Anadolu (1966), Ay Işığı (1973) şiir kitaplarıyla, anı, roman ve öykü türünde Duman ve Alev, Tuz ve Ekmek, Karşı Pencere ile Gönen Öyküleri'ni bırakan Ömer Faruk Toprak, 18 Ağustos 1979 günü aramızdan ayrıldı.
Ömer Faruk Toprak da, acılı bir dönemin şairi olarak acılı bir yaşam sürdü. Ama, zor oyunu bozamadı onun yaşamında. Bir buçuk ay hücrede yatması, daha sonra baş gösterecek hastalıklarının tohumunu ektiyse de, sanata ve uğruna sanat yaptığı halka olan inancını hiçbir zaman yitirmedi.. Halk yardıkçılarının tersine, halka yaklaşımı sosyalist bir dünya görüşü temelinde oldu. Değerlendirmelerini, insanı koşullarından ayırmadan ve sınıfsal çelişkiyi göz ardı etmeden yaptı. O nedenle Ömer Faruk Toprak'ın gerek şiir, gerekse yazılarında yılgınlık, bunalım ve kaçış sahnelerine rastlanmaz.
Dili yücelterek ve yaygara koparmadan sanat yapan şair, suskun bir yanardağ gibiydi. Ama lav yerine şiirleriyle hep güzellik sundu. İki bin yılına ulaşacak çocuklara
*...hey annesinin kucağındaki pembe çocuk
senin iki bin yılına varman garanti
sakın yetmiş ikinin bulutlu göklerinden
camlarımıza düşen kirli zamanı götürme
iki bin yılında düşünceler süt mavisi
hangi özgürlüğün çimeninde yürüsen
anayasal
gelin duvağı götür
ilkyaz sabahları götür
kuru fasulyesiz
ekmeksiz evreni bize bırak''
diye sesleniyordu. Yaşasaydı, dünyada emperyalizmin, memleketimizde de köktendincilerin kuşatmasını görecekti. Ölümünden sonra, eşi Füruzan Toprak'ın gayretiyle kitaplaştırılan Toplu Şiirleri, Düzyazıları, Portreleri ve Mektupları ile adına kurulan Halk Kütüphanesi, onun değişik fotoğrafları olarak halkın yaşamında yerini buldu. Bugünün mücadelesi de gücünü, sesini özgürlüğe adayan Ömer Faruk Toprak ve onun gibi ustaların yaktığı ateşten alarak sürüyor.
Kaynak
H. İzzettin Dinamo/TKP Aydınlar ve Anılar/Yalçın Yayın. İst., 1989-Sh. 83-85
Zekeriya Sertel/Hatırladıklarım/Gözlem Yayın. İst., 1977-Sh. 214
Mehmed Kemal/Acılı Kuşak/Çağdaş Yayın. İst., 1977-Sh. 14-15
Nevzad Sudi/Kültür Anıları/Karşı Yayın. Ankara, 1997
Füruzan Toprak/Ö. Faruk Toprak'ın Düz Yazıları/ Kültür Bakanlığı, Ankara, 1994
Ömer Faruk Toprak/ƒ Duman ve Alev/May Yayın, İst., 1968
Yürüyüş Dergisi ve şiirleri
Cumhuriyet Kitap; 25.12.2003
Direncin şairi Kurdakul'un anıları yayımlandı
Geleceğimizi aydınlatacak bir kitap
Tüm kitapları "Evrensel Basım Yayın"ca yeni düzenlemelerle okura sunulan Şükran Kurdakul'un son zamanlarda iyi gitmeyen sağlığı onu sevenleri üzüyor. O ise, acılarını ve rahatsızlığını alt etmeye çalışarak ömrü boyunca yaptığı gibi toplantılara koşuyor, konuşuyor ve ülkesinin aydınlık geleceğine katkılarını sunmaya devam ediyor. Anıları da bu duruma bir ek gibi.
Öner YAĞCI
Şükran Kurdakul; 1943'te "Tomurcuk" ile başlayıp "Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri", "Giderayak", "Nice Kaygılardan Sonra", "İzmir'in İçinde Amerikan Neferi", "Halk Orduları", "Acılar Dönemi", "Bir Yürekten Bir Yaşamdan", "Ökselerin Yöresinde", "Ölümsüzlerle", "İhtiyar Yüzyıla" ile sürdürdüğü şiir kitaplarıyla özgün ve özgür bir şair olarak edebiyat dünyamızı zenginleştiren, "yenilikçi Türk şiirinin köşe taşlarından biri"dir. Kurdakul'un edebiyatımıza katkıları, şiirinin yanı sıra öyküsüyle de sürdü "Tanığın Biri", "Beyaz Yakalılar", "Kurtuluştan Sonra", "Onların Çocukları".
Onun şair ve öykücü olmakla yetinmeyeceğini kanıtlayan edebiyatçılığı, döneminin sorgulayıcısı olan "Yeryüzü", "Beraber", "Yelken", "Ataç" gibi dergilerle; kültürümüze zenginlikler katan "Ataç Yayınları"yla, bilinen edebiyat tarihi anlayışının sınırlarını zorlayıp özgürlüğün ve diyalektiğin üzerinde temellendirdiği "Çağdaş Türk Edebiyatı" adlı edebiyat tarihiyle ve yok sayılan, görmezden gelinen, unutturulmaya çalışılan edebiyatçıları da gündeme taşıyan, 1318 şair ve yazarın ve 136 düşün ve sanat dergisinin yer aldığı "Şairler ve Yazarlar Sözlüğü" ile sürdü. Edebiyatçılığının diğer ürünleri ise, "Nâzım'ın Bilinmeyen Mektupları", "Namık Kemal", "Şairce Düşünmek", "Zindandaki Şair, "Nâzım Dünya ve Biz"dir.
ZENGİN BİR YAŞAM
Tüm bunlar, yalnızca yazmakla yetinmeyen bir edebiyatçının ürünleriydi ve o, siyasal ve kültürel yaşamdaki örgütlü savaşımıyla, "Türkiye İşçi Partisi", "Türk Edebiyatçılar Birliği", "Türkiye Yazarlar Sendikası", "PEN Yazarlar Derneği", "Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı", "Özerk Sanat Konseyi", "Ulusal Sanat Kurulu" gibi kurumlardaki yöneticilikleriyle de yaşamını ve yaşamımızı zenginleştirmeye devam etti.
Ona, "1983 Nevzat Üstün Şiir Ödülü", "1998 Filistin Yazarlar Birliği Barış Ödülü", "19. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı", "1999 Makedonya Yazarlar Birliği Edebiyat Yasası Ödülü", "Dünya Şiir Günü 2002 Büyük Ödülü", "2002 Terakki Vakfı Şiir Onur Ödülü" ödülleri verildi. Hakkında Alpay Kabacalı ("Coşkunun ve Direncin Şairi") ve Öner Yağcı ("Şükran Kurdakul; Yaşamı Sanatı Yapıtları") kitaplar yazdı. "50. Sanat Yılı", "70. Yaşı", "75. Yaşı" birçok il ve ilçede, birçok kurumca toplantılarla kutlandı.
Tüm kitapları "Evrensel Basım Yayın"ca yeni düzenlemelerle okura sunulan Şükran Kurdakul'un son zamanlarda iyi gitmeyen sağlığı onu sevenleri üzüyor. O ise, acılarını ve rahatsızlığını alt etmeye çalışarak ömrü boyunca yaptığı gibi toplantılara koşuyor, konuşuyor ve ülkesinin aydınlık geleceğine katkılarını sunmaya devam ediyor. "Biz ki acılar döneminden / ellerimizi kirletmeden geçtik..." dercesine...
"Cezaevinden Babıali'ye Babıali'den TİP'e" adını verdiği anılarıyla geçmişe yolculuk yaparken de geleceğimizi aydınlatıyor Şükran Kurdakul.
"YETİM ÇOCUK DUYARLIĞI"
"Yetim Çocuk Duyarlığı" ile başlıyor anılarına ve o daha bir yıl dört aylıkken toprağa verilmiş olan, "kaç cephenin savaşçısı olduğunu sonradan öğrendiği" babası Binbaşı Mehmet Salih Şehremini ile ilgili sorular sorduğunu aktarıyor. "Trablus'a, Balkan Savaşı'na, Sarıkamış'a, Sina Çölü'ne, Çanakkale'ye..." katılan babasının o yıllardaki fotoğraflarına bakarak asker olmayı düşlediğini söylüyor. Ulusal Kurtuluş Savaşı'na İstanbul'daki Mim Mim adlı gizli örgütte çalışarak başlayan babasının yokluğunda geçen çocukluk günlerini şiirle nasıl doldurduğunu, "yetim çocuk" duyarlığıyla çocuk dergilerinde ve magazin dergilerinin şiir sayfalarında hece ölçüsüyle yazdığı şiirlerinin yayımlanmasını anlatıyor. Karşıyaka Ortaokulu ve Namık Kemal Lisesi'nde okurken, "Kaç kuşağın kafasını aburcuburdan arındırıp bilimsel kazanımlara açık tutan" Sabahattin Arıç ve Ziya Şölen adlı iki öğretmeninin katkılarından ve o yılların çocukluk arkadaşları olan Attilâ İlhan, Mustafa Şerif Onaran, Kemal Bekir'den söz ediyor.
16 yaşındayken "Yedigün" "İstanbul" ve "Fikirler" gibi İstanbul dergilerinde adını görmeye alışmıştır ve kendi olanaklarıyla "Tomurcuk" adlı şiir kitabını (1943), ertesi yıl da "Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri"ni çıkarır. Bir yıl içinde de kendindeki değişimi gözlemeye başlar
"Servet-i Fünun-Uyanış'ı tanıdım, yeni edebiyat hareketinin yalnızca Garipçilere bağlı olmadığını öğrendim. Sait Faik'i, Nâzım Hikmet'i, Sabahattin Ali'yi okudum. Dünyamızın arka penceresini aralayarak ne vazgeçilmez gerçeklerin, ne korkulu rüyaların var olduğunu öğrendim. Rilke'yi, Çehov'u, Gorki'yi, Balzac'ı okumaya başladım. Kendi gerçeğimi öğrenmeye başladım. Bu gelişme şiirlerimi de etkilerdi. Acele etmediğim zaman dizenin yapısını belirleyen kendine özgülüğü bile bulmaya başladığımı görüyordum..." (s. 18)
İYİMSER OLMAK
Kurdakul, "çok küçükken acıların üstesinden gelmenin ustası olmuştum..." diyor. "İyimser olmayı yaşam felsefesi haline" getirdiğini; kültür odakları olan İzmir ve Karşıyaka Halkevleri'nin çalışmalarını; Kemal Bilbaşar'ın yazdığı "İzmir Kültür"; Behice Boran, Niyazi Berkes, Pertev Naili Boratav'ın çıkardığı "Yurt ve Dünya"; Besim Akımsar'ın çıkardığı, Behçet Necatigil'le Nahit Ulvi Akgün'ün şiirlerinin çıktığı "Kovan" ve "Fikirler" dergilerinin o yıllarını; İzmir Şehir Tiyatrosu'nun kuruluşunu; Nâzım Hikmet'in rahle-i tedrisinden geçen" Naci Sadullah'ı anlatıyor.
"Sosyalist Savaşımda İlk Adım" bölümünde, 40 Kuşağı'nın "kendimizle, iktidardakilerle, hızla gelişen Demokrat Parti" ile hesaplaştığını; 20 Haziran 1946'da kurulup dört beş ay içinde birçok büyük ilde örgütlenen ve Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi'nin (TSEKP) ve Türkiye Sosyalist Partisi'nin (TSP) bayrak açtığını; bu partilerin ve "Sendika", "Ses", "Gün", "Yığın", "Dost" gibi gazete ve dergilerinin 16 Aralık 1946'da İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı'nca kapatıldığını; bayrak açtığını; Recep Peker'in "Truman Doktrini"ne minnettar kalışını ve hapislikle ilk tanışmasını anlatıyor
"Evden alıp önce 1. Şube'de tuttular... Sonra İzmir Eski Cezaevi'nin Jandarma Karakolu'nda bir odaya kapattılar... Ertesi akşamüstü çıkarıp şakur şukur kelepçe taktılar bileklerime. Okuduklarım, birçok şeye alıştırmış olacak ki pek umursamadım... Denizli'ye götürülüyordum, trenle..." (s. 33-34)
Bu günlerin biriktirdiği duyarlığı yansıtan şiirini de aktarıyor
"...Jandarmalar, ellerimin garip nöbetçileri / Daha ilk kampana bile vurmadan / Yalnızlığın kelepçesini taktı içime... / İçimdeki adam kabına sığmıyor gene... / Kaç akşam geçirdiğim birinci şubeden / Bir tünelden kopar gibi çıkıyor trenimiz / Jandarmalar, ellerimin garip nöbetçileri / Hangi yalnızlığa gittiğimizi söyler misiniz?.." (s. 34)
1926-1927 doğumlu altı genç lise öğrencisi TCK'nin 141-142. maddelerine aykırı eylemde bulunma savıyla Denizli'de tutuklanır "Savcı ifademi aldıktan sonra cezaevinin yolunu tuttuk. Demir kapı açıldı kapandı. Duruşmalar başladı, bitti. Dürüstlüğü ve ihaneti tanıdık. Savcılarla yargıçların bizlerden başka dünyaların insanları olduklarını gördük. Karar verildi. Beraat ederek çıkan arkadaşların ardından sevinmenin ve de bir başına kalmanın hüznünü yaşadık..." (s. 35)
Dört buçuk ay sonra Yargıtay'ın tahliye telgrafı ile cezaevinin kapıları açılır Kurdakul'a; "eskisine benzemeyen, tedirgin bir özgürlük dönemi" başlamıştır. O, "asıl güç"ün "kalem"de ve "birlikte çalışma"da olduğunun bilincindedir; çünkü "Biri düşüncenin somutlanmasını, öteki yaşama geçmesini" sağlamaktadır.
1947'de "Genç Nesil" dergisini (3 sayı) çıkarır genç arkadaşlarıyla. Cahit Sıtkı'nın Nâzım Hikmet üzerine yazdığı şiirin son iki dörtlüğü bu dergide çıkmıştır "En yavuz evladı bu memleketin / Nâzım Ağbi mapushanelerde çürür." Eluard'ın dediği gibi, Fransız direnç hareketinin şairlerle kazanıldığını öğrenmiştir; "Çünkü onlar biz demeyi öğrenmişlerdir." Kurdakul, "Bence bizim toplumsal savaşım tarihimiz için de geçerli olan bir yanı var bu sözlerin." diye ekliyor.
O yılın haziran ayında askere alınarak "Maraş Sürgün Alayı"na gönderilir. 1950 Ağustosu'nda tezkeresini alıp İstanbul'a gider. Sınavı kazanarak 6 ay Beşiktaş Noterliği'nde daktiloculuk yapar, sonra Ziraat Bankası'nın Bahçekapı şubesinin deposunda çalışır. "Kaynak" dergisinde şiirleri çıkar. Rıfat Ilgaz'la, A. Kadir'le, Cahit Irgat'la, Arif Barikat'la (Damar), Lütfi Erişçi ile tanışır, onu anlatır; 1946 tutuklamalarından sonra Mehmet Ali Aybar'ın "Hür" ve "Zincirli Hürriyet"; Aziz Nesin'in "Başdan", "Yeni Başdan"; Rasih Güran'ın "Nuh'un Gemisi"; Barışseverler Cemiyeti'nin "Barış" dergi ve gazetelerini çıkardıklarını; bu dergilerin "demokratikleşmenin vazgeçilmez koşulları adına savaşım verirken ABD yardım programının ülke bağımsızlığına ters düştüğünü anlatmayı gündemlerinin birinci maddesinde" tuttuklarını; bu nedenle de "son CHP hükümetlerinin onları yasadışı baskı yollarıyla susturmaya çalıştı"ğını söyleyen Kurdakul şöyle devam ediyor "Markopaşa, kapatıldığı için Merhum Paşa, Malûm Paşa adlarıyla çıkmak zorunda kaldı..." (s. 39)
"YERYÜZÜ"
Baskıların Demokrat Parti iktidarında da sürdüğünü; 1951 yılı sonuna doğru Orhan Kemal, Rıfat Ilgaz, A. Kadir'le birlikte "Yeryüzü" adlı bir dergiyi çıkarmaya karar verdiklerini; ilk sayının 15 Ekim'de, Nâzım Hikmet'in Romanya'da olduğunun öğrenildiği günlerde çıktığını; ikinci sayıyı bağladıklarında "TKP tutuklamaları"nın başladığını; dördüncü sayı çıkmadan Arif'in tutuklandığını; çıkan üç şiir nedeniyle Suat Taşer, Şükran Kurdakul ve Sabih Şendil'in mahkemeye verildiğini anlatıyor ve ekliyor "Yeryüzü'nün yayımlandığı yıl Cezayir halkı kurtuluş savaşı veriyordu." (s. 40) İktidar, bağımsızlıkla ilgili Atatürk'ün demeçlerinden alınan sözler hakkında bile soruşturma açmaktadır...
"Tasarıların Kaptan Köşkünde" bölümünde Orhan Kemal'le tanışmasının öyküsünü anlatır sevecenlikle. "Yeryüzü"nün
Cumhuriyet Kitap; 14.11.2002
Tüm Şiirleri Evrensel Yayınlar tarafından yeniden basıldı
Şükran Kurdakul'un ilk şiirleri
Şükran Kurdakul Ustanın tüm yapıtları Evrensel Yayınları tarafından basılıyor. Altı kitaplık Toplu Şiirleri'nin ardından devasa çalışması Türk Edebiyatı Tarihi de dört cilt olarark yayımlandı.
ÖNER YAĞCI
Sevmekten de sormaktan da korkmayan, şiirin bir vazgeçilmezlik olduğuna inanan, şiirlerini yaşamın her kesiminde etkisini sürdüren derin acılar karşısında ayakta kalma istenciyle yazan 1927 doğumlu Kurdakul, bir yıl dört aylıkken, Trablus Balkan, Sarıkamış, Sina Çölü, Çanakkale, İnönü, Sakarya savaşlarını gören ve görev başında ölen babası Şehreminili Binbaşı Mehmet Salih, Antalya'da toprağa verilir.
Çocukluğu, "Benim babam nerede?" sorusuyla geçen Şükran Kurdakul'a, gerçeğin özünü, sekiz yaşındayken eline geçen bir mezar fotoğrafı anlatır. Baba sevgisinden yoksunluk onda uzun süre bir kırılmışlığa, boyun büküklüğüne neden olmuştur ama annesinin anlattıkları ve babasının fotoğrafları arasında bağlar kurarak özel bir baba kavramı yaratır ve mistikliğe düşmeyerek alabildiğinde gerçekli olmaya başlar.
Topkapı'daki evlerinde geçen ve ilkokulu bitirmesiyle süren 12 yıl boyunca babasının fotoğraflarına bakan Kurdakul'un ilk gençlik dönemleri, babasının kimliğiyle, onun yaşadığı tarihsel olaylarla ve anılarıyla, annesinin anlattığı gerçek öykülerle beslenir. Bu gıdalanmayla ve yetim çocuk duyarlılığıyla, "Memnunum bu hayattan / Hoşuma gidiyor bu deniz" gibi kırık dökük dizeler yazar ve bu dizeler dönemin Çocuk Sesi, Maceralar Diyarı gibi dergilerde yayımlanır (1940). Okuduğu duygu dolu şiirler onda dehşetli bir ağlama isteği yaratmaktadır.
İzmir'e göçerler ve Karşıyaka Ortaokulu'nda son sınıfı okurken, derslerinde Sabahattin Ali'nin öykülerini okuyup tartıştıran ve toplumsal yaşamdaki gelişmeleri izleyen Türkçe öğretmeni Sabahattin Arıç'tan çok şey öğrenir. Eski şiirimize meraklıdır Kurdakul ve Osmanlıca sözcükleri kullanmayı sevdiği için bir kompozisyon ödevine öğretmeni, "Sen bir molladan mı ders alıyorsun?" diye yazar.
1941-42 arasında Yarım Ay, Yedigün gibi magazin dergilerinde ilk şiir denemeleri olan ve hece ölçüsüyle yazdığı çocuk yaşı ürünleri yayımlanır. Karşıyaka Lisesi'nde okurken tarih öğretmeni, kaç kuşağın kafasını bilimsel kazanımlara açan Ziya Şölen'dir, okul ve mahalle arkadaşlarının arasında ise Attilâ İlhan, Mustafa Şerif Onaran, Kemal Bekir gibi geleceğin edebiyatçıları vardır. 16 yaşında ve lise öğrencisiyken iç sıkıntılarından kurtulmak amacıyla yazdığı ilk şiir denemelerini Tomurcuk adlı bir kitapta toplar (1943) ve ilk şiir kitabının sevincini yaşar.
Karşıyaka Halkevi'nde şiirlerini okur ve bayram törenlerinde kürsüye çıkarılır ve ertesi yıl ikinci şiir kitabı Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri'ni yayımlar. İlk kitabındaki "Varlığım durmadan akan bir sudur/ Ömrün sonsuz bir yolun yolcusudur" dizeleri, uzun bir şiir maratonuna çıkan bir şairin habercisidir sanki. Hece ölçüsüyle ve uyaklarla yazılan şiirler, genç duyarlıklarıyla dolu olan, kötümser ama sevimli iç dünya şiirleridir. Duygu selinin yanı sıra doğaya yakınlığın da yer aldığı bu şiir denemelerinde bol üzünç de vardır. Bu şiirlerde, ölçüler düzgün, uyaklar zorlamasız, anlatım yalın, dil durudur. İkinci kitabında, kötümserliğin yerini iyimserlik almaya başlamıştır. 17 yaşın çocuksu olgunluğu vardır şiirlerde. Çağdaş edebiyatımızın kapılarından bakma ve topluma açılış başlamış gibidir.
Kendi gerçeğini öğrenmesi özgünlüğü de yakalamaya başlamasını getirmiştir ama o artık yeni bir arayıştadır ve yeni bir şiir ırmağının akıntısına yönelecektir, çünkü Nâzım Hikmet'in şiirini tanıyacaktır. 1944'le birlikte Serveti Fünun/ Uyanış, Varlık, Çığır, Ülkü, Fikirler dergilerini izlemeye ve kimilerinde şiirlerini yayımlatmaya başlar. Yürüyüş, Yurt ve Dünya, Adımlar, Pınar gibi sakıncalı sayılan başka dergileri de tanır. Yakın çevre ilişkilerini işlemeye başladığı şiirleri biçim ve içerik olarak değişmeye başlamıştır. Garipçilerin Garip sonrası şiirleri ona çekici gelmemekte ve hızla, Nâzım Hikmet'in takma adlarla yazdığı şiirlerin yörüngesine girmektedir. O dönemin birçok genç şair adayı gibi, Milli Eğitim Bakanlığı'nca yayımlanan Rus ve Fransız klasiklerinin ana yapıtlarını, Remzi Kitabevi'nin "Dünya Muharrirlerinden Tercümeler" dizisinden kitapları, özellikle başucu yapıtı bellediği Çehov, Gorki, Balzac, İstrati okur. Bu kitaplar on yaş büyük ağabeyi Necdet'in kitaplarıdır ve okudukça kişiliğini oluşturan öğelere su veren, istem gücünün canına can katan bu yazarlarla düşüp kalktıkça dünyayı algılaması değişmeye başlar. Varoluşunu kabul eder ve sevecenliği gelişir bu okuduklarıyla. Dünyaya yaşlı insanlar gibi bakmaya ama her şeyi tıkırında gençler gibi iyimser olmaya başlar.
Kurtuluş Savaşı felsefesine ters düşülen yıllardır ve ülkemiz girmese de dünyada Büyük Savaş yaşanmaktadır. Şükran Kurdakul, karneli ekmeği, kırk yaşındaki amcaların askere alınmasını, karaborsanın ne olduğunu, yokluğu, savaşı, Nazizmi, toplama kamplarını, Amerikan tröstlerini, demokrasinin inceliğini kavramaya başlamıştır. Özellikle Fransız yurtseverlerinin Nazizme karşı verdikleri direnme hareketini ve bu hareketin Aragon, Eluard gibi komünist partisi saflarında dövüşen şairler aracılığıyla edebiyata yansımasını kavramaya başlamıştır; bir de Kurtuluş Savaşımızın tarihsel yerini ve önemini düşünmeye.
Onun şair adayı olarak çıkardığı Tomurcuk ve Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri adlı ilk iki kitabındaki şiir denemelerinde henüz bu düşünüşlerin izleri yoktur. Şiirinin öz ve biçimce değişmesi için 1945 beklenecektir. Yahya Kemal'in, Mehmet Akif'in, Ahmet Haşim'in kimi şiirleri ezberindedir ama o, büyükler gibi düşünerek yaşamıştır savaş yıllarını. Yaşıtlarıyla ortak bir yazgıdır yaşadıkları.
Işıldaklar gökyüzünü taramaktadır. Nazi silahlarının namluları Ege Adalarından kıyılarımıza çevrilmiştir. Eski savaşların öykülerini dinlemektedir hep. Burası Ankara Radyosu diye başlayan haberler kan kokmaktadır. Ezberindeki şiirler bu yaşam koşullarında hiç tat vermemektedir ona. Birikiminin kaynağı olan gördükleri ve okudukları çelişmeye başlamıştır ve yaşadıklarıyla çelişmeyen yeni şairler araması bir zorunluluk olmuştur.
Bu dönemde Nâzım Hikmet'i tanır. 1940'lı yıllardaki dergilerde sık sık birlikte göründüğü ilk şair arkadaşı Attilâ İlhan ona Nâzım Hikmet'in kitaplarını vermiştir. Taranta Babu'ya Mektuplar ve Şeyh Bedreddin Destanı'nı okur. Nâzım Hikmet'in, o dönemin dergilerinde çıkan şiirlerini okuyup ezberler. Yahya Kemal, Mehmet Akif, Ahmet Haşimle beslenen şiir dünyası, birdenbire o kabına sığmayan dizelerle karşılaşınca denizlerin coşkun dalgalarını ilk kez görenlerin şaşkınlığına uğrar. Nâzım Hikmet'in şiirleri, onun oluşmaya başlayan kişiliğini, okuduğu öykülerle, romanlarla, gördüğü filmlerle bütünleştirir.
1943'le birlikte artık İzmir'e de gelen Yeni Edebiyat, Yürüyüş gibi dergileri de okuyarak Nâzım Hikmet sesine ulaşarak asıl dönüşümünü gerçekleştirmeye başlar. Nâzım Hikmet'in Havadis gazetesinde parça parça yayınlanan Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan çok etkilenir ve Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP)'in organlarında okuduğu konuya ilişkin değerlendirmelerle dünyaya daha geniş açılardan bakmaya başlar. Nâzım Hikmet'in o özgür, gür sesi, nabzında kendi toplumunun nabzını duyması, ahlakı, Kurtuluş Savaşı'na katılan bir adamın çocuğunda aynı coşkuyu yaratmıştır.
Böyle geçen çocukluk ve ilkgençlik döneminden sonra Kurdakul, yaşamında ve şiirinde yöneldiği yeni açılımlarla, kendisin bir başka kişiliğe götüren halkayı yakalar. Bu yeni halka, yeni siyasal düşünceleri ve bu düşüncelere uygun olan yeni yaşama biçimi halkasıdır. CHP, kendisinin yan kültür kuruluşlarından bile uzaklaşmaktadır. Kuşakdaşı birçok şair gibi, Mili Koruma Kanunu'nun yasaklarını göz göre çiğneyen kimi küçük ve orta tacirin sermayelerini nasıl artırdıklarını, köylünün nasıl topraksız bırakıldığını, han-ı yağmanın nasıl sürdüğünü, bürokrasinin nasıl güçlendirildiğini, gerçek kurtuluş yarışının gönüllü erlerinin nasıl güncelleştirilen ve ağırlaştırılan Türk Ceza Kanunu'nun 141 ve 142. maddelerinin baskısıyla başbaşa bırakıldığını gözlemler Kurdakul da.
Kalemin ve birlikte çalışmanın gücünü ilk kez, Nâzım Hikmet'in yakın dostu ve Tan, Yeni Asır, Akbaba'da yazdığı yazılarla yeni bir siyasal gülmece edebiyatı yaratan Naci Sadullah'ın İzmir'de çıkardığı Havadis gazetesinde somutlanmış olarak görür. İlkel baskı teknikleriyle çıkan Havadis'te, her gün Nâzım Hikmet'in Kurtuluş Savaşı Destanı'ndan bir bölüm yayınlanmaktadır. Canını dişine takmış Cihat Gökçek ve birkaç basım emekçisi 20 bin İzmirli'ye bu destanı götürmek için savaşmaktadırlar. Liman burjuvazisinin, ithalat-ihracat kodamanlarının, fiyakalı toprak ağalarının, asker-sivil iktidarına dur demeyi kafasına koyduğu dönemdir; toprağın, fabrikaların, banka hisselerinin sahipleri iktidara tam sahip olmayı kafaya koymuşlardır. Daha sonraki yaşamında da hiç tükenmeyecek olan sevecen bir duygusallıkla, sosyalist savaşımın daha önceki kuşaklarının biriktirdiklerini yaşama geçirmeye çalışanların arasında yer alan Kurdakul, bu koşullarda, kendiliğinden sınıf olan işçi sınıfı için ardı ardına sendikaların kurulması savaşımındadır.
Tüzüğünde irtica ve faşizme karşı aralıksız ve sistemli bir mücadeleyi ve emekçi halkın demokrasi hak ve hürriyetlerinden gerçekten yararlanmasını isteyen TSEKP'le uyum içinde olduğunu kavrar. Sevecen duygusallığının, kalemi ve birlikte çalışmayı harekete geçirerek, örgüt bilincine dönüştüğünü görür ve TSEKP'in Denizli örgütünü kurma girişiminde bulunur. Bu girişim, TCK'nın 142. maddesine aykırı eylem sayıldığı için 1946 Aralık ayının son günlerinde evinden alınıp önce 1. Şube'ye, sonra İzmir Cezaevi Jandarma Karakolu'na götürülür ve tutuklanıp Denizli Cezaevine gönderilir. Tutuklanması, duygularıyla arasında bir kopuş getirmez. Özgürlüğün, insanın kafasında belirlediği değerlerle var ya da yok olduğu bilincindedir o. Kapının kilitli, pencerenin demirli olması özlemlerini vurgular, yoğunlaştırır belki ama kişiliğinin özgür yanını ezemez onun, tersine daha anlamlı, daha derin bir içerik kazanır özgürlüğü.
1947 Mayısına kadar Denizli cezaevinde 4,5 ay tutuklu kalır, Milli Eğitim Bakanlığı kararıyla Denizli Lisesi'nden kovulur, dışarıda yalnızlığa itilirse de, o, yaşamın emrettiğini yapar Kavgayı, kitaptan, başka kentlerle, başka ülkelerin deneylerinden çıkarıp kendi toprağımızın özelliklerine, havasına, suyuna bakarak öğrenmek; ben demeyip biz demeyi öğrenmek; bunu yaparken gücünü düşüncenin somutlanmasını sağlayan kalemden ve düşüncenin yaşama geçmesini sağlayan birlikte çalışmadan almak.
Şükran Kurdakul'un ilk şiirlerini yayınladığı yıllarda Nâzım Hikmet hapistedir. Aziz Nesin'le Rıfat Ilgaz girip çıkarlar, Nâzım Hikmet yine hapistedir. Cezaevleri Genel Müdürü Esat Adil Sosyalist parti kurar, içeri girer çıkar, Kurdakul girer çıkar, Nâzım Hikmet yine hapistedir. Şükran Kurdakul, eylem içinde bulmuştur kendisini ve yurttaş olarak, şair olarak bu eyleme yan çizmeyi kişiliğine sığdıramaz. Çünkü ona göre, çok parti düzeni toprak ağalarının yanı sıra hacı yağını da çıkarmıştır günyüzüne.
Her alanda devrimciler ve karşı devrimciler vardır. Sanat, sanatçının başkaldırısıyla birlikte yürümektedir. Nâzım Hikmet'in başkaldırışı ideoloji içinde sanatı arayan ve yaratan bir düzeye eriştiği için vardır. Kurdakul, kuşağının bu inceliği çok geç kavradığını söyler. Kendisini eylem içinde bir toplumsal gücün parçası olarak buldukça şiirine güveni de artar. Şiirinin yapısını, kendi dize sorunlarını bilinçle düşünmesi 1947'lerde gerçekleşir.
Bir yandan Nâzım Hikmet etkisinden kurtulmak, kendi sesini bulmak çabası, bir yandan da Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Muhip Dıranas, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Kutsi Tecer havasından sıyrılma çabası başlar onda. Nâzım Hikmet'in şiirlerini okuduktan, öğrendikten sonra, yakın çevre ilişkilerine bakarken, insan sevgisi olarak somutlanan duyarlılığı şiire yansıtma yöntemlerini düşünür. Nâzım Hikmet'i tanıdıktan sonra yakınında gördüğü gerçeklerin şiire dönüştürülmesinin araçlarını bulur. Bu dil olanaklarını Yahya Kemal'de ve Ahmet Haşim'de bulamayacağımızı söyler. Tevfik Fikret'in meşrutiyetin namuslu insanlarının vicdanı olduğunu; Nâzım Hikmet'in yüz bin bildiriden daha zor yazılıp daha kolay yayıldığı, yüz bin satırın yaratamayacağı etkiyi yarattığını öğrenir ve onun "Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür/ ve bir orman gibi kardeşçesine..." dizelerini ilke kabul eder.
1948'de Genç Nesil adlı bir derginin çıkarılmasına katılır ( 3 sayı). Cahit Sıtkı'nın Nâzım Hikmet'e yazdığı ünlü şiir bu dergide yayınlanır. 1948 Haziranında askerliğini yapmak üzere "Maraş Sürgün Alayı"na gönderilir. 1950 Eylül'üne kadar askerdedir ve askerlik dönüşü İstanbul'a yerleşir. İstanbul'da Rıfat Ilgaz, A. Kadir, Ömer Faruk Toprak, Cahit Irgat, Arif Damar, Enver Gökçe, Ahmed Arif gibi "40 Kuşağı şairleri"yle tanışır. Sait Faik'i, Orhan Veli'yi, Oktay Akbal'ı, insancı, antiemperyalist ve savaşa karşı yazarlar olarak tanımlayan Kurdakul, sanatta asıl olanın toplumsal bir çağrışım olduğunu ve bu yazarların bunu gerçekleştirdiklerini söyler. 15 Ekim 1951-15 Mart 1952 arasında arkadaşlarıyla birlikte 15 günlük Yeryüzü; 1 Eylül 1952-1 Ocak 1953 arasında da 15 günlük Beraber dergisini çıkarır. 1953'ün 26 Eylül'ünden 1955'in 26 Eylül'üne kadar TCK'nın 141. maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle tutuklanır ve İstanbul Harbiye Cezaevi'nde kalır. 1960'a kadar Tan gazetesinde gece düzeltmenliği yapar. Yargılaması sürmektedir ve 1956'da Askeri Yargıtay'da aklanır. Aynı yıl üçüncü şiir kitabını yayımlar Giderayak.
Giderayak, ilk iki şiir denemesi kitabından on iki yıl sonra Şükran Kurdakul'un usta bir şair olarak ülkemiz şiir alanına katıldığı ve yedi yıl sonra yayımladığı Nice Kaygılardan Sonra (1963) adlı şiir kitabından önceki kitabının adıdır. Giderayak, aynı zamanda Şükran Kurdakul'un ilk şiir kitabı olarak da kabul edilmelidir.
On iki yıllık ara yeni bir Şükran Kurdakul şiiriyle buluşturur edebiyatımızı. Şiir üzerine düşünmeye başlamasının sonucudur bu şiirler. Artık içine sinen bir şiir yapısına, kendisine uygun bir şiir yapısına kavuşmuştur. 1945-1953 arasında Varlık, Kaynak, İstanbul, Genç Nesil, Fikirler, Yeryüzü, Beraber dergilerinde yayınladığı yüze yakın şiirini almamıştır bu kitabına. Yeni bir şiir ve yeni bir kimlik arayışındaki Kurdakul, "Bu uzun kaybolmalar içinde / Sen varsın, ben varım, özlemin var... / Karanlıkta aydınlık düşünceler içinde..." dizeleriyle özlemlerini şiirleştirmiştir.
Özgürlük, dost, doğa, sevgi özlemlerine tutsak olmuş ve bu özlemlere neden olan baskıların yıldıramadığı bir direnişçi şairdir bu şiirleri yazan; üzülen, hüzünlenen, ama boyun bükmeyen "Kapadı penceremi karanlıkların sisi / Gözlerine kapanan bütün kapılar / Korkmuş, sinmiş bir insanı göremedi sende / İşte tükenmedik, işte yitirmedik kendimizi..."
Sessiz bir duygu seli, hüzün, çağrışımlar, imgeler, düşünceler ve duygularla dolu coşkulu bir şiirdir bu. Sözcüklerdeki ses uyumu arayışıyla yeni ve özgün bir şiirsel yapıdır görülen. Sabrı ve çoğalmayı öneren dizelerle dolu olan ve çoğu hapishanede yazılmış olan bu şiirler, Şükran Kurdakul şiirindeki biçim-içerik birlikteliğinin de ilk ürünleridir.
Bu ilk ürünler, geleceğin büyük şiir ustası Şükran Kurdakul'un, İzmir'in İçinde Amerikan Neferi, Halk Orduları gibi antiemperyalist coşkularla dolu; Acılar Dönemi, Bir Yürekten Bir Yaşamdan, Ökselerin Yöresinde, Ölümsüzlerle ile süren ve İhtiyar Yüzyıla ile bilgeliğe ulaşan Şükran Kurdakul'un habercisidir.
NOTLAR
1. Bu incelemedeki kişisel bilgiler, kendisinden ve aşağıdaki kaynaklardan derlenmiştir
Anıl Al, "Tomurcuk Adlı Kitabından Bugüne Yazınımızda 50 Yılı Geride Bırakan Şükran Kurdakul", Cumhuriyet, 12 Mayıs 1993; Asım Bezirci, Temele Gül Dikenler, Çınar Yayınları, İstanbul, 1993; Atilla Özkırımlı, "Şükran Kurdakul ile 1940 Şairleri ve Yeni Çalışmaları Üzerine", Günümüzde Kitaplar, Kasım 1984, sayı 11, s. 3-7; "Bir Yürekten Bir Yaşamdan", Varlık, Nisan 1982, sayı 895; Enver Ercan, Şair Çünkü Onlar, Kavram Yayınları, İstanbul 1990, s. 143; Kemal Özer, "Acılar Dönemi Benim Yeniden Doğuşumdur", Gösteri, Temmuz 1981, sayı 8; "Kendileri/Yaşamöyküsünün İlk Bölümleri", Türkiye Yazıları, Ocak 1978, sayı 10, s. 26-31; Hikmet Altınkaynak, Edebiyatımızda 1940 Kuşağı, Türkiye Yazarlar Sendikası Yayınları, İstanbul 1977, s. 270; "İlkgençlik Yıllarının İki Kitabı", Günümüzde Kitaplar, Temmuz 1984, sayı 11, s. 15-16; K.E., "Bir Yürekten Bir Yaşamdan, Varlık, Nisan 1982, sayı 895, s. 48; Kemal Sülker, "Şairlikte Tutunmak Zor", Varlık, Kasım 1983, sayı 914; Öner Yağcı, "Çağdaş Edebiyatımızın Önü Açık", Kültür Gençlik Dergisi, Ocak-Şubat 1993, sayı 21-22; Öner Yağcı, Şükran Kurdakul Yaşamı ve Yapıtları, Çınar Yayınları, İstanbul 1994; Şahap Balcıoğlu, Görüşler Görüşmeler, Yön Yayıncılık, İstanbul 1991, s. 237-250; Şükran Kurdakul, Giderayak, Kendi Yayını, İstanbul 1956, 30 sayfa; "Şükran Kurdakul'un Yanıtı", Yeni Ufuklar, Ocak 1967, sayı 176; Şükran Kurdakul, Tomurcuk, Kendi Yayını, İzmir 1943, 16 sayfa; Şükran Kurdakul, Zevklerin ve Hülyaların Şiirleri, Kendi Yayını, İzmir, 1944; "Tekin Sönmez'in Şükran Kurdakul'la Uzun Bir Söyleşisi", Sanat ve Toplum, Kasım-Aralık 1978, sayı 3, s. 78-79; "Yaşamlarında İlk'lerle Sanatçılarımız", Milliyet Sanat, 9 Temmuz 1979, sayı 331, s. 22-23
2. Şükran Kurdakul'un şiir kitapları Evrensel Basım Yayımca sunulmaktadır.
Cumhuriyet Kitap; 28.11.2002
Şükran Kurdakul'un dört ciltlik dev çalışması yeniden yayımlandı
Çağdaş Türk Edebiyatı
Şükran Kurdakul'un Çağdaş Türk Edebiyatı, çağdaş edebiyatımızın tarihsel serüvenini, toplumsal ilişkiler bütünlüğü içinde, siyasal ve kültürel gelişmelerle birlikte, insanın özgürlük arayışının ekseninde değerlendirerek, yorumlayarak, süzerek damıtan bir temel kaynak olmayı ve klasikleşmeyi başaran bir yapıt.
ÖNER YAĞCI
"...Çağdaş edebiyatımızın yarattığı birikim, 1960'tan sonra yetişen kuşakların değişik alanlarda çalışmalarını hazırlamıştır diyebilirim. Bir edebiyatta Nâzım Hikmet, Halide Edip, Sabahattin Ali, Sait Faik, Orhan Kemal, Melih Cevdet, Yaşar Kemal gibi edebiyat ustalarının var olması büyük bir talihtir. Sanıyorum ki, yeni kuşaklar, bu olanaklardan yetişme yıllarında yararlanmasını bildiler. Böylece şiirimizde, öykümüzde ve romanımızda çokrenklilik bilinci birinci özellik olarak göründü. Bu nedenle çağdaş edebiyatımızın önü açık..."
Şükran Kurdakul
Şair ve öykücü Şükran Kurdakul, aynı zamanda bir düşün adamı ve edebiyat tarihçisi kimliğiyle de var. Onun yaşamını ve yapıtlarını incelediğim "Şükran Kurdakul" (Çınar Yayınları, 1993) adlı kitabımın "Şükran Kurdakul'a Selam Olsun" başlıklı sunuş yazısını yazan Atilla Özkırımlı, "Elli yıl..." cümlesiyle başlamış ve şunları söylemişti
"...Dile kolay, tam elli yıl belli bir çizgide sürdüreceksin sanat yaşamını, o çizgiden sapmadan ama sürekli kendini geliştirerek ve yenileyerek. Doğru bildiğin yolda yürüyecek, kimseye ödün vermeyeceksin. İnsanların daha özgür, daha insanca yaşayacakları bir Türkiye için savaşmakla geçecek ömrün. Bu uğurda bütün güçlüklere katlanacak, tutuklanacak, kovuşturmalara uğrayacak, yine de yılmayacaksın..."
Düşün adamı edebiyat tarihçisi Şükran Kurdakul'u en iyi bu cümleler tanımlar sanıyorum.
Yalnızca elli yıl yerine altmış yıl deyip "Sevmekten ve sormaktan korkmayan" bir edebiyatçı kimliğiyle "Acılar döneminden ellerini kirletmeden geçen" Kurdakul'un bu yıllarına bir göz atalım.
Mahpushane avluları
Henüz 19 yaşındayken 1946'da TCK'nin ünlü 142. maddesinden tutuklanan ve "mapushane saksılarındaki baharı benden sor." diyen Şükran Kurdakul, bir yıl sonra tahliye edilir ve öğrencisi olduğu İzmir Karşıyaka Lisesinden çıkarılır. 1948'den 1950'ye kadar Maraş sürgün alayında askerdir. 1953'te 141. maddeden yargılanır ve 1955'e kadar tutuklu kalır "Acıların sütüyle büyüttüğü umutlar / Mahpushane avlularında boy verir." 1956'da aklanır.
Onun örgütçü bir edebiyat adamı olarak tanınmasının başlangıcı 1964'te TİP üyeliğiyledir. İki yıl sonra partinin Balıkesir il başkanlığına ve Genel Yönetim Kurulu yedek üyeliğine, ardından da 1967'de Merkez Yürütme üyeliğine seçilir. Örgütçülüğünü edebiyat örgütlerinde sürdürür ve 1964'te Türk Edebiyatçılar Birliği Genel Sekreterliği'ne seçilir. 1976'dan sonra TYS ikinci başkanıdır ve 12 Eylül döneminde TYS davasından yargılanır. 1988'de PEN Yazarlar Derneği'nin kurucularındandır, ertesi yıl ikinci başkan olur. 1991-1998 arasında aralıksız PEN'in genel başkanlığını yapar. 1995'ten itibaren Özerk Sanat Konseyi ile Ulusal Sanat Kurulu'nun da kurucularından olur.
Dergicilik de vazgeçilmez bir tutkusudur onun. 1951-1952 yılları (15 günlük, 11 sayı) "Yeryüzü" ve 1952-53 "Beraber" (15 günlük 9 sayı) serüveni yıllarıdır. 1957-80 "Yelken" (58-62 arası yöneticilik); 1962-64 sahibi ve yazı işleri müdürü olduğu "Ataç" (aylık, 30 sayı); 1964 ekonomik toplumsal siyasal araştırmalar dergisi "Eylem" ile süren dergiciliğinin yanı sıra 1958'de "Ataç Yayınevi" ile de yayıncılık yaşamı vardır Şükran Kurdakul'un.
Cumhuriyet gazetesindeki "Bu Aşamada" köşesiyle kültür ve sanatın sorunlarını düşün adamı kimliğiyle irdeler durur. Onun bu kimliği araştırıcı bir edebiyat adamını çıkarır toplumun karşısına. Şükran Kurdakul, 11 şiir kitabı ve dört öykü kitabının sahibi olan bir şair ve öykücü olmaktan başka özgün bir edebiyat tarihçisi ve düşün adamı olarak da kültürümüzü aydınlatıyor.
Geliştirilerek İnkılâp Yayınevince 6. basımı yapılan "Şairler ve Yazarlar Sözlüğü"nün ilk yayımlandığı tarih 1972'dir. İlk basımında 767 şair ve yazarın yer aldığı yapıtın son basımında bu sayı 1318'e ulaşmıştır. Kitapta ayrıca Cumhuriyet döneminde çıkan 136 düşün ve sanat dergisiyle ilgili tanıtıcı bilgiler de yer almaktadır. Tutkunu olduğu Namık Kemal'in yaşamını ve yapıtlarını inceleyen "Namık Kemal" adlı çalışması 1977'de (yeni basımı Altın Kitaplar 1991) ve yine Namık Kemal'le ilgili tek kişilik bir oyun olan "Zindandaki Şair" (Gerçek Sanat Yayınları 1990) yayımlanır.
1978-80 arasında "Sosyalist Kültür Ansiklopedisi"nin Genel Yayın Yönetmenidir. Bir edebiyat tarihçisi gözüyle Nâzım Hikmet'in Bursa Cezaevindeki son beş yılına tanıklık eden yapıtının adı ise "Nâzım'ın Bilinmeyen Mektupları"dır. Nâzım Hikmet'in 1945-50 arasında Adalet Cimcoz'a yazdığı dokuz mektubu Kurdakul'un yorumları ve açıklamalarıyla okuruz bu yapıtta (4. Basım Broy Yayınları, 1999).
1989'da edebiyatın ve kültürümüzün sorunlarıyla ilgili olarak yazdığı dergi ve gazete yazılarının bir kısmını (36 yazı) "Şairce Düşünmek" adıyla bir kitapta toplar (Gerçek Sanat Yayınları 1990).
Onun bu aydınlatıcılığının önemli yapıtlarından biri olan "Çağdaş Türk Edebiyatı"nın ilk cildi 1976'da; ikinci cildi ise 1987'de yayımlanmıştı.
İçeriğiyle farklı ve özgün bir edebiyat tarihi olarak edebiyatımızın vazgeçilmez yapıtlarından biri haline gelen ve gizli kalmış, yok sayılmış gerçekliğimizi de içeren bu edebiyat tarihinin geçtiğimiz yıllarda yeni yeni basımları yapılmıştı.
Çağdaş Türk edebiyatını "Meşrutiyet Dönemi" ve "Cumhuriyet Dönemi" adıyla iki bölüm halinde sunan bu anlamlı çalışmanın (1992'de Bilgi Yayınevi'nce basılmasından sonra) uzun zamandır piyasada bulunmaması önemli bir eksiklikti. Bu eksiklik, Şükran Kurdakul'un şiirlerini ve öykülerini de yayımlamış olan Evrensel Basım Yayın'ca giderildi ve onun edebiyat tarihi dört cilt olarak yeniden sunuldu. Şükran Kurdakul'un, ilk şiir kitabı Tomurcuk'u yayımlamasının üzerinden 60 yıl geçti.
Kendisiyle yaptığım bir söyleşide Şükran Kurdakul şöyle diyordu
"- ... Edebiyat tarihi alanında çalışmamın birinci nedeni, çok kez belirttiğim gibi, gelenek haline gelmiş "gizli sansür"ü parçalamak amacından kaynaklanmıştır. Şairler ve Yazarlar Sözlüğü'nde ilk kez, siyasal iktidarlara ters düşen, sağda olsun, solda olsun, anlayışlarından dolayı daha önce yer almayan edebiyat adamlarımızın yaşamöyküleri ve yapıtları "sansüre uğramadan" verildi. Bu durum, giderek, benzeri yapıtlar hazırlayanların da kaygısı olduğu için, büyük ölçüde "gizli sansür" parçalanmış oldu. Şairler ve Yazarlar Sözlüğü'nü hazırlama evresinde, Meşrutiyet sonrası edebiyatımıza eğilme gereksinimini de duydum. Çağdaş Türk Edebiyatı adlı dört ciltlik yapıtımı da aynı kaygıyı taşıyarak hazırladım. Bu yapıtta, çağdaş edebiyatımızın öncü kişiliklerine yaklaşırken, onların, değişen toplumsal koşullardaki değişmelerini örnekleme yöntemiyle sergilemeye çalıştım. Böylece, sanırım 1900'lerden sonraki edebiyattaki gelişmelerle siyasal yapıdaki gelişmeler arasındaki koşutluk ve karşılıklı etkilenme belirginleşmiş oldu..." (Gençlik Kültür Dergisi, Ocak-Şubat 1993)
Şükran Kurdakul'un Çağdaş Türk Edebiyatı, çağdaş edebiyatımızın tarihsel serüvenini, toplumsal ilişkiler bütünlüğü içinde, siyasal ve kültürel gelişmelerle birlikte, insanın özgürlük arayışının ekseninde değerlendirerek, yorumlayarak, süzerek damıtan bir temel kaynak olmayı ve klasikleşmeyi başaran bir yapıttır. Edebiyat tarihimizle ilgili çalışmaların yetersizliğine, tek yanlılığına, resmi kuşatılmışlığına, öznelliğine karşı bir tepki olarak kaleme alınan Çağdaş Türk Edebiyatı, kendisinden önceki çalışmaların eksikliklerini tamamlayan, görmezden geldiklerini gözler önüne çıkaran, tarihe ve edebiyata doğru ve tutarlı bakış açısıyla ele aldığı alanı aydınlatan bir yapıt olarak kendini var etti.
20. yüzyılda edebiyattaki gelişmeler
Şükran Kurdakul; İbn-ül Emin Mahmut Kemal, M. Fuat Köprülü, A. Hamdi Tanpınar, Mehmet Kaplan, A. Nihat Tarlan, İ. Habip Sevük, A. Sırrı Levend, Ahmet Caferoğlu, Abdülbaki Gölpınarlı, P. Naili Boratav, N. Sami Banarlı, İ. Hikmet Ertaylan, Murat Uraz, M. Nihat Özön, Hasan-Âli Yücel, A. Canip Yöntem, S. Nüzhet Ergun, O. Şaik Gökyay, N. Halil Onan, V. Mahir Kocatürk, Cevdet Kudret, Cahit Öztelli, F. Abdullah Tansel, Abdülkadir Karahan gibi edebiyat tarihçilerinin; yapıtların yapısal özelliklerini kavrayamama, başarılı üslup yaratamama, kendilerini belli alanlarla sınırlama, yöntem oluşturamama, ideolojik yaklaşımlarla çalışma,, tarihselliği algılayamama, Osmanlı düşüncesine saplanma, edebiyatın bütünselliğine ulaşamama, yalnızca bir türle ilgili çalışma, ele aldıkları dönemle ilgili çalışmalarını tamamlayamama gibi eksiklikleri nedeniyle bütünlüklü bir edebiyat tarihimizin gerçekleştirilemediği düşüncesindedir. O, bu düşünceyle, çağdaş edebiyatımızı tüm yönleriyle ve toplumsal ilişkiler içinde aktarmak amacıyla Tanzimat sonrası döneminden başlayarak "Meşrutiyet Dönemi"nde 1900-1923, "Cumhuriyet Dönemi"nde de 1920-1950 yılları arasındaki serüvenini kaleme almıştır.
Şükran Kurdakul, edebiyatımızın 20. yüzyılda kazandığı gelişmeleri yansıtma amacıyla hazırladığı bu çalışmanın ilk iki cildini oluşturan Çağdaş Türk Edebiyatı Meşrutiyet Dönemi'ne; toplumsal ve siyasal değişimlerin birbirini izlediği bu dönemde, edebiyatımızın da toplumsal koşullardan etkilenerek ve onları etkileyerek
değişimlere uğradığından söz ederek başlıyor. 2. Meşrutiyet döneminde bu etkileşimin ağırlık kazanarak günümüzde de süren ileri-geri, Osmanlıcı-Türkçü, Batıcı-Osmanlıcı gibi ayrımları bağrında taşıdığını ve yapıtında, "... edebiyat hareketlerini toplumsal koşullardan soyutlamadan vermek; eskiyen 'yeni'yi, geride kalan 'ileri'yi dönemlerinin özellikleri, gelişim aşamaları içinde değerlendirmeye çalışmak..." amacını gerçekleştirme çabası içinde olduğunu söylüyor. Bunun için de, "... çağdaş edebiyatımızı oluşturan kişilerin yaşamalarını, sanatçı kişiliklerinin geçirdiği evreleri, yapıtlarının ortaya konduğu ortamı göz önünde tutma"nın bir zorunluluk olduğunu ekliyor. Bu zorunlulukla da Şükran Kurdakul çalışmasında, "... toplumsal tarihin özel ayrımlarını da göz önünde tutarak, gerçekte tümü burjuvalaşma sürecinin değişik evrelerinde yaşamalarına karşın, kişilikleri Cumhuriyetten önceki yıllarda oluşan sanatçılara, yazarlara, düşün adamlarına..." yer verir.
Edebiyat, dil ve düşün hareketleriyle birlikte bir değerlendirme ile "toplumsal olaylardan soyutlanmayan edebiyat hareketlerini ve kişilerini" ele alır. Bir noktaya dikkat eder ki, bu, Şükran Kurdakul'un edebiyat tarihinin en ayırt edici özelliğidir "... Özellikle akımların ve kişilerin sunuluşunda siyasal iktidarların güdümlü tarih politikalarına bakarak hizaya gelmemeye özen gösterdik. Örneğin Ziya Gökalp'le birlikte 1921'lerde Gökalp sosyolojisini eleştiren düşün adamlarının Mehmet Emin'lerin (Erişirgil), Marksçı Sadrettin Celal ve Dr. Şefik Hüsnü'lerin; 'Genç Kalemler'i, 'Yeni Mecmua'yı, 'Dergâh'ı tanıttığımız ölçüde, 'Kurtuluş'un, 'Aydınlık'ın özelliklerini yansıtmaya çalıştık. Dönemlerine damgalarını basan sanatçıları ayrı kesimlerde değerlendirirken, sanatlarının yapısal özelliklerine yaklaşma kaygısından uzaklaşmadan, yapıtlarının dayandığı felsefeyi çözümlemeyi amaçladık..."
Yapıtında bu amacını başarıyla gerçekleştiren Şükran Kurdakul'un edebiyatseverlere ve kültür dünyamıza önemli bir armağanıdır bu çalışma.
Meşrutiyet Dönemi
Çalışmanın Çağdaş Türk Edebiyatı-1,2 Meşrutiyet Dönemi adlı ilk cildinde 19. yüzyılın toplumsal siyasal özelliklerinin ve 20. yüzyıla bıraktığı değerlerin irdelendiği geniş bir girişten sonra "Edebiyat-ı Cedide" akımı ve önemli sanatçıları ele alınıp "20. yüzyıl şairi" Tevfik Fikret, "Bir Osmanlı yenilikçisi" Cenap Şahabettin, H. Ziya Uşaklıgil ve Mehmet Rauf üzerinde genişçe duruluyor, akımın öteki şairleri sıralanarak yapıtlarından örnekler veriliyor. Meşrutiyet Dönemi'ne gelinerek "Fecri Ati Topluluğu" ve şairlerinden şiir örnekleri sunuluyor ve yeniçağın İslamcılık, Ulusçuluk, Meslek-i İçtimai, Batıcılık, Sosyalizm gibi akımları anlatıldıktan sonra, dilimizin serüveni, savaşın etkileri ve dönemdeki "Milli Edebiyat" akımı hakkındaki değerlendirmeler aktarılıyor.
Bu bölümde M. Emin Yurdakul, M. Akif Ersoy, Ahmet Haşim, Y. Kemal Beyatlı, M. Cemal Kuntay, O. Seyfi Orhon, H. Fahri Ozansoy, E. Behiç Koryürek, Y. Ziya Ortaç, S. Zeki Aktay, Şükûfe Nihal, A. Mümtaz Arolat, F. Nafiz Çamlıbel üzerinde genişçe durularak ve yapıtlarından örnekler verilirken, dönemin öteki şairleri olarak da Samih Rifat, İhsan Raif, Neyzen Tevfik, İ. Alaattin Gövsa, A. Canip Yöntem, Aka Gündüz, H. Nusret Zorlutuna adları veriliyor.
Çağdaş Türk Edebiyatı-3,4 Cumhuriyet Dönemi ise, "yeni Türkiye'nin kuruluş dönemi sayabileceğimiz 1920-1950 arası"nı kapsıyor. Bu otuz yıl, Şükran Kurdakul'a göre, "Kurtuluş Savaşı utkusunun yarattığı toplumsal koşulları da içinde barındırmakta" ve bu koşullar edebiyatımızı da derinden etkilemektedir. Bu etkileme, şiirde olduğu gibi, "yüzyılın başlarında ilk erişkin örnekleri verilen, roman ve öykü türlerinde de" belirgin bir değişim getirmiştir. Yapıtta, bu değişim, "Dil bilinci ve getirdiği yapısal kaygılar ve yazarların toplumsal konumlarını algılamaları" yönlerinden ele alınmakta; irdelenen yazarların ve şairlerin geçtikleri aşamaların belirlenmesi amaçlanmaktadır.
Düşünsel gelişmeler
Şükran Kurdakul, bu amacını gerçekleştirmek amacıyla, Cumhuriyet dönemi şiirini incelediği 3. cilde, "Kurtuluş Savaşı'nın Utkusu Yeni Türkiye" başlığıyla giriyor. "İnkılap Türkiyesi ve Kemalizm"i; dönemin öteki akımları olan Milliyetçilik, İslamcı Akım, Sosyalizmi; dilimizin özleşme savaşımını; dönemin başlıca edebiyat dergilerini; "Milli edebiyat", "Dergâh" hareketi, "Toplumcu Gerçekçiler" ve "Garip" akımındaki düşünsel gelişmeleri inceledikten sonra ilk olarak Nâzım Hikmet üzerinde duruyor.
Nâzım Hikmet'ten sonra da dönemin önemli şairleri olarak, A. Hamdi Tanpınar, Kemalettin Kamu, A. Kutsi Tecer, E. Behzat Lav, Ö. Bedrettin Uşaklı, N. Fazıl Kısakürek, A. Nihat Asya, B. Kemal Çağlar, A. Muhip Dıranas, H. İzzettin Dinamo, A. Halet Çelebi, C. Sıtkı Tarancı, Z. Osman Saba, Rıfat Ilgaz, Âşık Veysel, B. Rahmi Eyuboğlu, Celal Sılay, F. Hüsnü Dağlarca, Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, İlhan Berk, Cahit Irgat, Behçet Necatigil, A. Kadir, Cahit Külebi, Orhon Arıburnu, N. Ulvi Akgün, C. Atuf Kansu, Salâh Birsel, M. Niyazi Akıncıoğlu, S. Kudret Aksal, Ö. Faruk Toprak, Necati Cumalı, Enver Gökçe, Mehmed Kemal, Özdemir Asaf ve Attilâ İlhan üzerinde genişçe durularak sanatları ve yapıtları irdeleniyor.
Çağdaş Türk Edebiyatı Cumhuriyet Dönemi'nin 4. ve son cildi ise öykü, roman, deneme, eleştiri, edebiyat tarihi, tiyatro ve düşün bölümlerinden oluşuyor. Bu bölümde roman ve öykünün öne çıkan adları olarak M. Şevket Esendal, Halikarnas Balıkçısı, Sabahattin Ali, K. Hulusi Koray, Sait Faik, A. Hamdi Tanpınar, Reşat Enis, Kemal Tahir, B. Sıtkı Kunt, İlhan Tarus, Samet Ağaoğlu, Kemal Bilbaşar, Ü. Nafiz Yiğiter, Samim Kocagöz, Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Oktay Akbal, Aziz Nesin,Tarık Buğra ve Haldun Taner, kişilikleri ve yapıtlarıyla ele alınıyor. Nurullah Ataç, S. Kemal Yetkin, Sabahattin Eyuboğlu, Vedat Günyol, Mehmet Kaplan, Hüsamettin Bozok, Kemal Sülker, Fahir Onger gibi düzyazının deneme ve eleştiri dalında ürün veren adları incelenip değerlendirilirken edebiyat tarihi çalışmaları üzerinde de duruluyor. Vedat Nedim Tör ve Cevat Fehmi Başkut'un iki oyun yazarı olarak ele alındığı tiyatro bölümünde Nâzım Hikmet'ten, N. Fazıl Kısakürek'ten, A. Kutsi Tecer'den örnekler verilirken düşün dünyamızın 1950'lere kadarki önemli adlarından Mehmet Ali Ayni, F. Rıfkı Atay, Sabiha Sertel, Ş. Süreyya Aydemir, R. Oğuz Arık, Peyami Safa, Z. Fahri Fındıkoğlu, H. Ziya Ülken, M. Şerif Başoğlu, Niyazi Berkes, Nadir Nadi, Macit Gökberk, Nusret Hızır, Behice Boran, N. Fazıl Kısakürek'in düşünceleri ve edebiyatımıza etkileri yorumlanıyor.
Tüm bu adlar, akımlar ve yapıtlar, toplumsal durumla örtüşerek ve gelişmeleriyle birlikte aktarılırken edebiyatımızın olabildiğince nesnel bir tarihiyle başbaşa kalmış oluyoruz. Şükran Kurdakul'un sunduğu bu nesnel tarih, daha sonraki yılların aynı yaklaşımla değerlendirildiği yeni çalışmalarla günümüze kadar taşınmayı bekliyor.
Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı Meşrutiyet Dönemi-1,2, Cumhuriyet Dönemi-3,4, Evrensel Basım Yayın, 4. basım 2002, 285+324+333+384=1326 sayfa
Cumhuriyet Kitap; 25.01.2007
Değinmeler
'100 Ozan-100 Şiir'
Kimi ozanlar "20. Yüzyıl Türk Şiiri"nin 100 ozanı arasında yer almanın mutluluğu içinde kendini önemserken, unutulmuşluğa bırakılmak istenen kimi ozanlar da bunlara aldırmayarak, kendi kozasını örmeyi sürdüreceklerdir.
XX. yüzyıl Türk şiiri deyince nasıl bir çerçeve çizmek gerekir? Güvenilir şiir seçkileri vardır. Şiir üzerine yoğun çalışmaları olanların düzenlediği seçkiler. Onlar inandıkları ilkelerden ödün vermezler. Bilirler ki ilkelerini gevşetecek olsalar seçkilerine güven duyulmaz. Genellikle seçki düzenleyenler genç ozanlara gelmeye çekinirler. Güncel edebiyat ortamında adları geçse bile, Çağdaş Türk Şiiri'nde nasıl bir yerleri olacaktır? Kişiliklerini bulmuşlar mıdır? Türk şiirinin XX. yüzyıldaki geçmişi söz konusu olduğuna göre iz bırakmış olan değişik dönemlerdeki ozanları anımsamak gerekecektir. Kapsamı dar tutulan seçkilerde bile yüzlerce ozan vardır. Her seçki düzenleyenin kendine göre bir ölçütü olabilir. İşin içine beğeni gibi öznel bir ölçüt girince genel kurallar biraz ertelenmiş olacaktır.
DEĞİŞİK ŞİİR SEÇKİLERİ
Memet Fuat, Çağdaş Türk Şiiri seçkisini düzenlerken en son 1944 doğumlu Refik Durbaş'a kadar geldi. "Sonrası" için bir genel değerlendirme yazısında diyor ki: "... Daha sonrası için yapılması gereken eleme ve seçme çalışmalarının sorumluluğunu yüklenecek biri çıkmadı bugüne kadar. Yüklenir gibi görünenler de başarılı olamadılar anlaşılan. Bayağı yetenekli gençlerin öne çıkarılamadığı, bulunması gereken yerlere yerleştirilemediği bir gerçek" (ÇAĞDAŞ TÜRK ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Adam Yayınları, Genişletilmiş 11. Basım, Eylül 2004). KURTULUŞTAN SONRAKİLER'i yayıma hazırlayan Orhan Burian, ilk baskısı "Mütarekeden Sonrakiler" adıyla 1938'de basılmış olan bir ortak çalışmayı, 1946'da yeniden yayımladı. İlk baskıda Behçet Kemal Çağlar ve Haluk Şehsuvaroğlu ile birlikte hazılanan seçkide abartılmış yargılar vardı. Orhan Burian KURTULUŞTAN SONRAKİLER'in sonuna "Nebula" diye bir bölüm ekledi. "Yarının antolojileri baştan başa onlarındır" derken şiirin geleceğini gören bir birikim içindeydi. Gerçekten o "yıldız bulutu" içindeki parıltılar çağdaş şiirimizin önünü açan ozanlarla doluydu (KURTULUŞTAN SONRAKİLER, Şiir Antolojisi, Yapı Kredi Yayıncılık, 2003). Ataol Behramoğlu ozan duyarlığını değişik anlayıştaki şiirler için de kullandı. Şiire dar açıdan bakmadı. Özellikle 1940 Kuşağı Toplumcuları'nın da hakkını yemedi (BÜYÜK TÜRK ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Sosyal Yayınlar, Kasım 2001). Abdullah Özkan ile Refik Durbaş'ın düzenlediği seçkide biraz daha hoşgörülü davranılarak 526 ozana yer verildi. (CUMHURİYETTEN GÜNÜMÜZE TÜRK ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Boyut Yayın Grubu, 1999) Mehmet Çetin, sağ kesim ozanlarına da geniş yer verdiği seçkisinde bir denge kurmaya çalışarak, yaklaşık 450 ozanın 2000'e yakın şiirini değerlendirdi (TANZİMATTAN GÜNÜMÜZE TÜRK ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Akçağ Yayınları, 2002). Mehmet H. Doğan'ın düzenlediği şiir seçkisi, üzerinde en çok tartışma açılmasına karşın, güvenirliğini koruyan bir seçkidir (YÜZYILIN TÜRK ŞİİRİ, 1900-2000, Yapı Kredi Yayıncılık, 2001). Bu geniş kapsamlı seçkilerin dışında daha pek çok şiir seçkisi, düzenleyenlere duyulan güvenle, edebiyat ortamında varlığını kabul ettirmektedir.
100 OZAN
Çağdaş şiirimiz nasıl bir gelenekten besleniyor? Şiir dilinin gelişmesi, günümüze doğru, ne gibi oluşumların ortaya çıkmasını sağladı? Serbest şiire doğru dize anlayışında, imge düzeninde, söyleyiş özelliğinde ortaya çıkan değişimler nasıl oluştu? Seçkiyi düzenleyenler çağdaş Türk şiirinin genel görünümüne değinirken bu gelişmeleri de yorumlamaya çalıştılar. Aşağı-yukarı birbiriyle örtüşen bu görüşler çağdaş şiirimizin değişik evrelerdeki durumunu anlamayı kolaylaştırmışlardır. Bu çalışmalara biraz ayrıntılı değinişimin nedeni, "Türk Kültür, Sanat ve Edebiyatının Dışa Açılması" tasarısıyla ilgili "20. Yüzyıl Türk Şiiri" kitabı üzerine düşündüklerimi söylemek içindir (20. Yüzyıl Türk Şiiri, 100 ŞAİR-100 ŞİİR, Kültür ve Turizm Bakanlığı 2006). "20. Yüzyıl Türk Şiiri" söz konusu olunca yüzlerce ozan içinden 100 ozan seçmek, bunun için de çağdaş şiir seçkilerinden yararlanmak kolay bir çalışma gibi görünebilir. 100 ŞAİR-100 ŞİİR seçkisinin danışmanlığını yapan 4 ozan var: Enis Batur, Haydar Ergülün, Mehmet Erdoğan, Hakan Arslanbenzer. Her ne kadar Erdoğan ile Arslanbenzer çağdaş şiirimizde pek tanınmış ozanlar değillerse de, şiirbilim üzerine sözü olan ozanlardır. 100 ŞAİR-100 ŞİİR seçkisinin çerçevesini çizen Mehmet Erdoğan, çağdaş şiirin akışını daha kolay izlemek için belli evreler üzerinde duruyor. Servet-i Fünun, Milli Edebiyat, Cumhuriyet Dönemi bu evrelerden başlıcaları. Bu dört danışman şiir seçkilerinden yararlanmış görünseler de, alışılmış ozanları yinelemekle yetinmemiş, yeni arayışlara girişmişlerdir. Şiir seçkileri düzenlenirken belli bir ozan sayısı ile sınırlandırmak gerekli değildir. Gene de 150-550 ozanın yer aldığı seçkilerde düzenleyenin beğeni düzeyi etkili olmaktadır. Kimi seçiciler daha katı kurallara bağlanmış, kimileri daha hoşgörülü davranmışlardır. Hoşgörülü davranmak çıtayı alçak tutmak anlamına gelir. Çıta ne kadar alçak tutulursa dışarda kalan ozanlar seçkiye girmekte o kadar haklı görünür. Çünkü sıradan ozanlar çoğunluktadır. Ama 100 ozan seçmek söz konusu olduğu zaman, kendini kabul ettirmemiş ozanlara yer verilirse, tartışmalar eksik olmaz.
ÇAĞDAŞ ŞİİRİN EVRELERİ
Ayrıntıya girmeden önce kimi ilkeler üzerinde durmak yararlıdır. "Garip" ile "İkinci Yeni" oluşumlarını biraz açmak gerekecek. "Garip Olayı" Orhan Veli ile arkadaşlarının şiirindeki belli bir evreyi gösterir. Daha önce ölçülü-uyaklı şiirin en sağlam örneklerini vermiş olan bu üç ozan için "Garip Olayı" bir geçiş evresidir. Orhan Veli'nin "Gün Olur" şiiri, Oktay Rifat'ın "Anış", Melih Cevdet Anday'ın "Bir İlkbahar Şiirine Başlangıç" şiirleri "Garip Dönemi" içinde yer alması gereken şiirler değildir. Bu üç ozan "Garip Dönemi"nden sonra şiirlerini çok değiştirdiler. Metin Eloğlu "Garip" içinde düşünülürken Can Yücel neden "Bireysel Şairler" arasında yer alıyor? Kitapta bağımsız ozanların dışında "60 Kuşağı" ile "80 Kuşağı"na da yer verilmiş. Onlu yılların birikimi, içinde bulunulan koşullara göre biçim alabilir. Bu koşullar bir kuşak oluşumuna yol açmadığı gibi, daha önceki, daha sonraki ozanların etkinliği de aynı yıllarda içiçe geçmiş durumdadır. "Kırk Kuşağı Toplumcuları"ndan söz açmak alışkanlık haline gelmiştir. Bu duruma açıklık getiren Ataol Behramoğlu diyor ki: "... Şiirlerini 1938 yılından sonra dönemin ilerici, toplumcu dergilerinde takma adla yayımlanmak üzere hapishaneden gönderen Nâzım Hikmet'in toplumcu-gerçekçi doğrultusunda birleşen farklı kuşaklardan İlhami Bekir Tez, Hasan İzzettin Dinamo, Rıfat Ilgaz, Cahit Irgat, Niyazi Akıncıoğlu, A. Kadir, Abdülkadir Demirkan (Vedat Türkali), Ömer Faruk Toprak, Enver Gökçe, Mehmet Kemal, Arif Damar (Barikat), Ahmed Arif vb. şairler Türkiye'nin II. Dünya Savaşı'na girmediği, fakat toplumumuzun dünyadaki savaşla daha da ağırlaşan baskı ve yoksulluk koşullarını yaşadığı 1940'lı yıllarda (ve kimileri 1950'lerde) yayımlanan şiirleriyle tema, biçim ve anlatım özellikleri bakımından her biri kendi özgünlükleriyle katkıda bulundukları 1940 Toplumcu Şairler Kuşağı'nı oluşturdular" (BÜYÜK TÜRK ŞİİRİ ANTOLOJİSİ, Geçen Yüzyıl Sonlarından Günümüze Çağdaş Türk Şiirinin Evreleri, Sosyal Yayınlar, 2001). Oysa, "100 ŞAİR-100 ŞİİR"de böyle bir toplumcu kuşaktan söz edilmediği gibi, Nâzım Hikmet, Ahmed Arif, Arif Damar, Enver Gökçe, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Rıfat Ilgaz gibi toplumcular "Bireysel Şairler" olarak gösteriliyor. Seçki 100 ozanla sınırlı olduğu için olsa gerek, Hasan İzzettin Dinamo, Niyazi Akıncıoğlu, Cahit Irgat, A. Kadir, Fethi Giray, Mehmed Kemal, Şükran Kurdakul gibi toplumcu ozanlar "Bireysel Şairler" arasında bile yer alamıyor. Daha önemlisi, toplumcu şiirin 70'lerden sonra geçirdiği değişimde Metin Demirtaş, Ahmet Telli, Şükrü Erbaş'ın eksikliği belli oluyor.
100 ŞİİRE SIĞMAYAN DAHA NELER VAR
Halk şiiri geleneğinin çağdaş şiirimizdeki ozanlarından Abdürrahim Karakoç'un 100 ozan arasına alınması iyi de, Âşık Veysel gibi bir ustanın unutulması iyi değil. Ölçü-uyak düzeni içinde halk şiirini yorumlayan Bekir Sıtkı Erdoğan'ın anımsanması gerekirdi. Halk şiiri geleneğine değişik tatlar kazandıran Yaşar Miraç'a önem verilmeliydi. Kuşkusuz bütün bunlar "20. YÜZYIL TÜRK ŞİİRİ" 100 OZAN-100 ŞİİR seçkisindeki danışmanların da bildiği şeyler. Ama 100 gibi belirli bir sayıya hangileri sıkıştırılsın! Benim söylediklerime öncelik tanınsa danışmanların önerdikleri dışarda kalacak. Ancak "20. YÜZYIL TÜRK ŞİİRİ" denince Bedri Rahmi, Celal Sılay, Nahid Ulvi, Mustafa Seyit Sutüven, Ceyhun Atuf Kansu anımsanmazsa, dar bir beğeni çevresinde kalan 100 ozan Türk şiirinin tanıtımı için yeterli olmaz. Danışmanların hepsi şiir üzerine özgün yorumlar getiren ozanlar. Yalnız Enis Batur ile Haydar Ergülen "100 OZAN" arasına girebilmiş. Adı daha az duyulsa bile, "100 OZAN" arasına girme onuruna erişen Sami Baydar, Kâmil Eşfak Berki, Enis Akın gibi ozanlar var. Ama şiire bunca emek veren Sina Akşin, Salih Bolat, Veysel Çolak, Hüseyin Atabaş, Erdal Alova gibi daha niceleri "20. YÜZYIL TÜRK ŞİİRİ'nde biz de varız" diye düşünmezler mi? Böyle durumlarda sınırlı bir beğeniyi kırmak da yetmez. Asıl kırılması gereken anlayış; "100 TEMEL ESER", "YÜZ AKI 100 ESER" "100 OZAN-100 ŞİİR" gibi belli bir sayı içine sıkıştırılmış olan anlayışı değiştirmektir. Kitabın hazırlanışına emeği geçen danışmanların yapabileceği özveri, kendilerini "100 OZAN" arasından çekmek olabilirdi. O zaman da onların eksikliği konuşulurdu. Şiire bunca emek veren ozanların, sınırları belirtilmemiş seçkilerde yer almayışı bile tartışma konusu olurken; yüzlerce ozanın ilk 100 OZAN arasında yer almasına karar veren danışmanlar kurulu kim bilir nasıl bir sorumluluk altında kalmıştır! Kimi ozanlar "20. Yüzyıl Türk Şiiri"nin 100 ozanı arasında yer almanın mutluluğu içinde kendini önemserken, unutulmuşluğa bırakılmak istenen kimi ozanlar da, bunlara aldırmayarak, kendi kozasını örmeyi sürdüreceklerdir. Fazıl Hüsnü Dağlarca seçkilere başkaldıran, seçkilerin dışında yaşamak isteyen bir ozandır. Nice iyi ozan seçkilerin dışında yaşamanın onurunu taşımalıdır.
|