|
AMELİMİZ, EFKARIMIZ İKBAL-İ VATANDIR,
SERHADDİMİZE KAL'A BİZİM HAK-İ BEDENDİR,
OSMANLILARIZ, ZİYNETİMİZ KANLI KEFENDİR...
KAVGADA ŞEHADETLE BÜTÜN KAM ALIRIZ BİZ,
OSMANLILARIZ, CAN VERİRİZ NAM ALIRIZ BİZ !
-Namık Kemal-
DESTAN NEDIR?
Destanlar bir milletin bütün varlığını: elemlerini, kederlerini, sevinç ve coşkunluklarını kısaca heyecanlarını hareketlendiren bütün duygu ve düşünce yapısını oluşturan zenginlik hazineleridir. Milletlerin millet olma yolundaki çabalarından izler taşır ve bu çabaların hatıraları ile geçmişle gelecek arasındaki zamanı canlı ve taze tutar. Bir çekirdek gibidir; dallanıp budaklanması, çiçek ve yaprak açması, ürünlerini tazeleme imkanlarına sahip bulunması gibi çekirdeğe has süreklilik ve enerji kaynağı oluş hali, destanlarda da vardır. Bu bakımdan destanlar, milletlerin geçmişlerindeki diri ve canlı emellerin belirli ülkler halinde geleceğe aktarılmasında birinci derecede önem taşıyan yazılı veya sözlü belgelerdir.
Destanlarda bir millleti millet yapan bütün unsurları bulmak, çağdaşları arasında hemen beliriveren özellikler görmek ve medeniyet çizgilerini kesin olarak ayırmak imkanları bulunabildiği gibi o çağın her zaman görülen kültür alışverişlerini, bu alışverişlerin sınırlarını, üstünlük veya etkileme sahalarını da tesbit etmek imkanı vardır. Bu bakımdan destanlar, milletlerim birinci sırada düşünülen kaynaklarıdır. Milli destanlara sahip olmayan milletlerin tarihleri zenginliğide kısırdır; medeniyet tarihinde çok güç yer alabilirler yahut da kendilerine yeni bir tarih yaratır gibi destanlar uydurmak zorunda kalırlar.
Halbuki destanlar hiçbir zaman tarih demek değildir. Destanlara tarih gözüyle bakanlar ve onlardan herhangi bir kesinlik aramaya kalkışanlar çoğunlukla yanlış hükümlere varırlar. Çünkü en hacimli ve en uzun bir destanın içinde tarih gerçekleri ve olayları belki bir çekirdek halindedir. Bu çekirdeği süsleyen, genişleten ve geleceğe bir büyük kültür ürünü, her an yararlanılabilecek bir kaynak halinde aktaran, ancak hayal gücüdür. İşin içine hayal gücü girdiğinde, yani bir gerçek olay hayal gücünün elinde kulaktan kulağa ve dilden dile aktarılmağa başlandığı vakit gerçek olaylar ile gerçekdışı olayları birbirinden ayırmak güçleşir. Bu yüzden destanları bir tarih belgesi olarak incelemek isteyen tarihçi bu güçlüğü daha başlangıçta düşünmek zorundadır. Hatta tarihçi, bu konuda edebiyat tarihçisi kadar bile serbest durumda olamaz.
Fakat destanlar sadece bir edebiyat belgesi değildir. Bu yüzden sıralamaya koyup destanları alışılagelmiş edebi sanat türlerinden biri olarak kabul edemeyiz. İçindeki hayal gücü ölçüsü ileedebi bir sanat olarak gerekli o kaçınılmaz ve kendiliğinden olma yer, zaman ad hatta olayların yapısındaki kültür unsurlarının farklılaşması ile oluşmuş bütün değişmeleri titiz bir süzgeçten geçirdikten sonra geriye bir öz kalacaktır. İşte bu tarihtir. Destanlar bu özdeki tarih ile birlikte bir edebiyat belgesi değeri de taşır ve böylece bir edebi sanat türü olarak sıralamadaki yerini alır. Yalnız ölçülerde aşırılığa kaçmamak, tarih kırıntıları aranırken destanı destan yapan, yani destanı basit bir olaylar dizisi olmaktan kurtarıp ona belli bir sanat ve edebiyat değeri veren estetik unsurlara da kıymamak mecburiyetini göz önünde tutmak lazımdır.
ASENA
Tukyu' arın ataları Çinli'lerin (si-hayi) dedikleri batı denizi sahillerinde otururdu. Komşu hükümdarlardan biri bunların yurdunu basarak, kadın, erkek, çocuk ve önüne geleni kılıçtan geçirdi. Sadece 10 yaşında bir erkek çocuk hayatta kaldı. O da elleri, ayakları kesilmiş bir halde bataklığa atıldı. Çocuk orada açlıktan ve kan kaybından ölmek üzereyken, bir dişi kurt geldi ve ona bir parça et getirdi. Kurt her gün çocuğu besledi. Çocuğun yaraları iyileşti. Yaşı ilerleyince kurt bundan gebe kaldı.
Atalarını öldüren hükümdar bir süre sonra bu çocuğun sağ olduğunu haber aldı. Çocuğu öldürmek üzere arattı, buldu. Hükümdar çocuğun bulunduğu yere birisini gönderdi. Bataklığa gelen bu adam çocuğun yanındaki kurdu görünce çok şaşırdı. Adam ikisini de öldürmek istedi. Fakat bir Tanrı onları korudu. Kurt çocuğu sırtlayarak batı denizinin doğu tarafına geçirdi. Kao-cang yakınlarındaki dağlardan birinde bulunan mağaraya götürdü. Mağaranın arkasında bereketli bir ova vardı. Ovanın her tarafı yalçın kayalarla çevrilmişti. Kurt burada sakat delikanlıdan on çocuk doğurdu. Bunlardan biri aile adı olan Asena'yı aldı. Bu çocuklar büyüdükleri zaman mağaradan çıkarak civardaki oymaklardan birer kız kaçırdılar. Bunları mağaralarına götürdüler. Bu kızlarla evlendiler.
Birkaç nesil geçince bunlar çoğaldı. İçlerinden A-Hien-Se adlı birisi başlarına geçerek mağaradan çıkardı. (Kin-San) dağlarına giderek yerleştiler, Cu-Cen tatarlarına bağlandılar. Bu dağların tepelerinden biri takya şeklinde olduğundan kendilerine bu anlamda Tu-Kyu adını verdiler. Asıllarına delalet etmek üzere de bayraklarına bir kurt başı yaptılar.
BUGU TEKIN VE GOK KIZ
Bugu Tekin bir gece otağında uyumakta iken, birden bire pencerenin açıldığını, içeriye gökten gelen güzel bir kızın girdiğini gördü. Bugu Tekin neye uğradığını anlayamadığından gözlerini kapayarak uyur gibi yaptı. Kız, Bugu Tekin'i uyandırmak için çok çalıştı, bir turlu uyandıramadı. Ümidini keserek pencereden çıktı, gitti.
Ertesi gece kız yine geldi. Bugu Tekin kendisini yine uykuda imiş gibi gösterdi. Kız bu defa da uyandıramadan gitti.
Sabah olunca, Bugu Tekin kızın tekrar geleceğini düşünerek, buna bir çare bulmak üzere vezirine açtı. Vezir dedi ki: (Bunda korkacak bir şey yok. Belki hepimizin sevineceği hayırlı bir iş vardır. Her halde bunun gelişi size kutlu bilgileri öğretmek içindir. Yarın gece gelirse artık kendinizi uykuda göstermeyin. O zaman niçin geldiğini anlarsınız.
Üçüncü gece kız yine geldi. Ama bu defa Bugu Tekin onu karşıladı, saygı gösterdi. Bu kız vezirin tahmin ettiği gibiydi. Gerçekten bir tanrıca ve gökten gelen bir kızdı. Bugu Tekin' e yeni bir din göstermek için gelmişti.
Buğu Tekin'e: (Arkamdan gel) dedi. Bugu Tekin kızı takip etti. Gittiler. Nihayet (Ak dağ)'a ulaştılar. Buğu Tekin'e yeni bir dinin gizli taraflarını anlatmaya başladı.
Bundan sonra kız otağa gelir, Bugu Tekin'i (Ak Dağ)'a götürürdü.
Bu durum çok gece devam etti. Buğu Tekin yeni dinin esaslarını ve sırlarını öğrendi.
Bir gece artık bu görüşmelerin sonu idi. Kız veda ederken (Gökte, yerde ne varsa hepsini öğrendiniz. Ben artık gelmeyeceğim. Yarından itibaren dünyanın dört bucağını fethe başlayın. Gösterdiğim yolda adalet yapın. Size öğrettiğim gerçekleri her tarafa yayın) dedi.
Sabah olunca Buğu Tekin kardeşlerini çağırdı. Her birini bir orduya tayin ederek bunları dört bucağın fethine gönderdi. Kendisi de büyük bir ordu ile Çin üzerine yürüdü. Hepsi de seferlerini başardılar.
GÖÇ
Bugu Tekin'den otuz nesil sonra, torunlarından (Yulun Tekin) tahta çıktı. O zaman Çin'de (Tang) sülalesi hakimdi.
Çinliler; Türk'lerden korktukları için hükümdarları (kiyuliyen) adlı kızını hakanın oğlu (Gali Tekin)'e göndermeye karar verdi. Bir elçi yolda Türkler'in kudret ve büyüklüğünün Tanrı dağı civarında bulunan (kutlu Kaya) adli büyük bir kayadan ileri geldiğini öğrendi. Yulun Tekin'e dedi ki: (Hükümdarım size en kıymetli hediye olarak kızını gönderdi. Siz de ona bir hediye göndermek isterseniz, bizce makbule gecen hediye de (Kutlu Kaya) adındaki kaya parçasıdır. Bu kayanın sizce bir kıymeti yoktur. Bunu hükümdarıma hediye ederseniz makbule geçer.)
Yulun Tekin, Çinliler'e kıymet veren milli duyguları gevsek bir hakandı. Kutlu Kaya'nın otuz nesilden beri Türklerce kutsal bir yer olduğunu bilmiyordu. Bir kızın bedeli olarak bu kayayı Çin'e vermekte hiç tereddüt etmedi. Yalnız bunu nasıl götüreceklerini sordu. Elçi de: (Kolaydır) dedi. Çin elcisi kayanın etrafına odunlar yığdırdı, üzerine sirke döktürdü, odunlara ateş verince kayalar parçalandı, dağıldı. Elci bu parçaları dikkatle toplattı. Arabalarla Çin'e gönderdi.
Orada sihirbazlar bu parçaları yağma ettiler. Her parçası dünyanın bir köşesine gitti. Parçalar nereye gitti ise orada bereket, bolluk oldu. Bu tarafta ise, yedi gün sonra (Yulug Tekin) oldu, yerine Bugu Tekin'in torunlarından biri hakan oldu. Türk yurdu da butun bereketini kaybetti, yeşillikler sarardı, ırmakların, derelerin suyu çekildi göğün rengi değişti. Butun kuşlar, hayvanlar, memedeki çocuklar:(Göç! Göç! Göç!) diye bağrışmaya başladı. Bir taraftan da salgın hastalıklar insanları kırıyordu.
(Göç!) sesleri devam ediyordu. Anladılar ki bu ülkenin (Yer-su)ları artık kendilerinin orada kalmasını istemiyor. Çadırlarını yıktılar, eşyalarını, çoluk çocuklarını hayvanlara yüklediler. Göç etmeye başladılar. Aksam olunca (Göç!) sesleri duruyor, sabahla beraber başlıyordu. Türkler Turfan ülkesine gelinceye kadar (Göç) sesleri devam etti. Orada artık ses kesildi. Göç'ler de Turfan'da yerleştiler. Orada (Beş Balık) şehrini kurdular.
DOKUZ OGUZ ON UYGUR
Dokuzoğuzlar'ın ataları olan bir hakanın iki güzel kızı vardı. Bunlar ancak tanrılara layıktı. Babaları insanlardan ayrı bulundurmak için bu kızları, yaptırdığı bir kulenin içine koydurdu ve yalvararak Tanrıyı çağırdı.
Bunun üzerine tanrı bir bozkurt olarak geldi, kızlarla evlendi. Tanrının bu kızlardan Dokuz Oğuz ile On Uygur evlâdı oldu. Bunlar zamanla çoğaldılar.
Bu Dokuzoğuzlar'dan türeyenler Kumlanco adı verilen ülkede oturdular. Burada Hulin adında bir dağ vardı. Bu dağdan Tulga ve Selenka adında iki ırmak akardı. Bu ırmakların arasında da iki ağaç vardı. Bu ağaçların biri Kayın, öbürü de Çam idi. Bir gece bu ağaçların üzerine gökten nur indi. Gün geçtikçe ağaçlardan birinin karni sisti. Dokuz ay on gün sonra ağacın karnında bir kapı açıldı. İçeride ağızlarında gümüş emzikler bulunan beş çocuk göründü.
Daha çocuklar doğmadan bu ağaçların etrafında gümüşten bir daire türemişti. Ağaçlardan müzik sesleri geliyordu. Oradaki Dokuzoğuzdan türeyen Türk'ler bu çocukları büyüttüler; adlarını Sungur Tekin, Kutur Tekin, Tukak Tekin, Or Tekin, Bugu Tekin koydular. Bunlar onbeş yaşına gelince, baba ve analarını sordular. Halk onları iki ağacın yanına götürdü: İşte bunlardan bir babanız, biri de ananızdır) dediler. Çocuklar bu ağaçlara saygı gösterdiler. (Sevgili anamız ve babamız) diye onlara sarıldılar. O zaman ağaçlar da dile gelerek evlatları hakkında hayırlı duada bulundular.
Nihayet bir gün halk toplanarak, Bugu Tekin' i hakan seçtiler. Çünkü Bugu Tekin hem zeki hem de her boyun dilini, obalarının sayısını biliyordu. Bunun üç kargası vardı ki her yerden olup biteni haber verirdi.
Bugu Tekin bir gece rüyasında; beyazlar giyinmiş, elinde beyaz bir asa tutan ak sakallı bir adam gördü. Bu adam fıstık seklindeki (Yeşim Taşı) denilen taşı gösterdi: (Türkler bunu ellerinde tuttukça dört bucağa hakim olacaklardır) dedi
ALANGOVA
Börtecine soyundan Minekli'nin oğlu Yıldız Han'ın iki çocuğu olmuş, bunlar kendisinden önce olmuş. Büyük oğlu(Dubun) adında bir erkek, ikincisi de (Alangova) adinda bir kız bırakmış.
Yıldız Han bunları evlendirmiş, (Bilgutay), (Bekcitay) adında iki erkek çocukları olmuş. Çok geçmeden Alangova'nın kocası olmuş, dul kalmış, kendisini Han'lar istemiş ise de varmamış.
Alangova'nın gebe kalışı:
Alangova bir gece sarayında yatarken, seher vakti uyanıp bacadan odaya nurlu bir gölgenin indiğini, bu gölgeden beyaz yüzlü, sehla gözlü bir adamın çıktığını gördü. Yanında yatan kadınları uyandırmak için haykırmak istedi, fakat dili tutulduğundan bir turlu sesi çıkmadı. Kalkmaya çalıştı, elinin ayağının kuvveti kesilmiş olduğundan kıpırdanamadı. Akli yerinde olduğu için herşeyi görüyor, biliyordu.
Adam yavaş yavaş yataga girdi. Sonra yine bacadan çikti, gitti. Alangova: (Bunu söylesem kimse inanmaz.) diye olani biteni gizli tuttu. Adam beş alti gecede bir gelmeye başladı. Alangova ilk geceden gebe kalmıştı. Dört beş ay geçince iş anlaşıldı. Kardeşleri gebeliğinin nedenini sordular. O da ne olmuşsa anlattı ve: (Bana es lâzım olsa bir kocaya varırım. Her ne kadar kadın isem de, bir çokları beni padişah edinmek için istemişti. Kendimi bunca ilimi, iki oğlumu halk içinde rüsva edecek bir hali asla caiz görmem. Birkaç gece evimin etrafında saklanırsanız tanrı beni mahcup bırakmaz) dedi. Herkes Alangova'nın sözüne inandı. Üç kişi evin etrafında nöbet beklediler. Birkaç gün sonra gökten seher vakti nurlu bir şeyin indiğini, Alangova'nın bacasından içeri girdiğini, bir zaman sonra çıktığını gördüler. Böylece Alangova'nın sözünün doğruluğuna inandılar
ALPAMIS
Alpamis; Alpamas, Alpmasa, Bamsi Beyrek ve Boyrek gibi Türk boyları arasında çeşitli söylenişlerle geçmekte, üzerine kurulan hikaye de biraz değişik rivayetlerle anlatılmaktadır. Bir anlatışa göre; Alpamis(Bay Boyrek) Oğuz'un oğullarından Ay Han'ın oğludur. Ay Han'ın oğlu olmazdı. Bunun için de çok üzüntülü idi. Bir gün yanına veziri (Balcık Han) geliyor. Ay Han'a seyahat tavsiye ediyor. İkisi yola çıkıyor. Bir yerde Hızır ile karşılaşıyorlar. Hızır onlara iki elma vererek kayboluyor. Elmanın birisini Ay Han, diğerini de karisi yiyor. Nihayet bir erkek çocukları oluyor. Adına da Bay Boyrek diyorlar.
Bir anlatışa göre de; Bay Börü ile Bay Sari adındaki iki urk Beyinin çocukları olmuştu. Bunlar kırk gün Allah'a yalvarıyorlar. Sonunda Bay Boru' nun, Hakem(Alpamis) adında bir oğlu, Bay Sarı'nın da (Ay Barcin) adında kızı oluyor. Ayni yasta olan bu çocukları küçük iken nişanladılar, henüz üçer yasında iken okula verdiler. Alpamis yedi yaşına gelince okuldan alindi. Ona beylik usulleri ile, beyler nasıl hareket etmelidir, gibi isler öğretildi. Ok talimleri yaptırıldı. Nihayet maceralar başladı:
Alpamis Kalmuk'larla savaşa girdi. Bu sırada (Askara) adindaki dağın tepesini bir ok atarak uçurdu. Ama yolda bir ak otagda güzel bir kızla uyumakta iken Kalmuk'lar bastılar, Alpamis'i esir ettiler. Götürüp bir zindana attılar. Obur taraftan Kalmuk Han'ın kızı Alpamis'a âşık olmuştu. Onu kurtarmak yollarını aradı, bulunduğu zindana uzun bir ip sarkıtarak onu zindandan çıkarttı. Alpamis'in Çobar yahut Benliboz adında bir ati vardı. O atı da hazır buldular. Alpamis atına bindi. Tekrar Kalmuk'lara hücum ederek onları perişan etti. Bundan sonra memleketine dönünce sevgilisi Aybarç'inin kölelerinden birinin almak üzere olduğunu öğrendi. Dügün hazırlıklarının yapıldığı sırada ve eğlenceler devam ederken, Alpamis bir ozan kıyafetine girerek Aybarçin'in bulundugu çadıra yaklaştı. Elindeki sazı çalarak çadıra doğru şiirler söylemeye başladı. Bu sırada çadırda Bademca adında bir kadın vardı. Biraz kekeme idi. O da Alpamis'e şiirle cevap verdi. Alpamis tekrar söyledi. Sonunda gelinin bulunduğu çadıra alindi. Orada eğlenceler, oyunlar devam ederken, bir köşede yaslar içinde bulunan gelin Alpamis'i tanıdı. Bundan sonra ikisi de birbirine atıldı. Herkes şaşırdı. Alpamis da sevgilisini alarak babasının yanına gitti, onun yerine geçti.
ALPER TUNGA
Yaradılış destanından sonra bilinen ilk büyük ve milli Türk Destanı Alp Er Tunga Destanıdır. Fakat bu destanın, hatta özeti hakkında dahi kesin bilgiler edinilmiş değildir; çok eski çağlarda ve Türk boyları arasında böyle bir destanın söylenmiş olduğu, bilinmeyen sebeplerden, belki de bu destanlardan sonra çekirdeklenmeye başlayan ve daha etkili bir şekilde Türk boylarını coşturan destanlar, özellikle Oğuz Kağan Destanının etkisiyle unutulmağa başlamış olabileceği varsayımını kabul etmek zorundayız.
Alp Er Tunga Destanı hakkındaki bilgilerin en önemli kaynağı Divan-ı Lügat-it Türk'tür. Milattan sonra onbirinci yy.da Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılan bu eserde, Destanın, büyük bir ihtimalle son kısımlarına aid bir ağıt yazılı olarak verilmektedir.
Bu Türk Beğlerinde atı belgülük
Tunga Alp Er idi katı belgülük
Bedük bilgi birle öküş erdemi
Bilglig ukuşlug budun ködremi
Tacikler ayur anı Afrasyab
Bu Afrasyap tutdı iller talab
Bugünkü Türkçemizle: "Alp Er Tunga, Türk Beyleri içinde adı ve kutsallığı bilinen ve tanınan bir yiğit idi; geniş bilgisinin yanında sayılamayacak kadar çok erdemi vardı; bilgiliydi, anlayışlıydı, meziyetleri çoktu. İranlılar ona, Afrasyab adını vermişlerdi. Afrasyab dünyaya hükmetti" anlamına gelen bu ağıttan, Alp Er Tunga'nın, İranlılar arasında da çok iyi bilindiği anlaşılmaktadır. Nitekim, İran Destanı olan Şehname2nin yazarı Firdevsi de, destanının büyük bir kısmında Afrasyab'ın kahramanlıklarından söz etmek zorunda kalmıştır. Başka bir milletin kahramanından, kendi destanlarında söz edebilmesi için o kahramanların gerçekten çok büyük değer taşımaları gerekmektedir. Alp Er Tunga'da bu değerler fazlasıyla vardır. Şehname'ye göre, önce Turan ülkesinin şehzadesi, sonra da hakanı olarak adı geçen Alp Er Tunga İran-Turan savaşlarının çok ünlü Turan kahramanıdır.
İran ülkesinde bir çok padişahlıklar bulunuyordu. Bunlardan biri de Kabil Padişahlığı idi ve başında Zal adlı biri vardı. Kabil Padişahı Zal, Alp Er Tunga'nın elinde esir olan İran hükümdarını kurtarmak için Turan ülkesine yürüdü. Alp Er Tunga'yı yendi ama hükümdarını kurtaramadı. Zaman geçti İran ülkesine hükümdar olan Zev öldü. Bunu fırsat bilen Alp Er Tunga İran'a bir daha savaş açtı. O zamana kadar Zal da yaşlanmıştı. Kendi yerine, Alp Er Tunga'ta karşı oğlu Rüstem'i yolladı. Halen Anadolu'da Zaloğlu Rüstem ileArap Üzengi Cengi diye hikayeleri anlatılan bu ünlü İran kahramanı ile Alp Er Tunga arasında sayısız savaşlar oldu.
Bu savaşlar sürüp giderken, İran'ın hükümdarı bulunan Keykavus, oğlu Siyavüş'ü ve Zaloğlu Rüstem'i gücendirmişti. Gücenmenin sonucu olarak Şehzade kaçıp Alp Er Tunga'ya sığındı. Orada uzun zaman kaldı, Türk yiğitlerinden birinin kızıyla evlendi, Keyhüsrev adında da bir oğlu oldu.
Keyhüsrev büyüyünce, İranlılar onu kaçırıp hükümdar yaptılar. Keyhüsrev Zaloğlu Rüstem'i hoş tutup, gönlünü aldı ve Alp Er Tunga'nın üzerine gönderdi. Bu savaşlar sonunda Alp Er Tunga'nın ordusu dağıldı. Alp Er Tunga iyice yoruldu ve tek başına dağlara çekildi. Fakat günün birinde izini keşfedip yerini buldular. Alp Er Tunga suya atlayıp kurtulmak istedi fakat İran askerleri yetişip saldırdılar. Yiğitçe döğüştü ama ihtiyardı, yorgundu, tek başınaydı. Öldürdüler.
Divan-ı Lügat-it Türk'te, Alp Er Tunga için söylenen ağıtlardan bazı parçalar kaydedilmiştir. Bu parçalar o günü ve bugünkü Türkçe söyleyişle aşağıya alınmıştır:
Alp Er Tunga öldü mü?
Kötü dünya kaldı mı?
Felek öcünü aldı mı?
Şimdi yürek yırtılır.
Feleğin silahı hazır
Gizli Tuzak kurdurur
Beyley beyini vurdurur
Kaçsa nasıl kurtulur?
Beyler atlarını yorup
Kaygıdan çaresiz durup
Beti benzi sararıp
Sarı safrana döndüler.
Erler kurt gibi hıçkırdı
Yaka bağır yırtıp durdu
Acı ağıtlar çığırdı
Yaş akan gözler kurur.
Gönlüm içinden yandı
Geçmiş zamanı andı
Geçen günler nerdedir?
CESTENI BEY
Cesteni Bey (Aslanların yürüyüşü ile yürüyüp) (Uçayan) şehrin arkasında durarak ileri geri dolaştı. Ondan sonra dört yol ağzına gelerek bu yolların arasıdan sayısız denecek kadar çok cinler gördü. Bu cinler insan etini yiyip kanını içiyor, barsaklarını vücutlarına dolandırıyorlardı. Yüzlerini korkunç hale getirip pek kuvvetli sesle haykırıyorlardı. Ellerinde de bayraklar vardı. Ateş gibi kızıl ve örgülü saçlarını omuzlarına bırakıyorlar, kapkara büyük dağlara benzeyen vücutlarını kaldırıp zehirli yılan gövdeleriyle yürüyorlardı.
Cesteni Bey bunları görünce yüreğini pek tuttu, bir kaplan gibi hiç korkup çekinmeden bu cinlerin arasına girdi. O zaman cinler Cesteni Bey'i görüp etrafına toplanarak: ( Hey, kimsin sen? Nasıl oldu da kendi kendine bizim üstlü altlı dağ gibi dişlerimize lokma olmaya geldin) dediler. Cesteni Bey bu sözü işittiği halde yüreğini pek tutup hiç korkmadan cinlere şöyle dedi: (Hey cinler, çabuk söyleyin bana, benim şehrimdeki insanları nasıl olduruyorsunuz. Sizlere bu şehre girme iznini kim verdi? Benim su keskin kılıcıma bakin, bununla gövdelerinizi keserek parça parça edip bırakırım. Şehrimizde milletin başına gelen bunca felaket haberi dururken hala dayanılacak değildir.)
Cesteni Bey'in bu sözünü duyduktan sonra, cinler öfkelenip karma karışık oldular. Öd koparıp kendilerince bir türkü söyleyerek yumruklarını sıktılar. Kol kola girerek, dirseklerini tutuyor, ateş renkli kızıl saçlarını arkalarına salıverip alev gibi bayraklarıyla, gürz ve tokmakları ellerinde, Cesteni Bey'i mızraklayıp, vurmaya çalışıyorlardı.
Birbirleriyle şöyle söyleştiler: (Daha ne bekliyorsunuz? Çabuk bunu mizraklayip keselim, vücudunu parçalayip öteki dünyaya gönderelim.)
Bunun üzerine Cesteni Bey var kuvvetiyle atlayarak (Urumki) adli cini tepesindeki saçlarından yukarı çekip tuttu. Kılıcını yukarı kaldırıp , başını kesmek üzere vurdu. Böylece cinler Cesteni Bey'in gücünü, kuvvetini ve şansını görerek çok korkarak kaçtılar.
GEYIK AVI
Hikaye bir öğretmenin, öğrencisine, canlıların öldürülmesinin ne kadar günah olduğunu anlatmasıyla başlar. Öğrenci de öğretmeninden bu öldürme günahı karşılığında, tanrı tarafından verilen cezalara bir örnek gösterilmesini ister. Öğretmeni, Dantipala'nin hikayesini şöyle anlatır:
Kral Dantipala adamları ile ava çıkarak bir çok geyikler avlar. Başka bir ormanda daha beş yüz geyiğe rastlar. Aralarında öbürlerinden çok güzel, altın renkli bir geyik vardır ki, geyiklerin yol gösterici kralıdır. Bu ise geyik suretinde olan Buddha'nin kendisidir. Avcılar beş yüz geyiği kovalamaya koyulurlar. Onları alti defa kuşatırlar. Olum korkusu içinde çırpınan geyikler bu güzel geyiğin yanına gelerek canlarını kurtarmasını rica ederler. Fedakar, iyiliği temsil eden fazilet sahibi, geyiklerin kralı (Buddha), onlara yardımda bulunmak, gerekirse kendini feda etmek ister. Kral Dantipala'nin yanına giderek ondan beş yüz maralın hayatini bağışlamasın rica eder. Nasihat ederek, iyilik etmeğe teşvik eder. Canlıları öldürmenin ne kadar günah olduğunu anlatmaya çalışır. Fakat Dantipala bunların hiçbirini dinlemeyerek gözleri kanla dolu olup hiddetlenerek keskin kılıcını ceker. Kutsal geyiğin boynunu kesip, başını yere fırlattığı sırada, sağ eli bileğinden koparak kılıcıyla beraber yere düşer. Dantipala feryat etmeye başlayarak yaptığı kötülüğe pişman olur. Ama is isten geçmiştir. Yer yarılır, Avcı cehenneminden alevler çıkararak Dantipala'nın butun vücudunu sarar, onu cehenneme götürür. Avcıdan çıkan korkunç alevler Dantipala'yi sardıktan sonra yükselir, göğe dayanır. Korkunç bir yankı duyulur. Yagiz yer deprenir. Dört tarafı ateş almıştır. Büyük dağlar yıkılarak birbirinin üzerine gelir. Dantipala da bu alevler içinde kalır, ümidi kesilir, dayanamayarak kendisinden geçer. Vücudu yanıp kavrulur. Avcı cehenneminin şeytani ağzını açıp Dantipala'yı yutar.
HAKAN SU
Zulkarneyn Semerkant'ı geçip de Türk ülkesine yöneldiği sıralarda, Saka Türkleri'nin Su adındaki Büyük hakanına yaklaşıyordu. Bala sagun yakınındaki Su kalesini bu yaptırmıştı. Hergün Balasagun'daki sarayının önünde üçyüzaltmış nöbet davulu vurulurdu. Hakan Su'ya Zulkarneyn'in yaklaştığı haberi verilmiş ve: (Emriniz nedir, savaş mi edelim, ne buyurursunuz?) denilmişti. Halbuki Hakan Hocant ırmağının kenarına karakol kurmak, Zulkarneyn'in geçeceğini haber vermek için kırk Tarhan'ı gözcü göndermişti. Bunlar kimseye görünmeden gitmişti. Su endişe etmiyordu. Onun gümüşten bir havuzu vardı. Sefere çıkıldığında birlikte taşınır, içine su doldurulurdu. Sonra kazlar, ördekler yüzdürülürdü. Kendisine: (Ne buyurursunuz, savaşa girelim mi? )denildiği zaman cevap olarak: (Su kazlara, ördeklere bakiniz, nasıl suya dalıyorlar) dermiş. Bunun üzerine orada bulunanlar Su'nun savaş için hazır olmadığı zannına düşmüşler. Zulkarneyn Hocant suyunu geçince, oradaki gözcüler hemen Su'ya haber ulaştırdılar. Hakan Su hemen davulları çaldırarak doğuya doğru yürüdü. Halk gitmek için hazırlık görmeden hakanlarının böyle savuşup gitmesinden ümitsizliğe düştü. Bir ürküntü, bir karışıklık oldu. Binek bulabilenler hayvanların sırtına atlayarak Hakanın arkasından koştular. Sabah olunca ordu yeri düz bir ova halini aldı.
O sıralarda Taraz, Ispicap, Balasagun ve bunun gibi yerler yapılmamıştı. Ora halkı göçebeydi. Hakan ordusuyla gittikten sonra, oradaki halk çoluk çocuklarıyla yirmi iki kişi kalmış, geceleyin hayvanlarını bulamamıştı. Bu yirmi iki kişi yaya olarak çekip gitmek, yahut orada kalmak üzere konuşurlarken iki kişi çıka geldi. Bunlar ağırlıklarını sırtlarına yüklemişler, yanlarına çoluk çocuklarını almışlardı. Ordunun izine düşerek gidiyorlardı. Yorulmuşlar, terlemişlerdi. Bu yirmi iki kişi, yeni gelen iki kişi ile konuştular, ikiler dediler ki: (Zulkarneyn denilen adam bir yolcudur, bir yerde durmaz. Buradan da geçer gider. Biz de kendi yerlerimizde kalırız.) Yirmi ikiler onlara: (Kal aç) dediler.
Zulkarneyn gelip bunları saçlı, üzerlerinde Türk belgeleri bulunduğunu görünce, onlara: (Türk Manend) demiş (Türk'e benzer).
Hakan Su, Çin'e kadar gitmiş. Zulkarneyn arkasına düşmüş. Su Zulkarneyn'e bir bölük asker Zulkarneyn de ona bir bölük asker göndererek (Altun Kan) denilen bir dağda çarpışmışlar. Ama Zulkarneyn Hakan ile barışmış, Uğur şehirlerini yapmışlar. Bir sure orada oturduktan sonra Zulkarneyn çekilip gitmiş, Hakan Su da Balasagun'a kadar ilerlemiş. Kendi adini vererek Su şehrini yaptırmış. Oraya bir tılsım koymuş. Bugün oraya kadar leylekler gelir, oradan ileri geçemezler. Tılsım bu güne dek bozulmamıştır. (Divan-i Lügat it Türk/ Tercüme cilt: III)
MANAS
Manas, Kırgız kahramanlarındandır. Manas'ın babası Yakıp Han, anası da Çuriçi'dır. Yakıp Han evlendikten on dört sene sonra Manas doğmuştur. Doğduğu zaman Manas' in avucu kanlı idi. Bu işaret onun ileride mealsiz kahraman olacağının göstergesi idi. Henüz memede iken konuşmaya başladı. Doğumu üzerine civardan gelen elciler, onun bir kahraman olacağını hemen anlamışlardı. Az zaman içinde çok serpildi, boyu beş metreye kadar uzadı.
On yaşına gelince tam bir kahraman oldu. Düşmanların üzerine saldırarak perişan etti. Atlarına at erişemiyor,zırhına ok islemiyordu.
Yakıp Han, oğlunun atılganlıklarını, kahramanlıklarını görünce, onu korumak, onunla arkadaşlık etmek üzere, Bakay adında birisini ona katmıştı.
Manas'ın savaştığı düşmanları arasında en kuvvetlisi Gökçe idi. Bununla olan maceraları destanca epeyce yer tutar. Destan Radlof'a göre 12452 mısra olup, savaş hengameleri sırasında aşk maceraları , eğlenceler, düğünler, Şamanizm'in etkisi altındaki inançlar, gelenekler, kahinlerin rolleri göze çarpar.
TEPE GOZ ve BASAK
Birgün Oğuz otururken, düşman baskısına uğradı, gece vakti oradan göçtü. Beraberindeki (Uruz Koca) nın küçük oğlu yolda düşmüştü. Hiç farkında olmadılar. Yollarına devam ettiler. Yolda kalan bu çocuğu bir arslan alarak götürdü, besledi.
Günlerden sonra, Oğuz gene gelip yurduna yerleşti. O sırada Oğuz Han'ın atlarına bakan çoban bir haber getirerek dedi ki: (Ormanda bir arslan kükrüyor. Uzaktan gördüm, salınarak yürüyüşü insan gibi. Atları yakalayıp yatırarak kanlarını emiyor) dedi. Çobanın bu sözü üzerine Uruz da Oğuz Han'a: (Hanim belki göçtüğümüz vakit yolda düşen benim oğlumdur) dedi.
Beyler hemen atlarına bindiler. Aslanın yatak yerine geldiler. Uruz'un dediği gibi bu, kendi oğlu idi. Oğlanı tuttular. Uruz, oğlanı alıp evine götürdü. Hep sevindiler. Ziyafetler oldu. Ama oğlan yine durmadı. Aslanın yatağına gitti. Bir daha tutup getirdiler.
Bunun üzerine (Dede Korkut) geldi ve: (Oğlum sen insansın, hayvanlarla düşüp kalkma, gel iyi ata binmeyi öğren. İyi yiğitlerle beraber yasa. Büyük kardeşinin adi (Kayan Selçuk)tur. Senin adin da (Basat) olsun dedi. (Adini ben verdim. Yasini tanrı versin) dedi.
Oğuz bir gün yaylaya gitti. Uruz'un bir çobanı vardı. Adına (Konur Koca Sari Çoban) derlerdi. (Uzun pınar) diye un alan bir pınar vardı. O pınara periler konmuştu. Ansızın koyunlar ürktü. Çoban da bunu keçilerden bilerek onlara kızdı. İlerleyince gördü ki, peri kızları kanat kanata vermişler, uçuyorlar. Çoban kepeneğini üzerlerine attı. Peri kızlarından birini tuttu.
Zaman geçti. Oğuz yine yaylaya gitti. Çoban da pınara geldi. Yine koyunlar ürktüler. Çoban ilerledi, yerde bir yiğin gördü. Bu yiğin gittikçe büyüdü. Çoban Korktu, bıraktı, kaçtı. Ürken koyunların peşine düştü.
Meğer o zaman Bayındır Han ile Beyleri gezmeğe çıkmışlardı. Bu pınarın yanına geldikleri zaman garip bir şeyin yattığını gördüler. Etrafını aldılar. İçlerinden bir yiğit, ayağı ile bunu tekmeledi. Tekmeledikçe yiğin büyüdü. Uruz Koca da merak etti, atından inerek tekmeledi. Fakat mahmuzu dokununca bu yiğin yırtıldı, içinden bir oğlan çıktı. Bu oğlanın gövdesi adam gövdesi gibiydi. Ancak tepesinde bir gözü vardı. Uruz bu oğlanı alarak eteğine sardı ve:(Han'ım, bunu bana verin, Oğlum Basat ile beraber besleyelim) dedi. Bayındır Han da:(Senin olsun) dedi. Uruz, Tepegöz'ü aldı. Evine götürdü. Bir sut nine getirdiler. Kadın memesini Tepegöz'ün ağzına verdi. Oğlan bir emdi, süt ninenin olanca sütunu aldı. İkinci emişinde kanını aldı. Üçüncüde de canini aldı. Birkaç sut nine getirdiler. Hepsini böylece oldurdu. Baktılar ki olmayacak, sütle besleyelim) dediler. Günde bir kazan sut yetmezdi. Beslendiler, büyüdü. Gezmeye, oğlan çocuklarıyla oynamaya, oynarken de bunlardan birisinin burnunu, oburunun kulağını yemeye başladı. Nihayet herkes onun yüzünden çaresiz kaldı. Uruz'a şikayet ettiler, ağlaştılar. Uruz her ne kadar Tepegöz'ü dövdü ise de bu hareketlerini önleyemedi. Nihayet evinden kovdu.
Bunun üzerine Tepegöz'ün peri olan anası gelerek oğlunun parmağına bir yüzük taktı ve:(Oğlum sana ok batmasın, vücudunu kılıç kesmesin) dedi. Tepegöz, Oğuz ilinden kaçtı. Bir yüce da vardı. Orada yol kesti. Adam esir etti. Büyük eşkıya oldu. Üzerine bir kaç adam gönderdiler. Onlar Tepegöz'e ok attılar, batmadı. Kılıç vurdular, kesmedi. Hepsini yedi bitirdi. Oğuz ilinden bile adam yemeye başladı. Oğuz'lar toplandılar, üzerine yürüdüler. Bunu gören Tepegöz kızdı. Bir ağacı yerinden koparıp atarak elli altmış kişiyi oldurdu.
Nihayet Basat bu Tepegöz'ün üzerine gitti. Tepesindeki tek gözüne sis saplayarak kor etti. Bundan sonra da kafasını kesti. Bütün Beyler sevinç içinde kaldılar.
ERGENEKON DESTANI
ERGENEKON
Göktürk Menşe Efsaneleri ve Ergenekon Destanı'na Göre Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı
Göktürklerin "Kurttan Türeyiş"lerine dair Çin kaynaklarında da geçen üç efsane vardır. Aslında bu efsanelerin hemen hemen aynısı M.Ö. 119'da Hunlar tarafından büyük bir yenilgiye uğratılan Wu-sunlar için söylenir. Efsaneye göre Hunlar bir taarruz neticesinde Wu-sun kralını öldürmüş, onun oğlu Kun-mo küçük olduğu için Hun hükümdarı ona kıyamamış ve çöle atılmasını emretmiş. Küçük Kun-mo dişi bir kurt tarafından emzirilmiş ve bu olayı uzaktan seyreden Hun hükümdarı, çocuğun kutsal biri olduğuna inanarak, büyüdüğünde onu Wu-sunların kralı yapmış, içinden Göktürkleri de çıkaran, Çinlilerin Kao-çı (Yüksek Tekerlekli Arabalılar) ve T'ieh-li (Tölös) dedikleri, Orhun nehrinden Volga kıyılarına kadar geniş bir alana yayılan bu güçlü Türk kavimler topluluğu için de "kurttan türeyiş" efsanesi aynı motifi işler. Çin'deki Toba sülalesi devri kaynaklarında efsane özetle şöyle anlatılır: "Kao-çı kağanının çok akıllı iki kızı varmış. Öyle iyi kalpli ve akıllılarmış ki, babaları onların ancak tanrı ile evlenebileceklerini düşünerek, kızlarını bir tepeye götürmüş. Ancak tepeye ne tanrı gelmiş ne de onlarla evlenmiş. Kızlar burada beklerken ihtiyar bir erkek kurt tepede dolaşmaya başlamış. Küçük kız, kardeşine bu kurdun tanrının kendisi olduğunu söyleyerek tepeden inmiş ve kurtla evlenmiş. Bu suretle Kao-çı halkı bu kız ve kurttan türemiş.".
Bu efsanelerin tekamül etmiş şekli, tarihî realiteye de uygun olarak, Göktürk menşe efsanelerinde ve Ergenekon Destanı'nda görülür. M.S.570'te ortaya çıkan Çin'deki Sui Sülâlesi devrinde Göktürklerle yakın münasebet kuran Çinliler, Türklerden öğrendikleri efsaneyi tarih yıllıklarında not etmişlerdir. Efsane şöyledir:
"... (Göktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai, yani Batı Denizi'nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleket tarafından, onların kadınları, erkekleri, büyüklü-küçüklü hepsi birden yok edilmişlerdi. Yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu öldürmekten vazgeçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını kendisini Büyük Bataklığın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona her gün et ve yiyecek getirmişti. Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. (az zaman sonra) çocukla kurt, karı koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı. (Türklerin eski düşmanı Lin devleti, çocuğun hâlâ yaşadığını duyunca) hemen kendi adamlarını göndererek, hem çocuğu hem de kurdu öldürmelerini emretmişti. Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı. Çünkü kurdun kutsal ruhlarla ilgisi vardı. Buradan kaçan kurt, Batı Denizi'nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Kao-ch'ang (Turfan)'ın kuzey-batısında bulunuyordu. Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. (Kurt) hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştan başa ot ve çayırlıklarla kaplı idi. Ovanın çevresi de 200 milden fazla idi.
Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. (Göktürk Devleti'ni kuran) A-şi-na ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu."
Efsanede Türklerin yaşadığı ve göç ettiği yer olarak gösterilen Batı denizi, kimi tarihçilere göre Turfan'ın kuzey batısında yer alan Balkaş gölü veya Aral, hatta Hazar iken kimi tarihçilere göre de Isık göldür. Isık göl ve civarı, Kırgızların millî destan kahramanı olan Manas'ın da yaşadığı bir bölgedir. Ancak burada önemli olan menşe efsanesinin, Göktürklerin "Ergenekon Destanı"nın ilk şekli olmasıdır. Bütün Türk boylarında derin izler bırakan bu destan, içinde tarihî olayları barındırması bakımından da dikkate değerdir. Destan özetle şöyledir:
"Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Türkler çadırlarını, sürülerinin bir yere topladılar. Çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi. Vuruş başladı. On gün vuruştular, Göktürkler üstün geldi." Düşman, Türkleri er meydanında yenemeyeceklerini anladığından hileye başvurur ve Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını basar. Büyük bir katliam gerçekleşir. İl Han'ın küçük oğlu Kayan (Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçar ve onların bulamayacağı bir yere "Ergenekon" a (Sarp Dağ Beli) gelirler. Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ovadır. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldığında, birbirine akraba, ayrı ayrı "oba"lar oluşturdular. Nihayet dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon'a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon'dan çıkma kararına vardılar. Çıkış için tek bir geçit vardı fakat burası da demirdendi. Bir demirci ustasının fikriyle demir dağ büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) adlı bir başbuğun liderliğinde, Türkler Ergenekon'dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar.
Özetlenen bu destan, İlhanlı tarihçisi Reşideddin tarafından nakledilirken, araya Moğollar da serpiştirilerek, büyük ölçüde tahrif edilmiştir. Ancak destanda geçen motifler ve çağrıştırdıkları olaylar, destanın Göktürklere ait menşe efsanelerinin tekamül etmiş hâli olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim Börteçene, Göktürklerin soylarını dayandırdıkları Asena gibi mübarek ve yol gösteren bir kurttur. Hun birliği dağıldıktan sonra, destanın girişinde belirtildiği gibi, Türkler Altay dağları civarına çekilmişler ve bir müddet Juan-Juanlar'ın hâkimiyeti altında yaşamışlardır. Demircilikte ileri giden Göktürkler, Juan-Juan hükümdarının "Sizler demircilikle uğraşan kölelerimsiniz" diye aşağılanmalarını hazmedemeyerek, onlara savaş açmışlar ve yaklaşık dört yüz yıl süren suskunluktan sonra, 545 yılında büyük bir zafer kazanarak istiklâllerinin temelini atmışlardır. Reşideddin'in de Camiü't-Tevarih'te yazdığı üzere, Ergenekon'dan çıkış, bir bayram olarak kutlanmış, önce Türk kağanı, ardından beyler, bir parça demiri ateşe salıp kızdırdıktan sonra, örs üstünde çekiçleyerek, Ergenekon'u Türk an'anesinde canlı tutmuşlardır.
Göktürk hükümdarlık ailesi Aşına soyundan gelmekteydi. Yukarıda ifade ettiğimiz efsanelere göre Aşına soyu dişi bir kurttan türemişti ve bu inanış sebebiyle de Göktürk Devleti alâmeti, altından kurt başlı sancak olmuştur. Ergenekon efsanesi, Hun devletinin yıkılmasından sonra, Türklerin yaşadığı zorlukları anlatmaktadır. Dolayısıyla, tarihen yaşanmış olaylar, Göktürklerin, Hun devletinin bir devamı olarak ortaya çıktıklarının bir delilidir. Nitekim devlet yapılanmasının Hunlarla aynı olması da bu fikri kuvvetlendirir.
OGUZ KAAN
Binlerce yıllık tarihinde Yüce Türk Milletinin feyz kaynağı olan Türk (Oğuz) Töresine ad veren, büyük Türk Hakanı Oğuz Kağan'ın babası Kara Kağandı. Kara Kağanın bir oğlu dünyaya geldi. Bu çok güzel bir çocuktu. Doğduğunda annesinin sütünü emmedi, daha sonra annesi rüyasında, çocuğun kendisine "Tanrıya imam etmedikçe sütünü emmeyeceğini" söylediğini gördü. Annesi bu rüyayı üç gece üst üste görünce, Tanrıya imam etti ve çocuk annesinden birkere süt emdi ve bir daha emmedi. Bir yıl sonra büyük bir adam gibi konuşmaya başladı. "Ben bir çadırda doğduğum için adımı Oğuz koymak gerekir" dedi. Adını Oğuz koydular. Harikulade halleri görülen Oğuz, çocukluğundan ergenlik çağına kadar, her fırsatta Tanrıyı anardı. Ona Tanrının nurlu feyzi erişti. Her türlü bilim ve hünerde, ok atmada, kargı kullanmada, kılıç çalmada ve bilgi hususunda, aleme ün salacak gelişme gösterdi. Babası onu amca kızıyla everdi. Fakat evlendiği kız imam eetmediği için ona yanaşmadı. En sonunda kendine imam eden bir kızla evlendi. Oğuz'un bir tek Tanrıya inandığını duyan babası, onu bir av dönüşü öldürmeyi planladı. Bu haberi alan Oğuz, putperes babasıyla yaptığı savaşı kazandı. Ok yarası alan Kara Kağan öldü. Bunun üzerine Oğuz, Kağan oldu ve puta tapanlara hiç bir merhamet göstermedi.
Oğuz Kağan destanında anlatılan Oğuz Han, aynı zamanda Büyük Hun Türk İmparatorluğunun kurucusudur. Türk devlet geleneğinin temel taşlarını koyan, Türk Hakanının vazettiği kanunlar, Oğuz (Türk) Töresi olarak ün yapmış ve 16 Büyük Türk İmparatorluğunun da güç kaynağı olmuştur. 24 Oğuz Boyunun atası olan Oğuz Han, Türk Töresini; Disiplin , Adalet, Ahlak ve Millete hizmet esası üzerine inşa etmiştir.
İlk teşkilatı orduyu kuran Oğuz Han, Onlar-Yüzler-Binler-Onbinler diye tasnif yapıp, kumandanlarınada, Onbaşı, Yüzbaşı, Binbaşı, Tümenbaşı diye de ünvanlar vermiştir, Orduda itaatı esas kılmış, itaat etmeyenlerin boynunu vurdurmuştur.
Daha sonra Oğuz Kağanın üç oğlu olmuş. Onlara Gün, Ay, Yıldız adını verir. Bir daha evlenir ve ondanda üç oğlu olur. Bu oğullarına da Gök, Dağ, Deniz adlarını verir. Gün gelir büyük bir toy (şölen) verir. Halkı çağırır, yenilir içilir sonra Beylerine ve Halka buyruk verir.
"Ben sizlere oldum Kağan
Alalım yay ile kalkan
Nişan olsun bize buyan
Bozkurt olsun bize uran"
Dedi ve Dünyanın dört bir yanına yarlığı yazdı, Elçilere verip gönderdi. Bu fermanlarda şöyle yazıyordu: "Ben Türklerin Kağan'ıyım Dünyanın dört bucağına hakim olmam gerekir. Sizlerden itaatinizi istiyorum. Kim benim buyruğuma baş eğerse, hediyelerini kabul eder dost sayarım. Her kimde baş eğmez ise, ona gazab eder, üzerine Ordu çekip, baskın yapar yok ederim. "Çin Kağan'ı itaatini ve dostluğunu bildirdi. Urum Kağan'ı itaatini bildirmedi. Bunun üzerine Oğuz Kağan ordusuyla onun üzerine yürüdü ve onların yenip kendine bağladı. Daha sonra Oğuz Kağan devletin sınırlarını güneyde Hindistan, kuzeyde Sibiryay, doğuda Qindenizi, batıda Akdeniz ve Mısır'a kadar genişletti. Buralarda yaşayan Milletleri ve Devletleri kendine bağladı. Daha sonra büyük ganimetlerle ülkesine döndü.
Büyük bir toy verir Oğuz Kağan ve Devleti oğulları arasında pay eder. Boz Oklar denen, Ayhan Yıldızhan ve Gökhan arasında devleti payeder. Üç Oklar denen Denizhan, Dağhan ve Günhan oğullarına da "Sizlerde Boz Oklar altında Beylik yapın" der. 75 yılı savaşlarla geçiren Oğuz Kağan 116 yıllık hükümdarlığının sonunda hayata gözlerini yumar.
Oğuz Kağan Milletine hizmeti daima ön planda tutardı. Eşsiz bir devlet adamı ve bilge kişiydi. Türk Milletinin ona atfettiği kutsallıktan ötürü onun bir Veli veya Nebi olabileceği tarihe geçmiştir. Onun buyruk ve vazettikleri Töre olmuş, bugünkü manada dini kurallardı. Oğuz Kağanın hayatı boyunca iki öğe çok önemli bir şekilde göze çarpar. Birincisi; Tanrıyı bir bilip ve daima ibadet etmesi. İkincisi; Millete hizmeti. Milletini daima ön planda tuttuğunu şu olay en iyi şekilde bize örnektir: Devletin zayıf olduğu bir zamanda, düşmanları ondan en sevdiği atını isterler, verir. Sonra eşini isterler onuda verir. Daha sonra çorak bir toprak parçası isterler, Oğuz Kağan "Atım ve eşim kendi malımdı verdim, fakat toprak çorakta olsa milletimindir veremem" der ve birliklerini toplar, kendinden emin olan düşmana ani baskın yaparak onları mağlup eder. Bu olayda Devlet malının Millete ait olduğunu ve Devlet malının üzerinde tasarruf edilemeyeceğini göstermiştir. Yani önce Devlet ve Millet manfaati gelir daha sonra diğer menfaatler gelir. Önce Devletim ve Milletim bir Oğuz Türk Töresidir.
|