za.korkmaz.sitemynet.com
Ana Sayfa English Deutsch Çocuk Sayfası Rüya Tabirleri Yemek TarifleriSerbest Köşe Tabiat Eczanesi Kitap Sayfası Konuklara Özel Foto Albüm Sohpethane Linkler Sayfam Arşiv

Sohpethane



GÜNÜN YAZISI

DÂBBETÜ'L-ARZ


Yer hayvanı, kıyametin büyük alametlerinden biri.

Debb ve debîb; hafif yürüme ve debelenme demektir. Hayvanlar ve çoğunlukla haşereler için kullanılır. İçkinin bedene yayılması ve bir çürüklüğün etrafına sirayeti gibi hareketi gözle görülmeyen şeyler için de kullanılır. Dâbbe de debelenen, hareket eden demektir. Şu halde tren, otomobil, bisiklet vb. şeylere lügate göre dâbbe denebilirse de ıstılahta daha çok hayvanlar için kullanılır.

"Allah bütün canlıları (her dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayakla, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini yaratır. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir." (en-Nûr, 24/45) âyetinden anlaşılacağı üzere her hayvana dâbbe denir.

"Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların (her dâbbenin) rızkı ancak Allah'a aittir." (Hûd, 11/6) âyetinden de anlaşılan budur.

"Dâbbetü'l-Arz" da; kıyametin kopmasına yakın, ortaya çıkacağı bildirilen ve kıyametin büyük alâmetlerinden olan bir yaratıktır. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'de:

"Söylenmiş olan (tehdit edildikleri şey) başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler." (en-Neml, 27/82) buyrulmaktadır.

Bu âyetten anlaşılan, dâbbenin bir hayvan-ı nâtık yâni konuşan bir canlı olduğudur.[518]

Râğıbü'l-İsfahânî, yukardaki âyete dayanarak şöyle demektedir:

"Dâbbe, tanıdığımız hayvanlara benzemeyen bir hayvandır. Ortaya çıkması kıyamete yakın bir dönemde olacaktır. Bir de denildi ki: Bununla, cahiliyyede hayvan mertebesinde olan kötü insanlar kasdedilmiştir.[519]

Müfessirler yukardaki âyete (27/82) dayanarak "Dâbbetü'l-Arz"ın kıyamete yakın bir zamanda ortaya çıkacağını söylerler. İbn Ömer'e göre, "dâbbe"nin çıkması hadisesi, dünyada iyiliğe emreden ve kötülükten sakındıran hiçbir fert kalmadığı zaman vuku bulacaktır. İbn Merdûye'nin Ebu Saîd el-Hudrî'den rivayet ettiği bir hadîse göre, aynı şeyi bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.)'in kendisinden Ebu Saîd de duymuştur. Bu da, insanın başkalarını iyilik yapmaya teşvik ve kötülükten sakındırma (emr bi'lma'rûf, nehyi ani'l-münker) vazifesini terkettiği zaman Allah'ın, kıyametin hemen öncesinde son ihtar vazifesini görmek üzere bir "dâbbe" meydana çıkaracağını gösterir. Mâmafih onun tek bir hayvan mı, yoksa bütün yeryüzünü istilâ edecek bir hayvan türü mü olduğu açık değildir.[520]

Akaid kitaplarına, kıyametin alâmetlerinden biri olarak geçmiş olan "Dâbbetü'l-Arz"[521] hakkında Peygamber (s.a.s.)'den şöyle rivayet edilir.

"İlk çıkacak kıyamet alameti, güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine "dâbbe''nin çıkmasıdır. Bu alametlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takibedecektir"[522]

"Üç şey vardır ki bunlar çıktığı zaman, daha önceden iman etmeyen hiçbir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez: 1- Güneşin batıdan doğması, 2- Deccâl ve 3- Dâbbetü'l-Arz."[523]

"Dâbbe, yanında Hz. Musa (a.s.)'nın asâsı ve Hz. Süleyman (a.s.)'ın mührü olduğu halde çıkacaktır. Mü'minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle mühürleyecek. İşte o dönemde yaşayan insanlar biraraya gelecekler ve mü'minler, kâfir belli olacaktır"[524]

Bu konudaki rivayetler pek çoktur, ancak hiçbiri mütevâtir olmadığından, kıyamet gibi tamamen gaybî olan bir meselede delil olamazlar. Bunun için, "Dâbbetü'l-Arz"la ilgili teferruâtı bir yana bırakıp, Cenâb-ı Allah'ın bizi bununla ilgili olarak Kur'ân-ı Kerim'de bildirdikleriyle yetinmemiz, işin iç yüzünü ve mahiyetini O'na havale edip dabbetü'l-arz'ın kıyamete yakın zuhur edeceğine iman etmek en doğru yoldur. Bununla birlikte:

"Gaybın anahtarları O'nun yanındadır. O'ndan başkası onları bilemez... " (el-En'âm, 6/59)[525]


-----------------------------------------------------------------------------------------
[518] M. H. Yazır, "Hak Dini Kur'ân Dili", V, 3701 vd.
[519] Râğıb, "Müfredât", debb maddesi.
[520] Mevdûdî, "Tefhîm", IV, 128.
[521] bk. Pezdevî "Ehl-i Sünnet Akaidi", 352; Nesefî, "Akaid ", şerh ve haşiyesi Kesteli. 194.
[522] Müslim, Fiten, 118; İbn Hanbel, "Müsned", II, 201.
[523] Müslim, İman, 249; Tirmizî, Tefsîr, sûre 6.
[524] Ahmed b. Hanbel, II, 491; Tirmizî, Tefsîr, süre: 27.
[525] Halid Erboğa, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/351.



BEDİÜZZAMAN SAİD NURSÎ’NİN HAYATI


kyt13.gif

Bediüzzaman Said Nursi Bitlis’in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesi’nin Nurs Köyünde dünyaya geldi (1876). Yenilikçi, atak, cesur bir mizaca, son derece parlak bir zekâya ve güçlü bir hafızaya sahipti. Bunlar katıksız iman ve ilim aşkıyla birleşince, normalde onbeş yıl kadar süren klâsik medrese eğitimi üç aya sığdı. Bu olağanüstü gelişmeyi kavrayamayanlar tarafından düzenlenen münazaraları (ilmi tartışmalar) kazanarak kendini ispatladı. Bu yüzden "Molla Said"e, "zamanın emsalsizi, benzersizi" anlamında "Bediüzzaman" lâkabı verildi. Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi. İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti. Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti. Büzülme ve çözülme noktasındaydı. İnsanlığın ortak problemlerinin yanı sıra yaşadığı toplumun özel problemlerine de eğilen Bediüzzaman, açık bir gerçekle yüz yüze geldi: Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti. Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükeniyordu. Devlet ve millet şeklen İslâma bağlı olmakla birlikte mânâ plânında İslâmdan kopmuştu. Batı’yı da anlayamamıştı. Asıl problem buydu. Teşhisini bu şekilde koyan Bediüzzaman tedavi metodunu da geliştirdi: "Tahkiki iman" geliştirdiği metodun özü ve özetiydi. Sıra "tahkiki iman" ekseninde gelişip çağın teknolojisiyle zenginleşecek insanlar yetiştirmeye gelmişti. Bunun da yolu eğitimden geçerdi. Bu maksatla bir eğitim projesi geliştirdi. Buna göre Doğu ve Güneydoğu öncelikli olarak tüm vatan sathı "Medresetüzzehra" adını verdiği eğitim kurumlarıyla donatılacak, bu kurumların ilk, orta, lise bölümleri olacak, ayrıca din ve fen dersleri bir biri içinde, bir bütün halinde okutulacaktı. "Vicdanın ziyası (ışığı), ulûm-u diniyedir, aklın nuru fünun-u (fenler) medeniyedir. İkisinin imtizacıyla (bütünleşmesi, iç içe girmesiyle) hakikat tecelli eder... İftirak ettikleri (ayrıştıkları) vakit, birincisinde taassup (tutuculuk), ikincisinde hile, şüphe tevellüd eder (doğar)" diyordu. Görüşlerini Padişaha sunmak için 1907 yılında İstanbul'a geldi. Fakat İmparatorlukla birlikte İmparatorluğun başkenti İstanbul da çürümüştü. Düşüncelerini gazetelere yansıtması sarayı tedirgin etti. Padişah ateşîn bir zekâyı etkisizleştirmek için altınla ödüllendirmek istedi. "Maarifi tehir, maaşı tacil nedendir?" diye sorup ihsan-ı şahâneyi reddedince de akıl hastahanesine kapatıldı. Fakat doktorlardan aklî melekelerinin sapa sağlam olduğuna dair bir rapor alarak görüşlerini açıklamayı sürdürdü. Bediüzzaman, Şark ulemasından sonra İstanbul’daki meşhur alimlere de kendisini kabul ettirmekte zorlanmamıştı. Onunla görüşenler en girift sorularına cevap alıyor, "Sen gerçekten de Bediüzzamansın" demekten kendilerini alamıyorlardı. Meşrutiyeti İslam eksenine oturtan ve "meşrutiyet-i meşrua"yı öngören hürriyetçi fikirleri özellikle ilgi çekiyordu. Bediüzzaman'a göre mutlakıyet İslami dirilişin önünü kapatıyordu. Ancak meşrutiyete yumuşak geçiş yapılmalıydı. Bunun için de evvelâ "üç büyük düşman" saydığı cehalet, zaruret ve ihtilâfla mücadele edilip kazanılması gerekiyordu. "31 Mart Olayı" ismiyle tarihimize geçen (1909) keşmekeş esnasında yatıştırıcı rol oynamasına rağmen, Bediüzzaman’dan daha önce tedirgin olmuş yönetim tarafından tutuklanıp Divan-ı Harb Mahkemesinde yargılandı. Beraat etti. Van’a döndü. Birinci Dünya Savaşı sırasında gönüllü talebelerden bir milis alayı kurup doğduğu toprakları savundu. Bitlis savunması esnasında yaralanıp Ruslara esir düştü. Yaklaşık üç yıl süren esaret hayatını kaçışla noktaladı. Ordu adayı olarak devrin tek İslâm Akademisi "Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye"ye üye oldu. İstiklal Savaşı sürerken, Anadolu harekâtını "isyan" sayan fetvaya Anadolu ulemasıyla birlikte karşı fetva verdi. İstanbul işgali sırasında İngiliz işgalcilere karşı yayınladığı bir eser yüzünden İşgal Kuvvetleri tarafından gıyabında ölüme mahküm edildi. Zaferden sonra Ankara’ya Büyük Millet Meclisi’ne dâvet edildi (1922). Meclis'te resmi karşılama töreni yapıldı. Fakat devletle millet arasında "kıble farkı" oluşmak üzere olduğunu görüp milletvekillerine hitaben on maddelik bir beyanname dağıttı. Tekrar Van'a döndü. Şeyh Sait isyanıyla bir ilgisi bulunmadığı, esasen her fırsatta "Dahile kılıç çekilmez" dediği halde bir çok mazlum gibi Bediüzzaman da önce Burdur'a, ardından Barla'ya sürüldü. Barla'da Risale-i Nur Külliyatı'nı telife başladı. Tek başına bir mektep oldu ve "cevher insan" yetiştirmek için insanüstü bir gayret gösterdi. 1925'li yıllarda Türkiye'de uygulama alanına giren dini dışlama politikalarına karşı Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur adını verdiği eserleriyle İslam’ın temel altyapısını oluşturan prensipleri açıklamaya yönelik bir tarz geliştirdi. Bediüzzaman Said Nursi geliştirdiği bu Kur'ânî tarz ile akıl, kalp ve duygu bütünlüğünü temin ederek iman hakikatlerini anlatmıştır. Böylece kelam, tasavvuf ve pozitif bilimleri terkip ederek Müslümanlara yepyeni bir bakış açısı sunmuş, mektep, medrese, tekke ayrılığını ortadan kaldırmıştır. İslam uleması yüzyıllar boyu insanın temel soruları olan "ben kimim, nereden gelip, nereye gidiyorum, vazifem nedir?" gibi konulardan ziyade hep dış alem ve siyaset üzerine mesailerini teksif etmişti. Oysa "iman ve temele ait" meseleler halledilmeden ve doyurucu cevaplar bulunmadan afaki meselelere yönelmek bunalımın derinleşmesini sonuç veriyordu. İslam dünyasının siyasi düzenleme ve projelerden ziyade ve fakat onları da ihmal etmeden zihniyet düzenlemesine ihtiyacı vardı. Problemin çözümü Kur'ân'ın çağlar üstü mesajının günümüze bakan yönünü ortaya çıkarmaktı. Risale-i Nur külliyatı ise bu mesajın açıklamasıdır. Bediüzzaman İslam dünyasının karşılaştığı en köklü ve yıkıcı krize (fen ilimlerinden kaynaklanan dinsizlik veya dinde laubalilik) karşı ilim ve mantık yoluyla cevaplar vererek milyonların imanının kurtulmasına vesile olmuştur. Risale-i Nur Külliyatını telif etmesiyle birlikte Bediüzzaman önceki hayatını Eski Said dönemi diye isimlendirmiştir. Bediüzzaman’ın haya-tını Eski Said, Yeni Said diye ayırması bir değişiklikten ziyade bir tarzı ifade içindir. Eski Said, daha çok imanın dışavurumu olan kurumlar, davranışlar ve siyasetle ilgileniyordu. Yeni Said ise imanın tahrip edilmek istendiği bir ortamda imanı korumak ve güçlendirmek için gayretini bu temel meseleye tahşid etti. Bediüzzaman’a göre temel mesele; insanın kendisini, diğer varlıkları, kainatı ve hemcinslerini iman ekseninde algılamasıdır. En önemli görev bunu sağlamaktır. Bundan ürkenler onu defalarca tutukladılar, Eskişehir (1935), Denizli (1943), Afyon (1947) hapishanelerinde yatırdılar. Fakat inançlarını yaşamaktan ve yazmaktan vaz geçiremediler. 1960 yılının 23 Mart'ında Urfa’da Hakk'ın rahmetine kavuştuğunda arkasında bıraktığı tüm maddî servet bir demlik, birkaç bardak, eski bir gömlek, yamalı bir cübbe, sarık, misvak, biraz çay-şeker ve on liradan ibaretti. Mânevi miras olarak ise bütün asrın insanını aydınlatabilecek Kur’ân tefsiri olan Risale-i Nur külliyatı ile dünyanın her tarafında milyonlarca "Kur’an talebesi" bırakmıştır. Allah ondan razı olsun.


BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN KRONOLOJİSİ


Bediüzzaman’ın hayat seyri ve safahatından mü­him bir kısmının tarihleri:
1877
Said Nursî Hazretlerinin Bitlis Vilayeti Hizan İlçesi Nurs Köyü’nde doğumuştur.
1885 Yaş 9
Said Nursî ilk tahsile başlamak için ailesinden ay­rılıp Tağ Köyü Medresesine gelmesi… Burada çok az bir süre kalıp tekrar köyüne dönmüştür.
1891 Yaş 14
Hz. Üstad’ın Resulullah’ı (A.S.M.) rüyasında gör­mesi ve em­salsiz üç aylık tahsilini yaptığı yer olan Doğu Beyazıt’a gitmesi… Bu sıralarda kendisinin lakabı, Molla Said-i Meşhur’dur.
1892
Said Nursî Hazretleri, görülen hârika haller ve za­mana uy­mayan durumlar karşısında Bediüzzaman ünva­nının kendisine verilmesi ve böyle anılmaya baş­lanması
1893 Yaş 16
Bitlis ve Siirt civarında çeşitli yerlerde bulunup, daha sonra Siirt’in Tillo kasabasında bir kubbede inzi­vaya çe­kilmesi… Karınca ve arı milletlerinin cumhuri­yetçi olduk­larını söylemesi…
1894
Bediüzzaman Hazretleri, Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinden rüyasında aldığı emir üzerine, Cizre’de aşiret reis­lerinden Mustafa Paşa’yı ikaz için Cizre ve Mardin taraflarında bulunması…
Mardin’de siyaset-i İslâmiye ve içtimaî mes’ele­lerle ilgilen­mesi…
1895
Mardin’den nefiy ile Bitlis’e gelmesi ve iki yıl orada valinin ilme hürmetinden dolayı tahsis ettiği odada kal­ması…
1897
Van Valisi Hasan Paşa’nın daveti üzerine Van’a git­mesi ve Valinin konağında kalması
Müsbet ilimlerle meşgul olarak hârikulâde bilgi sa­hibi olması
Bu zamana kadar hıfzına aldığı 80-90 cild kitabı, üç ayda bir ezberden devretmesi
1900
İngiliz Müstemlekât Nâzırı Gladiston’un gazete­lerde çıkan beyanatı üzerine Bediüzzaman o zamana ka­dar elde ettiği bütün ilimleri, Kur’anın hakikatlerine çıkmak için basamak yapmaya karar verir ve der: “Kur’anın sönmez ve söndürülmez manevî bir gü­neş hük­münde olduğunu, ben dünyaya isbat edece­ğim ve göstereceğim!”
1907
Din ilimleriyle fen ilimlerinin beraber okutulacağı ve Arapça, Türkçe, Kürtçe tedrisat yapabilecek bir İslâm Üniversitesi’nin Şark’ta tesisi için İstanbul’a gelmesi Kaldığı yerin kapısına “Her suale cevab verilir” lev­hasını asıp, âlimleri sual sormaya daveti Sultan Abdülhamid’e Şark’ta üniversite açılması için müra­caatı Yıldız Divan-ı Harbi’ne verilmesi
1908
Meşrutiyete, yani seçim ve meclis sistemine (tam meşruiyete istinadı için) sahip çıkması
1909
31 Mart’ta Bediüzzaman’ın yatıştırıcılığı İsyan etmiş olan sekiz taburu itaata getirmesi Bediüzzaman’ın Divan-ı Harb’e verilişi Divan-ı Harb’de beraet edişi ve serbest bırakılması
1910
Divan-ı Harb’den beraet eden Bediüzzaman’ın Van’a gitmek üzere İstanbul’dan ayrılması Şark’ta aşiretleri dolaşarak hürriyeti, meşrutiyeti anlatması ve içtimaî dersler vermesi
1911
Şam’a gelişi ve Câmi-i Emeviye’de muhteşem bir hutbe ile İslâm Âleminin dertlerini ortaya koyması ve hal çarelerini gös­termesi Sultan Reşad’la beraber Rumeli seyahatine çık­ması
1913
Van’a gitmesi ve Şark Üniversitesinin temelini at­tır­ması
1915
Milis Kumandanı Bediüzzaman, Pasinler cephe­sinde Ruslarla çarpışıyor
1916
Bediüzzaman’ın Ruslara esir düşmesi ve iki yıl esaret hayatı
1918
Bediüzzaman’ın Kosturma’dan firar edişi
17 Haziran 1918: Bediüzzaman’ın Varşova, Viyana ve Sofya üzerinden İstanbul’a avdeti Enver Paşa’nın vazife teklifini kabul etmeyen Bediüzzaman’a, Harbiye Nezareti ikramiye ve harb ma­dalyası veriyor
13 Ağustos 1918: Ordu-yu Hümayun’un tavsi­ye­siyle Dâr-ül Hikmet’e âzâ oluşu
1919
19 Nisan 1919: Bediüzzaman’ın Dâr-ül Hikmet’ten altı ay izne ayrılması Sultan Vahdeddin, Bediüzzaman’a “Mahreç” pâ­yesi veriyor
1920
İngiliz işgaline karşı “Hutuvat-ı Sitte”yi neşrede­rek mücadele etmesi
1921
Bediüzzaman’ın Anglikan Kilisesi’ne cevabı Bediüzzaman, Kuvâ-yı Milliyeyi destekliyor
1922
Bediüzzaman davet üzerine İstanbul’dan Ankara’ya geliyor 9 Kasım 1922: Bediüzzaman’a Meclis’de hoşâ­medî yapıl­ması
1923
19 Ocak 1923: Bediüzzaman Meclis’de mebuslara hi­taben bir beyanname neşrediyor
17 Nisan 1923: Ankara’da umduğunu bulama­yan ve kendi­sine yapılan bütün teklifleri reddeden Bediüzzaman’ın Van’a git­mek üzere yola çıkması
1925-1927
Bediüzzaman’ın Van’dan nefyi Bediüzzaman Van’dan İstanbul’a oradan da Burdur’a getiri­liyor Isparta’da bir müddet kalan Bediüzzaman, önce Eğridir ora­dan da Barla’ya getiriliyor Başta Sözler, Mektubat, Lem’alar’ın bir kısmı ol­mak üzere Risale-i Nur’lar te’lif edilmeye başlanıyor
1934
Barla’dan alınan Bediüzzaman’ın Isparta’ya getiri­lişi
27 Nisan 1935: Dâhiliye Vekili Şükrü Kaya ve Jandarma Umum Kumandanı askerî bir kıt’a ile Isparta’ya geliyor ve Bediüzzaman tevkif olunuyor Tevkif edilen Bediüzzaman ve talebeleri, muha­keme edilmek üzere Eskişehir’e götürülüyor Tesettür âyetinin tefsirinden dolayı Bediüzzaman’a 11 ay ceza veriliyor
1936
Temyiz edilen mahkûmiyet kararının neticesi Temyiz’den gelmeden hapis müddeti tamamlandığı için Bediüzzaman tahliye ediliyor
27 Mart 1936: Tahliye edilen Bediüzzaman, Kastamonu’da ikamete mecbur ediliyor
Üç ay karakolda kalan Bediüzzaman, karakol kar­şı­sında bir eve yerleştiriliyor. Burada da bir kısım insan­lar ona talebe oluyor­lar. Âyet-ül Kübra ve bir kısım risa­lele­rin telifi yapılıyor. Başka yer­lerdeki talebele­riyle, Kastamonu Lâhikası adıyla toplanan kitap­taki mektub­larla haberleşiyor ve hizmet metodları hakkında ikaz­larda bulunuyor.
1943
20 Eylül 1943: Bediüzzaman’ın tevkif edilerek Ankara, Isparta ve oradan Denizli’ye getirilmesi
1944
Denizli mahkemesinin başlaması
15 Haziran 1944 Denizli Ağırceza Mahkemesi Bediüzzaman’ın beraetini ilân ediyor
Ağustos 1944 sonlarında Ankara’dan gelen emirle Bediüzzaman Emirdağ’da ikamete mecbur edili­yor
1948
23 Ocak 1948 Emirdağ’da kış ortasında Bediüzzaman ve ta­lebelerinin tevkif edilişi ve Afyon mahkemesine sevki
6 Aralık 1948 Afyon Mahkemesinin mevhum ve mesnedsiz iddialarla Bediüzzaman ve talebelerine mah­kûmiyet kararı verişi ve temyiz
1949
20 Eylül 1949 Yirmi ay mevkuf tutulan Bediüzzaman Hazretleri, halkın tezahüratına mâni ol­mak için Afyon hapishane­sinden şafak vakti tahliye edi­liyor
20 Kasım 1949 Bediüzzaman’ın tekrar Emirdağ’a getirilişi
1952
Ocak 1952’de Gençlik Rehberi mahkemesi için Bediüzzaman İstanbul’a geldi.
22 Ocak 1952 Salı Gençlik Rehberi mahkemesi­nin ilk du­ruşması
5 Mart 1952 Salı: Bediüzzaman’ın Gençlik Rehberi dâva­sından beraeti
1953
Nisan 1953: Bediüzzaman tekrar Emirdağ’a geldi
Mayıs 1953: İstanbul’a gelen Bediüzzaman’ın üç ay kadar kalması Bediüzzaman’ın Patrik Athenagoras’la görüşmesi Onsekiz yıllık ayrılıktan sonra Barla’ya gelişi
1956
23 Mayıs 1956: Sekiz senedir devam eden Afyon Mahkemesinde Risale-i Nurların beraeti ve iade edil­mesi
1957-1958
Nur Risalelerinin ve bu arada Tarihçe-i Hayat’ın matba­alarda neşredilmesi
1960
23 Mart 1960 Çarşamba: Bediüzzaman, Ramazan’ın 25. günü gece saat 03.00 civarında bu fani âleme veda etti
12 Temmuz 1960 Salı:
Mezarı açılan Bediüzzaman’ın naaşı çıkarılarak askerî bir helikop­terle meçhul bir istika­mete götürülü­yor.
Kaynak: Bediüzzaman Said Nursi- Mufassal Tarihçe-i Hayat, Abdülkadir Badıllı


16.jpg

DUA KÖŞESİ

Biliyor musun?..
Başkasına dua ettiğinde, aslında sen kendine dua ediyorsun!
Ne kadar çok kimse için dua edersen, o kadar çok KAZANIYOR YA DA KAYBEDIYORSUN!

çünkü melekler,
Duan, rahmet ve hayr ise: " Bir misli de sana olsun, amin",
Duan zulmet ve ser ise: " Bir misli de sana olsun, amin" derler...

kyt13.gif

PEYGAMBERİMİZİN DUALARI

"Allah'ım, benimle günahlarımın arasını, doğu ile batının arasını ayırdığın gibi ayır."

"Allah'ım! beni hatalardan, beyaz elbisenin kirden temizlendiği gibi temizle."

"Allah'ım, Senden bildiğim bilmediğim şu anda lütfedilen, ileride lütfedilecek bütün hayırları istiyorum."

"Allah'ım, bildiğim bilmediğim şu anda gelip çatan, ilerde başa gelecek olan bütün şerlerden Sana sığınırım."

"Beni nefsimle baş başa bırakırsan, (bu taktirde) beni za'fa, muhtaçlığa günaha ve hayata itmiş olursun. Ben ancak Senin rahmetine güveniyorum; günahlarımın hepsini bağışla, zira günahları ancak Sen bağışlarsın. Tövbemi kabul et, zira Sen tövbeleri kabul eden çok merhametli olansın."

"Allah'ım Nebin Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) Sen'den istediği her hayiri Senden istiyor, yine nebin Hz. Muhammed'in (sallallahu aleyhi ve sellem) Sana sığındığı her seyden Sana sığınıyoruz."

"Allah'ım, fayda vermeyen ilimden, ürpermeye kalpten, doymayan nefisten, icabet edilmeyen doğadan Sana sığınırım.

BABA OĞUL SÖYLEŞİLERİ

Baba insan büyüyünce de hep hasta olur mu?
Evet yavrum. Ama çoğunluka mutsuz olduğu zamanlarda.
Baba mutsuzluk nedir?
Beklentin ile buldukların arasındaki olumsuz fark yavrum.
Baba kimler mutsuz olur?
Güçsüzler ve akılsızlar...
Baba para nedir?
Varlıkların değişimi için araçtır.
Parayı ilk kimler kazandı ?
Gerçek üretim yapanlar. Çiftçiler ve hayvan yetiştirenler.
Daha sonra kimler, kimler ?
Onlara hizmet götürenler...
En çok, en çok kimler kazanır ?
Ölümle korkutanlar.
Yaşamı uzatmayı vaat edenler
Bizi "eşyaya" tutsak edenler.
Kimler en güçlüdür ?
Gücüyle haklı çıkanlar ve hakkıyla güçlü olanlar.
Gücüyla haklı çıkanlar hiç korkmazlar mı?
Korkarlar yavrum. Hem de çok korkarlar...
Onların korktukları tek şey, haklıların birlik ve beraberliğidir.
Geçmişten ders almasını bilenlerdir.
Birliklerini sevgi ile vefa ile örenlerdir.
Bağışlarken borçlandırmayanlardır.
Ben onları nasıl tanıyacağım..?!!
Dikkat et bak...! Onlar tüm bu işleri hep "özgürlük vaat ederek yaparlar"
Çünkü amaçları tutsak etmektir !
Saldırdıkları her yerde var olan kültürleri yok ederler.
Barış çinde yaşayanları birbirine düşman ederler.
Ve kendileri de "insan" olmasına rağmen...
İnsanlara sadece tüketebildikleri kadar değer verirler.
Onlar ölmez mi baba?
Evet yavrum. Onlar da ölür. Üstelik diğerlerinden daha da çabuk...
Niye daha çabuk ?
Çünkü öldükten sonra ya anılmazlar, ya da anılsalar da kötü anılırlar.
Bu nedenle gerçekleri kabullenemezler. Oylayarak tarih oluştururlar.
Tarih yazmak ve değiştirmekteki telaşları da bundandır canım oğlum.

SİZİN YANLIŞINIZI DÜZELTECEK ADAM ANASINDAN DOĞMAMIŞ MI?

Bir gece Medine sokaklarında Halife Hazreti Ömer ve Abdurrahman bin Avf hazretleri gezerken bir evin içinden karışık seslerin geldiğini duyarlar. Biraz yaklaşınca sorar Halife:
- Ey Abdurrahman, bu evin kime ait olduğunu biliyor musun?
Abdurrahman bin Avf, "Bilmiyorum" der. Şöyle açıklama yapar.
- Burası Rebi'a bin Ümeyye'nin evidir. İçindekiler de sarhoşlar, içmişler bağırıp çağırışıyorlar. Ne dersin, bunlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde bu haldeler...
Abdurrahman bin Avf der ki:
- Bana kalırsa ceza uygulanacaklar onlar değil, biziz!
İrkilir Halife.
- Neden? diye sorar. Şöyle izah eder büyük sahabe:
- Allahü Azimüşşan 'İnsanların gizli ayıplarını araştırmayınız' buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde evinin içindeki ayıplarını araştırıp meydana çıkarmakla meşgulüz. Aslında cezalık işi biz yapıyoruz demektir!
Bunun üzerine düşünmeye başlayan Halife, elini Abdurrahman bin Avf'in eline uzatarak der ki:
- Tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa biz onlara değil, onlar biz ceza isteyebilirler.
Oradan hızla uzaklaşırken de söylenmekten kendini alamaz Halife!
- Allah insanları doğru düşünen dostlardan mahrum etmesin. Kimseyi de kendi kanaatinde ısrarcı eylemesin. Kendi kanaatini dostlarına kontrol ettirmek, daha doğrsunu duyunca da hemen kabul etmek ne güzeldir!

cicek_resimleri_22.jpg

MEVLANA'DAN

Sevgide güneş gibi ol.
Dostluk ve kardeşlikte akarsu gibi ol.
Hataları örtmede gece gibi ol.
Öfkede ölü gibi ol.
Tevazuda toprak gibi ol.
Her ne olursan ol.
Ya olduğun gibi görün,
Ya da göründüğün gibi ol..

*Ne kadar bilirsen bil,söylediklerin
karşındakinin anlayabildiği kadardır.

*Dil, tencerenin kapağına benzer.
Kıpırdadı da kokusu duyuldu mu
ne pişiyor anlarsın.

*Kalbi ve sözü bir olmayan kimsenin
yüz dili bile olsa,
O yine dilsiz sayılır.

*İnsan gözdür,görüştür,gerisi ettir.
İnsan gözü neyi görüyorsa,
değeri o kadardır.

*İki parmağının ucunu gözüne koy.
Birşey görebiliyormusun dünyadan?
Sen göremiyorsun diye,
bu alem yok değildir.

*Doğruluk Musa'nın asası gibidir.
Eğrilik ise ;
sihirbazların sihrine benzer.
Doğruluk ortaya çıkınca bütün eğrilikleri yutar.

(MEVLANA)

EVİNDE PEYGAMBER:

İnsanın güzel ahlâkını, mükemmel edebini, hoş geçimini ve temiz ruhunu açıkça ortaya koyan gerçek ölçüsü evidir. Çünkü odasında, duvarların arkasında hiçbir insan onu görmez. Kölesi, hizmetçisi ya da hanımı ile birlikte iken karakterine göre, yapmacıklık sözkonusu olmadan, güzel görünme arzusuna kapılmadan alabildiğine alçak gönüllülük ile hareket eder... Bununla birlikte o bu evin efendisi, emir edicisi, yasak koyucusudur... Elinin altındakilerin hepsi güçsüz kimselerdir... Şimdi bu ümmetin rasûlü, önderi ve öğretmeninin durumunu dikkatle inceleyelim. Kendisi bu pek büyük mevkide, pek üstün böyle bir mertebede bulunmakla birlikte evinde nasıldı?
Âişe Radıyallahu anhâ'ya soruldu: Rasûlullah Sallallahu aleyhi vesellem evinde ne yapardı? Şöyle dedi: "O insanlardan bir insan idi. Elbisesini diker, koyununu kendi eliyle sağar, kendi işini kendi görürdü."
O yüce Peygamber alçak gönüllülüğün, büyüklenmemenin, başkalarına yük olmamanın örneği idi. O insanlarla ilişkileri çok güzel, yardımlaşması pek üstündü. Bu dinin nurunun parıldadığı o mübarek evde karnını doyuracak bir şey bulamayan Âdemoğullarının en seçkini bütün bunları mı yapardı?
en-Numan b. Beşîr Radıyallahu anh, Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in -eksiksiz salât ve en temiz selâmlar ona olsun- durumunu sözkonusu ederken şunları söylemektedir: "Andolsun ben peygamberinizi adi hurmadan bile karnını doyuracak kadarını bulamazken gördüm."
Âişe Radıyallahu anhâ dedi ki: "Biz, Muhammed'in hanımları bazen bir ay geçer (yemek pişirmek için) bir ateş yakmazdık. Bütün yiyeceğimiz, içeceğimiz hurma ve sudan ibaretti."
Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'i Allah'a ibadetten ve itaatten alıkoyacak, uğraştıracak bir şey yoktu: O müezzinin "hayyeale's-salâh, hayyeale'l-felâh" nidâsını duydu mu, hemen o çağrıya koşar ve dünyayı arkasında bırakır, giderdi.
el-Esved b. Yezid'den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Âişe Radıyallahu anhâ'ya sordum: Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem evde ne yapardı? Şöyle dedi: "O aile halkının işlerini yapardı. Ezanı duydu mu çıkar giderdi."
Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem'in farz namazı evinde kıldığı kesinlikle rivâyet edilmiş değildir. Bundan tek istisnâ vefatı ile sonuçlanan hastalığı ağırlaştığında ve ateşi yükselip, dışarı çıkması zorlaştığı zamanda olmuştu.
O ümmetine oldukça merhametli ve şefkatli olmakla birlikte cemaatle beraber namaz kılmayı terkedenler hakkında ağır ifadeler kullanarak şöyle buyurmuştu:
"İçimden şunu geçirdim: Emir vereyim namaz için kamet getirilsin, sonra bir adama cemaate namaz kıldırmasını emredeyim. Sonra beraberlerinde odun demetleri bulunan birtakım kimselerle gideyim de cemaatle namaza gelmeyen bir topluluk evleri içinde bulunuyorlarken evlerini yakayım."
Bunun tek sebebi, namazın cemaatle kılınmasının önemi ve büyüklüğüdür. Peygamber Sallallahu aleyhi vesellem şöyle buyurdu:
"Kim ezanı duyar da o çağrıya uyarak cemaate gelmezse -bir mazeretinin olması hali dışında- onun namazı olmaz." Mazeret ise korku ya da hastalıktır.
Bugün hanımlarının yanında namaz kılıp, mescidleri terkedenler nerede? Hastalık ya da korku mazereti nerede?


Hazret-i Musa'nın Yağmur Duası


Hazreti Musa (A.s) zamanında bir ara kuraklık vuku bulmuş, millet susuzluktan sıkıntıya düşmüştü, inananlar Hz. Musa ile beraber yağmur duasına çıktılar. Kaç gün devam ettilerse yağmur yağmıyor, yani Cenab-ı Hak onların duasını" kabul etmiyordu. Hz. Musa Aleyhisselâm Tur-i Sina'ya çıkarak:

Ya Rabbi, duamız kabul olunmadı. Bize yağmur vermedin. Bir günahımız mı var acaba? diye niyazda bulunduğu zaman, Hak Teâlâ Hazretleri:

Ya Musa!, aranızda nemmam, (yani lâf götürüp getiren) biri var buyurdular.

Bu sefer Hz. Musa:

Ya Rabbi! Sana malûm, onu bana bildir de aramızdan çıkaralım ki duamız kabul olsun, dediğinde, Hak Teâlâ Musa Aleyhisselâm'a hitaben:

Ya Musa! O nemmamın kim olduğunu sana bildireyim de, bende mi nemmam olayım?, buyurdular.

Hazreti Musa bunun üzerine, eshabına gelerek meseleyi anlattı. Tevbe, istiğfar etmelerini, dualarının kabul olunması için, o nemmam-dan söz aldıktan sonra tekrar yağmur duasına çıktılar. Ya kötü kişi yağmur, duasına gelmemişti, yahut tevbe istiğfar etmişti ki. Cenab-ı Allah dualarını kabul edip, rahmet-i ilâhisini ihsan etti, yağmur verdi.

Müthiş özet

Sadrettin Kuşoğlu'ndan..

Ekonomi hocamız yılın ilk dersine şöyle başlamıştı:

- Öğrencilerim, birazdan size on dakika içinde ilk iktisat dersini vereceğim. Bu on dakika yeterli olacak. Geri kalan zamanda yani bütün bir yıl boyunca, "zenginlerin yazdırdığı" müfredatı okuyacağız.

Dedi ve devam etti:

- Arkadaşlarım. İktisat üçe ayrılır: Ticaret, siyaset, savaş.

1- Bir milyon dolara kadar para kazanmak isteyenler ticaret..

2- Bir milyar dolara kadar para kazanmak isteyenler siyaset...

3- Daha çok kazanmak isteyenlerse savaş yaparlar!..

Kadın Hakları Ve Efendimiz’in Âlemlere Rahmet Sırrı (Onk. Dr. Haluk Nurbaki):


İslâmiyet’in geldiği yıllarda yeryüzüne bir göz atarsak, kadın haklarının insanlığın yüz karası olduğunu görürüz. Roma, Bizans, Çin, Hindistan, Orta-doğu, İran, Habeşistan ve Mısır’da durum aynıdır. Bütün bu ülkelerde kadınların ne sosyal ne ekonomik, ne kişisel hürriyetleri olmadığı gibi, dini görev yapma hakları bile yoktu. Buda dininde kadınlar mabede sokulmaz, birçok Hıristiyan ülkede kadınlar İncil’e el süremezdi. Yine bu ülkelerin yüzde doksanında kadınların miras hakkı yoktu. Yine Erkâm’ın evinde, İslâmiyet’in daha ilk ayında Efendimiz’in kadınlar konusundaki emri bomba gibi patlamıştı.”Kadınlar, ekonomik haklar dâhil, tüm hürriyetler açısından erkeklerle eşittir. Hiçbir kız kişisel rızası olmadan evlendirilemez”. İslâmiyet’e savaş bayrağı açan müşrikleri en çok kızdıran, Efendimiz’in kadınlara getirdiği bu eşitlikti. Nitekim müşrikler ilk toplantılarında İslâmiyet’e karşı çıkıp onu eleştirirken: - Kadınlara eşitlik getiren bir din kabul edilemez, diyorlardı. Bu ana prensibin ilânından sonra Medine’de kadınlara ekonomik hürriyet ilân edildi. Bu ana ilke Efendimiz’in muhtelif emirleriyle şu ana noktaları içeriyordu: Kadınlar mallarına ve kazançlarına tam bir hakka sahiptir. Bir erkek, sadaka ve zekât vermek amacıyla bile olsa, kadının kazancına ve malına el süremez. Kadınlar, ticarette ve kazanç elde etmede hürriyete sahiptir. Kadınlar özellikle ticari konularda kendi paralarını ve mülklerini kocalarına sormadan kullanabilirler. Şüphesiz ki, Efendimiz’in kadınlara getirdiği en önemli hürriyet, daha doğrusu hak, ilim öğrenme ve öğretme hürriyetidir. Mutluluk çağı bölümünden hatırlayacağımız üzere Hz. Âişe annemiz, ashaba Hukuk ve Fıkıh dersi vermiştir. Hz. Ömer, kendi halifeliği devrinde camide hutbe okurken: - Muhterem müminler mehirleri (boşanma tazminatı) çok arttırdınız, bu böyle giderse boşanma imkânsızlaşacak, dedi. Caminin arka kısmında uzun boylu, yüzü çilli bir mümin hanımefendi ayağa kalkarak: - Ya Ömer, Kur’an sizin söylediğiniz gibi söylemiyor, “mehirleri talep edilen şekilde verin” diye emrediyor, siz yanılıyorsunuz, dedi. Ve Hz. Ömer, halife olarak, Kur’an’ı iyi bilen bir ilim adamı olarak bu hanımefendiye cevap veremedi. Ve “siz haklısınız” demekle iktifa etti. Yine mutluluk çağından hatırlayacaksınız, Fahr-i Kâinat Efendimiz, Medine çarşısının baş denetçisi olarak Hz. Şifa annemizi görevlendirmişti. Yine hatırlayacaksınız, Fahr-i Kâinat Efendimiz, muhterem kerimeleri Fâtıma annemize ve kahraman savaşçı Nesibe annemize yaraları tedavi etmeyi öğreterek ilk hemşireliği kurmuştu. Muhterem okuyucularım, Efendimiz’in kadın hakları konusundaki davranışları, aile hayatı içinde zarafeti, sonraki yüzyıllarda İslâm cemiyetleri içerisinde neden aynı tempo ile yürümemiştir? Sorusunun cevap şüphesiz bu kitabımızda tartışılamaz. Ancak şu iyi bilinmelidir ki, kadınların iffet ve şerefleri kadar kutsal olan hakları, bizzat Efendimiz’in kanat gerdiği çok kutsal bir konudur. Bu konuda yanlış eğitilmiş bazı inananlar boş yere rahatsız olmaktadır. Tesettür dâhil her türlü iffet ve şeref kadının vazgeçilmez meziyetleridir. Ancak unutulmamalıdır ki, İslâm’ın tanımladığı inanan kadın: her türlü hakka eşit biçimde sahip, hür, son derece bilinçli bir iffete sahip kadındır. İslâmiyet kendinden habersiz, bilinçsiz, esir tipi inanan kadın motifini kesinlikle reddeder. İslâmiyet, imânı öyle güçlü bir faktör saymıştır ki, bu imâna sahip bir mümin kadının hiçbir yanlışlığı yapmayacağına inanır. Eğer böyle olmasaydı, Efendimiz kadınlara okuyup yazma ve ilim öğrenmeyi emredermiydi? Eğer böyle olmasaydı, Efendimiz kadınları hususi şekilde eğitirmiydi? Eğer böyle olmasaydı, dinin yarısını Âişe’den öğrenip buyurur muydu? Hz. Âişe ile sık sık koşu yarışı yaparmıydı? İffet ve namus kavramlarıyla hürriyet ve temel hakları birbirine karıştırmak pek hazin bir gaflettir. Çağımızda bilinçsiz bir iffetin yaşaması mümkün müdür? Burada çok önemli noktayı tekrar hatırlatmak istiyorum. Yeryüzünde kadınlara hitap eden ilk yazılı belge Kur’an’dır. Ve o zamanın müşrikleri Kur’an’ın her konuda kadınlara da ayrıca hitap etmesini bir türlü hazmedememişlerdir. Kur’an’ın bu sırrı Efendimiz’in âlemlere rahmet hikmeti ile birleşmiş, asırlar ötesinde kadın haklarına dönüşün sırrı olmuştur.


fıkra
Türkcell Süper Ligi Puan Durumu
Şehirler Arası Mesafe
İl İl Türkiye Tanıtımı
Veda Hutbesi
Namaz Vakitleri
Yeni Doğan Bebeğin Bakımı
Keloğlan ve Sihirli Tas
Yemek Tarifleri
Iste size sifali bitkiler
Risale-i Nur Külliyatı
Efendimiz'in Şemaili
Foto Albüm

za.korkmaz@mynet.com

Bana ulaşmak için yukarıdaki e-mail adresini kullanın