|
Mesnevii Nuriye
بِسْمِ اللّهِ الرّحْمنِ
الرّحِيمِ
İ’TİZAR
Risale-i Nur Külliyatı'ndan “El-Mesneviyy-ül
Arabî” ile muanven büyük Üstad'ın cihanbaha pek kıymetdar şu eserini de Allah'ın
avn ve inayetiyle Arabîden Türkçeye çevirmeye muvaffak olmakla kendimi bahtiyar
addediyorum. Yalnız, aslındaki ulviyet, kuvvet ve cezaleti tercümede muhafaza
edemedim. Evet o cevher-baha hakikatlara zarf olacak ne bir harf ve ne bir lâfız
bulamadım. Tercüme lisanı da, fikrim gibi nâkıs ve kasır olduğundan, o azîm
imanî ve cesîm Kur'anî hakikatlere ancak böyle dar ve kısa bir kisveyi tedarik
edebildim. Ne hakkın ve ne hakikatın hatırı kalmış. Fabrika-i dimağiyemin
bozukluğundan bu kadarını da müellif-i muhterem Bediüzzaman'ın manevî yardımları
ile dokuyabildim.
Evet bir tavuk kendi uçuşuyla, şahinin veya
kartalın uçuşlarını taklid ve tercüme edemez. Bu, hakikaten aslına uygun ve
lâyık bir tercüme değildir. (Pek kısa bir meal, bazan da tayyedilmiş, tercüme
edememiş.) Çok yerlerde yalnız mealini aldım. Bazı yerlerde de tayyettim. Ancak
aslındaki hakaikı, evlâd-ı vatana gösteren küçük bir âyinedir...
Risale-i Nur müellifinin neseben
küçük
kardeşi ve onbeş sene ondan ders
alan
Abdülmecid Nursî
BİRİNCİ NOKTA: Kırk elli sene evvel Eski
Said, ziyade ulûm-u akliye ve felsefiyede hareket ettiği için, hakikat-ül
hakaika karşı ehl-i tarîkat ve ehl-i hakikat gibi bir meslek aradı. Ekser ehl-i
tarîkat gibi yalnız kalben harekete kanaat edemedi. Çünki aklı, fikri hikmet-i
felsefiye ile bir derece yaralı idi; tedavi lâzımdı. Sonra hem kalben, hem aklen
hakikata giden bazı büyük ehl-i hakikatın arkasında gitmek istedi. Baktı,
onların herbirinin ayrı cazibedar bir hassası var. Hangisinin arkasından
gideceğine tahayyürde kaldı. İmam-ı Râbbanî de ona gaybî bir tarzda “Tevhid-i
kıble et!” demiş; yani “Yalnız bir üstadın arkasından git!” O çok yaralı Eski
Said'in kalbine geldi ki:
“Üstad-ı hakikî Kur'an'dır. Tevhid-i kıble
bu üstadla olur.” diye, yalnız o üstad-ı kudsînin irşadıyla hem kalbi, hem ruhu
gayet garib bir tarzda sülûke başladılar. Nefs-i emmaresi de şükûk ve
şübehatıyla onu manevî ve ilmî mücahedeye mecbur etti. Gözü kapalı olarak değil;
belki İmam-ı Gazalî (R.A.), Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve İmam-ı Rabbanî (R.A.)
gibi kalb, ruh, akıl gözleri açık olarak, ehl-i istiğrakın akıl gözünü kapadığı
yerlerde, o makamlarda gözü açık olarak gezmiş. Cenab-ı Hakk'a hadsiz şükür
olsun ki, Kur'an'ın dersiyle, irşadıyla hakikata bir yol bulmuş, girmiş. Hattâ
وَ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ
وَاحِدٌ hakikatına mazhar olduğunu, Yeni Said'in Risale-i Nur'uyla
göstermiş.
İKİNCİ NOKTA: Mevlâna Celaleddin (R.A.) ve
İmam-ı Rabbanî (R.A.) ve İmam-ı Gazalî (R.A.) gibi, akıl ve kalb ittifakıyla
gittiği için, her şeyden evvel kalb ve ruhun yaralarını tedavi ve nefsin
evhamdan kurtulmasını te'mine çalışıp, lillahilhamd Eski Said Yeni Said'e
inkılab etmiş. Aslı Farisî sonra Türkçe olan Mesnevî-i Şerif gibi o da Arabça
bir nevi Mesnevî hükmünde Katre, Hubab, Habbe, Zühre, Zerre, Şemme, Şu'le,
Lem'alar, Reşhalar, Lâsiyyemalar ve sâir dersleri ve Türkçede o vakit Nokta ve
Lemaat'ı gayet kısa bir surette yazmış; fırsat buldukça da tab'etmiş. Yarım asra
yakın o mesleği Risale-i Nur suretinde, fakat dâhilî nefs ve şeytanla mücadeleye
bedel, hariçte muhtaç mütehayyirlere ve dalalette giden ehl-i felsefeye karşı
Risale-i Nur, geniş ve küllî Mesnevîler hükmüne geçti.
ÜÇÜNCÜ NOKTA: O Yeni Said'in münazarasıyla,
nefis ve şeytanın tam mağlub edilmesi ve susturulması gibi, Risale-i Nur dahi
yaralanmış tâlib-i hakikatı kısa bir zamanda tedavi ettiği gibi, ehl-i ilhad ve
dalaleti de tam ilzam ve iskât ediyor. Demek bu Arabî Mesnevî Mecmuası, Risale-i
Nur'un bir nevi çekirdeği ve fidanlığı hükmündedir. Bu Mecmuanın yalnız dâhilî
nefis ve şeytanla mücadelesi, nefs-i emmarenin ve şeytan-ı cinnî ve insînin
şübehatından tamamıyla kurtarıyor. Ve o mâlûmat ise, meşhûdat hükmünde ve
ilmelyakîn ise, aynelyakîn derecesinde bir itminan ve bir kanaat
veriyor.
DÖRDÜNCÜ NOKTA: Eski Said ilm-i hikmet ve
ilm-i hakikatın çok derin mes'eleleriyle meşgul olması ve büyük ülemalarla derin
mes'eleler üzerinde münazarası ve medresenin yüksek derslerini gören eski
talebelerinin fehimlerinin derecesine göre yazması ve Eski Said'in de
terakkiyat-ı fikriye ve kalbiyesinde, yalnız kendisi anlayacak bir surette,
gayet kısa cümlelerle ve gayet muhtasar bir ifade ile uzun hakikatlara kısa
kelimelerle işaretler nev'inde o mecmuayı yazdığı için, bir kısmını en müdakkik
âlimler de zorla anlayabilir. Eğer tam izah olsa idi, Risale-i Nur'un mühim bir
vazifesini görecekti. Demek o fidanlık Mesnevî, turuk-u hafiye gibi enfüsî ve
dâhilî cihetinde çalışmış; kalb ve ruh içinde yol açmaya muvaffak olmuş. Bahçesi
olan Risale-i Nur, hem enfüsî, hem ekseri cihetinde turuk-u cehriye gibi afakî
ve haricî daireye bakıp marifetullaha geniş ve her yerde yol açmış. Âdeta Musa
Aleyhisselâm'ın asâsı gibi nereye vurmuş ise su çıkarmış...
Hem Risale-i Nur, hükemâ ve ülemanın
mesleğinde gitmeyip, Kur'an'ın bir i'caz-ı mânevîsiyle, her şeyde bir pencere-i
mârifet açmış;bir senelik işi bir saatte görür gibi Kur'an'a mahsus bir sırrı
anlamıştır ki, bu dehşetli zamanda hadsiz ehl-i inadın hücumlarına karşı mağlub
olmayıp galebe etmiş.
BEŞİNCİ NOKTA: Eski Said'in Yeni Said'e
inkılâb etmesi zamanında, yüzer ilimlerle alâkadar binler hakikatlar, ayrı ayrı
birer risaleye mevzu olacak kıymette iken, o Said te'lif ederken, mes'elelerin
başında “İ’lem, İ’lem, İ’lem”lerle, her bir hakikatı-ki, bir risale olacak
derecede ehemmiyetli iken- birkaç satırda, bazan bir sahifede, bazan bir-iki
satırda zikrediyorlar. Âdeta her bir “İ’lem”, bir risalenin
şifresidir.
Hem “İ’lem”ler, birbirine bakmayarak
muhtelif ilimlerin ve hakikatların fihristeleri hükmünde yazıldığından, o
mecmuayı okuyanlar, bu noktaları nazara alıp itiraz etmesinler.
SAİD NURSİ
|