HAZRETİ EBÛ BEKİR ES-SIDDÎK (RA) (571-634)
1.KISIM
Hazreti Muhammed SAS'in İslâm’ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ilki. Câmiu'l Kur'an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.
Kur'ân-i Kerim'de hicret sırasında Rasûlullah'la beraber olmasından dolayı, "...mağarada bulunan iki kişiden biri..." (et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Rasûlullah SAS'in ona Abdullah adini verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına "atik"; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "sıddik" lâkabıyla anılmıştır. "Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teym oğulları kabilesinden olan Ebû Bekir'in nesebi Mürre ibn-i Kâ'b'da Rasûlullah'la birleşir. Anasının adi Ümmü'l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah ibn-i Osman ibn-i Amir ibn-i Amir... ibn-i Murca ...et-Temî’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hazreti Ebû Bekir'in Rasûlullah SAS'den bir veya üç yas küçük olduğu zikredilmiştir. İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hazreti Peygamber'den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.
Hazreti Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir RA İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa'd ibn-i Ebî Vakkas ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.
Hazreti Ebû Bekir hayati boyunca Rasûlullah'ın yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüsünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli islerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber SAS bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danışırdı. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi.
Teymogulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hazreti Ebû Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hazreti Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâki ile tânınan, sevilen bir kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi islerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed SAS ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah’ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karsıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.
İslâm’ı Benimsemesi
Hazreti Ebû Bekir, Hıra dağından dönen Hazreti Muhammed ile karsılaştığında, Rasûlullah SAS ona, "Allah’ın elçisi" olduğunu söyleyip "Yaratan Rabbi'nin adıyla oku" (el-Alâk, 96/1) diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: "Allah’ın birliğine ve senin O'nun rasûlü olduğuna iman ettim" demiştir. Hazreti Hatice'den sonra Rasûlullah'a ilk iman eden odur. Hazreti Peygamber SAS İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hazreti Peygamber SAS, "Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı " diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü'min Ebû Bekir, hayatinin sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a adamış, bütün hayırlı islerde en basta gelmiştir.
Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İslâm’a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram'da müsriklerin saldırısına uğramıştı. Ebû Bekir, iman ettikten sonra İslâm’ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karisi Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiş, fakat oğulları Abdullah, Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi. Osman ibn-i Affan, Sa'd ibn-i Ebî Vakkas, Abdurrahman ibn-i Avf, Zübeyr ibn-i Avvâm, Talha ibn-i Ubeydullah gibi ilk müslümanları İslâm'a dâvet eden odur. Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra Hazreti Peygamber Hazreti Ebû Bekir'e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü'l-Gimâd'da Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden Ibn-i Dugunne ile karsılaştığında Ibn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke'ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke'ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Ebû Bekir'i himayesine alan Ibn Dugunne, Ebû Bekir'in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: "Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter." Böylece on üç yıl Mekke'de Rasûlullah'ın yanında kalan Hazreti Ebû Bekir, Hazreti Aise'nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alıp Ebû Bekir'e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten ağlamaya başlamıştı (Ibn Hisâm, es-Sire, II, 485).
Hazreti Peygamber'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l Münteha'ya gittiği isrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hazreti Ebû Bekir'e yetiştirdikleri zaman; "O dediyse doğrudur." demiştir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir'e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, "Sıddîk" lâkabı verildi. Kur'an tâbiriyle, "O, ne iyi arkadaştı " (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.
İşte o "Sıddîk" ile o "Emîn", o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket ederek hicret etmişlerdir.
Hicreti
Sevr mağarasına ilk giren Hazreti Ebû Bekir, RA mağarada kesif yaptıktan sonra Rasûlullah içeri girmiştir. Ebû Bekir'in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke'den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma'nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar. Hazreti Ebû Bekir RA hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir. iz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah bu sırada Kur'ân'da anlatıldığı biçimde söyle diyordu: "Üzülme, Allah bizimledir" (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermiş, göremedikleri askerleriyle onu desteklemiştir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine'ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Küba’ya vardılar.
Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü söyle anlatır: "Rasûlullah SAS ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, 'Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür' dedim. O, 'Sus ya Ebû Bekir. iki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?' buyurdu. Küba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hazreti Ebû Bekir nihayet Medine'ye vardılar. Medine'de Hazreti Ebû Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa düştüğünde Rasûlullah, "Allah’ım Mekke'yi bize sevgili kıldığın gibi Medine'yi de bize sevgili kil, hummayı bizden uzaklaştır' diye dua ettiği zaman Hazreti Ebû Bekir ve hasta olan diğer sahabeler iyileştiler. Bu aradâ Hazreti Âise ile Hazreti Muhammed (s.â.s.)'in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmini Hazreti Ebû Bekir karşıladı. Medine'de kardeşlik tesis edildiğinde Ebû Bekir'in kardeşliği Harise ibn-i Zeyd oldu.
Hazreti Ebû Bekir Medine'de Mescidi Nebî'nin inşasına katildi. Rasûlullah İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen kesif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hazreti Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpıştığı savaşlarda (Bedir’de, Uhud'da, Hendek'te) Ebû Bekir de yer aldı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah'ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hazreti Ebû Bekir, Rasûlullah'ın en yakınında yer almış olup onun "veziri" gibi idi. Bedir'de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında Ebû Bekir oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir'de birçok sahâbî, oğlu, kardeşi, babası, dayısı ile çarpışmıştı. Bedir savası, müslümanların İslâm’ı herselden üstün tuttuklarını, Allah için en yakınları olan müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde kalmadan, başka insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah'in bir amcası Hamza, İslâm ordusu safındayken öteki amcası Abbas, düşman safındaydı. Yeğeni Ubeyde kendi yanındayken, öteki yeğenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı Zeynel’in eşi Ebû'l-As da Rasûlullah'a karşı müşriklerle birlikte savaşıyordu.
Hicretin 9. yılında Medine'de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans imparatoru, Şam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasûlullah, bu orduya karsı İslâm ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karsılaştı. Ebû Bekir malinin hepsini bu ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda Vedâ Haccında bulunan Allah’ın Rasûlü, on birinci yılda hastalandı.
Hilâfeti
Hicrî on birinci yılda hastalanan Rasûlullah SAS 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hazreti Ömer, onun Hazreti Musa gibi Rabbi ile buluşmaya gittiğini, O'nun için "öldü" diyen olursa ellerini keseceğini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah'ın iyi olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah'ı alnından öptü ve "Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. şânın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katında bizi unutma; hatırında olalım ..." dedi. Sonra dışarı çıkıp Ömer'i susturdu ve; "Ey insanlar, Allah birdir, O'ndan başka ilâh yoktur, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık hakikattir. Muhammed'e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah'a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’ın su buyruğunu hatırlatırım: "Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah'a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır" (Âl-u imrân, 3/144). Allah’ın kitabi ve Rasûlullah'ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz" (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).
Hazreti Ebû Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları teskin ettikten sonra Rasûlullah'ın teçhiziyle uğraşırken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec'in reisi olan Sa'd b Uhâde'yi Rasûlullah'tan sonra halife tayini için bir araya gelmişlerdir. Ebû Bekir, Hazreti Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde'ye gittiler. Orada Ensâr ile konuşulduktan ve hilâfet hakkında çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hazreti Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde'nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey'at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hazreti Ebû Bekir'in konuşmasından sonra Hazreti Ömer atılarak hemen Ebû Bekir'e bey'at etti ve, "Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah'in emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana bey'at ediyoruz. Rasûlullah'a hepimizden daha sevgili olan sana bey'at ediyoruz" dedi. Hazreti Ömer'in bu âni davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebû Bekir'e bey'at ettiler. Bu özel bey'attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî'de Hazreti Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey'at edildi. Rasûlullah'ın defni salı günü gerçekleşirken, onun nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilâf meydana geldiğinde Hazreti Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve "Her peygamber öldüğü yere defnedilir" hadisini ashaba hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi. Rasûlullah’ın cenaze namazı imamsız olarak gruplar halinde kilindi. Bütün bunlar olurken, Hazreti Ali'nin Hazreti Fatima'nin evinde Haşimogulları ve yandaşları ile toplandığı ve bey'ata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Hazreti Ali rivâyetlere göre, el-Bey'atü'l-Kübrâ'ya bey'at edildiği haberini alır almaz, elbisesini yarim yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hazreti Ebû Bekir'e bey'at etmiştir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hazreti Ebû Bekir'e bey'at etmediği haberleri gerçeğe uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir'in üstünlüğünü bildiği, onun hakkında yaptığı konuşmalar ve tarihin akısı, diğer rivâyetlere aykırıdır.
Râsulullah’ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasında- zaman zaman ihtilâflar, görüş ayrılıkları meydana gelmişse de ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi dâima birliktelik devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoğunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumuşak ve sâkin davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir'in yönetiminde, Hazreti Ali ve Zübeyr ibn-i Avvam Ridde savaşlarında kararların içinde, namazlarda Ebû Bekir'in arkasında yer almışlardır (Ibn Kesir, el-Bidâye ve'n Nihâye, V, 249). Hazreti Ali, Rasûlullah'in bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine getireceğini söylemiş (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, Ibn Abbas'ın Rasûlullah hastalandığı zaman ona gidip hilâfet isini sormak istemesini geri çevirmiştir. Yani Hazreti Ebû Bekir'in halifeliğine karşı kimseden bir çıkış olmamıştır. Zaten tabii, fıtrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeliğidir. Hazreti Peygamber ölmeden önce yazılı bir ahitname bırakmamış, ancak Hazreti Ebû Bekir'in faziletine dair Mescid'de konuşmuş, hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine imam tâyin etmiştir.
Hazreti Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah'ın mirasından pay almak için gelen Hazreti Fâtma’ya, "Rasûlullah'ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan geri durmam" diyerek, Fâtima'nin peygamberin kızı olmasını dinin üstün tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah'ın yanındayken ondan ne duymuş, ne görmüşse onu tatbik etmiştir (Taberî, III, 220). Sonraları Hazreti Ali'nin hilâfeti zamanında Fâtima'ya -ki, Ebû Bekir'e gidip miras isterken onu savunmuştu- mirastan hiçbir şey vermemesi de ashâbın Rasûlullah’ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc'üs-Sünne, III, 230). Hazreti Ebû Bekir "Rasûlullah’ın Halifesi" seçildikten sonra Mescid'de yaptığı konuşmada, "Sizin en hayırlınız değilim, ama basınıza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardim ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü'ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez..." demiştir (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).
Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühatı
Hazreti Ebû Bekir Rasûlullah’ın halifesi olduktan sonra, onun vefâtıyla Arabistan'da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalancı peygamberlere, "namaz kılarız, ama zekât vermeyiz" diyenlere karsı savaş açtı. Esvedu'l-Ansi, Müseylemetü'l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiş, isyan bastırılmış, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü'l-Mal'e konulup dağıtılmaya başlanmıştır. Rasûlullah’ın hazırladığı, ancak vefâtı sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün'e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarını bastırmıştır. içte isyancılarla mücâdele edilirken, dışta da iki büyük imparatorluğun, İran ve Bizans’ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaşlarla Islâm diyarına katilmiş, Irak fethedilmiş, Suriye'nin de önemli kentleri ele geçirilmiştir. Yermek savası devam ederken Hazreti Ebû Bekir vefât etmiştir. Onun ordusuna verdiği öğütlerde su ibareler vardır: "Kadın, çocuk ve yaslılara dokunmayın, yemiş veren ağaçları kesmeyin, ma'mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi asmayın, korkmayın." Gerçekten İslâm ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış, müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm’ın himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yasamışlardır.
Kur'ân-i Kerîm'in Toplanmasi, "Mushaf''in Meydana gelmesi
Hazreti Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ'nin birçogunun şehid olması üzerine, Hazreti Ömer'in Kur'ân'ın toplanması fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur'ân âyetlerinin toplanmasını sağlamıştır. Rasûlullah zamanında peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma dallarına yazıldığı gibi, ashâbın çoğu da Kur'ân hâfızı idi. Ancak, yazılı olan âyetler dağınıktı, kurrâ da azalınca Kur'ân'ın muhafazası hususunda endişe edildi. Ebû Bekir, Zeyd ibn-i Sâbit'in başkanlığında bir heyet teşkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrıca şâhitlerle âyetler doğrulanıyor, kurrâ' ile te'kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandı ve "Mushaf" meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir'den Ömer'e, ondan da kızı Hafsa'ya geçti ve Hazreti Osman zamanında çoğaltılarak Dârü'l-İslam’ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.
Vefâtı
Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine rağmen Hazreti Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme göstermiştir. Hazreti Ebû Bekir Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayinin basında hicretten sonra Medine'de yakalandığı hastalığının ortaya çıkması üzerine yatağa düşünce yerine Ömer'in namaz kıldırmasını istedi. Ashâbla istişâre ederek Hazreti Ömer'i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hazreti Ömer'in sert ve kaba olusu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hazreti Osman'a yazdırdı. Ebû Bekir RA de, çok sevdiği Rasûlullah gibi altmışüç yaşında vefât etti. Vasiyeti gereği Rasûlullah’ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanin, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.
Kişiliği ve Yönetimi
Tâcir olarak geniş bir kültüre sahip olan Hazreti Ebû Bekir, dürüstlüğü ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yerilir. Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp çok az konuşmak, tevâzu ile belirgindi. Hazreti Âise'nin rivâyetine göre, "gözü yaslı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf" biri idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak islerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah’ın en sadık dostu olan Ebû Bekir'in Mirâc olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona "es-Sıddik" lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda "O ne söylüyorsa doğrudur" demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malini mülkünü İslâm için harcamış, vefât ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı maaşların, topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiş ve geride bir deve, bir köleden başka birsek bırakmamıştır. Dört esinden altı çocuğu olan Ebû Bekir, kızı Âise'yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmiştir (Tabakat-i Ibn Sa'd, VI, 130 vd.; Ibnu'l-Esir, II, 115 vd).
Hicret sırasında mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Peygamber'i uyandırmamak için sesini çıkarmaması, ağlarken Hazreti Peygamber uyanıp ne olduğunu sorduğunda, "Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah" demesi olayı Ebû Bekir'in Rasûlullah'a olan bağlılığının örneklerinden sadece biridir. Hazreti Ebû Bekir'in beyaz yüzlü, zayıf, doğan burunlu, sakallarını kına ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam olduğu rivâyet edilir (Ibnü'l Esir, el-Kâmil fi't-Târih, II, 419-420). Rasûlullah’dan sonra bu ümmetin en hayirlisi Ebû Bekir'dir. O, Hazreti Peygamber'in veziri, fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah'in, "insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir'i edinirdim" (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve "Herkeste iyiliklerimin karşılığı vardır, Ebû Bekir hariç" demesi ve son hutbesinde, "Allah, kullarından birini dünya ile kendi katında olan şeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı tercih etti'' diye Ebû Bekir'i övmesi ve mescide açılan tüm kapıları kapattırıp yalnız Hazreti Ebû Bekir'in kapısını açık bırakması ona verdiği değeri göstermektedir.
Hazreti Ebû Bekir'in nasslara aykırı hiçbir görüsü bize ulaşmamıştır, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karsı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiştir (Buhâri, Fedâilü'l-Ashâbi'n-Nebî, 3 ). ihtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid'atler onun devrinde yaşanmamıştır. "Üzülme, Allah bizimle beraberdir" buyuran Rasûlullah’ın haberi sanki lâfızda ve mânâda Hazreti Ebû Bekir'de zâhir olmuştur (Ibn Teymiye, Külliyat Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).
Kaynaklarda onun, "Ben ancak Rasûlullah'a tâbıyım, birtakım esaslar koyucu değilim" diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir (Taberî, IV, 1845; Ibn Sa'd, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur'ân'a bakar, bulamazsa Sünnette araştırır, orda da bulamazsa ashâbla istişâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde Muhâcir-Ensâr eşitliği'nin ihtilâfa yol açmasında Ömer'in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı. Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir talâk saymışlar, bu daha sonra-birçok "maslahat gereği" diye yapılan değişiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’ın tüm uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiş; bazen -kalpleri İslâm’a ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereği veya zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesini söyleyen ashâbına uymuştur. Müslümanlar henüz otuz sekiz kişiyken Mekke'de Mescid-i Haram'da İslâm’ı tebliğ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir'e hilâfetinde "Halifet-u Rasûlillah" denilmiş, sonraki halifelere ise "Emîrü'l-Mü'minîn" denilmiştir. Mâlî islerini Ebû Ubeyde, kadilik ve kazâ islerini Hazreti Ömer, kâtipligini Zeyd ibn-i Sâbit ve Hazreti Ali, başkumandanlığını Üsâme ve Halid ibn-i Velid yapmıştır. Medine Dârü'l-İslâm'ın başkenti olmuş, Mekke, Taife, San’sa, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrilmistir. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beste biri Beytü'l-Mal'de toplanmıştır.
Hazreti Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis
rivâyet eden ashâbdan sayılır. O, yanılıp da yanlış birsek söylerim korkusuyla
yalnızca yüz kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu kadar hadis
rivâyeti nakledilmiştir. Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:
"Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir
şeytanim vardır... Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen
eceliniz var... Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur... Herhangi bir
yericinin yermesinden korktuğu için hakki söylemekten çekinen kimsede hayır
yoktur... Amelin sırrı sabırdır... Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha
üstün bir nimet verilmemiştir... Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz
(Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )
Kaynak: Şâmil İslâm Ansiklopedisi cilt:2 sf:151
2. KISIM
Ebu Bekr-i Sıddık hazretleri Peygamberlerden sonra, Eshab-ı kiramın ve insanların en üstünüdür. Asıl adı Abdullah bin Ebu Kuhafe bin Amir bin Amr bin Ka'b bin Sa'd bin Teym bin Murre'dir. Babasının adı Osman olup, Kuhafe lakabıyla meşhurdur. Annesinin adı ise Selma binti Şahr'dır. Ümmül Hayr lakabıyla tanınmaktadır. Hz. Ebu Bekir, Peygamber Efendimizden 2 yıl 3 ay küçüktür, Fil vak'asından sonra m, 573 yılında dünyaya gelmiştir. Müslüman olmadan önce adı, Abdulka'be idi. Peygamberimize (aleyhisselam) iman ettikten sonra O'nun ismini "Abdullah" olarak değiştirdi. 38 yaşında müslüman olmakla şereflenen Hz. Ebu Bekir; Peygamber efendimizin vefat ettiği gün halife seçildi. Hilâfeti 2 sene 3 ay 10 gün sürdü. 63 yaşında iken hicretin 13 (m. 634) yılında Cemaziyel-âhir ayının yedisinde Pazartesi günü hastalandı, 15 gün hasta olarak yattıktan sonra vefât etti. Cenaze namazını Hz. Ömer kıldırdı. Peygamber efendimizin kabrinin bulunduğu Hücre-i Seadete defnedildi.
Hz. Ebu Bekir, Aşere-i Mübeşşerenin yani Cennetle müjdelenen on sahabenin birincisidir. Peygamber efendimizin kayınpederi, Hz. Aişe'nin babasıdır. Hz.Ebu Bekirin Resulullah efendimize fevkâlâde sadâkât ve sevgisi vardı. Vefatına, Peygamberimizden ayrıldığından duyduğu aşırı üzüntüsü, gammı ve hasreti sebep olmuştur. Çünkü O'na karşı olan, sevgisi ve bağlılığı kelimelerle tarif edilemiyecek kadar çoktur.
Peygamber efendimiz de, Hz. Ebu Bekiri çok severdi. O'nun için bizzat kendisine "Sen Allahü teâlânın Cehennemden atiki (yani azâd ettiği kimse)sin" ve "Cehennemden atik olan (âzâd edilmiş kimse/ görüp sevinmek isteyen kimse, Ebu Bekre baksın" buyurması bunun bir alâmetidir.
Bir rivayette de, Hz. Ebu Bekir'in annesi Ümmül Hayr-i Selmâ'nın bir iki evladı olmuş ise de hiçbirisi yaşamamış olduğundan, Hz. Ebu Bekir doğduğu zaman, annesi kucağına alıp, Kâ'beye götürmüş ve yaşaması için "Allahım bu çocuğu ölümden âzâd edip bana bağışla!" diye dua eyleyince; Kâ'be'nin her yanında "Yâ Emetellah, sana müjdeler olsun ki, çocuğun yaşayacak, seni pek sevindirecek Tevrat'da adı Sıddik olarak bildirildi" nidası geldi. Oradakilerin hepsi bunu duydular. Bu sebeple de Atik ismini verdiler. Yahud, soy ve sopunda ayıp ve kusur sayılabilecek herhangi bir şey görülmediği için bu lâkabı vermişlerdir, denildi.
Hz. Ebu Bekir, ilk imâna gelen, müslümanlıkla şereflenen hür erkektir. Kadınlardan ilk imâna gelen Hz. Hadice, kölelerden Zeyd bin Harise ve çocuklardan Hz. Ali'dir. Müslüman olmadan evvel, gençliğinde de Resulullahın arkadaşı idi. Büyük bir tüccardı. Bütün malını, evini barkını Resulullahın uğrunda harcadı.
Hz. Ebu Bekir, İslâmiyeti kabul etmesine kadar geçen 38 senelik hayatında asla içki kullanmamış, putlara tapmamış, her türlü sapıklıktan, hurafelerden kaçınmış, iffetiyle ve güzel ahlâkı ile tanınmış bir kişiydi. Kavmi arasında sevilen ve saygı gösterilen birisi olup, fakirlere yardım eder, muhtaç olanları gözetirdi. Dürüst bir tüccardı. Herkesin ona sonsuz bir itimadı vardı.
Hz. Ebu Bekire Resulü Ekrem (aleyhisselam), Peygamberliğini bildirip müslüman olmasını teklif ettiği zaman, hiç tereddüt etmeden İslâmiyeti kabul etmişti. Babası, annesi, çocukları ve torunları da müslümanlığı kabul etti. Peygamberimizi görüp Eshâb-ı kiramdan olmakla şereflendiler. Eshâb-ı kiramdan hiçbiri, böyle bir şerefe nail olmamıştır.
O'nun müslüman oluşu hakkında bildirilen haberler çeşitlidir. Şöyle ki; Hz. Ebu Bekir, İslâmiyeti kabul etmeden yirmi sene önce, bir rüya görmüştü: "Gökten dolunay inip, Kâ'be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalardan her biri, Mekke evlerinden biri üzerine düşmüş, sonra bu parçalar bir araya gelerek gök yüzüne yükselmişti. Hz. Ebu Bekir'in evine düşen parça ise, gök yüzüne yükselmemişti. Hadiseyi gören Hz. Ebu Bekir hemen evin kapısını kapamış sanki bu ay parçasının gitmesine mani olmuştu."
Hz. Ebu Bekir heyecanla rüyadan uyanmış, sabah olunca, hemen, yahudi âlimlerinden birisine koşup, rüyasını anlatmıştı. O âlim cevabında: "Bu karışık rüyalardan biridir, onun için tabir edilmez" demişti. Fakat bu rüya, Hz. Ebu Bekir'in zihnini kurcalamaya devam etmiş, yahudinin cevabı, O'nu tatmin etmemişti. Bundan dolayı bir zaman sonra ticaretlerinden birinde, yolu rahip Bahira'nın diyarına uğramıştı. Gördüğü rüyasının tabirini Bahira'dan istemiş ve şu cevabı almıştı. Bahira: "Sen neredensin?" dedi. Hz. Ebu Bekir: "Kureyştenim" diye cevap verince, Bahira: "Mekke'de bir peygamber ortaya çıkıp hidâyet nuru Mekke'nin her yerine ulaşacak, sen hayatında O'nun veziri, vefatından sonra da, halifesi olacaksın" deyince Hz. Ebu Bekir bu cevaba çok hayret etmişti. Hz. Ebu Bekir bu rüyasını ve tabirlerini, Peygamber efendimiz, peygamberliğini açıklayıncaya kadar kimseye söylememişti.
Peygamber efendimiz, peygamberliğini açıklayınca, Hz. Ebu Bekir hemen Peygamber efendimize koşup, "Peygamberlerin, peygamberliklerine delilleri vardır, senin delilin nedir?" diye suâl etmişti. Peygamber efendimiz cevabında: "Bu nübüvvetime delil, o rüyadır ki, bir yahudi âlimden tabirini istedin. O âlim karışık rüyadandır, itibar edilmez dedi. Sonra Bahira rahib doğru tabir etti." buyurarak, Hz. Ebu Bekire hitaben: "Ey Ebu Bekir! Seni Hüdâya ve Resulüne davet ederim." buyurmuştu. Bunun üzerine Hz. Ebu Bekir, "Şehâdet ederim ki, sen Allahü teâlânın resulüsün ve senin peygamberliğin hakdır ve cihanı aydınlatan bir nurdur." diyerek, O'nu tasdik edip müslüman olmuştu.
Hz. Ebu Bekir, müslüman olunca, hemen çok sevdiği arkadaşlarına gitti. Onları da, müslüman olmaları için ikna etti. Eshâb-ı kiramın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olan Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Zübeyr bin Avvâm, Abdurrahman bin Avf, Sa'd İbni Vakkâs, Ebu Ubeyde bin Cerrâh gibi yüksek şahsiyetler onun tavsiyesi ile müslüman olmuşlardır.
Birgün Resulullah efendimiz, yeni müslüman olanlardan birkaçı ile Erkam bin Erkam'ın Safa tepesindeki evinde oturuyorlardı. Başta Hz. Ebu Bekir olmak üzere, hepsi bu yeni dinin müşriklere açıklanmasını arzuladıklarını bildirdiler. Henüz açıkça tebliğ edilmek emri verilmemişti. Peygamber efendimiz de: "Ey Ebu Bekir! Bizim sayımız henüz az. Bu işe yetmeyiz" buyurdu ise de, Hz. Ebu Bekir'in ve arkadaşlarının arzularının çokluğundan onları kıramadı. Hemen Mescid-i Haram'ın bir tarafına topluca oturdular. O sırada müşrikler de orada toplu halde bulunuyorlardı. Hz. Ebu Bekir ayağa kalktı. Putlardan yüz çevirip, Allahü teâlâya ve O'nun Peygamberi Muhammed aleyhisselâma inanmanın lâzım olduğunu anlatmaya başlayınca, müşrikler hep birden Hz. Ebu Bekir'e ve arkadaşlarına saldırdılar. Yumruk ve tekmelerle ortalığı alt üst ettiler. Hz. Ebu Bekir'i fena halde tartaklayıp dövdüler. Utbe bin Rebia, demirli ayakkabılarını Hz. Ebu Bekir'in yüzüne çarpa çarpa yüzünü gözünü kanlar içinde bıraktı, bilinmez hale getirdi. Beni Teym kabilesine mensup olan kişiler yetişip ayırmasaydılar öldürünceye kadar dövmeye devam edeceklerdi. Kabilesinden olan kişiler bitkin ve perişan bir hale gelen Hz. Ebu Bekir'i bir çarşafın içine koyarak evine götürdüler. Hemen geri dönüp Kâ'beye geldiler: "Eğer Hz. Ebu Bekir ölecek olursa, yemin olsun ki, biz de Utbe'yi gebertiriz!" dediler ve yine Hz. Ebu Bekir'in yanına gittiler.
Hz. Ebu Bekir, uzun bir süre kendine gelemedi. Babası ve Beni Teym'liler, O'nu ayıltmak için çok uğraştılar. Ancak akşama doğru kendine gelebildi, gözlerini açar açmaz, ezik bir sesle; "Resulullah ne yapıyor? O, ne haldedir? Ona da dil uzatmışlar, hakaret etmişlerdi" diyebilmişti, Annesi Ümmül-Hayr'a dediler ki: "Sor bakalım, birşey yer veya içer mi?". Hz. Ebu Bekir'in yemeğe ve içmeğe ne isteği vardı, ne de bir gücü! Ev, tenhâlaşınca annesi ona: "Ne yersin, ne içersin?" diye sordu. Hz. Ebu Bekir gözlerini açtı ve "Resulullah ne haldedir, ne yapıyor?" dedi. Annesi, "Vallahi arkadaşın hakkında hiçbir bilgim yok!" dedi. Hz. Ebu Bekir "Hattâb'ın kızı Ümmü Cemil'e git, Resulullah'ı ondan sor!" dedi. Annesi Ummül-Hayr, kalkıp Ümmü Cemil'in yanına gitti ve: "Oğlum Ebu Bekir, senden Abdullah'ın oğlu Muhammedi soruyor. Acaba ne haldedir?". Ümmü Cemil de: "Benim ne Muhammed ne de Ebu Bekir hakkında bir bilgim var! istersen seninle birlikte gidelim?" dedi. Ümmül-Hayr, "Olur' deyince, kalktılar, Hz. Ebu Bekir'in yanına geldiler. Ümmü Cemil, Hz. Ebu Bekir'i böyle perişan bir vaziyette, yaralar ve bereler içinde görünce, kendisini tutamıyarak çığlık kopardı ve: "Sana bunu yapan bir kavim, muhakkak azgın ve taşkındır. Allah'tan dileğim, onlardan öcünü almasıdır" dedi. Hz. Ebu Bekir, Ümmü Cemil'e: "Resulullah ne yapıyor, ne haldedir?" diye sordu. Ümmü Cemil, Ona: "Burada annen var, söylediğimi işitir" dedi. Hz. Ebu Bekir de: "Ondan sana bir zarar gelmez, sırrını yaymaz" deyince, Ümmü Cemil: "Hayattadır, hali iyidir"dedi.
Tekrar: "Şimdi o nerededir?" diye sordu, Ümmü Cemil: "Erkâm'ın evindedir." dedi, Hz. Ebu Bekir: "Vallahi, Resulullahı gidip görmedikçe, ne yemek yerim, ne de bir şey içerim!" dedi. Annesi: "Sen, şimdi biraz bekle, herkes uykuya dalsın!" dedi. Herkes uyuyup, ortalık tenhâlaşınca, Hz. Ebu Bekir, annesine ve Ümmü Cemil'e dayanarak, yavaş yavaş Resulullah'ın yanına vardı. Sarılıp öptü. Müslüman kardeşleriyle kucaklaştı. Hz. Ebu Bekir'in bu hali, Peygamber efendimizi çok üzdü. Hz. Ebu Bekir: "Yâ Resulallah! Babam, anam sana feda olsun! O azgın adamın, yüzümü gözümü yerlere sürtüp, beni bilinmez hâle getirmesinden başka bir üzüntüm yok! Bu yanımdaki de, beni dünyaya getiren annem Selmâ'dır. Onun hakkında dua buyurmanızı istirham ediyorum. Umulur ki, Allahü teâlâ, Onu senin hürmetine Cehennem ateşinden kurtarır" dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz, Selmâ'nın müslüman olması için Allahü teâlâya yalvardı. Resulullahın duası kabul olunmuştu. Annesi de hidayete kavuşup müslümanlığı kabul etti. Böylece ilk müslümanlardan biri olmakla şereflendi.
Hz. Ebu Bekir, Peygamber efendimiz ne söylerse, itiraz etmez hemen kabul ederdi. Hatta herkesin itiraz ettiği meseleleri bile itirazsız kabullenirdi. Meselâ Peygamberimizin Mi'râc mucizesini kabul etmeleri böyle oldu. Resulullah efendimiz, Mi'râc'tan dönüp sabah olunca, Kâ'be yanına gidip Mekkelilere Mi'râcı anlattı, işiten kâfirler, alay etti. Muhammed aklını kaçırmış, iyice sapıtmış, dediler. Müslüman olmaya niyeti olanlar da vaz geçti. Birkaçı sevinerek Hz. Ebu Bekir'in evine geldi. Çünkü bunun akıllı, tecrübeli, hesaplı bir tüccar olduğunu biliyorlardı. Kapıya çıkınca hemen sordular: "Ey Ebu Bekir! Sen çok kere Kudüs'e gittin geldin, iyi bilirsin. Mekke'den Kudüs'e gidip gelmek ne kadar zaman sürer" dediler. Hz. Ebu Bekir: "iyi biliyorum. Bir aydan fazla", dedi. Kâfirler bu söze sevindiler. Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur, dediler. Gülerek, alay ederek ve Hz. Ebu Bekir'in de kendi kafalarında olduğuna sevinerek: "Senin efendin, Kudüs'e bir gecede gidip geldiğini söylüyor, artık iyice sapıttı" diyerek, Hz. Ebu Bekir'e sevgi, saygı ve güven gösterdiler.
Hz. Ebu Bekir, Resulullahın mübarek adını işitince "Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmişdir" deyip içeri girdi. Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyor ve "Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Hz. Ebu Bekir'e sihir yapmış" diyorlardı. Hz. Ebu Bekir hemen giyinip, Resulullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında yüksek sesle, "Yâ Resulallah! Mi'râcınız mübarek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle, kalbleri alan, ruhları çeken tatlı sözlerini işitmekle nimetlendirdi. Yâ Resulallah! Senin her sözün doğrudur, inandım. Canım sana feda olsun." dedi. Hz. Ebu Bekir'in sözleri, kâfirleri şaşırttı. Diyecek şey bulamayıp dağıldılar. Şüpheye düşen, imânı zayıf birkaç kişinin de kalbine kuvvet verdi. Resulullah o gün Hz. Ebu Bekir'e "Sıddik" dedi. Bu adı almakla, bir kat daha yükseldi.
Hz. Ebu Bekir, Resulullah'ın en yakın dostu idi. Ondan hiç ayrılmazdı. Onların bu beraberliği, Mekke'den Medine'ye hicrette de devam etti. O'na mağara arkadaşı oldu. Mağara'da üç gün kaldıktan sonra, ikisi bir deveye binerek yolculuk ettiler. Medine'ye varıncaya kadar Resulullah'ın bütün hizmetini O gördü. Medine'deki mescid yapılırken O'nunla beraber çalıştı. Hiçbir hizmetten, fedakârlıktan geri kalmadı. Hz. Ebu Bekir, Resulullah efendimizle birlikte bütün harplerde bulunmuş, bir kısmında ordu kumandanlığı vazifesi kendisine verilmiştir. Çok şiddetli muharebelerde, Peygamber efendimizin muhafızlığını yapmış, Efendimize karşı bedenini siper etmiştir. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'te müşriklere karşı büyük kahramanlıklar göstermiştir. Tebük harbinde, sancaktarlık görevini yürütmüştür.
İslâmın zuhurundan 21 yıl sonra Mekke şehri, müslümanlar tarafından fethedildi. Mekke halkı Hz. Peygamberin huzuruna gelerek İslâmı kabul etmeye başladılar. Hz. Peygamber, Safa tepesine oturmuş, yeni müslümanların biatını kabul ediyordu. Hz. Ebu Bekir babasının yanına gelerek: "Babacığım! Artık İslâm'ı kabul etme zamanı geldi. Haydi, seni Resulullah'ın yanına götüreyim dedi. Ebu Kuhâfe'nin kabul etmesi üzerine, Hz. Ebu Bekir, babasının koluna girerek onu, iki cihanın efendisi Muhammed aleyhisselâmın huzuruna getirdi. Ebu Kuhâfe, gayet ihtiyardı ve gözleri de görmüyordu. Hz. Peygamber onları görünce ayağa kalktı ve muhabbet dolu bir sesle: "Ey Ebu Bekir! İhtiyar babana niçin zahmet verdin? Onu buralara kadar yordun. Biz onun ayağına giderdik" diye iltifat buyurdu. İhlâs, takva ve sadakat güneşi Hz. Ebu Bekir "Yâ Resulallah! Babamın sizin ayağınıza gelmesi daha uygundur" dedi.
Ebu Kuhâfe'nin müslüman olmasıyla Hz. Ebu Bekir'in ailesi, Muhammed aleyhisselâmın ümmeti içinde hiçbir aileye nasip olmayan büyük bir şeref ve fazilete erişti. Çünkü bir ailede dört kuşak müslümanlık ve sahabilik tacını başlarına giymiş oldular. Ebu Kuhâfe, oğlu Hz. Ebu Bekir'in halife olduğu günleri gördü. Hz. Ömer'in hilâfeti devrinde imânlı olarak âhirete göç etti, Hz. Ebu Bekir hicretin dokuzuncu (m. 631} senesinde Hac kafilesi başkanlığında görev yapmıştır. Peygamber efendimizin; son hastalıklarında üç gün imamlık görevinde bulunup, onyedi vakit namaz kıldırmış, üç vaktinde de Peygamberimiz, Hz. Ebu Bekir'e uyarak arkasında namaz kılmışlardır.
Hz. Ebu Bekir, 10 (m. 632) senesinde, Peygamberimizin vefatı üzerine Eshâb-ı kiramın sözbirliğiyle halife seçilmiştir. Peygamberlerin sonuncusu olan Muhammed aleyhisselâmdan sonra müslümanların halifesi, yani Peygamberimizin vekili ve müslümanların reisi, Hz. Ebu Bekr-i Sıddik olmuştur. Ondan sonra da sırası ile Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali halife olmuşlardır. Bu dördünün üstünlük sıraları, halifelikleri sırası gibidir. Bunlardan ilk ikisinin, yani Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in, diğer ikisinden üstün olduğunu Eshâb-ı kiramın ve Tabiin hazretlerinin hepsi söylemişlerdir. Bu sözbirliğini bütün din âlimleri haber vermektedir.
Ebül-Hasen-i Eş'âri buyuruyor ki: "Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in (Şeyhaynın), diğer bütün ümmetten üstün olduğu muhakkaktır. Buna inanmayan ya cahildir veya inatçıdır"
Hz. Ali buyuruyor ki: "Beni, Ebu Bekir ile Ömer' den üstün tutan, iftira etmiş olur. İftira edenleri dövdükleri gibi, onu döverim".
Abdülkâdir-i Geylâni hazretleri de (Gunyetüt-Talibin) kitabında buyuruyor ki: Peygamberimiz buyurdu ki; "Allahü teâlâdan istedim ki, benden sonra Ali halife olsun. Melekler dedi ki: Yâ Muhammed Allahü teâlânın dilediği olur. Senden sonra halife, Ebu Bekr-i Sıddikdır", Abdülkâdir-i Geylâni yine buyurdu ki: Ali dedi ki: Peygamber efendimiz bana dedi ki; "Benden sonra halife Ebu Bekir olacaktır. Ondan sonra Ömer, ondan sonra Osman, ondan sonra da Sen olacaksın!".
Resulullahın vefat ettiği haberi, Eshâb-ı kiram arasında yayılınca herkesin aklı başından gitti. Hz. Ömer kılıcı eline alıp, "Resulullah öldü" diyenin kellesini uçururum, deyip ortaya çıktı. Herkes, üzüntüden ve Hz. Ömer'in bu halinden korktuğu halde, Hz. Ebu Bekir, cesaretini muhafaza ederek, Eshâb-ı kiramın arasına girdi. Onlara Resulullahın da öleceğini, O'nun da bir insan olduğunu bildiren ayet-i kerimeyi okuyup, tesirli sözler söyleyerek nasihat etti. Halkı sükuna ve huzura kavuşturdu. Derhal halife seçimi yapıldı. Müslümanlar başsızlıktan, dağınıklıktan kurtarıldı.
Hz. Ebu Bekir Pazartesi günü halife seçilince, Salı günü, Mescid-i şerife gelip, Eshabı topladı. Minbere çıktı. Hamd ve senadan sonra: "Ey Müslümanlar! Sizin üzerinize halife ve emir oldum. Halbuki, sizin en iyiniz değilim. Eğer iyilik yaparsam bana yardım ediniz. Fena bir iş yaparsam, bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk emanettir. Yalancılık hiyanettir. Sizin zayıfınız, bence çok kıymetlidir. Onun hakkını kurtarırım. Kuvvetine güveneniniz ise, bence zayıftır. Çünkü ondan başkasının hakkını alırım. İnşaallahü teâlâ, hiçbiriniz cihadı terk etmesin. Cihadı terk edenler zelil olur. Ben Allaha ve Resulüne itaat ettikçe, siz de bana itaat ediniz. Eğer ben Allaha ve Resulüne âsi olur, doğru yoldan saparsam, sizin de bana itaat etmeniz lâzım gelmez. Kalkınız, namaz kılalım. Allahü teâlâ hepinize iyilik versin." dedi.
Onun devrinde, İslâm devlet idaresinin temelleri sağlamlaşmış, Kur'ân-ı kerim'in bir hükmü dışına çıkılmadığı gibi, dinden ayrılmak isteyenlere fırsat verilmemiştir. Mürtedlerle yapılan harplerden Yemâme'de, birçok hafız şehid olmuştu. Hz. Ömer'in de teklifi ile Kur'ân-ı. kerimin bir kitap halinde toplanması kararlaştırılıp, bu görev Zeyd bin Sabit'e verildi. Hz. Ebu Bekir'in en büyük hizmetlerinden biri de, Kur'ân-ı kerimi kitap halinde toplatması olmuştur. Cebrail aleyhisselam her sene bir kere gelip, o ana kadar inmiş olan Kur'ân-ı kerimi Levh-il-Mahfuz'daki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrar ederdi. Ahirete teşrif edeceği sene, iki kere gelip, tamamını okudular.
Muhammed aleyhisselam ve Esbabından çoğu, Kur'ân-ı kerimi tamamen ezberlemişti. Bazıları da bazı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselam ahirete teşrif ettiği sene, halife Hz. Ebu Bekir ezber bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip, Hz. Zeyd bin Sâbit'in başkanlığındaki bir hey'ete, bütün Kur'ân-ı kerimi kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, "Mıshaf' veya "Mushaf denilen bir kitap meydana geldi. Otuzüçbin Sahâbi bu Musnafın her harfinin, tam yerinde olduğuna söz birliği ile karar verdi. Süreler belli değildi. Üçüncü halife Osman hicretin yirmibeşinci senesinde, sureleri birbirinden ayırdı, yerlerini sıraladı. Altı tane daha Mushaf yazdırıp, Bahreyn, Şam, Basra, Bağdat, Yemen, Mekke ve Medine'ye gönderdi. Bugün, bütün dünyada bulunan mushaflar, hep bu yedisinden yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur.
Hz. Ebu Bekir, Eshâb-ı kiramın ençok ilim sahibi olanlarındandı. Her ilimde müracaat kaynağı olmuştur. İslâmi ilimlerin bütün meselelerini bilirdi. Nitekim Resulullah efendimiz O'nun hakkında "Allahü teâlânın kalbime akıttıklarını, Ebu Bekir'in kalbine akıttım" buyurmuştur, Böylece O, Muhammed aleyhisselâmdan sonra insanların en üstünü oldu. Hicrette O'nun yol arkadaşı idi. Mağarada beraber idiler. Hayatı boyunca Peygamber efendimizin yanından hiç ayrılmadı. Her işinde O'nun veziri oldu. Bir meselede Eshâb-ı kiram ile istişare ederken Hz. Ebu Bekir'i sağına, Hz. Ömer'i de soluna oturturdu. Görülecek mesele hususunda, önce bu ikisinin reyini, görüşünü sorar, sonra da diğer sahabilerin görüşlerine yer verirdi. Çünkü Hz. Ebu Bekir'in ilmi o kadar yüksekti ki, Eshâb-ı kiramın en yükseklerinden olan Hz. Ömer, Peygamber efendimizin Hz. Ebu Bekir seviyesinde anlattığı şeyleri anlayamazdı.
Hz. Ömer birgün geçerken, Resulullahın Ebu Bekri Sıddik'a birşey anlattığını gördü. Yanlarına gidip dinledi. Sonra, başkaları da, gördü ise de, gelip dinlemeye çekindiler. Ertesi gün, Ömer'i görünce, "Yâ Ömer, Resulullah dün size bir şey anlatıyordu. Bize de söyle, öğrenelim" dediler. Çünkü o daima, "Benden duyduklarınızı, din kardeşlerinize de anlatınız! Birbirinize duyurunuz!" buyururdu. Hz, Ömer, "Dün Ebu Bekir Kur'ân-ı kerim'den anlıyamadığı bir âyetin mânâsını sormuş, Resulullah ona anlatıyordu. Bir saat dinledim, birşey anlıyamadım" dedi. Çünkü Ebu Bekirin yüksek derecesine göre anlatıyordu. Ömer o kadar yüksek idi ki, Resulullah; "Ben Peygamberlerin sonuncusuyum. Benden sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer, benden sonra Peygamber gelseydi, Ömer Peygamber olurdu" buyurdu. Böyle yüksek olduğu halde ve Arabiyi çok iyi bildiği halde, Kur'ân-ı kerim'in Hz. Ebu Bekir'e anlatılan tefsirini anlıyamadı. Çünkü Resulullah herkesin derecesine göre anlatıyordu. Hz. Ebu Bekir'in derecesi, ondan çok daha yüksekti. Fakat bu da, hatta Cebrail aleyhisselâm dahi, Kur'ân-ı kerim'in mânâsını, esrarını, Resulullah'a sorardı. Resulullah Kur'ân-ı kerimin hepsinin tefsirini Eshâbına bildirmiştir. Kur'ân-ı kerimin tefsiri için lâzım olan bütün ilimler, Hz. Ebu Bekir'de mevcuttu. Yaşadığı zamanda Kureyş'in âlimi olarak tanınırdı. Gayet güzel konuşur, Arap dilinin belagatına da vâkıftı.
Resulullahtan çok feyizlere kavuşmuş, Kur'ân-ı kerim'in mânâsına ve hakikatina ait bütün bilgileri bizzat Ondan almıştır. Kur'ân-ı kerim'den hüküm çıkarmak hususunda üstün bir kudret ve maharet sahibi idi. Âyet-i kerimelerin ve hadis-i şeriflerin mânâ ve hakikatlarına hakkıyla muttali (öğrenmiş) idi. Eshâb-ı kiram ve Tabiinin âlimleri, birçok âyet-i kerimelerin tefsirini O'ndan alıp bildirmişlerdir
Hz. Ebu Bekirin hadis ilminde de üstün bir hizmeti olmuştur. Resulullah'ın her haline ve her işine pek yakından vâkıf bulunuyordu. Eshâb-ı kiram, birçok meselede Resulullahın nasıl hareket ettiğini Hz. Ebu Bekir'den soruyordu. Kendisinden, Ömer bin Hattâb, Osman bin Affân, Aliyyü'l-Mürtezâ, Abdurrahman bin Avf, Abdullah ibni Mes'ud, Abdullah ibni Abbas, Abdullah ibni Ömer, Huzeyfe ve daha birçok sahabi hadis-i şerif rivayet etmişlerdir. Resul-i Ekrem'in vefatından sonra hemen hilâfet işlerine başlaması ve meşguliyetinin çok olması ve her işittiğini rivayet edecek kadar uzun yaşamamış olması sebebiyle rivayet ettiği hadis-i şeriflerin sayısı azdır. Bunların 142 adet olduğu kaynak eserlerde zikredilmektedir. Resulullah efendimizden bizzat işiterek rivayet ettiği hadis-i şeriflerin bazıları şunlardır:
"Misvak ağzı temizlemeğe, Cenab-ı Hakk'ın rızasına kavuşmağa vesiledir."
"Allahü teâlâ'dan ömrünüzün başında ve sonunda afiyet ve yakin isteyeniz."
"İmamlar (halifeler) Kureyştendir."
"Doğruluğa ve iyiliğe dikkat edin, zira bu ikisi Cennete götürür. Yalandan ve kötülükten sakının, zira bunlar Cehenneme götürür."
"Peygamberler miras bırakmazlar. Onların bıraktıkları sadakadır."
"Peygamberler, ruhunun kabz olunduğu yere (vefat ettikleri yere) defin olunurlar."
Ebu Bekr-i Sıddikın, fıkıh ilminde üstün bir yeri vardır, Eshâb-ı kiramın en büyük fakihlerindendi. Resul-i Ekremin zamanında bile fetva verirlerdi. Resulullah'tan yayılan bütün ilimlere ve feyizlere ayna olmuştu. İslâmi ilimlerin her meselesini bilirdi (ve hükümlerinin hepsine hakkıyla vâkıftı). Eshâb-ı kiramın içinde "fukahâ-ı seb'a" adı ile meşhur olan yedi büyük âlimden biri de Hz. Ebu Bekir idi. Fetvalarının adedi itibarıyla bunların mutavassıtlarındandı. Kendi hilâfeti devrinde kurulan dini müesseselerden (kuruluşlardan) biri de, "iftâ makamı" (fetva makamı) idi. Bu kuruluşun en önemli görevi fıkhi (dini meseleleri araştırıp, tetkik ve tahkik edip), dini hükümlerde İcmâ'ın (birliğin) hâsıl olmasına çalışmaktı. Müslümanların sorularına cevap vermek suretiyle, hem onlara faydalı olunuyor, hem de ilmin gelişmesi temin ediliyordu (sağlanıyordu).
İslâmiyetin zimmilere (gayri müslim vatandaşlara) tanıdığı bütün haklar eksiksiz yerine getirilmekteydi. Hz. Ebu Bekr-i Sıddik, tasavvuf ilminin bütün yüksek marifetlerine kavuşmuştu. Resulullahın kalbine akıtılan feyizlerin, marifetlerin hepsi O'na da verilmişti. Resulullah'tan sonra Allahü teâlâyı en iyi tanıyan ve en çok ibadet eden O'dur. Tasavvuf, Resulullahın izinde bulunmak, O'nun gösterdiği yoldan ayrılmamaktır, insanların yaratılışları ayrı ayrı olduğu için tasavvuf yolları da ayrılmıştır. Bu ümmetin sonra gelen evliyâsı Resulullahtan gelen feyizlere, nurlara iki yoldan kavuşmuştur. Birisi nübüvvet yolu, diğeri de vilâyet yoludur. Müslümanlar, nübüvvet yolunun bütün marifetlerine, Hz. Ebu Bekir vasıtası ile kavuşmuşlardır. Eshâb-ı kiramın hepsi, Allahü teâlâya bu yoldan kavuştular.
Ebu Bekr-i Sıddik Neseb ilminde de yükselmişti. Arapların soylarına ait vak'aları (olayları) en iyi bilendi. Aralarındaki kan davalarını halleder, O'nun hakemliğine ve kararlarına itirazları olmazdı.
Hz. Ebu Bekir'in faziletleri, üstünlükleri çoktur. Bunların herbiri, Kur'ân-ı kerim'in, hadis-i şeriflerin ve Eshâb-ı kiram ile diğer din âlimlerinin haber vermesiyle anlaşılmıştır. Bu ümmet içinde, Peygamberimizden sonra olma seâdetinin sahibi, Hz. Ebu Bekir Sıddik'dır. Çünkü dini kuvvetlendirmek ve Peygamberlerin efendisine yardım etmek için, malına dağıtmakta, cihad etmekte, yani düşmanlarla şiddetli mücadele etmek ve şânını, şerefini kaybetmekte, öncelerin öncesi odur. Hz. Ebu Bekir Sıddik'ın (radıyallahü teâlâ anh) diğer müslümanların en üstünü olmasının sebebi, imâna gelmekte, malının çoğunu ve canını feda etmekte ve her türlü hizmette, başkalarının önünde bulunmasıdır, Hadid suresinin onuncu âyetinde: "Mekke-i Mükerremenin fethinden önce malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihden sonra malını dağıtan ve cihâd edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va'd etti" âyet-i kerimesi, onun için indirilmiştir ve yine Tövbe suresinin yüzüçüncü âyetinde, "Önce imâna gelenlerden, her fazilette öne geçenlerden, hem Mekke'den gelen Muhacirlerden, hem de Medine'de bunları karşılayıp yardım eden Ensârdan, önde olanlardan ve iyilikte bunların izinde gidenlerden Allahü teâlâ razıdır. Hepsini sever. Onlar da, Allahü teâlâdan razıdır. Allahü teâlâ onlara Cenneti hazırladı. Cennette sonsuz kalacaklardır" buyuruldu.
Feth süresi onsekizinci âyetinde, "Ağaç altında, sana söz veren mü'minlerden, Allahü teâlâ elbette razıdır" müjdesine, Hz. Ebu Bekir de dahildir. Nitekim Resulullah da "Ağaç altında benimle sözlenenlerden hiçbiri Cehenneme girmez!" buyurdu. Bu sözleşmeye "Bi'at-ür-Rıdvân" denir. Çünkü, Allahü teâlâ, bunlardan razıdır. Bunlar, bindörtyüz kişi idi.
Bedir Gazasında, Ramazan-ı şerifin onyedinci Cuma günü, temmuz ayının öğle sıcağında, iki taraf hücum etmişti. Resulullah, Ebu Bekir, Ömer, Ebu Zer, Sa'd ve Sa'id ile kumanda yerinde oturmuştu, islâm askeri sıkıntı çekiyordu. Sa'd ve Sa'id'i yardıma gönderdi. Sonra Ebu Zer'i gönderdi. Sonra, Ömer'i gönderdi. Bir saat geçti. Ebu Bekir, sıkıntının azalmadığını görerek, kılıcını çekip, atını sürerken, Resul-i Ekrem elinden tutup, "Yanımdan ayrılma yâ Eba Bekir! Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı senin mübârek yüzünü görmekle hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor." buyurdu.
Hicretten evvel altı köle âzâd etmiştir. Yedinci olarak Bilâl-i Habeşi'yi âzâd edince, hakkında Leyl suresi onyedinci: "Takva sahibi olan Cehennem ateşinden uzaklaştırılacaktır" âyet-i kerimesi indirildi. İbni Ömer Resulullahdan bildirdi. Resulullah, Hz. Ebu Bekire: "Sen benim havuz başında ve mağarada arkadaşımsın" buyurdu. Resulullah kâfirlerden mağarada saklanınca, gizli ve aleni herşeyine vâkıf olan sadece Hz. Ebu Bekir idi. O ise, sâdık, sıddik, muhlis müminlerdendi. Halini bildiği için, bu korkulu yerde onunla arkadaşlığı tercih etti. Bu hicret Allahü teâlânın izni ile idi. Demek ki, Allahü teâlâ, Habibine, başka akraba ve yakınlarını değil, özellikle Hz. Ebu Bekir Sıddikı arkadaş etti. Bu özellik Hz. Ebu Bekir'in şerefini ve diğerlerinden üstün olduğunu göstermektedir.
Hazerde ve seferde Resulullahdan hiç ayrılmadı, hep yanında bulundu. Bu da Resulullaha olan sevgisinin doğruluğunu, O'nun arkadaşı olduğunun açık delilidir. Resulullahı o kadar severdi ki, malını, canını, her şeyini O'nun için feda etmiş ve her an fedaya hazır halde idi.
Tövbe suresi kırkıncı: "Mekke kâfirleri onu Mekke'den çıkardıklarında ikinin ikincisi, (yani Ebu Bekir) ile mağaradaydılar" âyeti ile, Allahü teâlâ onu, Resulullahın ikincisi kıldı. Bunda Hz. Ebu Bekir için son derece üstünlük vardır. Bazı âlimler, Hz. Ebu Bekir, çoğu zaman Resulullahın yanında idi, dediler.
Resulullah insanları imâna davet etti. Ebu Bekr-i Sıddik imân edenlerin birincisi oldu. Böylece imânda O'nun ikincisi oldu. Sonra Hz. Ebu Bekir insanları Allah'a ve Resulüne imâna çağırdı. Birçokları bu çağrıyı kabul etti. Böylece davette de ikincisi oldu. Her savaşta Resulullahın yanında idi. Bedir'de de O'nun ikincisidir. Resulullah hastalanınca, O'nun yerine insanlara imam olup, öne geçti. Bu hususta da ikinci oldu. Resulullahdan sonra O'nun türbesine defin olunmada da ikincisi oldu. Bunlar hep O'na en yakın olma delilleridir. Allahü teâlâ, Resulünün arkadaşı olarak, Hz. Ebu Bekir'i Kur'ân-ı kerim'de bilhassa bildiriyor ve: "O vakit Peygamber arkadaşına, mahzun olma!" diyordu" buyuruyor . Üçüncüleri Allahü teâlâ idi. Allahü teâlânın kendisiyle olduğu bir kimse ise, şüphesiz, şeref ve fazilet yönünden diğerlerinden üstündür.
Hz. Ebu Bekir'in ismi geçince, Hz. Ömer şöyle dedi: "Ömrümdeki bütün amelimin Ebu Bekir'in, bir gün ve gecelik ameli gibi olmasını isterdim. O'nun o mes'ud gecesi ki, Resulullah ile birlikte mağaraya gitti. Mağaraya varınca: "Allah için, yâ Resulallah içeri girmeyin! Ben gireyim, içerde zararlı bir şey varsa, bana gelsin, mübarek zâtınıza bir keder, bir elem gelmesin" dedi ve içeri girdi, içeriyi süpürüp temizledi. Sağında solunda bir çok irili ufaklı delikler gördü. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı. Sonra Resulullaha, içeri girmesini söyledi. Resulullah içeri girdi ve mübarek başını Hz. Ebu Bekir'in kucağına koyup uyudu.”
Resulullah, Hz. Ebu Bekir'in mescide açılan kapısı hariç, diğer bütün kapıları kapattırdı. "Onun kapısında nur görüyorum." buyurduğundan, âlimler, bu kendisinden sonra onun halifeliğine işarettir, dediler.
İbni Münzir, Hz, Ali'den bildirir: "Bu ümmetin Resulullahdan sonra en üstünü Hz. Ebu Bekir, sonra Ömer, sonra Osman'dır" sonra da kendisinin olduğunda ittifak vardır. Hz. Ebu Bekir'den başka hiç kimse Cebrail aleyhisselâmdan vahiy işitmemiştir.
Resulullah efendimiz, Mi'rac gecesi Cebrail aleyhisselâma: "Ümmetimin hepsine sual, hesap var mıdır?" diye sordu. "Hz. Ebu Bekir'den başka herkese vardır. Ona, (Buyur! Hesapsız Cennete gir!) denilecektir. O da (Yâ Rabbi! Dünyâda beni sevenleri bana bağışla, onlarla birlikte Cennete girelim) diyecektir."
Diline hâkim olmak, lüzumsuz hiçbir söz söylememek için mübarek ağzına taş koyardı. Mecbur olmadıkça asla dünya kelâmı söylemezdi. Bir hadis-i şerifte; "Ebu Bekir'in imânı, bütün mü'minlerin imânları ile tartılsa, Ebu Bekir'in imânı ağır gelir" buyuruldu.
Resulullah efendimiz bir hadis-i şerifte buyurdu ki: "Bize her nimet verene, iyilik edene mükâfatını verdik. Fakat Ebu Bekir'in iyiliğinin, ikramının karşılığını veremedik. O'na, Hak teâlâ hazretleri, kıyamette ikramda bulunacak, mükâfatını verecektir. Bana Ebu Bekir'in malının verdiği fayda gibi hiç kimsenin malının faydası olmadı. Dost edinseydim, Ebu Bekir'i edinirdim. Fakat ben Hak teâlânın dostuyum."
Hz. Ömer: "Hz. Ebu Bekir, bizim Seyyidimiz, büyüğümüz, hayırlımızdır. Resul-i Ekrem'e hepimizden çok sevgilidir" buyurmuştur, Hz. Ebu Bekir, Resulullahın vefatından sonra, her geçen gün biraz daha zayıflıyordu. Birgün kızı Aişe-i Sıddıka hazretleri bu zayıflamanın sebebini sordu. Cevabında: "Beni, Muhammed aleyhısselâmın ayrılığı böyle zayıflattı" buyurdu.
Hz. Ebu Bekir, son hastalığında: "Halifeliği kime bırakacağım hususunda tekrar istihare ettim. Hak teâlâdan, rızâsına uygun olmasını diledim. Bilirsiniz, yalan söylemem. Hiçbir akıllı kimse de, Hak teâlaya kavuşma zamanında kendisine iftira edilmesini istemez ve müslümanları aldatmayı uygun bulmaz" buyurdu. Orada bulunan Eshâb- kiram, ey Allah'ın Resulünün halifesi! Senin doğruluğunda şüphemiz yoktur. Söyleyeceklerini söyle dediler.
Şöyle buyurdu: Gecenin sonuna doğru uyumuşum. Resul-i Ekrem'i rüyada gördüm. Beyaz elbise giymişti. O elbiselerin eteklerini ben tutuyordum. O sırada elbiseler yeşil olup, parlamaya başladı. Bakanların gözlerini alırdı. İki yanında, uzun boylu, gayet güzel yüzlü, nur elbiseli ve bakanlara neşe veren iki kimse vardı. Resul-i Ekrem selâm verip musafeha etmekle beni şereflendirdi, Mübarek elini göğsüme koydu. Üzüntüm gitti. "Yâ Ebâ Bekir, seni çok özledik, kavuşma zamanı yaklaştı" buyurdu. Uykuda o kadar ağlamışım ki, evdekiler uyanmışlar. Sonradan bana söylediler. Ben de seni özledim, yâ Resulallah dedim. "Bu ümmet için âdil, sâdık, yerde ve gökte herkesin rızâsını kazanmış, zamanın en temiz olan Faruk'u (Hz. Ömer'i) halife seç!"buyurdular. Yanındakileri göstererek; "Bunlar, dünyada vezirlerin, vefatın zamanında yardımcıların, Cennette komşularındır. Bana senin isminin gökte melekler arasında, yerde halk arasında Sıddik olduğunu haber verdiler" buyurdu. Yâ Resulallah, anam babam sana feda olsun, bu iki kişiyi tanıyamadım ve onlar gibi kimse de görmedim, dedim. "Bunlar Cebrail ve Mikâil'dir" buyurdular. Sonra gittiler. Uyandım. Yüzüm gözyaşlarından ıslanmış, evdekiler baş ucumda ağlıyordu.
Hz.Ebu Bekir yerine halife olarak Hz.Ömeri tayin ve vasiyet etti. Onbeşgün yattı. Akabinde vefat etti. Camaziyilahirin yedinci pazartesi günü idi.
Hz.Ebu Bekrin kıymetli nasihatlerinden, buyurdular ki:
"Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka âsi olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir. Verilen emâneti yerine getirmek en üstün doğruluk sayılır. Hıyanet olarak da, en önde yalan gelir."
“Ölümü özüne sevdir. Nasıl olsa gelecek."
"Allah sevgisini hâlis olarak tadanı, bu sevgi, dünyayı istemekten alıkoyar ve bütün insanlardan uzaklaşır, kesilir."
"Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme vaktini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanında pişman olur."
"Ne söyleyeceğine ve ne zaman söyleyeceğine dikkat et!"
Ordu kumandanlarını bir yere gönderdiği zaman, onlara: "Kadınları öldürmeyiniz, çocuklara, ihtiyarlara dokunmayınız, meyva ağacı kesmeyiniz, ma'mur yerleri tahrip etmeyiniz, haddi tecâvüz etmeyiniz, korkmayınız ve gıdadan başka bir maksatla koyun ve deve kesmeyiniz ve manastırlarına çekilmiş insanlara zarar vermeyiniz" diye emirler ve nasihatlar verdi.
Bir hutbesinde buyurdu ki: "Ey insanlar, Allah'tan af ve afiyet isteyiniz. Çünkü mü'mine, islâm'dan sonra af ve afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir."
"Müslümanlardan hiçbiri, diğerini hakir görmesin! Zira müslümanların küçüğü, Allah yanında büyüktür."
"Allahü teâlâdan, kendisini, kıyamet gününde cehennem ateşinden korumasını isteyen bir kimse, müminlere karşı çok merhametli ve ince kalbli davransın!"
Yine bir hutbesinde: Ey insanlar! Allahü teâlânın "Ey iman edenler, siz kendinize bakınız, siz doğru yolda bulundukça, yoldan çıkanların size zararı olmaz" (Mâide suresi 105) âyeti celilesini okuyorsunuz, fakat onu yerine koymuyor, başka mânâda kullanıyorsunuz. Zira ben, Resul-i Ekrem'den şöyle buyurduğunu işittim: "İnsanlar kötülüğü görüp mani olmadıkları zaman, Allahü teâlânın, onların hepsini azaba uğratmasından korkulur" dedi.
Bir gün Eshâb-ı kirama hitaben buyurdu ki: "Allahü teâlâ size dünyayı fethettirecek, kapılarını açacaktır. Siz, ihtiyacınızdan fazlasını almayınız!"
"Bilmiş ol ki, sabâh namazını kılan kimse, Allah'ın himayesindedir. Allah'ın hakkını küçümseme, zira yüzüstü seni Cehenneme atar."
"Allahü teâlâya olan hâlis sevginin zevkine varan, dünyalıktan vazgeçer ve bütün insanlardan yüzçevirir."
Hz. Ömer'e şöyle tavsiye buyurdu: "Hak ağırdır. Ağır olduğu kadar da acıdır. Ve aynı zamanda faydalıdır. Bâtıl ise hafif ve aynı zamanda belâlı ve zararlıdır. Eğer tavsiyeme uyarsan, henüz erişemediğin ve mutlak surette sana ulaşacak olan ölümden sevimli bir şey senin için olamaz. Vasiyetime uymazsan da gaybda olan ölümden daha çok buğz ettiğin bir şey olmaz. Halbuki onu önlemeğe gücün yetmez."
"Kişinin kelâmı, aklının beyânı, faziletinin tercümanıdır." Yine bir hutbesinde buyurdu ki: Bütün hamd ve senalar Allahü teâlâya mahsustur. O'na hamd eder O'ndan yardım dilerim. O'ndan af niyaz eder, O'na inanır, O'na güvenirim. Hidayeti Allah'tan bekler, sapıklık düşüklük, şüphe ve körlükten O'na sığınırım. Allah'ın dürüst yürümeyi nasip ettiği kişi dosdoğru yol alır, onun saptırdığı ise ne bir dost, ne de bir rnürşid bulabilir... Bütün varlığımla inanırım ki, Allah'tan başka ilâh yoktur. O tektir ve şeriki yoktur. Mülk ve saltanat O’nundur, hamd O'nadır. Dirilten de öldüren de O'dur. Ve O, hiç ölmeyen diridir. Dilediğini yüceltir, dilediğini alçaltır. Bütün hayırlar O'nun elindedir, O, her şeye gücü yetendir.
Bütün varlığımla inanırım ki, Muhammed Mustafa (aleyhisselam) O'nun kulu ve Peygamberidir. "O'nu hak ve hakikat olan dini tebliğ vazifesiyle göndermiştir ki, Hak din diğer dinlere galip gelsin. Putperestler beğenmeseler de bu böyledir." (Tövbe 3U/. O'nu bütün insanlığa bir rahmet ve bütün insanlık için bir dayanak ve delil olarak göndermiştir. O gönderildiği zaman insanlar, olabilecekleri hallerin en kötüsü içindeydiler. Bilgisizlik karanlıklarına gömülmüş durumdaydılar. Dinleri uydurma, davetleri yalan ve sahte idi. Allahü teâlâ hakikat dinini Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm ile aziz kıldı.
Ey mü'minler, Allah sizin gönüllerinizi birbirinize ısındırdı. O'nun nimeti sayesinde sizler kardeş haline geldiniz. Daha önceleri bir ateş çukurunun tam kenarında idiniz. Sizi oradan çıkaran O oldu. işte, Allah size işaretlerini böyle apaçık gösterir ki, doğru yola kavuşabilirsiniz. O halde ey imân edenler! Allah'a ve O'nun Resulüne tam uyun! Allahü teâlâ: "Resule uyan, Allah'a uymuş demektir. Eğer yüz çevirirlerse ey Peygamberim, bu onların bileceği bir şeydir. Biz seni onların başına bekçi göndermedik." buyurmaktadır.(Nisa,.3P),
Ey imân edenler! Size her işte, her durumda Allahü teâlâdan korkmanızı nasihat ederim. Hoşunuza giden işler kadar, size zor gelen durumlarda da hakikate sarılın. Şunu bilin ki, doğru söz dışında hiçbir kelâm hayır ve yarar getirmez. Yalan söyleyen, yaradılış hikmetini saptırmış, bunu yapan ise, helak olmuştur. Ey insanlar! Büyüklenmekten sakının. Topraktan yaratılıp, yine toprağa dönecek olan bir varlığın kibirlenmesi de, ne demek oluyor? Bugün var, yarın yok olan bir varlığın kendini beğenmesi ne kadar anlamsız!..
Ey insanlar! Çalışın ve nefislerinizi, içinde yer alacakları Ölüm ötesi için hazırlayın. Önünüzde çözümü zorlaşan şeyleri Allah'ın ilmine havale edin. Öbür âleme geçmeden önce bir şey hazırlayın ki, oraya vardığınızda karşınıza çıksın. Çünkü Allahü teâlâ, "Mahşer gününde herkes, dünyada hayır ve kötülük olarak yaptığı her şeyi hazır bulacak ve isteyecek ki kötülüklerle arasında uzak bir mesâfe bulunsun. Allah size kendinden korkmanızı emreder. Allah kullarını çok esirgeyicidir." (Al-i imran, 30)
O halde, Allah'tan korkun, O'nun emir ve yasaklarına iyice kulak verin. Sizden önce gelip geçenlerden de ibret alın. Ve unutmayın ki, Rabbinizin huzuruna mutlaka çıkarılacak ve küçük-büyük bütün davranışlarınızın karşılığını bulacaksınız.
Bununla beraber Allah dilediğini bağışlayabilir. O bağışlayıcı ve affedicidir.
Kendinizi iyi tanıyın, sadece kendi noksanlarınızla meşgul olun. Yardım istenilecek tek kudret sahibi Allahü teâlâdır. O'nun dışında hiçbir güç ne yapabilir, ne bozabilir.
"Muhakkak Allah ve melekler sürekli olarak O Yüce Peygambere salât ve selâm getirirler. Ey imân edenler! Siz de o Yüce Peygambere salât ve selâm edin." (Ahzâb, 56)
Allah'ım! Kulun ve Peygamberin Muhammed Mustafa'ya (sallalllahü aleyhi ve sellem) salât ve selâmların en seçkiniyle salât ve selâm et!)
Sevgili peygamberimiz Muhammed aleyhisselam bir hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki:
"Ebu Bekirden daha üstün bir kimse üzerine güneş doğmamış ve batmamıştır."
3. KISIM
Hz.
Ebû Bekir, daha Müslüman olmamıştı. Çok te’sîrinde kaldığı bir rü’yâ gördü. Gökten
dolunay inip, Kâ’be-i muazzamaya gelmiş ve sonra parça parça olmuş, parçalar
Mekke’deki her evin üzerine düşmüş, sonra da tekrar bir araya gelip göğe
yükselmişti. Fakat, kendi evine düşen ay parçası evde kalmış tekrar göğe
yükselmemişti. Hz. Ebû Bekir, evin kapısını kapayarak, ay parçasının
çıkmasına mâni olmuştu.
Kavminden Peygamber
gelecek
Sabahleyin heyecanla uyanan Hz. Ebû Bekir, hemen bir Yahûdî âlimine gidip,
rü’yâsını anlattı. O da dedi ki:
- Bu rü’yâ karışık rü’yâlardan biridir. Bunun ta’bîri yapılamaz.
Fakat bu söz O’nu tatmin etmemişti. Devamlı bu rü’yânın ta’bîrini düşünüyordu.
Bir zaman sonra ticâret maksadıyla gittiği yerde, râhip Bahîra’ya rü’yâsını
anlattı. Rü’yâ Bahîra’nın çok dikkatini çekti. Bunun için Hz. Ebû Bekir’e
sordu:
- Sen nerelisin?
- Kureyş’tenim.
- Tamam. Şimdi rü’yânı ta’bîr edeyim. Mekke’de, bu kavimden bir peygamber
gelecek, O’nun hidâyet nûru her yere yayılacak. Sen, O hayatta iken O’nun
vezîri, vefâtından sonra da Halîfesi olacaksın!..
Hz. Ebû Bekir ne yapacağını şaşırmış hâldeyken, râhip Bahîra sözlerine şöyle
devam etti:
- Şimdi sen hemen memleketine dön! O’na ulaş! O’na vahiy gelmeye başladığında,
git herkesten önce O’na îmân et!
Hz. Ebû Bekir bu ta’bîri kimseye anlatmadı. Peygamber efendimiz, peygamberliğini
teblîğe başlayınca sordu:
-
Peygamberlerin, peygamber olduklarına dâir delîlleri vardır. Senin delîlin
nedir?
Peygamber efendimiz buyurdu ki:
- Peygamberliğime delîl, o rü’yâdır ki,
bir Yahûdî âliminden ta’bîrini istedin. O âlim, “Karışık bir rü’yâdır, i’tibâr
edilmez” dedi. Sonra râhib Bahîra, doğru ta’bîr etti. Yâ Ebâ Bekr, seni Allahü
teâlâya ve Resûlüne îmân etmeğe da’vet ederim.
Bunun üzerine, Hz. Ebû Bekir, kelime-i şehâdet getirerek Müslüman oldu. Zaten
bir gece önce şöyle düşünmüştü:
Aklıma yatmıyor
“Baba ve dedelerimizin seçtiği din, hiç aklıma yatmıyor. Zîrâ hiçbir zarar ve
fayda vermeye kâdir olmayan bir heykele tapınmak, ibâdet etmek akıllıca bir iş
değildir. Bu kadar muazzam bir kâinâtın bir yaratıcısı olması lâzımdır. Fakat
bunu kendi aklım ile bulmam mümkün değildir. Yarın gidip durumu Muhammed
aleyhisselâma anlatayım. Bu durumu ancak O’na arz edebilirim. Zîrâ, olgun ve
akıllı, doğru görüşlü, hiç yalan söylemiyen bir kimsedir. Herkes O’ndan
Muhammed-ül emîn diye bahsetmektedir. O, ne yapmamı isterse ona göre hareket
ederim.”
Resûlullah efendimiz de, aynı gece, Hz. Ebû Bekir’i İslâm’a da’veti düşünmüştü.
Sabah olunca her ikisi de aynı düşünce ile birbirlerinin evine gitmek üzere
evlerinden çıktılar. Yolda karşılaştıklarında, “Sözleşmeden birleştik” dediler.
Hz. Ebû Bekir, Peygamber efendimizin huzurlarında Müslüman olur olmaz, hemen
yakın arkadaşları hatırına geldi:
- Yâ Resûlallah, müsâade ederseniz, yakın arkadaşlarımı da huzûrunuza getirip,
onların da Müslüman olmalarını arzû ediyorum. Onların da ebedî saâdete
kavuşmalarını istiyorum, diyerek arkadaşlarına koştu.
Arkadaşlarım dediği, Hz. Osman, Hz. Talhâ bin Ubeydullah, Hz. Zübeyr, Hz.
Abdurrahmân bin Avf, Hz. Sa’d bin Ebî Vakkâs ve Hz. Ebû Ubeyde bin Cerrâh gibi,
ileride Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerinden ve Cennetle müjdelenenlerden olacak
kimselerdi.
Gelin îmân edin
Hz. Ebû Bekir, yeni Müslüman olmasının aşk ve şevkiyle, Mescid-i Harâma
vardığında, dayanamayıp, müşrikler tarafına dönerek seslendi:
- Bütün kâinâtın yaratıcısı olan Allahü
teâlâyı bırakıp, niçin gidip, bu âciz putlara tapıyor, onlara yüz sürüyorsunuz.
Gelin, Allaha ve O’nun resûlü Muhammed aleyhisselâma îmân edin!
Bunun üzerine müşrikler, hep birlikte üzerine yürüdüler. Kendisini çok fecî
şekilde dövdüler. Kabîlesinden gelen ba’zı kimseler, kendisini baygın bir hâlde
evine götürdüler.
Hz. Ebû Bekir, uzun bir süre kendisine gelemedi. Ayılması için yapılan bütün
gayretlerden bir netîce alınamıyordu. Artık, ümitsiz bir şekilde başında
beklemeye başladılar. Nihâyet akşam üstü biraz kendine gelir gibi oldu. Gözünü
açar açmaz, ağzından çıkan ilk kelâm şu oldu:
- Resûlullah, ne yapıyor, O ne hâldedir? O’na birşey oldu mu?
Annesi Ümmülhayr sevinç içinde dedi ki:
- Yavrum, bir şey arzû eder misin, yiyip içmek ister misin?
- Anneciğim, ben Resûlullaha birşey oldu mu diye soruyorum. O’nun hakkında bana
bilgi getirmediğin takdîrde, ne bir lokma yerim, ne de birşey içerim.
- Evlâdım, vallahi, O’nun hakkında bir bilgim yok. Onun için sana cevap
veremiyorum. Sen biraz ye, kendine gel. Sonra O’nun durumunu öğrenirsin.
- Hayır anne!.. Sen Ümm-i Cemil’e git ve de ki: Oğlum Ebû Bekir, senden
Resûlullahı soruyor. Acaba ne hâldedir?
Annesi de îmân
etti
Annesi hemen gidip, Ümm-i Cemil’e durumu anlattı.
Daha sonra, annesi ve Ümm-i Cemil’in yardımıyla, yavaş yavaş Hz. Erkam’ın evine
vardı. Peygamber efendimizi sağ sâlim görünce çok sevindi, Resûlullaha sarıldı.
Artık bütün ağrılarını unutmuştu. Peygamber efendimize dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Bu benim annem Selmâ’dır. Ona duâ etmenizi istiyorum. O da
hidâyete kavuşsun!
Peygamber efendimiz duâ buyurdu. Böylece annesi de, îmân ile şereflendi ve ilk
Müslümanlardan oldu.
Resûlullah efendimiz Mi’râca çıktıktan sonra, ertesi gün, Kâ’be yanında
mi’râcını anlatınca, işiten müşrikler, inkâr edip, alay etmeye başladılar.
Müslüman olmaya niyetli olanlar da vazgeçtiler.
Müşrikler, “Tamam, bu defa bir koz yakaladık” diyerek Hz. Ebû Bekir’e gidip
sordular:
- Ey Ebâ Bekr! Sen çok defa Kudüs’e gidip geldin. İyi bilirsin. Mekke’den
Kudüs’e gidip gelmek, ne kadar zaman sürer?
- İyi biliyorum. Bir aydan fazla.
Mi'râcınız mübârek
olsun!
Kâfirler bu söze sevindi. “Akıllı, tecrübeli adamın sözü böyle olur” dediler.
Gülerek, alay ederek ve Hz. Ebû Bekir’in de kendi kafalarında olduğuna
sevinerek, “Senin efendin, Kudüs’e bir gecede gidip geldiğini söylüyor”
diyerek, Ebû Bekir’e sevgi, saygı gösterdiler.
Hz. Ebû Bekir, Resûlullahın mübârek adını işitince;
- Eğer O söyledi ise, inandım. Bir anda gidip gelmiştir, deyip içeri girdi.
Kâfirler neye uğradıklarını anlıyamadı. Önlerine bakıp gidiyorlar ve bir
taraftan da diyorlardı ki:
- Vay canına, Muhammed ne yaman büyücü imiş. Ebû Bekir’e de sihir yapmış.
Hz. Ebû Bekir hemen giyinip, Resûlullahın yanına geldi. Büyük kalabalık arasında,
yüksek sesle dedi ki:
- Yâ Resûlallah! Mi’râcınız mübârek olsun! Allahü teâlâya sonsuz şükürler
ederim ki, bizleri, senin gibi büyük Peygambere, hizmetçi yapmakla
şereflendirdi. Parlıyan yüzünü görmekle ve kalbleri alan, rûhları çeken tatlı
sözlerini işitmekle ni’metlendirdi. Yâ Resûlallah! Senin her sözün doğrudur.
İnandım. Canım sana fedâ olsun!
Böylece Hz. Ebû Bekir, o gün tereddüde düşen Müslümanların tereddütlerini
giderdi, diğerlerinin ma’nevîyatlarını güçlendirdi. Böyle tereddütsüz îmân
etmesinden dolayı Resûlullah, o gün Hz. Ebû Bekir’e Sıddîk dedi. Bu adı
almakla, bir kat daha yükseldi.
Beraber hicret
ederiz
Mekke’de müşriklerin, Müslümanlara yaptıkları baskılar ve işkenceler üzerine,
Müslümanların çoğu, Resûlullah efendimizin izniyle Medîne’ye hicret etti. Hz.
Ebû Bekir de hicret için izin istediğinde, Resûl-i ekrem buyurdu ki:
- Sabreyle. Ümîdim odur ki; Allahü
teâlâ bana da izin verir. Beraber hicret ederiz.
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Böyle ihtimâl var mıdır?
- Evet vardır.
Peygamber efendimizin bu cevapları, Hz. Ebû Bekir’i sevindirmişti.Bunun üzerine
Hz. Ebû Bekir hazırlıklara başladı. Hicret için iki deve satın aldı ve o günü
beklemeye başladı. Artık Mekke’de sadece; sevgili Peygamberimiz ile Hz. Ebû
Bekir, Hz. Ali, fakîrler, hastalar, ihtiyârlar ve müşriklerin hapse attığı
mü’minler kalmıştı.
Diğer taraftan Medîneli Müslümanlar, ya’nî Ensâr, hicret eden Mekkelileri ya’nî
Muhâcirleri çok iyi karşılayıp, misâfir ettiler. Aralarında kuvvetli bir birlik
meydana geldi.
Resûlullah efendimiz, hicret gecesi, Allahü teâlânın emriyle evinde Hz. Ali’yi
bırakıp, müşriklerin üzerine toprak saçarak uzaklaşıp, Hz. Ebû Bekir’in evine
gitti. Hz. Ebû Bekir’e buyurdu ki:
- Hicret etmeme izin verildi.
Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk heyecanla sordu:
- Mübârek ayağınızın tozuna yüzümü süreyim yâ Resûlallah! Ben de beraber miyim?
Efendimiz cevap verdiler:
- Evet...
Anam-babam fedâ olsun
Hz. Ebû Bekir sevincinden ağladı. Gözyaşları arasında dedi ki:
- Anam-babam sana fedâ olsun yâ Resûlallah! Develer hazır. Hangisini murâd
ederseniz, onu kabûl buyurunuz.
- Benim olmayan deveye binmem. Ancak
bedeliyle alırım.
Bu kesin emir karşısında mecbur kalan Hz. Ebû Bekir, devenin bedelini söyledi.
Hz. Ebû Bekir, Abdullah bin Üreykıt isminde, kılavuzluğu ile meşhûr olan zâtı
çağırıp, yol göstermesi için ücretle tuttu ve develeri üç gün sonra Sevr
dağındaki mağaraya getirmesini emretti.
Safer ayının 27’si perşembe günü, Peygamber efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk,
yanlarına bir miktar yiyecek alarak yola çıktılar. İzleri belli olmasın diye
parmaklarına basarak gidiyorlardı. Hz. Ebû Bekir, Resûlullahın çevresinde,
ba’zan sola, ba’zan sağa, öne, arkaya gidiyordu. Peygamberimiz, niçin böyle
yaptığını sorunca dedi ki:
- Etraftan gelecek bir tehlikeyi önlemek için. Eğer bir zarar gelirse önce bana
gelsin. Canım yüksek zâtınıza fedâ olsun yâ Resûlallah!
- Yâ Ebâ Bekr! Başıma gelecek bir
musîbetin, benim yerime, senin başına gelmiş olmasını ister misin?
- Evet yâ Resûlallah! Seni hak dinle, hak peygamber olarak gönderen Allahü
teâlâya yemîn ederim ki, gelecek bir musîbetin, senin yerine, benim başıma
gelmesini isterim.
Mağara kapısı önüne geldiklerinde, Hz. Ebû Bekir dedi ki:
- Allah için yâ Resûlallah, içeri girmeyin! Ben gireyim, orada zararlı bir şey
varsa, bana gelsin, mübârek zâtınıza bir keder, bir elem değmesin.
Ayağını yılan
soktu
Sonra içeri girip, süpürüp temizledi. Sağında, solunda irili ufaklı birçok
delikler vardı. Hırkasını parçalayıp, delikleri kapadı, fakat biri açık kaldı.
Onu da ökçesi ile kapayıp, Resûlullahı içeri da’vet eyledi.
Peygamber efendimiz içeri girdi ve mübârek başını Hz. Ebû Bekir’in kucağına
koyup uyudu. O zaman, Hz. Sıddîk’ın ayağını yılan soktu. Resûlullahın
uyanmaması için sabredip, hiç hareket etmedi. Fakat gözyaşı Resûlullahın
mübârek yüzüne damlayınca buyurdu ki:
- Ne oldu yâ Ebâ Bekr?
- Ayağım ile kapattığım delikten, bir yılan ayağımı soktu.
Resûlullah efendimiz, Ebû Bekir’in yarasına, iyi olması için mübârek ağzının
yaşından sürünce, acısı hemen dindi, şifâ buldu.
Resûlullah efendimiz ve Ebû Bekr-i Sıddîk içerde iken, müşrikler, iz takip
ederek mağaranın önüne geldiler. Mağaranın ağzının bir örümcek tarafından
örüldüğünü ve iki güvercinin de yuva yaptığını gördüler. İz sürücü Kürz bin
Alkama dedi ki:
- İşte burada iz kesildi.
Müşrikler dediler ki:
- Eğer, onlar buraya girmiş olsalardı, kapının üzerindeki örümcek ağının
yırtılmış olması lâzım gelirdi. Bu örümcek, ağını, Muhammed doğmadan önce
örmüştür.
İçeri bakmadan
geri döndüler
Müşrikler kapı önünde münâkaşa ederken, içeride Hz. Ebû Bekir endişeye kapıldı.
Kâinâtın sultânı efendimiz buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Bekir! Üzülme! Şüphesiz Allahü
teâlâ bizimledir.
Müşrikler içeri bakmadan geri döndüler.
Mağarada üç gece kalıp, pazartesi gecesi yola çıktılar. Eylül ayının 20 ve
Rebî’ul-evvelin 8. pazartesi günü Medîne’de Kubâ köyüne geldiler. O gün,
Müslümanların Hicrî şemsî sene başlangıcı oldu.
Hz. Ebû Bekir, hazerde ve seferde Resûlullahtan hiç ayrılmadı. Ona her zaman
arkadaşlık etti. Her zaman, malını, canını fedâ etmeye hazır hâlde yanında
beklerdi.
Bedir savaşında bir ara, İslâm askeri zorlanmaya başladı. Bunun üzerine,
Peygamber efendimiz, Sa’d ve Sa’îd hazretlerini gönderdi. Sonra Hz. Ebû Zer’i gönderdi.
Daha sonra da Hz. Ömer’i gönderdi. Bir saat geçtiği hâlde, zorlanma devam
ediyordu. Bunu gören, Hz. Ebû Bekir, kılıcını çekip atına binmek isteyince,
Peygamber efendimiz elinden tutup buyurdu:
- Yanımdan ayrılma yâ Ebâ Bekr!
Bedenime ve kalbime gelen her sıkıntı, senin mübârek yüzünü görmekle
hafifliyor. Seninle kalbim kuvvetleniyor.
Peygamber efendimiz, Hz. Ebû Bekir’i ağlarken görünce buyurdu ki:
- Yâ Ebâ Bekir, ağlama! Arkadaşlığı ve
malı, bana, senden daha bereketli olanı yoktur.
Hz. Ebû Bekir'in
îmânı
Hz. Ebû Bekir, diline hâkim olmak, lüzûmsuz hiçbir şey konuşmamak için mübârek
ağzına taş koyardı. Mecbûr kalmadıkça aslâ dünya kelâmı konuşmazdı. Hadîs-i
şerîfte buyuruldu ki:
(Ebû Bekir’in îmânı, bütün mü’minlerin
îmânı ile tartılsa, Ebû Bekir’in îmânı ağır gelir.)
Peygamber efendimizin ilk halîfesi ve peygamberlerden sonra insanların en
üstünü olmak fazîleti, üstünlüğü, sadece Hz. Ebû Bekir’e nasîb olmuştur. O,
dîni kuvvetlendirmek, Peygamber efendimizi memnûn etmek için malını vermekte,
düşmana karşı cihâd etmekte, hep önde olmuştur.
Hadîd sûresinde meâlen buyuruldu ki:
(Mekke-i mükerremenin fethinden önce,
malını veren ve cihâd eden kimseye, fetihten sonra malını dağıtan ve cihâd
edenden daha büyük derece vardır. Allahü teâlâ hepsine Cenneti va’detti.)
Bu âyet-i kerîmenin, Hz. Ebû Bekir’in fazîletini ve derecesinin yüksekliğini
gösterdiğini âlimlerimiz söz birliği ile bildirmişlerdir.
Tevbe sûresinde de, önce îmâna gelenlerden, her fazîlette öne geçenlerden,
Allahü teâlânın râzı olduğu bildirilmiştir.
Tebük gazâsında, Resûlullah, herkesin yardım yapmasını emir buyurunca, herkes
malının bir kısmını getirip verdi. Hz. Ömer, her zaman en çok yardımı yapan Hz.
Ebû Bekir’i, bu defa geçeyim diye, malının yarısını alıp getirdi. Sonra Hz. Ebû
Bekir de malını getirip teslîm etti. Peygamber efendimiz sordu:
- Yâ Ömer, evine ne kadar mal bıraktın?
- Yâ Resûlallah, bu kadar da eve bıraktım.
Allah ve Resulünü
bıraktım
Sonra Hz. Ebû Bekir’e dönüp sordu:
- Yâ Ebâ Bekr, sen evine ne bıraktın?
- Yâ Resûlallah, evime birşey bırakmadım. Tamamını buraya getirdim. Onlara
Allah ve Resûlünü bıraktım.
Resûlullah efendimiz Hz. Ömer’e dönerek buyurdu ki:
- İkinizin arasındaki fark,
cevaplarınız arasındaki fark kadardır.
Hz. Ebû Bekir’in, Peygamber efendimizin vefâtından sonra da çok büyük
hizmetleri oldu. Zîrâ Peygamber efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâmın aklı
başından gitti. Mescidde ağlaşmaya başladılar. Hiç kimsenin inanası gelmiyordu.
Hele Hz. Ömer tamamen kendinden geçmiş bir hâlde idi. Peygamber efendimizin
mübârek yüzüne bakıp diyordu ki:
- Resûlullah bayılmış, fakat baygınlığı çok ağır.
Ölüm sözünü ağzına almadığı gibi, kimsenin de söylemesini istemiyordu. Dışarı
çıkıp dedi ki:
- Kim “Resûlullah öldü” derse, kılıcımla boynunu vururum!
Resûlullah da
vefât edecektir
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Abbâs’ın Eshâb-ı kirâm arasında bir ağırlığı vardı.
Eshâb-ı kirâmı ancak bunlar teskin edebilirdi. Bunun için beraber mescide
gittiler. Hz. Ebû Bekir buyurdu ki:
- Ey insanlar! Resûlullahın, “Ben vefât etmiyeceğim” dediğini içinizde duyan
var mı?
- Hayır, böyle bir söz duymadık.
Sonra Hz. Ömer’e dönüp sordu:
- Yâ Ömer, bu husûsta sen birşey duydun mu?
- Hayır duymadım.
Sonra Eshâb-ı kirâma dönüp buyurdu ki:
- Hiç kimse, Resûlullahın vefât etmiyeceğini söyliyemez. Cenâb-ı Hakka yemîn
ederim ki, Resûlullah ölümü tatmış bulunmaktadır. Allahü teâlâ Kur’ân-ı
kerîmde, “Muhakkak, sen de öleceksin,
onlar da ölecektir” buyurmaktadır. Resûlullah, İslâmiyetin
bütün hükümleri tamamlandıktan sonra, aramızdan ayrıldı. Artık kendimize gelip,
defin işlerini tamamlayalım.
Sonra, Hz. Abbâs da buna benzer konuşmalar yaptı. Böylece Eshâb-ı kirâmın aklı
başlarına geldi.
Sevgili Peygamberimiz bir gün Eshâb-ı kirâm ile sohbet ederken, “Şehîdliğin
fazîletlerini” anlatıyorlardı. Şehîdlerin şefâ’ati hakkında buyurdu ki:
- Kıyâmet gününde şehîdler, mahşer
yerine gelirlerken, orada bulunan Peygamberler ayağa kalkarlar. Onlar,
çocukları, akrabâları ve dostlarından 70 bin kişiye şefâ’at ederler.
Gazânız mübârek
olsun
Bu sözleri işiten Hz. Nevfel, Resûlullah efendimizden, şehîd olmak için duâ
istedi. Resûlullah efendimiz de duâ ettiler.
Bir müddet sonra, muhârebeye çıkıldı. Peygamber efendimiz de aralarında
bulunuyordu. Bu muhârebe Hz. Nevfel’in duâsından sonraki ilk muhârebe idi. Ve
bu muhârebede Hz. Nevfel şehîd düşerek, arzûsuna kavuştu.
Peygamber efendimiz ve Eshâbı, muhârebeden dönüyorlardı. Karşılamaya gelenler
arasında, Hz. Nevfel’in hanımı, çocukları ve yaşlı annesi vardı.
Yaşlı annesi, “Gazânız mübârek olsun” dedikten sonra Resûlullaha, oğlunu sordu.
Peygamber efendimizin gözleri nemlendi. Oğlunun şehîdlik haberini vermeye
mübârek kalbi dayanamadı. Elleriyle arkayı işâret edip, yoluna devam etti.
Hz. Nevfel’in annesi, Peygamber efendimizin hemen arkasından gelen, Allahın
arslanı Hz. Ali’ye de aynı şekilde oğlunu sordu. O da şehîdlik haberini
veremeyip, arkayı işâret etti.
Yaşlı kadın daha sonra, Hz. Ömer’e ve Hz. Osman’a rastladı. Onlara da oğlunun
durumunu sordu. Onlar da cevap veremeyip Resûlullahın yaptığı gibi arkayı
işâret ettiler.
En son gelen Hz. Ebû Bekir idi. Kadıncağız büyük bir ümitle sevgili
Peygamberimizin azîz arkadaşına yaklaşarak aynı şeyleri sordu.
Hz. Ebû Bekir kendi kendine düşündü:
“Yâ Rabbî! Ne kadar zor bir durumdayım. Eğer doğruyu söylersem, mahzûn kalbleri
üzmüş olacağım. Bunu yapmaktan sevgili Peygamberimiz çekindi. O’na nasıl aykırı
davranabilirim. Sen bana öyle bir şey ilhâm et ki, bu gariplerin yüreği daha
fazla yanmasın Allahım!”
Yâ
Allah!.. Yâ Nevfel!..
Daha sonra, Hz. Ebû
Bekir, bütün kalbiyle:
- Yâ Allah!.. Yâ Nevfel!.. diye bağırdı.
İşte o sırada, yaydan fırlamış ok gibi bir atlı, yıldırım hızıyla yanlarına
yetişerek dedi ki:
- Buyur yâ Sıddîk, beni mi çağırdın?
Bu atlı, Hz. Nevfel’den başkası değildi.
Sonra, Cebrâil aleyhisselâm gelip, Peygamber efendimize şunları söyledi:
- Yâ Resûlallah! Hak teâlânın selâmı
var. “Eğer Peygamberin mağara arkadaşı Sıddîk, bir kere daha (ALLAH) deseydi,
yüceliğim hakkı için, bütün şehîdleri diriltirdim. Çünkü, Ebû Bekir, câhiliyye
devrinde bile yalan söylememiştir” buyurdu.
Bu hâdiseden sonra, Hz. Nevfel senelerce yaşadı. Nihâyet, “Yemâme” cenginde
tekrar şehîdlik şerbetini içti